Kur’an Nizamı-276; ‘Ve Allah her şeye kadirdir’
‘SosYO-EKONOMİK Tufan’ ülkemizi ve dünyayı sarmış durumda…
çare ve çözüm önerilerimiz bu yazılarda; uygulanmayı bekliyor…
Önceki yazılarla birlikte okunmasını da tavsiye ederek devam…
***
“Yuazzibu men yeşâü / Dilediğini ta’zib eder” (Maide 40)
Buradaki “Yeşau”nun faili Allah’tır. Allah kimi isterse ta’zib eder, kimi isterse mağfiret eder diyor. Göklerin ve yerin Tanrı’sı bunu yapar.
O halde cezalar doğal kanunlara göre olmalıdır. Yani kısas hükümlerini kaldırmak kimsenin haddi değildir.
Ceza hukuku topluluğun isteklerine göre ayarlanmaz. Ceza hukuku doğal kanunlara göre ayarlanır. Bedeni cezalar için söylenir. Kefaretler ise ceza olmaktan çok tazminattır. Ceza hukuku kamu hukukudur. Kişileri affetmek veya cezalandırmak şeriata göre olacak, kişilerin takdirine bırakılmayacaktır.
Bu sebepledir ki hırsızın veya zaninin affı caiz değildir.
***
“Ve yagfiru limen yeşâü / Ve meşiet ettiğini mağfiret eder” (Maide 40)
Kim için isterse onun yerine hataları kapatır. Yani devlet suçluların suçunu tazminata çevirebilir, tazminatta da topluluk katkıda bulunabilir.
Bütün bunlar şeriata göre olmalıdır. Bu şeriat da kâinatın kanunlarına uymalıdır. Yer ve gökte böyledir, sizin de böyle yapmanız gerekmektedir. Kişilere mağfiret edilecektir ama yöneticilerin ve hakemlerin takdirleri ile değil, kurallara göre yapılacaktır. Bugünkü ceza hukukunda maddenin başında İslâmiyet’ten aldıkları cezadaki kesinlik geçer ama sonra her maddede hâkime takdir hakkı verir.
İslâmiyet’te ceza kesindir, artırılıp eksiltilemez. Zinanın cezası 100 sopadır. Kölelere yine şeriatla 50 sopadır. Yargıcın takdirine hiçbir şey bırakılmamıştır. Oysa kefaretlerde “zevey adli minküm” denmiştir. Orada takdir vardır. O da ancak iki hakem olursa geçerlidir. Anlaşamadıkları yerde baş hakeme giderler.
Mağfiret eden yöneticiler değil topluluktur. Topluluk da sosyal ve tabii kanunlara tâbidir. İşte hukuk devletinin manası budur.
***
“Ve(A)llahu alâ külli şey’in kadiyrun / Ve Allah her şeye kadirdir.” (Maide 40)
Buradaki “Allah” “innellahe”deki “Allah”a atfetmektedir. İsim cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir.
“Şey” kelimesi irade edilen demektir. Topluluk irade edilen her şeye gücü yetendir. Buradaki “şey” alınan karar demektir. Âlemlerin rabbi olan Allah için “şey” O’nun irade ettiğidir. Topluluk için “şey” alınan karardır. Ne karar alırsa ona kadir olmalıdır. Yani ütopik karar almamalıdır. Karar mekanizması öyle çalışmalıdır ki mümkün olmayan şeylerin kararı olmamalıdır.
Topluluk kararlarının yargı denetiminde olduğu burada ifade edilmiş olmaktadır. Uygulanmayacak bir karar alınırsa hakemlere gidilir ve hakemlerce o karar iptal edilir.
Bu durumda şununla karşılaşmış oluruz. Bir kurum -bu kurum Türkiye Büyük Millet Meclisi de olsa- yetkisini aşan bir karar alırsa, o karar alınmamış olur. “Şey” olmaz, yani meşiet içine girmez. Yargı da haddini aşarak karar verirse o da karar sayılmaz.
Mazbatasını alan milletvekillerini Meclis’e gönderme yetkisi hakimlere ait değildir. Yüksek Seçim Kurulu yanlış da olsa bir kişinin adaylığını reddederse, onu tashih edecek bir merci yoktur. Ama listeye koyduktan sonra artık ona mazbata vermesi kesindir. Mahkemenin böyle bir yetkisi yoktur. Meclis Başkanı onu milletvekili kabul ederek milletvekili yapabilir. Çünkü mahkeme verdiği kararla yetkisini aşmıştır. Meşiet içine girmemiştir.
(Devamı var)