Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
TEVBE SÛRESİ TEFSİRİ(9.SURE)

974 Okunma
ASPxHyperLink

116 VE 117.AYETLER
Süleyman Karagülle

Tevbe Sûresi-49

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

***

 

إِنَّ اللَّهَ لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (116) لَقَدْ تَابَ اللَّهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ فِي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِنْ بَعْدِ مَا كَادَ يَزِيغُ قُلُوبُ فَرِيقٍ مِنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ إِنَّهُ بِهِمْ رَءُوفٌ رَحِيمٌ (117)

 

***

 

إِنَّ اللَّهَ لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ(116)

(EinNa elLAvHa LaHUv MüLKü elSaMAvVAvTı Va eLEaRWı YuXYIy Va YUvMIyTu Va MAv LaKuM MiN DUvNı elLAvHi MıN VaLıyYın Va LAv NaÖIyRin)

“Allah semavatın ve arzın mülkü kendisinin olan kimsedir. İhya eder ve imate eder. Ve sizin için O’nun dununda ne bir veli ne de nasır vardır.”

Bu sûre insan gruplarını anlatmakta ve bir İslâm devletinin grup olarak ilişkisinin nasıl olacağını bildirmektedir. Harfi tarife adlarından bahsetmektedir. Kurallı çoğul sigasıyla isimlendirmekte, “Ellezîne” ile zikrederek ve “men” diyerek türlere ayırmaktadır.

Bundan sonra siz Tevbe Sûresi’ni ele alıp bu gözle inceleyecek ve değişik sosyal grupları ve onların hukukunu tanıyacaksınız. Tevbe Sûresi üzerinde birçok âlimin bu yönüyle çalışma yapması ve sosyal gruplar arası hukuku ortaya koyması gerekir.

“Mülk” kelimesi bu sûrede bir defa ve burada geçmektedir, “Semavat” kelimesi iki defa geçmekte, biri burada biri de bundan önce geçmişti. Ayların sayısı ile ilgili beyan da zikredilmiştir. Sosyal gruplarla ilgili hükümler koyduktan sonra Allah’ın semavat ve arzın mülkünden bahsetmesi, bundan sonra farklı şeyler anlatacağı anlamına gelir. Farklılık olarak ilk bakışta bundan sonra daha çok mümin gruplardan bahsetmesi olacaktır.

Bu âyeti neden getirmiştir?

Tarihte uzun tartışmalar olmuştur; şerri de Allah mı halk eder?

Buna aklı ermeyen insanlar olmuştur; Allah şerri neden halk etsin?

Buna karşılık ikinci tanrı olmadığına göre şer ya kendiliğinden ortaya çıkacaktır -bu yoktan var olma demektir- yahut şerri de Allah var edecektir.

İşte, Kur’an müşriklerden başlayıp münafıklara kadar insanları anlattıktan sonra, bu âyetler bunları yapan tek olan Allah’tır demektedir. Bir futbol stadı yaparsınız. İki de kulüp kurarsınız. Şimdi oynayın bakalım, yarışın bakalım; yeneni mükâfatlandıracağım, yenileni de azıcık tokatlayacağım dersiniz. Bu yolla halka oyunu seyrettirirsiniz. Ne farkı var? Sadece bir farkı var. Burada seyirciler başkaları değil kendileridir. Yani seyircileri yoktur ama oynayanlar oynamaktadır. Allah kulüpleri kurmuş, stadyum yapmış, oynatmaktadır. Oyunculara da kulüp seçme özgürlüğünü tanımış, kişiler istediği kulübe katılmaktadırlar.

Bu kulüplerden birine baştan mükâfat vermekte, onları taltif etmektedir. Diğerlerine ise önce sıkıntı çektirmekte ama sonra onları mükâfatlandırmaktadır. Sen de istediğin tarafı seçiyorsun; ya acili istiyor ahiri bırakıyorsun, ya da ahiri istiyor acilden vazgeçiyorsun.

Bizim ilkokul çocuklarımıza sürekli olarak bunları anlatmamız gerekir. On beş yaşına geldikleri zaman istediklerini seçme özgürlüğünün onlara tanınması gerekir.

Mülkün kendisine ait olduğunu burada beyan ederek hayrı da şerri de kendisinin yarattığını beyan etmektedir. Bunun gerekçesi olarak da ihya ve imateyi göstermektedir. Kâinat canlılar için yaratılmıştır. Canlılar olmasa kâinat bir harabeden başka bir şey olmaz; boş zaman, boş mekân olamaz. Kâinatın canlılar yaratıldığı için bir manası vardır.

İnsanlar ise canlıların da gayesidir. Bediüzzaman diyor ki; insan canlıların meyvesidir. Canlılar yavruları için vardırlar. İnsan da ihya ve imate edilmektedir. İhya ile doğar, olgunlaşır, yaşlanır ve sonunda ölür. Sağlıklı olmayanları, yaşlanmış olanları ortadan kaldırmak gerekir. Yoksa ortalık pislikle dolardı. En sevdiğimiz ve en yakınımız olan kimseyi ölünce bir gece bile evde tutamıyoruz. O halde onun bedenini çürüten canlıların da önemli görevleri vardır. Savaşın da fonksiyonu budur. Savaşırız; zayıf olanlar, hasta olanlar elenir ve kalan nesil sağlam olur. Allah böyle bir düzen kurmuş. Burada eğitip yetiştirdiği insanları Allah âhirette yeniden diriltecektir.

Eğer kastedilen âhiret dirilmesi olsaydı “Yuhyî” sonra gelirdi. Bizi iki defa öldürdün iki defa dirilttin demektir. Burada dirilteme ve öldürme dünya hayatındadır. Her şey ince ince hesaplanmış ve kâinat öyle yaratılmıştır. Topluluktaki bütün sosyal grupların da bir yeri ve bir görevi vardır.

Bundan yüz sene önce bu fikirleri savunmak zor olabilirdi ama bugün artık kâinatı yakından tanıyoruz ve bu kâinatın bir insan gibi doğmakta, gelişmekte, yaşlanmakta olduğunu ve yaşlanacağını biliyoruz. Gerçekten kâinatta her şeyin bir kuvvet tarafından ince hesaplar sonunda düzenlendiği ve gereksiz hiçbir şeyin olmadığını ilmen biliyoruz.

“Allah’tan başka veliniz ve nasiriniz yoktur” demek, karşı taraf da benim, beri taraf da benim, size yardım edecek benim. Onlara yıkma görevini verdim. Size de yapma görevini verdim. Görevinizi yapmazsanız onlara talimat verdim, sizi yok edecekler. Benden başka da sizi koruyan bir veli veya nasîr yoktur.

Burada veli ve nasîr kelimesi birlikte harfi atıf ile getirilmiştir. O halde veli nasîr değildir. Topluluk içinde veliler olacak, nasirler olacaktır. Bir savaşın sürdürülebilmesi için iki güce ihtiyaç vardır. Biri savaşan insan gücü, diğeri de savaşmayı sürdürecek ikmaldir. Savaşın kuralı dayanabilmektir. Eskiden kaleler kuşatılır ve teslim olunması istenirdi. Eğer içtekilerin erzakı çoksa dayanır, sonunda erzakı biten kuşatanlar ayrılıp giderlerdi; içerdekilerin erzakı bitince bu sefer onlar teslim olurlardı.

Savaşın kuralı hep budur. Dayanan zafere erer. Dayanmak için de velayete ve nusrete ihtiyaç vardır. Kâinatta savaş vardır, yapıcılarla yıkıcılar arasında savaş vardır. Kim sabrederse o galip gelir. Yerlerin ve göklerin mülkü O’nundur, herkese O görev vermiştir. Görevi yapmayanlar yenilip giderler demektir.

إِنَّ اللَّهَ

(EinNa elLAvHa)

“Allah”

Yanlış bilgiye sahipsiniz. Hayrın da şerrin de haliki Allah’tır. Allah fani bir düzen kurmuştur. İnsanlar, cinler, melekler ve ruhlar bu düzende gelecekler ve görevlerini yapacaklardır, kendilerini eğitecekler ve daha ileri bir hayata gideceklerdir. İlâhi düzen böyle kurulmuştur. Bunu bizim beğenip beğenmeme yetkimiz yoktur. Bize beğenme melekesini de O vermiştir. İstediğini bize beğendirebilirdi. Bize beğenmeme melekesini de O vermiştir. Bizim yapacağımız iş bize düşeni yapmadır.

Aslında bütün sosyal gruplar hep ilâhi dengenin oluşmasına çalışmaktadır.

Bir lastik alın ve ona bir parça bir şey asın. O parçayı sarkıtırsanız iner ve çıkar. Aşağı indiği zaman lastik onu yukarı çeker, yukarı çıktığında ağırlığı onu aşağı çeker, parça gidip gelmeye devam eder.

İnsanlar arasında da denge böyledir, kimi aşağı kimi yukarı çeker. Kime ne vazife verilmişse onu yapar ve sonunda denge oluşur. Biz bize düşeni yapmalıyız. Onlar da onlara verilen görevi yapacaklardır.

لَهُ مُلْكُ

(LaHUv MüLKü)

“Mülk O’nundur”

“Meleke” insandaki yapma kabiliyetleridir. Kur’an’da melk veya milk kıraatleri ile geçer, yetenek demektir.

“Mülk” ise servet demek, devlet demektir. Kur’an’a göre mülkiyet kişiden başlar, kişinin serveti onun mülküdür, ona tahsis edilmiştir, onu önce o kullanma yetkisine sahiptir. Sonra ocak mülkiyeti gelir, sonra il mülkiyeti gelir, sonra kavm mülkiyeti gelir, sonra insanlık mülkiyeti gelir.

Burada mutlak malik olan Allah’ın mülkü beyan edilmektedir.

Melik mülkün sahibidir.

Melek ise mülkü yönetmek üzere görevli olandır.

Kâinatın kanunları vardır ama kanunların işlemesi ise görevliler tarafından ifa edilir.

Mâlik ile Melîk benzer manadadır. Mâlik eşyaya malik olan kimse, Melîk ise insanlara sahip olan kimse olarak kabul edebiliriz. Bir de mülk anlamında melekût vardır.

Bir şey iki değeri ile gösterilir.

Biri ağırlık, metre gibi fiziki değeri ifade eder. Beş kilo patates mülktür. Beş kilo patates ağırlığı ile gösterilir.

Bir de beş kilo patatesin yaptığı iştir. Gün ile ifade edilir. Beş kilo patates bir kimseyi kaç gün doyurur, o da onun yaptığı görev değeridir.

Mülk bir şeyin miktarını ifade eder, melekût ise onun ifa ettiği fonksiyonu ifade eder.

السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ

(elSaMAvVAvTı Va eLEaRWı)

“Semavat ve arz”

“Sema” hayvanın sırt tarafıdır, “Arz” da karın tarafıdır. Hayvanın sırtından başlayarak sonsuza kadar giden semadır. Karnından başlayarak yerin merkezine kadar da arzdır. Sema 7 tabakadan oluşur, 7 kattan değil. Yani yerin katları gibi değildir, tabaka tabakadır.

1) Birinci tabaka yağmur tabakasıdır. 10 kilometre kalınlığındadır. Bulutlar buralarda oluşur, rüzgâr buralarda eser, yerin iklimi buralarda oluşur. Bu tabaka denizlerin buharlaşıp uzaya kaçmasını önler.

2) Bundan sonra hava tabakası gelir. Buhar tabakasını burası dengede tutar. 100 kilometre kalınlığındadır.

3) Bundan sonra ozon tabakası gelir. 1000 kilometre kalınlığındadır. Güneş’ten gelen ışık hava tabakasına çarpar ve ozonu oluşturur. Ozon çoğalınca Güneş’in ozonu oluşturan ışığı hava tabakasına inemez, geri yansır ve gider. Ozon azalırsa ışık hava tabakasına ulaşır ve onu üretir.

4) Ay tabakası. Burada bırakılan taş yere düşer.

5) Güneş tabakası. Burada bırakılan taş Güneş’e düşer.

6) Yıldızlar tabakası. Burada bırakılan taş en büyük kara delik olan merkeze düşer.

7) Burası 13,7 milyar yıl çapında üç boyutlu uzayımızdır.

Arz ise küremizdir. Kur’an bizim üç boyutlu uzayımıza yedi sema ve arz demektedir. Buranın mülkü Allah’ındır, âlemlerin rabbi olan Allah’ındır. Bu mülkün tasarrufunda mahlûklara görev verilmiştir. Şer ve hayır O’nundur. Kur’an’da semavat ve arzın mülkü Allah’ındır dendiği gibi semavat ve arzın melekûtu da Allah’ındır denmektedir. Mülk, onu yaratanın var ettikleridir. Melekût ise o varlıkların çalışmasıdır, işletici de O’dur.

يُحْيِي وَيُمِيتُ

(YuXYIy Va YUvMIyTu)

“İhya eder ve imate eder”

Güneş ışığı gelir. Yapraklara çarpar. Yapraktaki hücreler onu yapraklarında kimyasal enerji olarak depo ederler ve onunla kendileri yeni yapraklar üretirler. Yaprakları diğer canlılar yer, onlar da kendilerine benzer varlıkları üretirler. İnsan da bunlardan biridir. Sonra hücreler büyüyerek yaşarlar. Yaşlanırlar ve ölürler. Canlılar da ölürler. Onların bedenlerini ortadan kaldıran canlılar vardır.

Yeryüzü dirilme ve ölme mekanizmasıdır. Bir hücre olarak var edilen canlı denizlerde çoğalmış, bu dirilme ve ölme mekanizması ile her tarafa yayılmış ve değişmiş. Bugün yeryüzü bunlarla dolmuş, kutuplar ile çöller kalmıştır. Çöller ihya edilmektedir. Nüfus arttıkça boş yer kalmayacaktır. Kutuplarda da büyük rüzgâr enerjisi vardır. İlerde kurulacak rüzgâr santralleri ile üretilen enerji satılacak, onun yerine alınanlarla orada yaşanacaktır. Kaldı ki yazın altı ay gece gündüz ışık vardır. O ışıkla seralarda her türlü üretim yapılabilir.

Bu ihya ve imate denizlerde de devam etmektedir. Yarın deniz kentleri kurulacak, yarın deniz tarımı yapılacaktır. Hattâ insanlar uzaya açılacak ve oralarda tarım yapacaklardır. Bu ihya ve imate ile gerçekleşecektir, uygarlaşma ile gerçekleşecektir.

وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ

(Va MAv LaKuM  MiN DUvNı elLAvHi)

Ve Allah’ın dununda size ne veli ne de nasîr vardır”

Burada “Allah” kelimesi izhar edilmiştir. “Min Dunihi” denmemiş de “Min Dunillahi” denmiştir. Birinci Allah kâinatı var eden ve kendi düzenini iyiler ile kötüler arasında oturtan Allah’tır. Büyük dengeyi oluşturmuştur. Buradaki Allah ise iyilerin yanında yer alan Allah’tır. İradesi ile kâinatı yaratmış ve herkes için aynı irade ile iş yapmıştır. Sonra iyilerin yanında olup iyilerin galip gelmesini sağlamıştır.

Mikroplar başarılı olsaydı şimdi yeryüzünde canlı olmazdı. Anarşistler galip gelseydi şimdi insanlık olmazdı. Evet, Allah yapıcılarla yıkıcılar arasında çatışma meydana getirmiş, birileri yapmak, diğerleri de yıkmak isterler ama galibiyet daima iyilerde ve yapıcılardadır. Allah’ın iradesi vardır. Kötülükler ve iyilikler O’nun iradesi ile oluşur ama Allah’ın bir de rızası vardır ve bu da iyilerin yanındadır, yapıcıların yanındadır.

Devlet düzeninde de hukuk düzeni böyledir. Her vatandaş özgürdür, istediğini yapabilir. Adam öldürebilir, ateş çıkarıp bir mahalleyi yakabilir. Baştan polis veya diğer silahlı kuvvetler müdahale etmez. Olay olduktan sonra yakalanır ve cezası verilir.

Allah da böyle yapıyor, iradesi ile iyilere de kötülere de yol veriyor, istediğinizi yapın diyor. Sonra kötülük yapanları cezalandırıyor. Mikropları serbest bırakıyor, yiyip bitiriyorlar, sonra onları siz niye bitirdiniz diye onların hepsini öldürüyor.

Bu sistemi beğeniriz veya beğenmeyiz. Allah’ın düzeni budur. Bunu öğrenmemiz ve ona göre hareket etmemiz gerekir. Bizim sen niye böyle yaptın deme yetkimiz yoktur. Bizim görevimiz bu düzende O ne görev vermişse onu yapmaktır.

مِنْ وَلِيٍّ

(MıN VaLıyYın)

“Veliden”

“Veli bulamazsınız” dendiği zaman bir tür veli varmış da onu bulamazsınız demek olur. Velilerden birisini bulamazsınız. Demek ki çok çeşit veliler varmış, o velilerden hiçbirisini bulamazsınız denmiş oluyor.

“Veli” kelimesi arka kelimesinden türemiştir. Bir çocuğun arkasından onu gözetleyerek dolaşan kimse demektir. Çocuk serbest bırakılacak, o kendisi gezecek, siz arkadan gözetleyeceksiniz, yanlış yaptığı zaman uyaracaksınız.

Hukuk düzeninde bu var mıdır?

Demokratik yoldan vardır. Sen kendi velini seçiyorsun ve diyorsun ki; ben şimdi araba kullanacağım ama acemiyim, sen gözet, yanlış yaparsam müdahale et.

İşte, hukuk düzeninde de böyle velayet vardır. Askerlikte de benzer velayet vardır. Hukuk düzeninde bedeni cezalar velilere verilmez. Sadece mâli zararlar dayanışma içinde ödetilir. Bedeni ceza ehilse yalnız ona verilir. Askerlikte ast üste karşı sorumludur. Üst astı cezalandırabilir, öldürebilir, kolunu kesebilir.

Buradaki “Allah” kelimesini topluluk olarak aldığınızda, isim cümlesini inşa cümlesi olarak anladığınızda, topluluk içinde mutlak veli topluluktur. Kimse kimsenin velisi değildir. Başkanlar da veli değildirler. Cumhurbaşkanı başkomutandır ama ulus adına başkomutandır.

وَلَا نَصِيرٍ (116)

(Va LAv NaÖIyRin)

“Ne de nasir.”

Bereketli yağmurla sulanmış toprak demektir. Lazım olarak fiil, bir yerin yağmurla sulanarak yeşermesidir. Sonra müteaddi olarak bir yeri sulayarak yeşertmek anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Yeşermiş bir yer susuz kaldığında kurumaya başlar. Su ile desteklemek onu yeşil tutmak demektir. Bir kimseye bir şeyden korunması için destek vermek “nusret” kelimesi ile anlatılır.

“Avn” bir işte yardımdır, “Nasr” ise korunmada yardımdır.

“Velayet” askeri güçtür. “Nusret” ise ikmal gücüdür.

Dışarıdan yardım alarak savaşmak ölümdür.

Osmanlıların en büyük hatası bu olmuştur, borç almış ve savaşmışlardır. Sermaye iki tarafa borç veriyor, sonra onları çatıştırıyor. Sonunda masaya oturtuyor ve alacağına karşılık iki tarafı da soyuyor, nefes alacak halleri kalmıyor, hepsi sermayeye teslim oluyor.

İşte bu ifadeler, siz başkasının yardımına dayanarak savaşmayacaksınız diyor. Mağlup olan gerekirse karşı tarafa teslim olacak ama sermayeye teslim olmayacaktır.

Bugün sömürü sermayesinin gayesi Türkiye ile İran’ı savaştırmaktır, böylece üçüncü dünya savaşını çıkarıp dünyayı yeniden düzenlemektir. Selçuklular Moğollara mağlup olunca teslim oldular, onlarla uzlaşarak yönettiler. Sonra ne oldu? Bugün onlar değil biz hâkimiz.

O halde gerekirse bir taraf diğer tarafa teslim olabilir, uzlaşabilir ve onunla olan kavgaya son verebilir, böylece büyük bir İslâm devleti doğar, sermaye de emeline ulaşamaz. O halde biz Allah’tan başka nasîr bulup onun tetikçisi olarak savaşmayız, savaşamayız.

Sermayenin savaş çıkarma fitnesini herkes önlemelidir.

Ne zaman insanlığa altın bonosunu para olarak kullandırmaya başlar, bu sayede sömürü sermayesini etkisiz hâle getiririz, işte ondan sonra varsa bir zulüm, “Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasası”na göre gerekeni yaparız.

Bu âyet bize siyasetin bir yönünü vermektedir.  Bu da nedir? Müşrik ve münafıklarla öyle bir siyaset takip edeceksiniz ki onlar sizi karşı tarafa tercih etsinler, sizi ehveni şer kabul etsinler. Tevbe Sûresi bu öğütlerle doludur.

لَقَدْ تَابَ اللَّهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ فِي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِنْ بَعْدِ مَا كَادَ يَزِيغُ قُلُوبُ فَرِيقٍ مِنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ إِنَّهُ بِهِمْ رَءُوفٌ رَحِيمٌ (117)

LaQAD TAvBa elLAvHu GaLay elNaBiyYı Va eLMuHAvCıRIyNa Va eLEaNÖAvRı elLaÜIyNa itTaBaGUvHUv FIy SAGaTı elGuSRaTi MiN BaGDi MAv KAvDa YaÜIyĞu QuLUvBu FaRIyQın MiNHuM ÇümMa TAvBa GaLaYHiM EinNaHUv RaEUvFun RaXIyMun)

“Allah nebini ve muhacirlerin ve onlardan bir ferikin kalplerinin neredeyse zeyğ olması sonrasında usret saatinde ona ittiba eden ensara tevbe etti. Sonra onlara tevbe etti. O onlara rauf rahîmdir.”

 “Lekad Tabellahu” dendikten sonra, “Sümme Tâbe Aleyhim” denmektedir.

Demek ki birinci tevbe devam ederken ikinci tevbe de olmuş. “Qad” kelimesini biz şimdi devam eden mazilerde olduğu görüşündeyiz. “Cae/geldi” dediğiniz zaman, bir zamanlar geldi ama şimdi burada olmayabilir. Oysa “Kad Cae” derseniz, geldi buradadır demektir. O halde birinci tevbe devam etmektedir Bu arada ikinci tevbe daha vardır anlamını vermekteyiz.

Nebi, muhacirler ve ensarı bir “Alâ” içinde toplamış, onları bir kabul etmiştir.

 Hazreti Peygamber’in hayatındaki olaylar içine alınmıştır.

Şimdi ben çıkıyorum ve size diyorum ki; geliniz Kur’an’ı okuyalım, içinde ne diyorsa onu yapalım. Arkadaşlarımızın çoğu okumaya bile gelmiyorlar. Okuyanlara da şu işi yapalım dediğimiz zaman, gülerek bakıyorlar.

Hazreti Muhammed, bunlar Allah’ın sözleridir demiş, insanlar ona inanmış ve onunla beraber Allah için can vermişlerdir. Gerçekten biraz düşündükten sonra görürüz ki, tarihte muhacir ve ensar benzeri bir cemaat gelmemiştir. Hazreti Musa Peygamberin cemaati de Hazreti Musa Peygambere tâbi olmuş ama onlar esir idiler, kurtulmak için onun yanında yer aldılar. Oysa Mekke ve Medine’dekilerin bir sorunları yoktu, hallerinden herkes memnun idi.

Burada önemli olan başka bir husus şudur, peygamber ile ona tabi olanları birlikte zikretmektedir. Hep birlikte onlara tevbe edilmiştir. Vahiy yalnız Hazreti Muhammed’e gelmemiş, bütün ashaba gelmiştir. Hazreti Peygamber duyuyor, naklediyor ama hepsi bize geldi diyorlar ve birlikte Kur’an’ı kabulleniyorlardı. Bu sebepledir ki Hazreti Muhammed aleyhisselâmın yaptıklarında hatalar olmuştur, bundan dolayı biz sünneti mutlak delil kabul etmemekteyiz. Hareketi Allah düzeltmiş olabilir, nesh etmiş olabilir. Oysa sahabelerin kavlî ve fiilî icmalarını Kur’an gibi mutlak delil kabul ediyoruz.

Fakihlerin bu usulü benimsemelerine bu âyet açıkça delil olur.

Sahabelerin toptan hata yapmaları mümkün değildir. Allah onların hatalarını düzeltmiştir. O halde buradaki tevbe kelimesini bu manada anlayabiliriz.

Kur’an nâzil oluyor, herkes kendi içtihadı ile veya Hazreti Peygamber’in içtihadı ile amel ediyordu. Hazreti Peygamber de vahiy almadığı hususlarda kendi içtihatları ile hareket ederdi ve o da bizim gibi içtihatlarında hata ederdi, ne var ki Cebrail gelir hatasını düzeltirdi. Eğer böyle düzeltirse artık onda hata ihtimali kalmaz.

İşte bu düzeltme burada Allah’ın nebiye ve sahabelere tevbe olarak ifade edilirdi.

“Saat” küçük bir zamandır. “Usra” saatin sıfatı olmalıdır. Zor zamanda denmeli idi. Burada tamlama yapılmıştır. “Zorun saatinde” denmiştir. Burada saat varlık olarak alınmış, onun zamanı usret yapılmıştır. Hendek Savaşı’na kadar Müslümanlar hep zor günler yaşıyorlardı. En büyük tehlikeyi Hendek Savaşı’nda geçirmişlerdir. Mekke rahatlıkla fethedilmiş ama arkasında beklenmedik Huneyn Savaşı olmuş, Hendek Savaşı gibi korkunç olmuştu. “El-Usreti” istiğrak için alınabilir. Dolayısıyla her zorluk zamanında manası anlaşılır. İşte bu mananın verilmesi için ifade böyle getirilmiştir. Tam öldürülecekleri gün Mekke’den çıkıp gitmiştir. Kabile kavgalarından korktukları için onu öldüremiyorlardı. Bir gün bir yol buldular. Her kabileden bir delikanlı seçtiler. Her biri kılıcı bir defa saplayacak, böylece kabilelerdeki kan davaları olmadan Hz. Muhammed’den kurtulunacaktı. İşte bu planları olduğu zaman Hz. Muhammed evi terk edip yola çıktı. Mağarada gizlenirken girişe kadar vardılar ama kimse yok diye geri döndüler. Çünkü Allah onlara tevbe etmişti.

Hazreti Muhammed’in saniye farkları ile kurtulduğu olaylar vardır.

İşte usrun saatleri onlardır.

Başka bir husus da “teziğu kulubuhum” denmesi gerekirken “yeziğu kulubuhum” denmekte, “teziğu kulubuhum” denmemektedir. “Tabet” deneceği halde “tabe” denmektedir. Demek ki “kulub” kelimesi burada müfred olmuştur. Neden? Çünkü buradaki kalb merkez anlamındadır. Yani bütün müminlerin birleşmesi sonunda oluşmuş tek kalpdir.

Burada da büyük bir sosyal kural ortaya çıkmaktadır. Topluluğun düşüncesi ile kişilerin düşüncesi çok farklıdır. Örnek olarak Lenin’i hiçbir Rus tanrı kabul etmez ama herkes ona tanrı gözü ile bakar. Çünkü insanda iki kişilik vardır. Kişilikten biri kendi kendine kaldığı ailesi ve aşireti içindeki kişiliğidir, diğeri ise topluluğa karıştığı zamanki kişiliğidir. Bucakta ve daha büyük merkezlerde o kişiliği ile görülür. Orada onlara benzemek ister. Ama herkes oraya başka kişilikle gelir. Dolayısıyla topluluğun öyle fikirleri olur ki fertlerden hiçbirisi ona inanmadığı halde, herkes inanmış görünür ve topluluk o fikirler üzerinde oturur. Darbeler bu baskıyı kaldırır, halk açıkta kalır, sonra başka dayanaklar bulunur.

Burada “Sümme” kelimesi getirilmiştir. Demek ki birinci tevbeden sonra ikinci tevbe vardır. O da dört halife devridir. Birlik bozulmuş, merkez sarılmış, aralarına kavga girmiş, ama sonunda Emeviler ile birlik sağlanarak tevbeleri kabul edilmiştir.

Buradaki “Sümme” ile Hazreti Muhammed’in hayatı ve Hazreti Muhammed’den sonra dört halife zamanında olanlara işaret edilmektedir.

Dört halife dönemi merkezi yönetimden halk yönetimine geçiş dönemidir. Babadan oğula intikal eden sistem kalkmıştır. Dış güvenlik için ordular teşkil edilmiş ama bu da devamlı ayrı bir ordu şeklinde değil, savaş zamanında ve gerektiği zaman halktan oluşmuş ordudur. İçte bir emniyet teşkilatı kurulmamıştır.

“Rauf” ve “Rahim” olarak âyet son bulmaktadır. “Rahim” annenin çocuklarına verdiği işlerdir, “Rauf” ise babanın çocuklarına verdiği hizmetlerdir. Ailede işbölümü buna dayanmaktadır. Anne rahmet görevini, baba da refet görevini yüklenir. Anne çocuğu doğurur, büyütür, yemek pişirir, temizlik yapar. Baba ise çalışır, kazanır, evin nafakasını temin eder, gerekirse orduya katılarak savaşır ve ailesini saldırılardan korur. Topluluk da bu işleri yüklenir, anne ve babanın tek başına yapamadıklarını onlara katılarak yapar.

Fakirlik, yoksulluk, yaşlılık, yetimlik payları ile katıldığı gibi kamu alanları ve vakıf hizmetleri ile topluluk tümüyle rahmet ve refet olur.

لَقَدْ تَابَ اللَّهُ

(LaQAD TAvBa elLAvHu)

“Allah tevbe etti”

“Tevbe” kelimesi, bir işi bırakıp başka işe başlamak demektir. Birisi istemediğiniz bir işi yaparken ona yaptığınız muameleden vazgeçmeniz de tevbedir. Savaştığınız biri savaştan vazgeçer ve sizinle barışırsa, sizin savaştan vazgeçmeniz de tevbedir.

Bugünkü tefsirlerde tevbe, bir günahı tevbe etme demektir. Kur’an’da ise müminlerin Allah’a tevbe etmesi getirilmektedir. Bu “İlâ” ile getiriliyor. Bir de Allah’ın insanlara tevbesi olarak zikredilmiştir. Bu da “Alâ” olarak getirilmektedir. Demek ki insanların ayrıldıkları kimselere geri dönmeleri ve geri dönenlerin dönüşleri kabul etmeleri anlamındadır.

Bunlar ne yapıyordu?

Bunlar Arabistan’da kendi kabilelerine mensup olanları yüceltiyorlardı, kabileler arası çatışma içinde yaşıyorlardı.

O halde “ila Allahi” demek ne demektir?

Allah’a dönmek demek insana dönmek demektir. Kendi kabilesini, kendi kentini, kendi kavmini, kendi mezhebini değil tüm insanlığı yüceltme ve tüm insanlar için çalışma; işte bu Allah’a tevbedir. Allah da bunların bu tevbelerini kabul etmiştir.

Hazreti Muhammed bir kölenin oğlunu başkomutan yapmış, Hazreti Ömer ile Hazreti Osman’ı onun emrine vermişti. O esnada vefat etmiş ve Hazreti Ebubekir halife seçilmişti. Hazreti Ebubekir onu azlettirmedi, ona emir de vermedi. Madem komutandı, o işten sorumlu o idi, yetkili de o idi. Kendisine; Ömer ve Osman o zaman bana lazımdır, izin verirsen onları yanıma alacağım dedi. İşte, Ensar ve Muhacir böyle kimselerdir.

Hazreti Muhammed de onlardan biri idi ama Haşimilik yapmadı, Arapçılık yapmadı. Allah’a döndü, insanlığa döndü. Allah da onun dönüşünü kabul etti ve ona belirli bir uygarlığı kurmayı nasip etti.

عَلَى النَّبِيِّ

(GaLay elNaBiyYı)

“Nebi üzerine”

Nebi, Muhacir ve Ensar insanlığa döndüler, Allah da onları insanlık arasına aldı, sırat-ı müstakime koydu.

Baştan beri anlattığımız bir şey vardır. İhsanda akraba olanlar fazla ihsanda bulunmada memurunbihtir. Ama kötülüğü def ederken bütün insanlar eşittir, kimsenin kötülüğünü isteyemeyiz. Bütün insanları kötülükten kurtarmamız gerekir.

Burada nebinin de baştan dalalette olduğu anlaşılıyor. Bunu yadırgayanlar vardır. Oysa Kur’an açıkça söylüyor; Seni dalalette bulmuş ve sana hidayet etmiştir. Kur’an’ın açık ifadelerini reddetmenin manası yoktur. İnsan kendi kendisine hidayet edemez, ancak Allah’ın lütfü ile hidayet eder.

Bunun bize öğrettiği nedir?

Bize de Allah hidayet edecektir.

Biz tevbe edersek O da bize tevbe edecektir.

Biz “Adil Düzen”i öğrenmeye çalışırsak O da bize bunu öğretecektir.

وَالْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ

(Va eLMuHAvCıRIyNa Va eLEaNÖAvRı)

“Ve Muhacirler ve Ensar”

Mekkelilerin adı “muhacirler”dir. Medinelilerin adı “ensar”dır. Allah başka isimlerle bunları zikrederdi ama bu adlarla zikretmektedir. Çünkü temel nokta budur. Bunlar hicret etmekle Allah’a tevbe ettiler. Medineliler de bunları yerleştirdikleri için Allah’a tevbe ettiler.

Demek ki Allah’a tevbe etmek demek, hicret etmek veya muhacirlerin yerleşmesine yardım etmedir, yani ensar olmaktır. Kur’an’da “Ve’-muhacirîne ve’l-ensâri” yanında “Ellezîne Hacerû” ifadesi de geçmektedir. Burada önemli olan husus birbirine hicret edenlerdir. Bu anlamda Medineliler de muhacirdirler. Bu anlamda Mekke’den hicret eden muhacirler de ensar olmaktadırlar.

Bugünkü yani çağımızdaki muhaceret aynı sitede toplanmadır.

Müminler bir yer seçecekler ve herkes evlerini bırakıp oraya hicret edecek, sonra orada birbirlerine yardım edeceklerdir.

Örnek olarak zenginler ve fakirler kardeş olarak hicret ederler. Toplanılacak yerde zenginler evler alır, yoksullara kiraya verirler, bu işte ensar olurlar. Kendisi gidemese bile evleri alıp normal kira ile oraya yerleşecek müminlere kiraya verse yine de nusret etmiş olur.

Biz şimdi Akevler olarak bu hususu tamamen planlamış bulunuyoruz...

Ahşap evler yapıyoruz... Dinlenme evleri ve siteleri kuracağız... Devremülk olarak satacağız... Böylece insanlar kendilerine uygun sitelerde dinlenme imkânlarını bulacaklardır... Ayrıca devremülk olarak dünyaya da satacağız... İsteyenler istedikleri yerlerde dinlenme amaçlı olarak yaz tatilini yapacaklar, böylece insanlar tanışacak ve anlaşacaklardır...

Yüz daireli lojmanlı işyerleri kuracak ve her katta on daire olacak, işyerlerini ve evlerini böylece birleştireceklerdir... Buradan hisse senedi alıp kiradan yararlananlar “ensar”, buraya gelip oturan ve alt kattaki işyerinde çalışanlar “muhacir” olacaklardır...

Bu işin müteşebbisi olacaktır... Bir yüz dairelik projeyi hazırlayacağız... Bu proje her yerde uygulanacaktır... İşyeri ile lojman aynı yerde olduğu için her yerde yapılabilir... Üretimin beşte biri arsa sahibine, beşte biri altyapı getirene, beşte biri malzeme verene, beşte biri işçilere, beşte biri de kooperatife kalacaktır...

“Yüz Dairelik Araştırmacı Müçtehit Ortaklığını” kuruyoruz... İstanbullular buna iştirak ediyor... Dört milyon TL işçilik maliyetimiz olacaktır... Dört milyonluk da malzeme gider... Bunu da çıkaracağımız “hisse senetleri” ile sağlayacağız...

Demek ki iki senede bu inşaatı yapmış olacağız...

Türkiye’nin yeniden yapılaşması için 100 bin apartmana ihtiyacımız vardır. İki senede tamamlandığını kabul ediyoruz. 16 sene sonra tüm Türkiye yeni apartmanlara geçmiş olur.

Kur’an “Muhacir ve Ensar” diyerek bunlardan bahsetmektedir. Yani yüz daireli lojmanla apartmanları inşa edenler ve orada çalışanlar. Nebiye vâris olanlar da bu hususta kooperatif kurup çalışma yapanlardır.

الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ

(elLaÜIyNa itTaBaGUvHUv)

“Ona tabi olan kimseler”

Burada “Ellezeyni” demeyip “Ellezîne” demiş olmasının sebebi, bunlar hicret edenlerdir, nusret edenlerdir ama ayrı gruplar değildir, bir grupturlar, bir başkana tabi olmuşlardır. Sonra herkes hem muhacir hem de ensardır. Ensarın fedakârlığı muhacirlerden daha ilerdedir, çünkü onlar muhacirin başkanı olan nebiye tâbi olmuşlardır.

Akevler mensupları yarım asırdır hem hicret etmişlerdir hem de dayanışma içinde olmuşlardır. Yani başkalarının toprağına hicret etmediler. Toprağı kendi paraları ile almış ve orada evler yapıp yerleşmişlerdir. Bu sebepledir ki onlar muhacir ve ensardır.

Bunlar bir “Ellezîne” ile tavsif edilmişlerdir.

Tâbi olma; biri bir iş yaptığı zaman diğeri de onun yaptığı işi yapmaya katılırsa, tâbi olmuş olur demektir. Biz şimdi yeni bir kooperatif kuruyoruz; Medhal grubu da yeni bir kooperatif kuruyor... Bu kooperatiflerin temel görevi “Genel Hizmetler”dir... 500 sayfalık “25 Genel Hizmeti” anlatan kitabımızı Medhal grubu yayımlamıştır...

Bir işte uygulama yapmalıyız. Dinlenme evleri ile lojmanlı işyeri apartmanı bizim uygulama alanımız olmalıdır. Biz kendi ürettiklerimizde kendimiz oturacağız, kendi ürettiğimiz malları tüccarlara satacağız. Tüccarların hicret eden ve nusret eden olması gerekmez. Hicret ve nusret kelimeleri bizi çok iyi tanımlamaktadır. Nusret hicrete karşı getirilmiştir, mâlen ortak olmaktır.

فِي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ

(FIy SAGaTı elGuSRaTi)

“Usrun saatinde”

“Yüsr” kolaylık “Usr” ise zorluk demektir. “Y” harfi “AYN” ile değişir. Yüsr sol demektir. Şimal da sol demektir. “Yesir” hafif yük demektir. “Asir” de onun zıddı olarak ağır yük demektir. Kolay ve zor manasında kullanılır. “Asir” “sad” harfi ile üzümün cenderede sıkılmasıyla elde edilen sudur. Usare ederiz. “Usr” zorluk anlamındadır, sıkıntılı durum demektir. Kriz kelimesi bunu ifade der. “Sar” da sıcak demektir.

“Saat” kısa zamandır, günün bir parçasıdır; “saaten mine’l-yevm” demektir.

Günün bir saatinde dendiğine göre demek ki günden küçüktür.

Gündüz öğle tatili var. Akşam mesai var. Günün 1/4 öğleden önce, 1/8 öğle tatili, 1/8 de akşam mesaisi olacaktır. Gece ise yatsıdan sonra 1/4 ü uyku ise 1/4 de sabah ve akşama ayrılmış olur. Sabah dinlenmesini yatsı dinlemesinin yarısı olarak alırsak, sabah 1/6 olur. 1/8 ile 1/6 24 de birleşir. O halde gün 24 (yirmidört) saattir. Bugün insanların bunda icması vardır. Haftanın yedi gün olduğunda da icma vardır.

“Saat” kısa zamanı ifade eder. Gerçekten tehlikeler bir saatliktir. O saat atlandığında artık akışın tersine dönmesi demektir.

Savaşlarda da böyle bir saat savaşın kaderini tayin eder.

“Usr” kelimesi cins veya istiğrak için alınabilir. Zorluk zamanında demektir. Zor olduğu saatlerde yardım edilmiştir.

مِنْ بَعْدِ مَا كَادَ

(MiN BaGDi MAv KAvDa) 

“Neredeyse arkasından”

“Kade” kelimesi “Kâne” gibidir, ona akrabadır. “Keyd” tuzaktır. “Kayde” “kvd”den gelmektedir. Tuzakta bir özellik vardır, kapanacak şekilde ayarlarsınız. Hayvan basmazsa öyle durur, basarsa hemen kapanır. İşte, tuzaktaki gibi hazır hâle gelen durumlara “kade” denir. Oluşmaya hazırdır, bir kıvılcım beklemektedir, bir işaret beklemektedir demektir.

Neredeyse kalbleri zayığ olacaktı. O hâle geldi. İşte o durumdan vazgeçtiler de Allah da tevbeleri kabul etti.

“Ba’de Mâ Kade” dendiği zaman, gelecek zamanın tamamını içine alır. “Min Ba’di” dendiği tekdirde bir cüzün belli cüzünü içine alır. Burada “Min” getirilerek bir arada böyle oldu denmektedir.

يَزِيغُ قُلُوبُ فَرِيقٍ مِنْهُمْ

(YaÜIyĞu QLUvBu FaRIyQın MiNHuM)

“Onlardan bir fırkanın kalbleri zayığ olacaktır”

Burada “teziğu” değil “yeziğu” getirilmiştir. Teziğu kıraati de vardır. Kalbler çoğuldur ama ortak merkez demektir. Çoğul tekil olarak vazedilmiştir. Topluluk ile birlikte yaşar ama kendisi bir ailedir. Bir soyadı taşırlar. Ailelerin merkezi vardır, ocak. Semtlerin merkezi bucak ocağıdır. Ayrıca her sosyal grubun dayanışma merkezleri vardır. Kendileri çoktur ama merkezleri birdir. Merkezde taşraların temsilcileri bulunur. Dolayısıyla merkez çok kimselerden oluşur ama kendisi tektir. Bu sebepledir ki çoğul sigası kullanılmaktadır. Taşradan gelen temsilciler oluşturmaktadırlar. Kendisi ise bir merkezdir. Tekildir.

Onlardan bir fırkanın merkezi zeyğ ediyordu.

“Sıyağ” (sad) kalıba dökülmüş parça, “Sığa” fiil olarak şekil vermek, kalıba dökmek demektir. “Sad” harfinin “Ze” harfine dönüşmesi ile bir şeyi kasten bozmak, değiştirmek anlamını kazanmıştır.

Kalblerinde zeyğ olanlar demek, beyinleri donuklaşmış olanlar demektir.

İnsan beyni bilgisayar gibi çalışmakta ve kendisine verilen komutlara göre işlem yapmaktadır. Bazen bilgisayarlar donuklaşır, kalıbını değiştiremez. Bu zeyğdir. Bazen verdiğin komutu değil de başkasını alır ve istenen kalıba girmez. İşte bu zeyğdir. Gözün donuklaşması zeyğdir. Olanlara bakar ama olanları görmez. Gözün tuğyanı ise şaşı görmedir.

Onlar zeyğ etti, Allah da kalblerini izağe etti âyetindeki “kalbleri” merkezleri demektir. Onlar donuklaşınca merkezleri de donuklaştı.

Bu ifade bize iktidarların halka uyacağını ifade etmektedir.

Müslümanlar donuklaşıp değişemeyince, inkılâpçı Mustafa Kemal geldi, o da bu sefer aksi yönde donuklaştırdı. Eskiden şeriatta kalıplaşma vardı, o da kanunları kalıplaştırdı.

Onlardan bir fırka diyerek daha ilk dönemde cahiliye hamiyetine kayanlar olmuştur.

Kuvvetlere karşı sürtünme kuvvetleri vardır, o sayede denge oluşur, yoksa adım atamazdık. Sürtünme bize yük getirir ama dengemizi de sağlar. Bunun gibi yapılan inkılâplara karşı direnç oluşur. Bu sayede inkılâpçılıkta aşırılığa gidilmez. Birden atlama ve devrim şeklinde değişim yerine, tedrici olarak kabul ile değiştirilmelidir.

Birden faizi yasaklayamazsınız. Önce faizsiz kredileşme müesseseleri kurarsınız. İşletmelere enflasyona sebep olmayan faizsiz kredileri verirsiniz. Ondan sonra faizli krediler kendiliğinden ortadan kalkar.

Önce hakemlik müessesini kurarsınız, böylece hâkimliğe gerek kalmaz.

Kooperatifleri kurar ve mevzuat içinde yerinden yönetimi gerçekleştirirsiniz, merkezi yönetim kendiliğinden kalkar.

Basın kooperatifleri kurar ve millî medya ile ortaklarınıza doğru bilgi verirsiniz, halk ondan sonra millî olmayan medyayı sadece eğlence olsun diye okur ve izler.

ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ

(ÇümMa TAvBa GaLaYHiM)

“Sonra onlara tevbe etti”

Burada merkezlerinin bozulduğu dönemi anlatmaktadır. Bu Hazreti Osman ve Hazreti Ali dönemidir. Bozulma Hazreti Ebubekir ile başlamıştır, Hazreti Ebubekir halefini seçtirmiştir. Şeriatta halefi seçtirmek yoktur. Hazreti Peygamber seçtirmemiştir. Hazreti Ömer de hâkimlik (kadılık) sistemini getirmiştir, hâlbuki İslâmiyet’te hâkimlik değil hakemlik sistemi vardır. Hazreti Osman bürokrasiyi icat etmiştir. Hazreti Ali hanedana dayalı bir yönetime meyletmiştir. Bunların hepsi İslâm merkezinin bozulmasıdır. Büyük bir savaşa girdiler ve hâlâ devam eden Şii -Sünni ayrılması oldu. Buradaki “Sümme” bunu ifade eder.

Yani Hazreti Peygamber’in dönemi ikiye ayrılmaktadır. Biri kendisi hayatta iken olan dönemdir. Diğeri ise raşid halifelerin olduğu dönemdir. Hazreti Peygamber Cebrail’den vahiy alıyor ve ona göre yönetiyordu. Halifeler ise istişare yaparak yönetiyorlardı. Bu dönem Kur’an’ın Sünnete en uygun olarak uygulandığı dönem olmakla beraber, yönetimin de bozulmaya başladığı dönemdir. Bu dönem böyle devam edecektir. Çünkü o dönemin imkânları ve bilgisi Kur’an’ın sünnetsiz yönetimine imkân vermiyordu. Bu “Sümme” belki de günümüze kadar geçen aralığı ifade etmektedir.

Dört halifeden sonra seçilerek devlet başkanı oluşturma ortadan kalkmış, saltanat dönemine dönülmüştür. Ondan sonra insanlar yine eski kalıplara dönmüş ve ona göre birinci Kur’an uygarlığını kurmuşlardır. Ancak İstiklâl Savaşı’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti dönemine geçilmiştir. Bugün İslâm ülkelerinin başlıcaları cumhuriyetle yönetilmektedir. Buradaki “Sümme” bu bin yıllık arayı ifade etmektedir.

Tarihteki İslâm devletleri özel hukukta ve ceza hukukunda Kur’an ve Sünnet hükümlerini uygulamaya çalışmışlar ama yönetimde ise saltanat hükümleri devam etmiştir. O kadar ki, fıkıhçılar fıkıh hükümlerini siyasetin dışına çıkarmış, siyasete ait hükümlerde fıkhı devre dışı etmiş, o hususta içtihat bile yapmamışlardır.

“Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasası” bu “Sümme”den sonra ortaya çıkan Kur’an’ın beyanıdır. Bugün demokrasi sözde benimsenmiştir, lâiklik sözde benimsenmiştir. Oysa ekseriyet sisteminde lâiklik olamaz. Dolayısıyla insanlık çelişki içindedir. Yönetimlerin yapıları zeyğ içindedir. Batı yönetimde kalıplarını kırmış ama yeni kalıp bulamamıştır.

Dört halifeden sonra neler olmuştur?

Kur’an bunu bundan sonraki âyette anlatacaktır.

Buradaki “Tâbe”nin faili Allah olduğu gibi kalbler de olabilir. O zaman “tâbet” gelmesi gerekirken, “yesiğu” de olduğu gibi “tâbe” gelmiştir.

Bu şekilde manalandırdığınız zaman da “zeyğ etme” demek merkezden kopma demektir. Önce halkla beraber olup birlikte topluluklarını yücelttikleri halde, zaman geçer, iktidarda olanlar sömürü sınıfı oluştururlar ve halktan koparlar. Bu durumda “kulub” kelimesi bürokrasiyi ifade eder. Bir sömüren sınıf ortaya çıkar. Sömüren sınıf kendisine örgüt kurar, birlikte halkı sömürmeye başlarlar. Böyle bir dönem geçmiştir. Eskiden halk kendi kendisini yönetiyordu. Sonra yöneticiler kölelerden bir bürokrasi kurdular ve halkı onlarla yönettiler. Osmanlılarda imparatorluktan sonra hep devşirme sadrazamlar tercih edilmiştir.

Kalb ve Zeyğ kelimeleri günümüzün kalıplaşmış bürokratik yönetimini en beliğ bir şekilde ifade etmektedir.

إِنَّهُ بِهِمْ

(EinNaHUv)

“O onların”

“O” zamiri âlemlerin rabbi Allah’a gider. “Tevbe” kelimesi tekrar edilmiştir. Birinci tevbe vahyin insanlığa dönüşünü sağlamıştır. Bugünkü tevbe başka tevbedir. Vahye dayanmayan müsbet ilimle Kur’an’ı yorumlama yoluyla elde edilen bilgilerle tevbe etmedir.

Buradaki “Bihim” kelimesi Allah’ın müminleri seçmesidir. Yeryüzünde bugün dört büyük din hâkimdir. Beşinci din diğer bütün dinlerin kaynağı olmuştur ve hâlen de devam etmektedir. Yahudilik İsrail oğullarının dini olarak devam etmektedir. Onlar seçilmiş kavimdir. Bu onların diğerlerinden önce cennete gidecekleri anlamına gelmez. Onlar ırk olarak seçilmişlerdir. Müminler de iman etme bakımından seçilmişlerdir. Bugünkü Kur’an ve beyan ilimleri o zaman oluşmaya başlayan dinin devamıdır. Onlara rauftur rahimdir denmektedir. Yani üçüncü Kur’an uygarlığını bugün İslâm dediğimiz cemaat kuracak, sonra bütün dünyaya yayılacaktır. Buradaki “İnnehu Bihim” bunu ifade etmektedir.

Yalnız onlara değil başkalarına da rauf olduğu için nekre gelmiştir. Çünkü herkese ayrı bir şekilde ref’et etmektedir, rahmet etmektedir.

رَءُوفٌ رَحِيمٌ (117)

RaEUvFun RaXIyMun

“Rauftur rahimdir.”

Rahm, bebeğin doğana kadar geliştiği yerdir.

Riyf: Sulak, suya yakın, bol verimli, bitkili yer demektir.

“Re’fet” kişilerin rahat ve bolluk içinde yaşaması için çaba sarf etmesi anlamına gelir.

“Rahmet” annenin çocuklarına duyduğu karşılıksız yardım, “Rauf” da babanın çocuklarına duyduğu karşılıksız yardım demektir.

Anneler çocuk doğurmakta, emzirmekte ve onu büyütmektedir. Babalar çocuk doğuramadıkları gibi onlara süt de verememektedirler. Yapıları da çocuk bakımına elverişli değildir. Ailede işbölümü yapılmıştır. Ana çocuk doğurmaktadır. Ona karşılık baba da savaşmaktadır. Çocuk doğurma savaş kadar zor ve tehlikelidir. Bu sebepledir ki Hazreti Peygamber doğumda ölen anne şehittir diyor. Sonra ev işleri de para kazanmaktan daha şereflidir. Biri eşya üretiyor, diğeri ise insan üretiyor. Bu sebepledir ki Hazreti Peygamber cennet annelerin ayakları altındadır demiş, babalardan bahsetmemiştir.

Anneler annelik görevlerini aşiret/ocak içinde başarmaktadırlar, daha büyük topluluk oluşturmalarına ihtiyaçları yoktur. Babalar ise savaşı kazanmak için büyük topluluk oluşturmak durumundadırlar. Ayrıca üretim ortaklıkça yapıldığı için ekonomi bakımından da büyük topluluk oluştururlar. Bu sebepledir ki devleti kadınlar değil erkekler kurarlar, elde ettiklerini kadınlara götürüp teslim ederler. Erkekler kadınların birer kayyumu, kâhyasıdırlar.

Kadınlar erkeklerin işlerini yapmakla yükümlü değildirler ama erkekler onlar için çalıştıkları için onları gözetleme hakları vardır. Kadınlar erkeklerin yaptığı işleri yapmak zorunda değildirler ama onların yapmak istedikleri işleri de yapabilirler.

Uygarlık iki şey üzerinde oturmuştur. Biri savaş, diğeri ise erkeklerin kadınlara duyduğu sevgi ve aşk. Tarihte bütün faaliyetler bu iki eksen etrafında dönmüştür; sevgi ve korku. Bu âyette bunun ikisine işaret etmektedir. Çağımızın sorunları da bunlardan ibarettir.

Zina haram kılınmıştır. Böylece insanlar evlenmeye zorlanmıştır. Ne var ki hiçbir kadını kocasız bırakmamak için çok evlilik müessesesi getirilmiş, böylece bazı erkeklerin evlenmemesi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu da erkeklerin devamlı yarış içinde olması sonucunu getirmiştir. Bugün zina serbestliği getirilmiş ve evlilik dışı ilişkiler ortaya çıkmıştır. Bu da kadını ezmiştir. İşte, Allah bize vaat ediyor. Tevbe edeceğiz, tevbemizi kabul edecek ve tekrar zinasız çok evlilikli bir aile hayatına döneceğiz. Birinci önemli husus budur.

İkinci önemli husus şudur. İnsanlıkta savaş müessesesi konmuştur. Ne var ki bu savaş bâtıl ile hak arasında savaş olacaktır, mikroplar ile hayat hücreleri arasında savaş olacaktır.

Eğer savaş hayat hücreleri arasında oluyorsa bu kanser demektir, en tehlikeli hastalıktır. Toplulukta da topluluğun bir organı olan, dokusu olan ırklar ve dinler arası savaş başlarsa, bu kanser hastalığı demektir. Bugünkü dünyanın durumu budur.

Çağımızdaki dünya ve insanlık, fuhuş kadar terör belası ile de boğuşmaktadır.

Allah bu âyette “Sümme Tâbe” derken, bize, bu âfetten de kurtulacağımızı, insanlığın İslâm düzenine yani barış düzenine geleceklerini bildirmekte ve müjdelemektedir.

 

 


TEVBE SÛRESİ TEFSİRİ(9.SURE)
1-1 VE 2.AYETLER
1304 Okunma
2-3.AYET
842 Okunma
3-4.AYET TEFSİRİ
1029 Okunma
4-5 VE 6.AYETLER
1221 Okunma
5-7 VE 8.AYETLER
1106 Okunma
6-9 VE 11.AYETLER
981 Okunma
7-12 VE 13.AYETLER
888 Okunma
8-14 VE 16.AYETLER
958 Okunma
9-16.AYET-B
895 Okunma
10-17 VE 18.AYETLER
1057 Okunma
11-19.AYET
1174 Okunma
12-20 VE 22.AYETLER
880 Okunma
13-23 VE 24.AYETLER
955 Okunma
14-25 VE 27.AYETLER
931 Okunma
15-28 VE 29.AYETLER
2165 Okunma
16-30 VE 31.AYETLER
1386 Okunma
17-32 VE 33.AYETLER
1243 Okunma
18-34 VE 35.AYETLER
1425 Okunma
19-36 VE 37.AYETLER
1058 Okunma
20-38 VE 39.AYETLER
1021 Okunma
21-40 VE 41.AYETLER
896 Okunma
22-42 VE 45.AYETLER
901 Okunma
23-46 VE 49.AYETLER
872 Okunma
24-50 VE 52.AYETLER
923 Okunma
25-53 VE 55.AYETLER
1030 Okunma
26-56 VE 59.AYETLER
956 Okunma
27-60.AYET
1099 Okunma
28-61 VE 63.AYETLER
797 Okunma
29-64 VE 66.AYETLER
1151 Okunma
30-67 VE 69.AYETLER
865 Okunma
31-70.AYET
936 Okunma
32-71 VE 72.AYETLER
1071 Okunma
33-73 VE 74.AYETLER
932 Okunma
34-75 VE 78.AYETLER
889 Okunma
35-79 VE 80.AYETLER
881 Okunma
36-81 VE 82.AYETLER
1024 Okunma
37-83 VE 85.AYETLER
890 Okunma
38-86 VE 89.AYETLER
818 Okunma
39-90 VE 93.AYETLER
955 Okunma
40-94 VE 96.AYETLER
832 Okunma
41-97 VE 99.AYETLER
1395 Okunma
42-100 VE 101.AYETLER
1178 Okunma
43-102 VE 104.AYETLER
1012 Okunma
44-105 VE 108.AYETLER
869 Okunma
45-109 VE 110.AYETLER
825 Okunma
46-111.AYET
1373 Okunma
47-112.AYET
1963 Okunma
48-113 VE 115.AYETLER
787 Okunma
49-116 VE 117.AYETLER
974 Okunma
50-118.AYET
1319 Okunma
51-119 VE 120.AYETLER
954 Okunma
52-121 VE 122.AYETLER
850 Okunma
53-123 VE 125.AYETLER
1025 Okunma
54-126 VE 127.AYETLER
848 Okunma
55-128.AYET
1468 Okunma
56-129.AYET
856 Okunma
57-128 VE 129.AYETLERDE MATEMATİK YAPI
990 Okunma