Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
TEVBE SÛRESİ TEFSİRİ(9.SURE)

879 Okunma
ASPxHyperLink

79 VE 80.AYETLER
Süleyman Karagülle

Tevbe Sûresi-35

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

***

 

الَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لَا يَجِدُونَ إِلَّا جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْ سَخِرَ اللَّهُ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (79) اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ إِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ (80)

 

***

 

الَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لَا يَجِدُونَ إِلَّا جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْ سَخِرَ اللَّهُ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (79)

(elLaÜIyNa YaLMıJUvNa eLMuoOavVaGIyNa MiNa elMuEMiNIyNa FIy elöÖaWaQAvTı Va elLaÜIyNa LAv YaCıDUvNa EilLAv CuHDaHuM Fa YaSPaRUNa MiNHuM SaPıRa elLAHu MiNHuM Va LaHuM GaÜABun EaLIyMun)

“Müminlerden sadakatta mütetavviin olanlar ile cuhdünden başkasına vecd edemeyenlere lumeze edenler, onları masharaya alıyorlar. Allah onları masharaya almıştır ve onlar için elim azap vardır.”

Bundan önceki âyette Allah’ın onların sırlarını ve necvalarını bildiğini bilmiyorlar demiştir. Burada “Ve” harfi getirilmeden “Ellezîne” ile başladı.

“O kimseler ki müminlere lumeze yapıyorlar” diyor.

Onlar kimlerdir?

Alusi’nin dediklerini özetleyerek aktaracağım.

{ ٱلَّذِينَ يَلْمِزُونَ } مرفوع على خبر محذوف هم الذين او منهم الذين، اومبتدأ خبره { فَيَسْخَرُونَ }والفاء جوابية أو الفاء عاطفة خبره { سَخِرَ ٱللَّهُ مِنْهُمْ } أو منصوب بفعل محذوف ان الله يعلم الذين  أو مجرور على البدلية من ضمير سِرَّهُمْ  سر المنافقين ً. يعيبون { ٱلْمُطَّوِّعِينَ } أي المتطوعين، ً { مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ } حال المطوعين: { فِي ٱلصَّدَقَـٰتِ } يلمزون فيها، لايتعلق  بالمطوعين للفصل،

«قال كثير  من  اصحاب  رسول الله له عندي هذين من كذا تركت  احدا منهما لعيالى فقال رجل من المنافقين لاحد منهم خفية أن النبـي صلى الله عليه وسلم جعل ناقته خيرا منه فسمعه عليه الصلاة والسلام فقال: كذبت هو خير منك ومنها، و جاء احد منهم بصاع من صاعين من تمر فلمزه المنافقون"

 { وَالَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ إِلاَّ جُهْدَهُمْ } عطف على { ٱلْمُطَّوِّعِينَ او على { الْمُؤْمِنِينَ }. فيه ايهام أن ا ليس ٱلْمُطَّوِّعِين من المؤمنين. و{جُهْدَهُمْ } {جَهْدَهُمْ } المفتوح بمعنى المشقة والمضموم بمعنى الطاقة.

{ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْ } عطف على  يَلْمِزُونَ  تعقبية أو خبر و الفاء جوابية و خبر الذين يلمزون { سَخِرَ ٱللَّهُ مِنْهُمْ }اي ، جازاهم على سخريتهم، فالجملة خبرية و{وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ } جملة خبرية معطوفة عليها لا انشائية لان لا يتخلفا  وإنما اختلفتا فعلية واسمية لأن السخرية في الدنيا والعذاب في الآخرة وهو اسمية  لانه دائم ثابت،

“Ellezîne yelmizune” merfudur. Mahzuf fiilin haberidir. Onlar böyle kimselerdir yahut onlardan böyle kimseler vardır anlamındadır. Yahut mübtedadır. “Fa yasharuna”dur. “Fa” cevabiyedir yahut “Fa” atıfedir. Haberi “Allah onları maskaraya almıştır” cümlesidir. Ya da mahzuf bir fiilin mefulü olarak mensuptur. Böyle yapanları Allah’ın bildiğini bilmiyorlar mı anlamındadır. Yahut sırrahum’daki zamirin bedeli olarak mecrurdur. Münafıkların bedelidir. Lumeze etmek ayıplamak demektir. “Muttavviin”in aslı “mutatavviin”dir. Mine’l-müminin muttavviinin hâlidir. “Fi’s-sadakat” sadakatta lumeze yapanlar anlamındadır. Muttavviinin zarfı olmaz, çünkü araya başka kelime girmiştir.

Resulün arkadaşlarından birçoğu ona dediler ki; bende bundan iki katı vardır, birini eve bıraktım birini getirdim. Onlardan birine münafıklardan bir adam gizlice “Nebi deveyi ondan kıymetli görüyor” dedi. Nebi onu işitti. “Yalan söylüyorsun, o senden de deveden de daha iyidir” dedi. Biri de iki sa hurmadan bir sa getirdi. Münafıklar onu da ayıpladılar.

Cühdlerinden başkasını bulamayanlar “Muttavviin”e veya “Müminin”e atıftır. Bu takdirde muttavviinler müminlerden başkalarıdır. “Cuhdehum, cuhduhum ve cuhdehum”de meftuh olanı meşakkati, mazmum olanı takati ifade eder.

“Fayasharu minhum” “Yelmizune”ye atıftır. “Fa” takip faşıdır veya haberdir ve fâu cevabiyyedir. “Ellezîne Yelmizune”nin haberi “Allah onları masharaya almıştır” cümlesidir. Suhriyetleri sebebiyle cezalandırmıştır demektir. Cümle haber cümlesidir. “Onlara elim azap vardır” da haber cümlesidir. Ona matuftur. Fiil ve isim cümlelerinin ihtilaf etmemeleri için inşa cümlesi olamaz. İsim cümlesidir. Çünkü Allah’ın masharaya alması dünyevi cezadır. Azap uhrevi cezadır. Devamlı ve sabit olduğu için isim cümlesi getirilmiştir.

Alusi son klasik tefsirdir. Değişik görüşleri toplamıştır. Klasik tefsircilerde kurallar üzerinde tartışma vardır. Bu kurallardan doğan farklı manalar üzerinde çokça durulmamıştır. Bizim yapmamız gereken tercihlerin ifadesidir.

يَلْمِزُونَ يَجِدُونَ يَسْخَرُونَ الْمُطَّوِّعِينَ الْمُؤْمِنِينَ الصَّدَقَاتِ جُهْدَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ سَخِرَ

الَّذِينَ الَّذِينَ اللَّهُ مِنْهُمْ مِنْهُمْ لَهُمْ وَ فَ وَ لَا إِلَّا مِنَ فِي

Müştak kelimeler 10 tanedir. Kök olarak 9 tanedir. “Suhr” kökü iki defa geçmektedir. “Vecd” kelimesinin eşi yoktur. Yardımcı fiildir. Demek ki dört çift kök vardır. Bunlar karşılaştırılmaktadır. “Lümeze” ile “Suhr”, “Müminler” ile “Mutetavviin”, “Sadakat” ile “Cehd” ve “Azab” ile “Elim”. Bu dört çift kavramı karşılaştırmamız gerekmektedir.

“Sahr” kayalık sahadır. “Sehl” kuzu demektir. “Sehr” söz dinleyen uysal yabancı işçidir. Bir işten bedelsiz yararlanmak “suhr” olduğu gibi, böyle hor görülen yabancı işçinin alay edilmesine de “sıhr” denir.

“Remz” özel işaret demektir. Parola gibi tarafların anlayabileceği işaretlerdir. Türkçede rumuzlu konuşma deyimi vardır. Kur’an’da işaretli konuşma remz şeklinde anlatılmıştır. “Lümeze” “Rümeze”den dönüşmüş bir kelimedir. İğneli konuşma yanında kapalı konuşma anlamını taşır. Meramını karşı tarafa anlatır ama suçlanmamak için de açıkça ifade etmez. Burada iki sıfat isim yerine geçmiştir. Veyl bu iki sıfatı birden taşıyan kimseyedir. Tek başına iğneli konuşma, tek başına rumuzlu konuşma değil de, ikisini birden yapmak günah sayılmıştır.  Her iki kelime de sıfatı müşebbehedir. Kişinin bu tür konuşmayı sanat haline getirmesidir. Topluluk içinde bu nevi fitne ve fesatlık yapan, yaygara yapan, bozgunculuk yapan tipler vardır. Bunlar açıkça cephe alıp kritik yapmazlar fakat öyle sözler söylerler ki, dinleyici onun sözlerinin etkisinde kalarak kötü görüşlere sahip olur. Örneğin, suç olmayan fiilleri suçmuş gibi konuşurlar. Karşı taraf da bunun etkisinde kalarak hemen savunmaya geçer. Suç işlemiş insanlarla görüşmeyi suç sayarlar ve insanların görüşmesini önlerler. Bir parti üyesinin başka bir parti üyesi ile görüşmesini ahlaksızlık sayarak tecrit etmeye çalışırlar. Oysa bir müminin temel görevi herkesle görüşmek, onların görüşlerini almak ve tebliğde bulunmaktır.”

Yukarıdaki açıklamalar Akevler lügatinden alınmıştır. Başka yerde “Lümeze” ile “Hümeze”yi yani ikisini bir kullanmıştır. Biri rumuzlu konuşma, diğeri iğneli konuşma olarak anlatılmaktadır. Burada da rumuzlu konuşma ve alaylı konuşma şeklinde anlarız.

Bir çocuk veya kişi konuşmayı başkalarının söylediklerini doğru kabul ederek öğrenir. Yoksa dil olmazdı. Toplulukta bir kişi eğer bir şeyi tartışarak değil de tartışmadan doğru kabul ederek konuşurken karşı taraf birçok saçmalıkları farkına varmadan doğru kabul eder. Topluluklar bununla heyecanlandırılır, topluluk bununla inandırılır.

Birçok kimseler böyle kabul edilir. Topluluklar kimilerini hata etmez kabul eder, kimilerini de kötü kabul eder, ne yapsa kötüye yorar. Basın/medya bunu sağlamaktadır. İşte bunu lümeze ile temin etmektedir.

Kimi insanlar lümeze tekniği ile aşağı insan olarak görülür. O işi yapmak ayıp sayılır. O işi yapanlar düşük kişiler kabul edilir. Ondan sonra da herkes masharaya alır.

“Sadaka” ile “Cehd” de eşleştirilmiştir. Sadaka mâli mükellefiyettir. Cuhd ise cihadın köküdür, insanın bedenen ve fikren yaptığı çabadır. Müminler malları ve canları ile cihad edenlerdir. Müslimler ise malları ile cihad edenlerdir. Malları olmayan müminler de malları olanlarla eşit mertebededir.

Savaşlar olur, mağlup olanlar galip gelenlere vergi öderler. Mağluplar galiplere devamlı haraç vererek yaşarlar. Savaşın sonunda böyle bir vergi hususunda anlaşma yapılır. Ya ülkeyi terk eder giderler yahut anlaşma üzerine bir vergi öderler. Bu sözleşme sonra değiştirilemez yani daha fazla vergi istenemez. Oysa müslimler devletlerini böyle kurmazlar. Uzlaşarak anlaşma yaparlar. Devletlerini savaşarak değil anlaşarak kurarlar. İşte bunlar zekâtlarını isteyerek verirler. Yani kuvvete dayanan devlet, gücü ile vergiyi toplar, halktan zorla alır. Oysa İslâm devletinde halk kendi istekleriyle belli hizmetleri görmeleri için yöneticilere vergi verir. Buna sadaka denir. Sadakadaki temel kurala göre kişiler güçlerine göre vergi verirler. Yoksullardan ve fakirlerden vergi alınmadığı gibi toplanan vergilerden onlara pay verilir. Çünkü onlar da cehdleri ile savunmaya katılmışlardır, dolayısıyla ülke topraklarında payları vardır.

“Müminler” ile “Muttavviin” eşleştirilmiştir. Müminler emniyete alan kimselerdir, güvenliği sağlayan kimselerdir. Mütetavviin ise kendi rızaları ile vergi verenlerdir. Müminler vergi alanlar, mütetavviin ise vergi verenlerdir.

“Azab” ve “Elim” eşleştirilmiştir. Elim azabın sıfatıdır. Tatlı olan da uzbedir, acı olan da uzbedir. Acı veren durum elemli azabdır. Onlar için elemli azab vardır. Yani tatlı değil de acı azab vardır denmektedir. Bu dünyada Allah’ın onları masharaya almasına karşılık âhirette de onlar için azab vardır denmiştir. Allah onları elim azapla azaplandıracak denmiyor, onlar için azab vardır deniyor. Burada ilk bakışta âhiretteki azabın Allah tarafından olmadığı anlaşılır. Mefhumu muhalefet böyle bir manayı zorunlu kılar ve bâtıl olur.

Mahzuf olan “Hüve”den ise bütün münafıklar lümeze ederler anlamı çıkar. Münafıklık sanatı lümezedir. Öyle cümleler kullanırlar ki halk kötülüklere inandırılır. Bugünkü basın bu sanatın üstadıdır. Bugünkü insanlık din düşmanı yapılarak cahil bırakılmıştır. İnsanlar Tevrat’ın, İncilin, Vedaların ve Kur’an’ın öğrettiklerini öğrenmiyorlar, cahil kalıyorlar. Basının lümezesi ile saçmalıklar yapıyorlar. İnsanı kötülüklerden tek caydırıcı güç kısastır; elin kolun kesilmesidir, idamdır. Siz bu cezaları kaldırırsanız, insanları suç işlemeye adeta zorlarsınız. Dışarıda iş bulamayan suç işler ve hapse girer, orada ekmek elden su gölden yaşar. Çıktığı zaman bir daha suç işler ve tekrar hapse girer. İnsan bir yere alıştığı zaman orası onun cenneti olur, dışarıda olduğu zaman rahatsız olur. Mesela içki içerseniz başta rahatsız olursunuz ama devam ederseniz alışırsınız, sonra bırakamazsınız. Böylece hapishane onlar için cennet olmaya başlar. Adam 30 000 kişiyi öldürecek, kendisi asılamayacak! Bunu hangi akıl kabul eder?! Sermaye böyle istiyor. Çünkü sermaye dünyayı tetikçilerle idare etmek istemektedir. Para verecek, istediğini öldürtecek, sonra da lüks hapishane otellerinde onu besleyecektir.

Kur’an okumadan önce insanlara düşman idim. Onları öldürme planlarını kurmaya çalıştım. Bugünkü robotlar yok iken robot silahları düşündüm. Hâlbuki sonra öğreniyorum ki ben eğer Kur’an okumasaydım katil olacaktım. Kur’an okuyan cesur olur ama günahtan korkar. Kur’an okumayan günahtan korkmaz ama korkak olur. Böylece denge oluşur.

Hazf edilen kelimeyi “onlardan” olarak kabul edersek, hepsi değil bir kısmı yani münafıklardan bir kısmı lümeze yapar, bir kısmı yapmaz. Lümeze yapmayan münafıklar da vardır demektir. Bu da yere, zamana ve durumlara göre değişir. Bazı lümezeyi bütün münafıklar yapar, bazı lümezeyi ise kimi yapar kimi yapmaz. Bu iki durumun da belirtilmesi için eğer ellezîne yelmizûne mübteda ise münafıklardan değil de tüm insanlardan lümeze yapanlar masharaya alırlar denmiş olmaktadır. Yani eğer hazf takdir edilmezse genel kural söylenmiş olur. Atıf harfinin olmaması da münafıklıkla ilgisi olmamasını gerektirir. “Fe” harfi ile atfetme hâlinde bu ifade edilebilirdi. O zaman birinci mana verilemezdi. O sebeple bu şekilde ifade edilmiştir.

“Fe” harfi ile masharaya alırlar denmiş olmaktadır. Yani eğer bir kimse lümeze yaparsa o aynı zamanda masharaya alır. Bu cümlenin manası olarak lümeze yapar masharaya da alır anlamı çıkar. “Fe” harfi ceza harfi olur. Eğer “Fe” harfi atıf harfi ise biri lümeze yapar da masharaya alırsa Allah da onu masharaya alır anlamı çıkar.

Bu takdirde lümeze yapanlar masharaya alır. “Hum” münafıklara yahut lümeze yapanlara şamil olur.

Masharaya almak, Allah’ın masharaya alması, Kur’an bunları o zamanki Medine münafıklarına söylemektedir. İnsan değişmiyor. Bugün de aynı olaylarla karşılaşıyoruz. İnsanlık çapında olduğu gibi ülke, il, bucak ve ocak çapında da olmaktadır. İzmir Akevler’de bunlara benzer olaylar yaşanmıştır.

الَّذِينَ يَلْمِزُونَ

(elLaÜIyNa YaLMıJUvNa)

“Lümeze yapan kimseler”

Bir topluluğu inandırarak değil de kandırarak kendi etrafına toplamak isterseniz öyle konuşacaksınız ki dinleyenlerin hoşuna gitsin. Bunun için çok manaya çekilebilir cümleler söylersiniz. Reşat Nuri Erol bir beldede belediye başkan adayı olmuştu. Ben de onu desteklemek üzere gittim. Orada yönetim kurulu vardı. Mevcut belediye başkanı, bütün diğer partilerle yönetim kurulları ile de dâhil olmak üzere işbirliği içindeydi ve kendisi iktidar veya ana muhalefet partisinden de olmayan bir kimse idi. Bizim partinin yönetim kurulu üyeleri bizim çalışmalarımızdan rahatsız olmuşlardı! Partimizin belde başkanı bana dedi ki: Gece kalkar teheccüd namazı kılarsın, işte o Adil Düzendir. O da Adil Düzeni savunuyordu biz de, ama biz düzen değiştiriyorduk, o teheccüd namazına indirgiyordu. İşte böyle yuvarlak kelimeler kullanırsınız, herkes kendine göre onu anlar ve o kelime etrafında insanlar toplanırlar.

Fethullah Gülen Kur’an’ın da işaretlerine uyarak beddua etti. Eğer paralel devlet var da gerçekten iktidar aleyhinde böyle hareket yapıyorsa Allah onları kahretsin; yok, eğer böyle bir şey yok da sadece bizim cemaat çalışmalarımızı bertaraf etmek için tertipleyenler varsa Allah onları kahretsin. Basın bunu rumuzlu konuşma olarak kabul etti ve Recep Tayyip Erdoğan’a beddua etti şeklinde ortaya koydu. Herkes de bunu böyle anladı. İşte bu lümezedir. Basının yaptığı lümezedir.

Bakanların çocuklarının rüşvette aracı olduğunu söyleme hakkı savunma gibi görünmektedir ama asıl gayeleri iktidarı yıpratma olduğu için bu lümezedir. 17 Aralık’tan sonra iktidarın yaptıkları da lümezedir. Hukuku ve güvenliği korumak için kanunlar çıkarıyor gibi görünüyor ama asıl gayesi kendisine yapılan saldırıları def etmedir. Oysa bunu yaptıran da yine sömürü sermayesidir. Gaye iktidarı korumak değil iktidarı yıkmaktır. AK Parti’ye yapması gerekenleri değil de yapmaması gerekenleri yaptırmaktadır. Onun her konuşmasını MİT’ten başka bir güç dinleyebilir mi? Onu güçlendiren kanun çıkarmaktadır. Dün yargı dokunulmazlığı vardı. Orgeneralleri hapse attı. Şimdi ise yargı serbestliği var. Katilleri de dışarı çıkarıyor. Biri güya Anayasaya uymak için tahliye etmek istemiyor, diğeri güya kanunlara uymak için katilleri serbest bırakıyor.

Bunların hepsi lumezedir.

الْمُطَّوِّعِينَ

(eLMuOavVıGIyNa)

“Mütetavvileri”

“Tav’” ağaç üzerinde olgunlaşmış meyvedir. İstediğin zaman kolayca kopar. Bir işi, bir hareketi direnmeden yapma anlamındadır.

Doğadaki olaylar tav’an veya kerhen hareket ederler. Tav’ doğadaki etki kuvvetleridir. Kerh de tepki kuvvetleridir. Doğanın temel iki kanunu vardır. Biri enerji ve madde sakımı kanunudur. Bunlar kâinat yaratıldığından beri değişmemektedir. O zaman kaç tane madde parçacığı varsa bugün de o kadar parçacık vardır. Biri de madde parçacıklarının hızlarıdır. Parçacıklara ait hızların karelerinin toplamı da sabittir. Bir parçacıktan öbür parçacığa geçer. Birinin artar, diğerinin azalır ama karelerinin toplamı değişmez. İkinci kanun ise etki ve tepki kanunudur. Ne kadar etki varsa o kadar tepki vardır. Bu kanunun uygulaması entropinin büyümesini ortaya çıkarır. Sonunda kâinatta mevcut olan yüksek enerji düşük enerjiye dönüşür. Tav’ yüksek enerjidir. Kerh ise düşük enerjidir. İkisi birden oluşları meydana getirir.

Sadakada muttavviin olmak demek, isteyerek vergi vermek demektir.

İki türlü vergi sistemi vardır.

Biri; iktidar ister, halk kaçırmak ister ama sonunda vermek zorunda kalır.

Diğeri ise; halk kendi isteği ile vergi öder.

Lümeze nedir?

Halkı kendi isteğiyle vergi ödemekten caydırmak demektir.

Kanunlar çıkarırlar, halka taşıyamayacakları vergi yüklerler ve bunu kamu yararına yaptıklarını iddia ederler. Oysa bu kamu yararına değildir. Halk ağır vergiyi ödemeyince ya iflas edip açlıktan ölür ve devletleri yıkılır, ya da halk vergi kaçırmaya başlar ve tav’an vergi sisteminden kerhen vergi sistemine geçilir.

Gayeleri ağır vergi koyarak halkı iş yapamaz hâle getirdikten sonra onları kendilerine işçi yapıp karın tokluğuna çalıştırmaktır. Buraya götürmek için güya kamu lehine ağır vergiler koymak ve halkı vergi kaçırarak veya aç bırakarak yola getirmedir.

Ülkemizde kayıtsız ekonomi vardır, vergi kaçakçılığı vardır. Bu bizim istemediğimiz ve nefret ettiğimiz bir durumdur. 1967’de İzmir Akevler Kooperatifi’ni bu amaçla kurduk, tav’an vergi vermek için kurduk. Hâlen İstanbul’daki kooperatiflerle birlikte bu amaç için çabalıyoruz. Adil Düzene göre çalışan kooperatifimiz dışında tav’an vergi vermek mümkün değildir. Halkımız vergi kaçırarak ve kayıt dışı ekonomi ile yaşama imkânı bulmaktadır. Yoksa bütün işletmeler kapanır, devletimiz de yıkılır.

Bu yalnız Türkiye’de olan bir olay değildir. Önce Avrupa’da yaygınlaşmıştır. Şimdi ABD’de de kayıt dışı ekonomiye gidilmektedir. Kayıt dışılık da ilkelliktir. Muhasebesiz bir ekonomi olduğu için durum şöyle olur; hesabını bilmeyen kasap ne satır bırakır ne masat.

Faizci tekel sömürü sermayesi işte böyle bir dünya düzeni kurma ve sürdürme çabasında ama başarılı olamayacak.

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

(MiNa elMuEMiNIyNa)

“Müminlerden”

1950’lere geldiğimizde ülkemizde devlet ekonomisinden liberal ekonomiye geçildi. Çıkartılan birtakım kanunlarla hırsız ve dolandırıcı olanların varlıkları artmaya başladı. Müminler ise en sefil hayatı yaşamaya başladılar. Haram yememek için kanunlara ve kurallara uyuyorlar, bu da onları sefalete götürüyordu. Bu kanunları zaten müminleri hayat dışı bırakmak için çıkartıyorlardı. Onlara göre aptal/salak inanmışlar bunlara uyarlar. Çünkü onlar mütetavviindirler. Onları hayattan sileriz diye düşündüler.

1960 müdahalesi bunun sonucunda zorunlu oldu. Askerler demokrasiyi getirdiler. DP’yi kapattılar, başbakanı astılar ama demokrasiyi de getirdiler. Bu sefer Demirel, Özal ve Erbakan sayesinde inanmışlar da artık tav’an yaşama yerine kerhen yaşama yolunu tuttular. Halka rüşvet vermeyi ve vergi kaçırmayı öğütlediler. Bugünkü AK Parti ve bugünkü Cemaat işte bunların yani bu zihniyetin ürünüdür.

Biz Akevler olarak bu yolla sonuç alınamayacağını her iki gruba da daha baştan söyledik. Onu yapmamalarını, “Adil Düzen”in gelmesi çalışmaları gerektiğini söyledik. Hâlâ söylüyoruz. Uçuruma doğru gidiyorsunuz diyoruz. Kulak veren yok!

فِي الصَّدَقَاتِ

(FIy elöÖaWaQAvTı)

“Sadakatta”

İki türlü devlet vardır.

Biri tav’an oluşmuş devlettir. Halk bir araya gelir, sözleşme yapar, yöneticileri seçerler. Onlara gönüllerinin rızası ile paylarını yani vergileri verirler ve böylece Adil Düzen içinde bir topluluk oluşur.

İkincisi ise kerhen oluşmuş devlettir. Birileri bir güçle ve zorla topluluk oluşturur. Merkezi kurallar koyar. Halkı ona silah zoru ile uydurur. Ayrıca halktan silah zoru ile vergi toplar. Böylece kuvvete dayalı bir topluluk oluşur.

Bu durum genel kuraldır. Üçüncü bir durum yoktur. Yani ya tav’an kanun düzeni oluşacak ya da kerhen oluşacak. Biz kanunsuz yaşarız diye bir durum yoktur.

Bunun anlamı şudur. Siz “Adil Düzen” getirmediğiniz müddetçe “zalim düzen” devam edecektir. Düzensiz bir durum yoktur. Yani zalim düzen de düzenin olmadığı yerde bir rahmettir. Fitne katlden eşeddir âyetinin manası budur.

Sadaka halkın yönetime olan sadakatini gösterir. Yönetimin de halka olan sadakatini ifade eder. Halkın ona itaat edebilmesi için halkın onu sevmesi ve sayması gerekir. Bu da vergiyi gönül rızası ile vermektir. Bu sebeple yönetimlerin halktan zorla vergi toplaması İslâmiyet’te yoktur. Halk tav’an vergi verecektir. Bu da sadakadır, karşılıklı sadakatin belgesidir.

“Sadakat” dediğimiz zaman bir sistemi ifade eder, gelirleri ve giderleri ifade eder. Halk gönül rızası ile yönetime vergi verir, yönetim de onları halkın hizmetinde sadakatle harcar. Böylece topluluk huzur içinde varlığını sürdürür.

Kamu gelirleri yerinde harcanmazsa veya halk vergiyi kaçırırsa sonunda o topluluk tav’an topluluk olmaktan çıkar, kerhen topluluğa dönüşür.

Birçok demokratik yönetimler sonunda baskı rejimleri olmuştur.

وَالَّذِينَ لَا يَجِدُونَ إِلَّا جُهْدَهُمْ

(Va elLaÜIyNa LAv YaCıDUvNa EilLAv CuHDaHuM)

“Cehdlerinden başkasını bulamayanlar”

Vecd etmeyi bulmak şeklinde tercüme ediyoruz. Vecd aynı zamanda icad etmektir, yani yeniden ortaya çıkarmaktır. Hazırı bulmak da vecddir. Bir şeyi yeniden ortaya çıkarmak da vecddir. Bir ev bulup kiralamak vecd olduğu gibi bir ev kurmak da vecddir.

Cehd veya cühdlerinden başka bir şey yapmayanlar demektir.

Tav’an (gönüllü) topluluklarda iki grup insan vardır. Birileri çalışıp zekâtlarını verirler, onlar zekât için çalışırlar. Birileri de onların gönül rızaları ile verdikleri mallarla cihad yaparlar. Bunlar da kamu işlerini yapmakla meşgul olurlar. Bunlar sadece yaşamak için gelir temin ederler. Bunlar mallarını ve canlarını kamunun hizmetine koymuşlardır.

İşte lümeze yapanlar bunları da sürekli imalı yollardan kötülerler. Ordu aleyhinde bir beyanat bulamadıkları zaman lümeze yolu ile kötülerler. Türkiye’de halkımızın saygı duyduğu bir kurum vardı, o kurumu da lümeze yoluyla bugünkü hâle getirdiler. Onlar zulmettiler; asker zulmetti dediler. Onlar dinsizlik yaptılar; asker böyle istiyor dediler. Oysa 1950’ye kadar ordunun başında Mareşal Fevzi Çakmak vardı ve Mareşal dindar bir adamdı. 1960 darbesini ordu yapmadı, ordu müdahale etti ve darbeyi önledi. 1971 ayaklanmasını ordu yapmadı, ordu müdahale etti ve ihtilâli önledi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni halkımızla birlikte ordu kurdu. Demokrasiyi ordu getirdi. Ama komutanlar hapse atıldı. Türk ordusunu yıkmak gayesinde oldukları için sanki onlar zalim imiş gibi nerdeyse halk inandırıldı.

Hedeflerine varmak için çok yaklaşıldı. Eğer AK Parti’nin oyu %35’lere düşerse artık iktidarda kalamaz ve başka iktidar da yoktur. Gelse bile bu lümeze yapanların zaferi olacağı için kendimize melce aramamız gerekir. Bütün saçmalıklarına rağmen halkımızın %45’in üstünde oyu AK Parti’ye verilmelidir; AK Parti de akıllanıp “Adil Düzen”e kulak vermelidir.

فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْ

(Fa YaSPaRuVNa MiNHuM)

“Onlarla mashara ediyorlar”

Onlara göre sadakatle vergi verenler, tav’an kanunlara uyanlar aptallardır, zavallılardır, cahillerdir. Orduda devlete sadakat gösterenler, PKK ile cihad yapanlar aptallardır. Askerler dolduruşa gelip AK Parti’ye saldırmalıdırlar. Tayyip gibi yapmalıdırlar.

Ama ordu bütün bu oyunları bildiği için sabrediyor.

İlker Başbuğ, ben hapishanede de görevimi yapıyorum dedi. Bunun manası büyüktür. Ben iktidar taraflısı bir generaldim demek istedi. Sanki onlar buraya attılar diye lanse ettiler. Ben karşı çıkacağım zannettiler. Hayır, karşı çıkmıyor, sadakatte kalıyorum. Bu sabrım onları yenecektir. Böyle demek istedi. Hapishaneden çıktığı zaman da asıl hasımlarını gösterdi. İktidara değil oyuna gelenlere işaret yaptı.

Demek ki onlar askeri küçük düşürmek, ülkeye sadık olup vergisini ödeyenleri küçük düşürmek için çaba sarf etmektedir. Bu ülkede insanlar vakıflar kurarak cihadlarına devam ediyorlar. O vakıf müessesesini çökertmek için bakan çocukları hapse girdiler.

سَخِرَ اللَّهُ مِنْهُمْ

(SaPıRa elLAHu MiNHuM)

“Allah onlarla suhr etmektedir”

Buna bir örnek vereyim. 28 Şubat’ta ABD’de sermaye darbeyi hazırladı ve Türk ordusuna dayattı. Demirel, ordu ve Erbakan bir araya gelerek sonunda darbesiz 28 Şubat atlatıldı. O zamana kadar ordu İsmet İnönü hayatta iken onu dinlerdi. Ondan sonra da CHP’yi dinlemeye başladı. Erbakan’ın anlattıkları ile uyandı. 28 Şubat’tan sonra karar verdi; artık hangi parti oy alırsa onu dinleyecek ve onun emrinde olacaktı.

Böylece 28 Şubat’taki sermayenin masharalıkları tersine döndü.

Türk ordusu yeni siyasete geçti. Beş sene bekledi. Kıvama gelince 2002 seçimleri geldi. Sermaye seçimi erteletip sonra da demokrasiye son vermek istedi. Hüseyin Kıvrıkoğlu ayrılmak üzere olan Genelkurmay Başkanı idi, ona sordular, seçim olsun mu dediler; seçim olacaktır ve bu millet daima doğru oy vermiştir dedi. Seçim askerlerin baskısı ile oldu ve on seneden fazladır AK Parti iktidardadır.

Sonuç ne oldu?

Sermaye mashara oldu. ABD’de Demokratlar iktidar oldu. Rusya’da Putin iktidar oldu. Sonuçta sermaye şimdi Erdoğan’ı düşürerek Putin ve Obama ile oynamak istiyor.

Kim mashara oldu; Millî Görüş mü, sömürü sermayesi mi?

Bugün de sermaye lümeze yapmakta, masharaya almakta ama bu planı kendine dönecektir. AK Parti gitse bile “Adil Düzen”, Hak düzeni, peygamberler sistemi dünyaya hâkim olacaktır. Kaldı ki AK Parti bu üç seçimi de kazanacaktır sanıyorum ve sonra da duamız odur ki tevbe eder “Adil Düzen”e, Hak düzene gelir.

وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

(Va LaHuM GaÜABun EaLIyMun)

“Onlar için elim azap vardır”

Bunların dünyada mashara olması yetmeyecek, âhirette de elim azab ile azab edileceklerdir.

Alusi’ye bakmadan masharaya almak dünya, elim azab ise âhiret içindir diye yazdım. Sonra Alusi’ye başka konuda baktım. Orada da aynı mana verilmiş; isim cümlesi olması âhiretteki azabın sürekli olmasındandır denmektedir.

Görülüyor ki birbirimizden habersiz aynı manayı vermekteyiz, o halde verdiğimiz mana doğrudur, metodumuz doğrudur.

Yarın siz de hep böyle durumlarla karşılaşacaksınız.

اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ إِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

(iSTaĞFiR LaHuM EaV LAv TaSTaĞFiR LaHUM Ein TaStaĞFiR LAHuM SaBGIyNa MarRaTan FaLaN YaĞFiRalLAHu LaHuM ZAvLıKa BiEanNaHuM KaFaRUv Bi elLAvHı Va RaSUvLiHIy Va elLAvHu LAv YaHDiy elQaVMa eLFavSıQIyNa)

“Onlar için istiğfar et veya onlar için istiğfar etme Onlar için yetmiş defa da istiğfar etsen Allah onlara asla mağfiret etmeyecektir. Bu Allah’a ve resulüne küfretmelerindendir. Allah fasıklar kavmine hidayet etmez.”

1960 darbesi sonrasında benim için sen Demokrat Partilisin dediler ve Ankara’da devlet dairesindeki görevimden attılar. Oysa ben Demokrat Partili değildim, oyumu Millet Partisi’ne kullanmıştım. Bir sene sonra İzmir’de Hava Eğitim Komutanlığı’nda Lisan Okulu inşaatı vardı, orada kontrol mühendisi oldum.

O arada Adnan Menderes’i astılar.

Düşündüm; ben DP’li değildim; niye attılar?

Menderes kayıtsız şartsız Batıcı idi, Müslümanlıkla alakası yoktu, namaz kılmaz, oruç tutmaz, haramlardan kaçınmazdı; peki, onu ne diye astılar?

Demek ki burada oyun vardır, dedim. Kararımı verdim; ben siyasetle uğraşmayacağım, kooperatif kurup orada Müslümanca yaşayacağım. Abdullah Gül’ün dayısı Prof. Dr. Ahmet Tahir Satoğlu katıldı ve 1967’de Akevler Kooperatifi’ni kurduk. Daha öncesinde Nur şakirtlerinden Mustafa Birlik’in Nur medresesinde onlarla tanışmıştım. Kooperatifin kurulması döneminde bizi desteklediler. Kooperatife ruhsat alamadık. Bunun üzerine parti kurmaya karar verdik. Necmettin Erbakan katıldı ve 1969’da bağımsız adaylıklarımızı koyduk, ben Aydın adayı oldum. Sonradan İzmir’e tayini çıkan F. Gülen ve N. Erbakan’la temelde anlaştık; illegal değil legal çalışılacak ve şeriata göre cihat yapılacaktı.

Gerek Gülen’le, gerek Erbakan’la altı yedi yıldır çalışmalar yapıyorduk. Haftada bir veya iki gün birlikte oluyorduk. Her iki topluluk da Akevler’in birer kardeşleridir. Ama büyüdükten sonra bizi unuttular, Akevler’i kenara ittiler ama İslâmiyet’e büyük hizmetleri oldu. Her ikisi alanlarında dünyada süper güç olmaya başladı. Bugün işte bunlar yani bu iki taraf kavga ediyorlar ve yanlış iş yapıyorlar.

İkisi de bizi dışlamışlardır ama yine de her ikisi için dua ediyoruz. Uyarıcı yazı yazıyoruz, samimi kanaatimiz olarak yazıyoruz. Gülen iyi insandır, Tayyip iyi insandır, Nur şakirtleri iyi insanlardır, AK Partililer iyi insanlardır. Her iki tarafta sermayenin ajanları vardır, bu fitne onlar tarafından çıkarılmaktadır diyor, kurtulmaları için dua ediyoruz.

Onların bataklıktan çıkmaları için uyarılarda bulunuyoruz.

Bu âyetler bize cevap veriyor, sevindirici olmayan haberi getiriyor; istiğfar etsek de istiğfar etmesek de, yetmiş kere istiğfar etsek de Allah onları mağfiret etmeyecektir. Her iki taraf bu durumlara devam ederlerse, iki tarafta bulunan münafıkları ve ajanları ayıklayamaz da onlardan kurtulamazlarsa, iki taraf da çökecek, iki taraf da yok olacaktır. Bunu teyiden ve tekiden söylemektedir, vurgulaya vurgulaya belirtmektedir.

İstiğfar etmek uyarmak demektir, yol göstermek demektir. Her ay bir uyarı yapsak, yedi senede yetmiş defa uyarı yapmış oluruz. Yani biz ne kadar çırpınırsak çırpınalım Allah onları mağfiret etmez. Tevbe etseler mağfiret eder. Bizim istiğfaratımızla mağfiret etmez.

Ama O tevvabdır.

Her seminerde mutlaka beni sarsan beyanlar ortaya çıkar.

Bu âyete baştan baktığım zaman aklımın ermediği bir yer gözüme çarpmıştı. Biz Allah ve resulü kelimesini hakemlerden oluşan yargı anlıyorduk. Bu âyette üç defa Allah geçmektedir. Arada Allah ve resulü ifadesi geçtiği için üçüncü Allah izhar edilmiştir. Bu da buradaki Allah ve resulünün hakemlerden oluşan yargı olduğunda kuşku bırakmamaktadır.

Ne var ki yargı kararlarına uymamak olur ama yargıya küfür nasıl olur?

Burası bende bir takıntı olmuş, buraya gelinceye kadar öyle kalmıştı.

Burada şimdi bu ifade son derece aydınlık hâle gelmiştir.

Gürsoy Erol’un birinci devre milletvekili olduğu dönemde yani bundan sekiz dokuz sene öncesinde, Cemil Çiçek Adalet Bakanı idi; Allah razı olsun, randevu talebimi kabul etti ve önerimi sundum; dört tane yüksek kurul kuralım dedim: Hakemler Yüksek Kurulu, Soruşturma Yüksek Kurulu, Bilirkişi Yüksek Kurulu ve Savunma Yüksek Kurulu. Bana dedi ki; “Bu Adil Düzen’dir, bu partide olmaz, siz Adil Düzen Partisi’ni kurun!”

Biz hakemlerle bu işin çözüleceğini başbakana da söyledik. Hep yazdık. Millî Gazete’de defalarca yayımlandı. Kulak veren olmadı!

İşte burada hakemler kuruluna küfretmek demek, onu kabul etmemek ve o önerileri reddetmek demektir. Allah açıkça bize bildiriyor. AK Parti’yi Allah mağfiret etmeyecektir. Çünkü onlar hakemlerden oluşan yargıyı reddettiler, ona küfrettiler; hâlâ da küfrediyorlar. Affetmeyecektir çünkü yeni düzen buna dayanmaktadır. Allah diyor ki; ben senin/sizin hatırın/ız için III. binyıl uygarlığını durdurmam.

Buradan iki önemli hüküm çıkaracağız.

Biri; bizim ilk işimiz hakemlik sistemini aramızda yaygınlaştırmaktır, her konuda hakemlere başvurmaktır, hakem kararlarına kayıtsız şartsız uymaktır.

İkincisi; Cemaat ile AK Parti arasındaki kavga da hakemlik sistemi ile kolaylıkla biter. Gülen bir hakem seçsin, Erdoğan da bir hakem seçsin, iki hakem başhakemi seçsin, kararı onlar versin. Ama onlar başbakanı azletmeye yetkili olacaklar, onlar Samanyolu televizyonu ve Zaman gazetesinin yöneticilerini değiştirmeye yetkili olacaklardır.

Gülen Cemaati veya R. T. Erdoğan yani Ak Partililer hakemlik müessesesini kabul etmedikleri takdirde, yetmiş defa istiğfar etsek de Allah mağfiret edecek değildir.

Görülüyor ki Allah Cebrail’i göndermeden bize Kuran’la mesajlarını ulaştırıyor.

Bu husus Sayın Cemil Çiçek’e ulaştırılmalıdır.

Burada önemli bir hususa işaret edilmiştir. Bunların yani hakem kararlarını kabul etmeyenlerin fasık oldukları bildirilmiştir. Hakem kararlarına razıyım diyebiliyorlar mı; işte o zaman F. Gülen ve T. Erdoğan kurtuldular demektir. Razıyız demiyorlar mı; işte o zaman sonuçlarına katlanacaklar demektir. AK Parti’nin işi sadece bununla bitmez; ülkemize hakemlik sistemini getirmeyi de nezretmelidir, vaat etmelidir.

اسْتَغْفِرْ لَهُمْ

(iSTaĞFiR LaHuM)

“Onlara istiğfar et”

أَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ

(EaV LAv TaSTaĞFiR LaHuM)

“Veya istiğfar etme”

“Hafere” kazımak demektir, “Kabere” kazılan çukura bir şeyi koyup kapatmak demektir, “Kefera” bir şeyin üstünü örtüp içinde ne olduğunu göstermemek demektir, “Gafere” ise içinde ne olduğunu bildiğimiz halde görünmemesini sağlamak demektir.

Kişilerin işlediği suçları işlememiş kabul eder ve ceza vermezseniz o affetmektir. İşlediği suç hepten silinmiyor ama ceza verilmiyor. Buna mağfiret deniyor.

Buradaki “istiğfar et” emir değildir; “istiğfar etsen de istiğfar etmesen de” deniyor. Ruhsat anlamındadır. İstersen istiğfar edersin, istersen etmezsin, ikisini yapıp yapmamakta serbestsin denmektedir.

İnzar etsen de inzar etmesen de birdir, onlar iman etmezler deniyor ama sonra “ey insanlar ibadet ediniz” diye emrediyor. Emretmek demek onun o işi yapacağını mutlaka beklemek değildir. Biz de arkadaşlarımız hakkında istesek de istemesek de birdir, Allah ne takdir etmişse o olacaktır.

Ahşap ev imalatına 1996’da başladık. İstanbul Çatalca’da kuracaktık... İzmir’de Kemalpaşa Belkahve mevkiinde kuracaktık... Hattâ ortaklar katıldılar, sonra vazgeçtiler... Yalova’ya geldim, oradaki yakınlarımla yapacaktım... Sakarya Sapanca’ya gittim, Nurettin Sarı kabul etti, 3000 TL verdi; hâlâ ortak olarak devam etmektedir...

Nurettin’in oğlu Bahattin Sarı ile İstanbul Etiler’deki atölyede başladık…

Oradan Sakarya Sapanca’ya taşıdık…

Oradan Düzce’ye taşıdık, depreme yakalandık…

Oradan İstanbul Çatalca’ya (Kabakça Köyüne) taşıdık…

Oradan İzmir’deki fabrikamıza (Sütçüler Köyü-Kemalpaşa) taşıdık...

En sonunda iki kamyon tomruk satın aldığımız Ahmet Şişman’ın Kocaeli Gebze’deki tomruk/kereste satış deposuna borcumuz karşılığında büro olarak binayı monte ettik…

Her seferinde başlarız ve bir seviyeye kadar geliriz. Bir seferinde dört tane imal ettik; ikisini sattık, biri Çatalca Bahşayış köyündeki arazimizde duruyor, biri kavak kerestesinden deneme mahiyetindeydi, tamamlamadan attık.

Şimdi de yeniden başladık. Osman Aydın’la başladık. Zeki Altuboğa ile başladık. Hep yarım kaldı. Sadece bende proje olarak gelişti. Proje denemelerim tamamlanmış durumdadır. Ama sonuç yine görülmüyor. Bütün bu sonuçların alınmaması nedir?

Çalışan arkadaşlar bırakıp gidiyorlar. Biz ne kadar onların devam etmeleri için dua etsek de duamız kabul olunmuyor. Ama biz bu durumda ne yapacağız, olmuyor diye bırakacak mıyız? Hayır! Eğer iş doğru ise yapılması gerekiyor demektir, devam edeceğiz. Sonuç bize ait değildir. Burada ister istiğfar et ister etme şeklinde değil de; istiğfar edebilirsin, yani yine onlarla bu işi sürdürmek isteyebilirsin. Bahattin Sarı, Osman Aydın, Zeki Altuboğa ile yeniden bu işi yapmayı sürdürüp sürdürmemekte serbestsin denmektedir. Emir sigası ile getirilmiştir. “İnzar etsen de etmesen de birdir”de ise inzar emri devam etmektedir.

Benzer şekilde AK Parti’yi veya Saadet Partisi’nin istiğfarını yapıp yapmamakta serbestiz demektir. Bizim onları uyarmamız emredilmektedir demektir. Allah onları mağfiret edecek değildir.

Akevler “Adil Düzen”in kurulması için getirilmiştir, ahşap evlerin yapılması için kurulmamıştır. O halde biz ahşap evleri yapacaksak “Adil Düzen” içinde yapacağız. Bundan ayrıldığımızda kuruluş amaçlarına uymamış oluruz. Biz taviz verip birlikte çalışmak istesek de “Adil Düzen”e inanmayanlar bizimle çalışmazlar. Bizim onların çalışmasını isteyip istemememiz yeterli değildir. “Adil Düzen”e inanmış olmak ona göre davranmaları içindir.

AK Parti de İstanbul’a kanal kurmak için kurulmamıştır, “Adil Düzen”i getirmek için kurulmuştur. “Adil Düzen”i getirme çalışmalarından vazgeçtikleri takdirde biz yine onları davet etmeye ve desteklemeye devam ederiz veya etmeyiz. Serbest kılınmışızdır. Yani AK Parti’ye oy verip vermemekte serbestiz.

İşte, âyet bizi serbest bırakmıştır. “Adil Düzen”i benimsemedikleri takdirde, bu ister Akevler’deki çalışmalarda ister AK Parti çalışmalarında olsun, başarı mümkün değildir.

Ben şahsen birlikte çalışmama ve oy vermeme kararında değilim. Bizimle beraber çalışan arkadaşlar istedikleri zaman ayrılıp giderler, istedikleri zaman da geri gelebilirler. Biz geri gelmelerini talep ederiz. Nitekim Muhammed Zübeyir Erol’a tekrar gelip bizimle çalışması için defalarca davette bulunduk; kabul edip etmemek onun kararına kalmıştır.

Demek ki Allah bizi serbest bırakıyor ama biz istiğfar tarafını tercih ediyoruz.

AK Parti’ye de ben onun için oy vereceğim.

فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ

(FaLaN YaĞFiRalLAHu LaHuM)

“Allah mağfiret edecek değildir”

Evet, biz Marangoz Serdar ile de iş yaptık; Serdar buraya sadece ekonomik çalışma yapmak amacıyla katıldı, onun için onun ayrılması normaldir.

Ama M. Zübeyir Erol ile Mehmet Hikmetumut için durum böyle değildir; bir an evvel dönmeleri gerekir.

Zeki Altuboğa da bir yere gidemez. Çünkü o nezretti. Gitmeyecek ve onunla iş yapacağız. Ama “Adil Düzen”i kendisine uydurmamalıdır, kendisi “Adil Düzen”e uymalıdır.

Diğer arkadaşlar tamamen serbesttir. Onlar da ya inanacak ve kalacaklardır, ya da er geç burasını bırakacaklardır.

AK Parti için de, Cemaat için de söyleyeceğim budur. Artık istiğfar edip “Adil Düzen” karşısında olmayacaklardır. İkisinin de en önemli günahları budur. Şimdi de işte o günahlarının vebalini çekiyorlar.

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَفَرُوا

(ZAvLıKa BiEanNAHuM KaFaRUv)

“Çünkü onlar küfrettiler”

Evet, biz geçmişimizde Millî Görüşçülerle beraber olduk, Gülen Cemaati ile beraber olduk; İslâm düzenini getirmek üzere birlikte yola çıktık. Metotta anlaşamadığımız için aynı yolda farklı kafileler olarak yürüdük. Zaman gösterdi ki Akevler’in yolu eksik ama doğru imiş. Artık onların bizimle beraber olmalarını istiyoruz. Şimdi onlar da anladılar ki tuttukları yol yanlışmış; hâlâ o yanlışlıkta ısrar ediyorlarsa bu küfürdür.

Biz istesek de istemesek de Allah onları mağfiret edecek değildir.

Bizimle birlikte çalışacak arkadaşlar şunu iyice bilsinler ki biz onlara taviz versek de vermesek de Allah muvaffak etmeyecektir. Herkesin Kur’an’ın hükümlerine gelmesi gerekir. Bunun tek yolu vardır. Başkanın kararlarına uymamız gerekmektedir. Başkanın kararlarına uyarız ama hakemlere gideriz. Hakemlerden birini bir taraf, diğerini diğer taraf seçer; başhakemi hakemler seçer ve hakemlerin verdikleri kararlara başkan da uyar. İyi bilinmelidir ki bu usulü kabul etmediğimiz zaman başarıya ulaşmak mümkün değildir.

Bu ifade bizi de uyarıyor. Biz de daha hakem kararlarını işletemiyoruz. Başkan kararlarına uyma durumuna gelmedik. Demek ki biz de küfürle karşı karşıyayız.

بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ

(Bi elLAvHIı Va RaSUvLiHIy)

“Allah ve resulüne”

Kur’an’da “Allah ve resulü” dendiği zaman hakemlerden oluşan yargı anlaşılmalıdır.

Bu yargı müessesesini düzenlememiz gerekir. Bunu yapmaz da mevcut hâkimlik sistemi içinde var olan düzeni sürdürmeye devam edersek, işte o zaman hakemleri inkâr etmiş oluruz. O halde “Allah ve resulü” dendiği zaman hakemlerden oluşan yargı demektir, hakemlik sistemidir, yoksa mutlak yargı yani hâkimlik sistemi değildir.

Bu âyet bunu da beyan etmektedir.

Erbakan’ın da başbakan olduğu zaman ilk yapacağı iş yargıyı düzenlemek olmalıydı.

1973’de CHP ile koalisyon kurduğumuz zaman, o zamana kadar benim tanımadığım Şevket Kazan, Adalet Bakanı oldu. Ben kendisini ziyaret ettim ve ona dedim ki: Erbakan’a sorarsanız cevap verir, sormazsanız karışmaz. O hukuku bilmez, size yol gösteremez. Sizin yargıda reform yapmanız gerekir. Ama bunu Erbakan’a danışarak değil, kendin yapmalısın. O sana emir verirse uy ama sen ona bir şey sorma, kendin yap. Bu adalet reformu yapılmadığına göre tabii ki Şevket Kazan dediklerimi duymadı ve yapmadı!

AK Parti iktidar olduğu zaman dört yoğun bakımlık işi vardır diye yazdık; işsizlik, terör, basın/medya sorunu ve yargı bağımsızlığı. Hiç kulak vermediler; hâlâ vermiyorlar!

İşte; yargı kararlarına uymamak değil, hakemlik sistemine iman edip onun için çalışmamak küfürdür. Kendi aramızda da hakemlik sistemini getirmeliyiz.

وَاللَّهُ

(Va elLAvHu)

“Ve Allah”

Bu âyette üç yerde “Allah” geçmektedir. Allah onları masharaya aldı denmektedir. Allah öyle düzen kurmuştur ki sonunda mashara yapanlar masharaya uğrarlar.

1960’larda biz İslâm düzenini geliştirme yönünde çabaya giriştiğimiz zaman lümeze yaptılar ve bizi masharaya aldılar. Bizi hep küçümsediler. Uydurma ithamlarla mahkemelere çıkarıldık. Biz Akevler’i kurduk. Sadece Akevler’de kendi aramızda İslâm’ı yaşama gayemiz vardı. Onlar bize karşı çıkınca biz de siyasi parti kurduk. Partimiz yalnız Türkiye’yi değil dünyayı değiştirdi. Tekel sömürü sermayesi artık bizimle uğraşacak durumda bile değildir. Şüphesiz ki bunları biz yapmadık, âlemlerin rabbi olan Allah yaptı.

Necmettin Erbakan’ı 1970’li yıllardaki koalisyonlardan uzaklaştıranlar karşılarında Kenan Evren’i buldular; Evren, Erbakan ne demişse onları yapmıştır.

1- Erbakan din derslerini değil ahlâk derslerini ancak bakanın talimatı ile koyabilmişti; Evren din dersleri olarak “anayasa maddesi” yaptı.

2- Erbakan Yüksek İslâm Enstitülerini akademi bile yapamazken; Evren hepsini “İlâhiyat Fakülteleri” yaptı.

3- Erbakan İmam Hatip Okullarını zorluklarla devam ettirirken; Evren İmam Hatip Okullarını “İmam Hatip Liseleri” yaptı.

4- Erbakan Kur’an Kurslarını ancak kaçak olarak yaşatabiliyordu; Evren 2000’den fazla Kur’an kursuna birden “ruhsat” verdi.

5- Erbakan Türkiye’yi İslâm Konferansı Örgütü’ne (İKÖ) zorla üye yaptığı halde; Evren Türkiye’yi İKÖ bünyesindeki İSEDAK’ın değişmez başkanı yaptı.

6- Erbakan İsrail ile sert bir görüşme bile yapmazken; Evren İsrail büyükelçiliğini maslahatgüzarlık seviyesine indirdi.

7- Evren Mustafa Kemal hakkında yeni araştırma yaptırdı ve son cümle olarak Mustafa Kemal dinsiz değildir cümlesi ile bitirdi.

8- Evren bizim MSP İzmir Milletvekili Adayımız Turgut Özal’ı başbakan yaptı.

Açıkça görülüyor ki; Necmettin Erbakan’ı devre dışı yapmak isteyen sömürü sermayesi karşısında Erbakan’ın dediklerini fazlasıyla yapan Kenan Evren’i buldu.

9- Evren adeta dokunulmaz bir parti gibi olan CHP’yi de kapatarak Türkiye’ye demokrasiyi getirdi.

10- Evren Anayasayı ilim adamlarına yaptırdı, Kurucu Meclis’ten geçirdi, halk oylamasına götürdü, hiçbir baskı yapmadan % 92 oy aldı ve kendisi Cumhurbaşkanı seçildi, günü dolunca siyasetten çekildi. Onun getirdiği Anayasa ile Türkiye yönetilmektedir. Aradan otuz sene geçtiği halde askeri darbe olmadı. Darbe girişimlerinin hepsi akamete uğradı.

Masharaya alanlar mashara oldular; bundan sonra da olacaklar.

لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

(LAv YaHDiy elQaVMa eLFAvSıQIyNa)

“Allah fasık kavme hidayet etmez.”

Bir misal verelim. Bir kabın içine su koyarsınız. Bir yerden sızıntı olur, damlama olur. Deliği tıkarsınız, damlama durur. Bu günahtır. Dışarıya çıkan damlalar fısk hükmündedir. Artık o topluluktan ayrılmışlardır.

Kurallara uymayabilirsiniz ama bunun sıkıntısını çekersiniz, cezasını görürsünüz. Ama eğer kanun dışına çıkarsanız, artık o topluluktan sayılmazsınız.

Burada hakem kararlarına uymayanları fasık saymıyor, hakemlik sistemine küfredenleri fasık sayıyor. Hakemlik müessesesini kabul etmeyen ve ona uymayan kimseleri fasık sayıyor.

Bugün yargı kararlarını hiçe sayan ve kanunları hiçe sayan bir topluluk hâline gelmiş bulunuyoruz. Bu fısktır. Başbakanın oğlu savcılığa çağrılmış ve gitmemiştir. Savcılar ve hâkimler kanunları hiçe saymışlar, anayasa ile yetkileri alındığı halde yargılamaya devam etmişlerdir. Kanunlarla kaldırıldıkları halde Meclis’e kafa tutmaya başlamışlardır.

Bu durum nasıl çözülecek?

Devletin yıkılmasına izin mi verilecek?

Tek çıkar yol kalmıştır; sıkıyönetimin ilanı... Ondan sonra da en kısa zamanda “Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasası”nın çıkarılması...

Biz, AK Parti’nin  “Adil Düzen”i yani hakemlik sistemini kabul etmediğini, bunun için fasık olduğunu, dolayısıyla doğru yolu bulamayacağını söylediğimiz zaman, bu kardeşlerimiz bize darılıyorlardı ama bugün geldikleri noktada gerçekleri görmeye başladılar, inşaallah...

Burada dikkat edeceğimiz bir husus daha vardır; “fasıklara hidayete etmez” demiyor, “fasık kavme hidayet etmez” diyor ve bu âyetlerin halka değil devlet yöneticilerine hitap ettiğine vurgu yapıyor. Devlet neye dayanır? Hâkemlerden oluşan yargıya dayanır. Devletin böyle bir sistemi yoksa devletin adil yargılama sistemi yoksa o devlet hidayete eremez.

Ondan sonra da adil yargılama ile alınan kararlara herkesin uyması, uymayanların da yaptırıma tabi tutulmasıdır. Yani silahlı gücün hakemlerden oluşan yargı kararlarına uyması ile devlet oluşur. Bundan başka çıkar yol yoktur.

 

 

 


TEVBE SÛRESİ TEFSİRİ(9.SURE)
1-1 VE 2.AYETLER
1301 Okunma
2-3.AYET
841 Okunma
3-4.AYET TEFSİRİ
1025 Okunma
4-5 VE 6.AYETLER
1219 Okunma
5-7 VE 8.AYETLER
1105 Okunma
6-9 VE 11.AYETLER
980 Okunma
7-12 VE 13.AYETLER
887 Okunma
8-14 VE 16.AYETLER
957 Okunma
9-16.AYET-B
895 Okunma
10-17 VE 18.AYETLER
1056 Okunma
11-19.AYET
1171 Okunma
12-20 VE 22.AYETLER
880 Okunma
13-23 VE 24.AYETLER
954 Okunma
14-25 VE 27.AYETLER
929 Okunma
15-28 VE 29.AYETLER
2154 Okunma
16-30 VE 31.AYETLER
1383 Okunma
17-32 VE 33.AYETLER
1242 Okunma
18-34 VE 35.AYETLER
1419 Okunma
19-36 VE 37.AYETLER
1057 Okunma
20-38 VE 39.AYETLER
1019 Okunma
21-40 VE 41.AYETLER
894 Okunma
22-42 VE 45.AYETLER
901 Okunma
23-46 VE 49.AYETLER
870 Okunma
24-50 VE 52.AYETLER
921 Okunma
25-53 VE 55.AYETLER
1029 Okunma
26-56 VE 59.AYETLER
955 Okunma
27-60.AYET
1097 Okunma
28-61 VE 63.AYETLER
796 Okunma
29-64 VE 66.AYETLER
1148 Okunma
30-67 VE 69.AYETLER
862 Okunma
31-70.AYET
934 Okunma
32-71 VE 72.AYETLER
1070 Okunma
33-73 VE 74.AYETLER
931 Okunma
34-75 VE 78.AYETLER
888 Okunma
35-79 VE 80.AYETLER
879 Okunma
36-81 VE 82.AYETLER
1022 Okunma
37-83 VE 85.AYETLER
889 Okunma
38-86 VE 89.AYETLER
817 Okunma
39-90 VE 93.AYETLER
955 Okunma
40-94 VE 96.AYETLER
832 Okunma
41-97 VE 99.AYETLER
1392 Okunma
42-100 VE 101.AYETLER
1177 Okunma
43-102 VE 104.AYETLER
1010 Okunma
44-105 VE 108.AYETLER
868 Okunma
45-109 VE 110.AYETLER
825 Okunma
46-111.AYET
1365 Okunma
47-112.AYET
1959 Okunma
48-113 VE 115.AYETLER
786 Okunma
49-116 VE 117.AYETLER
972 Okunma
50-118.AYET
1313 Okunma
51-119 VE 120.AYETLER
952 Okunma
52-121 VE 122.AYETLER
849 Okunma
53-123 VE 125.AYETLER
1025 Okunma
54-126 VE 127.AYETLER
846 Okunma
55-128.AYET
1465 Okunma
56-129.AYET
854 Okunma
57-128 VE 129.AYETLERDE MATEMATİK YAPI
988 Okunma