Kur’an Nizamı-270; “Cezaen bimâ kesebâ …”
‘SosYO-EKONOMİK Tufan’ ülkemizi ve dünyayı sarmış durumda…
çare ve çözüm önerilerimiz bu yazılarda; uygulanmayı bekliyor…
Önceki yazılarla birlikte okunmasını da tavsiye ederek devam…
***
“Cezaen bimâ kesebâ / Kesb ettiklerinin cezası olmak üzere” (Maide 38)
“Cezaen” hâldir, nekredir.
Buradan başka hüküm çıkarabiliriz. Kolun kesilmesi için çalınan malın miktarı kolun diyeti kadar olmalıdır. Örgüt olarak çalınanların toplamı iki el kadar olmalıdır. Diyetin dörtte biri alınabilir. Bu da 250 bin liradır. Dört el bir milyon eder.
Görülüyor ki kol kesmeyi gayri insanı bulanlara Kur’an yolu açık tutmuştur. Bu nisabı tespit edecek olan bucaktır. Oranın âlimleri değişik yoldan hareket ederek değişik nisaplar elde edebilir.
Kur’an hükümler koymuyor, hükümlerin nasıl konacağını öğretiyor.
“Bimâ Fealâ” denmiyor da “Bimâ Kesebâ” denmektedir.
“Kesb etmek” yığmak demektir. “Küsbe” yığın demektir. Yani aldıklarından dolayı demektir. Burada ma-i masdariye olacağı gibi ma-i mevsul de olur. O zaman elde ettiklerinin karşılığı olarak manâsı çıkar ki kol kesme nisabının kol değeri kadar olacağını ifade eder. Ma-i masdariye olarak alırsak o zaman sadece hırsızlık yaptıklarının cezası olur.
***
“Nekâlen / Nekal olmak üzere” (Maide 38)
“Nekâlen” kelimesi nukul etme yani pişman olma, cayma demektir.
“Nekâlen” kelimesi ikinci hâl olabilir. “Kızarak sert konuştu” dersek, sert kızmanın bedeli olur. “Gülerek ayakta konuştu” dersek, o zaman ikisi ayrı ayrı hâl olur. “Nekâlen” burada eğer cezanın bedeli ise her ceza nekaldir, yani ceza caydırıcılık anlamındadır. Diyet cezadır, kısas ise nekâldir. Ceza hukukunun hikmetlerine işaret etmiş olur. Ayrı ayrı hâl ise hem cezadır, ayrıca da nekâldir.
Cezanın caydırıcı olması için çok ağır olmalıdır. Ne var ki kesinliği de olmalıdır. Yani şüpheyle, tahminle ceza verilemez. Ceza hukukunda dört adil soruşturmacının şehadeti gerekmektedir. Soruşturmacılar da kesin delillere dayanmalıdır.
Örnek verelim.
Bir kimse birini kasten öldürürse kısas yapılır. Kişiye tokat attı, kastı öldürme değildi ama ona eziyet etmek idi, adam öldü. Burada kasıt var ama kasıt aşılmıştır. Kısas yapılmaz. Af ile kısas düşer. Hatta ilçesini terk edip kaçarsa ve gittiği yerdeki akilesi (dayanışma ortaklığı) diyeti öderse kısas yine düşer. Çünkü artık burada bir daha o fiili işleyemez. Ama eğer bunlar olmazsa acımadan kısas yapılır.
Hırsızın da kolu kesilir. Fahiş zani hadım yapılır. Çünkü kişi bir suç işlerken bu tahfifleri düşünmez, cezanın kendisini düşünür.
Suçların çoğu görmezden gelinmektedir.
Hiçbir suçsuz ben suçsuz olsam da cezalanırım dememelidir. Ama suçlular ben kurtulabilirim diye düşünebilir. Hukuk düzeninde suçsuzun cezalanmaması asıldır. Suçlunun ise cezalandırılması asıl değildir. Af ile ceza arasında mütereddittir.
Kısas mı asıldır yoksa af mı asıldır?
Fıkıhçılar diyeti asıl kabul ediyor.
Biz kısası asıl kabul ediyoruz.
Bir yabancı öldürülse, onu affedecek yakını bulunmazsa kısas yapılacak mıdır?
Fıkıhçılara göre yapılmayacaktır.
Bize göre yapılacaktır, çünkü asıl olan kısastır.
Suç sabit olunca ceza asıldır ama suçun ispatında ise berâet-i zimmet asıldır.
(Devamı var)