Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
TEVBE SÛRESİ TEFSİRİ(9.SURE)

873 Okunma
ASPxHyperLink

46 VE 49.AYETLER
Süleyman Karagülle

Tevbe Sûresi-23

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

***

 

وَلَوْ أَرَادُوا الْخُرُوجَ لَأَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً وَلَكِنْ كَرِهَ اللَّهُ انْبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِدِينَ (46) لَوْ خَرَجُوا فِيكُمْ مَا زَادُوكُمْ إِلَّا خَبَالًا وَلَأَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (47) لَقَدِ ابْتَغَوُا الْفِتْنَةَ مِنْ قَبْلُ وَقَلَّبُوا لَكَ الْأُمُورَ حَتَّى جَاءَ الْحَقُّ وَظَهَرَ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ كَارِهُونَ (48) وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ لِي وَلَا تَفْتِنِّي أَلَا فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُوا وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ (49)

 

وَلَوْ أَرَادُوا الْخُرُوجَ لَأَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً

(Va LaV ERAvDuv eLPuRUvCa LaEaGadDUv LaHUv GudDaTen)

“Ve hurucu murad etselerdi ona uddeti idad ederlerdi.”

“İdad” toplayıcılık zamanında meyve toplayanların aşiret reislerine verdikleri paydı. Hâlâ vergi manasını taşımaktadır. “Hudud” kelimesiyle de akrabalığı vardır.

“Hadede” çizerek sınırlamak, “Addede” sayarak sınırlamak demektir. Başkalarına hükmetmek için servet edinen kimseler, devamlı olarak varlıklarını ve zenginliklerini göstermeye çalışmışlarıdır. Buradaki “Addede” kendi kendine saymak değil, başkalarına gösteriş için saymak demektir.

“Udde” kelimesi Kur’an’da bir defa geçmektedir.

“İ’dad etmek” saymak, biriktirmek, hazırlamak anlamındadır.

“İddet” sayı demektir. Sülasi manası saymadır. İf’al babından gelince sayarak ayırmak anlamında hazırlamak demektir. Onlar hurucu murad etseydiler ona hazırlık yaparlardı.

Akevler huruc etmiş, İslâm düzenini kendisi yaşamak istemiştir. Yirmi dönümlük yer almış, orada kuracağı sitede İslâm düzenini yaşamak istemiştir. Onu rahat bırakmadıkları için o da savaşa devam etmiş, Erbakan’a parti kurması desteğini vermiştir. Sonunda “Millî Görüş” adını alan bu akım, gömlek çıkarsalar da AK Parti olarak ortaya çıkmıştır.

Milli Görüşçülere ve AK Partililere değişik zamanlarda bazı konularda huruc davetinde bulunduk. Örnek verelim. İzmir Akevler olarak 4 milyon dolar değerindeki bir çelik döküm fabrikasını aldık. Adil Düzene göre işletmelerini önerdik.

Gülen Cemaatine de aynı öneride bulunduk. Kendileri faizli düzende büyük servetler edindiler... Finans bankalarını kurdular, faizsiz olduğunu iddia ettiler...

Oysa paraya para kazandırmak faizdir. Paraya mal kazandırmak kârdır. Banka ortaklardan aldığı iştiraklerini taşınmazlara yatırabilir, taşınmazlarının kirasından müşteriyi yararlandırabilirdi. O zaman kira gelirse yararlanır, kira gelmezse yararlanamazdı. Oysa onlar kâr dağıttılar ve zarar ettirmeyen kârı dağıttılar! Bu yaptıkları faizin ta kendisidir.

Bu arkadaşlarımız önce iktidar olacaklardı, önce para kazanacaklardı... İktidar oldular, para kazandılar ama faizsiz sistemi inceleme ihtiyacını bile duymuyorlar... Faizci kapitalistlerin hazırladığı sözde faizsiz bankaları işletiyorlar...

Kuran burada; onlar huruc etmeyi murat etseydiler, hazırlık yapar, huruc etmek için gerekli imkânları elde ederlerdi diyor.

Bir gün üniversite arkadaşım olan Yahya Oğuz’a -kendisi 1973’lerde müsteşar iken- sordum; ‘İslâm düzenini öğreniyor musunuz, faizsiz bankayı nasıl kuracaksınız?’ dedim. Yüksek elektrik mühendisi olan bu kardeşimiz; ‘Veliyullahlar vardır, onlar her şeyi bilirler, onlara sorarız ve onlar söyler, biz de uygularız’ dedi! Kur’an’dan sonra vahiy olmadığını bu kardeşimiz bilir ama o gün işine gelmediği için böyle söylüyordu.

Evet, eğer Millî Görüşçüler ve AK Partililer gerçekten “Adil Düzen” için hurucu murad ediyorlarsa ona göre hazırlık yapmaları gerekir.

Millî Görüş’ün başında on yıl bulunan yine benim yakın üniversite sınıf arkadaşım ve şimdilerde hâlâ ESAM başkanının görevi Karagülle’yi oralarda konuşturmamaktır! Erbakan günlerce beni konuşmam için bekletti ama sonunda Recai galip geldi ve ben konuşmadan İzmir’e gittim. Oysa Erbakan üç-dört veya daha fazla sene bizimle beraber çalıştı ve “Adil Düzen”i bizimle istişare ederek hazırladı. Çünkü onun “Adil Düzen”i getirme iradesi vardı.

Şimdi Akevler camiası “Adil Düzen” için çalışmaktadır.

Allah yakında “Adil Düzen”i insanlığa ihsan edecektir.

وَلَوْ أَرَادُوا

(Va LaV ERAvDuv)

“Ve irade etselerdi”

“Meşiet” tasarlamaktır, proje yapmaktır. Gerçekleştirme zamanı hakkında bir karar yoktur. Yapılan projenin gerçekleşmesi için hazırlık yapılır. Proje yapmadan önce arsa tedarik edilir, proje ona göre yapılır yahut projeye göre arsa bulunur. Proje uygulamaya karar verilince onun malzemesi temin edilir, onu yapacaklar bulunur. Bu iradedir.

“Meşiet” bir arzudur, bir temennidir, kalbî bir fiildir.

“İrade” ise meşietin uygulamaya konulmasıdır.

“Adil Düzen” meşiet edilmiştir ama irade edilmemiştir, onun uygulama projesi yapılmamış ve uygulamak için faaliyete geçilmemiştir.

Hazreti İsa İslâm düzeninin meşietini yapmıştır ama irade etmemiştir. Ayrılmadan önce şakirtlerine; ‘Ben şimdi gidiyorum, çünkü ben gitmesem o gelmez’ demiş, uygulayıcı olmadığını bildirmiştir. 600 sene sonra Hazreti Muhammed gelmiş ve Kur’an’ı uygulamıştır.

Erbakan da “Adil Düzen”i meşiet etmiş ama irade etmemiştir. ‘Haydi, “Adil Düzen”i uygulayalım’ dediğimizde; ‘Bizin planımız var, projemiz yoktur’ demişti.

Projemizin olmadığını ben şimdi anlamadım. Sizin beyninizde bir projeniz olsa bir işe yaramaz, onu uygulayacak ekibe ihtiyaç vardır. Biz şimdi “Müçtehit Yetişme Merkezi” ile proje yapıyoruz. Daha ileri bir safhada uddeyi i’dad ediyoruz.

Muhasebe çalışmamız bir uddedir.

Araştırma merkezi kurmamız bir uddedir.

Yalova’da araştırma merkezi almamız bir uddedir.

Araştırmacıları finanse etmemiz ve yetiştirmemiz bir uddedir.

Biz bu uddeleri oluşturduğumuzda bir gün huruc emri verilirse elbette huruc edeceğiz.

الْخُرُوجَ

(eLPuRUvCa)

“Huruc”

“Huruc” burada marife olarak getirilmiştir. Yani huruc baştan bellidir.

“Huruc” çıkmak demektir. “Haric” dışarısı demektir. “Huruc etmek” savaş için kullanılan bir kelimedir. Aslında evi barkı terk edip bir işe çıkmak hurucdur.

Erkekler huruc edecek, fiilen cihada katılacaklar, kadınlar ise bu hurucu destekleyecekler, hurucun ikmalini yapacaklardır.

“Adil Düzen”i getirmek için seferberlik içine girmek hurucdur.

Biz daha uddeyi tamamlamış değiliz, onun için huruc etmemekteyiz. Ama bir gün bu uddemiz tamamlanacaktır. İşte o gün insanlara artık huruc edin denecektir ama huruc etmek için hazırlıkları olamayacaktır.

Dün Mekkeliler ile Medineliler arasında savaş vardı. Savaş alanı küçüktü ama savaşın konusu büyüktü.

Bugün Adil Düzen Çalışmaları da işte o kadar önemlidir.

Allah’ın nuru tamamlanacak, insanlık sömürücü zulüm düzeninden kurtulacaktır.

Bugün iki sınıf vardır. Biri sermayedir. Dünyayı sömürüyor. Ama aynı zamanda dünyaya rahmettir. Sermaye olmasaydı şimdi ben bunları yazamaz, size ulaşamazdım. Ne var ki sermaye vazifesini yaptı ve ömrünü doldurdu. Artık faizli sömürü sistemiyle, savaş ve terör eylemleriyle oluşan dünya devam etmeyecektir.

Bugünlerde iki kişinin beyanları vardır; Sırrı Süreyya Önder ile Mustafa Balbay. Bunlar diyorlar ki; düşmanlıkla, yıkmakla bir şey olmadığını anladık ve değiştik.

Evet, biz 1960’larda devletimize karşı çıkmak için değil, devletimizi “Adil Düzen”e getirmek için cihada başladık. Devletle değil bürokratlarla, o günkü yöneticilerle ilgilendik. CHP ile koalisyonla işe başladık. Akevler’de başlayan bu barışçı siyasete Erbakan ve Gülen katıldı. Zamanla insanlar çatışma ile sonuca varılamayacağını öğrenmeye başladılar. Recep Tayyip Erdoğan; ‘bir insan hem Müslüman hem lâik olamaz’ diyordu, şimdi yedi düveli barışa çağırıyor.

Biz 1960’larda “İslâmiyet ve Günümüzün Meseleleri”ni (bu isimde yayımlanmış bir kitabımız vardır) anlattığımız zaman, lâikliğin lehine, inkılâpların lehine yazılar yazdık. Bugün yalnız Türkiye değil dünya lâikliği İslâmiyet’in anladığı gibi anlamaya başladı. Bu benim-senin başarısı değildir, bu Kur’an’ın başarısıdır.

Evet, “Adil Düzen” için huruc zamanıdır. Hurucu murad edenler varsa, bizim udde davetine icabet etmemiz gerekecektir. “Müçtehit Yetişme Merkezi”ne katılacaksınız. Uygulamalı içtihat yapılarak fıkıh oluşacaktır.

Yola çıkacaksınız. Zaferi değil hurucu murad edeceksiniz. Bu ben olsam da olmasam da olacaktır. Allah “Adil Düzen”i getirecek ve dünyayı aydınlatacaktır diyeceksiniz. Ben cennetteki payımı alayım diye bu çıkışa katılacaksınız. Siz yapmayacaksınız, Allah yapacaktır.

لَأَعَدُّوا لَهُ

(LaEaGadDUv LaHUv)

“Ona i’dad ederlerdi.”

Buradaki zamir huruca gönderilmiştir, zafere değil huruca gönderilmiştir.

1960’larda biz kooperatifi kuralım dediğimiz zaman herkes ümitsizdi. Doç. Dr. Ahmet Tahir Satoğlu’nun katılması ile kooperatif kuruldu. Bugün hâlâ aktif halde “Adil Düzen”i göğüslemiş bulunmaktadır.

Parti kuralım dediğimizde herkes ümitsiz halde duruyordu. Erbakan buna inandı ve beraber çalışarak “Adil Düzen”i dünyaya tanıttı. Bugün AK Parti o siyasi hurucun sonucu olarak dünyayı yöneten üç ülkeden ve üç kişiden birinin partisidir. Bunu ben söylemiyorum. Mahir Kaynak yazılarında hep bundan bahsetmektedir; Obama, Putin, Erdoğan. Bunlar gerçekleri görmüş ve sermayeye karşı cephe almışlardır. Başarıları tek bir şeye dayanıyor. “Adil Düzen”i benimseyecekler ve başarıya ulaşacaklar. PKK’yı dağıtmak yetmez. Onu orada toplayan sebepleri ortadan kaldırmadıkça PKK’lılar gider başkaları gelir.

Huruçtan evvel hurucun hazırlığını yapmamız gerekir. “Müçtehit Yetişme Merkezi” bu demektir. Bu müçtehitlerin yetişmesi için uygulama yapmalıyız. Bunun için “Ahşap Evler Projesi” ilk deneme projemiz olacaktır.

Gelecek III. binyılın merkezi olmak için “yüz daireli lojmanlı evler yani işyerleri” yapılmalıdır. Bunu başarmamız için ahşap evlerle işe başlamalıyız. Orada “yüz müçtehidi” yetiştirince, “yüz dairelik lojmanlı işyeri apartmanları” ve “bin dairelik bucakları” kurmaya başlayacağız. Biz mevcut kapitalizm düzenini çökertmeyeceğiz. O düzeni Allah’ın nuru ile aydınlatacağız. Kimseyi zarara sokmak istemiyoruz. Bilseler, sömürü sermayesinin de en büyük dostu biziz. Çünkü biz yıkıcı değil yapıcıyız.

عُدَّةً

(GudDaTen)

“Uddeti”

Yapılan bir projenin uygulanması için gerekli malzemedir, gerekli girdilerdir. Bir imalatın dört girdisi vardır. Önce tesislerdir. Üretim orada yapılacaktır. Sonra malzemedir. Onunla inşaat yapılacaktır. Ondan sonra emektir. İnşaatı onlar yapacaktır. Ondan sonra da onlara hizmet veren ekiptir. Demek ki girdiler “udde”dir.

Bugün Adil Düzen Çalışanlarının birinci görevleri bugün oluşmuş olan kurumlara Kur’an’da karşılığı olan kelimeleri bulmaktır. Biz böyle rastlayınca ortaya koyuyoruz. Sadece bir veya birkaç kimsenin çalışması ile bunlar elde edilemez. Artık “Adil Düzen”e inananlar seferber olmalıdırlar. Herkes Kur’an’dan bir “kök” alıp üzerinde çalışmalıdır, o köke ait kelimelerin geçtiği âyetleri alıp bizim yaptığımıza benzer yorumlar yapmalıdırlar.

Batılılar ekonomiyi anlatırken fırsat maliyeti diye bir kavram geliştirdiler; ben bunu yapmasaydım ne yapardım? Bunu maliyet kabul edip bunu yapmakla kazandıklarını kâr sayarlar.

Kur’an’daki kelimelerin fırsat maliyetleri vardır. Bu kelimeyi kullanmasaydı da başka bir kelime kullansaydı ne mana çıkardı deyip bunun olması ile kazandığı manayı araştırırsınız. İşte o zaman Kur’an’ı anlamaya başlarsınız.

“Hak geldi bâtıl zahık oldu” demeseydi de “Bâtıl zahık oldu ve hak geldi” deseydi, nasıl olurdu? İşte bu soru bizi hak düzenin fırsat maliyeti olan kuvvet düzeninin gitmesi için önce hak düzen gelmelidir. Marksistler zulüm düzeninin gitmesi ile hak düzenin geleceğini savunurlar. Müminler ise hak düzen gelince bâtıl düzen kendiliğinden gider, diyorlar.

وَلَكِنْ كَرِهَ اللَّهُ انْبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ

(VaLAvKıN KaRiHa elLAHu iNBiGAÇaHuM Fa ÇabBaOaHuM)

“Velâkin Allah inbiaslarını kerih gördü, onları tesbit etti.”

Böyle olmadı, onlar huruç etmeyi murad etmediler ve gerekli hazırlığı yapmadılar.

Burada “huruc etmelerini Allah kerih görmedi” demeyip “inbiaslerini kerih gördü” denmesini karşılaştırarak yeni manalar anlarız.

“Kerih görmek” demek hoşlanmamak demektir. “İrade etti” denseydi o zaman onların çıkışlarını Allah önlemiş olurdu. Allah inbiaslarına mani olmadı ama kerih gördü. Çıkmasalar dedi. “Tesbit” (Ta ile) diyor. “Tesbit” denseydi onları zorla durdurmuş olurdu. Durmalarına imkân sağladı demektir.

Basetmek, irsal etmek, neşretmek şeklinde manalandırmışlardır. “Risl” saçaktan sarkıp akan sudur. “Bas” ise bir otlağa otlamak için konan hayvandır. “Resul” elçidir, sadece verilen görevi yerine getirir. “Mebus” ise iş yapmak için gönderilir, haberci değil görevlidir.

Bu açıklamadan “inbias”ın manasını anlamış bulunuyoruz; kendi kendini görevli yapma. Bu da İslâmiyet’in temelidir. Herkes Allah’ın halifesidir. Kendi içtihadı ile kendisini görevli yapar ve öylece hareket eder, bağımsız olur.

Onların inbiaslarını istemedi demek, onların esaretten kurtulmalarını istemedi demektir.

“Adil Düzen” nedir?

İnsanların kendi içtihatlarına göre hareket etmelerini sağlayan düzendir. İnbiastır.

Diğer iki düzen nedir?

Sermayenin veya yöneticilerinin kölesi olma demektir. İşte bunlar “Adil Düzen”i bunun için kabul etmediler. Çünkü o düzende işçi olacaklar, memur olacaklar, köle olacaklar.

Bu ifadenin bu manasını doğru anlayıp anlamadığımızı bize “sebbetahum” kelimesi gösterecektir. Manasını ben de şimdi öğreniyorum. Ruhu’l-Kur’an’a dönüyorum.

“Sibat(Te)” kayış demektir. Bir şeyi başka bir şeye bağlamış olmak anlamında sabit oldu anlamındadır. “Sebete(Tı)” ise “Te”nin “Tı”ya dönüşmesiyle bir işten vazgeçmek, yerinde kalmak anlamındadır.

Lisanu’l-Arab’da çok az bilgi vardır. Daha çok bu âyetin açıklamasından anlamaktayız. Tesbit etti, raptetti anlamına gelmektedir. “Te” “Ta”ya dönüşmüştür ve Kur’an’da bir defa geçmektedir. Fetret, boşluk, aralık demektir. Fıtrat ise varlık, yaratılış demektir. Demek ki “Ta” harfi yokluğu varlığa götürmektedir. “Te” ile tesbit etmek, hareketsiz hâle getirmektir. “Ta” harfi ile tesbit etmek, oyalamak, onları meşgul etmektir. Cari düzende başarıya ulaşacaklarını zannederek yerinde direnmelerini ve tutuculuklarını sağladı demek olur.

Allah özgürlüklerini istemediği için onları kölelik düzeninde oyaladı denmiş olur.

وَلَكِنْ

(VaLAvKıN)

“Velâkin”

“Ma cae Ahmedu velâkin ersele rasulen / Ahmet gelmedi ama resul gönderdi” dediğinizde, menfi bir durumu düzeltme cümlesini söylersiniz.

Onlar hurucu irade etmediler ama huruc etmeyi irade etmeyen onlar değil; Allah onların çıkışını istemediği için Allah onlara başka çıkarlar gösterdi denmiş olur. Yani eğer istediğimiz bir şey olmazsa sıkılmamalıyız, şer hayır olur. Türklerde atasözü vardır; kötü ev sahibi insanı mal sahibi yapar. Bir şeyi istersiniz, kullandırmak üzere vermez, siz de gider onu satın alırsınız, böylece mal sahibi olursunuz.

İşlerin kötü gitmesi daha iyisinin olacağına işarettir.

Osmanlı İmparatorluğu yıkılmasaydı Türkiye Cumhuriyeti kurulmazdı, “Adil Düzen” diye bir çalışma olmazdı, III. binyılın oluşması görevini biz almamış olurduk. Osmanlı İmparatorluğu yıkılmasaydı bugün elliye yaklaşan İslâm devleti olmazdı.

كَرِهَ اللَّهُ

(KaRiHa elLaHu) 

“Allah kerih gördü”

Bir şeyin olmasını istemez ama ona mani de olmazsınız; bu kerihtir.

Arazilerin bir kısmı yürümeye elverişlidir, rahat yürünür. Ona “sehl, ova” denmektedir. Arazilerin bir kısmı yamaç, kaygan, çakıllıdır, yürüyüşü zor olur, buna “kerh” denmektedir. Hoş olmayan, istenmeyen demektir. Cebretmeyip karşı tarafı zorlamak da ikrahtır.

Kerihellahu” Allah hoş görmedi, olmasını istemedi demektir. Zorlamadı ama istemedi de. Onların yapmasına mani olmadı ama o tür insanların kendi seçkin cemaatine girmesini istemedi.

Müminler seçkin kimselerdir ama müminleri Allah seçmemektedir, müminler kendi kendilerini seçmektedirler. Allah onların kendi amelleri nedeniyle müminlerin arasında olmasını istememiştir. Bu da bize gösteriyor ki kimseyi zorla askere götürmüyoruz. Onbeş yaşına geldiği zaman nöbetli veya bedelli olmasını kendisi seçiyor. Savaş esnasında savaşa katılmadığı zaman bile zorlanmıyor. Memleketi terk edip gidebiliyor. Savaştan dönüldüğü zaman bile ona saldırılmıyor. Böylece savaş sadece ve sadece inananlarla çıkarcılar arasında oluyor. Güçlü olunduğunda o savaşı da göze alan olmayacağı için savaş çok az oluyor.

انْبِعَاثَهُمْ

(iNBiGAÇaHuM)

“İnbiaslerini”

Yani kendi kendilerini görevlendirmeleri, kendi istekleri ile bu cihada çıkmalarını kerih görmüştür. Çünkü onlar bu kadar şerefli vazifeyi yüklenecek seviyede kimseler değildir. Çünkü onlar içtihatları ile özgürce yaşama ve yönetme hakkına sahip değildirler. Çünkü onlar “Adil Düzen”i istihkak etmemektedirler.

“Adil Düzen” nedir?

Kur’an’ı kendi içtihadı ile anlayıp onunla amel etmektir.

Ne olmuş?

Kur’an’ı onlar anlamazmış! Bin sene evvelki ataların anladıklarına şimdi körü körüne uymak gerekirmiş! Biz nerde, onlar nerde, biz kimiz; biz insan değiliz; biz anlayamazmışız!

Bu oyun sömürü sermayesinin ortaya koyduğu oyundur. Düşündürmeyecek, Allah’ın nurundan yararlandırmayacak ve sermaye sömürecektir. Oysa İslâmiyet ilmidir. İçtihat yaparsın; yanlış yapsan da onunla amel edersin. Allah sana aynı derecede karşılık verir. Sen bilemiyorsan kendi içtihadınla müçtehidini seçersin, bu da içtihattır.

فَثَبَّطَهُمْ

(Fa ÇabBaOaHuM)

“Onları tesbit etti.”

Onlara daha iyi kazançlar gösterdi ve onları oyaladı. İnsanların mevcut düzendeki başarılarını onlara daha kazançlı göstererek kendi istekleri ile huruc etmelerini sağladı. Gerçek müminlerle mümin görünenleri böylece ayırdı.

Bugünkü Türkiye’nin durumu budur.

Adil Düzen Çalışanları da böyle bir tuzağa her zaman düşebilirler. Cari sistemle iş yapmak onlara daha kolay ve daha başarılı görünür. “Adil Düzen”i terk edip kendi bildiklerini ve babalarından gördüklerini yaşamaya başlarlar veya başlayabilirler.

وَقِيلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِدِينَ

(Va QIyLa uGQUvDUv MaGa eLGaQıDIyNa)

“Ve kuud edenlerle kuud ediniz denildi.”

“Onlara oturanlarla oturunuz denildi.”

“Allah onları tesbit etti” dendiği halde, “Allah dedi” denmiyor da onlara “oturanlarla oturunuz” denildi. Önce diyen kimdir? Kim onlara “oturanlarla oturunuz” demiştir?

Diğer taraftan burada oturanlar marifedir ama oturma marife değildir. Demek ki değişik amaçlarla oturmuş olun denir. Kimledir bunlar?

Müslimler gibi oturunuz denmiş olur. Çocuklar gibi oturunuz denmiş olur.

Burada anlatılan karıb arzdır, kasıd seferdir.

“Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasası”nda konmuş olan bir kural vardır. Eğer savaş ülke içinde ise gerektiğinde bütün müminler katılmak zorundadır. Ama Kore gibi uzak yerde savaş yapılacaksa, gönüllülerden oluşmuş kimselerin katılmaları gerektiği hükmünü koymuş bulunuyoruz. Karıb arz ve kasıd sefer ülke içinde yapılan savaş olurdu.

Buna göre burada diyen kimdir?

Herkes barışta iken komutanını kendisi seçer. Uzak araz ve kasıd sefer olmadığı zaman kendi üstü ona izin verebilir. Diyen başkomutan değil de komutanı olur.

Bu âyetlerde arazı karıb ve seferi kasıd arazı baid ve seferi gayrı kasıd ayrılmış bulunmaktadır. Yine burada nufur edin diye emir verilmiş, sonra başkan sen niye izin verdin denmiştir. “Kulte lehum” denmemiş de “kıyle lehum” denmiştir. Kıylenin kaili başkan değildir demektir. Kim olabilir? Bu başkadır diyorum. İşte böyle farklı olduğu bilindiği halde kim olduğuna karine yoksa siz kendiniz birisini koyarsınız. Buna “istihsan” denir. İstihsan da “kıyas” gibi şer’î delildir, Ebu Hanife çok kullanmıştır.

Böylece anayasadaki bu hükme delil bulmuş olmaktayız. Bu âyetle başkomutan ile üst arasındaki yetki ve görev farkları da kıyasla tesbit edilebilir.

وَقِيلَ

(Va QIyLa)

“Ve kavl edildi”

Buradaki “ve sebbetahum” fiiline atıftır. “Ve” harfi ile atfedilmesi, “tesbit ile” denmesi ayrı ayrıdır. Tesbit eden Allah yani O’nun resulüdür, kavl eden başkasıdır. Eğer tesbitin bir açıklaması olsaydı “ve” harfi getirilmezdi. İzin verme yetkisi başkana verilmiştir. O izin verecektir. İzin almış olsa bile kendi üstlerinden de izin almaları gerekir. Çünkü asıl savaşta eksik birliğin olacaktır.

İslâmî ordudaki sisteme göre komutana “divan” denen defter verilir. Kişi kendisini o deftere kaydettirir. Artık o kimse o komutanın dayanışmasına dâhildir. Herkesin üstü odur. Değiştirmedikçe sonuna kadar onun birliğinde bulunur.

“Ve” harfi ile atfettiğine göre, izin verilenler, üstlerinden de alabileceklerine dair söz almalıdırlar. Başkomutan soruşturma yapar denmektedir. Bu soruşturma üstüne sorarak, onun da görüşünü alarak olmalıdır. Yani bir kimse savaşa katılmadığı zaman hem kendi birliğini zor duruma sokar, hem de orduyu zor duruma sokar. Dolayısıyla verilen izin ikisinden birlikte alınmalıdır. Hattâ burada “denildi” dendiği için orda kalanlar varsa “oturanlarla oturunuz” denmelidir. Burada çoğul getirilmiştir. Arazı baidde bu izin meselesi önemli sorun olmaktadır.

Olaylar cereyan ettiği zaman bu âyetler daha kolay anlaşılır hâle gelir. Biz burada sadece bu ayırımlara işaret etmiş oluyoruz. Uygulama incelikleri ise o duruma gelen kurulan ordunun kendi içtihatlarına bağlı olacaktır.

اقْعُدُوا

(uGQUvDUv)

“Kuud ediniz”

Buradaki emir sigası kuud edebilirsiniz demektir.

Yahut üstler onların katılmalarını uygun görmedikleri zaman onlara başka işler verirler, geri hizmette bırakırlar, siz bu işi yapınız derler. O zaman emir sigası olur.

Burada katılmalarının yararlı değil zararlı olduğunu gören komutanlar istedikleri kimseleri geri hizmette bırakabilirler, böylece savaşa katılmak isteseler de alınmayabilirler.

مَعَ الْقَاعِدِينَ

(MaGa eLGaQıDIvNa)

“Kuud edenlerle beraber”

“Kuud edenlerle” denmiş olur.

Komutanlar birlikteki kimselerden bir kısmını sefere çıkarmayabilir, onlara geri hizmet verebilir. Savaşa katılmayan kimselerle beraber olunuz, onların hizmetini görünüz diyebilir. Onlar bir topluluktur. Savaşa katılmayanlardır. Bunlar kendi bölgelerinde değil, nöbet tuttukları bölgelerde savaşa katılmadan geri hizmetlere alınmış olurlar. Bu takdirde bu emir sadece seferi baid olanlara değil bütün seferlere teşmil edilmiş olur.

 

لَوْ خَرَجُوا فِيكُمْ مَا زَادُوكُمْ إِلَّا خَبَالًا وَلَأَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ

(LaV PaRaCUv FIyKuM MAv ZAvDUvKuM İlLAv PaBAvLan VaLaEaVWaGUv PiLALaLaKuM YaBĞUvNaKuM eLFiTNaTa Va FIyKuM SamMAGUvNa LaHuM Va elLAHu GaLIyMun Bi elJAvLiMIyNa)

“Sizin içinde huruc etselerdi, size sadece habalı ziyade ederlerdi. Fitneyi ibtiğa ederek hilalınızı vazederlerdi. İçinizde onlara semmalar vardır. Allah zalimleri alimdir.”

“Sizin içinizde huruc etselerdi” denmektedir. “Sizinle beraber huruc etselerdi” denmemiştir. Çünkü bunlar onların içinde olacaklar, onlarla beraber olmayacaklardır.

Şimdi Akevler Yenibosna’daki oluşmaları ele alalım.

İzmir Akevler’i kurduğumuzda yüzden fazla ortak aldık. Onların parası ile araziyi aldık, onların arsasında binaları yaptık. Evleri onlara tahsis ettik. Geldiler ve bizim İslâm düzenini yaşamamıza mani oldular. Çünkü onlar bizim inandığımız İslâmiyet’e inanmıyorlardı. Ev sahibi olmak, bir de günün zalim yönetiminden kendilerini korumak için bize katıldılar ama onların hayalleri hep başka yerlerde idi. Allah onların katılmalarına izin verdi. Ama bizim kısmi başarımız onlar sayesinde oldu, arza çakıldık ama “Adil Düzen”i getiremedik. Bizim aramıza böyle kimseler girdi ve biz kurucuların arasını açmak istediler. Kurucular arasında onlara kulak veren olmadığı için başarıya ulaştık. Ama apartman yönetiminde durum öyle olmadı. Apartmanı kendi paraları ile yaptığımız için hemen duruma hâkim oldular ve ben Akevler’den ayrılmak zorunda kaldım.

Bu sebepledir ki bundan sonra kuracağımız yüz dairelik apartmanlarda daireleri kimseye tahsis etmeyeceğiz, bir dairenin yirmide birinden fazla hissesini bir ortağa vermeyeceğiz. Buraya sadece bodrum katta çalışan insanlar gelecektir. Her kat ayrı “ocak” olacak ve kendi yönetimlerini kendileri kuracaklardır. İstedikleri yönetimi kursunlar, biz karışmayacağız. Ama biz “Adil Düzen”i benimseyenlerle kendimize bir kat ayıracak ve orada İslâm düzenini uygulamaya çalışacağız. Kur’an’ı doğru anlamışsak başarırız ve sonra herkes bizim yaptığımızı yapar. Kur’an’ı yanlış anlamışsak başaramayız, anlayışımızı düzeltiriz ve sonunda mutlaka başarırız.

İnsanların çoğu kendi içtihadı ile değil, tâbi olduğu grubun içtihatlarına göre hareket eder. Hukuk düzeninde bu kutuplaşmanın zararı yok yararı vardır. Böylece hayırda yarışabilirler yahut hayrın mücahidi olurlar.

Askerlikte ise buna asla izin verilemez. Savaşı kazanmanın tek şartı birliktir. Birden hareket etmediğiniz zaman düşman sizi perişan eder. Askerlikte kutuplaşmaya izin verilmez. Bu sebepledir ki askerler arasında ayrılık çıkaracaklar varsa onlar askere alınmamalı, geri hizmete bırakılmalıdır. Müslimler kendi istekleri ile geri hizmette kalırlar. Müminler içinde de geri hizmette kalmak isteyenler geri hizmete bırakılırlar. Geri hizmette kalanların ganimetten payları olmayabilir yahut az olur.

“Allah zalimleri bilir” demektedir. Bundan önceki âyette “Allah onların inbiaslarını kerih gördü” demişti. Orada kâinatın rabbi Allah kastedilmiştir. Burada onu temsil eden topluluk kastedilmektedir. “Alim” kelimesinin nekre olması bunun topluluk olduğuna dair bir karine oluşturmuştur.

Zalimleri belirtmekle bu şekilde hareket edenlerin zalim olduklarını ifade etmektedir.

Bugün savaş aleyhtarı reklamlar yapılmaktadır. Savaşa karşı olanların başında olanlar solcular idi ama bizzat onlar tarihin en büyük katliamını yapmışlardır. Savaş aleyhtarı olmaları, halkı uyuşturup savaşı kendilerinin kazanmasını sağlamak içindir. Kendileri güçlü güçlü ordular kurarken, müminlere savaşın gereksizliğini telkin ederler.

İşte; bizim devletimiz bu zalimleri bilmek zorundadır, dünyayı sömürenleri bilmek zorundadır. Uluslararası savaş çıkarıp onları birbirlerine öldürterek sonra kendisinin masa başına geçip harita çizmesini bilmek zorundadır. Bir İslâm yönetimi bunu bilir, bunların ajanlarını da bilir, bunların sözcüsü millî olmayan medyayı/basını da bilir.

Onları öldürme ve yok etme değil, onları etkisiz hâle getirme esastır. Geri hizmetlerde bırakılarak ordunun bütünlüğü korunmalıdır. Bu konularda askerler aydınlatılmalıdır.

Askerlere önce darbe programlarını yaptırır, sonra da o programları çuval çuval mahkemelere sevk eder, saçma saçma kanunlar çıkartarak ordumuzu ve ülkemizi bugünkü perişan hâle getirir. Karadayı’nın, Başbuğ’un günahları bu oyunu bilmemeleri ve kulak vermemeleridir. Harp Akademileri’nde hep onları dinliyor, sakallıları ve başörtülüleri veya bizim gibi onlardan olmayanları konuşturmuyorlardı. Onların dostu idiler. Bilinçsizce onları destekliyor, bizi hapishanelere atıyorlardı. Şimdi onlara zulmedilmektedir.

Yöneticiler siyaseti bilmelidirler, zalimleri bilmelidirler. Bu hususta doğruya yakın teşhisleri koymalıdırlar. Hâlâ Mahir Kaynak gibi birine sadece haftada iki gün yazdırılmakta ve benzer uyarıları yapan bu kişinin bizden başka ciddi okuyanı da yok herhalde!

لَوْ خَرَجُوا فِيكُمْ

(LaV PaRaCUv FIyKuM)

“Sizin içinizde çıksalardı”

Burada harfi atıf getirilmemiştir. Çünkü bahsedilen huruc yukarıdaki hurucdur, çıkmamaları durumunu anlatmaktadır.

“Allah bizimle beraberdir” dendiği zaman bizim bulunduğumuz yerdedir demek değildir. “Ahmedu huna” derseniz, Ahmet buradadır demektir, bizimle ilgisi olur veya olmaz. “Ahmedu maana” dendiği zaman, Ahmet bizim arkadaşımızdır ve bizimle beraber iş yapandır demek olur.

“Fiyküm” yerine “maaküm” denseydi, bizimle savaşmak üzere çıkmış olurlardı. Bizimle beraber “Adil Düzen”i kurmak için çıkmış olurlardı. Oysa sadece bizim bulunduğumuz kafile arasındadırlar ama bizden olmayabilirler demektir.

مَا زَادُوكُمْ إِلَّا خَبَالًا

(MAv ZAvDUvKuM EilLAv PaBAvLan)

“Sadece habalı ziyade ederlerdi”

“Habl” meyvedeki çürüklük demektir.

İçinizde çürük olurlardı, sıkıntı olurlardı demektir.

Hayvancılık yapanlar bilirler. Ahırda iki çeşit hayvan olur. Birileri sadece yer ve beslenirler, bir getirileri ve işleri yoktur. Diğerleri ise süt sağılan, tarlayı süren, yük taşıyan hayvanlardır. Artvin’de bunlara “yeka” derler, diğerlerine yani iş yapmayanlara “hıbal” derler. Buradaki “hıbal” o manadadır. Yani onlar sefere katılsalar, sadece sizin yediklerinizden yerler, içtiklerinizden içerler ama bir işe yaramamış olurlar. O sebepledir ki sefere katılmamaları size daha yarayışlıdır demektir.

Bugün ordumuz için bir moda çıkarılmaktadır. Vurucu birlikler ama az birlikler yetiştirilmelidir diyorlar. Orduyu küçültme programları vardır.

Kur’an eğitim esnasında bu seçimi yapmıştır. Nöbetli olan herkes aynı eğitimi alır. Ama savaş çıktığında kalabalık birlik yerine güçlü birlik oluşturulur, yola onlarla çıkılır. Diğerleri geri hizmetlerde bulundurulur yahut yedek olurlar.

وَلَأَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ

(VaLaEaVWaGUv PiLALAaLaKuM)

“Ve hılallarınızı vaz ederlerdi.”

“Hılale” (Hı) diş aralarındaki kalıntıları çıkarmak için kullanılan çöp demektir. İki diş arasındaki aralığa denir.

Aranıza engeller koyarlardı, birlikte hareket etmenizi önlerlerdi, size sıkıntı olurlardı.

Demek ki yola çıktığımız zaman kalabalık olmadan ziyade birlik olmamız gerekir.

Bugün siyaset yapmak için oya gerek vardır.

Oy alabilmek için o hıbal ile birlikte olmak zorunda idik.

Böylece Adil Düzen Çalışanları arasına hıbal koydular, başarısızlığımızın sebebi budur. Bugün tepe noktasına geldik. Deniz göründü. Gideceğimiz bir şey ve yer kalmadı. Serabın başına vardık ama su yok. Bunun sebebi işte budur. Hıballa beraber yola çıktık. İçimizde onları dinleyen oldu. Allah bizi bu hususta korumadı. Birinci dönem böyle geçti.

Şimdi ikinci dönem içindeyiz. Daha sıkı adımlar atıyoruz ama bu sefer de büyüyemiyoruz. Zor iş yapıyoruz. Bize melek gelip şöyle yapın şöyle olacak demiyor. Kaynağımız sadece Kur’an’dır. Biz ilmi yolla hidayeti bulacağız. Bu yol da deneme yanılma yoludur. Birinci “Adil Düzen” uygulamasında hatalar yaptık, şimdi yapmamaya çalışıyoruz.

يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ

(YaBĞUvNaKuMu eLFiTNaTa)

“Sizin için fitneyi bağyederler.”

“Boğa” inekleri hamile yapan öküzdür. Büyük iştahla bir işe sarılmak veya saldırmak “beğy etmek”tir. Kazanmak için çalışmak “ibtiğa”dır. Yani kendi kendine saldırmak anlamındadır. “Bağu” ise başkasını soymak için saldırmaktır.

Size fitneyi bağyederler, size fitne yaparlar.

“Fitne” madeni cüruftan temizlemek için eritmek demektir. “Mihnet” ise madenin parlaklığını ortaya çıkarmak için tavlamak veya pasını silmektir. “İmtihan” kişinin kendini göstermesi, “fitne” ise kişinin direnmesini artırmasıdır, itaatsizlik demektir.

Sizin için fitneyi isterler.

Fitne katl demek değildir. Katl savaştır. Fitne anarşidir.

Sizin için anarşiyi isterler.

Ordunun disiplinini bozmak isterler. Bugün orduya yapılan fenalık budur. Üst emredecek, ast ileride beni muhakeme ederler diye üstünü dinlemeyecektir. Üst de asta beni muhakeme ederler diye onu zorlayamayacak. Böylece orduda fitne ortaya çıkacaktır.

Millî Görüş’te böyle olmuştur. Son zamanlarda Erbakan’a karşı cephe almışlardı. Numan Kurtulmuş’u Erbakan’a karşı cephe aldırdılar. Numan Kurtulmuş siyaseti bilmediği için hasımlarını birleştirdi, kendisi elendi. Daldan dala kondu. Sonra Necmettin Erbakan vefat edince bu sefer Fatih Erbakan’ı dışlayarak partiyi mahvettiler. İşte fitne budur. Bunlar partinin kuruluşundan beri içimizde idiler. Ben onların yüzünden sonraları siyasette aktif rol almadım. Necmettin Erbakan’a bu hususta hatırlatmalar yaptım ama başka çıkış yolu bulamadı.

وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ

(Va FIyKuM SamMAGUvNa LaHuM)

“Ve içinizde onları dinleyenler olur.”

Evet, insanların çoğu gerçekleri görmez, oynanan oyunları kavrayamaz. Hele Türk halkı bu bakımdan çok saftır. Söylenenlere hemen inanır. Bununla beraber zamanla gerçekleri görür ve o zaman da kendisini en güçlü şekilde gösterir.

Sömürü sermayesinin dayatması ile Türkiye’de dinsizlik yapıldı. Bu 1960’lara kadar sürdü. Ondan sonra gerçekler görülmeye başlandı. 1960’da yapılan darbe İslâm’a dönüş olmuştur. Darbeyi yapanlar içinde Celal Bayar da vardı ama kendisi de gitti. Ordu çok partili sistemi getirdi. S. Demirel, T. Özal, N. Erbakan, R. T. Erdoğan hep İslâmiyet’e doğru adımlar attı. B. Ecevit ve T. Çiller bizimle koalisyon yaparak sermayenin fitnesini def etmeye çalıştı. Kötü taraf; bizim Millî Görüşçüler içinde de onlara kulak verenler vardı, “Adil Düzen”in gelmemesi için ellerinden geleni bir kısım Millî Görüşçüler yaptılar. Onların Akevler’e olan düşmanlıkları maalesef hâlâ devam ediyor; bu hususta Saadet Partililer ile AK Partililer maalesef adeta ittifak hâlindedirler.

Burada “semmaune” mübalağa ile ismi faildir. Mübalağa iki şekilde olur. Ya şiddetli şekilde onları dinleyenler olur yahut içinizde çok kimse onları dinler şeklindedir.

Evet, kahır ekseriyet “Adil Düzen”e karşı çıktı. AK Parti en büyük karşı çıkanlar grubudur. Millî Görüşçülerin de çoğu karşı olmuşlardır.

Birinci dönem “Adil Düzen” çalışmalarında böyle fitne oldu.

Duamız ikinci “Adil Düzen” çalışmalarında böyle fitne olmamasıdır.

Bunun için baştan daha sıkı bir şekilde çalışmamız gerekir.

“Müçtehit Yetişme Merkezi”nde finansörler bir yıllık denemeyi kabul ettiler. Bir yıl sonunda bizimle kalmak isteyenler bizde kalacaklardır. Biz öyle iş kuruyoruz ki bir sene sonra bu arkadaşlar ayrıldıkları zaman kendi başlarına iş yapabilsinler yahut bir yere girebilsinler.

Böylece bir sene içinde iş bulamadıkları için kalsalar bile bir sene sonra iş bulamazlarsa kendi kendilerine iş yapabilsinler.

Yalova’da aldığımız yer Yalova’dan 20 km uzaktadır. İstanbul’a da birkaç saat içinde gelinecektir. Orada geniş tarlalar ve boş yerler vardır. Orada işyerleri kurup işleteceklerdir.

Bu âyetler bize bu ayrılmanın nasıl olacağını anlatmaktadır. Bizim ne kadar yetkimizin olacağı bu âyetlerin yorumlarından anlaşılacaktır.

وَاللَّهُ عَلِيمٌ

(Va elLAHu GaLIyMun)

“Ve Allah alimdir”

Allah bilendir. Alim sıfatı müşebbehedir. Devamlı takip etmektedir. Zalim olanları, fitne vazedenleri, fitne ve savaşla insanlığı sömürenleri Allah bilmektedir. Dolayısıyla onları serbest bırakıp başarıya ulaşmalarına imkân vermeyecektir.

Amerika’daki sömürü sermayesi bölünmüştür. Bölünmeseydi de sonunda yenilecek ve ortadan kalkacaktır. Patron yani üretici sermaye sahipleri faizden vazgeçecek, sermayeyi sömürü ve fitne aracı olarak kullanmayacaklardır. Bizim bu oyunları bilmemiz gerekmektedir. ‘Komplo teorileri’ deyip bunlara kulak tıkarsak semmaunelerden oluruz.

Biz bir zamanlar öneride bulunduk: Yüz kişilik âlimleri bir araya getirelim, önce görüşsünler ve tartışsınlar, aralarından beş âlimi seçsinler, bunlar onlarla sürekli olarak istişare etsinler, bir dergi çıkaralım ve orada yazsınlar, hepimiz o dergiyi okuyalım. Böylece birlik doğsun. Bu oyunları onların teşhisleri ile bilelim. Önerimiz buydu. R. T. Erdoğan, Ahmet Şişman, S. Zaim ve H. Karaman öneriyi yaptığım toplantıda vardı. Sonra o öneriyi dejenere ettiler, demokratik platform toplantısına çevirdiler, bizi de toplantıya çağırmadılar!

Kur’an’da; sizden bir ümmet olsun, marufu emretsin, münkeri nehy etsin deniyor.

Bu emre uyarak Kur’an ehlinden bir grup oluşturmamız gerekir.

بِالظَّالِمِينَ

(Bi elJAvLiMIyNa)

“Zalimleri”

Demek ki huruc etmeyen, ama huruc etseler bize hılalı koyan kimseler zalimdirler.

Bizden semma olanlar zalim midirler?

Bunların içinde zalim olanlar vardır. Çıkarları olduğu için onları dinleyenler vardır. Huruc etmeyenlerin içinde de zalim olmayanlar vardır. Dolayısıyla toptan ibra etme veya toptan suçlama yerine tebeyyün ettikten sonra karar vermek gerekmektedir.

Sanıklar hakkında karar verilmesi gerekir. Şikâyetçi varsa şikâyetin değerlendirilmesi gerekmektedir. Herkesin hakemlere gidip hakkını talep etme hakkı vardır. İftira ediyorsa iftira cezası verilmelidir.

لَقَدِ ابْتَغَوُا الْفِتْنَةَ مِنْ قَبْلُ وَقَلَّبُوا لَكَ الْأُمُورَ حَتَّى جَاءَ الْحَقُّ وَظَهَرَ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ كَارِهُونَ (48)

(LaQaD iBTaĞaVu eLFiTNaTa MiN QaBLu Va QalLABUv LaKa eLEuMUvRa XatTAy CAyEa eLXAqQu Va JaHaRa EaMRu elLAvHı VaHuM KARiHUvNa)

“Önceden fitneyi ibtiğa etmişlerdi. Umuru sana taklıb ettiler. Hak gelip Allah’ın emri zahir olunca da onlar karih olmuşlardır.”

Daha önce size fitneyi bağy ediyorlar denmektedir. Şimdi de daha önce kendileri fitneyi ibtiğa ettiler demektedir. Yani İslâmiyet’ten önce kendi kendilerine fitneyi bağy ediyorlardı. Şimdi ise birleşip sana fitneyi bağy ediyorlar anlamında ifade etmiştir.

Günümüze gelirsek…

Daha önce aralarındaki savaşlarla birbirlerini kırmışlar, Birinci ve İkinci Cihan Savaşlarında her türlü fitneyi aralarında yürütmüşlerdi. Şimdi ise senin için fitneyi bağy ediyorlar. Umuru sana kalbettiler demek, bağyı şimdi sana çevirdiler demektir. Bu fitneyi kalbetme devam etti. Hak gelinceye kadar onlar karih iken Allah’ın emri zuhur etti. Hak geldi demek, o zaman Medine devleti kuruldu ve savaşlarla Arabistan güvene kavuştu demektir. Fitne Mekke fethine kadar devam etti.

Bugün de bu fitne “Adil Düzen” gelinceye kadar devam edecektir. Adil Düzen Çalışanları kendi çalışmalarını uygulanır hâle getirdiklerinde “Adil Düzen Partisi” kurulacak veya bir parti “Adil Düzen”i kabul edecek, ülkeye ve insanlığa “Adil Düzen” gelecektir. Allah’ın nuru her tarafı aydınlatacaktır. Onların fitnesi o zamana kadar devam edecektir.

لَقَدِ ابْتَغَوُا الْفِتْنَةَ

(LaQaD iBTaĞaVu eLFiTNaTa) 

“Fitneyi ibtiğa etmişlerdi”

Daha önce fitneyi yani anarşiyi aralarında istemişler ve yapmışlardı. İslâmiyet’ten önce fitne içinde idiler. Arap Yarımadası yağmacılık üzerine dayanıyordu. Devlet başkanı yoktu, mahkeme yoktu, polis yoktu. Düzen kabile kavgalarına dayanıyordu. Kabile reisleri vardı. Kabile başkanları arasında barış meydana gelir ve ancak böylece çatışmasız zaman geçerdi. Her kabile diğer kabilenin fitnesi için çalışırdı.

Daha önce kendi aralarında fitne ibtiğa ederlerdi demekle bunu ifade etmiştir. Bununla devlet aşaması öncesi durumu ifade etmektedir.

Bugün de yani “Adil Düzen” gelmeden önce aynı Arap kabileleri dönemi gibi güçlü olan zayıf olanı yağmalamaktadır. Çıkarım var diye savaşı meşru görmektedir. Irak’ta ve daha önceleri Vietnam’da olanlar budur, Birinci ve İkinci Cihan Savaşları budur.

مِنْ قَبْلُ

(MiN QaBLu)

“Daha önce”

O zaman İslâmiyet’ten önce, bugün de “Adil Düzen”den önce.

“Adil Düzen” İslâm düzenidir. İslâm düzeni demek barış düzeni demektir, iman düzeni demektir. İman düzeni demek eman/güvenlik düzeni demektir. Müminler insanlığın güvenini sağlayacaklardır. D8, D60 ve D160 bu düzeni kurma projesidir. “Adil Düzen” dünyaya geldiği zaman hakemlerden oluşan yargı olacak, insanlık devletlerarası çatışmaları hükme bağlayacaktır. Hakemlerden birini bir taraf, diğerini diğer taraf seçecek, başhakemi de bu hakemler seçecek ve böylece adil yargılama sistemi gelecektir. Adil yargı kararlarına uymayanları yola getirme işi ise mümin devletlere ait olacaktır.

İşte, infiru emri o zaman verilecek, bunlar adaleti tesis edeceklerdir.

Allah’ın emrinin zuhuru bu demektir, yargı kararlarının infaz edilmesi demektir.

وَقَلَّبُوا لَكَ الْأُمُورَ

(Va QalLABUv LaKa eLEuMUvRa)

“Ve emirleri sana taklib ettiler.”

Buradaki emirler fitneden ibarettir.

Kendileri suç işler, sizin işlediğinizi iddia ederlerdi.

Bir zamanlar anarşi ile İslâmiyet eşit kabul edilmiş, hattâ sömürü sermayesinin emrine uyanlar bir numaralı tehlike olarak İslâmiyet’i görmüşlerdir. Bunu o gün askerlere yaptıran diğer askerlerin mani olması nedeniyle yapamayınca, şimdi hâkimlerin eliyle onları hapishanelere koymuştur. İşte, işlerin fitnesini sana taklib ederler.

Bu taklibe özel hayatta hep rastlarız. Her türlü kötülüğü yapar ama sonunda bir şey bulur ve suçu sana yükler. İnsanlar kusuru daima kendilerinde aramalıdırlar. Başkalarını suçlamanın bir yararı yoktur. Arkadaşlarınız kötü ise siz kötü olduğunuz için kötüdürler. Siz iyi insan olsaydınız Allah size o kötü kimseyi arkadaş etmezdi.

حَتَّى جَاءَ الْحَقُّ

(XatTAy CAyEa eLXAqQu)

“Hak gelinceye kadar”

Buradaki “Hattâ” “Kallabu”ya taliktir, “Hattâ ilâ” manasındadır.

Hak”tan maksat İslâm düzenidir; bugün de “Adil Düzen”dir.

“Adil Düzen” gelince çıkar için savaş meşru sayılmayacak, cinayet sayılacaktır.

Uluslararası ilişiklerde yalnız çıkar söz konusu değildir. Uluslararası ilişkilerde de çıkar paralelliği ve adil hukuk düzeni vardır. Bu hukuk düzeni “Adil Düzen” ile gelecektir. O zamana kadar onlar fitneyi müminlere yükleyecekler ama sonunda başaramayacaklardır.

وَظَهَرَ أَمْرُ اللَّهِ

(Va JaHaRa EaMRu elLAvHı)

“Allah’ın emri zahir olunca”

Hakemlerden oluşan yargı kararlarının uygulandığı, adaletin zafer kazandığı dönem hâsıl oluncaya kadar fitne sürüp gitmektedir. Bir gün gelecek “Adil Düzen” hükümferma olacaktır. Hakem kararlarına uymayanlar müminler tarafından tenkil edileceklerdir. Güçlü olan haklı olmayacak, haklı olan güçlü olacaktır.

وَهُمْ كَارِهُونَ

(VaHuM KARiHUvNa)

“Ve onlar karih oldukları durumda”

Fiil cümlesinden sonra isim cümlesi gelirse hâl cümlesi olur. Zamir varsa o zamirin işaret ettiği kimselerin hâli olur.

Burada işaret edilen kimseler fitne isteyen ve fitneyi başkalarının üzerine salan kimselerdir. Aralarındaki nifakı bırakıp sana zulmetmek için birleşenlerdir. Hoşlanmayanlar birleşirler ama kaynakları aynı değildir.

وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ لِي وَلَا تَفْتِنِّي أَلَا فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُوا وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ (49)

(Va MiNHuM MaN YaQUvLu iEÜaN LIy Va LAv TaFTınNIy  EaLAv FIy eLFiTNaTi SaQaOUv VaEinNa CaHanNaMa LaMUXIyOatun Bi eLKAvFiRIyNa)

“Ve onlardan bana izin ver ve beni fitneleme diyen vardır. Fitne içinde sukut ettiler ve Cehennem kâfirleri muhittir.”

Bugün en büyük sorun casusluk sorunudur. Ülkeler arası gidiş gelişler çoğalmıştır. Her topluluğun içinde başka her türlü insan vardır. Gelirler ve topluluk içinde yer alırlar, her türlü fitneyi yaparlar. Sonra tehlikeli durum olup cezalanmaları gerektiği zaman da çekilip gitmek isterler. ‘Bana izin ver, bana fitne yapma yani beni imtihan etme, beni soruşturma’ derler. Soruşturulamaz kimseler vardır. Onlar fitnenin başıdırlar ama ona dokunamazsınız.

Türkiye’de her türlü fitnenin merkezi Masonlar Cemiyeti’nin merkezidir. Doğrudur veya yanlıştır. Biz bütün fitnenin onlardan çıktığını biliriz.

28 Şubat’ta hükümeti askerler indirmedi, ABD’deki sömürü sermayesi indirdi. Otel odalarında karar veren Amerika’daki sömürü sermayesi sahipleri Türkiye’deki sömürü sermayesi sahipleridir. Onlar sorumsuzdur. Eskiden askerleri sorumsuz yapıyorlar, kendileri yapıyor, sonra suçu onlara atıyor, böylece onlar sorumsuzluklarını koruyorlar.

Bugün de her türlü çirkinlikleri sömürü sermayesi yapıyor, suçu askerlere yüklüyorlar. ‘Beni sıkıştırma, bana fitneyi yükleme’ diyorlar. Sermaye yapıyor, Gülen Cemaati yapıyormuş gibi hareket ediyor. Mekanizma şöyledir. Her kuruluşta casuslar vardır. Onlar kendileri bir iş yapmazlar. Onlar organize ederler. Uymayan görevliler olursa iftira ederler. Kimse onları koruyamaz. Bu sebeple onlarla çatışmayı kimse göze alamaz. Alsa bile hemen ezilir gider. Dünkü askerler, bugünkü hâkimler aynı durumdadır.

AK Parti iktidar olduğu zaman biz onlara Türkiye’nin dört sorunu olduğunu bildirdik. Anayasa çalışmalarında da bunları yazıp verdik; hem de kocaman bir “Kitap” basıp verdik. Bu dört sorundan biri “işsizlik”tir demiştik; diğeri “yargı”dır, diğeri “basın”dır, diğeri “terör”dür. Bunların başında “basın/medya sorunu” gelmektedir. Hâkim basının kıskacındadır, onu millî olmayan medya karşısında koruyan kimse yoktur. İşte buradaki ifadeler bu imtiyazdır. Onlar her türlü tehdit ederler ama kendilerini sorumsuz yaparlar

Fitneye düşeceklerini haber vermektedir. Yani dünyada fitne içine düşeceklerini, kendilerinin birbirlerini yiyeceklerini haber vermektedir. Yıllar yılı dokunulmazlık içinde olanlar sonunda birbirlerine dokunur hâle gelirler. Çıkar üzerine oluşan birlikteliklerde birden çıkar biter, o zaman iç çekişme başlar. Bugün ANAP ve DYP yok hâle geldi. Halk onlara oy verdiği zaman sermaye de onları destekliyordu. Halktan oy alıyor ama onlar halka değil de sermayeye hizmet veriyorlardı. “Millî Görüş ve Adil Düzen” ortaya çıkınca halk onları bıraktı, sermaye de onları bıraktı, böylece yok oldular.

Bir gün tekel sömürü sermayesi gücünü kaybettiği zaman, bugün onları destekleyenlerin hepsi hıncını onlara kusacaktır. Birleşmiş Milletler karar alır, İsrail buna uymayı düşünmez ama İran uymazsa dünya kopar, hattâ BM İran için karar bile almaz ama karar alınmış muamelesi görür, karar alınmış muamelesi çeker!

وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ لِي

(Va MiNHuM MaN YaQUvLu iEÜaN LIy)

“Ve onlardan bana izin ver diyenler var.”

Onlar imtiyazlıdır. Haklar söz konusu olunca onlar aslan payı alacaklar, görev olunca da izinli olacaklar. Hepsi değil bir kısmı böyledir. Yani ajanlar Türkiye’de faaliyet gösterirler. Onlar iş olarak Türkiye’de fitne yapıp sonra da o fitneyi Türklere yüklerler.

Ya ordu suçlu olur ya da yargı suçlu olur.

Müslümanlar anarşistlerle bir yapılır, aynı kefeye konur.

Talimat onlardandır, asıl suçlu onlardır ama suçlu zavallı bir bürokrattır.

Onlar diplomat değildir ama diplomatik dokunulmazlıkları vardır; neredeyse diplomat olanların bile bu kadar dokunulmazlıkları yoktur.

Milletvekili misiniz, hapse girersiniz.

Anayasa değiştirilmiş ve kuvvet komutanları Yüce Divan’da muhakeme edilir denmiştir ama anayasanın dediği olmaz; çünkü sömürü sermayesi öyle istemiyor.

Basın yoluyla, millî olmayan medya yoluyla dayatıyor ve bunu başarıyor.

Bunlardan kurtulmanın tek yolu “Adil Düzen”dir.

وَلَا تَفْتِنِّي

(Va LAv TaFTınNIy)

“Beni fitne etme”

Beni fitne etme diyor; beni imtihan etme, beni sıkıntılara uğratma.

Bugünün imtiyazlı sınıflı ve kayırmacı dünya düzeni sona ermelidir. Allah’ın nuru odur. Adil olunması gerekir, “Adil Düzen”in getirilmesi gerekir.

“Fitne etme” azdırma anlamındadır. Bana suç işletme.

Ya kendilerini acındırır veya tehdit ederler. Onların bu tehditlerinden korkanlar veya onlara acıyarak kuralı uygulamayanlar hukuk düzeni kuramazlar. Başkan dâhil herkes kurallara uymalıdır. Kurallara biri uymaz da cezalanması gereken cezalanmazsa, orada düzen kalmaz. Bu ayrıcalığı ortadan aldırmak için çare ve çözüm; a) suçlar asgari tutulur, b) suçların sübutunu kesinleştirme sağlanır, c) cezaların ağırlaştırılması sağlanır, d) kamu suçlarında affın getirilmemesidir.

İşte, affın olmamasına bu âyet delildir. Yine anayasa maddesine delildir.

أَلَا فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُوا

(EaLAv FIy eLFiTNaTIy SAQaOUv)

“Biliniz fitne içine sukut etmiştir.”

Ayrıcalık isteyen kimseler ayrılık istemekle fitneye düşmüşlerdir. Bunlara karşı ceza uygulaması yapılabilir demektir. Yani kuralları çiğneyen kimseye ceza verilir. Bu cezalar keffaret cezasıdır. Keffaretini vermezse o topluluktan çıkarılır.

Burada bir kuralı daha öğrenmeliyiz. Kişiler suç işledikleri zaman cezası keffarettir. Keffaret cezasını kendisi tesbit eder yahut başkan hatırlatır. Keffaret cezasına karşı ısrar ederse başkan onu topluluktan ayırır.

Başkanlara verilen çıkarma yetkisi düzeni sağlar. Ama kimseye zulmedilmez. O topluluktan ayrıldıktan sonra cezadan kurtulur.

وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ

(VaEinNa CaHanNaMa La MuXIyOaTun)

“Ve cehennem ihata etmiştir.”

“Hayıt” çeper demektir. “İhata etmek” demek, çeper içine almak demektir. İçerdekiler dışarı çıkamaz, dışarıdakiler de içeri giremez. Fitneye düşmüşler ve cehennem onları muhittir.

“Fitne” marifedir. “Cehennem” de özel isimdir. “İhata” haber olduğu için nekredir. Buradaki “Ve” harfi hâl vavıdır.

Cehennem kâfirleri muhit olduğu halde onlar senden izin isterler şeklinde de yorumlanabilir. Hangisi olursa olsun, burada kastedilen izin isteyenlerdir ve onların kâfir olduklarına işaret etmektedir. Bu dünyada fitneye düşecekler, âhirette de cehennemde olacaklardır demektir.

Bu sözler benim sözlerim değildir. Bu sözler Allah’ın sözleridir. Tevrat’ta hep böyle Kur’an’ın yaptığı gibi inzar vardır, anlatılan akıbetleri de hep olmuştur.

بِالْكَافِرِينَ (49)

(Bi eLKAvFıRIyNa)

“Kâfirleri”

Kâfirler nankörlerdir. Allah’ın bahşettiği nimetlere şükretmeyen karşılığını vermeyenlerdir. Adil Düzen Çalışanı oldukları halde sonra ona cephe alanlardır.

İslâm âlemi, D8’lerle uyarılmıştı, onlara “Adil Düzen” ulaşmıştı. Onlar ise “Adil Düzen” üzerine huruc edeceklerine, hiç duymamış gibi hareket ettiler, sadece Erbakan’ı methetmekle vakit geçiriyorlar. Evet, “Adil Düzen”i öğrenmeye, uygulamaya, dünyaya uygulayarak göstermeye, saldıranlara karşı onu korumaya tüm “Adil Düzen”den haberdar olanlar mükelleftir. Buna sahip çıkıp sonra bırakanlar kâfirdir.

“Adil Düzen” demek, üçüncü binyıl medeniyetinin yani Kur’an medeniyetinin adıdır demektir. Peygamberlerin değil bizim yorumumuzdur. Çalışmalarımızda eksiklikler vardır, hatalar vardır. Bu kardeşlerimizin eksiklikler vardır diye bunu reddetmeleri değil; eksikleri tamamlamaları ve yanlışları düzeltmeleri gerekir. Biz her konuda tartışmaya hazırız, yanlışımızı gösterdikleri zaman kendilerinden önce onu düzeltmeye hazırız.

 

 


TEVBE SÛRESİ TEFSİRİ(9.SURE)
1-1 VE 2.AYETLER
1305 Okunma
2-3.AYET
842 Okunma
3-4.AYET TEFSİRİ
1029 Okunma
4-5 VE 6.AYETLER
1221 Okunma
5-7 VE 8.AYETLER
1106 Okunma
6-9 VE 11.AYETLER
982 Okunma
7-12 VE 13.AYETLER
888 Okunma
8-14 VE 16.AYETLER
959 Okunma
9-16.AYET-B
895 Okunma
10-17 VE 18.AYETLER
1057 Okunma
11-19.AYET
1174 Okunma
12-20 VE 22.AYETLER
880 Okunma
13-23 VE 24.AYETLER
955 Okunma
14-25 VE 27.AYETLER
931 Okunma
15-28 VE 29.AYETLER
2165 Okunma
16-30 VE 31.AYETLER
1386 Okunma
17-32 VE 33.AYETLER
1244 Okunma
18-34 VE 35.AYETLER
1425 Okunma
19-36 VE 37.AYETLER
1058 Okunma
20-38 VE 39.AYETLER
1021 Okunma
21-40 VE 41.AYETLER
896 Okunma
22-42 VE 45.AYETLER
901 Okunma
23-46 VE 49.AYETLER
873 Okunma
24-50 VE 52.AYETLER
923 Okunma
25-53 VE 55.AYETLER
1030 Okunma
26-56 VE 59.AYETLER
956 Okunma
27-60.AYET
1099 Okunma
28-61 VE 63.AYETLER
797 Okunma
29-64 VE 66.AYETLER
1151 Okunma
30-67 VE 69.AYETLER
865 Okunma
31-70.AYET
937 Okunma
32-71 VE 72.AYETLER
1072 Okunma
33-73 VE 74.AYETLER
933 Okunma
34-75 VE 78.AYETLER
889 Okunma
35-79 VE 80.AYETLER
881 Okunma
36-81 VE 82.AYETLER
1024 Okunma
37-83 VE 85.AYETLER
890 Okunma
38-86 VE 89.AYETLER
818 Okunma
39-90 VE 93.AYETLER
955 Okunma
40-94 VE 96.AYETLER
832 Okunma
41-97 VE 99.AYETLER
1395 Okunma
42-100 VE 101.AYETLER
1178 Okunma
43-102 VE 104.AYETLER
1012 Okunma
44-105 VE 108.AYETLER
869 Okunma
45-109 VE 110.AYETLER
825 Okunma
46-111.AYET
1373 Okunma
47-112.AYET
1963 Okunma
48-113 VE 115.AYETLER
787 Okunma
49-116 VE 117.AYETLER
974 Okunma
50-118.AYET
1319 Okunma
51-119 VE 120.AYETLER
954 Okunma
52-121 VE 122.AYETLER
851 Okunma
53-123 VE 125.AYETLER
1025 Okunma
54-126 VE 127.AYETLER
848 Okunma
55-128.AYET
1468 Okunma
56-129.AYET
856 Okunma
57-128 VE 129.AYETLERDE MATEMATİK YAPI
990 Okunma