KIYAMET SURESİ TEFSİRİ(75.SURE)
Süleyman Karagülle
1692 Okunma
1 VE 2.AYET

Kıyamet Sûresi-1

 

بسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ(1) وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ(2)

أَيَحْسَبُ الْإِنسَانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ(3) بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ(4)

 

لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ (1) وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (2)

(LAv EuQSiMu Bi YaVMı eLQıYAvMaTi Va LAv EuQSİMu Bı NaFSi elLavVAMaTi)

“Ne kıyamet yevmine ne de levvam olan nefse kasem ediyorum.”

“Kısmet” bölüşüm demektir, “Kasem” ise yemin demektir.

Iksam, tekasım , ıktisam bablarından gelen fiiller vardır.

Yeminin iki harfi vardır, bir “V”dir, diğeri “T”dir. Ayrıca iki de kökü vardır, “halfetmek ve “kasem etmek”. Bir de “eymanı akdetmek” ve “eymanı lağvetmek” vardır. Nakz etmek, neks etmek vardır.

Kur’an’da “Allah sadece kasem etmiyor” şeklinde geçmektedir. Ayrıca Allah “Ve” harfi ile teminat vermektedir.

Önce yemin müessesesi Kur’an’da geniş bir şekilde ele alınmıştır. Allah da yemin ederek teminat vermektedir. Yeminin hükümleri şöyledir.

Bir kimse bir cümle söyler ve o cümle doğru olmazsa söyleyen ben öyle biliyordum der ve sorumluluktan kurtulur. Yani yeminsiz söylenen cümlelerden dolayı sorumluluk yoktur. Birisine yeminle söz verirseniz ve sözünüzü yerine getirmezseniz sorumlu olursunuz ama yeminsiz söz verirseniz ve sözünüzü yerine getirmezseniz sorumlu olmazsınız. Yani yeminsiz söylenen sözün anlamı ‘imkânım olursa ben bunu yapacağım’ demektir ama eğer yeminle söz verirseniz ve o sözü yerine getiremezseniz sorumlu olursunuz. Zararı dayanışmanız tazmin eder.

Geçmişe ait bir yeminin hükmü de şöyledir; yanlış çıkması hâlinde şehadet ehliyetini kaybedersiniz. Örnek olarak ‘yeni ayı gördüm’ diye söylerseniz, hatalı olsanız da sorumluluğunuz yoktur. Ama başkanın huzurunda yemin ederek söylerseniz ve sonra kesin olarak yeni ay olmadığı, görülemeyeceği hesaplanırsa, şehadet ehliyetini kaybedersiniz.

Yemine ait hükümlerin başında yemin ettiğinizde onu yerine getirmezseniz yemin keffaretini vermek zorundasınız. Bu hususta Kur’an’da hükümler vardır.

Helal bir şeyi yapmamaya veya haram bir işi yapmaya yemin ederseniz, bunun hükmü de, bozsanız da bozmasanız da, öyle bir yemin ettiğiniz için yemin keffareti vereceksiniz. Öyle yemini yaptığınızdan sorumlusunuz, yoksa o yemini bozmak size farzdır.

Helali haram yapmak şirktir.

AK Partililerin sırf Erbakan’a karşı o zaman yaptıkları muhalefetin gereği olarak ‘üç dönemden sonra biz kalmayacağız’ ifadeleri helali haram yapmaktır, şirktir. Bunu yemin kabul ediyorsalar, keffaretini verir ve göreve devam ederler. İktidar topluluğun emanetidir. Kimsenin onu kabul ettikten sonra reddetme ve istifa etme yetkisi yoktur. Ancak 63 yaşına geldiğinizde geri hizmete çekilebilirsiniz ama yine de terk etmek yoktur.

Dünyaya biz kendi isteğimizle gelmedik. Görevler de öyledir. İntihar etmek haram olduğu gibi durup dururken iktidarı bırakmak da haramdır.

Yemine ait kısaca hükümlerini sunduktan sonra, Allah’ın yemin etmesine gelelim.

Kur’an’da “Lâ uksimu” denerek sekiz yerde Allah’ın kasem etmesini zikretmektedir. İkisi bu sûrededir. Sayıları veriyorum. Sekiz sayısı ikili sistemin üçüncü basamağında yer alır. Kur’an’da seçkin sayıların nasıl kullanıldığını sizlere göstermek için bunu yapıyorum.

“KSM” kökü 33 defa geçmektedir. Bunun 9’u bölme anlamındadır. Bölme anlamındaki köklerden birisi ile eşleşmektedir. Konumuz bu olmadığı için ele almıyoruz. Yemin anlamındaki kasem 24 defa geçmektedir. Yani üçte ikisi kulların yeminleri olarak, üçte biri de Allah’ın yemini olarak geçmektedir.

Allah’ın yemin etmesi harf ile olduğu zaman sünnetullahı şahit tutmaktadır. Yani söylediğim nasıl doğru ise size vaat ettiğim veya haber verdiğim şey de o kadar doğrudur. Söylenenin doğruluğu ileride hem müsbet ilim tarafından ortaya konacak, hem de bu müsbet ilmin kâşifleri Kur’an ehli olmayacaktır. Kur’an’a; bunlar uydurmadır, böyle olduğunu siz izah ediyorsunuz diyebilirlerdi. Kendileri Kur’an’ın dediklerini teyit edince o zaman Kur’an’ın Allah sözü olduğu ortaya çıkar.

Bugünkü durum böyledir.

Mesela, zamanla izafiyeti müsbet ilimlerle ispatlayanlar İslâm âlimleri değil Batı âlimleridir ama Kur’an da bu izafiyetten bahsetmektedir. Sizin saydığınız günlerden 50 000 gün olan bir günde diyerek zamandaki izafiyeti bildirmektedir. Yahut bir saatten fazla kalmadık diye yemim ederler de zamandaki izafiyeti gösterir.

Şimdi bu sekiz kaseme bakalım.

Bu âyette geçen kasemde biri kıyamete kasem etmektedir, diğerleri ise sünnetullahtan bahsetmektedir. Kıyamet günü de müsbet ilmin konusu olacaktır.

Diğer âyetleri kısaca açıkladıktan sonra âyetimizdeki bu konu üzerinde duralım.

أُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ (75) وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ (76) إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ (77)

“Nücumun mevkilerine kasem etmiyorum...”

Etmeme gerek yok, siz görün, yahut kesinlikle ediyorum.

“Le” tekit için gelebilir.

“Vaka” ortaya çıkmak, vuku bulmak demektir. “Necm” de gezegenlerdir. Güneş’e ait gezegenlerimizin yerleri gelişigüzel değil, Body dizisi dediğimiz bir diziye göre sıralanmıştır.

İnsanın bir kulacı 0,9141 metre olarak alındığında, gezegenlerin Güneş’ten mesafeleri ve mevkileri onun seçkin katları kadardır.

İnsan;

10 kulaç mesafeden rahatlıkla konuşur.

100 kulaç mesafedeki kişiyi tanıyabilir. 

1000 kulaç mesafede insan olduğunu ayırır.

10 000 metre en yüksek dağ yüksekliği ile en derin çukurun ortalamasıdır. Yağmurun yağdığı sema gök burasıdır.

100 kilometrede durgun susuz hava tabakası bulunur.

1000 kilometrede elektronik tabaka bulunur.

Atmosferin kalınlığı 0,9451 sayısıyla çarpılırsa atmosferin kalınlığı bulunur. Yer kabuğu da 6 atmosfer kadardır. Çapı 4000/3.1416 bölünmesi kadardır. Metre böyle bulunmuştur.

Yer’in atmosferli çapı 7 atmosfer tabakası kadardır. Kur’an’da bu bildirilmiştir.

Ay’ın uzaklığı atmosferli yer yarıçapının 50 katıdır, atmosfersiz 60 katıdır.

Güneş’in uzaklığı Ay’ın uzaklığının 400 katıdır.

Yer Güneş uzaklığı 10 alındığında gezegenlerin uzaklıkları;

Güneş çapı                           1

1 gezegen                             1+3 = 4

İkinci gezegen             4+3 = 7

Üçüncü gezegen yani Yer 7+3 = 10

Dördüncü gezegen              10+2*3 = 16

Beşinci gezegen                  16+ 4*3 = 28

Altıncı gezegen           28+8*3 = 52

Yedinci gezegen                  52+16*3 = 100

Sekizinci gezegen                100*3 = 300

Dokuzuncu gezegen           100+3*32 = 196

Onuncu gezegen                 196+64*3 = 388 dir.

Gezegenlerin ortalama yörüngeleri bu kadardır.

Burada birçok seçilmiş sayı vardır. Ay’ın yeri, Yer’in çapı, atmosferin kalınlığı hep seçilmiş sayılardır.

Yer’in dizide özel durumu vardır, 10 mesafededir. İçteki gezgenler 3’er aralığı ile dizilmişler, oysa dıştaki gezegenler 3’ün katları ile dizilmiştir. Arada 100’ün üç katı girmiştir. Canlı olan tek gezegen Yer’dir.

Bu gezegenlerin bu yerlerde bu şekilde raslantı olarak kendiliğinden dizilme ihtimali nedir?

Bunu hesaplamanın yolu; gezegenlerin sapmaları alınır, uzaklıklarına bölünür. Toplanarak bunların bu şekilde oluşmaları ihtimalinin çarpımı alınır.

Kur’an ehli olmayan bir matematikçiye bunu hesaplatın ve burada yazın.

Bu yemindeki mucize burada kalmaz.

“Necm” gezegen demektir. “Kevkeb” Güneş benzeri yıldızlardır. Ortak adları “necm”dir. Yıldızların düşmesi de bugün ilmen sabit olmuştur.

Şöyle ki;

Kâinat önce atom parçacıklarından oluşmuş küçücük bir varlıktı. 13,7 milyar yıl önce patlayıp genişlemeye başladı ve soğudu. Soğuyunca atomlar oluştu. Teorik olarak 118 olan atom türü birleşerek cisimler oluştu. Gazlar meydana geldi. Gaz kümeleri birbirlerinden ayrıldı ve galaksiler oluştu. Galaksilerdeki gazlar birbirini çekti ve yıldızlar meydana geldi. Sıcaklığı arttı ve hidrojen atomu helyuma dönüşerek ışık vermektedir.

Galaksinin merkezi etrafında dönmektedirler. İçe doğru ışıklar salmakta ve birbirlerinden uzaklaştırmaktadır. Dışa doğru salınan ışık da merkeze doğru itmektedir. Yıldızlar sönmeye başladıkları zaman çekim kuvveti ve sürtünme onları birbirine yaklaştıracaktır. Karadelik dediğimiz galaksinin merkezi böyle bir mezarlıktır. Sonunda yıldızlar oraya dökülünce basınç artacak ve ikinci patlama meydana gelecektir. İşte kıyamet odur. Bugün bunlar gözlemlerle sabit olmaktadır. Kur’an’ın kerim, kendisine ikame edilen bir resulün sözü olduğu belirtilmiştir. Bu bilgi ona şahit tutulmuştur.

فَلَا أُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ (38) وَمَا لَا تُبْصِرُونَ (39) إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ (40)

“Gördüklerinize görmediklerinize kasem, o kerim resulün kavlidir.”

Işık elektromanyetik dalgadır. Röntgen, radyo, televizyon gibi tüm dalgalar aynı cins dalgalardır. İnsan gözü Güneş’in saldığı renkleri görecek şekilde yaratılmıştır. Bu bir âyettir. Güneş yaratılmış, insan da yaratılmış. Gözün algılama kabiliyetleri Güneş ışığının yansıyan kısmını en iyi bir şekilde görmekte olanıdır.

Bugün gözümüzle görmediğimiz kızıl ötesi ve mor ötesi ışıklar vardır. Güneş bunları da salmaktadır ama bizim gözümüz onları görmemektedir. Arılar kırmızı rengi görmezler çünkü arıların bulunduğu yerin çiçekleri kırmızı değildir. Onlar sıcak iklimden getirilmiştir. Oralarda da arılar yaşamaz yahut oradaki arılar onları iyi görür.

Bundan sonra birkaç santimetreden oluşan dalga boylu ışıklar ile birkaç kilometrelik ışık boyunda olan dalgalar vardır. Biz bunlardan ancak 0,4 mikron (milimetrenin milyonda biri) ile 0,8 arasındakini görebilmekteyiz. Yani gördüğümüz çok çok küçüktür. Kur’an buna kasem etmekle yirminci yüzyılda ortaya çıkan dalgaları şahit tutmakta ve yine Kur’an’ın kendisine ikram edilen resulün kavli olduğu belirtilmektedir.

فَلَا أُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ (15) الْجَوَارِ الْكُنَّسِ (16) وَاللَّيْلِ إِذَا عَسْعَسَ (17) وَالصُّبْحِ إِذَا تَنَفَّسَ (18) إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ (19)

“Künnesin civarındaki hunnese, asas eden geceye, teneffüs eden subha kasem; o kendisine ikram edilen resulün kavlidir.”

Ay’a gidildiği zaman, bir künnesin içine hunnes yerleştirildi. Künnes Ay’ın çevresinde dolaşmaya başladı ve hunnes Ay’a gidip geldi. “Künnes” yuva demektir. “Kilise” kelimesi buradan gelir. “Civar” dolanan demektir, dolanan yuva anlamındadır. “Hunnes” ise gidip gelen demektir.

Kur’an Ay’a gidiş şeklini anlatmaktadır.

Bu yalnız Ay için değildir, tüm gezegenlere seyahat böyle olacak, ileride Ay bir yerleşim bölgesi olacaktır. Çevrelerinde künnesler olacak, önce oraya varacağız, oradan hunnes ile Ay’a ulaşacağız.

Bugün otobüslerle kentlere varırız. Bunlar künnestir. Oradan servislerle yani hunneslerle evimize gideriz.

Gezegenlerin çevresindeki uydular ve Ay da bir künnestir.

فَلَا أُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ إِنَّا لَقَادِرُونَ (40) عَلَى أَنْ نُبَدِّلَ خَيْرًا مِنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ (41)

“Maşrıkların ve magriblerin Rabbine kasemdir. Biz kendilerinden hayırlısını tebdil etmeye kadiriz. Bizi sebkat edemezler.”

Doğunun ve batının maşrıkları denmektedir, çoğul getirilmektedir.

Güneş’in doğduğu yerler tek taraflıdır. Ayrıca “metlia’ş-şemsi” terkibi vardır. Güneş’i şarktan getirir denmektedir. Şarktan tulu etmektedir denmektedir.

O halde buradaki çoğul bugün bizim kullandığımız doğu-batı uygarlıklarıdır. Hukuku düzenleyen Hak uygarlıkları doğuda, teknolojiyi geliştiren kuvvet uygarlıkları batıda ortaya çıkmaktadır. Burada işte bu iki uygarlığa kasem edilmektedir.

Mezopotamya, İbrani, Hıristiyanlık ve İslâm uygarlıkları doğu uygarlıklarıdır.

Mısır, Grek, Roma ve Avrupa uygarlıkları batı uygarlıklarıdır.

Bu uygarlıklar biner yıllık ömürleri içinde gelip giderler. Şimdi doğu uygarlığını oluşturmaya Türk ulusu görevli yapılmıştır. Görevlerini yapmazlarsa onların yerine başka kavmi getirmeye Allah kadirdir diyor. Bizimle yarışıyorlar ama geçemeyeceklerdir deniyor.

“Adil Düzen” mutlaka gelecektir.

فَلَا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ (16) وَاللَّيْلِ وَمَا وَسَقَ (17) وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ (18) لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ (19)

“Şafağa, leyl ve vesk ettiğine, ittisak ettiğinde Kamer’e kasem;

siz tabakadan tabakaya bineceksiniz.”

Burada kâinatın tüm boşluğunu dolduran şafağa yemin edilmektedir. Akşam karanlığında gökte meydana gelen kızıl aydınlıktır. “İşfak” karanlığa düşmek, yolu seçememek, ne yapacağını bilememek anlamlarına gelir. “Şafak” kelimesi bu anlamda yalnız burada geçmektedir. Diğer 11 kelime olarak geçen şafak kelimesi bu manâda yalnız burada geçmektedir.

“Şafak” akşam kızıllığıdır. “Fecr” ise sabah aydınlığıdır. “Sıhr” her ikisini içerebilir. Araştırabilirsiniz. Kelime tek olmayıp çift olsaydı şafak kelimesine de endişe duyma anlamını verebilirdik. Bundan önce geçen “Kasem” kelimesinde kelime tek gelmiş ve 9’u başka manâ, 32’si başka manâ taşımakta idi. Allah’ın kaseminin üç katı ile buna işaret etmiştir. Burada da kelime 11 defa gelmiş ve diğerlerinden ayrı manâ taşıdığına işaret edilmiştir.

O halde “şafak” kelimesini gerçek manâda anlamamız gerekmektedir. “Leyl” ile beraber getirmiş olması da buna delalet etmektedir. Şafak atmosferde oluşmaktadır. Uzay yolculuğunun en zor tarafı şafağı geçmedir.

“Vesk” bağ iptir. Kur’an’da iki yerde geçmekte, ikisi de bu sûrede geçmektedir. “Leyl” madde anlamına alınırsa maddenin çekmesine işaret etmiş olur. Uzaya gitme arzın ipinden ayrılma anlamındandır. Ona kasem edilerek çekim kanunlarına ve bizim o kanunlara göre olan hayatımıza işaret etmektedir.

Ay’ın ittisakı ise Ay’ın çekmesidir. İnsanlar gidip orada yerleşecek ve onlarla ittisak edecektir. Biz o zaman bir tabakadan bir tabakaya binmiş olacağız. Arz’ın tabakalarını aştığımız gibi Güneş’in de tabakalarını aşacağız.

Göklerde seyahat edeceğimizi bildirmektedir. Bugün bu seyahati yapamıyoruz ama gelecekte yapabileceğimizi bugün ilmen biliyoruz.

لَا أُقْسِمُ بِهَذَا الْبَلَدِ (1) وَأَنْتَ حِلٌّ بِهَذَا الْبَلَدِ (2) وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ (3) لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي كَبَدٍ (4)

“Bu belede kasem. Sen bu beldede hılsın. Valid ve veld ettiğinde.

İnsan kebed içinde yaratılmıştır.”

Kumluğun veya geniş bir sahanın orta yerine veya merkezine “kebed” denir. İnsanın karaciğerine “kebid” denir. Türkçedeki “göbek” kelimesi bu anlamdadır. “Kubad” ciğerdeki hastalığa denir.

“Beled” kelimesi marife ve ism-i işaret ile getirilmiştir. Bu beled Mekke beledidir. İnsanlığın merkezidir. Hazreti İbrahim tarafından tesis edilmiş olan bu kent her zaman önemini korumuştur. Bugün de hacılarla doludur. On milyonlardan fazla hacı ve umreci her yıl ziyaret etmektedir.

Suudi Arabistan hükümeti şeriata aykırı olarak Mekke için vize istemektedir. Kontenjanlar tanınmaktadır. Mekke’de lüks oteller inşa edip turistleri kabul eden Suudi Arabistan hükümeti hacılara kota koymakla yetinmektedir.

“Adil Düzen” iktidar olup bütün dünyada hükümran olduğu zaman ilk yapacağı iş tüm dünyayı organize ederek Mekke ilini Suudi Arabistan hükümetinden yani işgalden kurtarmak olacaktır. O kent insanlığındır, kim dâhil olursa emin olacaktır. İsteyen herkes istediği zaman oraya gider ve emin olur.

Gelecekte Mekke ilinin sınırları Medine iline yakınlaştırılacak, belki de Medine’yi de içine alacak yahut yarısından çizilecektir. Kâbe’nin çevresindeki binaların tamamı yıkılacaktır. Mekke’de özel mülkiyet olmayacaktır. Sadece işgal ile intifa söz konusu olacaktır. Yüz dairelik apartmanlar yapılacak ve bu apartmanlar ticaret merkezleri olacak, hacılar oraya kâr etmek için katılacaklardır. Bütün insanlığa açık olacaktır. Her ülkeye bir ilçelik yer verilecek, kenarlarında yüze yakın devletin beldeleri olacaktır.

Mekke’nin asıl mucizeliği tarihten gelmektedir. Hazreti İbrahim karısını ve oğlunu götürüp Zemzem suyunun yanında bırakmış, oradaki komşulara emanet etmiştir. Oğlu Hazreti İsmail ile Hazreti İbrahim orada bir misafirhane yaptılar. Bugünkü Kâbe bir yolcu ağırlama yeridir. Burada yaşayanlar Mısır’dan aldıkları malları Mezopotamya’ya götürüp satarlar, oradan aldıkları malları da Mısır’a getirirlerdi. Cidde’den Kızıldeniz’de çalışan gemiler bunları taşırdı.

Mekke zamanla Arabistan’ın ticaret merkezi oldu. Çölde yabancılar yani bölge insanı olmayan Araplar buralarda seyahat edemedikleri için yalnız Arap tüccarları konuk olurlardı. Arabistan göçebeleri de alışveriş için buraya gelirlerdi. Böylece Arapça bozulmadan kendi dil kuralları içinde gelişti. O günün en büyük iki uygarlığının tüm kavramları saf Arapça içinde yerleştirildi. Kur’an’ın nâzil olabileceği bir dilin oluşmasına Mekke sebep olmuştur. İşte bu sebeptendir ki bu beled kasem edilen beled durumundadır.

Arapçanın üstünlüğü ve insanlığın merkez ili olması özellikleri ile Mekke şehri geçmişin ve geleceğin merkezidir.

Sıra âyetimize gelmiştir.

لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ (1)

وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (2)

أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ (3)

(LAv EuQSiMu BiYaVMi eLQıYAvMaTi / Va LAvEuQSiMu Bi elNaFsi elLavVAMati / Ea YaXSaBu eLEiNSANu EaN LaN NaCMaGa GıJAvMaHu)

“Kasem kıyamet yevmine

Ve kasem levvam nefse olsun.

İnsan izamını cem edemeyeceğimizi hesap ediyor.”

Bu âyette geçen “Kıyamet” kelimesi insanlığın daima ilgisini çekmiştir. İlk insan ne kadar ilkel olursa olsun daima ölümden sonraki hayata inanmış, orası için daima hazırlık yapmıştır. Mezarsız geçen insanlık dönemi olmamıştır. Daima oradakiler saygıyla anılmış ve hep oraya gidileceği üzerinde hayat oluşmuştur. Dini ve mezhebi ne olursa olsun, oradaki olaylardan korkulmuş ve iyi insan olmak için çalışılmıştır. İyilik yapınca da kendisine güven doğmuş, daima âhiret yolcuğunu rahatlıkla yapmıştır. Doğada aldatmaca yoktur.

Arı çok uzaklarda bir çiçek görür, oraya varır ve mutlaka orada bal özünü bulur. Hiçbir çiçek arıyı kandırmaz.

Gemi ile Yalova’ya gidiyorduk. Martılar geminin peşinden uçuyordu. Herkes bir yiyecek atıyor, onlar da yiyecek daha denize düşmeden havada kapıyorlardı. Ben de insanların attıkları yiyeceklere benzeyen plastik maddeleri attım ama hiçbir kuş peşinden uçmadı. Keskin görüşleri ile onların yiyecek olmadığını bildiler.

Akevler’de (İzmir Akevler Sitesi’nde) inşaat yaptık ve mutfak suyunu bir künkten geçirdik. Künkten suyu alan bitkiler uzunca boy attılar. Kurbanlık koyunları getirip çevreye saldık. Dışarıda kuru kökleri bile söküp yiyorlardı ama mutfak suyu ile sulanan temizlik maddelerinin kirlettiği otlara varıp koklamayı bile gerek görmediler.

Doğa kimseyi kandırmaz, doğadakiler de yanılmazlar.

İnsan da doğanın parçasıdır. Kişi olarak yanılma ve kanma söz konusu olabilir ama tüm insanların yanılması düşünülemez. Âhiret inancı resim yapan ilk insandan beri mevcuttur. Milyarlarca insan binlerce senedir öldükten sonraki varlığa inanıyor.

لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ (1)

(LAv EuQSiMu BiYaVMi eLQıYAvMaTi)

“Kıyamet yevmine kasem”

Diğer âyetlerden öğreniyoruz ki “kasem” bir olayın teyidi içindir. Kur’an ilmî bir veriyi beyan etmekte, sonra o ortaya çıkmakta ve ilmen ispat edilmekte. Kur’an’ın onu çok evvel ispat imkânı yokken bilmesi, onun kâinatı var edenin sözü olduğunun kanıtıdır.

Buna işaret etmek için kasem eder.

Mesela, bugün kâinatın ışık hızına yakın hızla genişlemekte olduğunu biliyoruz. Kur’an da “biz semayı yedimizle bina ettik onu tevsi ediyoruz” diyor. Kâinatın genişlemesi ancak yirminci yüzyılda sabit olmuştur.

Kıyamet yevmi daha gelmiş değil. Ona kasem etmesi ilk bakışta bu kurala uymuyor. Ne var ki müsbet ilim kıyametin olacağını bildirmektedir. Dolayısıyla kıyamete kasem de âyet olmaktadır. Kıyametin olacağına dair dört delilimiz vardır.

1- Doğada yalancı bir şey yoktur. Eğer bir şeyi canlılar hissediyorlarsa o gerçektir. Kandırmaca aldatmaca bir şey yoktur. 60 bin yıldır milyarlarca insan âhirete inanmakta, ölülerin yok olduğunu kabul etmemektedir. Nitekim ateist münkirci sosyalist rejimi de Lenin’e heykeller yapmış, saygıyla anmıştır. Eğer ölümüyle Lenin yok olduysa nesini anıyorlar? Tüm insanlığın tüm asırlarda yanılmış olması düşünülmez. Kâinatta kandırmaca aldatmaca bir şey olmadığını bugün müsbet ilim ispat etmiş, insanlığın da 60 bin yıldan beri âhirete inandığını ispat etmiştir. Sonuç; âhiret vardır.

2- Yine 20’nci yüzyılda kesin olarak ispatlanmış bir şey vardır. Madde ve enerji birbirine dönüşse bile yeniden var olmuyor, yok olmuyor da. Hiçbir şey yoktan var edilmez, varken de yok olmaz.  Yine müsbet ilim göstermiştir ki insanın bedeni 118 elementten oluşmuştur. Canlılık diye bir madde yoktur. Bunların özel olarak terkibi canlıdır. Oysa insanda bilinç vardır. Bilinçte birlik vardır. Maddede böyle bir bilinç yoktur, birlik de olamaz. Çünkü atomlardan oluşmaktadır. Sonuç; madem ruh vardır, o halde yok olmaz. Bu da müsbet ilmin temel varsayımları ile ispatlanmaktadır.

3- Kur’an’ın kâinatı var edenin sözleri olduğu bugün müsbet ilimle rahatlıkla ispatlanabilmektedir. 250 sahifelik “Kur’an Mucizeleri” kitabımız bu delilleri ortaya koymuştur. Hiçbir ilim adamı çıkıp da bunlar Hazreti Muhammed’in sözleridir diye ilmen ispatlama değil, iddia bile edememiştir. Kur’an ve onun teyit ettiği diğer ilâhi kitaplar âhiretin varlığından haber vermektedirler. Kâinatın hadis olduğunu ve fani olduğunu iddia etmiş ve bugün ikisi de sabit olmuştur. Ondan sonra yeniden dirileceğimizi de haber vermektedirler. Bu da üçüncü delildir.

4- Dördüncü delil ise çok boyutlu uzaydır.

Şimdi sizlere başka kitaplarda pek bulamayacağınız çok boyutlu uzay hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Bir kâğıt alınız, iki yerine nokta koyunuz. Bu iki noktayı birleştiriniz. Bir metre elde edersiniz. Çubuk elde edersiniz. Çubukta bir uzunluk var, iki de uç var.

 

 

Buna “metre” diyelim. Noktayı M^0 ile, metreyi de M^1 ile gösterelim.

Şimdi metreyi kendi doğrultusunda kaydırırsak metreyi uzatmış oluruz yeni bir şey elde edemeyiz.

Şimdi metreyi kendi dışında bir uzaklığa koyup birleştirelim, buna M^2 diyelim.

 

 

 

 

M^2 nin dört ucu köşesi var, dört kenarı vardır.

Çünkü

2 uç vardı.

2 tane koyduğumuzda 4 eder.

İki kenarı biz koyduk.

İki ucunu da karşı uçla birleştirdik, dört kenar oldu.

Bunu kendi alanında uzatırsanız M^2 büyür. Yeni bir şey meydana gelmez.

Şimdi M^2 yi kendi dışında bir uzaklığa koyalım.

Yeni bir cisim meydana gelir. Buna M^3 diyeceğiz.

Şimdi

M^3 de 2*4 = 8 M^0

4+2*4=12 M^1

2+4=6  M^2 vardır.

 

 

Bu hususta odanızın kenarlarını ve köşelerini yüzlerini sayarak sağlama yapabilirsiniz. Sarı renkler tavan döşeme ise tavanda dört köşe vardır, döşemede de 4 köşe vardır, toplamı 8 eder.

Tavanda 4 kenar vardır, döşemede de 4 kenar vardır. 4 de tavan ve döşeme kenarlarının dik birleşmesinden oluşmaktadır, 12 etmektedir.

Tavanda bir M^2 ve döşemede bir M^2 vardır. Ayrıca tavanın 4 kenarını döşemenin dört kenarına birleştiren 4 duvar vardır. Toplam 6 yüzey etmektedir.

M^0, M^1, M^2, M^3 ü gördük. Özelliklerini öğrendik. M^4 ve M^5 i de çizip onların özelliklerini de öğrenebiliriz. M^3 ü yaptığımız gibi onlara yapmayız.

 

 

M^4 elde etmek için iki M^3 ü aldık, bu uzayda değil bizim çıkamadığımız gidemediğimiz uzaya ikinci M^3 koyduk. Köşelerimizin sayısı 2*8=16 oldu.

2*12 kenarımıza 8 noktadan çıkanları 32 M^1 imiz oldu.

2*6 düzlemimizde 12 kenarı birleştirdik, 24 düzlemimiz oldu, iki M^3 var, buna 6 yüzeyden çıkan M^3 ekledik, sekiz M^3 ümüz oldu.

 

 

 

 

M^5 i elde edebilmek için iki M^4 ü alırız, kendi dışına koyarız.

Köşeler 2*16=32 M^0 vardır.

2*32 M^1 var. 32 de köşelerin birleşmesi ile oluşur. 64 kenar vardır. Sayabilirsiniz.

2*24 de 32 kenardan 80 M^2 vardır.

2*8 ve 24 =40 M^3 var.

2+ 8=10 M^4 vardır.

Siz şimdi üzerinde düşünerek M^4 ve M^2 üzerinde kaç M^3 birleşir, bulun.

Başka bir şey daha yapabilirsiniz.

Üçgen prizmalar oluşturun. Karşısına bir nokta koyun.

Silindirleri düşünün, küreleri düşünün, küre hacimlerini hesaplayın.

Açılar üzerinde çalışabilirsiniz.

Şimdi İstanbul’dan Ankara’ya hareket ediyorsunuz. Karşınıza elektrik hatları gelip geçiyor. Dağlar gelip geçiyor. Siz onları yok oluyor gibi görüyorsunuz. Oysa siz hareket ediyorsunuz. Onlar duruyor. İşte, biz de hareket ediyoruz. Eski yerler bedenimiz dâhil yerinde duruyor. Dört boyutlu uzaya çıkabilsek her yaşımızı peş peşe dizilmiş göreceğiz. Heykellerden oluşmuş film gibidir.

Beş boyutlu uzayda seyahat ediyoruz ve dört boyutlu uzayı oluşturuyoruz. Dört boyutlu uzay kürsüdür. Beş boyutlu uzay arştır.

Evet, geometride dört ve beş boyutlu uzayı uzayımız kadar biliyoruz. Biraz daha formülleri karışıktır ama bütün özellikleri ile hesapları yapabiliyoruz.

Şimdi şu soru çıkmaktadır.

Dört ve beş boyutlu uzay var mıdır, fiziki olarak ispat edilebilir mi?

Yine geometriden biliyoruz ki bir boyutlu uzayda hareket edebilmemiz için bir üst boyuta ihtiyaç vardır. Bir arabanın diğer arabayı geçebilmesi için caddenin geniş olması gerekir. O halde dört boyutlu uzaya gerek vardır ve ilmen sabit olmuştur.

Yine geometriden biliyoruz ki iradeli hareket için iki üst boyutlu uzaya ihtiyaç duyulur. O halde beş boyutlu uzay vardır. Çünkü biz istediğimiz gibi hareket ediyoruz.

Böylece 60 000 yıllık insanın geçmişi yerinde duruyor. Öldükleri yerde duruyorlar. Gerisin geriye gitsek onları hep görmüş olacağız. Bizim çocukluğumuz da duruyor, gençliğimiz de duruyor. Sadece ruh zaman içinde dördüncü boyutta seyahat etmektedir. Uyku şoförün arabasını gece bırakması demektir. Ölüm de arabadan inip bir daha gelmemesi, başka arabaya gitmesi demektir. Kur’an’a göre dinlenmede olmasıdır.

Bir ovada tek sıra peş peşe bir bölük uygun adımla yürüyor. Bir yerden değişik askerler geçiyor. Birden “dur” komutu veriliyor ve herkes duruyor, “sağa dön” deniyor. Herkes sağa dönüyor ve yürümeye başlıyorlar. Kimsenin önünde kimse yoktur. Bu sefer bölük ard arda değil de yan yana yürümeye başlıyor. İşte kıyamet dediğimiz budur. Üç boyutlu uzayda peş peşe giderken birden dört boyutlu uzayda dik dönülüyor ve birlikte devam ediliyor.

Şimdi benim durduğum yerde yarın başkası duracak. Aynı yerde nasıl dirileceğiz diye düşünebiliriz. Öyle değil. Evet, zaman içinde arka arkaya giderken doğrudur. Benim durduğum yerde torunum duracak ama ölüm hâlinde ben yüzümü dördüncü boyuta çevirir beklerim.

Eskiler zamanı hareket dışında anlıyor ve o şekilde onu ayrı varlık olarak izafe ediyorlardı. İslâm kelamcıları zamanı hareketle tarif ettiler, hareket dışında zaman yoktur dediler. Nasıl canlı hareketten ibaretse zaman da hareketten ibarettir.

Bunun anlamı şudur ki hareket dursa zaman da durur. Bugün fizikte bu kanıtlanmıştır. O halde ölen insanın bedeni orada duracaktır. Biz çürümüş kabul ediyoruz. Oysa o kişinin bedeninin ön uzantılarıdır. Dolayısıyla zaman geçmeyecektir. Sonra hepimiz bir anda dördüncü boyutlu uzayda birlikte yaşayacağız.

Kıyamet” kelimesinin manâsı mezardan kalkma veya ölüm döşeğinden kalkma anlamında olduğu gibi üç boyutlu uzaydan dikine dört boyutlu uzaya geçme demektir.

Yevm” dönem demektir, zaman demektir. Kalkma, dört boyutlu uzaya göçme dönemi şeklinde ifade edilmiş olmaktadır.

وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (2)

(Va LAV EuQSİMu Bı eLNaFSi elLavVAMaTi)

“Ve levvame nefse kasem.”

Kıyamet yevmine kasemden sonra levvam nefse yemin etmesi arasındaki ilişkiyi bulmamız gerekir. Önce “Lâ Uksimu”yu iade etmeden “Bi’n-Nefsillevvameti” denebilirdi. Böyle yapılmamış “Lâ Uksimu” iade edilmiştir. Bunun anlamı arasında fark vardır. Kıyamet yevmine insanlığın ulaşacağı müsbet ilme kasemdir. Oysa levvame nefse kasem insanın kişiliğine ait bir kasemdir. “Kasem” kelimesi gibi “Levm” kelimesi üzerinde de durmalıyız.

“İksam” müteaddi fiildir. “Bi” harfinin gelmesi onu iki defa müteaddi yapar. Kasem etme birini inandırma demektir, güvence verme demektir. “Bi” ile gelince de bu inandırmaya bir delil ve tanık getirme anlamındadır. Birinci kasemde kıyamet yevmine ait ilmin verdiği kanıtları araç olarak kullanıp dirilmenin gerçek olduğunu göstermektedir. Burada da levvame nefsi kanıt olarak ele almaktadır. Nefsin levvame olması âhiretin kanıtı olarak gösterilmektedir.

Nefis” nedir?

Bunu anlayabilmemiz için sizlere bugünkü televizyonun çalışmasından kısa bilgi vermeye çalışayım. Elektrik telini bir bobine sararsanız, elektriği depo eden bir aracı da ona bağlarsanız, siz pilin anahtarına bastığınızda uzaya dalga yayar. Bu ışık dalgası gibidir ama bizim gözümüz görmez. Uzakta benzer bobini koyarsanız, o bu dalgaları alır. Oradaki lambayı yakar. Bu dalga taşıyıcı dalgadır. Siz anahtara basıp çektikçe oradaki lamba da yanıp söner. Sizin anahtara dokunduğunuz sayısı kadar haberi karşı tarafa iletir.

Size bundan önce dört ve beş boyutlu uzayı anlatmıştım. Bu boyutların görünür tarafı vardır, bir de görünmeyen tarafı vardır. Beynimiz oraya ışıktan daha hızlı dalgalar göndermektedir. Onu orada ruh idrak etmektedir. Ruh da oradan beynimize ışıktan yüksek dalgalar göndererek bizim hareketlerimize yön vermektedir.

İnsanın ruhu ile insan arasında bir araba ile şoför arasındaki benzer ilişki vardır. Uzaktan kumandalı arabanın şoförü elinde tuttuğu kumanda âleti ile bedenimizi araç olarak hareket ettirmektedir.

Şimdi şu soruyu sorabiliriz.

Bizi Ankara’ya araba mı götürmekte yoksa şoför mü götürmektedir?

Şoförün kumanda ettiği araba götürmektedir. Arabayı yönlendiren şoförün elindeki kumanda âletidir. İşte bu nefistir. Sorumlu olan tek başına ruh değildir. Ruh kumanda âletinden sorumludur. Çünkü o yalnız onun tuşlarına basmaktadır. Bedenin onun kumandasına uyup uymamasına ruh karışmamaktadır.

Nefsin levvame olması” ne demektir?

Canlılarda hisler vardır. İhtiyaca göre beyne uyarılar gelir. Beyin bunu nefis aracılığı ile ruha iletir. Ruh da acı duyarak veya zevk alarak karşılık verir.

Şimdi şu soru sorulacaktır: Acı duyan nefis midir ruh mudur?

Acı duyan ve sevinen nefis değil ruhtur. Ruh nefiste acı duymaktadır. Elinize iğne battığı zaman acı duyarsınız. Bu acı duyan el değil beyindir ama oradan gelen sinyalden duymuştur. Demek ki ruh gayb âlemindedir. Nefis ise gayb âlemi ile şehadet âlemi arasındaki köprüdür. Ruh onun aracılığı ile beyinle irtibat kurmaktadır. Uykuda bu irtibatı geçici olarak kesmektedir. Ölüm hâlinde tamamen kesmektedir. Kıyamet günü yeniden irtibata geçmektedir. Ankara’ya giden arabanın şoförü Bolu’da bırakmakta, kendisi seneler sonra gelip Bolu’dan arabasına binmektedir. Ne var ki Ankara’ya doğru devam etmemektedir. Ona dik bir yoldan dördüncü boyutta ilerlemektedir. Ruhun kendisi değil elinde tuttuğu kumanda âletinin sinyalleri gelmektedir.

Akevler lügatinde “Levm, dilin arka tarafı, dil kemiği demektir. Başkasını yermek anlamında yutkunarak konuşmadır.” denmektedir.

Hâlâ nefsin levvamesini anlamış değiliz.

“Levm” kelimesi Kur’an’da 14 yerde geçmektedir.

Mücahitler laimin levminden korkmazlar. Türkçede “dillemek” kelimesi vardır, onlar dilleyenin dillemesinden korkmazlar.

Azizin karısı konuk hanımlara “İşte beni dillediğiniz kimse budur” demiştir.

Dillemek birisi hakkında dedikodu yapmaktır.

Şeytan “beni suçlamayın, kabahati bana atmayın, kendinizi suçlayın” diyecek. Türkçede buna “kakmak” denmektedir. Bana kakmayın, kendinize kakın.

Hepten saçıp savurma yoksa sonra sıkılmış ve ezilmiş bir durumda kalırsın.

Başka birini ilâh ittihaz etme yoksa cehenneme tıkanmış ve sıkılmış olarak ulaşırsın.

Eşler odalarla cinsi ilişkilerden dillenemezler.

Yunusu balık sıkıntı içinde lokmaladı.

Firavunu sıkıntı içinde sulara attık.

Onlara zikret, anlat. Çünkü zikir mü’minlere etki eder.

Âhirette onlar birbirlerine sataşarak suçu birbirlerine atarak karşılaşırlar.

Levm olmak sıkıntıda olmak, levm etmek başkalarını dillemek, yermek demektir. Yani iki manâsı vardır. Biri kendisinin sıkıntıda olmasıdır. Diğeri ise başkalarının kötülüklerini dile getirmesidir, suçu başkasına atmasıdır.

Buradaki levvameyi biz değişik şekilde anlayabiliriz.

İki manâ üzerinde duralım.

Yeryüzü sıkıntı dünyasıdır. Bedenimiz sürekli şekilde acılar çekmekte ağrımaktadır. Her an geçim sıkıntısı çekmekteyiz, onun endişesi içindeyiz. Sürekli çevremizin bize haksızlık edeceğinden korkuyoruz. Zelzele ve sel gibi âfetlerle, kış ve karla boğuşuyoruz. Ama yine de yaşamak istiyoruz. Akıl yoluyla bunun izahı mümkün değildir. Ama Allah öyle yaratmıştır ki bu sıkıntılara katlanıyoruz. Çünkü kıyametten beklentimiz vardır. Biz bu dünyanın sıkıntısına âhiretin nimetleri için katlanıyoruz. Daha fazla sıkıntıya düşmememiz için katlanıyoruz. Kıyamet olmayacaksa bir an evvel intihar edip kurtulmamız gerekir.

İkinci anlamı ise suçu birbirine atma anlamındadır. İnsanlar daima kendilerini haklı başkalarını suçlu bulurlar, sürekli başkalarının aleyhinde konuşurlar.

Saadet Partililer; biz ne yaptık da böyle yüzde 22’lerden yüzde 1’lere düştük diye kendilerinde eksiklik arayıp tamamlamaları gerekirken, başbakana saldırmaktadırlar. Oysa Saadet Partisi her şeyden önce “Adil Düzen”i yeniden tedrise başlamalıdır. Erbakan bizimle yıllarca çalışma ihtiyacını duydu. Bunlar ise bizimle görüşmemek için uzaktan dolaşıyorlar.

İşte insan bu durumdadır. Allah buna kasem ediyor. Orada herkes kendi suçunu ve kendi günahını görecektir.

İkinci manânın üzerinde kasemin manâsı zor kurulabilmektedir. Ne var ki insan ruhiyatını açıklamada önemli olduğu için işaret ettik. İnsanın sıkıntıda olması ve kıyametin hak olması ise birbirini tamamlamaktadır. Madem ki insan bu dünyada sıkıntıdadır, bu sıkıntıya gönüllüdür, bunun sonucu kıyametin hak olmasıdır.

 

 


KIYAMET SURESİ TEFSİRİ(75.SURE)
1-1 VE 2.AYET
1692 Okunma
2-3 VE 4.AYET
2209 Okunma
3-5 VE 10.AYETLER
1306 Okunma
4-11 VE 15.AYETLER
1241 Okunma
5-16 VE 19.AYETLER
1282 Okunma
6-20 VE 25.AYETLER
1330 Okunma
7-26 VE 30.AYETLER
1226 Okunma
8-31 VE 35.AYETLER
1609 Okunma
9-36 VE 39.AYETLER
1647 Okunma
10-40.AYET
1380 Okunma