KIYAMET SURESİ TEFSİRİ(75.SURE)
Süleyman Karagülle
1242 Okunma
11 VE 15.AYETLER

Kıyamet Sûresi-4

بسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

 

***

كَلَّا لَا وَزَرَ(11) إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ(12) يُنَبَّأُ الْإِنسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ(13)بَلْ الْإِنسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ(14) وَلَوْ أَلْقَى مَعَاذِيرَهُ(15)

كَلَّا لَا وَزَرَ

(KalLAv La VaZaRa)

“Vezer yok”

 “Kellâ” Kur’an’da 33 defa geçmektedir. 6 defa “Kellâ Bel”, 2 defa da “Kellâ Bel Lâ” olarak zikredilmektedir. “Bel” harf-i atıftır. İki harfi atıf birlikte gelemeyeceğine göre demek ki “Kellâ” atıf harfi değildir. “Kellâ” nefyeden harf olsaydı “Vezer var” anlamı çıkardı. Oysa burada yok anlamı devam ediyor. “Kellâ” da “Lâ” da nefy harfi değildir. “Kâne Le” manâsını verebiliriz. Çift tekit edatıdır.

“Kellâ” bu sûrede üç defa geçmektedir. Burada “Lâ” ile, bundan sonra “Bel” ile, daha sonra da “İza” ile geçmektedir. Bu düzen bize “Kellâ”nın hangi harflerle geçtiğini araştırmamız gerektiğine işaret etmektedir.

“Kellâ”; 4 defa “Se”, 2 defa da “Sevfe” olmak üzere toplam 6 defa istikbal edatları ile, 6 defa “Bel”, 11 defa “İnne” ve bir defa “Lein” ile toplam 12 defa, “İzâ” 2, “Lâ” 2, “Ve” 1, “Fe” 1 toplam 6 ve “Lemmâ” 1, “Lem” 1, “Lev” 1 olarak toplam 3 kez geçmektedir. Burada dikkat edeceğimiz husus 3’ün katları olarak bölüştürülmüş ve toplam 11*3=33 etmiştir.

“Kellâ” kelimesi tekit kelimesidir ve “Kâne Le” nin inkılâbı ile oluşmuştur. Elbette böyledir.

Sûrede üç defa geçmekte olan “Kellâ” ile sûreyi bölümlere ayırdım. Tefsirlerde “Kellâ Lâ Vezera” “Eyne’l-Meferru”ya cevap olarak zikretmektedirler. Böyle kabul ettiğimizde bundan önceki suale cevap teşkil eder. Bundan önceki son cümleye yani firar edilecek yer neresine cevap olarak firar yeri yok cevabını vermiş olmaktadır.

Bu âyet bundan önceki âyetlere cevap olmak üzere gelmiştir. Ancak bu cevap sadece son âyete değil, kıyamet ne zaman sorusuna ve mefer aramalarına toptan faaliyete karşı söylenen inkâr manâsında değil de, teyit manâsında bir cevap teşkil etmektedir.

Bu âyetin manâsını anlayabilmemiz için “Vezer” kelimesi üzerinde durmalıyız. “Vizr” kelimesi yük anlamındadır. “Vizrin hamli” Kur’an’da defalarca geçmektedir. “Vezer”in yüksek yer olduğunu, bu da kaçılacak yer bulunduğunu, cevap olarak kaçılacak dağın olmadığını ifade ettiğini söylemektedir. Cümlenin gelişinden bu manâ anlaşılmaktadır. Arada “Kellâ” olmasaydı bu manâ ile yetinilebilirdi.

“Vizr” kelimesi yük anlamında olduğu gibi “Vizr” kökü de fiil olarak yüklenmek anlamındadır. “Vizri hamletmek” vizri başka birine yüklemek anlamında olduğu halde, “vizri vezr etmek” yükü yüklenmek anlamındadır.

Demek ki burada “Vezer” yükle ilgili sıfatı müşebbehedir. Sıfat-ı müşebbeheler ism-i failden veya ism-i mef’ulden olabilirler. “Lâ Vezera” dendiği zaman iki manâ verebiliriz; yük veya yüklenen. Yüklenen yoktur veya yük yoktur anlamları çıkar. Kur’an’ın başka yerinde dağ veya yüksek yer anlaşılsaydı, o zaman melce manâsını o şekilde verebilirdik.

Buradaki manâsı açıkça anlaşılmaktadır ki mülteciyi kabul eden kimse yoktur denmektedir. Firar etme sorusuna cevap olarak bir yere firar edemezsiniz. Çünkü sizi mülteci olarak kabul edecek kimse yoktur denmiş olur. Böylece “Lâ Vezer” kelimesi ile iltica edenleri kabul eden, iltica külfetini yüklenen kimseler vardır yani bu müessese mevcuttur demektir.

Bugünlerde Suriye’den Türkiye’ye iltica edenlerin yerleştirilmelerini sağlama yükü Türkiye’ye yüklenmişse Türkiye Suriyelilerin vezeridir.

“Vezir” kelimesi de buradan gelmektedir. Başkanın yüklerini yüklenen demektir.

Kur’an’da kimse kimsenin vizrini vezr etmez demek aynı zamanda sorumluluğu yüklenmek demektir. Bizim “kim görevli ise sorumlu da odur” anayasal kuralına bu kök açıklıkla delalet etmektedir.

Eğer “Kellâ” olmasaydı bu âyetin bundan önceki âyetlerle birlikte yorumlanması gerekirdi. “Kellâ” bunları ayırdı ve kıyamdan sonra durumların tasvirine geçilmiştir.

كَلَّا  

(KalLAv)

 “Öyle değil”

Kellâ” için dilciler uyarı manâsında reddetme edatıdır demektedir. Dikkat edin, yanlış düşüncelere dalmayın anlamındadır.

Kur’an bu kelimeleri iade ederek âyetleri gruplandırır. “Kella” da bunlardan biridir.

Burada kıyametin oluşunu anlattıktan sonra, kıyamette yani soruşturma gününde neler olacak onlar anlatılacaktır. Böylece “Kellâ” kelimesi ile ikinci bölüme geçilmiş olmaktadır.

لَا وَزَرَ

(La VaZaRa)

“Vezer yok.”

“Vezera” fiili mazi olarak yüklendi anlamındadır. “Lâ”dan sonra geldiği için nefyi cins için “Lâ”nın ismi olmaktadır. “Lâ âlime fi’d-dâr” diyebilirsiniz, evde kimse yoktur demektir. “Lâ Vezera Yevmeizin” anlamındadır yani o gün manâsı çıkar. Bununla beraber sadece kıyamette değil hiçbir zaman yoktur anlamı verilebilir. “Lâ mevte” dersek cümle doğru olur. “Fi’l-âhireti”yi takdir etmemiz gerekir.

Kur’an elektronların yüklendiği “Vıkr” kelimesinden bahsetmektedir. Bir yerde bahsedilmektedir. “Vıkr” kelimesi ağırlama manâsında da zikredilmektedir.

“Vizr” kelimesi yüktür. Kur’an’da hem “haml” olarak hem de “vezr” kelimesi olarak kullanılmaktadır. Lazım ve müteaddi olarak geçmektedir. “Biz onları meşhun fulke hamlettik.” Onların vezrlerini haml ederler.

“Vezr etmek” sorumlu olmaktır.

“Haml etmek” yükü bir yerden bir yere götürme anlamındadır.

إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ

(EiLAy RabBıKa YaVMaEiÜin elMuSTaQarRu)

“O gün müstakar rabbınadır.”

Evet, mültecileri kabul edecek kimse yoktur. Rabbin de mülteciyi kabul etmemektedir. Ama karar kılınacak yer ancak rabbinedir. Üçlü bablardan ziyade olan bablarda ism-i zaman, ism-i mekân, masdar-ı mimi, ism-i alet ve ism-i fail hepsi aynı kalıptan gelir. Masdar-ı mimi manâsını verebiliriz. Herkes senin rabbine istikrar eder. Yahut ism-i mekân olabilir. İsm-i mef’ul olarak amel etmiş olur.

“Karar” kelimesi bir yerde durmak demektir. Hareketli olmama anlamındadır. Ama hareket edersiniz ve sonunda oraya gelip durursunuz. İnsanın müstakarrı evidir. İşleri olmadığı zaman insan evine çekilir. Cisimler mekânda yer işgal ederler. Ondan uzaklaşıp yaklaşırlar. Ona müstakar denmektedir. Türkçedeki karar anlamı Arapçada yoktur.

“Karar” kelimesi Kur’an’da değişik manâlara gelmektedir.

“İkrar etmek” bir teklifi kabul etmektir. Türkçede itiraf etme manâsında ikrar kullanılır. “İkrar” gelecekte yapacağın bir şeyi kabul etmektir. “İtiraf” ise geçmişte yaptıklarını beyan etmektir.  “Karar” demek bir yerde durmak ve yerleşmek demektir. İnsan zihninde bir şeye karar verdiği zaman o fikirde yerleşmiş olur.

“İstikrar” kararsızlıktan kararlılığa dönüşme demektir. İftial bâbında fiil fail tarafından kesin yapılmış olur. İftial bâbında değişme kendisi tarafından olmayabilir. Başkası değiştirmiş olabilir. İsm-i fail karar kılandır. İsm-i mef’ul ise karar kılınan yer veya zamandır.

“Karar” karar kılınan yerdir. Sıfat-ı müşebbehe olarak ism-i mekândır.

Gözün karar kılması demek gözün aydın olsun benzeri bir tabirdir. İnsan bir şeyden hoşlandığı zaman durgunlaşır, dalar ve o zevk içinde gözleri sabit kalır. Ondan mecaz olmak üzere sevinmek, memnun olmak anlamlarına gelir. Gözün karar hâline gelmesinin masdarı “kurre”dir. Arapça kökler ön ve son ekler alır, yeni mastar üretmezler, onun yerine mastarlarını değiştirerek değişik manâlar kazandırırlar. “Karar” mastarı dengelenmek manâsına geldiği halde, “kurre” mastarı göz aydın manasında mastardır.

“Kavarir” kristal demektir. Atomlar belli kurallarla dizilerek katı oluştururlar. Ziynetli bir şekilde ışığı yansıtırlar. “Karura”nın çoğuludur.

“Müstakar” karar kılınan yerdir. “Müstakır” ise karar kılandır. “Müstakır emr” karara bağlanmış iş demektir. “Müstakır köşk” yerine oturmuş köşk demektir.

Burada üzerinde durulacak konu “İlâ”nın gelmesidir. Bu da rabbe yol alınacak ama hiçbir zaman varılamayacak demektir. Hem yol alınmaya devam edilecek hem de ulaşılamayacak; bu mümkün müdür?

Matematikte bunun adı sonsuzdur. Sonsuz demek sonu gelmeyen, bitmeyen demektir. Ama hiçbir zaman hedefe varamayabilirsin. Mesela 2’ye doğru yol alan yaklaşır, yaklaşır, sonsuzda 2 olur. Oysa 2’nin köküne her zaman yaklaşılır ama hiçbir zaman ona ulaşılamaz. Ancak karesine ulaşılır. Demek ki âhirette herkes rabbe doğru yol alacaktır ama ona varamayacaktır. Mekân izafidir. Yaklaştığımız zaman adımlar kısalmayacak. İnsan aklı sonsuzu kavrayamaz, tarif eder, işlemler yapar ama onu bir türlü düşünemez.

Sonsuza bir sayı eklesen sonsuz eder. İki sonsuz sonsuz eder. Sonsuzun karesi sonsuza eşit değildir. Demek ki iltica edilecek yer yoktur ama istikrar için ona doğru yol alınır. Bunun başka manâsı, cehennemlikler de rablerine yol alırlar.

إِلَى رَبِّكَ

(EiLAy RabBıKa)

“Senin rabbin”

İlâ” yolun sonunu gösterir. Gösterilen yer alınacak yola dâhil değildir. “Ankara’ya git de gel” desek, Ankara’nın sınırına varır ve geri döner, içeri girmesi gerekmez. Burada müstakar yer rabbindir diyerek O’na doğru yol alınacak ama varılamayacak.

Uzaya füze atıyoruz. Hıza bağlı olarak üç türlü olay vardır. Hızı yer çekimini yenemeyecek durumda ise geri döner ve yere düşer. Hızı yer çekiminden fazlaysa o zaman yer çekiminden kurtulur, uzaya uçup gider. Eğer hızı yer çekimine eşitse geri gelmez ama yerin çekim alanını da aşamaz. Sınıra yaklaşır ama hiçbir zaman varamaz.

İşte sonsuza yol almak böyledir.

Buradaki önemli husus “Rabbin” denmektedir, “Senin Rabbin” diyor.

Buradaki “sen” kimdir?

Sûrenin içinde Hazreti Muhammed’i ifade eden bir kelime yoktur ama insan kelimesi bu sûrede altı defa geçmektedir ve bunun üçü bundan önce zikredilmiştir. O halde buradaki “Ke” muhatabı insandır.

Ey insan, senin müstakarrın rabbinedir diyor, o gün sen rabbine doğru yol alacaksın diyor.

Böylece sûre insanı anlatmaktadır. İnsanın gayesini göstermektedir. Mü’mini kâfiri ayırmadan insanı çağırmaktadır. Bundan evvel de insan böyle der diyerek, müslim kâfir ayırt etmeksizin olacakları anlatıyor.

Rabb” terbiye eden demektir. Allah insanın halikidir. Hilkat fıtridir, sonradan değişmez. İnsan eğitilerek kesbi melekeler kazanır. Allah kullarını devamlı eğitmektedir. Sonsuza kadar rab olarak kalacaktır ve insanlar eğitilecektir. İşte cehennem de bir eğitim yeridir. Cehennem bir intikam yeri değildir. Cehennem insanları terbiye eden, ıslah eden yerdir. Dünya cezalarında caydırıcılık vardır. Âhiret cezalarında caydırıcılık yoktur.

يَوْمَئِذٍ

(YaVMaEiÜin)

“O gün”

Yevmeizin” kelimelerinin tekrar edilmesi kastedilen yevmlerin farklı olmasından dolayıdır.

Kıyamet yevmine kasem...

Buradaki kıyamet sûrede bahsedilen safhaları içeren kıyamettir.

Kıyamet yevmi ne zaman?

Buradaki kıyamet dünyadaki hayatın bittiği kıyamettir.

Basar berk ettiği zaman.

Buradaki “izâ” kıyametin başladığı zamandır.

O gün mefer nereye?

Birinci safha insanların henüz yaşadığı safhadır.

O gün müstakar rabbinedir.

İnsanların dirildiği dönemdir.

O gün yüzler nadiredir.

Cennetteki safhadır.

Ve o gün yüzler somurtmuştur.

Cehennemdeki safhadır. Zamanlar farklı çalışacağı için “ve” ile atfedilmiş ama “yevmeizin” tekrar edilmiştir.

O gün mesak rabbinedir.

Âhiret hayatında sonsuza dek alınan yolun zamanıdır.

الْمُسْتَقَرُّ

(elMuSTaQarRu)

“Müstakar”

Müslim kâfir herkes Rabbi’ne yol alacaktır. İnsandır, en kıymetli varlıktır. Onun heder edilmesine izin verilemez. Tav’an da olsa kerhen de olsa sonunda Rabbi’ne doğru yol alınacak ve insan daha da şerefli olacaktır. Tek insan değil tüm insanlar, yalnız yeryüzündeki insanlar değil tüm kâinattaki insanlar Rabbin muhatabı olacaktır, O’nun adeta arkadaşı olacaktır.

Burada bir soru akla gelmektedir. Bugün yeryüzünün her tarafında insan var. Güneş sisteminde bizden başka insan yoktur ama galaksimizde yüz milyarlarca güneş vardır, bunların çevresinde gezegenler vardır, buralarda da insanlar vardır.  Sonra galaksiler vardır. Bunlar yüz milyarlarcadır. Buralarda da insanlar vardır. Kur’an bunu söylemektedir.

Şimdi bizim kâinatımızın dışında kâinatların olmaması için sebep yoktur. Arş azimdir. O zaman oradaki şuurlu varlık da insan mıdır? Meleklerin arşın havlinde oldukları bildirilmiştir. Kıyas yoluyla oralarda da insanların olduğunu kabul edebiliriz. Çünkü insan ahseni takvimdir. Oradaki insanın ahseni takvim olmadığını söyleyemeyiz. Ahsenin üstünde ahsen olmaz, ahsen de birden fazla olmaz.

يُنَبَّأُ الْإِنسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ

(YuNabBaEu eLEiNSANu YaVMaEiÜin BiMAv QadDaMa Va EapPaRa)

“O gün insana takdim ve tehir ettikleri tenbi olunur.”

Burada iki kelime tekrar edilmiştir; “insan” ve “o gün”.

Dünyadaki insan ölümlü insandır. Bedeni itibarı ile bir hayvandan hiçbir farkı yoktur. Kıyamette kıyam ettiği zaman cennet veya cehenneme gitmeden önce de henüz dünyadaki insanlığı değişmemiştir. Bu dünyadaki kanunlar içinde orada hesap verecektir. Ne var ki artık ölümlü insan değildir ve dört boyutlu uzay içindedir.

İşte o insan cennetteki insandan farklı olduğu için “insan” kelimesi iade edilmiştir.

Bugünkü hayatın en önemli özelliği insanın ölümlü olmasıdır.

İnsan ömrü genetik olarak tesbit edilmiştir. Bu nominal ömürdür. Bize göre bu yüz yıldır. İnsanın müsemma ömrü dışında makdi’ eceli vardır. İnsan kaza eceliyle ölür. Bu ömür çoğu kez müsemma ömürden kısadır. Uzun ömürlü de olabilir.

Şöyle bir soru sorabiliriz: İnsan ömrü yüz yıl yerine bin yıl yapılabilir mi? Bu dünya hayatının kanunlarında ömür istenildiği kadar uzatılabilir mi?

Vücudumuzun hücrelerini ele alalım.

Nasıl insanın ömrü varsa, vücudumuzdaki hücrelerin de farklı ömürleri vardır. Sadece sinir hücrelerinin ömrü insan ömrü kadardır. Sakalınız her gün büyümektedir. Yıkandığınız zaman deri hücreleri dökülür. Çok kısa ömürlü hücreler de vardır. İnsandaki atomlar sürekli değişmektedir. Eskileri gidip yenileri gelmektedir. Bu kural sinir hücreleri için de geçerlidir. O halde eğer sinir hücreleri de değiştirilir şekilde yaratılsaydı, insan her zaman yenilenecekti ve insan her zaman genç kalabilecekti.

Nitekim birkaç bin seneden beri yaşamakta olan ağaçlar vardır. Kur’an’da Hazreti Nuh’un yaklaşık bin sene (950 sene) yaşadığı bildirilmiştir.

Demek ki kıyamet gününde cennete gitmeden evvel sadece ömür ile ilgili DNA’larda değişmeler olacak, diğer hususlar insanın bu dünyadaki özelliğinde kalacaktır.

Bugün yaşayan insanların yaptıkları filme alınmaktadır. Dört boyutlu uzay bu filmin canlı olanıdır. Ne var ki bu filim günah ve sevabı anlatmaz. Her hareketin takdir edilmesi gerekmektedir. Yani değerlendirilip borç ve alacak sütunlarında yazılacaktır. Bunun için her insan için dünyada görevlendirilmiş melekler vardır. Biri takdir ederek günahları yazar, diğeri de takdir ederek sevapları yazar. Bunlar hakemdirler. Biri savcı, biri de kişinin avukatı durumundadır. Bir fark var. Bunlar eşit seviyede görevlilerdir. Bunların başlarında bir melek vardır. İhtilafa düştükleri zaman baş meleğin dediği kaydedilir. Böylece âhirete gelindiği zaman insanın bu hesap defteri eline verilecektir.

Buradaki ifadeden öğreniyoruz ki yapılanlar madde madde okunacak yani yazılı defterin yanında sözlü tebligat da yapılacaktır.

Nitekim bugün savunma yargılamanın temel maddesi kabul edilir. İfadesi alınmayan kişi kesinlikle mahkûm edilemez. İşte, âhirette de kişi bu dünyada kullandığı savunma hakkını kullanacak, cehenneme gitmeyi geciktirmek için savunmasını uzatabilecektir.

Yine buradaki önemli husus “takdim ve tehir ettiği” diye zikredilmektedir. Zamanında yaptığı ve zamanında yapmadığı anlamındadır. Zamanında yapılmayan iyilik hiç yapılmamış sayılır. Yaptıkları iyiliklerin en az on misli verileceği için o konuların sorulmasına gerek kalmamaktadır. Sadece gününü beklemeden yapılması gerekeni yapmamışsa veya günü geldiği halde yapılması gerekeni yapmamışsa, esas sorulacak ve anlatılacak şey bunlardır.

Burada takdim sevap, tehir de günah olarak anlaşılabilir. İnsan görev yapmakla sorumludur. Bir adam öldürdüğünüzü farz ediniz. O zaten ölecekti. Siz takdim etmiş oluyorsunuz.  Allah’ın takdiri mutlaka olacaktır. Siz sadece tehir edebilirsiniz demektir.

Buradan şunu öğreniyoruz ki Allah’ın takdiri mutlaka olur. İnsanlara tanınan takdim ve tehirdir. İnsan kendi iradesi ile yalnız bunu yapmaktadır. Siz görevinizi yapmazsanız sizin yerinize başka kavim getirir, sonra onlar sizin gibi olmazlar âyetinde söylenenden de bu anlaşılmaktadır.

يُنَبَّأُ

(YuNabBaEu)

“Tenbi’ olunur.”

“Nebi” gözcü demektir. Askeri birlikler güvenlikli yerlerde yerleşir ve düşmanı gözetlemek üzere gözcü koyarlar. Gözcü gelen düşmanı görür ve bu tarafa haber verir. Bunun adı nebidir. Allah’tan vahiy alıp insanlara aktaran kimse de nebidir.

Haber var, nebe’ var.

Geçmişte olan olayları anlatırsak o nebe’ olur.

Gelecekte olacak olacakları bildirmek ise haber vermektir.

Âhirette geçmişte olanlar anlatıldığı için nebe’dir. Tenbi’, tef’il bâbı ile getirilmiştir. Uzun zaman hesap bitmeyecektir. İnsan bu dünya hayatına benzer bir hayat sürecek ve hesabı da verecektir. Anne karnından doğan çocuğun dünya hayatına uyarlanabilmesi için çocukluk dönemi geçirmesi gerekir, tam olgunluğa kırk yaşına gelince ulaşır. Bunun gibi; âhiret hayatında da bir intibak dönemi geçirilecektir. İşte o hayat içinde o gün adım adım hesabı görülecek ve kimseye zerre kadar zulmedilmeyecektir.

Diyebiliriz ki Allah insanın günah ve sevabını bilmiyor mu? O kadar uzatmaya ne gerek var? Hesaba çekmeden cennetlik olan cennete, cehennemlik olan cehenneme götürülebilir.

Allah kâinatı yarattı; insanı da kırk yaşında yaratabilirdi, onları da cennete koyabilirdi. Ama insanı yetiştirmek ve onu eğitmek için bebek olarak dünyaya çıkarmaktadır. Böylece anne baba eğitilmektedir. Âhirette de insan yaptıklarının hesabını vermek üzere eğitilmekte ve gideceği yere hazırlanmaktadır. Yalnız kendisi değil, onu muhakeme eden melekler de aynı şekilde eğitilmektedir. Tüm bilinçli varlıklar böylece eğitilerek dereceleri yükseltilmektedir. Bu durum sonsuza kadar böyle devam edecektir. Zaman kavramının izafi olduğunu göz önünde tutarak düşünmedikçe sorulara cevap veremeyiz.

Kâinat ilk patladığı zaman çıkan ışıklar bize şimdi gelmektedir. Bu ışığın dalga boyu uzaklığa göre değişmektedir. Dolayısıyla ne zaman yola çıktığını bilebiliyor, gerisin geriye giderek yaratılışı çok açık olarak takip ediyoruz. İlk yaratılışı küsur saniyeleri ile çok iyi bilmekteyiz. Zaman geçtikçe gönderilen ışık daha karışık hâle geldiği için o kadar açık olarak bilemiyoruz. Yani cm’lik dalga boyunda bize ulaşan ışıkla kâinatın ilk saniyelerini takip edebiliyoruz. Saniyenin yüzde biri kadar gerisin geriye gidebiliyoruz. Birden zaman durmakta, artık ondan öncesini bilmemekteyiz.

İşte kâinat o zaman patlamış ve büyümeye başlamıştır.

Kâinat genişleyerek gelişmektedir. Bugün biz sizlere bu yazıyı yazar hâle gelmiş bulunuyoruz. Bunun olabilmesi için bizim oluşmamızdan önce kâinatın bugünkü duruma gelmesi, Güneş sisteminin oluşması, yeryüzünün bugünkü gibi düzenlenmesi ve canlıların yaratılmış olması gerekir. Canlılar evrimleşmiş, nihayet 60 bin sene önce insan ortaya çıkmış, insan uygarlaşmaya devam etmiştir. 32 bin sene toplayıcılık, 16 bin sene avcılık, 8 bin sene önce çobanlık ve 4 bin sene önce tarımcılık dönemine girmiştir. Yazı takriben Milattan Önce 4000 yıllarında bulunmuş ve tarih dönemlerine girilmiştir.

Peki, kâinatın geçirdiği bu evrimi kimler yapmıştır?

Allah kâinatı yaratmış, kendisinden başka kimse olmadığı için kâinatı kendisi yaratmıştır. Evrimin ilk safhalarında doğa kanunları ile evrim kendiliğinden olmuş, belli bir merhaleye ulaşınca Allah insanları, melekleri, ruhları ve cinleri yaratmıştır. Ondan sonra doğa kanunlarını kullanan bu şuurlu varlıklar bu uygarlığı kurmuşlardır.

Bunlar İslâm kitaplarında anlatılırken şeytan bu kadar yıl Allah’a ibadet etmiştir diyerek, ibadeti namaz kılma ve oruç tutma şeklinde anlamışlardır. Oysa Kur’an’da çok açık bir şekilde namaz kılmanın ibadet olmadığı ifade edilmiştir.

İşte, şeytan ve melekler kâinatın evrimleşmesinde görev almış ve evrimleşmeyi sağlamışlardır. Allah meleklere ve şeytana insanların uygarlaşması için yardımcı olmaları görevini vermiştir. Şeytan bunu kabul etmemiştir. Allah’ın zaten böyle asi bir kula ihtiyacı vardı. Hem ona bu sefer muhalefet görevi, fesat görevi vermiş hem de kendisini de cezalandıracağını bildirmiştir.

Burada yine bir soru sorulabilir; şeytan secde etseydi Allah ne yapacaktı?

Yeni cinler yaratacak ve onlara da aynı emirleri verecekti. Onların içinde sonunda kim iblis gibi reddederse ona o görevi verecekti.

İşte bu eğitme ve yetiştirme işi kıyamette de devam edecek, hattâ cennet ve cehennemde de devam edecektir. Allah cennette iken de rab olarak tezahür edecek, cehennemde de öyle tezahür edecektir. Bu sebepledir ki âhiretteki olayları anlatırken de Allah’ın rab olarak zikri sık sık geçmektedir.

İşte, âhirette de bu soruşturma ve yargılama ile biz eğitildiğimiz gibi orada görevli olan melekler de eğitilmektedir. Gayb ve şehadet âlemi uygarlaşmaya ve ilerlemeye devam edecektir. Bu durum sonsuzluğa kadar gidecektir.

Matematikteki sonsuzluk kavramını bilen kimseler için bu cümleleri anlamak kolaydır. Ama matematikteki sonsuz kavramını bilmeyenler bu konuları kavramakta zorluk çekerler.

Sonsuz kavramı Kur’an’da “asgar” ve “ekber” olarak ifade edilmektedir. Son iki asırdan önce sonsuz kavramı ve sıfır kavramı bilinmemekteydi. Hesapları yapılamıyordu. Çünkü sonsuz tarif edilmemişti. Son asırlarda sonsuz şöyle tarif edilmiştir: düşündüğümüz sayıdan daha büyük olan sayıdır. Biz 1000’i düşünüyorsak o sayı 1001 ve daha büyük sayıları içerir. En küçük sayı da böyle tarif edilmiştir. Sıfır öyle bir sayıdır ki düşündüğümüz küçük sayıdan daha küçüktür.

İşte, üç boyutlu uzay değil beş boyutlu uzay arş sonsuza kadar evrimleşmeye devam edecektir.

Burada soramayacağımız bir soru vardır. Kâinat 13,7 milyar yıl önce yaratıldı. Peki, arş ne zaman yaratıldı? Zaman da kâinat ile birlikte yaratıldığı için içinde zaman yoktur ki ne zaman yaratıldı diye soralım. İşte böyle zamansız kâinatı matematikle çok iyi biliyoruz ama beş boyutlu uzayı çok iyi bilmiyoruz. İzafi zamanı çok kolay tarif edebiliyoruz ama sonsuzu kavrayamadığımız gibi zamansız arşı da kavrayamıyoruz.

الْإِنسَانُ

(eLEiNSANu)

“İnsan”

O günkü insan bugünkü insandan farklıdır. Çünkü ölümsüzdür. Cennetteki insandan da farklıdır. Çünkü cennetteki insan acı duymayacak, sıkıntı çekmeyecek, ‘canım sıkıldı’ demeyecek. Oysa bu geçiş döneminde dünyada duyulan bütün duyguları duyacak, acı duyacak, sevinecek, üzülecektir. Bu sebepledir ki “insan” kelimesi iade edilmiştir.

Biz sizin duymadığınız sözleri duyuruyoruz.

Nasıl anne karnındaki çocuk insandır, konuşmayı bilmeyen bebek insandır, delikanlı insandır, ihtiyar insandır ama tamamen farklı yapıları vardır. Kişilikleri değişmemektedir, ruhları değişmemektedir. Bunun gibi insan dünyada insandır, kıyamette insandır, cennette insandır, cehennemde insandır. Ruhu değişmemektedir. Hep aynı kişidir, hep aynı kimsedir. Erkekler de insandır, kadınlar da insandır ama yapıları farklıdır.

يَوْمَئِذٍ

(YaVMaEiÜin)

“O gün”

Kıyamet olmuş, insanlar kıyam etmişlerdir. Öldüğü yerden insan dördüncü boyuta doğru doğrulmuştur. Tüm insanlar bir arada ayaktadır. Üç melek onu büyük mahkemeye götürmüştür. Artık yargılanmaktadır. Kişiye madde madde okunmakta ve yaptıklarının hesabı sorulmakta, o da kendisini savunmaktadır. Bir gün gelecek bu günler bitecek ve kimi cennete, kimi de cehenneme gidecek, kimi de biraz bekletildikten sonra cennete gidecektir.

İnsan geleceğini öğrenmek istemiştir. Allah da bu geleceğini bu sûrede anlatmaktadır. Çağımızın insanı bunu yaşamaktadır. Aldığı eğitim ve tekel sermayenin yoğun baskısı sebebiyle âhiret hakkında kuşkuları vardır. Önünü görebilmeyi arzulamaktadır. Bu sebeple bu sûrelerin de yorumlanması gerekmektedir. Ne var ki bunun kendisi farkında değildir.

Bugünkü insanın âhireti kurtarmasından çok dünyasını kurtarması için Kur’an’a ihtiyacı vardır. Dünyada uçuruma gitmektedir. Gayesiz ve manâsız ibadetler onun ne dünyasını ne de âhiretini kurtarabilir.

بِمَا قَدَّمَ

(BiMAv QadDaMa)

“Takdim ettiği”

“Kadem” ayak demektir. “Takdim etmek” adım atmak demektir. Olması gerekenden öne almaktır. Mesela, öğle namazını vakit gelmeden önce kılmak takdimdir.

Bazı konularda takdim caizdir ama esas olan vaktinde yapmaktır.

İnsan acıktığı zaman yemek yemelidir. Doymuşken bir daha yemek hem israftır hem de yararsızdır. Bu sebepledir ki takdim de tehir kadar istenmez, zamanında olmalıdır.

Bununla beraber bu dünyada yapması gerekenleri yapıp âhirete burada yaptıkları ile gitme de takdim şeklinde yorumlanabilir. O zaman bu dünyada neler yapmışsa, hayrına neler yapmışsa onlar ona tenbi edilecektir.

وَأَخَّرَ

(Va EapPaRa)

“Ve tehir ettiği”

İki manâ verebiliriz. Yapması gerekenleri yapmayıp erteledikleri anlamına gelir. Acıkan insana öldükten sonra yemek verirseniz bir işe yaramaz. Her şeyi zamanında yapmalıyız.

Ülkemizde olduğu gibi kırk sene sonra biten davaları bitmiş kabul etmek ancak cumhuriyet hükümetlerinin kabul edebileceği şeydir.(EK;bizim dava daha bitmedi1970 ilk açılış.karar verildi ve bozuldu.ikinci açılış-1995-1995/8-no-k.çekmece kadastro mahkemesi.Son karar2010 -12.ay-şu anda-yargıtayda-temyizde- 26-10-2013-Ali Bülent Dilek-43.senemiz daha bitmedi-bozulur 5-10 sene daha sürer diyor.Avukatım.süleyman akdemir)

Tehirin bu manâsı olduğu gibi, tehir aynı zamanda burada yapması gerekenleri yapmayıp âhirete bırakmasıdır. Bu da bize şunu öğretmektedir. Bu dünyada yapmadıklarını âhirette yapacak ve tamamlayacaktır. Demek ki kıyamet günü cennet ve cehenneme gitmeden önce çalışarak borçlarını ödeyecek, dünyada yapmadığı görevleri ödeyecektir.

Bu bilgiden sonra şöyle bir sorunun cevabını arayabiliriz.

Bu geçiş dönemi ne kadar sürecektir?

Önce, bu dönem kişilere göre değişecektir.

Şehitler daha önce cennete gidip yerleşmiş olacaklardır. Onların görevli melekleri onların hukukunu savunacaklardır. Onların duruşmaya gelme zorunluluğu yoktur.

Diğer taraftan bazılarının soruşturması uzayacaktır. Bir mahkeme karar verir ve cezalandırır ama bazı şartlar yerine getirilirse, mesela cezası ödenirse ceza infaz edilmez. Bunun gibi âhirette de bazı borçlar orada yerine getirilir ve cezalanmaktan kurtulmuş olur.

Bazı suçlar vardır ki onların cezası ancak cehennemde infaz edilir. O halde kıyamet günü suçluları mümkün olduğu kadar kurtarıp cennete göndermek, kötülerle iyileri bir tutmamak için cenneti istihkak edenleri de oraya gönderme yeridir.

بَلْ الْإِنسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ

(BaLi eLEiNSAvNu GaLAy NeFSiHİy BaÖIyRaTun)

“Evet, insan nefsine basir olacaktır.”

“Bel” kelimesi atıf harfidir. Araplar bu kelimeyi daha önceki cümlede ifade edilmesi istenenden farklı bir söz söylendiğinde onu düzeltmek için kullanırlar.

‘Çarşamba geldim’ diyeceğine yanlışlıkla ‘salı geldim’ dedikten sonra ‘Bel çarşamba geldim’ denir. Daha önceki cümleyi ne tasdik eder ne de nefy eder. Onu eski hâline bırakır. Yani cümle söylenmeden önceki bilgiye bırakır.

Kur’an’da böyle hatalar olmadığı için Kur’an kendisine haber verilenin üstünde bir şey varsa onu söyler. Filan zengindir dense, ‘Bel milyarderdir’ de derseniz, zenginlik milyarderlik içindedir ama daha ileri seviyede bir zenginliktir.

Bundan önceki âyette kendisine yaptıkları haber verilir denmiştir. Yalnız haber verilmez, kendisi de kendi yaptıklarını görür. Yani bir taraftan defterde yapılanlar değerleri ile günahları ile ve sevapları ile yazılı olarak gösterilirken, diğer taraftan da geçmişte dolaştırılarak yaptıklarını bizzat görecektir.

Şimdi yine bir soru ile karşılaşırız. Ameller niyet iledir. Kişi adamı öldürmüştür. Cezası, kasıt varsa idamdır, hata varsa hafif diyettir.

Kastının olup olmadığını nasıl bileceğiz?

Bazı varsayımlarla kastı olduğu kabul edilir. Bugünkü soruşturmacılar ve hâkimler buna göre karar veriyorlar. Tokat atan kimsenin öldürme kastı yok kabul ediliyor ve kısas yapılmıyor ama bıçak saplayanın öldürme kastı var sayılıyor.

Soru şudur: kaydedici melekler insanın kastını biliyorlar mı? Sevaplarını ve günahlarını ona göre mi yazıyorlar, yoksa bizim soruşturmacılarımız gibi zahir sebeplerle mi tesbit ediyorlar? Kasıt zihnî midir yoksa ruhî midir?

Kasıt ruhidir ama fiiliyattan önce zihne gelir ve orada planlama yapılır. Hedef gösterilerek planlama yapılır. Üçüncü kademede plan uygulamaya konur. O halde zihinde oluşanları melekler bilebilmektedir demektir. Böyle kabul edebiliriz. Yahut onlara da zihnî faaliyetler kapalıdır, sadece fiil ilmidir.

Âhirete varıldığı zaman kişi kendi kasıtlarını görecektir. Bile bile kötülük yaptığını görecektir. Ona anlatılan yaptıklarıdır, kasıtları değildir. Kasıtlar kendisi tarafından bilinecek ve asıl kendi suçlarını kendisi görecektir. Orada kasıt ortaya çıkacaktır. Kişi suçu kabul eder veya hayır benim kastım bu değildi diyebilir ama Allah kastını da gösteren bir işaret koyabilir.

İnsan üzülür veya sevinir, acı duyar veya haz duyar. Bunlar ruhîdir, zihnîdir. Ne var ki yüzünde onun bu hallerini okursunuz. Kişi kastını inkâra kalkışırsa o zaman kendisi görür. İnkâr etmeye başlarsa o açığa çıkarılır. Allah settare’l-uyub kabul edilir. Günahını kabul ettikten sonra orada da kasıt izhar edilmeyecektir.

بَلْ الْإِنسَانُ

(BaLi eLEiNSAvNu)

“İnsan”

Allah kâinatı var etmiştir, kürsiyi ve arşı var etmiştir. Bu bir bütündür ve kâmildir. Eksiği yoktur. Matematikten kâmil olan sistemi biliyoruz. İçindeki tüm faaliyetleri gerçekleştirmek için dışarıdan bir şey almazsınız. O zaman siz kendi kendinize yeterli olursunuz. İnsandaki sayı sistemi böyle kâmil sayılar takımıdır. Bunun kâmil olması için üç boyutlu kâinat yetmemektedir, dört ve beş boyutluya gerek duyulmaktadır. Beş boyutun gerçek değerleri de yetmemektedir, sanal sayılara gerek duyulmaktadır.

Sanal sayıların gerçekten varlığı ışıkta ölçülen hızın bilinen hızının yukarısına çıkılamamasıdır. Örneğin bizim ölçtüğümüz reel hızıdır. Hızın ikinci birleşeni birinci birleşene diktir ve sanaldır. Madde de dalga özelliğini gösterir ve maddedeki kendi hızıyla dalga hızının çarpımı ışık hızının karesine eşittir. İşte kâinat dört şekilde oluşmuştur.

Hızı ışık hızından az, dalgasının hızı ışık hızından fazla olan varlıklar insan ve cinlerdir. Hızı ışık hızından fazla dalgasının hızı ışık hızından azsa bunlar da melek ve ruhlardır. Ruh ve insan ışık hızının uzağında, cin ve melek ışık hızına yakın şuurlu yaratıklardır. Allah bu kâinatı bu dört şuurlu varlık için yaratmıştır. Bunların ortak çalışmaları sonucu âlem evrimleşmektedir. Evimizdeki araçları insanlar yaptığı gibi bahçemizdeki bitkileri de melekler icat ettiler.

عَلَى نَفْسِهِ

(GaLAy NeFSiHİy)

“Nefsine”

Bu dünyada insan kişiliğini nefsi ile elde eder. İnsan ruh ve bedenin birleşmesinden doğar. Ruhun bedenle ilişki kurma kabiliyeti vardır. Buna “nefis” diyoruz. Bedenin de ruhla ilişki kurma kabiliyeti vardır. Buna da “hayat” diyoruz.

Ölüm hâlinde ruhun bedenle ilişkisi kesilir ve nefis ile hayat kalmaz. İnsan dondurulur. Kıyamet beklenir. Bedende hayat tekrar geri gelir, ruhta da nefis yeniden geri gelir. Yani dondurulmuş bu kabiliyetler harekete geçer ve insan yeniden kişilik kazanır, eski kişiliği devam eder. Uykudan uyanan insan nasıl kendisinin eski insan olduğunu biliyorsa, dirilen insan da eski kimliğini bilmektedir.

Burada “Alâ” kelimesini kullanmıştır. Bütün canlılar lehlerinde olanı bilirler ama aleyhlerinde olanı bilmezler. Yani onlar için günah yoktur. İnsan ise lehine olanları bildiği gibi aleyhinde olanları da bilir. Bile bile kötülük yapar, bile bile günah işler. Âhirette bunun hesabını verecektir. Hindistan’daki bir köylü ineğin tanrı olduğuna inanmakta, o tanrının kendisine yüklediği görevleri iyi olarak bildiği için yapmaktadır. Onun hiçbir sorumluluğu yoktur. Oysa şeytan Allah’ı bizden iyi bilmektedir ama bile bile emre itaat etmemiştir. Dolayısıyla sorumludur.

بَصِيرَةٌ

(BaÖIyRaTun)

“Basirdir.”

Kendisinin aleyhinde olanları görendir. “İnsan” müzekker ismdir.

“Basiretün”ün sonunda “t” getirilmiştir, müennestir.

İnsan neden müennes olarak adlandırılmıştır?

İnsan cins isimdir. Kadın ve erkeği ayırt etmeksizin sadece insan kastedilmektedir. O halde onun için müzekker ve müennes olma aynı değerdedir. Yani insan nefis olarak ne erkektir ne de kadındır. Erkeklik ve dişilik ruhla değil bedenle ilgilidir. Bundan dolayıdır ki “nefis” kelimesi kelime olarak “t”siz olduğu halde ona zamir veya sıfat müennes olarak gider, ruha da müzekker gider. Çünkü ruhta ve nefiste erkeklik dişilik yoktur. İşte buna işaret etmek üzere insanın sıfatı müennes gelebilir.

Bunun dışında “Basiret” mastar olabilir. İnsan basardır anlamında olabilir. Mastar ismi fail yerinde kullanılmış olur. Bu yorum dışında müfessirler çeşitli açıklamalar yapmışlardır ama onlar bana uygun gelmemektedir.

Burada isim cümlesi getirilmiştir. Sadece âhirette basir olacaktır anlamına gelebilir. Haber nekredir. İstiğrakı ifade etmeyebilir. Ama geçmişte de böyle olduğu manâsını alabiliriz. Bu takdirde de dünyada da basirdir. Günah işlerken, suç işlerken bunun farkındadır. Nasıl insan ağzına aldığı yemeklerin tadıyla onların kendisine faydalı veya zararlı olduğunu biliyorsa, işlediği fiillerin de suç olup olmadığını, günah olup olmadığını bilmektedir. Bunu basarı ile bilmektedir. Bu sebepledir ki ahrette, dünyada bile bile kötü amel işlediği için insan sorumlu olacaktır.

وَلَوْ أَلْقَى مَعَاذِيرَهُ(15)

(Va LaV EaLQAy MaGAÜIyRaHUv

“Velev mazeretlerini ilka etse de”

İnsan yaptığı kötülükleri bilmektedir ama daima bir mazeret bulup kendisini haklı çıkarır ve savunur. Savunmada inkâr geçersiz olunca savunmasını özürlerle yapar, mecbur olduğu için yaptığını beyan eder. Bu durum bu dünyada böyle olacağı gibi insan âhirette de böyle yapacaktır. Mazeretlerini dökecek ve savunmasını öyle yapacaktır. Ne var ki yine de kendisini savunamayacağı için kendi söylediklerine kendisi de inanmayacaktır.

Özür, normal şartlarda yapılan şeye bir arıza çıkar da yapılamazsa, yapmayan yapmamaktan dolayı suçlanmaz. Buna özür denir. Bir kimsenin bir işten sorumlu olması için kastının bulunması gerekir. Kastı olmayan fiillerden dolayı kendisi sorumlu değildir. Çünkü insan bedeniyle hayvandır. Hayvanlar cezalandırılamaz. Suç işleyen ruhtur. Ruhun bu suçu bilmesi onun kastına azmine dayanması gerekir.

Bununla beraber her kastettiği şeyde başarıya ulaşmaz. Yapmak istemez, yapmak zorunda kalır. Yapmak ister, yapamaz. Sonuç kastın dışında ortaya çıkar. Yine sorumlu olmaz. Bundan dolayıdır ki savunma özürlere dayanır. Aslında burada kastının olmadığını ifade etmektedir. Demek ki mazeret kastın olmadığının beyanı ve ispatı ile ortaya çıkar. Âhirette insan özürlerini ortaya koysa da yine suçlu olduğunu yani kastının bulunduğunu görecektir.

Böylece Kur’an âhireti anlatırken aslında bu dünyadaki muhakemeyi de anlatmaktadır.

Önce suçlayan insan onun yapması gerektiği halde neler yapmamış veya yapmaması gerektiği halde yapmışsa suçludur. Bu işin faili o olmalıdır, bedeni değil ruhu olmalıdır.

Uykuda olan kimse karyoladan düşse ve çocuğu ezse düşen mi sorumlu olacak yoksa oraya o çocuğu koyan mı sorumlu olacaktır?

Burada mübaşir olarak hiçbirisi sorumlu değildir. Dolayısıyla hata keffareti gerekmez. Eğer çocuk varken karyolada yatmışsa ve düşmüşse, orada yatıp sebebiyet verdiği için sorumludur. Dolayısıyla sebebiyetten dolayı mahkûm olur. Annesi görüp de kaldırmazsa annesi suçlu olur. Görülüyor ki uykuda insan ne yaparsa yapsın sorumlu değildir.

Uyurgezerler vardır. Bunlar uykuda mıdır? Veya rüya gören biri tabancasını çekti ve geleni vurdu. Uyku sersemliği ile vurdu. Suçlu mudur, mazur mudur? Kısas düşer.

وَلَوْ أَلْقَى

(Va LaV EaLQAy)

“İlka etse de”

Buradaki “Ve” hâl vavıdır.

Her ne kadar mazeretler ileri sürse de kendi nefsine basirdir. O halde basirenin mevsufu olanın hâlidir, nefsin hâlidir yahut tenbi’ edilen insanın hâlidir. İnsanın hâli olarak aldığımızda insan mazeretlerini ortaya sürer ama onun mazereti kabul olunmaz. Nefsine aleyhte olanını görür. Mazeretinin haklılığına inanmıştır. Basiretin hâli olarak alırsanız, o zaman o bile bile mazeret ileri sürse de nefsinde olanları görür demek olur.

Bu dünya hayatında insan yaptığını meşrulaştırmak için bazı mazeretlere inanır. Özür olduğunu sanır. Mecbur olduğu için yapmıştır yahut mecbur olduğu için yapamamıştır. Ama âhirete gittiği zaman gerçeği görür, özrün bahane olduğunu anlar, kendisinin suçlu olduğunu görür.

İnsanoğlunun yaptıklarını tahlil etmek zannedildiği kadar kolay değildir. Hakem olarak karar verdiğinizde birçok hatalar yapmış olacaksınız. Bu dünyada bu hatalardan kurtulma yoktur. Bu sebepledir ki ceza hukukunda şüphe cezaları düşürür. Tüm alternatifler sanığın lehine kullanılır.

Âhirette ise durum böyle değildir. Takdirle ilgili hiçbir şey kalmaz. Her şey ona doğrudan anlatılacak, o da bunları bilecektir.

İlka etmek” demek ortaya koymak demektir. Özürlerin olması, özürlerin anlatılması şeklinde anlayabilmesidir. Yahut filmi çevirerek engelleri göstermesidir. Demek ki âhirette de olaylar ortaya konacak ve üzerinde tartışılacak, mazeret teşkil edip etmediği karşılıklı incelenecektir. Ne var ki sonuç kesin olacaktır. Mazeret olup olmadığı açıkça bilinecektir.

مَعَاذِيرَهُ(15)

(MaGAÜIyRaHUv)

“Mazeretleri”

Özr” hayvanların geçmesini önleyecek kum yığınıdır. Bastırılmış kumda gezilebildiği halde yeni yığılmış kumda hayvanlar batar ve yürüyemezler. Fiil olarak normal şartlarda yapılabilen bir şeyin beklenmedik bir sebepten dolayı yapılamaz hâle gelmesidir veya zorunlu yapılması hâline gelmesidir.

Maziret” masdar-ı mimidir. Özür anlamındadır. “Meaziyr” ise “Maziret”in cemidir. Kural “ya”sız gelmesidir ama burada “ya” ile gelmiştir. Ya’nın fazlası cemin cemi anlamına gelir. Yani özürler grubunu dökse de; çünkü özür çeşitliliği olabilir. Özür, özür sahibinin kendisinde olabilir. Özür çevredeki şartlarda olabilir. Özür mağdur olanda olabilir. Özürlülerin çokluğuna işaret olmak üzere kural dışı “ya” gelmiştir.

Kur’an dilde kendisine özgü kurallar getirmiştir. Ne var ki bunu öyle söyler ki Araplar bunu asla dillerine aykırı bulmamışlardır.

Mazeretlerini ilka etse de kendisinin aleyhinde olanları görecektir, bilecektir.

 

 


KIYAMET SURESİ TEFSİRİ(75.SURE)
1-1 VE 2.AYET
1692 Okunma
2-3 VE 4.AYET
2209 Okunma
3-5 VE 10.AYETLER
1306 Okunma
4-11 VE 15.AYETLER
1242 Okunma
5-16 VE 19.AYETLER
1282 Okunma
6-20 VE 25.AYETLER
1330 Okunma
7-26 VE 30.AYETLER
1226 Okunma
8-31 VE 35.AYETLER
1609 Okunma
9-36 VE 39.AYETLER
1647 Okunma
10-40.AYET
1380 Okunma