Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
TEVBE SÛRESİ TEFSİRİ(9.SURE)

788 Okunma
ASPxHyperLink

113 VE 115.AYETLER
Süleyman Karagülle

Tevbe Sûresi-48

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

***

 

مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُوا أُولِي قُرْبَى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ (113) وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ إِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلَّهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَأَوَّاهٌ حَلِيمٌ (114) وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُضِلَّ قَوْمًا بَعْدَ إِذْ هَدَاهُمْ حَتَّى يُبَيِّنَ لَهُمْ مَا يَتَّقُونَ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (115)

 

***

 

مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُوا أُولِي قُرْبَى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ (113)

(MAv KAvNa LinNaBiyYı Va elLaÜIyNa EAvMaNUv EaN YaSTaĞFiRUv LiLMüŞRiKIyNa Va LaV KAvNU EUvLIy QuRBAy MiN BaGDi MAv TaBayYaNa LaHuM EanNaHuM EaÖXAvBu eLCaXIyMı)

“Nebi ve iman etmiş olanların kendilerine cehim ashabı oldukları tebeyyün ettikten sonra karibleri olsa da müşrikler için istiğfar etmeleri olmaz.”

Burada nebi ve müminleri kurallı çoğulla birlikte zikrettikten sonra, müşrikleri de kurallı çoğul ile zikredilmiştir. Demek ki bir müminin bir müşrik hakkında münferiden istiğfar etmesi bu hükme dâhil değildir. “Cahim ashabı oldukları tebeyyün ettikten sonra” ifadesi âhiretteki cahimse, müşriklerin birlikte topluluk olarak cehenneme gidecekleri ve orada olacakları anlaşılır. “Cahim” kelimesi bu dünyadaki durumları olabilir. Buna istinaden de müşriklere ayrılan alana “cahim” denebilir. Dağda toplanmış eşkıyalar müşrik olarak ele alınabilir. Bunlara bir alan çeviririz ve orada kalmalarına, orada yaşamalarına izin veririz. Biz onların topraklarına girmeyiz, birbirlerini öldürseler de kesseler de karışmayız.

Onlar orada nasıl yaşayacaklar?

Hayvan beslerler, tarım yaparlar. Ürettiklerini satarlar, alırlar. Müslimlerden isteyenler oraya girebilir, onlarla alış-veriş yapabilir. Hattâ müminler onlardan istediklerine eman verir, onlar bizim topraklarımıza girebilir, burada çalışıp kazanabilirler. Topraklarımıza girdikten sonra bize zarar vermemeleri ve sözlerinde durmaları hâlinde onlarla ilişki yasaklanmamıştır.

Sözlerinde durmazlarsa, sözlerinde durmayanların o cahimden çıkmalarına izin verilmez. İşte bu alan cahim alanıdır. Buraya sürülenler için istiğfar söz konusu değildir. Yani burada kalmaya mahkûm edilen kimselere ne başkan ne de müminlerden biri eman veremez, onların topraklarımıza girmelerini isteyemez.

Burada “Min Eshabi’l-Cahimi” denmeyip “Eshabu’l-Cahimi” denmesi, o yerlerin onlara mahsus olduğunu ve oralarda başkalarının bulunmadığını ifade eder. Buradan anlıyoruz ki buradaki cahim âhiretteki cehennem olan cahim değildir. Öyle olsaydı cehenneme müşriklerden başkasının girmeyeceği anlamı çıkardı, diğer âyetlerle tenakuz içinde olurdu.

Kendilerine ayırdığımız yere devlet olarak biz saldırmayız. Onların topraklarına ordumuzla ve silahımızla girmeyiz. Onlara saldıran olursa onları korumayız. Mahkemelere müracaat edip haklarını isteyemezler. Çünkü onlar hakemliği kabul etmemiş kimselerdir. Sözlerinde durmadıkları için onlardan topraklarımıza girmeleri yasaklanmış olan akrabamız olsa da onların topraklarımıza girmesine ne başkan ne de müminler müsaade etmez.

İkinci Cihan Savaşı’nda bir Alman generali Sovyetlere esir düşer. Stalin’in oğlu da Almanlara esir düşer. Stalin’in oğlu sivildir ve rütbesi yoktur. Almanlar; oğlunuzu verelim, generalimizi verin diye teklif ederler. Stalin cevap verir; bir general bir er ile değiştirilemez.

Demek ki siyasetin kuralları vardır, başarmak için onlara uymak gerekir.

Kur’an’ın söylediklerine uymazsanız helâk olursunuz.

Şimdi Recep Tayyip Erdoğan’a bakınız…

Genelkurmay Başkanlığı yapan kimseyi hapse alıyorlar ama ses çıkaramıyor, oğlu Bilal karakola çağırıldığı zaman ise oğlunu göndermiyor!

İstişare ve bazı sözlere kulak verilmesi işte bunun için gerekmektedir.

Önce askerlerin sivil mahkemelerde muhakeme edilmesi, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nden asker hâkimlerin alınması hep oğlunu hapse atma hazırlığı idi. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kapatılması da bir oyundu. Bütün bunları biz önceden biliyorduk. Ne var ki, kulaklarını tıkayıp bizi dinlemeyen ve bizi söyletmemek için çaba sarf eden saldırganlar maalesef başarıya ulaşmışlardır.

Burada dikkat edeceğimiz başka bir husus da “tebeyyün ettikten sonra” ifadesidir. Tebeyyün mahkeme kararı ile olur. Demek ki bir kimse böyle bir fiil işlediğinde kendisi hakemlere davet edilir. Kabul etmezse yahut kabul ettikten sonra hakemlerin kararına uymazsa, ondan sonra o cahim ashabı olur.

Kur’an nâzil olduğu zaman o günkü şartlar altında uygulanamayan hükümler vardı. Bu sebepledir ki Kur’an şimdi bize burada nâzil olmaktadır kabul ediyoruz, ona göre mana veriyoruz. Yoksa bu âyetleri Medine’de okuyorsak bize yarayan hiçbir hüküm çıkmaz.

مَا كَانَ

(MAv KAvNe)

“Olmadı”

” nefy edatıdır. Mazideki geçmişi nefy eder. Fiil-i mazi üzerine gelirse geçmişin herhangi bir zamanında demektir. “Ma Yekûnu” derseniz hâli ve geleceği ifade eder. “Lem Yekün” hâli ve geçmişi ifade eder. “Lemmâ Yekün” geçmişin bütün zamanlarını içine alır. “Len” ise geleceğin bütün zamanlarını içine alır. “Mâ” gelmiş olmasında geçmişte etmediler anlamı çıkar; böyle bir şeyi ne nebi ne de müminler yapmadı anlamı çıkar.

Kâne” fiili nakıs olursa, geçmiş gelecek bütün zamanları içine alır, hiç olmadı ve hiç olmayacak anlamı çıkar. Burada bu anlamdadır.  “Kâne” fiili kâmil fiil olursa, geçmişte böyle bir şey yapılmadı anlamı çıkar. Burada nakıs fiildir, böyle bir şey olamaz anlamı çıkar.

“Kâne”nin gelmesi bu umumiliğe işarettir. Sadece “Mâ” veya sadece “Lâ” gelebilirdi. O zaman istiğrakı ifade etmezdi.

Cümle haber cümlesi olabilir. Cümle inşa cümlesi olabilir. Haber cümlesi ise; nebi ve müminler böyle bir şeyi yapmadı, bundan sonra da yapmaz anlamı çıkar. İnşa cümlesi ise; nebi ve müminler böyle bir şeyi yapmasınlar, nehy ediyorum anlamında olur. “Lâ Testagfirû” denmeyip “Kâne” cümlesi ile ifade edilmesi nehyi ifade eder ama yasaklığı ifade etmez, meşruiyeti ortadan kaldırmaz.

“Başkasının malını butlan ile ekletmeyin” denmektedir.

Bu ekli ortadan kaldırmaz.

Örnek olarak çalınmış malı birisi yiyerek orucunu açar. Günah işlemiştir ama fiil yerine gelmiştir, çalınmış malı ekletmek (yemek) ortadan kalkmamıştır.

“MâKâne”de durum böyledir. Yani yargı kararı verdikten sonra artık onu yok sayan hiçbir hareket geçerli değildir. Yani böyle bir izin verilse bile bu izin sayılmaz, izin hükümleri geçerli olmaz. Bu sebeple nehiy sigasıyla değil de “Kâne” fiili ile nehy etmiştir.

لِلنَّبِيِّ

(LinNaBiyYı)

“Nebinin”

“Nebi” gözcü demektir. Tepede oturur, karşı tarafı gözetler, düşman geliyorsa karargâha haber verir. Kur’an’ı yani vahyi Cebrail’den alıp müminlere ulaştırdığı için vahiy alan peygamberlere “Nebi” denmiştir.

Kur’an böyle nübüvvetin sona erdiğini bildirmektedir.

Bugünün nebileri âlimlerdir. Âlimler içtihat ve icmaları ile aldıkları bilgileri cemaate aktarırlar, bilgi verirler, tebliğ ederler. “Nebi” bugünkü meclis başkanının adıdır. Meclisten aldığı kararları hükümete tebliğ etmektedir.

İki türlü yönetim sistemi vardır.

Devletin başkanı meclis başkanıdır. Yönetmek üzere hükümet başkanını atar.  Bu atanan askerdir. Meclis başkanı ise âlimdir. Bu sistemde meclis başkanının hükümet başkanını atama ve azletme yetkisi vardır. Buradaki başbakanlar nebi olmayan başbakanlardır. Hattâ iki başbakan atar. Biri askeri komutandır. Diğeri yürütmenin başıdır.

İkinci yönetim şekli ise resul nebidir. Yani devlet başkanı aynı zamanda hükümetin başkanıdır, askeri teşkilatın başıdır, başkomutandır. Meclisin de başıdır. Hazreti Musa ve Hazreti Muhammed böyle resullerdir. Bugünkü başkanlık sistemi ile başbakanlık sistemi bu ayırıma biraz benzemektedir.

Kur’an’da daha çok “Ey iman edenler” diye bahseder. Nebi de onların içinde olduğu için ayrıca nebiyi atfetmez. Burada ise nebiyi müminlerden ayırmıştır. Başkanlık sisteminde nebi aynı zamanda mümindir. Çünkü ordunun başıdır. Başbakanlık sisteminde ise başkan savaşmadığı için mümin değildir, sadece müslimdir. Bu şekildeki ifade iki üç yerde geçer.

Burada “EV” değil de “Ve” harfi ile atfedildiğine göre bu yetki yasama yetkisidir demektir. Dolayısıyla uluslararası anlaşmaları meclis başkanı yapar. Çünkü uluslararası anlaşma sözleşmedir. Sözleşme ise yasa mahiyetindedir. Başkan istişare ederek sözleşmeyi kendi içtihadına göre tanzim eder. Meclise sunulur. Üyelerin hakemlere gitme yetkileri vardır. Hakemler kararları iptal edebilir. “Ve” harfi ile atfetmesi, anlaşmaları başkanın yapacağını ifade eder. Müminlerin ona atfedilmesi, müminlerin hakemlere gitme yetkisinin olması nedeniyledir.

وَالَّذِينَ آمَنُوا

(Va elLaÜIyNa EAvMaNUv)

“Ve iman etmiş olan kimselerin”

En küçük sosyal yapı ocaktır. Burada başkanın sadece ocağından sürme yetkisi vardır. Kişiler de ocağı her zaman terk edip gidebilirler, taşınır malları alıp götürürler. Taşınmazlarda bir payları varsa yararlanma mülkiyeti olarak alıp götürürler. Kıyam mülkiyetinden doğan hakları devlet tazmin eder. Yüz lojmanlı işyerleri apartmanları yaygınlaştığı zaman bu ayrılma çok kolay olacaktır. Kişinin orada bir şeyi olmadığı için kolay olacağı gibi gideceği yerde de iş bulunca ev bulma derdi olmayacağı için kolayca gidebilecektir.

Ocaktakiler kendi emniyet tedbirlerini alırlar ama başkalarının bu emniyeti almaları söz konusu değildir. Oysa bucakta işler farklıdır. Önce halk müslim ve mümin diye ayrılmaktadır. Bedelliler müslim olmaktadır. Müminler ise kendi semtleri dışındaki bucak semtlerinde koruma nöbeti tutarlar. Bunlar başkalarının malları üzerinde nöbetli olduklarından mümindirler. Mümin ismi faille söylendiği zaman faili biliniyor ama fiil tanımlanmamıştır. Yani neye iman ettikleri belli değildir. Mekke müminleri bu müminlerdendir. Bunların savaşmaları gerekmez. Oysa Medine müminlerinin artık bir anayasaları vardır, onun üzerinde birleşmişlerdir, sözleşme yapmışlardır. Hangi semtlerin koruması olacaklarını bilmektedirler. Bu sebeple bunlara “iman etmiş olanlar” olarak hitap edilmektedir.

İllerde iç güvenlik nöbetleri tutulur. Ülkelerde dış savunma nöbetleri tutulur, cepheler arası savaş olur. Bunlar “iman etmiş olanlar” olarak adlandırılır.

Burada nebiye atfedilmiştir. Güvenliği sağlamakla yükümlü olanlar, müşriklerden topraklarımıza gelenlere izin verip vermeme onların yetkisindedir.

أَنْ يَسْتَغْفِرُوا

(EaN YaSTaĞFiRUv)

“İstiğfar etmeleri”

Bir kimse fesat çıkardığı için artık bu gibilerin bucağa girmeleri yasaklanmıştır. Mekke’nin fethinden sonra böyle bir yasak sözlerinde durmayanlar hakkında yapılmıştır. Uygulama örnekle anlatılmıştır. Sûre sonlara doğru giderken ta baştaki hükümleri tekraren teyit etmektedir.

Mağfiret yasaklamaları görmek demektir. Hüküm kaldırılmamıştır ama uygulanmamaktadır.

Bizim AK Parti’ye önerdiğimiz af değil mağfirettir. İcra duracak. Soruşturma devam edecek. Hükümler ortaya çıkacak. Sadece icra yapılmayacak, ertelenecektir. Ölüm hâlinde de hiç uygulanmayacaktır.

Müşrikler cehimde sürgünde iken ülkemize girmeleri yasaklananların girmesine izin vermek veya iznin verilmesi için izin istemek burada yasaklanmıştır. Bununla beraber onlar tevbe eder, bir daha yapmayacaklarına söz verir, eski zararları öderlerse, mahkeme yani hakemlerin kararı ile onlara yeniden topraklarımıza girme izni verilebilir.

Şimdi PKK için çözüm nedir?

Kendilerine bir site kurulacaktır. 10 000 kişi iseler, bir ilçe kurulacaktır. Yüz daireli lojmanlı işyerleri yapılacak, onlara orası verilecektir. Kirasını bize ödemeleri şartı ile onlara verilecektir. Kirayı nasıl ödeyeceklerdir? Önce burası tel örgü ve kameralarla çevrilecektir. Savaşmak isteyenler orada öldürülecektir. Buralara giriş-çıkış kapıları olacak, mallar ve insanlar bu kapılardan girip çıkacaklardır. İhraç ettikleri malların yüzde yirmisi bizim olacaktır. Kalanını istedikleri yerlere satabileceklerdir. İthal ettikleri mallardan bir şey alınmayacaktır. İşte bu kiramız olacaktır. Bununla beraber eğer hisse senetlerini alır binaların bedellerini öderlerse bu kira da kalkacaktır. Biz güvenlik hizmetleri vermediğimiz için onlardan vergi almamız mümkün değildir.

Müminlerin onlarla her türlü ilişkileri kurmaları serbesttir. Sadece yasaklı olanlar topraklarımıza giremezler. Onlara ancak mahkeme kararı ile izin verilebilir. Burada yönetimin ve yasamanın yargıdan üstün olmadığı da ortaya çıkar. Müşriklere istiğfar yasaklanmamış, sadece başkan ve müminlere yasaklanmıştır. Allah ve resulü (hakemler) istiğfar edebilir.

Biz şimdi hayali olarak yorumluyoruz. Yarın “Adil Düzen” geldiği ve bu yorumlar uygulandığı zaman sorunlar ortaya çıkacaktır. Çözümlerin bir kısmını bizim anlattıklarımızda bulacaklar, bir kısmını ise aynı usulle kendileri bulacaklardır.

لِلْمُشْرِكِينَ

(LiLMüŞRiKıYNa)

“Müşrikler için”

Burada yine müşrik için denmeyip bu tür müşrik topluluk kastedilmektedir. Eğer kendilerine sağladığımız cehimde kalmayı, orada çalışıp yaşamayı, ürettikleri malları satmayı, tüketecekleri malları satın almayı kabul etmez de sınırların dışına çıkmaya kalkışırlarsa, artık onlara boykot uygularız. Çıkmak serbesttir deriz. Girmeyi yasaklarız. Çıkan tevbe etmiştir. Çıkmak istemeyen helak olup gider. Yine de onlara bombalar yağdırmayız. İçteki yönetim çıkmak isteyenlerin çıkışlarına da izin vermezse, o zaman ordumuz alanı gittikçe daraltır, tel örgünün sınırını içeriye alır. Böylece sonunda bombalayarak imha eder.

İnsanın özgürlüğüne son derece saygılı olmak zorundayız ama aynı zamanda insanın özgürlüğünü de korumak zorundayız. İnsanın özgürlüğünün sınırı başkasının özgürlüğünün sınırıdır. Bu sınırı hakemlerden oluşan tarafsız yargı belirler. Yargı kararlarına uymayanların hakkından da silahlı güç gelir.

Devletin adil olması gerekir ama sadece adil olmak yetmez, güçlü olması da gerekir.

وَلَوْ كَانُوا

(Va LaV KavNU)

“Ve olsalar bile”

Buradaki “vav” hal vavıdır. Durum böyle de olsa demektir. Vav ile başlayan hal cümleleri isim cümleleri olur, fiil cümleleri vâv ile hal olmaz. Ne var ki “Kâne” fiil değil de nakıs fiildir. Nakıs fiiller isim cümlesi gurubuna girerler. Onun için failleri denmez, isimleri denir. Hâlen kurba sahipleri de olsa demektir. Bu oluş doğuştan olabilir; nesep akrabalığı böyledir. Sonradan oluşan akrabalık olabilir; sıhrî akrabalık böyledir.

أُولِي قُرْبَى

(EUvLIy QuRBAy)

“Kurba sahipleri”

Matara demektir. Çölde susuz kalmak ölmek demektir. Bu sebeple çöl develeri çift hörgüçlerine doldurdukları sularla yaşarlar. Bedeviler kırba dedikleri kapları yanlarında taşıyarak yaşarlar. Sonları anne babadan gelenlere akraba denmiştir.

Akrabalık derece derecedir. Sonunda bütün insanlar akrabadır. Hattâ bütün canlılar akrabadır. Çünkü bütün canlılar bir hücreden meydana gelmiştir.

Bununla beraber akrabalık derece derecedir. Birbirleriyle evlenmiş olanlar soyca akrabadır. Anne babalar, onların anne babaları ile çocuklar ve çocukların çocukları birinci derecede akrabalardır, kardeşlerin çocukları ile anne babalarının kardeşleri de ikinci derece akrabadırlar. Bunlar arasında evlilik olmaz. Bu nesep akrabalığıdır.

Ayrıca eşlerin akrabaları da birinci ve ikinci derecede sıhrî akrabalardır.

Sütanneler ve sütkardeşler de akrabadır. Ayrıca köleler ve azat edilenlerle sahipleri arasında da akrabalık mevcuttur. Bunun dışında ocak halkı akrabadır, bucak halkı akrabadır, il halkı akrabadır, ülke halkı akrabadır ve insanlar akrabadır.

“Kurba” kelimesi burada nekre getirilmiştir. Dolayısıyla değişik akrabalıkları içine alır. Hangi çeşit akraba olursa olsun, akrabalık onların istiğfarına izin vermez. Farklı muamele yapılamaz. Allah Kur’an’da anne babaya ve akrabalara ihsanda bulunulmasını emretmiştir. Nafaka hizmet benzeri yükümlülükler yüklemiştir. Mirası hak görmüştür. Yani iyilik yaparken akrabalık hakları gözetilecektir. Oysa yasaklara sıra gelince akrabalık sona erer ve asla gözetilmez. İnsanlar bu farkı tesbit edememekte ve herkes akrabasını kötülükte de korumaktadır. Bazen kötü insandır diye iyilikte bulunuyor.

“Kurba “ismi tafdildir. “Ekrab”ın müennesidir, tekildir, nekredir.

مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ

(MiN BaGDi MAv TaBayYaNa LaHuM)

“Onlara tebeyyün ettikten sonra”

“Beyyine” ispat anlamındadır. Fıkıhta ve Kur’an’daki manaları şudur. Soruşturmacılar soruştururlar. Dosyaları tanzim ederler. Soruşturanlar birbirlerinden ayrı ayrı soruştururlar. Hakemler dosyaları inceler ve yeter delillere dayandığına kanaat getirirlerse şehadetlerini kabul edeceklerini bildirirler. Bu dosya gizlidir. Hakemleri soruşturmacılara iade eder. Sonra soruşturmacılar duruşmaya gelir ve beyan ederler, bu böyledir derler. Artık hakemlerin kararına gerek kalmaksızın o kişiler hakkında karar verilmiş olur, o husus sabit olmuş olur.

Kur’an bir şeriat kitabıdır. Her kelimenin hukuk manası vardır. Diğer kitaplardan farkı, bu hukuki manası sürekli olarak zamana ve yere göre değişmektedir, sözleşme ve anlaşmalarla özel manalar kazanmaktadır.

“Tebeyyün etmeyi” müçtehitler böyle anlamışlar, biz de böyle anlarız.

Tebeyyün etmek ilmetmekten farklıdır, kanaat getirmekten farklıdır. Hukuken sabit olması gerekir. Birinin cehim halkından olduğuna müminler değil, başkanlar değil, yargı karar verecektir. Yukarıda bu manayı mefhumu muhalefetle çıkarmıştık. Nebi ve müminler için olmaz denmektedir. Mutlak olarak denmemektedir. Demek ki başka müesseselerde istiğfar caizdir demiştik. O mefhumu muhalefeti kabul edip iktiza ile hüküm vermek demektir. Bizde muhalif mana geçerli değildir ama istihsanda geçerli olabilir. Burada ise tebeyyün kelimesini kullanarak bizim oradaki istihsanı teyit etmiştir. Bu aynı zamanda istihsanın da delil olduğuna delalet eder.

أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ (113)

(EanNaHuM EaÖXAvBu eLCaXIyMı)

“Onlar cehim halkıdır.”

Kur’an’da eş kelimeler vardır. Kur’an bunları kullanır. Mesela “eshabi’l-karye” veya “ehli karye” denmektedir. Acaba aralarında ne fark vardır?

“Ashab” geçici olarak orada bulunan kimselerdir.

“Ehli” ise oranın sakinleridir.

Burada “eshab” denmektedir, “ehli” denmemektedir. Yani bu yer onların mülkü değildir. Bir bucak halkı da kendileri bir yeri vatan yapar, bucaklarını kurar, orada otururlar, ehli olurlar. Biz bunlara buraları terk etmekle onlara temlik etmiş değiliz. Geçici olarak bırakmışız. Boşalttıkları zaman bizim olur. Bizden herhangi bir hak talep edemezler.

“Cehim” kelimesi de buna delalet eder. Fırın demektir. Fırınların bir kısmı içine konan yemeklerin pişirilmesi içindir. Buna “cehennem” diyoruz. İnsanları pişirip olgun hâle getirmektedir. Fırınların bir kısmı ise içine konanları eritip madenler elde etmek içindir. Buna “cehim” denir. Ayrıca tav fırınları vardır, buna “sair” denir. Bir de enerji üretimi için yakma fırınları vardır, buna da “tennure” denir, nâr üreten anlamındadır.

Biz teröristleri cehime koyarız. Onları ıslah edip oradan normal insan olarak çıkmaları için bunu yaparız. PKK bugün dışarıdan beslenmektedir. Dolayısıyla bize saldırmak zorundadırlar. Şimdi devlet el altından besliyor, onun için durmuş vaziyettedir.

Biz bunları yüz daireli lojmanlı işyerlerine hapsediyoruz. Çalışıp normal hayata döndükleri zaman hakemlerin kararı ile diğer bucak ve ocak durumuna geçeceklerdir.

Dolayısıyla “eshab” ve “cehim” kelimelerini kullanmıştır.

Âhirette de insanlar değişik ateşlere atılacaklardır; cehennem, cehim ve sair. Üç grup olacaklardır demektir. Tennur ehli olmayacaklardır. Çünkü o yakıtı tüketir yani o ateşe atılanlar yanar giderler, yok olurlar. Fırınlarda da sıcaklıklar belli derecelerde tutulur. İstenen ürünü öyle elde edersiniz.

Burada “Min” getirilmemiş de “Cehim” marife getirilmiştir. O halde teröristlere ayıracağımız yer belli olacak. Biz etrafını çevireceğiz, nöbetçiler koyacağız, kamera sistemi ile kuş uçurtmayacağız. Zorlayan olursa acımadan orada helak edeceğiz. Ama buralara kapılar bırakacağız, dışarıdan giriş serbest, onların dışarıya çıkmaları da serbest. Oraya sürülmüş olanlar da müminlerin izni ile dışarı çıkabilirler. Ancak terör eylemleri yapanlar çıkamazlar. Eğer tümü terör eylemlerine devam ederlerse sınırları daraltır ve onları imha ederiz.

Ben bunları size bu kadar net ve açık olarak bu âyeti okuduktan sonra söyleyebildim. Şimdi siz şunu takdir edin, bunları ben mi söyledim, Allah mı söyletti; ona göre amel edin.

 

وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ إِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلَّهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَأَوَّاهٌ حَلِيمٌ (114)

(Va MAv KAvNa iSTiĞFAvRu EiBRAvHIyMa LiEaBIyHi EilLAv GaN MaVGıDaTin VaGaDaHAv EiyYAvHu FaLamMAv TaBayYANa LaHUv EanNaHUv GaDuvVun LiLAvHı TaBarRaEa MıNHUv EinNa EiBRAvHiMa LaEavVAHun XaLIyMun)

“Ve İbrahim’in babası için istiğfarı ona onu vaat etmesinin dışında değildi. Kendisine onun Allah’ın aduvvu olduğu tebeyyün edince ondan teberri etti. İbrahim evvahdır, halimdir.”

Kur’an düzeninde müminlere mümin oldukları için bu dünyada bir hak tanımaz, bütün insanlara insan olarak eşitlik içinde hitap eder. Kâfirlerin müminler karşısında ne hakları varsa, müminlerin de müşrikler arasında o hakları vardır. Bundan önceki âyette azınlıkta olan müşriklerin iktidarda olan müminlere karşı hükümlerini ortaya koydu. Şimdi de azınlıkta olan müminlerin müşrik iktidarlara karşı olan hükümlerini ortaya koymaktadır.

Önce azınlıkların söz hakları vardır. Konuşmakta, uyarı yapmakta, tebliğde bulunmakta serbesttirler. Hakaret etmemek şartı ile kimse susturulamaz.

Mesela biri çıkar da dağdaki terörün haklı olduğunu iddia ederse; bu fikirdir, ona bir ceza vermeyiz. Ama o terörle işbirliği yaparsa, o zaman suçlu olur. Sonra azınlıkta olanlar kendi cemaatlerini kurarak kendi aralarında istedikleri gibi yaşarlar. Bize zarar vermedikleri takdirde biz onların kendi aralarındaki yaşamalarına karışamayız. Onlar isterlerse ayrı site kurarlar, isterlerse ayrı cemaat oluştururlar.

Hazreti İbrahim Mezopotamya’da Ur şehrinde böyle bir teşkilat kurmuştur. Mezopotamyalılar ayrı ayrı kabilelerin bir araya gelmesi ile uygarlığı oluşturdular. Her kabilenin tanrısı ayrı idi. Kabileler kendi tanrıları için savaşırlardı. Hazreti İbrahim buna karşı çıkmış, tek tanrı olduğunu ve bütün insanların tek tanrıya ibadet etmeleri fikrini savunmuş ve buna inanan cemaat oluşturmuştu.

Hazreti İbrahim kendi fikirlerini onlara duyurmak için eylem bile yapmış, putları kırmıştı. Bununla beraber çok kuvvetli deliller getirdiği için de kendisinin kuvvetli cemaati oluşmuştu. Muhalefet eden babasını cemaatine katabilmek için istiğfar etmişti. Bu hatalı değildi. Çünkü tüm müşrikleri cemaate almak hatalı idi. Ama teker teker onları cemaate alma çalışmasına bir mâni yoktu. Bunu yukarıdaki âyetlerde açıkça anlatmıştık. Şimdi de Hazreti İbrahim bunu babası için yapmıştı diyor. Neden yapmış idi? Kendisine gelmeyeceği tebeyyün etsin diye yapmıştı.

Bu sebeple diyor ki; tebeyyün ettikten sonra teberri etmiştir. O halde Müçtehit Yetişme Merkezi’ne insanları davet edeceğiz. Dört çeşit ortaklığımız vardır.

a) Kurucu ortaklar, bedenen ve mâlen katılarak bu merkezin çalışması için gerekli yerleri, sermayeyi, kuruluşları ve ortakları temin ederler.

b) Müçtehit yetişmek isteyen ortaklar.

c) Bu müçtehitleri finanse eden kimseler.

d) Bu araştırmacıları ilmen yetiştirecek kimseler.

İşte biz şimdi bu cemaati oluşturmaktayız. İnsanları buraya davet ederek istiğfar ediyoruz. Gelmeyeceklerini gördüğümüzde vazgeçeceğiz.

Demek ki Hazreti İbrahim’in istiğfarı daveti demektir. İnsanlık kitle hâlinde suç işlemektedir. İnsanlığı cinayet ortamından kurtarmak istiğfar etmek demektir.

Hazreti İbrahim de babasını insanlığı hidayete getirecek kurtuluşa çağırmış ama babası koyu ırkçı kabileci olduğu için tüm insanları eşit gören ve barış içinde olmalarını sağlayan düzene karşı gelmiş, şirkinde ısrar etmiştir.

Burada “Allah’ın aduvvu” denmektedir. Bu aslında topluluğun, insanlığın aduvvudur. Hidayet üzerinde birleşen insanlar Allah’ın cephesini oluştururlar. İnsanlığa karşı kendilerine ayrı topluluk oluşturmak isteyenler de ayrı cephe oluştururlar. Karşı takımda oynamaya karar vermiş kimseyi senin takımına getiremezsin.

Hazreti İbrahim’in “evvah ve halim” olduğu ifade edilmiştir.

“Evvah” kelimesi sadece iki defa geçmekte ve yalnız Hazreti İbrahim için geçmektedir. Her ikisinde de halim sıfatı ile geçmektedir. Birinde münib sıfatı da eklenmektedir.

İki haberde iki kelime “vav”sız ard arda gelince, ikincisi birincisinin vasfı olabilir,  ikisi ayrı ayrı haber olabilir. “Ve” ile gelirse ikisi de aynı haber olabilir.

“Halim” akıllı demektir. “Münib” de nöbet tutan demektir. Sıra ile uygun işleri yapan demektir. Babasını çağırma bir iştir ama ondan vazgeçip teberri etme de başka bir iştir. Tevbeden farkı; birincisini kötü yaptığı için değil, o zaman onun yapılması, şimdi de bunun yapılması gerektiği için değiştiren demektir, inkılâpçı olan demektir.

وَمَا كَانَ

(Va MAv KavNa)

“Ve değildi”

Buradaki “Kâne” tam fiildir, nakıs fiil değildir. Bir olayı anlatmaktadır. Bu sebeple “Ve” harfi ile atfedilmiştir. “Ve Kâne” iade edilmiştir. Bir defa olan olay anlatılmaktadır. İsim cümlesi değildir.

Hazreti İbrahim’in bu örneği ile bize daveti nasıl yapacağımız öğretilmektedir. İnsanların çalışmalarımıza katılmalarını istememiz gerekir ama “Adil Düzen çalışanı” olanların katılmalarını istememiz gerekir, “Adil Düzen”e inanmayan insanların gelmesini istemememiz gerekir.

“Adil Düzen’in merkezi” nedir?

Hazreti İbrahim örneği bize iyi bir örnektir.

Irkçı olanlar “Adil Düzen Çalışanı” olamazlar.

Biz tüm insanlığı huzura ulaştırmak için çalışmalıyız.

Bir insan ki ülkesini insanlığın üstünde tutup insanlığa hükmetmek için ülkesini yüceltmeye çalışır; biz onu yanımıza almayız.

Bir ırk mensubu ki kendi ırkını insanlığın üstünde hükmedecek şekilde yüceltiyorsa; biz onu da yanımıza almayız.

Bir kimse ki kabilesini ırkının üstünde tutarsa; biz onu da yanımıza almayız.

Peki, biz nasıl bir insan istiyoruz?

İyilik ederken yakınlarına diğerlerinden fazla iyilik etmelidir. Önce aşiretini, sonra kabilesini, sonra ırkını, sonra ulusunu ve sonunda tüm insanlığı yüceltmek için çalışmalı, onların ihtiyaçlarını gidermelidir. Bu her insanın görevidir ve hakkıdır ama kendi yakınlarını diğer insanlardan üstün görerek onları ezmek, onlara hükmetmek için çalışmak; işte bu anlayış Allah’ın karşısında yani insanlığın karşısında cephe kurmaktır.

Türkiye’de yaşayan değişik soylar birbirlerine eşittir; ortak ülkeye, dile, kültüre sahiptirler ve eşittirler. Herhangi bir kimsenin veya herhangi bir ırkın diğer insanlardan daha üstün olduğunu iddia etmek, Kur’an’ın reddettiği bir şeydir. Ama insanların gruplanmaları, kendi töreleri ve dilleri ile istedikleri gibi yaşamaları, hayırda yarışmaları en doğal haklarıdır.

İşte, Hazreti İbrahim bunu yapmıştır.

اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ

(iSTiĞFAvRu EiBRAvHIyMa)

“İbrahim’ın istiğfarı”

Hazreti İbrahim iyilikte ve ihsanda babasının yanında olmuş ve ona kendi cemaatinde yer vermek istemiştir. Çünkü o onun görevi idi, yakınlık hukuku vardı, Hazreti İbrahim’i o büyütmüştü. Babasının günahları olabilir, hataları olabilir; bunlar onun dışlanması için sebep değildir. Her suçun cezası vardır; onu çeker veya çekmez, bu insanı diğer haklardan mahrum etmez. Örnek olarak bir kimse kardeşlerinden birini öldürdü, suç işledi, onun cezası vardır ama kardeşlik hukuku devam eder. Çünkü ceza kişiye verilmez, ceza suça verilir. Suçlar birbirine karışmaz. Katil katildir, onun cezasını çeker. Zani zanidir, onun cezasını çeker. Birinin cezası diğerine verilmez.

Demek ki biz birisi ile ilişki kurarken diğer suçları görmeyiz, zadece o işe bakarız.

Hazreti İbrahim Mezopotamya’nın Ur şehrinde yetişmiş bir kimsedir. Mezopotamya’ya Sümerler gelmiş ve yerli Akadlar ile karışmışlardır. Bir yerde yerleşmişlerdir. Aralarında sürekli çatışma vardır. Hazreti İbrahim ise Sümerler grubundandır, Azeri Türklerindendir. Babası şiddetli ırkçıdır, Mezopotamya geleneğinin ırkçı çatışmasını sürdürmektedir. Hazreti İbrahim ise tüm insanlığı eşit görmektedir. Bunun anlamı tüm insanlar bir kavim olacaktır demek değildir. Kavimler, boylar, kabileler ve aşiretler var olacaktır ama bunların varlığı diğerlerine hükmetme şeklinde değil de iyilikte yardımlaşma ve dayanışma içinde olacaktır. Hazreti İbrahim babasını kendi cemaatine almak ve onun rahat yaşamasını sağlamak istemektedir.

لِأَبِيهِ

(LiEaBIyHi)

“Babasına”

“Babasına” kelimesi yakınına demektir. Çünkü en yakın olan kimse babadır. Babasının kusurlarını ortadan kaldırmak ve eski yaptıklarını da sildirmek isteyebilir. Ancak bunun için önce eski kusurlar görülmeyebilir.

PKK’lılar önce Kürtlerin akrabalarıdır, onların istiğfar etmeleri ve yaptıklarını görmeyip onları yerleştirmeleri gerekir. Sonra da bizim vatandaşımızdırlar, bizim onlara sahip çıkmamız gerekmektedir. Onların içinde pek azı insanlık düşmanıdır, kendi ırkını Türkiye’ye ve dünyaya hâkim kılmak istemektedir. Ama çoğunu o duruma ve o anlayışa şartlar zorlamış da götürmüştür. Önce; her genç iş bulamamış, karnını doyurmak için katılmıştır. Sonra; okuyamamış, kendi aşağılık durumunu düzeltmek için oraya katılmıştır. Onu tutacak kapan kurulmuş ve o kapana düşürülmüştür. Görevliler zulüm etmiş, insanlar isyan ettirilmişlerdir. O halde bu durumdan onları kurtarmak bizim görevimizdir, çünkü biz sebep olmuşuz.

Hazreti İbrahim’in babası için istiğfarı bize bunları öğretmektedir.

إِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ

(EilLAv GaN MaVGıDaTin)

“Yalnızca mev’ide sebebiyledir”

“Mev’ide” “va’d”in masdarıdır.

“Vaat etmesi” ne demektir?

Kur’an’da “mev’id” de “mev’ide” de geçmektedir. “Mev’ide” yalnız burada geçmektedir. Mimli masdarlar arasına koyabiliriz. İsimleşmiş masdardır. “Mev’id” ismi cins olur. “Mev’ide” onun tekili olur.

Hazreti İbrahim nerde nasıl vaat etmiştir?

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا (41) إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ يَاأَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنِي عَنْكَ شَيْئًا (42) يَاأَبَتِ إِنِّي قَدْ جَاءَنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا (43) يَاأَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمَنِ عَصِيًّا (44) يَاأَبَتِ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمَنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا (45) قَالَ أَرَاغِبٌ أَنْتَ عَنْ آلِهَتِي يَاإِبْرَاهِيمُ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ لَأَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْنِي مَلِيًّا (46) قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَ سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا (47) وَأَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَأَدْعُو رَبِّي عَسَى أَلَّا أَكُونَ بِدُعَاءِ رَبِّي شَقِيًّا (48)

“Kitabda İbrahim’i zikret. O sıddık nebi idi. Babasına dedi ki; babacığım, sem’ etmeyen ve basar etmeyen ve senden hiçbir şeyi iğna etmeyen kimseye neden ibadet ediyorsun? Babacığım, bana sana gelmeyen ilim gelmiştir. Bana tabi ol seni seviy sırata ihda edeyim. Babacığım, şeytana ibadet etme, şeytan Rahman’a asıydır. Babacığım, Rahman’dan sana azabın mess edeceğinden havf ediyorum, şeytana veli olursun. Sen beni ilahlarımdan mı rağbedeceksin? İbrahim, buna nihayet vermezsen seni recm ederim, benden millerce uzağa hicret et. Sana selam olsun, senin için Rabbimden istiğfar edeceğim, O hafiy olmaktadır. Ben sizden ve Allah’ın dununda ibadet ettiklerinizden i’tizal edeceğim ve Rabbime dua edeceğim. Rabbime duamdan dolayı şaki olmam sanırım.”

(Meryem Sûresi, 41-48. âyetler)

Burada bahsedilen vaat bu vaat olmalıdır diyebiliriz.

Buna mani iki karine vardır. Biri mev’idenin nekre olmasıdır. Kur’an’da bu “mev’ide” anlatıldığına göre neden nekre gelmiştir? Neden “mev’id” değil de “mev’ide” gelmiştir?

Onu ona vaat etmiştir.

وَعَدَهَا إِيَّاهُ

(VaGaDaHAv EiyYAvHu)

“Ve onu ona vaat etmişti”

Meryem Sûresi’ndeki âyette “siz” diye hitap etmektedir. Hepsi için dua etmiştir.

Oysa Hazreti İbrahim babası için özel olarak istiğfar etmiştir.

O âyetlerde “babacığım… babacığım…” ifadeleri geçmektedir.

Demek ki babasına farklı muamele yapmış, diğerlerinden daha çok onun üzerinde durmuştur. Çünkü o babasıdır ve ihsanda onun üstünlüğü vardır, onu özel olarak ona vaat etmiştir. İstiğfar edeceğini babasına söylemiş, diğerlerine Rabbime dua edeceğim demiştir. Onlar onu tehdit ederken o dua etmektedir, çünkü o evvahun halimdir.

فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ

(FaLamMAv TaBayYANa LaHUv)

“Ona tebeyyün edince”

“Tebeyyün” kelimesi burada tekrar edilmiştir, bu suretle bir kimsenin dışlanması için yargı kararına gerek olduğu vurgulanmıştır. Kur’an’da bu tür tekitler her zaman vardır. Bakara Sûresi’nin başında “Hüden li’l-müttekîn” dendikten sonra, iki âyetinde “Ülâike Alâ Hüden” denmiş, “Hüda” kelimesi ile vurgu yapılmıştır.

“Kendisine tebeyyün edince” denmiştir. Burada bir şeye işaret edilmiştir. Soruşturmacıları seçme davacıya aittir. Çünkü burada ona tebeyyün edince denmektedir. Soruşturmacıları dengede tutan hakemlerdir. Hakemler onun soruşturmasını onaylarlarsa tanıklık yapabilir. Bir de karşı taraf hakem seçmezse, davacının hakemi soruşturmacısını seçer. Böylece mahkeme oluşur. İşte buradaki “tebeyyün” budur. Yoksa Hazreti İbrahim’in babası hakem seçmemiştir. “Kendisine tebeyyün etmesi” ifadesi ile bunu anlıyoruz.

Savaşa çıkmadan önce tebeyyün edin, ondan sonra çıkın, savaşta size selam verenin selamını reddetmeyin, tebeyyün edin, bir sanık bir haber getirirse tebeyyün edin emirleri hep yukarıda belirttiğimiz tek taraflı oluşturulan hakemler ve soruşturma kurullarınca yapılmaktadır.

أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلَّهِ

(EanNaHUv GaDuvVun LiLAvHı)

“O Allah’ın aduvvudur”

Bir kimse yanlış bildiği için karşı çıkabilir. Birçok kimse Akevler’e ve “Adil Düzen”e karşı çıkmışlar, şahıslarımız aleyhinde beyanlarda bulunmuşlardır. Onlar bu hususta samimi idiler. Karşı olmaları İslâmiyet’e olan bağlılıkları nedeniyle olmuştur. Biz bunları dışlayamayız. Çünkü bunlar İslâm’ın karşısında değildirler, bizim karşımızdadırlar.

Onun Allah’ın aduvvu olduğu tebeyyün edince denmektedir. Babasının gerçekleri bilmediği için değil, ırkçılığı nedeniyle tek tanrı anlayışına karşı çıkmıştır. Bu tebeyyün etmiştir. Tebeyyün mekanizması Hazreti İbrahim zamanında başka bugün başka olabilir.

Burada bize emredilen tebeyyündür, bugünkü şartlar içindeki tebeyyündür.

a) Soruşturmacı kayıt cihazını alır, tanık ve sanıkların ayağına gider, onlarla sohbet eder. b) Sonra onlara yazılı sorular sorar. Onlar da yazılı olarak cevap verirler. Sohbet etmeyenler olabilir, yazıya cevap vermeyenler olabilir. Soruşturmacı bütün bunları değerlendirerek görüşünü ortaya koyar. Bu tebeyyündür. c) Devlet düzeninde bucak başkanı duruşmalı soruşturma isteyebilir. d) Hakemler kararı ile karakol soruşturması yapılabilir.

تَبَرَّأَ مِنْهُ

(TaBarRaEa MıNHUv)

“Ondan teberri etti”

Beri oldu, kendisini ona karşı ibra etti, artık onu korumadı, iyilikte onun yanında olma ihtiyacını duymadı.

Dağda PKK mensubu bir akrabanız vardır. Birtakım haksızlıklara son vermek için dağdadır. Onun için istiğfar edersiniz. Ama devlet düşmanı olarak dağda ise artık onun için istiğfar etmezsiniz. Mevcut kötü yönetimi değiştirelim de devletimiz daha güçlü olsun başka, mevcut devleti yıkalım da dağılsın başkadır. Bunu yapmak isteyenler Irak’a giderler ve oradaki yarı özerk devletlerini o kadar adil ve refah içine sokarlar ki tüm Iraklılar, İranlılar ve Türkiye’dekiler oraya göç ederler. Oranın nüfusu otuz milyon olunca bağımsız devlet olurlar. Toprakları yetmezse, hakemler yoluyla komşulardan toprak isterler.

Mevcut olan devleti yıkmak hiçbir suretle tecviz edilemez.

Yeni devlete eski devletler saldırırsa savunma hakları olur.

إِنَّ إِبْرَاهِيمَ

(EinNa EiBRAvHiMa)

“İbrahim”

“İbrahim” kelimesi iade edilmiştir, “o” denmemiştir. İki İbrahim’in hüviyeti başka ise o zaman bu tekrar edilir. Birinci İbrahim Azer’in oğlu İbrahim’dir, kişisel olarak babası ile hukuku vardır. Yukarıda anlatılan bunu gösterir. Şimdi ise Hazreti İbrahim’in peygamber olarak görevleri ve yetkileri vardır, o görevleri yerine getirmekle yükümlüdür.

Israrla vurguladığımız bir husus vardır. Kişi özgürlüğünü koruyarak topluluk içinde yaşar. Topluluk özgür insanlardan oluşur. Herkeste iki kişilik vardır. Biri kendi aşireti ve ailesi içindeki kişiliğidir, kendi kendine kaldığı kişiliğidir. Diğeri ise topluluk içindeki kişiliğidir. Bunlar birbirinden farklıdır.

Birçok özel işlerini topluluktan saklı tutarsın. Topluluğa farklı görüntü ile görünürsün. Onu toplulukla paylaşmazsın. Topluluk da senin özel hayatına karışmaz. “Tecessüs etmeyiniz... İzni olmadan eve girmeyiniz…” gibi nehiyler buna dayanmaktadır.

Demek ki buradaki İbrahim’in izharı insanın ana yapısını ortaya koyuyor. Bu da insanın kişiliğini muhafaza ederek topluluğun üyesi olmasıdır.

لَأَوَّاهٌ حَلِيمٌ (114)

(LaEavVAHun XaLIyMun)

“Evvah halim birisidir.”

“Helva” tatlı demektir. “Hulüm” de cinse, cinsi zevkten kinaye baliğ olmaya yani ergin olmaya delalet eder. Ergin olmak demek akıllı olmak demektir. Rüyaya da buradan ad verilmiştir. “Bilgi” ilimdir. “Hilm” ise bu bilginin uygun şekilde kullanılması demektir. Bir tür içtihattır. “Evvah” ise yaptığın yanlışları değerlendirip o yanlışları düzeltmek demektir, bir daha benzer yanlışı yapmamak demektir.

Yakınlara ihsan ile yakınların zulmüne ortak olma farklı şeydir. İhsan ederseniz onun zulmünü artırırsınız. İşte o ihsanı durdurmanız gerekir. Hazreti İbrahim de bunu yapmıştır.

Burada başka bir denge daha ortaya konmuştur. İhsan zulme sebep olmamalıdır. Bir adam bir adamın öldürmesinde yardımcı olmuştur. Adam ihsan etmiştir ama sonunda o ihsan zulüm olmuştur. Kişi eğer tazmin edemiyorsa sebep olan tazmin eder.

Dağdaki akrabalarını destekleyip yaşatanlar ihsan etmektedirler ama onlar zulmetmektedirler. Destekleyenler suçlu olmazlar ama dağdakiler mağdurların mağduriyetini gideremiyorlarsa o zaman onu destekleyenler onu tazmin ederler. Demek ki PKK bir karakolu bastı ve üç kişiyi öldürdüyse, PKK bunu yerli halkın desteği ile yaptı. Halk onlara yiyecek verdi, onları barındırdı. Biz bunun için yerli halka ceza vermeyiz ama öldürülenlerin diyetlerini onlara ödetiriz. “Evvah”ın manası budur. “Halim”in manası da dengedir. Böylece oranın halkı desteklemekten vazgeçerek PKK eylemlerine son verir.

Bu hükmü Kur’an’dan şimdi öğreniyoruz, “Evvah” kelimesinden öğreniyoruz.

وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُضِلَّ قَوْمًا بَعْدَ إِذْ هَدَاهُمْ حَتَّى يُبَيِّنَ لَهُمْ مَا يَتَّقُونَ

إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (115)

(Va MAv KAvNa elLAvHu Li YuWılLa QaVMan BaGDa EiÜ HaDAyHuM XatTAy YuBayYıNa LaHUM  MAv YatTaQUvNa EinNa elLAHa BiKulLi ŞaYEin GaLIyMun)

“Ve Allah hidayet ettiği bir kavme onların ittika edeceklerini beyan etmedikçe onları idlal etmez. Allah her şeyi alimdir.”

Burada üç “Mâ Kâne” birbirine atfedilmiştir. Birincisinde müşriklerin İslâm devletindeki durumları, ikincisinde Müslümanların İslâm olmayan devletteki durumları anlatılmıştır. Burada ise İslâm düzeninin gelmesi ele alınmıştır. Yani İslâm düzeni getirenler arasındaki ihtilaflar ele alınmıştır.

1900’larda İslâmiyet’e saldırı başlamış, 1933’de had safhaya ulaşarak durmuştur. 1967’de ise Müslümanlar yeniden atağa geçmişlerdir. İzmir’de Akevler Kooperatifi kurulmuş, Fethullah Gülen cemaatini oluşturmuş, Necmettin Erbakan partisini kurmuş ve değişik tarikatlar devreye girmişlerdir, ayrıca birçok holding İslâmî sermayeyi oluşturmuştur.

Bu durum bugüne kadar devam etmiştir. Bu gruplar büyümüş ama hemen hepsi baştan ortaya koydukları İslâm düzeninden ayrılmışlardır. İslâm düzeni yerine cari düzende okullar açtılar, cari düzende partiler iktidar oldu, cari düzende holdingler çalıştı, cari düzende İmam Hatip Okulları Batı’yı ve bin sene evvelki İslâmî bilgileri ezberlemeye devam etti.

Akevler (İzmir) bile cari düzende iş yapma girişiminde bulunmaktadır.

Örnek verelim. Akevler kurulurken halkın elinden toprakları o günkü değerle satın aldı, onları ortak etti. O toprakları ihya ederek hem ilk zenginleri hem de sonradan katılanları bir araya getirmeye çalıştı. Katılanları zengin etmemiş ama onlara zarar da vermemiştir, ayrılanlar zarar etmeden ayrılmışlardır. Dışarıda kazanacaklarından fazlasını kazandılar.

Şimdiki İzmir Akevler Kooperatifi yönetimi ise farkında olmadan ucuz yerler alıp ihya etmeden ortaklarına para kazandırmak eğiliminde. Yani birileri zarar edip diğerleri kâr edecektir. Gerçi bu eğilim yürürlükte değildir, aldıkları yeri ihya ediyorlar. Ama bizim aldığımız yerleri ihya etme sorunları yoktur.

Bu durum şu sonuca götürüyor. Allah İslâm âlemine 1967’lerde hidayet etmiş ama sonra onları idlal etmiştir. İşte Allah bize bu âyette haber veriyor. Siz endişe içinde olmayın, biz İslâm âlemine hidayet ettik, buraya kadar getirdik. Bunlara “Adil Düzen”i anlatacağız. Akevler uygulayacak; o uygulamazsa başkaları uygulayacak ve onlara ittikayı göstereceklerdir. Bu bize çok büyük müjdedir, İslâm âlemine müjdedir.

Burada “ittika” ile “hidayet” kelimeleri karşılaştırılmıştır.

“Hidayet” insanların nereye gideceklerini göstermedir.

“İttika” ise oraya giderken nasıl hareket edeceklerini göstermedir.

Necmettin Erbakan bize, ‘bizim planımız var ama projemiz yok’ demiştir.

Demek ki plan “hidayet”tir, “ittika” ise projedir.

Fatih Erbakan şimdi proje yapacağını söylüyor. Akevler bu projeyi yapma çabası içindedir. Allah da bize burada müjde veriyor. Bu proje gerçekleşecek, Allah insanlığa ittika edecekleri şeyleri anlatacaktır. Araştırmacı müçtehitler yetişecektir. Ümitsizliğe düşüp bedbin olmamamız gerekmektedir.

Evet, Akevler’in “AHŞAP EVLER” ve “YÜZ DAİRELİ LOJMANLI İŞYERLERİ” projeleri tamamlanacak; İstanbul’daki “YÜZ MÜÇTEHİT YETİŞME PROJESİ” gerçekleşecek; “MATEMATİK, KUR’AN ARAPÇASI, MUHASEBE VE FIKIH” öğrenilecektir. Biz çalışsak da çalışmasak da, biz görsek de görmesek de bu iş olacaktır. 1960’larda başlayan “hidayet” şimdi “ittika” ile bitecektir. Allah nurunu tamamlayacaktır. Kâfirlerin hoşuna gitmeyip engellemelere çalışsalar bile bu olacaktır.

Sonunda “Allah her şeyi bilir” denmektedir. Nekre getirmektedir.

Birinci “Allah” kâinatı var eden âlemlerin rabbi olan Allah’tır.

Buradaki “Allah” ise insanlıktır, çağımızın III. binyıl uygarlığını getirecek insanlıktır.

İnsanlık şimdiye kadar edindiği müsbet ilimlerle ve İslâmî ilimlerle “ADİL DÜZEN”i çok kolay anlayacak, yeni fıkhı çok kolay tedvin edecektir. Birden insanlığın beyninde Kur’an’ın nuru parlayacaktır. 1950’lerde Kur’an’ın Türkçe tercümesi günah sayılıyordu. Bugün artık tercümesi olmayan Kur’an okuyanlar çok azalmıştır. Yakın gelecekte her kesimde Akevler seminerleri benzeri tefsirler ortaya çıkacak, bütün cemaatlerin Akevler benzeri günümüzü anlatan tefsirleri olacaktır. Bugün Akevler sitesinde (www.akevler.org) İstanbul’da birlikte yorum yapan Süleyman Karagülle, M. Lütfi Hocaoğlu, Tayibet Erzen, Leyla Okta ve Emine Hocaoğlu’ndan başka, yazıları ile Mete Firidin, Cengiz Demirci, Sam Adian ve Hüseyin Kayahan katılmaktadır. Reşat Nuri Erol tefsirler üzerinde aksatmadan redaksiyonlar yapmakta, onları sitemizde yayınlamaktayız, Millî Gazete’de de “Adil Düzen, Adil Ekonomik Düzen” makaleleri yayımlanmaktadır. Ali Bülent Dilek kardeşimiz çalışmalarımızı değişik kesimlere ulaştırmaktadır. İzmir’de ve Ankara’da Kur’an seminerleri başlamıştır. Kırıkkale’de de seminer yaptıklarını bana beyan etmişlerdir...

Bu âyet bize yakında bu çalışmalar yaygınlaşacaktır demektedir. Buna göre Adil Düzen işletmeleri kurulacaktır. Âyetin verdiği haber budur.

وَمَا كَانَ اللَّهُ

(Va MAv KAvNa elLAvHu)

“Ve Allah … olmadı”

Buradaki “Allah” âlemlerin rabbi olan, Kur’an’ı inzâl eden ve bize beyan eden Allah’tır. Allah takdiri ilâhi olarak bunu koymuştur. Kur’an’ın nüzulünden sonra yeni peygamber göndermemiş, bu görevi âlimlere vermiştir. İnsanlık bu ilmi oluşturdu. Müçtehitler bu ilmi oluşturdu. Günümüzde üniversiteler ve medreseler hep bunlar üzerinde çalışıyor. Akevler de bunun ilk uygulamasını yaptı.

Akevler şimdi ikinci hamleye hazırlanıyor...

Böylece Allah insanlığa hidayet etmiş ve nereye gideceklerini göstermiştir. Erbakan bunu dünyaya duyurmuştur. Gün be gün dünyada temsilcilerimiz artmaktadır. Ne var ki henüz örnek bir uygulama yaparak insanlığa gösteremedik, iddiamızı uygulayarak ispat edemedik.

لِيُضِلَّ قَوْمًا

(Li YuWılLa QaVMan)

“Bir kavmi idlal edecek değildir”

İnsanlar da hedefe giderken bâtıl yolları seçtiler. Cari sistemle hedefe varacaklarını sandılar! Faiz dünyanın gerçeği oldu! Darwinizme karşı ama onları okutan liseler ve üniversiteler finanse ediliyor! Dalalete gidiyorlar gibi görünüyor.

Hayır, öyle değil; Allah hidayet ettikten sonra insanlara gidecekleri yolu göstermeden onları dalalete götürmez.

“Adil Düzen Projesi” tamamlanacak, örnekleri verilerek gösterilecek, ondan sonra gelmeyenler olursa onlar helâk edilecektir.

بَعْدَ إِذْ هَدَاهُمْ

(BaGDa EiÜ HaDAyHuM)

“Onlara hidayet ettikten sonra”

Evet, III. binyıl uygarlığı proje ve planına 1967’de Akevler’de başlandı. Bu projeye Necmettin Erbakan ve Fethullah Gülen katıldı. Erbakan herkese ve tüm dünyaya İslâm düzeninin ne olduğunu anlattı. Bu hidayettir.

Ne var ki uygulamada -Erbakan’ın dediği gibi- bu düzen sadece kokusu ile ortaya çıktı. Henüz örneğini ortaya koyamadık. Ama Allah bunu burada bırakmaz.

Bu nur tamamlanacaktır. Tüm insanlar “Adil Düzen”i gözleri ile görecek ve bizzat yaşamaya başlayacaklardır.

حَتَّى يُبَيِّنَ لَهُمْ

(XatTAy YuBayYıNa LaHuM)

“Nihayet onlara tebyin edecektir”

Evet, tüm insanlar “Adil Düzen”in ne olduğunu uygulamalarla görecekler ve onu yakından kavrayacaklardır. Bir gün gelecek tüm insanlık tav’an veya kerhen “Adil Düzen” üzerinde çalışacaktır.

Avrupa Parlamentosu Gülen Cemaati’ne ne diyor?

Kendini açık olarak ortaya koy. Yani düzeni, İslâm düzenini anlat, “Adil Düzen”i anlat diyor. Bu insanlığın talebidir. Bu Allah’ın insanlara söylettiğidir.

مَا يَتَّقُونَ

(MAv YatTaQUvNa)

“İttika edecekleri”

Evet, ittika edecekleri “Adil Düzen”i insanlara beyan edecektir. Şeriatı insanlara beyan edecektir. İnsanlık çalışmalarını ona yönlendirecek, dağdaki çoban da şeriatı öğrenmek için çalışacak. Kur’an, Tevrat, İncil, Furkan ellerde gezecektir.

Kur’an şeriatı çalışmada ve yaşamada uygulanacak hâle gelecektir.

Taraftarlar galip gelecek, karşı çıkanlar mağlup olup cehennemde haşr olunacaklardır.

إِنَّ اللَّهَ

(EinNa elLAHa)

“Allah”

Buradaki “Allah” insanlıktır. Allah insanları yaratmış, onları yani insanı zalum ve cehul yaratmış ama onların yerine ona ilim vermiş ve bugünkü uygarlığa ulaştırmıştır. Bundan sonra da devam edecek uygarlaşma durmayacaktır.

بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (115)

(BiKulLi ŞaYEin GaLIyMun)

“Her şeyi bilir.”

“Şey” burada nekredir. İhtiyacı olan her şeyi bilir, Görüntülenen her şeyi bilir demektir. Nekre her şeylerin ayrı ayrı yapılarını değil de tanımdaki ortak yapıları demektir. Gerçek varlıklar şey değildir. Şey, insanın ad verdiği insan zihnindeki varlıklardır. Nekresinin gerçek karşılığı yoktur. Şeyleri insan zihni icat ettiğine göre insanlık her şeyi bilir hâle gelir. Kant kendi felsefesinde bunu çok iyi açıklamıştır.

 

 

 


TEVBE SÛRESİ TEFSİRİ(9.SURE)
1-1 VE 2.AYETLER
1305 Okunma
2-3.AYET
842 Okunma
3-4.AYET TEFSİRİ
1029 Okunma
4-5 VE 6.AYETLER
1221 Okunma
5-7 VE 8.AYETLER
1107 Okunma
6-9 VE 11.AYETLER
982 Okunma
7-12 VE 13.AYETLER
889 Okunma
8-14 VE 16.AYETLER
959 Okunma
9-16.AYET-B
895 Okunma
10-17 VE 18.AYETLER
1057 Okunma
11-19.AYET
1174 Okunma
12-20 VE 22.AYETLER
880 Okunma
13-23 VE 24.AYETLER
955 Okunma
14-25 VE 27.AYETLER
931 Okunma
15-28 VE 29.AYETLER
2167 Okunma
16-30 VE 31.AYETLER
1386 Okunma
17-32 VE 33.AYETLER
1244 Okunma
18-34 VE 35.AYETLER
1425 Okunma
19-36 VE 37.AYETLER
1058 Okunma
20-38 VE 39.AYETLER
1022 Okunma
21-40 VE 41.AYETLER
897 Okunma
22-42 VE 45.AYETLER
901 Okunma
23-46 VE 49.AYETLER
873 Okunma
24-50 VE 52.AYETLER
923 Okunma
25-53 VE 55.AYETLER
1030 Okunma
26-56 VE 59.AYETLER
957 Okunma
27-60.AYET
1099 Okunma
28-61 VE 63.AYETLER
797 Okunma
29-64 VE 66.AYETLER
1152 Okunma
30-67 VE 69.AYETLER
866 Okunma
31-70.AYET
937 Okunma
32-71 VE 72.AYETLER
1072 Okunma
33-73 VE 74.AYETLER
933 Okunma
34-75 VE 78.AYETLER
890 Okunma
35-79 VE 80.AYETLER
881 Okunma
36-81 VE 82.AYETLER
1024 Okunma
37-83 VE 85.AYETLER
890 Okunma
38-86 VE 89.AYETLER
818 Okunma
39-90 VE 93.AYETLER
955 Okunma
40-94 VE 96.AYETLER
832 Okunma
41-97 VE 99.AYETLER
1395 Okunma
42-100 VE 101.AYETLER
1178 Okunma
43-102 VE 104.AYETLER
1012 Okunma
44-105 VE 108.AYETLER
869 Okunma
45-109 VE 110.AYETLER
825 Okunma
46-111.AYET
1373 Okunma
47-112.AYET
1964 Okunma
48-113 VE 115.AYETLER
788 Okunma
49-116 VE 117.AYETLER
974 Okunma
50-118.AYET
1319 Okunma
51-119 VE 120.AYETLER
954 Okunma
52-121 VE 122.AYETLER
851 Okunma
53-123 VE 125.AYETLER
1025 Okunma
54-126 VE 127.AYETLER
848 Okunma
55-128.AYET
1468 Okunma
56-129.AYET
857 Okunma
57-128 VE 129.AYETLERDE MATEMATİK YAPI
990 Okunma