Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
TEVBE SÛRESİ TEFSİRİ(9.SURE)

1222 Okunma
ASPxHyperLink

5 VE 6.AYETLER
Süleyman Karagülle

Tevbe Sûresi-4

بسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

 

*

فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (5) وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلَامَ اللَّهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ (6)

*

فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ

(Fa EiÜav iNSaLaPa elEaŞHuRu elXuRUvMu Fa EuQTuLUv eLMuŞRiKIyNa XaYÇu VaCadTuMUvHUM Va PuÜUvHuM Va EuXÖuRUvHuM Va uQGuDUv LaHuM KulLa MaRÖaDın)

“Haram şehirler insilah edince müşrikleri vecd ettiğiniz yerde katlediniz. Ahz ediniz, onlar için her mersadde kuud ediniz.”

Sûrenin ilk 15 âyeti müşriklerle olan ilişkilerin tanzimi içindir. Bu âyetlerde, karşı taraf hakemlerden oluşan yargı kararlarını kabul etmediği halde, Kur’an onlara ait şer’î hükümleri teşri etmektedir.

O halde, kim olursa olsun, hukuk düzeninde ancak kurallarla hareket edebilirsiniz. Savaşın da kuralları vardır. Savaşta da onlar uymasalar bile siz savaşın kurallarına uymak zorundasınız. Sadece savaşın kurallarında hukuk düzeni yoktur, savaş düzeni vardır. Hukuk düzeninde kimse kimseye hükmetmez. Herkes yapmak istediğini yapmakta serbesttir. Adam öldürmek isterse öldürür, siz ona mâni olamazsınız. Diyelim ki biri diğer birini öldürmeye kalkıştı. Siz öldürmek isteyene yardım ettiniz. Kişinin öldürmesine mâni oldunuz. Adamı tuttunuz, sürüklediniz, gözetim evinde tuttunuz. Bunu mümin olarak yaparsınız. Belki görevinizdir ama sonra sizin âkileniz onun sürüklenmesinden doğan hürriyetini kısıtlama diyetini öder. Bıraksaydınız öldürecekti ama daha öldürmemişti.

İşte, hukuk düzeninde bugünkü polis ve jandarmanın yaptığını müminler hep yapabilirler ama arkasından polisin müessir fiiline maruz kalana haklı veya haksız olduğuna bakılmaksızın fiilin gereği olan tazminat ödenir.

Savaş düzeninde ise durum farklıdır. Savaş düzeninde savaşanların yargıya gidip haklarını isteme yetkileri yoktur. Askeri düzendir. Orada mağdur olanlar herhangi bir tazminat talep edemezler. Yargılama hakemler tarafından değil hâkimler tarafından yapılır ve savaş o kurallar içinde biter. Hukuk düzeninde kısastan kurtulmak için ispat külfeti kastın olduğunu iddia edene aittir. Savaşta ise kastın olup olmamasına bakılmaz.

O halde zorluk şuradadır. Savaşın da kuralları vardır. Kurallara uymazsa onun yaptırımı nedir? Örnek olarak ‘kimyasal silah kullanılmayacak, atom bombası kullanılmayacak’ kuralına karşı bir taraf uymazsa bir kuralı yoktur. Yenersiniz ve öldürürsünüz. Başka yapılacak iş yoktur. Ama komutan savaşta savaş kuralları dışına çıktığı zaman ne yapılacaktır? Burada tek yapılacak iş siyasi müeyyidedir. Yani başkan komutanı askeri disiplin içinde cezalandırabilir.

Uluslararası hukukta bu tür hareket eden uluslara karşı acaba ne gibi müeyyideler uygulanacaktır?

İşte bu âyetlerde bunlara ait hükümler arayacağız. Bundan önceki âyette müşriklerle beraat kararı verilmekte, bu bütün insanlara ilan edilmektedir. Onların hakemler nezdinde dava açma yetkisi olmadığı gibi onlar aleyhine de mahkemede dava açılamaz. Hukuki kişilikleri yoktur. Bununla beraber onlar başkanlara her zaman müracaat edip haklarını isteyebilecekleri gibi başkanlarının nezdinde onlar aleyhinde dava da edilmektedir. Siyasi güç onlar hakkında gerekli uygulamayı yapar.

Bu âyete göre dört ay geçtikten sonraki durum nedir?

Önce sözlerinde durdukları, anlaşmaları yerine getirdikleri veya bizden birine zarar vermedikleri müddetçe, müşrik olmaları onların hukuki kişiliklerinden mahrum edilmeleri anlamına gelmez. Yani insan olan herkes daima yargıya başvurabilmektedir. Sözlerinde durmayan kimseler aleyhinde yargı kararı çıkarılır ve ondan sonra onların yargıya başvurma hakları kalkar. PKK mensubu olmak onların hukuki kişiliklerini ortadan kaldırmaz. Onlar eğer bir yeri işgal etmiş ve kendi bucaklarını kurmuşlarsa, biz o bucağa girmeyiz. Girsek bile onların dava etme hakları yoktur. Eğer onların tüzel kişilikleri yoksa o takdirde her biri aleyhine isim isim veya kod adları ile müşrikliklerine yani ahdi bozan müşrikliklerine karar alınması gerekmektedir. Ondan sonra onları öldürenler aleyhine hakemler nezdinde dava açılıp karar alınamaz.

‘Toplantıya resmi veya serbest kıyafetle gelirsin’ cümlesini eğer yapabilme kipi ile kullanırsan ‘Toplantıya serbest veya resmi kıyafetle gelebilirsin.’ anlamı çıkar. Bu ifade Türkçede beliğ bir ifadedir. Ama Arapçada bu beliğ sayılmaz. Çünkü gelebilirsin zaten veya içermektedir. Ayrıca “ev” yani “veya” ile teyit etmenin anlamı yoktur.

Arapçada yapabilme sigası yoktur. Normal sigalar yapabilme şeklinde kullanılmaktadır. Yani ‘yapabilirsin’ ile ‘yap’ aynı şekil ifade olarak söylersin. Karine yoksa yap anlamındadır. Karine varsa yapabilme anlamındadır. Bir yasaktan sonra gelen emir yapabilme anlamındadır. “Salâtı ikame ettiğinizde intişar ediniz” âyeti bunun delilidir.

Eğer birbirine zıt olan kelimeler “ve” ile bağlanmışsa emir olamayacağı için meşruiyetini ifade eder. Bu âyette katlediniz ve yakalayınız ifadeleri birbirine zıttır. Öyleyse buradaki “katlediniz”in manası katledebilirsiniz, yakalayabilirsiniz anlamındadır.

Burada dört fiil bir arada zikredilmektedir. Katletmek, ahzetmek, hasretmek, her mersadde onların lehine ukud etmek. Bunlar “ve” harfi ile zikredilmişse de hepsinin aynı zamanda yapılması mümkün olmadığı için “veya” anlamındadır. Bunlardan birini yapabilirsiniz demektir. “Veya”dan farkı, “veya”da başka ihtimalleri de içerir, ikisinin birden olmasını da içerir. Hâlbuki bu şekilde bir cümlede başka ihtimali içermez. İkisinin birden olmasını içeremez.

“Yusuf veya Muhammed gelsin” dediğinizde ikisinden birinin gelmesi gerekmektedir. Ama ikisi birden de gelebilir, bu arada İbrahim de gelebilir demektir. “Çocuklar gelmesin, Yusuf veya Muhammed gelebilir” dediğinizde ya Yusuf ya da Muhammed gelecektir. İkisinden biri gelemediği gibi İbrahim de gelemez.

فَإِذَا انْسَلَخَ

(Fa EiÜav iNSaLaPa)

“İnsilah ettiğinde.”

“Selh” yılanın attığı derisidir. Yılanlar senede bir derilerini atarlar yeni derileri oluşur.

“Cilt” vücuda yapışık iken de derinin adıdır.

“Selh” ise vücuttan ayrılmış deridir. Fiil olarak Kur’an’da üç yerde geçmektedir.

“Kendisine verilen âyetten insilah etti.”(7/175); “Geceden gündüzü insilah ederiz.” (36/37) ve bu âyette “Aylar insilah edince” denmektedir.

Kendisine gelen âyetlerden insilah etmek demek, duyduktan sonra onu kenara atıp onunla ilgilenmemek demektir. Elbiseni çıkarıp dolaba astığın gibi o ifadeyi hiç duymamış gibi değerlendirmemektir. Düşünürken genellikle bunu hepimiz hep yapmaktayız. Biz yorumlarken veya içtihat yaparken varsayımlar kurarız ve hep ona göre sonuçlara ulaşırız. Bazı olaylar varsayımımızı doğrulamaz. Ama onu görmemezlikten ve duymamazlıktan geliriz.

İşte, kendisine gelen âyetlerden insilah etmek demek, ispattaki delillere kulak vermemek demek olur.

Geceden gündüzün insilahı demek, hidrojen atomlarının birleşmesinden helyum atomu meydana gelir, hidrojende bulunan enerji ondan insilah eder ve ışık olur, kâinat içinde yayılır. Kâinat bu sistem üzerine oturmuştur. Allah kâinatı hidrojen atomları olarak var etmiş ve bunları yıldızlarla doldurmuştur. Belli miktarlarda hidrojen birleşerek helyum olmakta ve yeryüzüne ışık olarak yayılmaktadır. Atom enerjisi ışık enerjisi olmaktadır. Sonra canlılar onu kimyasal enerjiye çevirirler, kömür üzerine yüklerler. Kömür oksijenle birleşince de yine ışık enerjisi olarak çıkarlar. Sonunda ısıya dönüşürler.

Demek ki atomlarda ve moleküllerde depolanmış enerjiler insilah edip ısıya dönüşmektedir. Kâinat atom veya molekül enerjisini ışık enerjisine dönüştüren bir işletmedir. Gezegenler ise ışık enerjisinin ısı enerjisine dönüşmesinden elde edilen kuvvetle dağınık halde bulunan maddeleri düzgün hâle getiren bir işletmedir.

Bu âyette de haram ayların insilahından bahsetmektedir. Dört haram ay zamana giydirilen bir elbise kabul edilmektedir. Müddetin geçmesi zamanın girişi ve çıkışı ile ilgilidir. Oysa haramları tüm zamanı doldurmaktadır. Haram ayı olmak bir elbise kabul edilmiş ve diğer aylarlardan koparılıp ayrılmaktadır. Haramlık ayların vasfı değil ayların parçası kabul edilmiş ve birbirinden ayrılmıştır. Yani haram ay helal ayın bir vasfı değildir. Haram aylar ayrı aylardır, helal aylar ayrı aylardır. Yani biri asıl diğeri arızi değildir. İkisi de asıldır.  Helallik ve haramlık sıfat değil ayırıcı sıfat yani asıldır.

Burada zamir kullanılmamıştır. “İzâ insalahat” denebilirdi veya “Erbaa” kelimesini de kullanabilirdi, “insalahatı’l-hurumu” denebilirdi.

“el-Eşhur” çoğuldur. O halde “insalahat” denmesi gerekirken “insalaha” denmiştir. “Eşhuru’l-hurum” müfret gibi getirilmiştir.

Bu ifade bize gösteriyor ki dört ay dolaşın ifadesindeki dört ay haram aylardır. Yani sûrenin başındaki dört ay hac ayları ve Ramazan ayıdır. Önce dolaşmalarına izin verilmiş, hac günü ise insanlara duyurulmuştur. Herhangi dört ay değildir.

الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ

(elEaŞHuRu elXuRuMu)

“Haram aylar.”

Burada izhar edilmiş lakin kelime tekrar edilmemiş, başka kelime izhar edilmiştir. Dolayısıyla birincinin aynısıdır. “Ahmet geldi. Ahmet sözünde durur.” Burada Ahmet’in Ahmet olduğu için sözünde durduğu ifade edilmiş olmaktadır.

“Eşhuru’l-hurum” haram aylardır. Haram aylar olduğu için onlara dokunulmayacaktır. Bu şekilde anladığınız zaman, haram aylarda müşriklerin katledilmeyeceği, haram aylarda onların gelip gidebilecekleri ve onlara dokunulmayacağı anlamı çıkmaktadır. Haram aylarına riayet edenler haram aylardan yararlanırlar demektir. Sûrenin 28’inci ayetinde “bu âmlarından sonra” denmekte, orada müşriklerin artık mescide yaklaşmamaları emredilmektedir. Burada ise mutlaktır.

Şimdi buradaki itlakı mutlak olarak mı yorumlayacağız yoksa orada olduğu gibi “âmihim hâzâ” şeklinde mi yorumlayacağız? “Âm” deyince tarih mi anlayacağız, yoksa seneleri mi anlayacağız?

Bu husustaki tartışmayı o âyetin yorumlanmasına gelirsek o zaman tartışırız. Bu âyette el-eşhuru’l-hurum mutlak olduğuna göre her senenin haram ayları geçince anlamı çıkar.

Şimdi asıl müşkül dört haram ayın bu yerden çok açık anlaşılmaktadır ki peş peşe gelen dört aydır. Parça parça olan dört ay birlikte insilah etmez. O halde haram olan dört ay hac ayları ve Ramazan aylarıdır. Recep ayının haram ayından sayılmaması gerekir. Ne var ki bu hususta Arapların icması vardır. Dolayısıyla bizim Kur’an’ın bu açık ifadelerine bakarak Recep ayı yerine Ramazan ayı istidlal etmemiz mümkündür. Ne var ki bu sahabelerin fiilî icmalarına aykırıdır. O halde âyetin bu ifadesini tevil etmek durumundayız. Ramazan ayını da haram ayın içinde sayarsak o zaman beş ay olur, o da yine Kur’an’ın âyetlerinde müteşabihtir. Şimdilik bu husus çözülememiştir. İlerde âyetlerde buna dair bir işaret çıkacaktır.

فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ

(Fa EuQTuLUv eLMuŞRiKIyNa)

“Müşrikleri katledebilirsiniz.”

“Müşrikler” kelimesi izhar edilmiştir.

Buradaki müşriklerden maksat ahitlerini bozan müşrikler değildir. Yoksa zamir gönderilirdi. O halde bütün müşrikleri katledebilirsiniz anlamı çıkar. Yani hukuk onları korumaz. Madem ki onlar hakem kararlarını kabul etmiyorlar biz de onların şerrinden korunmak için onları öldürebiliriz. Ama bu haram aylarında olmamalıdır. Haram aylarda onlar sizi katletmedikleri gibi siz de onları katletmeyin demektir.

İşte, “İzâ” şartından sonra gelen “Fa” harfi haram aylarında onları katledemeyeceğimizi ifade eder.

حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ

(XaYÇu VaCadTuMUvHUM)

“Nerde vecd ederseniz.”

Yani haram yerlerde de katlediniz.

Araplar iki durumda savaşmazlardı. Mekke içinde hangi ayda olursa olsun savaşmazlardı. Haram aylarda da nerede olursa olsun savaşmazlardı.

Burada “nerde bulursanız” ifadesiyle haram yerlerde haram ayları dışında onların Mekke’ye girmeleri yasaklanmış olmaktadır. Biz de onların bucaklarına giriyoruz. Mekke artık bizimdir. Savaşı biz kazandık, bizim olmuştur.

Savaşın meşru kurallarla başlaması gerekir ama savaş başladıktan sonra galip gelen haklıdır. Aldığı yerler ona aittir. Savaşı haksız yere açana karşı yargı değil siyasi müdahale vardır. Bütün silahlı güçler mahkûm edilen devlete karşı savaşma hakkına sahiptir.

Madem Mekke’de savaştık ve galip geldik, Mekke artık bizimdir. Haram aylar dışında sizin Mekke’ye yaklaşmanız men edilmiştir.

Bu âyetin bize bildirdiği başka şey ise yakalandığı yerde öldürülecekleridir. Öldürülürse bu meşrudur. Ama eğer onları esir gibi alıp götürsek artık onları öldürmeyiz. Onları kendi bucaklarında serbest bırakırız yahut hapsederiz. Kendi askeri bucağımıza alırız. Yani nerde bulursanız mutlaka öldürünüz değil de ancak bulduğunuz yerde öldürebilirsiniz, başka yerde öldüremezsiniz demek olur.

وَخُذُوهُمْ

(Va PuÜUvHuM)

“Ve ahz ediniz.”

Tutuklayınız.

Bulduğunuz yerde öldürebilirsiniz; tutuklayabilirsiniz de. Direnmiyorlarsa, ahzınıza itaat ediyorlarsa onları öldürmezsiniz. Seyyieyi en iyisi ile def edeceksinz. Ahz katlden daha iyidir. Dolayısıyla ahz varken katl yapılmaz.

Tutuklama yanında bulundurmadır. İnsanlık dışı muamele yapmazsınız. Teslim olduğuna göre burada kal ama şartlı otur. Gez dersiniz ve sınırların içinde kalırsa ona dokunmazsınız. Sınırların dışına çıkarsa o zaman tutukluluk hâlini ihlal etmiş olacağı için eski duruma düşer, bulunduğu yerde öldürülebilir. Buna ev hapsi denmektedir.

Bundan evvel böyle ev hapsi diye bir şey yoktur. Adil Düzen çalışmalarının etkisi ile ev hapsi bugün hukukta yer almaktadır. Kişi evinde oturur. Herkesle görüşür ve konuşur. Yakınları onun ihtiyaçlarını sağlarlar. Polis veya jandarma bulundurulmaz. Kendisine çizilen sınırları çiğner, aşarsa o zaman ev hapsinden sürgün hükümlerine götürülür.

وَاحْصُرُوهُمْ

(Va uXÖuRUvHuM)

“Onları Hasr edin.”

Fukahanın kitaplarında hadislere dayanılarak öğrendiklerimizle istihsan yapıyor, sürgün evleri diye bir bucak oluşturuyorduk.

İşte burada o sürgün yerlerinden bahsedilmektedir.

Yüz dairelik bir apartman düşünün. Bodrumlar çalışma yerleridir. İnsanlar orada üretim yapmakta ve çalışarak geçinmektedirler. Apartman beş dönüm üzerinde oturmaktadır. 40 bin metrekarelik kapalı alanı vardır. İşte buralarda dolaşma tamamen serbesttir. Mahkûm olmayanlar buralara girip çıkabilirler, orada yerleşip çalışabilirler. Sadece mahkûmlar dışarı çıkamazlar. Çıkarlarsa kanları heder olur. Buranın özelliği; burada hukuk düzeni yoktur, askeri düzen vardır. İşte onlara ayrılan yer buradadır. Yani yüz dairelik hapishanenin hisarları içine koyunuz demektir. Hisarın içinde tüm özgürlüğü ile yaşama imkânı sağlanmaktadır.

وَاقْعُدُوا لَهُمْ

(Va uQGuDUv LaHuM)

“Ve onlar için kuud ediniz.”

“Onların aleyhine kuud ediniz” denmiyor, “onların lehine kuud ediniz” deniyor.

Demek ki öldürme hâli, ev hapsinde olma hâli, sürgün semtlerinde olma halleri dışında başka bir hâl daha vardır. Biz bunu şöyle açıklıyoruz.

Bir tarım semti oluşturulur. Oranın sakinleri tarlalarında ve apartmanın işyerlerinde çalışıp geçinirler. Müşriklere has bir semt veya bucak olabilir. Kendi yönetimlerini kendilerine bırakırız. Sadece oraya giriş ve çıkış kontrollü olur. Giriş çıkış kapılarında nöbet tutarız. Kapıların dışındaki alanları tel örgü ile çeviririz. Aşan olursa silahla koruruz. Kapılardan giriş ve çıkış serbesttir. Sadece mahkûmlar çıkamazlar.

Kur’an’ın değişik âyetlerini bir arada düşündüğünüz zaman bu varsayımlar ortaya çıkar. Kur’an mübin kitaptır. Bir âyet başka âyetlerle teyid edilir. Yanlış bir yorum yapmışsak diğer âyetlerle tearuz olur.

كُلَّ مَرْصَدٍ

(KulLa MaRÖaDın)

“Her mersadda”

“Rast” gözetleme yeri demektir. Giriş ve çıkışlar serbest olmakla beraber kayıt altına alınmaktadır. Mahkûmların çıkışına izin verilmemektedir. Harfi tarifle “külle el-mersad” deseniz bir mersadın tamamı anlaşılır. Ama “mersadin” derseniz değişik türden bütün mersadler anlamına gelir.

Müşriklerin kendi bucaklarında özgürce yaşamalarını sağlamak için onların bucakları tel örgüye alınır, kapılardan giriş ve çıkışları serbest bırakılır. Bu oradakilerin kaçmaması için değil, aynı zamanda oralara girenlerin hayatlarının koruma altına alındığı anlamına gelir. Müşriklerin bucaklarına girme çıkma serbesttir ama oraya girenlerin hayatları ve hakları korunmamıştır. Bu da müşriklere tanınan bir hak olmakta, dolayısıyla “lehüm” olmaktadır.

İslâm düzeni demek tamamen barış düzenidir. Savaş barış içindir. Barışı korumak için savaş meşru kılınmıştır. Ganimet veya tahakküm amaçlı savaşlar tamamen gayrimeşrudur. Böyle bir düzen insanlıkta oluşmamıştır.

Üçüncü binyıl uygarlığında “Adil Düzen” olarak bu sağlanacaktır.

فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

(Fa EiN TAvBUv Va EaQAvMUv elÖaLAvTa Va EAvTuv elZaKAvTa FaPalLUv SaBiYLaHuM EinNa elLAvHa ĞaFUvRun RaXIyMun)

“Eğer tevbe eder, namazı kılar, zekatı verirlerse, onların yollarını boşaltın. Muhakkak ki Allah; bağışlayandır, merhametlidir.”

Daha önce “nerde bulursanız katlediniz” denmiştir.

Şimdi de “Fa” harfi ile getirilerek “tevbe eder” diyerek onların serbest kalacaklarını ifade etmiştir. Demek ki oradaki katl sadece direnen ve teslim olmayan kimseler için olup, teslim olan kimseyi katletmek mümkün değildir. Onlar için ev hapsi, hapis sitesi ve sürgün bucakları müesseseleri getirilmiştir. Ama her zaman İslâmiyet’i yani barışı kabul ederlerse o zaman da onlara yapacağımız hiçbir şey yoktur. Bunun için üç şart zikredilmiştir. Biri tevbedir. Tevbe demek, biz bundan sonra hakem kararlarını kabul edeceğiz deyip islâm içine girme demektir. Bunlara kâfirlere tanınan haklar tanınmakta yani sizin dininiz/düzeniniz size bizim dinimiz/düzenimiz bize denmektedir. Çünkü bunların dinleri yoktur. Çünkü din düzen demektir. Düzenin temel dayanağı da yargı hükümlerine bağlanmadır.

Dolayısıyla kâfirlerin dinleri vardır, düzenleri vardır yani devletleri vardır, yargıları vardır. O sebepledir ki biz onları birlikte yaşayacak kimseler olarak kabul ediyoruz. Müşriklerin ise hukuk düzenleri yoktur. Bu sebepledir ki Hıristiyanlar, Budistler ve Hindular müşrik değildirler. Çünkü onların düzenleri vardır. Sosyalistler de müşrik değildirler. Sosyalistlerden müşrik olan yalnız komünistlerdir, çünkü onlar devlet düzenini kabul etmezler.

Gerçi ihtilalci sosyalizm mevcut düzeni yıkmayı hedeflemiştir ama yeni düzen kurmak için mevcut düzeni yıkıyorlar. Biz de mevcut düzeni değiştiriyoruz. Bütün peygamberler öyle yaptılar. Sosyalistlerden farkımız; onlar düzen değiştirmeyi iktidarı ele geçirip halkı zorla sosyalist yapma şeklinde anlamaktadırlar, bizde ise yeni düzeni isteyenler için değiştirmedir. Yoksa eski düzende kalacaklara bir şey demiyoruz. İnce çizgiler buradadır. Kendi düzenlerinde kalmaya izin vermezsek zorla düzeni değiştirmiş oluruz. Onlarla cihat yapmasak o zaman da yeni düzen gelmez.

Bu sûrenin belki tamamı zorlamadan islâm düzeninin nasıl gelebileceğini anlatmaktadır.

فَإِنْ تَابُوا

(Fa EiN TAvBUv)

“Tevbe ederlerse.”

Kur’an’da geçen kelimelere fıkhi mana kazandırmak için onların tanımlanması gerekmektedir. Kur’an’da çok yerde “tevbe ederlerse” denmektedir. Tevbe kelimesine fıkhi mana vermekte zorlanmaktayız. Ne yaparlarsa tevbe etmiş olurlar?

Kur’an insanları kendi sözleri ile ilzam eder.

Bir kimse ‘ben müslimim’ derse o müslim olur. Ondan başka bir şey istenmez. Bunun gibi ‘ben tevbe ettim’ derse o tevbe etmiş olur. Yargı kararlarını kabul etmemeleri onların müşriklikleridir. O halde tevbe etmeleri demek, ‘biz yargı kararlarını kabul ediyoruz’ dedikleri anda artık kabul etmiş ve tevbe etmiş olurlar.

Kâfirlerin baştan hakemlerden oluşan yargı kararlarını kabul etmiş olmaları nedeniyle onlardan başka bir güvence istenmemektedir. Müşriklerden ise kabul ettiklerini demeleri ile iktifa edilmemekte, onlardan fiilen göstermeleri istenmektedir.

Burada iman şartı getirilmemiş, tevbe şartı getirilmiştir. İnsanlardan iman etmeleri değil müslim olmaları istenmektedir. Hattâ bu tür kimselerin mümin sayılmaları namaz şartına bağlanabilir.

İnsanların hayvanlardan farkları, insanların kendi yaşama kurallarını kendilerinin üretmeleridir. Bu da ancak sözlerle olmaktadır. Sözler ameller kadar önemlidir. Hattâ bir kimsenin günah işlemesinden çok hakkı reddetmesi daha kötü sayılmıştır.

Bu âyetle şunu söyleyebiliriz.

Demek ki fiilen toplantılara katılmaları, vergilerini vermeleri onların serbest bırakılması için yeterli değildir, dilleri ile de bunu ifade etmeleri gerekir.

Fiilleri gerçekleştirmek zordur ama söz söylemek kolaydır. Sözler üzerinde durmak fiillerdir. Kur’an’da devlet yoktur diyenler vardır. Kur’an’da devlet vardır. Ne var ki bu devleti oluşturma biçiminde özgürlük vardır. Sözleşmeler yaparsanız ve o sözleşmelere uyarsanız topluluk oluşur. İhtilaflarda hakemlere gidersiniz.

İslâm devletinin nasıl oluştuğu hakkında kısaca hatırlatma yapalım.

İlim adamlarından oluşan meclisler tip sözleşmeler hazırlarlar. Halk bunlardan istediklerini benimser. Ocakların ve bucakların ayrı ayrı sözleşmeleri vardır. Ayrıca dayanışma ortaklıklarının da sözleşmeleri vardır. İllerde il merkez bucakları, ülkelerde ülke merkez bucakları ve insanlıkta kıta merkez bucakları vardır. Bunların düzeni fıkıhla yani içtihat ve icmalarla oluşur. Bugün buna “yasama” denmektedir.

Sonra herkes sözleşmeleri yani mevzuatı kendi içtihadı ile yorumlayarak uygulama yapar. Burada herkes kurallar içinde hürdür. Topluluklar sıvılara benzerler, kap içindedirler. Bu kap şeriattır. Şeriat içinde tamamen özgürdürler. Şeriat dışına çıkmamak üzere serbestçe dolaşırlar. Bu uygulamada sınırlar bilerek veya bilmeyerek aşılmış olur. Bu sınırları belirlemek tarafların seçtiği hakemlere aittir. Hakemlerin kararına göre herkes kendi içtihadındaki yani uygulama içtihadındaki hataları düzeltir. Buna “yargılama” denir.

Yargı kararlarına uymak istemeyenleri yargı kararlarına uymaya zorlama da “yönetme”dir.

Yani yasama, yürütme, yargılama ve yönetme.

İşte Kur’an düzeni budur.

Dört temelden biri sözleşmelerdir, diğeri ise yargılamadır. Yargı kararlarını sözleri ile kabul etmeyenler müşriktir. Vazgeçtik, artık kabul ediyoruz demeleri onların tevbeleridir.

Müslim olmak için ben müslimim demek yeterlidir. Hiçbir resmi merasim yoktur. Çünkü kimsenin birinin islâm camiasına katılmasını önleme yetkisi yoktur. İslâm kişilerin dini değildir, Allah’ın düzenidir. Ben hakemliği kabul ediyorum anlamına gelen kişiye seni aforoz ediyorum, seni istemiyorum deme yetkisine sahip değildir.

Tevbenin anlamı; ben anarşist olmaktan vazgeçtim, hukuka teslimim demekten ibarettir. Bunlardan iki şey daha isteniyordu; namaz ve zekât.

Fıkıh, insanların hak ve görevlerini gösteren ilimdir. İnsan dünyaya bunun için gelmiştir, görevleri vardır, onları yapacaktır. Bu görevleri yapmak için dünyevi hakları vardır. Asıl ücret ise âhirette verilecektir. Kişinin görevleri ise mensup olduğu topluluğa ve insanlığa hizmet etmektir. Yani kişi âhiret için çalışırken görevi topluluğuna ve insanlığa hizmetten ibarettir. İşte, insanın topluluğa karşı yapması gerekenleri anlatan şeriattır, fıkıhtır.

Fıkıh dört ana dala ayrılır.

İlmî fıkıh, insandaki fikir melekesini çalıştırarak doğruyu yanlıştan ayıran fıkıhtır, buna “kelam” denmektedir.

Ahlâkî fıkıh, insandaki his melekesini çalıştırarak iyiyi kötüden ayıran fıkıhtır, buna da “tasavvuf” adı verilmektedir.

İnsandaki ünsiyet melekesinin çalıştırılması ile sağlanan sosyal düzene “siyaset fıkhı” denmektedir.

İnsandaki irade melekesini çalıştırarak elde edilen gerçekler ameldir, faydalıyı zararlıdan ayırır, buna da “ekonomi fıkhı” denmektedir.

İşte, fıkıh ameli, hak ve vecibeleri yerine getiren bir ilimdir.

Dörde ayrılmaktadır.

İbadat: İnsanların eğitimini sağlayan bölümdür yani neler nasıl öğrenilecektir.

Münakehat: İnsanların aile içinde birlikte nasıl yaşayacaklarını öğreten ilimdir.

Muamelat: İnsanların sözleşmelerle nasıl çalışıp kazanacaklarını öğreten ilimdir.

Ukubat: İnsanlar arasında güvenliği sağlayan ve barışı temin eden fıkıhtır.

İbadat dediğimiz kısımlar da dörde ayrılmaktadır.

Namaz: Nasıl yaşayacağımızı öğretir.

Zekât: Nasıl çalışacağımızı öğretir.

Oruç: Kötülüklerden nasıl korunacağımızı öğretir.

Hac: Diğer insanlarla nasıl ilişkiler kuracağımızı öğretir.

Bir şeyi yapmak için onu bilmek gerekir. İşte bu bilgilerin edinilmesi için fıkıhta ibadet denen, Kur’an’da ise tilavet olarak ifade edilen hususlardır. İbadet tümünü içerir. Eğitimden çok ameldir.

Müşriklerin dinleri yoktur, düzenleri yoktur. Cahiliye dönemi içinde yaşamak istemektedirler. O halde onların yaşama ve çalışma eğitimini almaları şarttır. Bu nedenle namazları kılmalıdırlar, zekâtları vermelidirler. Oruç ile hac ise senede bir defa yapılan ve ömründe sadece gücü yetenlere farz kılınan müesseseler olduğu için onların serbest bırakılmaları için burada zikredilmemişlerdir.

وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ

(Va EaQAvMUv elÖaLAvTa)

“Ve salâtı ikame ederler.”

Yani toplantılar yaparlar, toplantılara katılırlar.

Salât” kelimesi burada müfret ve marifedir. Hâlbuki fiil çoğuldur. “Evlere girdiler” derseniz herkes başka eve girmiş olur ama “Eve girdiler” derseniz herkes bir eve girmiş olur. Bir salâtı ikame etmiş olmaktadırlar. “Sallu el-salate” denmemektedir. Sadece tek tek yapma değildir, birlikte yapmadır. Herkes aynı şeyi yapmaktadır. İşbölümü içinde organize olarak işi yapmaktır. Salat/namaz, ezan okumadan tutun da sonuna kadar bir düzendir.

Namaz vakitleri bizim hayatımızı tanzim eder. Biz zaman içinde yaşarız. Eğer zamanımızı düzenlersek nasıl yaşamamız gerektiğini de öğreniriz.

İnsan kişiliğini koruyarak topluluğun ferdi olmuştur. Günün yarısını topluluk içinde, yarısını ise ailesi içinde geçirir; yarısında topluluğun üyesi olur, diğer yarısında özgür olur.

İnsanın ailesi içinde geçirdiği yarım günün yarısında yani günün dörtte biri uyku zamanıdır, diğer yarısını yani altı saati ise yeme, içme, temizlik gibi işlerde harcar. Bunun üç saatini gündüz öğle vakti sonrasında geçirir, diğer üç saatin ikisini sabah vakti, bir saatini akşam vakti geçirir.

Toplulukta geçirdiği 12 saatin yarısını öğleden önceki resmi işlerde birlikte üretimde harcar. Kalan altı saatin yarısını yani üç saatini gece sohbetlerinde geçirir, üç saatini de ikindiden akşama kadar geçirir.

Namaz bu vakitlerin giriş ve çıkışlarında ifa edilen bir toplu ibadet ve merasimdir.

Böylece namaz sayesinde günlük yaşamımızda birlik sağlanır.

Sabahleyin sabah olmadan önce saat dörtte uyanırız. Üç rekâtlık vitir namazını kendi başımıza kılarız. Güneş doğmadan toplantı yerine geliriz. İki rekât farz namazını birlikte kılarız. Toplanma aralığını belirlemek için de isteyen iki rekât sünnet namazını kılar. Güneş doğmadan işe gidilir.

Öğle vakti olunca işi tatil ederiz. Dört rekât sünnet kılınır ve bekleme zamanı belirlenir. Dört rekât öğle namazı birlikte kılınır. Eve gidilir. İsteyen evde iki rekât sünnet kılar.

Öğle yemeği yenir. Öğle uykusu yapılır. Saat 15 dolaylarında yani ikindi vaktinde toplantı yerine gelinir. İsteyen bekleme aralığının belirlenmesi için dört rekât sünneti kılar, sonra birlikte dört rekât farz kılınarak öğleden sonraki mesai başlar.

Akşam olunca beklemeden birlikte üç rekât farz namaz kılınır. İsteyen evinde iki rekât sünneti kılar. Yemek yendikten sonra yatsıya gelinir ve üç saatlik sohbet yapılır. Dört rekâtlık bekleme sünneti kılınır. Sonra birlikte dört rekât farz kılınır. Evlere gidilir. İsteyen iki rekât sünneti ev namazı olarak kılar.

Böylece günde 20 farz ve 20 de sünnet olmak üzere kırk rekâtlık namaz kılınır. Bütün bunlarla hem çalışma ve yaşama saatlerimizi düzenlemiş hem de bedeni eğitimimizi ve fikri eğitimimizi almış oluruz. İnsan bu namazlara katıldıkça o topluluğun ferdi olmaya başlar. Beyinlerden yapılan elektromanyetik dalgalar insanları birbirine yaklaştırır ve topluluğu meydana getirir. Biz günde beş defa iki saat kadar buluştuğumuz halde, bereketinin neler olduğu oraya katılanların edindikleri eğitim ve öğrenimde görülür.

وَآتَوُا الزَّكَاةَ

(Va EAvTuv elZaKAvTa)

“Ve zekâtı ita ederler.”

Zekât tüm çalışma hayatımızı düzenler. Nasıl saatlerimizin bir kısmını birleştirip namazlarda geçirmekle büyük yararlar temin ediyorsak, aynı şekilde zekâtta da kazandıklarımızın bir kısmını bir araya getirerek ortak işler yapıyoruz. Böylece çalışmalarımız ve yaşamamız kolaylaşıyor. Örnek olarak emeklerimizi veya mallarımızı birleştirip ortak yol yapıyoruz, sonra hepimiz ondan yararlanıyoruz. Her birimiz kendimize ayrı ayrı yol yapamayız ama yolsuz da yaşayamayız. Bize saldırı olduğu zaman kendimizi korumamız için nöbet tutarız ama savunma araçlarına da ihtiyacımız vardır. İşte onu da ortak fondan karşılarız. Kişi madem bizim ortak imkânlarımızdan karşılıksız yararlanacaktır. O halde buna herkesin katkısına benzer katkıda bulunması şarttır.

Zekât için konan kurallar şunlardır.

a) Miktarı sınırlı olup maden gibi tükenen malların mahsulünden beşte bir.

b) Miktarı sınırlı olmakla beraber toprak gibi kullanmakla tükenmeyen imkânlardan yararlanarak elde edilen miktarlardan onda bir.

c) Miktarları sınırlı olan akarsudan elde edilen enerjiden yirmide bir.

d) Mera gibi herkese açık olan yerlerden elde edilen ürünlerin sermayesinden yılda kırkta bir alınır.

Bunlar topluluk içinde fakir olanlara bölüştürüldüğü gibi yol gibi ortak işlerde de kullanılır.

Demek ki tevbe dışında iki şey daha yapmaları istenmektedir. Toplantılara katılacaklardır. Bir de vergilerini vereceklerdir.

Toplantılar ocaklarda yapılır. Kendi ocaklarını oluşturabilirler. Sözleşmelerini yapabilirler. Toplantıları oralarda yaparlar. Kendi bucaklarını oluşturabilirler. Zekâtlarını orada toplarlar. Kur’an’ın onlardan istediği bizim toplantılarımıza katılmaları değildir, bize vergi vermeleri değildir. Öyle olsaydı “maaküm” derdi. Yani artık cahiliye döneminden çıkıp Medine dönemine geçmeleri şartı ile yollarını serbest bırakmıştır.

Burada iman şartı yerine tevbe şartı getirilerek onların inançlarına ve düzenlerine karışmayız demektir.

فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ

(FaPalLUv SaBiLaHuM)

“Sebillerini halledin.”

Halletmek” demek kendi başlarına bırakmak, serbest bırakmak demektir.

Buradaki “sebili” yalnız gidilecek yol olarak anlamamamız gerekir. “Yolları” dediğimizde onların ayrı yolları yoktur. Aksi halde onları serbest bırakın denirdi.

Buradaki yol onların düzenidir, onların dolaşabildikleri alanlardır. Eğer kendilerinin meşru düzenleri varsa, birlikte yaşayabiliyorlarsa, birlikte çalışıp kazanabiliyorlarsa; bize katılmasalar da kendi bucaklarında tamamen serbest bırakırız. Bizim merkez bucaklarına gelirlerse bizim namazımızı kılarlar ve bize vergilerini verirler. “Onların sebillerini açın” demek, onların serbest dolaşacakları alanları bulundurun demektir. İşte, onları dış müdahalelere karşı koruma görevi de yine müminlerindir. Onları kendi toprakları içinde hapsetmekle onların sınırlarını koruma da bize ait olmuş olur.

Değişik mümin devletlerin arasında kalan topraklarda yaşıyorlarsa, her devlet kendi tarafını korur. Denizlere veya dağlara çıksa biz o sınırlardan gelenlere karışmayız. İçeride olanlara karışmayız. Oysa kâfirlerin kendi toprakları içinde bir karışıklık olursa, yargıya başvurduklarında kararımızı veririz ama cebri icraya karışmayız.

إِنَّ اللَّهَ

(EinNa elLAvHa)

“Allah”

Bundan önce sözlerinde duranlara karşı siz de müddetlerini tamamlayın denmiştir. Orada “Allah muttakileri sever” denmiştir. Yani sözlerinde duranları ve müddeti tamamlayanları muttaki kabul etmiştir. Oradaki “Allah” âlemlerin rabbi olan Allah’tır. Buradaki “Allah” ise O’nun halifesi olan topluluktur. Haber olarak da nekre getirildiği için topluluğun gafur ve rahim olması gerektiğini ifade etmektedir.

PKK’lılar ‘biz hakem kararlarını kabul ediyoruz’ dedikleri ve hukuk düzenine geçtikleri andan itibaren onların sebillerini bırakırız, onların kendi topluluklarını oluşturmalarını sağlarız. Yalnız affetmemiz yetmez, onların kendi düzenlerini kurmalarına da imkân vermeliyiz. Bucaklarını kurabilmelidirler. O kadar toprak vermeliyiz. Onlara faizsiz kredi verip bucaklarını kurmalarını sağlamalıyız. Sonra verdiğimiz kredileri faizsiz olarak tahsil etmeliyiz. Ayrıca PKK’lıların verdikleri zararları ve ölen insanların diyetlerini de ödemeleri gerekir. Kendileri öder veya diğer Kürtler onlara sahip çıkar ve onlar öderler.

Bütün bu hususlarda karar verecek olan hakemlerden oluşan yargıdır.

غَفُورٌ رَحِيمٌ

(ĞaFUvRun RaXIyMun)

“Gafur ve rahimdir.”

“Gafur” diyetleri ödemeleri şartı ile kısas yapılmaz demektir. Eski işledikleri suçlardan dolayı bedeni cezalar verilmez. Bu savaşları çıkarmış olmaları sebebiyle ülkemize zarar vermiş olmalarının hesabı sorulmaz. Bunlar sosyal olaylardır.

Van’da doğup büyüyen genç güvence içinde değildir. PKK her an ona zarar verebilir durumdadır. Devlet onu koruyamıyor. Güven içinde değildir. Bu yetmiyormuş gibi okuma imkânından da mahrumdur. Okula gidemiyor. Gitse bile dil sorunu var, dersleri takip edemiyor. Etse bile öğrendikleri hiçbir işe yaramıyor. Okulda Batı’nın sömürme hikâyelerini veya bin sene önceki İslâmî hayatla ilgili hikâyeleri dinliyor. İş yok, babası ailesini zor geçindiriyor. Eve daha fazla yük olmak istemiyor.

İşte bu genç için tek açık alan vardır; PKK. Tek çare onlara katılmaktır. Onlara dışarıdan dolarlar geliyor. Orada hudut kaçakçılığı var. Orada uyuşturucu kaçakçılığı var.

Bu durumda PKK mensuplarını suçlamak çok kolay değildir. Bu sebepledir ki biz onların yaptıklarından dolayı onları cezalandırma cihetine gitmemeliyiz. Hattâ onlardan diyet bile istememeliyiz.

Gafur olmanın manası budur.

PKK mensupları işleri güçleri bırakmış, geçimlerini eşkıyalıkla temin eden kimselerdir. Bunların tevbe etmeleri, namazlarını kılmaları, zekâtlarını vermeleri yeterli değildir. Çünkü hiçbir şeyleri yoktur.

O halde ne yapacağız?

Onlara iş yerleri temin edeceğiz, onlara meskenler temin edeceğiz. Ancak ondan sonra barış olur. Yoksa yeniden eşkıyalığa başlarlar.

Ne var ki biz bunu yaparken aynı merhametten fazlasını dağlara çıkmamış diğer işsizlere de yapmak zorundayız. Yoksa onlar da yarın dağlara çıkarlar. O halde tek çıkar yol kalmıştır. O da “Adil Düzen”in gelmesi ve herkesin rahmete gark olmasıdır. Mevzii çareler hiçbir zaman çözüm değildir.

وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلَامَ اللَّهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ (6)

(Va EiN EaXaDun MiNa eLMuŞRiKUvNa iSTAvCaRaKa Fa EaCiRHu XatTAy YaSMaGa KaLAvMa elLAHı ÇumMa EaBLiĞHu MaEMaNaHUv ÜaLiKa BiEanNaHuM QaVMun LAv YaGLaMUvNa)

“Ve müşriklerden biri senden civar olmayı isterse ona civar ol. Ta ki Allah’ın kelâmını sem’ etsin. Sonra onu me’menesine iblağ et. Bu onların ilmetmeyen bir kavim olmasındandır.”

Müşriklerin beraatını ilan etmiş, sonra da o beraatı tüm insanlığa duyurmuş, onlarla nasıl ilişki kuracaklarını ilan etmişti. Sonra onlarla karşılaşıldığı zaman öldürme, tutuklama, hapsetme ve sitelerine yerleştirme hükümleri getirilmişti. Onlardan medenileşmeyi kabul edenler de serbest bırakılmış, onların kendi sitelerini kurmalarına yardımcı olacağımız bildirilmişti.

Tevbe etmeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi kabul etmemekle beraber, kendisine zaman tanınmasını isteyen olursa, ona da daha önceki müddet benzeri bir müddet tanınacak ve uzatılacaktır. Yani müddetleri dolduğu veya haram aylar geçtiği halde kendisine zaman tanınmasını isterlerse biz ona zaman tanıyacağız. Bu zamanın ne kadar olması hususunda hakemler karar verir. İslâm düzeninden yeterli bilgiyi alacak kadar zaman kendisine tanınır.

Peki, bu bilgiyi nasıl alacaktır?

İşte bu bilgiyi yaşayarak görecektir.

Herkes her hareketinde Allah’ın kelamından istidlal ederek yaşayacaktır. Böylece Kur’an onun hayatında görünür hal alacaktır. Aramızda kalan kimse Kur’an’ı duymuş olmalıdır. Allah’ın kelamı dediğimiz zaman onun hükümleridir, manasıdır. Onunla ilişki kuran herkes ona Kur’an’ın hükümlerini anlatacaktır. Bizim yaptığımız yorumlar sizde kalmamalıdır. Karşılaştığınız insanlara Kur’an’ın bu yorumlarını anlatmanız ve tartışmanız gerekir.

Bazen Kur’an’la ilgili olarak gereksiz şeyler tartışılır ama insanlar bu sayede Kur’an’la ilgilenmeye başlarlar. Bu sebepledir ki bize göre çok yanlış olsa da, hatalı olsa da bize muhalefet edenlerden memnun oluyoruz. Bu hususta Sam Adian ve Mete Firidin bizim için büyük değerlerdir. Çünkü insanların hoşuna giden yeni iddiaları vardır. Yanlış da olsa, Kur’an’la ilgileri temin edilmektedir. Ne yapıp yapıp Kur’an’ı topluluk içinde tartışır hâle getirmeliyiz. Kur’an Allah’ın sözü değildir diyenler de bizim için makbuldür. Kur’an’da şu yanlıştır diyenlerin de bizde değeri vardır. Böylece Kur’an’la ilgileniyor demektir. Yoksa müşriklerin Allah’ın kelamını duyması nasıl mümkün olacaktır?

Halkın hoşuna gitmeyecek, onları rahatsız edecek cümleler de söylenir. Böylece onlarda savunma duyguları uyandırır, bu sayede doğruları öğrenmiş olurlar. Süleymaniye Vakfı’nın yaptıklarını biz takdirle karşılıyoruz. İslâmiyet’e saldıran İlhan Arsel veya Zekeriya Beyaz da görevlerini yaptılar ve yapıyorlar. İnsanlar Kur’an’la karşılaşsınlar. Onların nasipleri varsa Kur’an onlara yol gösterir, hüden li’n-nâstır. Nasipleri yoksa çekilip giderler.

Sonunda komşuluk isteyen kimseleri me’meneye ulaştırma da bizim görevimiz.

Bakınız, sûrenin başında bulduğunuz yerde katledin âyeti ile başlayan emir açıklamaları güvenlerine kadar götürmüştür. Yani biz PKK’lıların dağılmasını yeterli bulmayız. Onları me’menelerine ulaştırırız.

Bu âyetin hükümlerine bakılırsa, PKK mensuplarının yurt dışına çıkmalarına izin verilmesi doğrudur. Biz onları güvenli yerlere ulaştırırız. Sonra savaşır ve öldürebiliriz ama bize teslim olan birini öldürme yetkimiz, aç bırakma yetkimiz, sınır dışı etme yetkimiz yoktur.

Türkiye’ye iltica edenleri sırf vatandaşımız değildir diye sınır dışı etmek cinayettir. Yeryüzü insanlığındır. Herkesin her yerde yaşama hakkı vardır. Bunların ülkemize gelmelerine devlet değil bucak yönetimleri karar verir. Bir vatandaşın ona sahip çıkması onun ülkemizde dolaşması için yeterlidir. Batılılar İslâmiyet’ten insan haklarını istidrak edip dünyaya satıyorlar. Oysa onların insan hakları dedikleri insanlara yapılan zulmün hikâyesidir.

وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

(Va EiN EaXaDun MiNa eLMuŞRiKiYNa)

“Ve müşriklerden biri…”

Bundan önceki âyetlerde müşriklerin topluca yaptıkları davranışlar ele alınmıştır.

Mesela, PKK teşkilatı ile nasıl ilgileneceğimiz anlatılmıştır.

Şimdi onlardan biri tek başına isticare ederse denmektedir. Yargı sistemimizi kabul etmemekle beraber, belli bir zamana kadar kendisine oturma izni verilmesini talep ederse, biz onun aramızda oturmasına izin veririz. Yargılamaya katılmadığı için ona uygulayacağımız hükümler askeri düzenin hükümleri olacaktır. Belli zaman içinde aramıza katılmasına izin verilecektir. Bu sebepledir ki “minhüm” dememiş de “müşrikler” kelimesini izhar etmiştir. Yani müşriklerden birisi bizim ülkemizde geçici olarak da olsa kalmak isterse ona izin veririz ve o bizim aramızda yaşar. Bir devletin vatandaşı olan birisinin bucağımıza gelmesi için bir vatandaşımızın davetlisi olması yeterli olduğu halde, bir ülkenin vatandaşı olmayan, bizim ülkenin vatandaşlığını da kabul etmeyen birine ancak bucak başkanı izin verir. Onunla olan hukuk kişisel hukuktur, topluluğa ait hukuk değildir.

اسْتَجَارَكَ

(iSTAvCaRaKa)

“Sana civar olmak isterse.”

Car” komşu demektir. Aranızda olmak istiyorum diyor.

Aramızda oturan kimsenin hangi sınırlar içinde nerelerde kalabileceği hususunda karar verme yetkisi bucak başkanına verilmiştir. Buradaki “Ke”nin muhatabı bucak başkanıdır.

Bir kimsenin yukarıda belirtildiği gibi tevbe edip namaz kılan ve zekât veren topluluklar için kendi sitelerinde istedikleri yaşama yetkileri vardır. Kişi olarak aramızda bulunan kimseden isteyeceklerimizin hükümleri bu ifadede anlatılmaktadır.

فَأَجِرْهُ

(Fa EaCiRHu)

“Onu civar yap.”

Onu kendine komşu yap.

Hakların kaynağı dörttür; akrabalıktan doğan haklar, komşuluktan doğan haklar, emekten doğan haklar ve sözleşmeden doğan haklar. Diğer haklar her zaman herkes için geçerlidir. Akrabalık sona ermez. Sözleşmeye her zaman riayet edilir. Kimsenin emeği gasp edilmez. Ama komşuluğa gelinirse, herkes herkese komşu olabilir mi? Komşuluk isteyene geçici komşuluk hakkı verilir. Sonra me’menesine ulaştırılır.

Mekke başkanının kimseyi komşuluktan uzak tutma yetkisi yoktur. Akrabalık doğal olduğu gibi yeryüzünde insanların komşuluğu da doğaldır. Dolayısıyla devletlere temlik edilmeyen yerlerde herkes her yerde yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sadece hakem kararlarını kabul etmek zorundadır. Bununla beraber hakem kararlarını kabul etmeyen kimselere de yeryüzünden payları kadar yer ayırırız. Orada kalmakta özgürdürler. Dışarı çıkmamak şartı ile biz onlara dokunamayız.

حَتَّى يَسْمَعَ

(XatTAy YaSMaGa)

“İşitene kadar.”

Aramızda yaşayacak, dolaşacak, toplantılara katılacak, alışveriş yapacak...

Böylece “Adil Düzen”i öğrenmiş olacaktır. Ondan sonra da hakemlik sistemini kabul edecek ve sorun bitecektir.

İşte, bu Allah’ın kelamını işitme imkânının üzerinde fazlaca durmalıyız.

Bu nasıl sağlanacaktır?

Basın ve yayın bu işleri yapacaktır. Basın ve yayının bu işleri yapması için basın ve yayın kurumlarının çalıştırılması gerekir. Genel Hizmetlerden ikisi basın ve yayındır. Bu âyet bize o müesseseleri kurmamızı emretmektedir. Öyle bir ortam oluşacaktır ki Allah’ın kelamını orada yaşayanlar sem’ etsin. Bu da ancak basın ve yayın hakları ile mümkündür. Herkesin okuma ve dinleme hakkı vardır. Herkesin yazma ve söyleme hakkı vardır. Okuma ve dinleme herkes için mümkünse de, yazma ve söyleme ise ancak temsilciler tarafından yapılabilmektedir.

كَلَامَ اللَّهِ

(KaLAvMa elLAHı)

“Allah’ın kelamı”

Allah’ın kelamı Kur’an’dır.

Bizim görevimiz Allah’ın kelamını insanlığa ulaştırmadır.

Bunu nasıl yapacağız?

Yüz dairelik apartmanların her katını bir dile ayıracağız. O dili bilen on aile oraya yerleştirilecek, onlara Kur’an Arapçası öğretilecektir. Bodrum katlarında çalışarak geçinecekler, oturma katlarında ise Kur’an ve ilim öğrenecekler, memleketlerine döndükleri zaman Kur’an’ı götürüp orada tebliğ edeceklerdir. Adil Düzene göre işletmesini bildikleri meslekleri ile orada işletme kuracaklardır.

ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ

(ÇumMa EaBLiĞHu MaEMaNaHUv) 

“Sonra onu me’menesine iblağ et.”

Me’mene” nedir?

Onların yaşadığı kendi alanlardır.

Hakemliği kabul etmediklerine göre aramızda yaşama imkânları yoktur.

Kendi me’menesine iblağ et” denmektedir. “El-Me’mene” denmiyor, “kendi me’menesi” deniyor. Her topluluğun kendi me’meneleri vardır. Oraya biz saldırmadığımız gibi bizim sınırlarımızdan oraya kimse saldıramaz. Biz onu koruruz. Bizim görevimiz insanlığın güvenini sağlamadır.

ذَلِكَ

(ÜaLiKa)

“Bu böyledir.”

Yani ona komşuluk vereceksin.

Çünkü Allah sizlere Kur’an’ı insanlığa ulaştırma görevini verdi.

Biz ne yaptık?

Herkesle koalisyon yaptık. (MSP-CHP, MSP-AP-MHP  ve RP-DYP)

Neden yaptık?

O sayede onlara Allah’ın kelamını ulaştırdık. CHP ile koalisyon yaptık, o sayede insanlıktaki solcuların İslâm düşmanlığı sona erdi. Bu sebepledir ki müslimler her zaman herkesle iş ilişkilerini kurmakta ve birlikte yaşamaktadırlar.

بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ

(BiEanNaHuM QaVMun)

“Çünkü onlar bir kavimdir.”

Kendilerine göre töreleri var. Mahkemeleri yok ama yönetimleri var. Dolayısıyla onları silip atamayız. Onların kişisel hakları vardır. İnsan hakkı vardır.

İşte bu âyet onların insan hakkına sahip olduğunu ifade etmektedir.

Demokrat olmayan demokrasiden yararlanamaz ama demokrat olmamak demek insan olmamak demek değildir. Herkes insan hakkına sahiptir.

Ekseriyet sistemini reddeden belki ekseriyet sistemi ile iktidar olamaz ama o da her türlü siyasi haklardan yararlanma hakkına sahiptir.

لَا يَعْلَمُونَ (6)

(LAv YaGLaMUvNa)

“Bilmez (bir kavimdir)ler.”

Bilmedikleri için mazurdurlar. Görevimiz onlara öğretmektir. Bu sebeple öğrenmek isteyen herkese yerlerimiz açıktır. Suç olan bilmemek değildir, suç olan öğrenmeyi istememektir. Bunun çare ve çözümü ise aramızda kalarak öğrenmek istemektir.

Bu âyet birçok fıkhi konuları içerir.

Ne var ki sayfamız burada sona erdi.

Onlar üzerinde de siz çalışıp düşünün...

 

 


TEVBE SÛRESİ TEFSİRİ(9.SURE)
1-1 VE 2.AYETLER
1305 Okunma
2-3.AYET
843 Okunma
3-4.AYET TEFSİRİ
1029 Okunma
4-5 VE 6.AYETLER
1222 Okunma
5-7 VE 8.AYETLER
1107 Okunma
6-9 VE 11.AYETLER
982 Okunma
7-12 VE 13.AYETLER
889 Okunma
8-14 VE 16.AYETLER
959 Okunma
9-16.AYET-B
895 Okunma
10-17 VE 18.AYETLER
1057 Okunma
11-19.AYET
1174 Okunma
12-20 VE 22.AYETLER
880 Okunma
13-23 VE 24.AYETLER
955 Okunma
14-25 VE 27.AYETLER
931 Okunma
15-28 VE 29.AYETLER
2167 Okunma
16-30 VE 31.AYETLER
1386 Okunma
17-32 VE 33.AYETLER
1244 Okunma
18-34 VE 35.AYETLER
1426 Okunma
19-36 VE 37.AYETLER
1059 Okunma
20-38 VE 39.AYETLER
1022 Okunma
21-40 VE 41.AYETLER
897 Okunma
22-42 VE 45.AYETLER
901 Okunma
23-46 VE 49.AYETLER
873 Okunma
24-50 VE 52.AYETLER
924 Okunma
25-53 VE 55.AYETLER
1030 Okunma
26-56 VE 59.AYETLER
957 Okunma
27-60.AYET
1100 Okunma
28-61 VE 63.AYETLER
797 Okunma
29-64 VE 66.AYETLER
1152 Okunma
30-67 VE 69.AYETLER
866 Okunma
31-70.AYET
937 Okunma
32-71 VE 72.AYETLER
1072 Okunma
33-73 VE 74.AYETLER
933 Okunma
34-75 VE 78.AYETLER
890 Okunma
35-79 VE 80.AYETLER
881 Okunma
36-81 VE 82.AYETLER
1025 Okunma
37-83 VE 85.AYETLER
890 Okunma
38-86 VE 89.AYETLER
819 Okunma
39-90 VE 93.AYETLER
955 Okunma
40-94 VE 96.AYETLER
833 Okunma
41-97 VE 99.AYETLER
1395 Okunma
42-100 VE 101.AYETLER
1178 Okunma
43-102 VE 104.AYETLER
1013 Okunma
44-105 VE 108.AYETLER
869 Okunma
45-109 VE 110.AYETLER
826 Okunma
46-111.AYET
1373 Okunma
47-112.AYET
1964 Okunma
48-113 VE 115.AYETLER
788 Okunma
49-116 VE 117.AYETLER
974 Okunma
50-118.AYET
1319 Okunma
51-119 VE 120.AYETLER
954 Okunma
52-121 VE 122.AYETLER
851 Okunma
53-123 VE 125.AYETLER
1025 Okunma
54-126 VE 127.AYETLER
848 Okunma
55-128.AYET
1468 Okunma
56-129.AYET
857 Okunma
57-128 VE 129.AYETLERDE MATEMATİK YAPI
991 Okunma