Milli Gazete 2011 Yazıları
Reşat Nuri Erol
2011 1.Baskı
938 Okunma
2011 Ekim

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri EROL
resaterol@akevler.org

 

EKİM 2011

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

Önemli hatırlatmalar…

01.10.2011

Çok konulu bir konferansta “Ben Bir Fikir Satıcısıyım” başlıklı oturum… Konuşmacı, iki bin kadar katılımcıya, fikirleri satmanın kendi tanımladığı 6 kuralını anlatıyor… İlk kural dinleyicinin yani muhatabın dikkatini çekmek; bana göre bir de çok önemli ihtiyaçlarını karşılamak gerek… Yoğun enformasyonun, mobil iletişimin, dikkati çalacak birçok unsurun arasında, fikirleri aktarmanın zorluğundan da bahsediyor...

Çok haklı…

Benim için en dikkat çekici olan şu söyledikleri:

“Bazen projelerinizi mükemmel olduğundan emin olduğunuz için satamayabilirsiniz. Harika projelerin kendi kendini satacağından çok fazla emin olmak, o projenin sahipsiz kalmasına neden olabilir!”

Söyledikleri yeterince açık ve net…

Ben tam da işte buradan yola çıkarak konuyu bambaşka bir yere taşıyacağım;

Hazır olun!..

Evet, proje mükemmel, tek kelimeyle harika…

En önemlisi sosyalizmi, komünizmi, kapitalizmi ve daha nice “izm”leri ile var olan sistemler/düzenler bütün zalimlikleri ile halkı her yönden ezip sömürüyorsa, insanlar alternatif projenize hazır olmalı değil mi?..

Ama durum hiç de öyle değil…

Maalesef fikrinize, düşüncenize, ürününüze, projenize dinli-dinsiz, tarikatlı-tarikatsız, cemaatli-cemaatsiz, fikirli-fikirsiz vs neredeyse herkes karşı…

Hadi sözü asıl söylenmesi gerekene getirelim;

Fikir, düşünce, ürün, projemiz neydi?

ADİL DÜZEN…

ADİL EKONOMİK DÜZEN…

III. BİN YIL MEDENİYET PROJESİ…

***

Kur’an’a, her türlü ilgili ilimlere, özellikle tarihe sorduğunuzda; insanların atalarının anlayışına, sistemine, dinine, düzenine sımsıkı bağlı/bağımlı olduğunu, kendi dünyevi-uhrevi menfaatlerine uygun olsa bile, kolay kolay atalarının din/düzen anlayış ve uygulamasından vazgeçmedikleri cevabını alıyorsunuz…

Durum aynen öyle oldu, hâlâ da öyle…

Kitaba, ilme, tarihe ve daha nice gerçeklere göre tesbit bu olunca, bu karşı olma az veya çok anlaşılıyor…

Evet, neredeyse herkes karşı iken; bir kişi karşı değil:

NECMETTİN ERBAKAN…

*

Neredeyse herkesin karşı olduğu projeyi “O” dinliyor, anlıyor, anlatıyor, geliştiriyor, konferanslar veriyor, kitaplar yazıyor, bütün dünyaya duyuruyor ve en önemlisi Başbakan olarak kokusunu koklatıyor, gölgesini gösteriyor; son olarak da aslını uygulamak üzere yola çıkıyor ve son hamlesini, son şahlanışını yapıyor…

Bu vesileyle…

1970’lerdeki (MSP) I. hamle ve şahlanışı hatırlayınız…

1990’lardaki (Refah Partisi) II. hamle ve şahlanışı hatırlayınız…

Ve…

2000’lerde başlattığı, son yıllarda hızlanan III. hamle ve şahlanışı hatırlayınız…

Hatırlatılması gereken daha başka “şeyler” de var ama bu kadarı da yeterlidir!

*

Yazımın başında sözünü ettiğim bu fikir, düşünce, ürün, proje yani “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” çarşıdan alınacak bir mal/meta değildir.

Ayrıca; araştırmadan, anlamadan, bilmeden bir şey uygulanamaz.

***

O halde malımızı, ürünümüzü, projemizi tanıyıp nasıl uygulayacağımızı bir kere daha hatırlayalım…

1) “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” birinci Kur’an uygarlığı ile bugünkü Batı uygarlığının sentezinden oluşacak bir “düzen”dir.

Bunun için İslâmiyet öğrenilecek, Batı öğrenilecek, bunlar sentez edilecek, ondan sonra da halka ulaştırılacak...

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” böyle gelir...

2) İslâmiyet’i öğrenmek için klasik Arapça bilinmeli ve usul-ü fıkıh olarak çağımızda uygulanacak hâle getirilmelidir.

Batı’yı bilmek demek, yüksek matematiği bilmek ve tüm sorunları hesabi olarak çözmek demektir. Sentez yapma ise bir merkez oluşturup sentez çalışmaları yapmakla sağlanır. Uygulayarak göstermedikçe kimse size inanmaz…

3) “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” tüm insanlığın ortak ürünü/projesi olacak...

Bütün halk kitleleri harekete geçecek...

İnsanlığın ulaştığı müsbet ilimleri tedris eden üniversiteler devreye girecek ve onları tartışmaya başlayacak...

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” önce insanların beyinlerinde yerleşecek, ondan sonra insanlar fevc fevc gelecek...

4) Bütün bu ana hedeflere ulaşmak için önce küçükten işe başlamalıyız.

Nitekim kırk yıl önce öyle yaptık, küçükten başladık.

Şimdi yapmamız gereken; ilmî, dinî, iktisadî ve siyasî her alanda “O”nun 40 yıl önce başlatıp bu günlere kadar getirdiği yerden devam etmektir…

 

 

***

 

 

 

 

200 Yahudi ve sömürü sermayesinin tezgâhları-1

02.10.2011

Önce minik bir genel tesbit yapalım.

Kapitalizmin ana merkezleri Amerika ve Euro Bölgesi’nde artık kanıksanan ekonomik sorunlar var; sömürücü faizci kapitalizm devam ettiği sürece de hep var olmaya devam edecek...

Türkiye geçen hafta iki gün süren “İstanbul Finans Zirvesi” yaptı, bu zalim faizci kapitalist düzene ayak uydurmaya çabalıyor…

Türkiye’de “rakamlara dayalı ve aldatıcı” işsizlik, enflasyon, kalkınma, büyüme, ihracat-ithalat, cari açık gibi konular gündemden hiç düşmüyor…

Rakamlar yalan söylemez ama rakamlarla çok güzel pembe yalanlar söylenir; Türkiye’de de maalesef işte bu yapılıyor…

*

Son bir tesbit daha.

ABD Merkez Bankası’nın (FED) piyasalarına yeni para vermeyeceğini açıklaması, global piyasalarda ekonomik tsunami oluşturdu...

Amerika’da ekonominin canlanamamasının ve Euro Bölgesi’ndeki borç krizinin küresel durgunluğa yola açacağı beklentisi var…

Amerika ve Avrupa’da, dolayısıyla dünyada durumlar böyle…

Demek istediğim o ki…

Dünyada tam bir sömürü tezgâhı var, sömürü çarkı dönmeye devam ediyor…

Nasıl ve ne zamana kadar?..

İnsanlık uyanıp gereğini yapana kadar…

***

Bugünkü yazımızın başlığından da anlaşılacağı üzere, ABD’de yaşayan 200 kadar Yahudi ailesi, kurdukları sömürü çarkı ile dünya ekonomisini yönetmekte...

Her şeyden önce şu tesbit ve gerçek önemli: Amerika’daki Merkez Bankası (FED) bile devletin yani Amerikan halkının değil, işte bu 200 kadar Yahudinin “özel” bankasıdır!..

Yani…

Amerika Birleşik Devletleri’ni ve Amerika ekonomisini Amerika halkı idare etmiyor, 200 kadar Yahudi ailesi idare ediyor...

Bitmedi…

Sadece ABD’nin değil, dünyanın bütün Merkez Bankaları güya “bağımsız” veya “özerk” hâle getirilmiş, Türkiye dâhil bütün ülkelerde bu bankalar devletlerinin emrinde değil, ABD Merkez Bankası’nın emrindedir, yani onları da 200 Yahudi ailesi yönetmekte...

Biz onların hiçbirisinin adını bile bilmeyiz, sadece 200 aile olduklarını duyarız, ABD Merkez Bankası’nın (FED) onların özel bankası olduğunu ders kitaplarında bile okuruz…

***

ABD Merkez Bankası (FED) doları basıyor ve dört kanaldan dünyaya sürüyor.

BİR:

ABD Merkez Bankası (FED), dünya devletlerinin veya zenginlerinin çıkardıkları tahvilleri almakta, böylece piyasaya para sürmekte... Sonra tahvili iade ederek faizi ile birlikte parayı geri çekmekte. Ne var ki faizin iadesi mümkün değildir, çünkü piyasada faizi ödeyecek para yok. Tahvil alanlar bu sene daha fazla tahvil alarak geçmiş senelerin faizini de tahsil etme imkanını bulmakta. Böylece piyasada durmadan dolar çoğalmakta. Bununla dünyanın üretimini sağlamakta ve kontrol etmekte...

İKİ:

ABD Merkez Bankası bankaların bono senetlerini kırmakta, böylece tüccarlara ticari kredi sağlamakta... Kredi elbette her zamanki gibi yine faizlidir. Faizin ödenmesi için her zaman faiz kadar fazla para çıkararak faizin kendisine ödenmesini sağlamakta...

ÜÇ:

Üretimi tahvillerle, ticareti bono senetleriyle dengeleyen ABD’nin tekel bankası FED, yatırımları da yatırım kredileriyle denetlemekte... Az faizli yatırım kredisini vermekte… Sonra kiralarla onları tahsil etmekte... Elbette yine faiz kadar fazla yatırım yaparak faizini tahsil etmekte...

DÖRT:

ABD Merkez Bankası (FED), ABD devletine faizle borç vermekte, devlet de bu borçla devleti idare etmekte. Harcadığı bu paraları devlet topladığı vergilerle ödemektedir ama yine faiz kadar fazla para basmazsa halkın elinde vergisini ödeyecek imkân kalmaz, dolayısıyla onun için de fazla para/dolar basmakta...

Demek ki dünya ekonomisini elinde tutan ABD Merkez Bankası (FED) her yıl aldığı faiz kadar fazla doları basarak ve piyasalara sürerek ekonomideki dengeyi korumakta...

Bitmedi, devamı var…

 

 

***

 

 

 

 

200 Yahudi ve sömürü sermayesinin tezgâhları-2

03.10.2011

Bir önceki yazımızda anlattığımız bu sömürü sermayesi sistemini veya sömürü tezgâhını kuran kişi, bilindiği üzere 1930’lu krizler döneminde John Maynard Keynes’tir.

Öyleyse Keynes’i (d. 1883 - ö. 1946) kısaca tanıyalım: Radikal düşünceleriyle ekonomide çığır açan Britanyalı iktisatçı. Ekonomik durgunlukla mücadelede müdahaleci para ve maliye politikalarını savunmasıyla tanınıyor. Yatırımları faiz ve sermayenin marjinal etkinliği yardımıyla açıklamakta. Ona göre ekonomi daima tam istihdam denge düzeyinde bulunmamakta. Ekonomide eksik istihdam ve atıl kapasite var. Ekonomideki işsizlik gayri iradi işsizlik olarak adlandırılmakta. Keynes’in en ünlü eseri 1936 yılında yayınlamış olduğu “İstihdamın, Paranın ve Faizin Genel Teorisi” (The General Theory of Employment, Interest and Money) ya da kısa adıyla “Genel Teori” diye bilinen kitaptır.

İşte, önceki yazımızda anlattığımız bu faizli sömürü sistemle ABD Merkez Bankası her yıl aldığı faiz kadar fazla dolar basarak enflasyonist sistemle dünyayı yönetmekte...

Bu yeni sömürü sisteminde seksen sene kadar dünyada ekonomik sıkıntı olmamış...

Bu sistemin çalışabilmesi için bir şart vardır; yeni işçi bulursanız bu sistem çalışır...

Ama yeni işçi bulamazsanız…

İşte o zaman artık bastığınız faiz parası enflasyona sebep olur ve kriz/ler ortaya çıkar.

*

ABD Merkez Bankası (FED) yeni işçi bulabilmek için değişik taktikler uygulamıştır.

1) Birinci Cihan Savaşı’nı çıkararak Avrupa’nın tekelinde olan piyasaları kendisine çevirdi, uzunca bir zaman rahat nefes aldı...

2) Avrupa sömürgelerindeki bedava emek bitince, bu sefer Sovyetleri yıktı ve öylece sermayesine faiz temin edebildi...

3) Sovyet sistemindeki işçiler bitince, bu sefer Çin’i devreye soktu, onun emeğini doların emrine verdi...

4) Çinliler de bir gün uyanacak, Çin’in emeği de bir gün bitecek; o sömürü çarkı da bitince, şimdiden yeni bir döneme girmek istemekte...

*

Yukarıda John Maynard Keynes’ten söz ettik; o zaman onun ekonomi politikalarını devreye soktular.

Bu sefer de devreye Milton Friedman ekonomi politikalarını sokuyorlar.

Friedman sisteminde enflasyonsuz bir politika, yani faizsiz bir politika uygulanması önerilmekte. ABD Merkez Bankası sıfır faizli krediler açacak; diğer dünya ülkelerinin Merkez Bankaları da sıfır faizli krediler açacak, böylece faiz karşılığı para çıkarmayı durduracak, yani yeni kredi açmayacak, mevcut dolar stokunu altın gibi kıymetlendirecek...

Milton Friedman’ı (d. 1912 - ö. 2006) da kısaca tanıyalım: 1976’da Nobel ödül almış ABD’li ekonomist. Friedman, New York’da, Macaristan’dan yeni göç etmiş bir Yahudi ailenin oğlu olarak dünyaya geldi… Ronald Reagan’a danışman oldu, o başkan seçilince Friedman ABD Federal hükümetinin baş ekonomi danışmanı olan “Ekonomik Politika Danışma Kurulu”nda görev yaptı... 1980’lı ve 1990’li yıllarda Friedman yine popüler makaleler ve TV konuşmaları yapmaya devam etti... Sovyetler Birliği sisteminin yıkılışından sonra serbest piyasa fikirlerinin yayılmasını sağlayan büyük bir doktrinci olarak aşırı övgü gördü... 2006’da 94 yaşındayken öldü.

Friedman’a göre, ileri ülkelerde 1970’lerden sonra baş gösteren krizin asıl nedeni John Maynard Keynes’ten esinlenerek uygulamaya sokulmuş konjonktür politikalarıdır... Ona göre 1970’li yılların sorunu olan işsizlik ve enflasyonun sebebi uygulanan gelişigüzel para politikalarıdır... Ekonomik istikrarsızlığın kaynağı ise para arzındaki düzensiz dalgalanmalardır…

*

Sömürü sermayesi bu taktikler ve bu ekonomi politikaları ile neyi sağlıyor?

Dünyadaki mevcut tüm dolarların sahibi 200 aile olacak; yani ABD Merkez Bankası’nın çıkardığı altın değerindeki doların sahibi 200 Yahudi olacak…

Onlar tüm insanlığa faizle kredi verecek…

Yani dolar basılmadığı için faizin tahsili mümkün olamayacak…

Buna mukabil tüm dünya bu 200 aileye borçlu hâle gelecek, gittikçe borçları artacak...

İnsanlık bu 200 ailenin krallığında “tek devlet” olarak yönetilecek...

Bitmedi; gelecek yazıda bu sömürü sistemin artık çalışamaz olduğunu açıklayacak ve çözüm olarak “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”de yapılması gerekenleri anlatacağız…

 

 

***

 

 

 

 

Sömürü tezgâhına çözüm:

ADİL EKONOMİK DÜZEN-1

Reşat Nuri EROL

04.10.2011

İlk iki yazımızda, 200 kadar Yahudi ailenin kontrolünde olan tekel sömürü sermayesinin dünyayı faizli sistemde nasıl yönettiğini ve bütün beşeriyeti nasıl sömürdüğünü anlattık...

Bundan sonra “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e göre anlatacağımız çare ve çözümlerin daha iyi anlaşılması için -okumayanlar için yazıyorum- öncelikle o makalelerimizin okunması gerekmektedir…

Bu hatırlatmadan sonra, orada kaldığımız yerden devam ediyor, “tesbit ve teşhislerden” sonra şimdi de “çare ve çözümlerimizi” sunuyoruz…

***

O faizli kapitalist sömürü sistemi artık çalışmaz, çalışamaz...

Çünkü…

Bir bataklık gibi “borç” arttıkça o da “yeni dolar basılmış gibi” olur…

Ve…

Sonunda yine “enflasyon” olur, yine “dengesizlik” olur ve sömürü sistemi çöker...

***

Peki, biz “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”de neler yapacağız?

BİR:

Bankalar devletleştirilecektir, kooperatifleştirilecektir, vakıflaştırılacaktır.

Sermayenin para basma yetkisi yoktur.

Parayı kooperatifler basacaktır.

a) İstanbul’da kurulacak olan “Dünya Kuyumcular Kooperatifi” altın karşılığında “ALTIN PARA”yı basacaktır.

b) Her ülkede kurulan “Çalışma Kooperatifleri” o ülkedeki “TOPRAK PARASI”nı basacaklar ve onunla taşınmazlar alınıp satılacaktır.

c) Her ilde bir “Hizmet Kooperatifi” kurulacak, o da o il için bir “DEMİR PARA” çıkaracak,  mağazalardaki mallar onunla alınıp satılacaktır.

d) Her bucakta bir “BUĞDAY PARASI” basılacak, halka “Sipariş Kredisi” verilecek, siparişler sayesinde üretim de planlanmış olacaktır.

***

İKİ:

Bu paralar mutlaka “üretici emek karşılığı” çıkarılacaktır.

Yani…

Artık bugünkü “dolar” ve ona endeksli diğer ülke paraları basılmayacak, kesinlikle karşılıksın para çıkarılmayacak ve piyasaya sürülmeyecektir…

Karşılıksız kâğıt para sömürüsü sona erdirilmelidir…

Bugüne kadarki bu kadar sömürü yeter!..

Sömürü sona ermelidir…

Artık yeter!..

Bunu gerçekleştirmek ve sömürüyü sona erdirmek için:

a) “Sipariş Kredisi” emeğe yani sadece emek sahiplerine verilen kredidir, halk üreticiye sipariş verirse para çıkacaktır.

b) Mağazalara, marketlere, ticarethanelere, bakkallara verilen kredi üretime verildiği için işçiye/emeğe verilmiş olacaktır. Mağaza, market, bakkal raflarına mal koyarsa kredi alabilecek ve para böylece çıkarılacaktır.

c) İnşaattaki kredi zaten işçiye/emeğe verilmektedir. Buna karşılık yapı borçlanılmaktadır. İşçi inşaatta çalışırsa ücretini alabilecektir.

d) Altın para ise diğer paralar mukabili çıkacaktır. Hizmet emeğine kredi verilmeyecektir. Sosyal güvenlik için yeni para çıkarılmayacaktır. Bunlar paranın dolaşım hızından yararlanacaklardır.

*

Bitmedi; “Adil Ekonomik Düzen”e göre diğer çare ve çözümlerimiz gelecek yazıda…

 

 

***

 

 

 

 

Sömürü tezgâhına çözüm:

ADİL EKONOMİK DÜZEN-2

05.10.2011

İlk iki yazımızda ne demiştik?

200 kadar Yahudi ailenin kontrolünde olan tekel sömürü sermayesinin dünyayı faizli sistemde nasıl yönettiğini ve bütün beşeriyeti nasıl sömürdüğünü anlatmıştık...

Ayrıca…

Bundan sonra “ADİL (EKONOMİK) Düzen”e göre anlatacağımız çare ve çözümlerin daha iyi anlaşılması için -okumayanlar için yazıyorum- öncelikle o makalelerimizin okunması gerektiğini hatırlatmıştık…

Ve…

Bu hatırlatmadan sonra, orada kaldığımız yerden devam etmiş, “tesbit ve teşhislerden” sonra “çare ve çözümlerimizi” içeren iki ana maddeyi sunmuştuk…

Üçüncü ve dördüncü ana çözüm maddelerimizi de bugün sunuyoruz…

***

ÜÇ:

İşçilerin yani emek sahiplerinin, daha doğrusu üretici emekçilerin emeği karşılığında basılan para yalnız işçilere değil, işverenlere de kredi olmuş olacaktır.

Nasıl?

a) İşçiye “Emek Kredisi” verdiğinizde işverene de kredi vermiş olursunuz. Çünkü işveren sonuç olarak bu emek sahiplerini çalıştırmış olacak ve üretim yapacaktır.

b) Halka “Sipariş Kredisi” vermekle bakkala, mağazaya, tüccara, işverene ve işçiye de kredi vermiş olursunuz. Çünkü halk sipariş verirse bu krediyi kullanmaktadır.

c) Elde edilen mamulden ona pay ayrılmakta ve ona karşı hizmet sektörleri de o paradan yararlanmaktadırlar. Yani mal kadar para çıkmaktadır.

d) Devlet ve sosyal güvenlikte bu şekilde denge sağlanır. Döngüde para artmaz mal artar. Sonra ambarlara giren mal kadar senet çıkar, kasalara giren senet kadar para çıkar.

***

DÖRT:

Kapitalistler ekonomiyi tüccara teslim ederler...

Sosyalistler tüccarı ortadan kaldırırlar...

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”de ise tüccar ticaret yapar ama tekel oluşturmaz, serbest rekabet içinde ticaret yapar...

Parayı sermaye (özellikle sömürü sermayesi) değil kooperatifler çıkarır...

Kooperatifler ne üretim, ne tüketim, ne de ticaret yaparlar...

***

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”de ABD’deki 200 Yahudi sermayedar ve diğer sermayedarlar yok olmayacaktır, onlar varlıklarını sürdüreceklerdir.

Ne var ki karşılıksız para çıkararak değil, İstanbul’daki kuyumcuların çıkaracağı altın parayı kullanarak dünya ticaretini yine ellerinde tutacaklardır.

Bir de aralarında tekel oluşturmayacaklardır.

Çünkü onlarla rekabet edecek pek çok tüccar piyasada iş yapacaktır.

Bunlar insanlık tüccarlarıdır. Bunlar ülke tüccarları ile alışveriş yapacaklardır.

Ülke tüccarları il tüccarları ile alışveriş yapacaklardır.

İl tüccarları da bucak tüccarları ile alışveriş yapacaklardır.

İnsanlık tüccarları belki de yine 200 aileden oluşacak, belki de azalacaklar, belki de çoğalacaklardır. Bunların bir kısmı devreden çıkacak ve ülke tüccarı olacaklardır. Ülke tüccarlarından bir kısmı da insanlık tüccarlığına yükseleceklerdir. Bunlar Yahudi olabilirler. Başkaları da insanlık tüccarı olabilir.

Yahudilerin avantajları olabilir.

a) Yahudiler ticareti diğer bütün kavimlerden daha iyi bilmektedirler. Dolayısıyla onlarla rekabet etmek zannedildiği kadar kolay değildir.

b) Yahudiler bugün ellerinde bulunan büyük sermayeyi elde etmişlerdir. Bu beşyüz yıllık hizmetleri karşılığıdır. Kurumsallaşmış bu firmalarla yeni firmaların birden rekabet etmeleri çok zordur.

c) Onlar şimdi pazarlarını kurmuşlardır, müşterileri vardır, hazırdır. Sermayeleri olmasa bile halk onlarla iş yapacaktır.

d) Allah bu kavmi örnek olarak insanlığa göstermiş, tarihte onlara insanlığı uygarlaştırma görevi vermiştir.

Eğer “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e gelirlerse görevlerine devam edecekler, yoksa helâk olup gideceklerdir...

 

 

***

 

 

 

 

Neler yaptık?

Neler yapmalıyız?

Reşat Nuri EROL

06.10.2011

Osmanlı yıkılmış…

Cumhuriyet kurulmuş…

Tek parti rejimi tesis edilmiş…

1950’lerden önce Türkiye’de tek parti vardır, o parti de dine karşıdır…

1950’lere geldiğimizde dindar olmayan ama dine karşı da olmayan partilerin kurulmasına izin verildi, Müslümanlar o partileri desteklediler...

1960’lardan itibaren dindar partilerin kurulması gerekiyordu, nitekim kuruldu; biz o dönemden itibaren işte bunun mücadelesini verdik...

Süleyman Demirel; ‘Bölüyorsunuz, parçalıyorsunuz, dini düşmanlara teslim ediyorsunuz, biz sizin dininize karışıyor muyuz?!.’ diyor, vaziyeti böyle idare ediyordu...

*

Biz; ‘Bunlar yani Süleyman Demirel’in bu söyledikleri yetmez… Beş vakit namaz kılan, içki içmeyenlerin de siyaset yapma hakları vardır, parti kurmalıyız...’ dedik.

O zaman yalnız parti kurmadık; kooperatifler, dernekler, vakıflar da kurduk, Kur’an Kursları, İmam Hatipler ve İlahiyat Fakülteleri (Yüksek İslâm Enstitüleri) de kurduk... Zamanla ekonomik kuruluşlar da kurduk… Bu şekilde bugünlere kadar geldik...

Bugün dönüp geriye baktığımızda, bazı konularda kendimizi başarılı kabul etmiyoruz.

Oysa…

Aslında biz başardık, istediklerimizin hepsi oldu; belki başlangıçta düşünüp hayal ettiklerimizden bile fazlası oldu ama yine de bir şeyler başından beri eksikti, yine eksik kaldı.

Ana eksiğimiz şudur: Müslümanlar için gerekli olan tüm müesseseleri kurduk, anayasa ekseriyetiyle iktidar bile olduk, ne var ki bütün bunları “Batı düzeni” içinde kurduk/yaptık.

Evet, dindarların da düzende artık yerleri oldu ama onların düzeninde oldu, ne olduysa Batı düzeninde oldu, kendi düzenimizde kuruluşlar yapamadık.

*

Bunun böyle olmasının iki önemli sebebi vardır:

Birincisi; o zaman kendi düzenimizin ne olduğunu bilmiyorduk, “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i bilmiyorduk…

Nitekim bugün de hâlâ tam olarak bilmiyoruz...

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e göre nasıl müesseseler kuracaktık?..

Birinci önemli sebep buydu.

*

İkinci sebep ise; toplum yani halkımız henüz “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e göre müesseseler kurmaya hazır değildi, bundan dolayı kuramazdık...

Kursaydık da yaşatamazdık veya geliştiremezdik...

Onun için bütün müesseselerimizi cari düzende yani Batı düzeninde kurduk ve bugünlere kadar geldik...

İkinci önemli sebep de budur.

*

Bugün “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e göre müesseseler kurma zamanına gelmiş bulunuyoruz.

Nitekim Millî Görüş Hareketi Lideri Necmeddin Erbakan bu zamanın geldiğini ilân etmişti; bu ilmî, dinî, meslekî, siyasî ve sosyal müesseseler kurulmalıydı…

Şimdi halk olarak “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e göre müesseseler kurmalıyız.

1) İlmî araştırma merkezleri kurmalıyız.

Bunlar Avrupa üniversitelerinin kopyası olmamalı, bunlar “Adil Düzen”e göre kurulup ona göre eğitim ve öğretim yapmalı, beşikten mezara kadar tedris devam etmelidir...

2) Ekonomik kuruluşlar oluşturmalıyız.

Özellikle kooperatifler kurmalıyız. Kooperatifler içinde “dayanışma ortaklıkları” kurmalıyız. Bu kooperatif ve dayanışma ortaklıklarındaki sözleşmeler “Adil (Ekonomik) Düzen”e göre düzenlenmelidir...

3) Ahlâkî kuruluşlar oluşturmalıyız.

Bunlar da çoklu olacaklar ve “Adil Düzen”e göre örgütlenecekler. Bunlar dernekler ve vakıflar hâlinde oluşabilir...

4) Siyasi ve sosyal kuruluşlar kurmalıyız.

Bunların sözleşme, tüzük ve programları “Adil Düzen”e göre olacaktır. Artık merkezden atamalar kalkacak, grup kararları kalkacak. Çoklu sistem olmadan “Adil (Ekonomik) Düzen” olmaz. Halk sistemleri seçecektir...

*

Yazımızın başına dönersek; bir taraftan çok/çokluk, öbür taraftan tek parti sistemiyle demokrasi ve seçim olmaz.

Olsa da “ADİL DÜZEN” olmaz, dikta rejimi olur.

Nitekim olmuyor.

Bu ilmî, dinî, meslekî, siyasî ve sosyal kuruluş ve dayanışma ortaklıklarının yapılanmaları “çoklu sistem” içinde olmalıdır.

Halk olarak Türkiye çapında örgütlenmeliyiz.

Eski kuruluşları kendi hallerinde bırakmalıyız.

Bunlardan isteyenler elbette “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” yapısına göre yeniden yapılanabilirler.

İşte…

Bugün yapılması gereken budur.

 

 

***

 

 

 

 

Batı çıkmazda…

İnsanlık çıkmazda…

Reşat Nuri EROL

07.10.2011

Bugün size bir hikâye anlatacağım ama sakın ola ‘bu hikâye bizim hikâyemiz değil, bu hikâye başkalarının hikâyesi’ diyerek üstünkörü dinlemeyin, öylesine okumayın…

Çünkü anlattığım aslında

Sizin hikâyeniz…

Bizim hikâyemiz…

İnsanlığın hikâyesi…

Hep söylüyor, hep yazıyor, ısrarla hatırlatıyor ve diyoruz ki;

Dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal bakımdan insanlık çıkmazdadır…

Biz buna kısaca “SOSYAL TUFAN” diyoruz…

*

Hayrettin Karaman Hoca, bugünkü (6.10.2011) “Batı ve İslâmî maksatlar” başlıklı yazısını, şu iddianın cevabına tahsis etmiş:

“Aynı sebeple, İslâmcılık, İslâmî ilkelerin bazen gayrimüslimler eliyle de hayata geçirilebildiğini görmez. Mesela İmam Şatibi’nin saydığı “şeriatın beş maksadı”nın (dinin, canın, malın, aklın ve neslin korunması) bugün Batılı demokratik ülkelerde pekâlâ sağlandığını es geçer.”

Hayrettin Hoca, “Batı İslâm’ın istediği mana ve mahiyette “din, hayat, akıl, mal ve nesil” şeklinde sıralanan “dinin maksatlarını” gerçekleştirmiş değildir.” diyor. Detaylarını yazıyor, oradan okursunuz…

Önemli olan şudur…

Batı’da ve bütün dünyada “din, hayat, akıl, mal ve nesil” kısmen veya tamamen korunamadığına göre;

Batı çıkmazdadır, insanlık çıkmazdadır…

***

Batı dünyasındaki ve bütün insanlıktaki bu çıkmazın pek çok sebepleri vardır.

Batı “ekseriyet demokrasisi” ile “lâiklik anlayışı” çelişki hâlindedir.

Batı “ekseriyet demokrasisi” ile “ordu/asker” çelişki içindedir.

“Ekseriyet demokrasisi” ile “yargı bağımsızlığı” çelişkidedir.

“Ekseriyet demokrasisi” ile “üniversiteler” çelişkidedir.

Buna benzer daha onlarca, yüzlerce çelişki vardır.

Herkes hayatının dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal alanlarında geçmişte yaşadığı veya hâlen yaşamakta olduğu çelişkileri hatırlarsa, durumun ne kadar vahim olduğunu kavrayacak, bunların “SOSYAL TUFAN” seviyesinde olduğunu anlayacaktır.

Oysa…

Hayat çelişkiyi taşımaz, taşıyamaz...

İşte bundan dolayı Batı ve bütün insanlık çıkmazdadır...

***

Ekonomik bakımdan da insanlık çıkmazdadır.

Faizli ekonomide tam istihdamdan sonra gelen faiz gelirlerine harcanacak yer bulunamaz. Yeni para basılamaz. Halk borçlanır, sermaye alacaklı hâle gelir. Bu alacağın sermayeye bir yararı yoktur, çünkü borçlular da borcunu ödeyemez halde olduklarından alacakların mânâsı kalmaz. Sistem tamamen tıkanır, işsizlik başlar, enflasyon olur...

Tarımda tarlalar ekilmez olur, borçlanma ve aşırı ithalatla bir müddet vaziyet idare edilir, ama sonra öyle bir dönem gelir ki, işte o zaman asıl açlık başlar...

İnsanlık, Batı, Türkiye işte bu çıkmazın eşiğindedir.

***

İnsanlık “Yeni Anayasa” ile bu çıkmazları aşmak istiyor…

Ne var ki “Yeni Anayasa”da nelerin yazılması gerektiği hususunda insanlık hiçbir şey bilmiyor. Denemelerle kendisine çözüm aramakta...

Ancak yeni anayasaların önce bir yerlerde denenmesi gerekmekte...

Kendi ülkelerinde deneyemiyorlar, çünkü riski büyük...

Bunu Türkiye’de denemek istiyorlar...

Tekel sömürü sermayesi bu amaçla bir anayasa hazırladı, şimdi Türkiye’de bunu denemek istiyor; yani Türkiye’yi deneme tahtası olarak kullanmak istiyor...

“Yeni Anayasa!.. Yeni Anayasa!..” dedikleri hikâye, Batı’nın denemek istediği, çoktan hazırlanmış anayasadır...

Foyası ortaya çıkmasın diye önce şartlar hazırlanıyor, sonra da AK Parti onun şampiyonluğuna soyunuyor...

Durum şimdilik bundan ibaret görünüyor…

Konu önemli, hikâye bizim hikâyemiz; bundan dolayı yazmaya devam edeceğim…

 

 

***

 

 

 

 

İslâm, İslâm ekonomisi, siyaset, sistem…

Reşat Nuri EROL

08.10.2011

Aslında bu konuyu “şimdilik” sadece bir yazı daha yazıp kapatmayı planlamıştım ama “İslâm, İslâm ekonomisi, siyaset, sistem, düzen... vs” kavramlarının geçtiği yazıyı görünce yine tahrik oldum!

Hele bir de “hayal” veya “ütopya” demeleri yok mu?!.

Neymiş;

“Sistem tutkusunun Müslüman zihni siyasi bir ütopyacılığa hapsetmesi” imiş!!!

İşte o zaman daha çok tahrik oluyor ve böyle diyenlerin dediklerini adeta;

Allah yok, Kur’an yok, namaz yok, zekât yok, İslâm/barış yok, şeriat/hukuk yok, Medine Sözleşmesi (anayasası) yok, Asrı Saadet yok, peygamberler sistemi ve onların örnek mücadeleleri yok, hak yok, adalet yok, yani “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” yok… vs” gibi anlıyorum!..

Bunlar yoksa geriye ne kalıyor;

Ateizm, bâtıl, savaş, katliam, sömürü, zulüm ve “vahşi, kan emici vampir faizci zalim düzen” vs vs!..

Dünyada sadece bunlar mı var?!.

Yani… Onların anlayışına göre…

Dünyada “iyi, güzel, doğru, helal, hak, adalet” diye bir şey yok…

Sadece “kötü, çirkin, yanlış, haram, bâtıl, zulüm” var…

Hiç böyle bir dünya ve böyle bir “dünya düzeni” olur mu?!.

Bence, böyle düşünmek ve hele hele buna inanmak;

“Allah, Kur’an, hak, hukuk, din/düzen yok” demekle eşdeğerdir.

***

Sadece “yazı” değil, yazının yazılmasına vesile olan yazıdaki “soru” da benim için son derece tahrik edici!

Bu konu ve kavramların “benim/bizim ve ana meselem/iz” olduğunu dikkatli okuyucularım çok iyi bilir…

İşte bundan dolayı tahrik oluyorum…

Soru şöyle:

“İslâmcılıktaki ikinci ve daha da büyük problem, sistem tutkusunun Müslüman zihni siyasi bir ütopyacılığa hapsetmesi, iman, ahlak ve kültür gibi kritik meseleleri atlamasıdır. Mesela, son 20-30 yılda “İslam ekonomisi”nin nasıl olacağına dair binlerce sayfa teori üretilmiştir. Ama “serbest ekonomi içinde Müslüman bireyin para kazanma ve kullanma ahlâkı” üzerine çok az kafa yorulmuştur.”

O soruya karşılık benim şöyle bir sorum olacak:

Bu tür soruları soranlar, “faizci zalim sömürü düzeninde” iman, ahlâk, kültür ve özellikle de “serbest ekonomi içinde Müslüman bireyin para kazanma ve kullanma ahlâkı”nın nasıl çözülebildiğini anlatabiliyorlar mı?!. Çözebiliyor ve anlatabiliyorlarsa; buyursunlar çözsünler ve anlatsınlar da biz de öğrenelim…

Bir de “hayal ve ütopya meselesi” var...

Malum olduğu üzere her şey önce “hayal” veya “ütopya” ile başlar ve herhangi bir hayal/ütopya gerçekleştikten sonra insanlar yeni hayallerin peşine takılır...

Bütün insanlık tarihi ve insanlığın gelişimi, sürekli olarak yeni sistem, düzen ve medeniyetlerin inşası bunun üzerine bina edilmiş değil midir?..

Hayret edilecek şey şudur:

Bu düşünce ve soru sahipleri, sanki bizim yaşadığımız dünyada değil de, bambaşka bir dünyada yaşıyor ve insanlık tarihini, özellikle ulu’l-azm (azimet sahibi) ve medeniyet kurucusu peygamberlerin mücadelelerini bilmiyor gibiler…

***

Sorunun muhatabı yine Hayrettin Karaman Hoca ve o “İslamcılık, siyaset ve ahlak” başlıklı yazısında (Y.Şafak, 7.10.2011) gerekli cevapları vermiş; okumanızı tavsiye ederim…

Hayrettin Hoca’nın soruya verdiği cevaptaki birkaç cümlesi aynen şöyle:

“İslamcılığın Müslüman zihni siyasi bir ütopyacılığa hapsetmesi” iddiası/tespiti tamamen zihinsel bir kurgudur. Bu cümledeki “İslamcılık”, “Müslüman zihni”, “hapsetme”, “ütopya” kavramları muğlak, tutarsız ve genel geçerlikten uzaktır…/ Bütün İslamcılarda ortak olan hedef, İslam’ı iman, ibadet, ahlak ve düzen olarak (din ve medeniyet olarak) çağın idrakine sunmak, bütün dünyaya ideal ve örnek olarak takdim ve teklif etmektir…/ Şartlar gerçekleştiğinde siyasi sistemin de islâmîleşmesi neden ütopya oluyor; bunu da anlayamadım!../ İslâmî devlet aslında yok mudur, hiç olmamış mıdır? En azından Hz. Peygamber ve Raşid Halifeler devri devleti İslâmî değil midir?..

Bitmedi, devam edeceğim…

 

 

***

 

 

 

 

Yeni Anayasa Hikâyesi

Reşat Nuri EROL

09.10.2011

Başbakan, Meclis Başkanı, ilgili bakanlar ve ilgili komisyonlar(!), güya yetkili(!) siyasiler diyorlar ki;

“Yeni Anayasa ile ilgili kimin ne görüşü varsa getirsin! Millî Mutabakat Anayasası hazırlayalım!..”

Geçmişte veya son günlerde diyorlar da diyorlar…

Görev alanlar bu söylemlerin, bu deyişlerin, bu davetlerin, bu çağrıların göstermelik olduğunu bildikleri için hareketsiz bekliyorlar...

İlgililer, yöneticiler, siyasiler, bakanlar sadece “bakıyor” ve bekliyorlar!..

Emir öyle!

Sonunda, beş asırdan beri iyice palazlanmış olan tekel sömürü sermayesinin malum birilerine hazırlattığı “anayasa taslağı” gelecek…

Tekel sömürü sermayesinin emrindeki “millî olmayan medya” kuruluşları “Şok.. Şok.. Şok… Flaş.. Flaş.. Flaş… İşte bu!.. İşte mutabakat anayasası bu!..

İşte Araplara nice baharlar yaşatacak ve dünyaya örnek olacak anayasa bu!..” vuvuzelaları öttürecek…

Halk hiçbir şey anlamadan ve güya “asıl” olmasına rağmen hiçbir katkısı olmadan, güya halkın “vekili” olanlar bilip anlamadan parmak kaldıracak ve Meclis’ten geçecek...

İşte…

“Yeni Anayasa Hikâyesi” budur, bundan ibarettir.

***

Bizim duyduğumuz ve bildiğimiz çok şey var ama…

Her şey de açıkça yazılmıyor, açıkça yazılamıyor ki!..   

Ayrıca, yazmaya ne gerek var; herkes biliyor ve yaşıyor!..

Yukarıda yazdıklarımıza “delil” olarak “Yeni Anayasa” ile ilgili bu köşede yazdığımız “nice yazı, nice teklif, nice açık mektup, nice …” yeterli değil mi?!.

Yazdığımız yazıların, tekliflerin, “açık” veya “özel” mektupların sayısını biz bile unuttuk; buna rağmen hiçbir yerden ses-seda yok, ilgi-alaka yok, “tık” yok…

Sanki “kör-sağır-dilsiz” insanlar diyarında yaşıyor gibiyiz…

*

Biz henüz 1970’li yıllarda her hafta “Millî Görüş Açısından Anayasa Çalışmaları” yapıyor, notlar hazırlıyor, seminerlerimize katılanlarla paylaşıyorduk…

1980’li yıllarda bu çalışmalar öylesine gelişmeye başladı ki, Erbakan Hoca’mızın önderliğinde “ADİL (Ekonomik) DÜZEN Projesi” doğdu ve 1990’lı yıllarda Refah Partisi bu proje sayesinde halkın teveccühünü kazanarak birinci parti oldu…

Yine bu çalışmalar iki ciltlik “İSLÂM Devlet ve Dünya DÜZENİ” kitabımızın ve daha nice kitaplarımızın yazılmasına vesile oldu…

Devamında “Adil Düzene Göre İNSANLIK ANAYASASI” çalışması ile birlikte bu çalışmaya gerekçe olan binlerce sayfalık “İNSANLIK TARİHİ” kitaplarımız da yazıldı…

Yazılmasına yazıldı da “kör-sağır-dilsiz” olanlara hiçbir faydası yok!..

***

Her neyse… Biz yine “hikâye” anlatmaya devam edelim…

Biz her şeyimizi Allah’a havale etmişiz ya, Allah bizi koruyor ya…

Küresel tekel sömürü sermayesi, ülkemizdeki bu denemesinden de bir şey elde edemeyecektir. Çünkü Türkiye gerçek anlamda “hukuk devleti” değildir. Yasalar göstermeliktir, sırf dünyaya “biz böyle demokratız, şöyle lâikiz, böyle liberaliz, şöyle sosyaliz…” diye söylemek için vardır. Yönetim ise keyfidir. Kanunlar istediği kadar değişsin; halk ve görevliler, asker ve sivil bürokratlar bildiğini okur…

Örnek mi istiyorsunuz?

Ceza kanunu geldi.

Kaç milletvekili okuyup da oy verdi?

Dışarıda hazırlanan yasa gece yarısı kanunlaştı, iş bitti!

Ama bir şey değişti mi?

Hayır!

Özellikle Kemal Derviş döneminde bir gecede Meclis’ten geçen onlarca kanunu hatırlayın… O kanunlar çıktı da bu ülkede ne değişti, Türkiye “kanun devleti, hukuk devleti” olabildi mi?!.

Sözde “Yeni Anayasa Hikâyesi”nin akıbeti de öyle olacaktır…

Anayasa yapmasını bilmeyenler nasıl anayasa yapabilecekler ki?!.

Bugüne kadar yapmadıkları veya yapamadıkları bundan sonra da yapamayacaklarının apaçık delilidir…

Vesselâm…

 

 

***

 

 

 

 

Acı gerçekler

Reşat Nuri EROL

10.10.2011

Bize ulaşan “özel” bilgilerden biliyorum;

Başbakanımız başta olmak üzere, bazı siyasilerimiz, yöneticilerimiz, bürokratlarımız ve her kesimden karşıtlarımız, bazen “hikâye” gibi anlattığımız bu “gerçekleri” okudukça canları sıkılıyor, kimileri de hakları olmadığı halde haddinden fazla kızıyormuş…

Ne güzel;

Demek ki yazdıklarımız etkili oluyormuş!..

Ama ne gezer…

Keşke etkilenseler ve gereğini yapsalar…

Keşke etkilenseler de “tesbit ve teşhis” ötesinde “çare ve çözümler” de içeren bu önerilerimize kulak verseler…

Keşke; ‘Yahu, biz laf olsun torba dolsun gibisinden değil, gerçekten “Yeni Anayasa ile ilgili -veya diğer bütün konularda- kimin ne görüşü varsa getirsin bakalım!..” diyoruz ya; bir kerecik insafa geldik, gelin hele bi anlatın bakalım, ne diyorsunuz, ne istiyorsunuz?’ diyebilseler ve dediklerini yapabilseler…

Hadi bakalım, bir kerecik mert olup itiraf edin;

Durum aynen böyle değil midir?

“Efendim, hayır, öyle değil” diyebiliyorsanız ve gerçekten herkesi dinliyorsanız…

O ZAMAN HERKESİ DİNLEYİN; BU ARADA BİZİ DE DİNLEYİN…

Biz Hakk’ın ve halkın sözcüleriyiz, Kur’an’dan ve ilimden anladıklarımızı size anlatıyoruz...

Güya herkese kulağınızı açıyorsunuz da;

Kur’an’a ve ilme neden kulaklarınızı tıkıyorsunuz?!.

Israr ve inatla “kör-sağır-dilsiz” olmak neden ve neyin alâmeti?!.

“Efendim, sizden başkaları da var…” diyormuşsunuz...

O zaman onları çağırın, bizi de çağırın, -işte, bir kere daha açıkça yazıyoruz- onların ve elbette kendinizin de özellikle bu konu/lar/da ne kadar “cahil” olduğunuzu görürsünüz...

*

Geçmiş kırk yıllık tecrübelerimize ve yaşadıklarımıza istinaden yazıyoruz:

Bizim olduğumuz yere gelemezler ki...

Şimdiye kadar gelemediler, bundan sonra da gelemezler…

Batı yani “sömürü sermayesi” madem ki denemek istiyor, varsın denesin!..

Meclis’ten geçirin kapalı kapılar ardında hazırlanmış olan o anayasayı;

Siz “deneme tahtası” olun, onlar da heveslerini alsın...

Ama şunu bilin, anayasa ve yasalar “devlet” var oldukça geçerlidir...

Devlet yıkılmaya doğru gidince “anayasalar” da “yasalar” da biter;

Bunun farkında mısınız?!.

O zaman ordun varsa yaşarsın, ordun yoksa soykırıma uğrar ve yok olur gidersin...

*

Bu son dediğime taze örnek mi istiyorsunuz:

İşte, Avrupa’nın orta yerindeki memleketlerim Bosna ve Kosova veya Filistin, Afganistan, Irak, Somali ve diğerleri!..

Yeterince açık, anlaşılır ve net oldu mu?

*

İşte bu aldatmaca oyunlarını bozmak için halk olarak hayatımızın dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal alanlarında kendimiz teşkilatlanmalı, ülkemize ve bütün dünyaya “gerçek anayasa”nın ne olduğunu uygulamalı olarak göstererek anlatmalıyız...

Bunu yapamaz ve başaramazsak; bu gidişle Türkiye yani Türkiye’deki “zalim düzen” yakında yıkılacaktır...

O zaman eğer halkımız hazırsa, ordumuz hazırsa, biz yeniden ikinci cumhuriyetimizi kuracağız ve “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” gelecektir...

Bu vesileyle insanlık da bu çare ve çözümü öğrenecek, Allah’tan başka melce olmadığını göreceklerdir...

*

Halkımıza ve Adil Düzen Çalışanlarına düşen görev; “ADİL DÜZEN ANAYASASI”nı uygulama örneği ile hazırlamaktır...

Ondan ötesinde ümidimizi kesip beklememiz ve Allah’a sonsuz bir tevekkülle tevekkül etmemiz gerekmektedir...

Biz bir kişi kalsak bile yolumuza devam etmek zorundayız...

Allah böyle emrediyor, peygamberler de öyle yaptılar…

Bizim çabamız, çalışmalarımız, gayretlerimiz, devamımız “saatin ertelenmesine” sebep olmaktadır...

Bilmeyenler, buradaki “saatin” ne olduğunu soracaklardır…

Elhamdülillah, ülkemizde “saatin” ne olduğunu bilenler vardır…

Bilmeyenler bilenlerden öğrenebilirler…

*

Bu vesileyle hatırladım, size de hatırlatma gereği görüyorum:

Şu meşhur ve de dünya çapında yaygınlaşan “diyalog meselesi” var ya…

Sahi, “dindarlar arası diyalog” neden yok?!.

Bu diyalogsuzluğun makul bir gereğini ve gerekçesini bilen var mı?!.

Bakmayın bugünkü yazımızın başından itibaren bazı gerçekleri yazdığımıza; insanlar incinmesin diye bilip de yazamadığımız öylesine “acı gerçekler” var ki...

Aslında bu gazetenin ve bu köşenin müdavim okuyucularındansanız, o zaman siz de bu “acı gerçekleri” çok iyi biliyorsunuz…

 

 

***

 

 

 

 

Zehirli SÜT!

12.10.2011

Dört beş gündür sırasıyla “Batı çıkmazda… İnsanlık çıkmazda…” dedik; “İslâm, İslâm ekonomisi, siyaset, sistem…” dedik; “Yeni Anayasa Hikâyesi” dedik; “Acı gerçekler” dedik… Bunları derken, “ANAYASA” merkezli acı gerçekleri anlattık…

Bugünkü yazıma, benim gibi 1950-60’lı yıllarda ilkokula gidenlerin çok iyi hatırlayacağı bir “Amerikan sütü/zehiri” hatırası ile girizgâh yapacağım…

Bazı “acı gerçekler” anlaşılsın ve ibret alınabilsin diye…

*

Osman Güner arkadaşımız anlatıyor:

“1960’lı yıllarda ilkokula gidiyordum. Öğretmenimiz süt tozu paketleri dağıttı; ABD’den yardım olarak gelmiş!

Bizim evde 100’e yakın keçi vardı, 30’dan fazla inek vardı. Süt ve yoğurdu satma imkânımız yoktu. Bize yetecek kadar her türlü süt ürünümüz vardı. Ama ben cicili paketler içindeki süt tozu paketlerini sevine sevine eve getirdim.

Eve girmeden önce avluda dedemle karşılaştım; ‘Elindeki nedir?’ diye sordu.

Açıkladım...

‘Bizim sütümüz var, götür onu geri ver, sütü olmayan çocuklara versinler.’ dedi.

Aslında köyümüzde sütü olmayan ev yoktu.

Ben biraz duraklayıp götürmek istemedim.

‘Oğlum, bunlar bizim iyiliğimiz için bunu vermiyorlar, bizi zehirlemek için gönderiyorlar!’ dedi.

Ben okulda aldığın derslerden kendime güvenerek dedeme karşı geldim. Söylediklerini okula gitmemiş dedemin cehaletine yordum. Ona itirazlar ettim.

Beni ikna edemeyince inandırmak için bir deneye başvurdu.

Güçlü bir köpeğimiz vardı. ‘Git, süt tozunu süte çevir getir.’ dedi. Gittim, süt tozundan süt yapıp getirdim. Köpeğimiz kulübesinde idi. Götürdük ve önüne koyduk. Ağzını koydu, yaladı, çekti, bırakıverdi; ‘Siz beni zehirlemek mi istiyorsunuz?!.’ anlamında hırsla bize baktı. Saldıracak gibiydi.

Kabı aldık. Dedem onu suda yıkadı. Sonra bana ‘Git, evden bizim sütten getir.’ dedi. Evden yarım kilo kadar sütü götürüp yıkanmış kaba koydum. Yine köpeğin önüne sürdük. Ağzını koydu. Bir defa nefes aldı. İki içimde sütü bitirdi.

Dedem hiç okula gitmemişti ama öğretmenimden ve o sütleri okulumuza gönderen yetkililerden daha çok şey biliyordu...”

O yıllarda Türkiye’de ilkokulda okuyup da köpeğin bile içmediği Amerikan sütünden içmeyen yani zehirlenmeyen var mıdır?!.

***

Batılılar, Avrupalılar, Amerikalılar, yani sömürü sermayesi sahipleri veya onların işbirlikçileri; yeni buldukları şeyleri önce doğulular üzerinde denerler ve orada başarılı sonuçlar elde ederlerse sonra kendileri de kullanırlar.

Gazetelerde okumuşsunuzdur;

Şu sıralar BM şemsiyesi altında yani mülteci kamplarında aç Somali halkı üzerinde ilaç ve gıda denemeleri yapıyorlarmış…

Daha başka yerlerde kim bilir daha neler yapıyorlardır…

*

Biz yine yukarıdaki örneğimize dönelim.

Süt tozu o tarihlerde yeni keşfedilmektedir.

Deneyler yapılmakta, içine birtakım şeyler karıştırılmakta, Türkiye gibi ülkelere gönderilmektedir.

O zaman kobay fareleri olarak okul öğrencilerimizi kullanmışlardır...

Bu durum şimdi de devam ediyor...

Yeni bir ilaç çıkarsa, Batı önce bize satar ve bizi kobay olarak kullanır!..

Satamazsa, “yardım/bağış” olarak gönderirler!!!

Onu da yapamazlarsa;

“Grip ve hastalık salgınları” (kuş gribi, domuz gribi vs) üretirler!!!

***

Batı, kendi fabrikalarını desteklemek için yeni çıkan malları ihraç etmiyor...

Mesela, Türkiye’ye renkli televizyon yıllar sonra gelmiştir...

Önce renksiz televizyonların fabrikaları renkliye çevrildi, eski stoklar bitti; yeni stoklara geçildikten sonra Türkiye’ye renkli televizyon geldi...

Miadı dolmuş silahlarını ve mermilerini bize satarlar…

*

Otomotiv sanayii de böyledir, biz bugün bile hâlâ “yerli otomobil hikâyeleri” veya “büyüklere masallar” ile oyalanıyorken;

Erbakan’ın “DEVRİM” arabalarının başına gelenleri ve Anadol markadan Murat’a yıllarca yediğimiz kazıkları hatırlayıverin…

Batı ve ABD bunu yalnız yiyecekte, giyecekte, ilaçta, silahta yapmıyor;

Her çeşit sosyal yenilikte, siyasette…

“ANAYASA” ve yasalarda de böyle denemelere girişiyor...

*

Bu girişten sonra gelecek yazıdaki konu başlığımız şöyle olacak:

Zehirli ANAYASA!

 

 

***

 

 

 

 

Zehirli Anayasa!

Reşat Nuri EROL

13.10.2011

Önceki “Zehirli SÜT!” konuya giriş yazımızdan sonra, gelecek yazıdaki konumuzun “Zehirli Anayasa!” olacağını yazmıştık.

Ayrıca, “Batı ve ABD bunu yalnız yiyecekte, giyecekte, ilaçta, silahta yapmıyor; her çeşit sosyal yenilikte, siyasette, “ANAYASA” ve yasalarda de böyle denemelere girişiyor...” demiştik.

Yani, Batı, dünkü “Zehirli SÜT!” yazımızda anlattığımız bu yaptıklarını yalnız maddi alanlarda yapmıyor, “sosyal” alanlarda da yapıyor.

Siz bu “sosyal” kavramını çok geniş anlayın. Mesela kanunlar çıkarılıyor, sosyal modalar üretiliyor; onları önce biz uygularız, sonuçlara göre sonra kendileri uygularlar!..

*

Çok partili döneme geçildiğinden yani 1950’den beri, bugüne kadar birkaç parti uzun zaman iktidarda tutuldu: DP, AP, CHP, ANAP, AKP…

Acaba neden?!.

O partiler uzun iktidarlarında neler yaptılar, hâlen ne yapıyorlar?

Batı istiyor diye kanunları okumadan gece yarılarında Meclis’ten geçirdiler/geçiriyorlar!

Türkiye’de deneyecekleri kanunlar bitti.

Ceza kanunu kadar belki binlere varan kanunlar çıktı.

Deneylerle sonuçlar elde etti.

Şimdi kendi ülkeleri için bunlardan aldıkları deneylerle kanun yapacaklar...

Şimdi sıra “ANAYASA”ya gelmiştir...

***

Batı’dan aktarılan yasaların tamamı zehirdir.

Şimdi asıl “ana-zehir” olan “ana-yasa” geliyor; bu sözde “Yeni Anayasa” ülkeyi batırma anayasası olacak/tır...

İşte buraya yazıyor ve tarihe not düşüyoruz: Gidişata bakılırsa, “Yeni Anayasa” demokrasi ve hürriyeti geliştiriyoruz şemsiyesi altında halkın sokağa çıkıp anarşi faaliyetlerini rahat yapacakları anayasa olacak/tır...

Orduyu etkisiz hâle getirme anayasası olacak/tır...

Mal sahiplerini bağlayıp hırsızları salıverme anayasası olacak/tır...

*

Hem de bunları kimlere yaptırıyorlar?

Bizim sevdiğimiz, bir zamanlar aynı yollarda beraber yürüdüğümüz dostlarımıza yaptırıyorlar!

O dostlar şimdi bakan oldular, meclis başkanı oldular, artık çok yükseklere çıktılar ya;

Bu hatırlatmalarımızı, bu uyarılarımızı, Hak ve halk adına olan bu haykırışlarımızı duyamıyorlar, yazılanları göremiyorlar, çözüm önerilerimizi gündemlerine alıp konuşamıyor ve bizi de konuşturamıyorlar…

Bu kardeşlerimiz samimidirler ama maalesef çok büyük hata ve gaflet içindedirler...

Bu söylediklerimizi duyanların, bu yazdıklarımızı okuyanların, anlattığımız bu gerçekleri görenlerin görevi; bu hatırlatmaları onlara münasip şekilde ulaştırmaktır...

***

Evet…

“Yeni Anayasa” yapmalıyız…

Ama lafta ve sözde değil, “-mış gibi olsun” diye değil; gerçekten ve herkese danışarak “Yeni Anayasa” yapmalıyız...

Bu köşede tam iki ay önce (12.08.2011) kendisine “Açık Mektup” yazıp da bugüne kadar cevap almadığımızdan şimdi açıkça ve isim zikrederek yazıyor ve soruyoruz:

Başta Meclis Başkanı Cemil Çiçek olmak üzere ilgili ve yetkililer ne yapıyorlar?

*

Üniversitelerden ve “diğer malum yerlerden” ilim adamları istiyorlar…

Oysa…

Onlar zehirlemek istedikleri tarafından hazırlanmıştır...

Kim kendi kafalarında, kendi görüşlerinde, kendi hevalarında ise sadece onlar çağırılmaktadır...

Onlar Batı anayasalarından yani zehir anayasalarından başka ne okuduklar ki, onlardan başka ne biliyorlar ki?!.

*

Oysa…

Yeryüzünde inkılâp yapacak anayasa sadece “Adil Düzen Anayasası”dır, onun bir tek eczanesi vardır; Adil Düzen Çalışmaları ve Çalışanları...

Bu kadroda olup “akademisyen” olanlar çeşitli oyunlarla üniversitelerden ya uzaklaştırılmış ya da susturulmuşlar;

Onları uzaklaştıranlar ise güya anayasa üstadı olmuşlardır!..

Cemil Çiçek ve diğer ilgili yetkililer ne yapmalıydı?

Siyasi partilerden ilim adamlarını isteyip onların atadıkları ilim adamları ile istişareler yapmalıydılar...

Ama bunu yapmazlar, yapamazlar…

Çünkü -en başta da yazdığım üzere- biliyorlar ki,

Bunu yaparlarsa o makamlarda oturamazlar...

Oysa bir yerde oturmak marifet değildir; oturuyorsan oranın hakkını vermek gerekir...

Ne yapalım, durum böyle; kendi düşen/ler ağlamaz...

 

 

***

 

 

 

 

İslâm Tarihinde Anayasa;

Medine Anayasası ve …

Reşat Nuri EROL

14.10.2011

Son altı yazım birbirinin mütemmimi, birbirinin tamamlayıcısı; konu olarak da anayasa, sistem, düzen ile ilgili sorunlar ve bu sorunların kim/ler tarafından nasıl çözülebileceği, düzeltilebileceği, düzenlenebileceği üzerine yazıldı…

Son yazımın başlığı “Zehirli Anayasa!” idi ve sadece başlık bile meselenin ne kadar vahim mecralara sürüklenebileceğine işaret etmek için seçildi, bir köşe yazısına sığabilecek kadarıyla bazı detaylar da yazıda yazıldı…

Meseleyi gerçekten anlamak isteyenlere o kadarı da yeterlidir…

*

Bugünkü konumuza da “İslâm Tarihinde Anayasa” ile başlayalım.

Bu aynı zamanda bir kitabın ve bir köşe yazarının bugünkü (Aziz Üstel, Star, 13.102011) kısa köşe yazısının başlığı.

Yazar meseleyi güzelce özetlemiş:

Bizim Anayasa tarihimizi araştırmak isterseniz Medine Site Devlet’in kuruluşuna inmeniz gerekir. Hicret’le birlikte Medine’de her geçen gün büyüyen ve etkisini arttıran İslam toplumu, Hz. Muhammed’in kente gelmesiyle, adı konulacak bir düzen arayışına girdi. Hz. Peygamber, İslam toplumunun kurucusu ve önderi olarak, kentte yaşayan Yahudiler ve Müslüman olmayan kabileleri topladı, onlarla uzun süre görüştükten sonra Medine Kent Devleti’nin Anayasasını hazırladı. Bu Anayasa, Medine’de yaşayan toplulukların birbirleri ve dış dünyayla ilişkilerini düzenledi. Yargı ve idari yapılanma, bireylerin din ve vicdan özgürlükleri, dışarıdan yönelecek tehlikelere karşı birlik ve beraberlik içinde verilecek savaş gibi çok önemli konuları Hz. Peygamber 47 maddelik bir metin olarak yazdı. / Bu Anayasaya göre Medine’deki siyasi yapılanmanın bir konfederasyon biçiminde olduğunu söylemek mümkündür... (Bknz. Hamioğlu, M. Şükrü “İslâm Tarihinde Anayasa”)”

*

Yazar, yazısının sonunu benim de benimsediğim şöyle bir tavsiye ile bağlamış:

Yeni Anayasa için bir araya geleceklerin, yanlarında, arada bir ders alacakları Medine Site Devlet Anayasası’nı bulundurmaları hiç de fena olmaz!”

Doğru, hiç fena olmaz ama…!!!

Anayasa profesörü de olan Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak’ın geçenlerde hatırlattığı, o günkü (10.10.2011) Millî Gazete’de “Hakk’a zırh bir Anayasa” şeklinde manşet haber (röportaj) olan uyarı ve tavsiyeleri de çok önemli:

Adil, demokratik ve özgürlükçü bir Anayasa

Ama kim tarafından ve nasıl?..

***

Çağımızdaki anayasaların oluştuğu dönem 18 ve 19’uncu asırlardır.

Oysa o asırlardan sonra insanlık çok büyük değişimler yaşadı.

Ulaşım araçları dünyayı bir köye çevirdi...

Haberleşme araçları insanlığı adeta bir odada topladı...

Aydınlatma araçları gecelerimizi gündüz kadar aydınlattı...

Bilgisayarlar insanlığı birlikte düşünür kıldı…

Siyasi ve sosyal yapıda hanedanlar sona erdi…

İnsanlık yönetimde yeniden yapılanma ve demokrasiye geçme çabasında...

Uluslararası topluluklar oluşturuldu...

Teknoloji ve sanayileşme siyasi oluşumları etkiledi...

Kâğıt para dünyayı tek pazar hâline getirdi...

Bütün bu değişim, gelişme ve yeniliklerin yaygınlaşması 20’inci yüzyılın sonunda oldu. Sonuç olarak “Tarım Dönemi” hukuk anlayışı içinde hazırlanan “anayasalar” artık çağımıza cevap verememekte, “Sanayi Dönemi” ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Dolayısıyla bu dönemin, bu çağın sorunların çözecek yeni anayasalara ihtiyaç vardır.

***

Aslında sadece “İslâm Tarihinde Anayasa” konusu ve bugün bile örnek alınası “Medine Site Devleti Anayasası” değil; bu köşede defalarca hatırlattığım “İNSANLIK ANAYASASI” yani “Adil Düzen Anayasası” insanlığın tek kurtarıcısı gibi görünüyor…

Anayasa alanında 18 ve 19. yüzyıllarda yaşananlardan ve 20. yüzyılda gerçekleşen değişimlerden sonra, 21. yüzyılın ve III. Bin Yılın “medeniyet” çapındaki her türlü ihtiyaçlarını karşılayacak seviyede “ANAYASA ÇALIŞMALARI” yapılması gerekiyor…

Gördüğümüz ve bildiğimiz kadarıyla, bu kadar geniş şekliyle yani “İNSANLIK ANAYASASI” seviyesinde bizim dışımızda çalışma yapan da maalesef yok!..

 

 

***

 

 

 

 

Amerikan “Adil Ekonomik Düzen” Baharı…

Reşat Nuri EROL

15.10.2011

Amerika’ya “Adil Ekonomik Düzen Baharı” gelir mi?

Neden gelmesin?!.

Her kışın bir baharı vardır, kışın ardından bahar gelir…

Komünizm kışı çöküp sona erdi, kapitalizm kışı da çöküp sona eriyor; sünnetullah veya tabiat kanunu gereği kışın ardından hep bahar gelir…

Krizlerin yani her türlü kışların ardından veya bizim bütünlük açısından “SOSYAL TUFAN” olarak ifade ettiğimiz şekliyle çağımızdaki bütün musibetlerin ardından elbette nizam/düzen, selamet, refah, saadet, sükûnet yani “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” gelir, “Adil Düzene Göre İNSANLIK ANAYASASI” gelir, “III. Bin Yıl Medeniyeti olan Adil Düzen Medeniyeti” gelir…

Nice hayırlar gelir de gelir…

Çağımızdaki devasa “sorunlar” için bunun dışında bir “çare/çözüm” veya herkesin sadece “kriz/ler” dediği bu “kış/kıyamet”in ardından gelesi başka “bahar” bilen var mı?!.

Bilen varsa beri gelsin…

Gelsin de görüşelim…

Ama yok, yok, YOK

*

“Amerika’ya “Adil Ekonomik Düzen Baharı” gelir mi?” sorusunu neden ve neye istinaden sorduğumu anlatayım.

Önce “Amerikan Baharı…” başlıklı bir haber-yorum gördüm…

Haberin devamında en çok sekiz maddelik değerlendirme gördüm…

Bu maddelerden ilk iki madde özelikle dikkatimi çekti...

*

İkinci madde aynen şöyle: 2- Adalet (ben “Adil Düzen” diyorum) ve Adil Ekonomik Düzen söylemi, itirazların içinde ayrı bir yer tutuyor.

Türkiye’den Amerika’ya “ADİL EKONOMİK DÜZEN” söylemi!!!

Başta dediğimi tekrarlıyorum;

Bir şeyin söylemi geldiyse ne diye kendisi de gelmesin?

*

Birinci madde ve diğer altı madde de maddenin gerekçesi gibi; sadece birinci maddeyi aynen veriyorum: 1- Ülkede ciddi bir ekonomik sıkıntı var ve bunun en tehlikeli boyutu olan işsizlik önlenemiyor. ABD halkı için bu durum ne alışıldık ne de kabul edilebilir bir hal. Parasızlık ve işsizlik her ülke gibi ve ABD için de ciddi bir sosyal tehdit.

Haber-yorumun hemen başında anlatılanlar şöyle:

“New York’dan gerçekten ilginç görüntüler geliyor. İlk işaretleri 2 hafta kadar önce sokağa dökülen “Wall Street işgali” eylemleri sürüyor.../ Amerika’nın Tahrir Meydanı olur mu bilinmez ama şu an göstericilerin buluşma noktası “Zucotti Park”. Arap Baharı’nın izlerini bu gösterilerde bulmak zor değil. Esasen herkes paralellik kuruyor ama bunların çoğu estetik bir benzerliğe işaret ediyor gibi. Somut belirtilerin üzerinde pek az duruluyor. Bunlardan bir tanesi Wall Street odaklı eylemlerin ülke geneline doğru yayılıyor olması…” Haber-yorum şöyle bitiyor: “Zamanlama çok önemli. Beyaz Saray üzerindeki baskının hem muhalefet hem de devlet içi kimi kurumlardan artırılması noktasında bu eylemler farklı mesajlar üretebilir.”

Bu kadar!

*

Siz ister değerlendirme, ister düşünce, ister hayal, ister ütopya deyin, her ne derseniz deyin, hiç umurumda değil ama ben değerlendirmemi yapıyorum:

Bir zaman sonra ABD ya kendisinde bile olmayan sözde “demokrasi” yerine “ADİL DÜZEN”i benimser ve  “ADİL EKONOMİK DÜZEN” ihraç etmeye kalkarsa, işte birileri için “kriz” değil de asıl “kıyamet” o zaman kopar…

Şimdiden merak ediyorum, acaba “bizimkiler” o zaman ne yapar?!.

*

Bu arada “Amerikan Baharı…” Avrupa ülkelerine de sıçramış, “Avrupa Baharı…” da başlamış…

En son bilgiler şöyle:

Amerikan Baharı hızla ABD’nin farklı şehirlerine yayılırken, Londra’da 15 Ekim tarihinde yani bugün “Londra Borsası’nı İşgal” adında bir eylem yapılacak...

15 Ekim tarihi, daha önce Yunanistan, İspanya ve Fransa’daki muhalif hareketlerince “Dünya Çapında Küresel Eylem Günü” olarak ilan edilmişti...

Maazallah;

“ADİL EKONOMİK DÜZEN” söylemi bir de Avrupa ülkelerine sirayet ederse!!!

Olacak şey değil ama hele “AB Kriterleri” bir de “Adil Düzen Kriterleri” diye dayatılırsa!!!

Aman Allah’ım;

Ülkemizdeki her türlü görüş sahipleri, yani sağcı-solcu, sosyalist-kapitalist ve de muhafazakar demokrat olanlar ne yapar?!.

NE YAPAR?!.

 

 

***

 

 

 

 

Dünya “Adil Ekonomik Düzen” Baharı…

17.10.2011

Son yazımın başlığı neydi?

“Amerikan ‘Adil Ekonomik Düzen’ Baharı…”

Başlığın sonundaki “üç noktayı” bu baharın devamı olacağı ve örnek alınıp dünyaya yayılacağı için koydum...

Aradan iki gün geçmeden “Amerikan Baharı” “Dünya ‘Adil Ekonomik Düzen’ Baharı…”na dönüşüverdi…

Bahar ABD’den dünya ülkelerine yayılıverdi…

Bugünkü yazımın sonuna da “üç nokta” koydum, sebebini de önceki yazımın en sonunda yazdım: Maazallah; “ADİL EKONOMİK DÜZEN” söylemi bir de Avrupa ülkelerine sirayet ederse!!!

Olacak şey değil ama hele “AB Kriterleri” bir de “Adil Düzen Kriterleri” diye Türkiye’ye dayatılırsa!!!

Aman Allah’ım; ülkemizdeki her türlü görüş sahipleri, yani sağcı-solcu, sosyalist-kapitalist ve de “muhafazakar demokrat” olanlar ne yapar?!. NE YAPAR?!.

*

Bu ülkeler arasında en çok İngiltere yani Büyük Britanya’yı önemsiyorum…

Neden?..

İngiltere’yi “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” yani “Büyük Britanya” yapan, maddi ve askeri gücünü destekleyen devlet yapılanması, “devlet düzeni” idi...

Şimdi o “devlet düzeni”, İngiltere dahil diğer bütün Avrupa ve Batı ülkelerinde -bu arada Türkiye gibi o devlet düzenini taklit eden ülkelerde de- çöktü ki, halk isyanlarda…

Böylece, ABD’de başlayıp devam eden Wall Street protestolarına ilk destek, ‘15 Ekim Küresel Eylem Günü’ kapsamında, onbinlerce Londra’lı küresel sömürü sermayesi karşıtlarından gelmiş…

İngiltere’deki eylemcilerin taşıdığı pankartlar ve attıkları sloganlar her şeyi anlatıyor: “Şirketlerin aç gözlülüğüne karşı nüfusun yüzde 99’unu oluşturan bizler yeter diyeceğiz”, “Onların krizinin faturasını biz ödemeyeceğiz”, “Başbakan Cameron gitmeli”, “Gerçek global demokrasi istiyoruz”, “Bankalara değil insanlara yardım edin”, “Kazanmak için beraber greve”, “İş, ev, hizmet istiyoruz”, “Kimliksiz Birleşik Krallık”…

Londra’da yaşayan Türkler de eyleme destek vermiş, katedral önündeki büstün önüne Türkçe yazılı “Batsın bu dünya” yazılı afiş bırakmış...

Eylemler 6 kıta, 82 ülke, 1400 şehirde yapılmış…

Kanada, Meksika, Yeni Zelanda, Avustralya, İtalya, Almanya, İsviçre, İspanya, Avustralya, Japonya, Tayvan, İngiltere, İsrail, Bosna ve Yunanistan’a kadar yayılmış…

Tüm dünyaya yayılan eylemlerin en şiddetlisi Roma’da yaşanmış...

*

Amerika’daki eylemciler diyor ki:

-Evlerimize orjinal mortgage düzenlemesinde olmayan yasadışı ipotek prosedürleri ile el koydular.

-Vergi veren vatandaştan mâli yardım adı altında ek ödemeler aldılar, üst düzey yöneticilere aşırı miktarda bonuslar vermeye devam ettiler.

-İş yerinde yaşa, ırka, cinsiyete, kökene bağlı olarak yapılan eşitsizliği ve ayrımcılığı olağan hâle getirdiler.

-Öğrencileri, eğitim için binlerce dolar borca mahkûm ettiler.

-Medya üzerindeki kontrollerini kullanarak halkı bilgisiz ve korkusuz tuttular.

-Alternatif enerji kaynaklarını engelleyerek bizi petrole bağımlı kıldılar.

-Gizliliğimizi bir mal gibi sattılar.

-Politikacıların iş dünyasını denetlemesi gerekirken, patronlar politikacılara milyonlarca dolarlık bağışlar yaptı.

-Kitle imha silahlarının üretimine devam ediliyor.

-Yurt içinde ve dışında sömürgeciliği hâkim kıldılar.

-Yurtdışında masum insanlara işkence yapıldı.

-Krizi finans kesimi (faizli finans ekonomisi sistemi) yarattı. Kriz sonunda insanlar evlerini, işlerini kaybetti. Emeklilik paraları, birikimleri yok oldu. Halk fatura ödemeye devam ediyor…

-Krizden sonra hükümet, krize neden olan finans kesimine oluk gibi para akıttı. Bu paralar krizden zarar gören halkın cebinden çıkıyor, çıkacak. Buna karşılık krizin suçlusu finans kesimi hiçbir ceza görmedi, eskisinden daha iyi durumda. Finans kesimi kârlarına kâr katıyor. Krize yol açan işlemleri yapan yöneticiler yüksek ücretlerle, yüksek primlerle yaşamlarını sürdürüyor...

-Biz 99’uz (nüfusun yüzde 99’u). Hâlbuki 1’ler (nüfusun yüzde 1’i) ekonominin kaymağını yiyor... Bu sistem, bu düzen değişmelidir... Sosyal adalet diye bir şey kalmadı... Bu ne biçim Wall Street? Bu ne biçim dünya, bu ne biçim dünya düzeni?!.

*

Ve önceki yazımda da yazdığım üzere…

Amerika’daki; Adalet (ben “Adil Düzen” diyorum) ve Adil Ekonomik Düzen söylemi, itirazların içinde ayrı bir yer tutuyor

Türkiye’yi güya yönetenler açısından “soru/n” şu;

“Arap Baharı… Amerikan Baharı… Avrupa Baharı… Dünya ‘ADİL EKONOMİK DÜZEN’ Baharı…” ya ülkemize de gelirse?!.

 

 

***

 

 

 

 

ABD Titanic gibi batacak ve …

Reşat Nuri EROL

18.10.2011

ABD; “Amerikan rüyası”, “kapitalizmin kalbi”, “küresel finans merkezi”, “çağdaş uygarlığın ana üssü” ve benzeri daha nice özelliklerle anılırken, kısa zamanda ne hâle geldi?..

SSCB de; bizde bile binlerce kişinin “rüya sistemi” ve “sosyalizmin veya komünizmin kalbi” iken, geçen yüzyıl sonunda bir anda çökmüş, yok olmuş, tarihteki yerini alıvermişti...

Komünizm sistemi çöküp yıkılınca SSCB nasıl dağıldıysa, çökmekte olan “faizci kapitalist sömürü sistemi” tamamen yıkıldığında, ABD ve AB gibi nice merkezleri de dağılacak…

Bu köşede buna benzer çok değerlendirmemi okudunuz, belki de kanıksadınız...

Ama bizim yıllardır dediklerimizi artık başkaları da biyor; son olaylar da gelişmeleri hızlandırdı...

*

Bu değerlendirmelerin en tazesi şöyle;

ABD’nin Nevada Üniversitesi’nden Sosyoloji Profesörü Berch Berberoğlu, İstanbul Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada aynen şunları söyledi:

“Kapitalizmin kalesi ABD’nin hâli Titanic gemisinin durumuna benziyor. Yukarıdakiler eğlenirken, aşağıdakiler boğuluyor. Refahtan ABD halkının yüzde 40’ı yararlanabiliyor. Onlar da imtiyazlı ve zengin bir sınıf olarak karşımıza çıkıyor. Yürüyenler refahtan pay alamayan çoğunluklardır. Titanic’e zamanında herkes ‘batmaz’ dedi. O dev gemi sulara gömüldü. Belki şu an değil ama ABD’nin sonu da Titanic gibi olacak.”

Profesörü Berberoğlu, küresel krizin ana sebebini de çok net ifade ediyor:

“Büyük ABD şirketleri yenilikçilikten ziyade, tekelleşmeye odaklıdır. Çünkü tekel olursa gücü elinde tutacaktır. Bu yönüyle küresel sermaye için önümüzdeki 10 yıl zorluklarla doludur. Bu bakımdan inovasyon ve yenilikçilik güzel ama, insanların ihtiyacı olan eşit ve adil paylaşımdır.”

Profesör Berberoğlu’nun bir tek “Adil (Ekonomik) Düzen” demesi kalmış.

Onu da Profesör Necmeddin Erbakan bütün dünyaya dedi; biz de sabır ve sebatla demeye, üzerinde de çalışmaya devam diyoruz...

***

Peki, ABD neden Titanic gibi batacak?

Faizci zalim ve kan/emek emici vampir/vahşi kapitalizm, ömrünü tamamlamak üzere olduğu ve Amerika da bu zalim düzenin merkezi olduğu için batacak.

Artık kabul edelim, dünyanın tek süper gücü hasta ve bu hastalığın onlar açısından tedavisi, çaresi, çözümü yok!..

Bizce bu hastalığın tedavisi var ama o “tedavi reçetesi” onlarda yok!..

Dünyadaki tek süper gücün bünyesinde var olan “SOSYAL TUFAN” seviyesindeki her türlü hastalıkların tedavi edilmesi ve şu anda Irak ve Afganistan başta olmak üzere, dünyada sürdürdüğü vahşetler bir yana; bizzat milyonlarca ABD vatandaşı fakirliğin ve açlığın pençesinde…

Son resmi rakamlar şöyle:

46.2 milyon ABD vatandaşı fakirlik sınırının altında, 43.6 milyonu da açlıktan ölmemek için gıda kuponları peşinde!!!

Âleme nizamat vermeye kalkışan ve “demokrasi, refah, zenginlik” vs ihrac etmek üzere dünyanın dört bir tarafında savaşan süper gücün vatandaşları yokluğun ve açlığın pençesinde…

Amerikan Nüfus İdaresi, resmi raporunu 13 Eylül 2011 günü açıkladı, yukarıda verdiğim rakamlar o rapordan...

2010 yılında 18-64 yaş arasındaki çalışabilir Amerikalı nüfustan tam 48 milyonu bir işte bir hafta bile çalışamadı!..

Sonuç olarak, ABD merkezli olarak bütün dünyada yaşanmakta olan ekonomik kriz, ABD fakirlerini açlığı, orta sınıf mensuplarını da fakirliği sürüklüyor...

“Amerikan Rüyası” bu şekilde sona ererken, her türlü ekonomik, siyasi ve sosyal sorunlar deryasında, yani tam bir “Sosyal Tufan”da yüzmeye çabalayan ABD’nin, Titanic misali batması yakındır...

On yıldan beri AB ve ABD peşinde kuyruk olan birilerinin bilgisi ve haberi olsun!..

***

“Amerikan Rüyası” sona erdi; “medeniyet denen tek dişi kalmış canavar” misali, tek süper gücün topraklarında tam bir kış, kıyamet, tsunami, tufan yaşanıyor…

Amerikalılar, örnek olacak şekilde, haftalardan beri “borsa hırsızlığının kalesi” olarak adlandırılan Wall Street’i işgal etme eyleminde…

Her “kış”ın ardından bir “bahar” gelir, her “tufan”ın sonunda dünyaya yeni bir “düzen, nizam, medeniyet” gelir…

Ne dersiniz;

Bütün bunlar Necmettin Erbakan’ın müjdelediği “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”in ayak sesleri değil mi?..

 

 

***

 

 

 

 

Bu taksimi kurt yapmaz, kapitalizm yapar!

Reşat Nuri EROL

21.10.2011

Allah’ın bir pulunu bekleye dursun on kul,

Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul,

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa,

Yaşasın kefenimin kefili kara borsa...

Üstat Necip Fazıl, bu tesbiti yapalı birkaç on sene geçti…

20’inci yüzyıldan 21’inci yüzyıla ve III’üncü milenyuma geçtik…

Şairin bu şiiri yazdığı zaman 1’e 9 olan bu taksimat düzeni daha da bozuldu, daha da zalimleşti, daha da vahşileşti, daha da vampirleşti ve 1’e 99 oldu!..

Evet, bu taksimatı kurtlar (hayvanlar) bile yapmaz ama kapitalizmin kurtları (sözde insanlar veya insan suretindeki kan/emek emici sömürücüler) yapar mı yapar!..

*

Yapısı gereği adaletsizlik, eşitsizlik, sömürü ve zulüm üzere inşa edilmiş “faizci zalim kapitalist düzen” ile buraya kadar; Kapitalizm Tarihinin Sonu!

Yani; bâtıl ve batasıca zalim Batı düzeninin kiralık sözde bilim adamı Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” ısmarlama tezine karşı, “Kapitalizm Tarihinin Sonu” gerçeğinin ilk belirtileri ve ayak sesleri…

Neydi o gerçek, nedir bugünkü bu ayak sesleri?..  

Bir ay önce başlayan, hâlen devam eden ve bir anda bütün dünyaya yayılan (şimdilik 82 ülke ve 1400 şehir) “Wall Street’i İşgal Et” gerçeği, yani “Kapitalizm Sonu” gerçeği…

1991’de bir anda dağılıveren Sovyetler Birliği (SSCB) yani “Sosyalist/Komünist Düzeninin Sonu” gerçeğinin ardından; çok değil, 20 yıl sonra 2011’de dağılma sürecine giren Avrupa Birliği (AB) ve büyük bir halk isyanı ve dağılma süreci ile karşı kaşıya olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yani “Zalim Kapitalizm Düzeninin Sonu” gerçeği…

Demek ki neymiş?

Fukuyama’nın dediği “Tarihin Sonu” değil de; önce komünizm, sonra kapitalizmin sonu… Tarihin yani insanlığın sonu değil, faizci zalim liberal kapitalizmin sonu… Yüzde 1’in sömürmesi ve yüzde 99’un sömürülmesi sisteminin sonu…

*

Hak, adalet, eşitlik, dengeli dağılım gibi değerlerden nasibini almamış olan bu “faizci zalim sömürü düzeni” dünyamızı ne hâle getirdi.

Geri kalmış veya çok yönlü olarak sömürülüp geri bıraktırılmış yüzde 20’lik insanlık dilimi, sadece yüzde 1,3’lük harcama yapıyor, yani tam bir fakr-u zaruret içinde; Dünya nüfusunun beşte biri günlük 1 doların altında gelirle güya yaşıyor!

Buna karşılık AB ülkelerinde bir ineğe verilen günlük 2.5 dolarlık sübvansiyon, Afrika ülkelerinde yaşayan insanların neredeyse tamamına yakının günlük geçiminden daha düşük; yani Afrikalı bir “insan” Avrupalı bir “hayvan” bile değil!

Her gün 800 milyon insan aç kalıyorken, yine her gün 11 çocuk açlıktan ölüyor!

“Allah’ın bir pulunu bekleye dursun on kul,

Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul,

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa,

Yaşasın kefenimin kefili kara borsa...”

***

ARAMIZA HOŞ GELDİN, SADRETTİN KARADUMAN!

Sadrettin Kardeş; bugünkü (18 Ekim) haftalık yazın dördüncü yazı; demek ki dört haftadan beri gazetemizde de beraberiz…

Dört haftanın ardından ve gecikmeli olarak ‘selam, sevgi ve dualarımla’ birlikte, aramıza hoş geldin, saadet ve sefalar getirdin…

Bugünkü yazında “Yeni bir dünya” diyor ve devam ediyorsun:

Farkında mısınız dünya yeniden kuruluyor? Dünya bu defa ya adil temeller üzerinde yeniden inşa edilir ya da milletler 100 yıl daha sürünmeye devam ederler. Son asrın “siyasi mürşid”i Necmettin Erbakan’ın tarihten süzerek güncellediği, başarıyla pratiğe aktardıkları ışık olmuş, Dünyamızı aydınlatmaya başlamıştı. Kremlin’de dönemin devlet başkanı Mihael Gorbaçov’a “ADİL DÜZEN” sunumuyla zirveye ulaşmıştı...

Tıpkı SSCB’nin dağıldığı gibi, ciddi sorunları bulunan ABD de AB de dağılıp, yok olup gidecektir...

Biz, Batı’nın bozuk düzenine eklemlenmek için değil, Hakka ve Adalete dayalı kendi “Adil Düzen”imizi kurmak için bu yolda yürüyoruz. Bizi biz yapan değerler ortada. Kırk yıllık titiz çalışmalar sonucu elde edilen ve ana çerçeve içerisine özenle yerleştirilmiş hazine değerindeki programı aziz milletimize anlatma zamanı...

 

 

***

 

 

 

 

Faizler yükseldi, şükürler olsun!..

Reşat Nuri EROL

22.10.2011

Faiz.. Yine FAİZ…

Hem de yüksek faiz ucuz döviz…

Yıllar böyle geçiyor, fırsatlar böyle heder ediliyor…

Dünyada artık kontrol edilemeyen kriz/ler ve ülkemize yansımaları…

Tamamen yüksek ithalata dayalı sözde ihracat patlamaları, kapanmamacasına açılan makas, dövize bağımlı fahiş faizli para politikaları, müzmin ve kangrenleşmeye yönelen bütçe açıkları…

Ekonomi büyüyor ama cari açık da büyüyor;

Bu nasıl büyüme?!.

*

Merkez Bankası Para Piyasası Kurulu faizleri düşürdükçe ne kadar sevindiğimizi, faizlerin sıfırlanacağı ve günü gelince tamamen kaldırılacağı günleri görmeyi beklediğimizi, gerekçeleri ve detayları ile birlikte yazdığımızı, dikkatli okuyucularım hatırlayacaklardır…

Ama bu sefer tam tersi oldu ve maalesef faizler yükseltildi!..

Demek ki neymiş?

Faizsiz ekonomiye inanmazsanız, ‘faiz dünya gerçeğidir’ derseniz, gün gelir yüksek ve de fahiş faizler yeniden hortlar, ardından enflasyonu hortlatır!..

Neden hortlar?

Temel ekonomi kuralımız neydi:

Ne kadar FAİZ o kadar ENFLASYON…

***

Merkez Bankası Para Piyasası Kurulu yine toplandı ve gecelik borç verme faiz oranını yüzde 9’dan yüzde 12,5’e çıkardı, açık piyasa işlemleri çerçevesinde piyasa yapıcısı bankalara repo işlemleri yoluyla tanınan borçlanma imkânı faiz oranı da yüzde 8’den yüzde 12’ye yükseltildi; yani bankaların Merkez Bankası’ndan borçlanmaları pahalı hâle getirildi...

Merkez Bankası piyasaya faiz karşılığı para salıyor…

Faizci bankalarımız Merkez Bankası’nın verdiği paralarla döviz satın alıyor, kredilerini genişletiyor ve elde ettikleri bu güçle sonunda HALKAMIZI SÖMÜRÜYORLAR…

*

Bu manzara karşısında hükümet ne yapıyor?

Onu da Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’dan öğrenelim.

Bakan, faiz lobisinin iş başında olduğunu belirterek diyor ki:

“Faiz lobisi rahat durmuyor, kurtlar kaynıyor karnında. Bunların asıl dertleri faizleri birkaç puan yükselttirebilir miyiz, Türkiye’yi biraz daha sömürebilir miyiz?”

Bakan’ımız anlatmaya devam ediyor: Şükürler olsun, Merkez Bankası ve BDDK, bu konuda son derece uyanık ve akıllı.”

Şükürler olsun!!!

Uyanık ve akıllılar tarafından yönetiliyoruz!!!

*

Evet…

Faiz.. Yine FAİZ…

Hem de yüksek faiz ucuz döviz…

Maalesef…

Yıllar böyle geçiyor, fırsatlar böyle heder ediliyor…

Bakalım bu yükselen fahiş faizli ekonomi politikaları ile nereye kadar?!.

Şükürler olsun…

Bakan’larımız (güya) bakıyor, hükümetimiz (güya) yönetiyor!..

Merkez Bankamızın faizli para politikaları böyle…

Merkez Bankası Para Piyasası Kurulumuzun faizli para politikaları böyle…

Hem de Yahudi “özel” bankası FED’e (ABD Merkez Bankası) yani hiçbir karşılığı olmayan karşılıksız kâğıt para dolara bağlı, bağımlı ve de endeksli olarak…

BDDK (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu) da denetimde…

“Faizsiz Ekonomi” akıllarının ucuna bile gelmiyor…

Şükürler olsun!!!

***

Bu vesileyle…

Faizsiz Ekonomi…

ADİL DÜZEN ve ADİL EKONOMİK DÜZEN…

Hem karşılıksız hem de faizli veya “fahiş faizli karşılıksız kağıt para” yerine…

Karşılığı olan faizsiz “Altın Para, Demir Parası, Toprak Parası, Buğday Parası” birilerinin aklına gelir mi, birilerinin hatırına gelir mi?..

Malumunuz, bu köşede bunları çok yazdım…

Artık herkese fayda sağlar ümidiyle bir kere daha hatırlatıvereyim dedim…

Halk olarak uyanıp akıllanmaz ve gerekenleri yapmazsak, her türlü musibet başımızdan eksik olmayacaktır…

Tek çare ve çözüm:

ADİL EKONOMİK DÜZEN…

 

 

***

 

 

 

 

Her şey “Adil (Ekonomik) Düzen”in gelmesi için

Reşat Nuri EROL

23.10.2011

Bundan önceki yazım faiz ve MB Para Piyasası Kurulu tarafından yükseltilen faizler ile ilgiliydi… Orada dedik ki; T.C.M.B., konumu itibariyle bu işleri “Yahudi “özel” bankası FED’e (ABD Merkez Bankası) yani hiçbir karşılığı olmayan karşılıksız kâğıt para dolara bağlı, bağımlı ve de endeksli olarak” yapıyor…

Duruma bakalım…

Bugün Amerikan Merkez Bankası (FED) para basmakta... Dedik ki; bu banka (FED) Yahudilerin “özel” bankasıdır... Merkez Bankası bankalara faizli kredi açmakta... Bankalar da firmalara kredi açmakta... Onların tahvil senetlerini satın almakta, bono senetlerini kırmakta, büyük yatırımlara özel kredi açmakta, kamu kuruluşlarına kredi olarak kullandırmakta...

Ayrıca Amerikan doları dünyada revaçta olan bir para... Dünya devletlerinin bankaları kendi paralarının değerlerini ölçmek için altın yerine doları kullanmakta... Böylece dünya ekonomisini ABD doları yönetmekte...

İşte…

Ülkemizde ve dünyada yönetimler dengeli olarak para çıkaramadıkları için yeryüzü bugün çıkmazda... Enflasyon olmakta, işsizlik olmakta, gelir dağılımında dengesizlik olmakta, diğer musibetler olmakta... Bir taraftan sefahat, diğer taraftan sefalet sürmekte...

***

Dünyayı tek devlet hâline getirmek isteyen sermaye eli kolu bağlı oturmakta; camilerde toplanan üç beş kuruşla Somali’deki açlığa ve diğer sorunlara çözüm aranmakta!..

Allah onlara karşılıksız olarak doların gücünü vermiş...

Karşılığı olmasa da insanlar dolara tapmakta...

Allah bu imkânı o Yahudilere vermiş...

Onlar ise kendilerine verilen bu imkânı müsbet olarak ve insanlığın hayrına kullanmamakta; bu şekilde kendilerini de insanlığı da helâke götürmekte...

Tekeller oluşturarak, üretimi yarıya düşürerek, insanları aç bırakarak, vizeler ve gümrükler koyarak iş yapmaktalar...

Bu çok yönlü vahşi zulüm de takdir-i ilâhidir...

Böyle olmasa, bu zulümler yapılmasa, “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”, Kur’an düzeni gelmez, hiç kimsenin aklına “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” getirmek gelmez...

Bütün bunlar “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e hazırlıktır.

***

Onların en büyük teorisyeni olan Marks’ın kendisi anlatıyor.

Toprak tekeli vardı; şimdi sermaye tekeli var...

İleride sanayi tekeli olacak, ileride banka tekeli olacak, ileride devlet tekeli olacak…

Olacak, olacak...

Sonunda tekeller bitecek, sosyalizmden sonra komünizm gelecek... Komünizmde aile, yok, din yok, ulus yok, devlet yok, mülkiyet yok, hattâ para da yok!..

Evet, peş peşe gelen tekeller gelmiş ve gitmiştir ama sonunda komünizm gelmemiştir. Çünkü Marks komünizmi yokluklarla tanımlıyor. Oysa yokluklar varlığı doğurmaz.

Onun komünizm dediği Yahudi tekelidir.

Aile yok, din yok, devlet yok, halk mülkiyeti yok...

İşte, insanlığı bu rejime götürmek için bugünkü krizleri yapılıyor...

Allah bunlara bu zulümleri yaptırıyor ki insanlık “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e ulaşsın.

***

Evet, imtiyazlı “hanedan aileler” yani “saltanat sistemi” artık yok…

İki asırdan beri, özellikle son asırda insanlık çok büyük zulümler ve yıkımlar yaşamış…  

Ama insanların günlük hayatlarının yarısını geçirdiği “aile müessesesi” bütün heybetiyle yaşıyor...

Bâtıl inançlı dinler kalkmış, yerine “hak merkezli inançlı dinler” gelmekte...

Hükmeden devlet ortadan kalkıyor, yerine “hizmet eden devlet” gelmekte...

Emeksiz faizli para yerine “emek karşılığı ve zekâtlı para” gelmekte...

Yahudilerin elleri mağlul olduğu için krizlere sebebiyet vermekteler...

Böylece “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”in gelmesine yol açmaktalar…

 

 

***

 

 

 

 

Hak gelmeden bâtıl gitmez

Reşat Nuri EROL

25.10.2011

Kapitalistler ve özellikle bu sistemi ayakta tutan Yahudiler bir taraftan sosyalizmi kötülemekte; kendilerine ‘Çaresi nedir?’ dendiği zaman da ‘kapitalizm’ demektedirler!..

Kapitalizm de tenkit edilince;

‘Evet, o da kötüdür ama ondan iyisi yoktur!’ demektedirler!..

Diğer taraftan sosyalistler ve komünistler de kapitalizmi kötülemekte; kendilerine ‘Çaresi ne?’ diye sorduğunuzda ‘sosyalizmdir’ derler!..

Sosyalizmin kötü taraflarını gösterince;

‘Evet, doğru, öyledir ama ondan iyisi yoktur!’ derler!..

Her iki taraf da böylece kâinatın kötülükler üzerine kurulduğuna insanları inandırarak ve Erbakan’ın timsah örneğindeki her iki kötülük, katliam yani barış değil savaş, sömürü ve zulüm çenesini de ellerinde tutarak insanlığı sömürmeye devam etmektedirler.

*

Bu durumun anlamı nedir?

Onlara yani kapitalist ve sosyalistlere (komünistlere) göre Allah kâinatı yaratmış ama kötülükler içinde yaratmış, doğru dürüst bir şey yok, doğru dürüst düzen yok!..

Onun için insanlık bu iki kötü, katil, savaşçı, sömürücü ve “zalim düzen” içinde kıvranarak yaşamaya mahkumdur diyorlar!..

Onlar böyle düşündükleri ve böyle dedikleri için de ne sosyalizm ne de kapitalizm bir işe yaramıyor. Oysa sosyalizmin de iyi tarafları var, kapitalizmin de iyi tarafları var. Karşı tarafları kötüleyeceklerine kendi iyi taraflarını gösterseler, o zaman işbölümü içinde kapitalizm de yaşar, sosyalizm de yaşar.

Sömürü sermayesi siyasi partilere de böyle yaptırıyor. Partiler birbirlerini kötülemekle meşguldürler. Oysa iktidar olsun muhalefet olsun parti olarak iyilik yapar, insanlığa iyilikleri ve doğruları anlatırlarsa, kendileri de yararlanırlar, karşı tarafı da yararlandırırlar…

*

Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan teşhiste onların yaptıklarının kötü taraflarını ortaya koydu ama aynı zamanda tedavide “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i de ortaya koydu.

Bu sayede bugün dünya değişmiştir, Türkiye değişmiştir.

Türkiye’nin değiştiğini ve geliştiğini herkes kabul ediyor.

Neden değişti, kim değiştirdi?

İşte bundan bahsedilmiyor.

Oysa Türkiye ve dünyadaki bu değişme ve gelişmeye Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın önderliğindeki Millî Görüş Hareketi sebep oldu...

*

Bu arada önemli bir noktaya da dikkat etmeliyiz.

Hakkı getirmeden körü körüne bâtıl düşmanlığı, kapitalizm ve kömünizm/sosyalizm düşmanlığı yapmamız manâsızdır.

Şimdilik kapitalizm ve dolar sayesinde insanlık yaşamakta.

Dolar düşmanlığı yapacağımıza, -bu köşede hep anlattığım- dolardan daha iyi para sistemini getirmemiz gerekir.

*

Biz Adil Ekonomik Düzen Çalışanları olarak işte bunu yapıyoruz…

Bundan sonra da hep bunu yapmalıyız...

Mal karşılığı senet, senet karşılığı para sistemini getirerek bugünkü şirk düzenine son vermek istiyoruz.

Karşılıksız paraya tapmak, onun için çalışmak şirktir.

Karşılığı olan para için çalışmak ise ibadettir.

Mesele bu kadar açıktır.

FAİZ PARASI ŞİRKTİR.

EMEK PARASI İBADETTİR.

***

Dün Ankara’daydık; ESAM İstanbul Şubesi olarak, ESAM’ın “MİLLÎ ANAYASA ŞURÂSI” ikinci gün programına katıldık…

Ankara’ya gitmişken, Ankara’dan nasıl yönetildiğimize bakalım:

Hazine Müsteşarlığı’nın verilerine göre, merkezi Ankara yönetiminin brüt borç stoku Ağustos ayında 509,3 milyar lira, Temmuz ayında 501,4 milyar lira, Haziranda 495,9 milyar lira, Mayıs ayında 492,2 milyar lira, Nisan ayında 487 milyar lira, Mart ayında 486 milyar lira, Şubat ayında 483 milyar lira, Ocak ayında da 478,3 milyar lira düzeyindeydi!!!

Eylül sonu itibariyle 514,5 milyar liraya ulaşan merkezi yönetim brüt borç stokunun 362,1 milyar lirasını Türk Lirası cinsi, 152,4 milyar lira tutarındaki kısmını da döviz cinsi borçlar oluşturdu. Merkezi yönetim brüt borç stokunun 366,7 milyar lirası iç borç, 147,8 milyar lirası da dış borç stokundan oluştu!!!

Yani borç bataklığında yavaş yavaş batmaya devam ediyoruz…

(Önder Sipahioğlu kardeşim, bu rakamları hatırlattığın için teşekkürler…)

 

 

***

 

 

 

 

PKK, deprem, devlet, düzen…

Reşat Nuri EROL

26.10.2011

Devlet olarak, düzen olarak, sistem olarak, bu ülkede yaşayan insanlar olarak, “terör ve deprem” ile sarsılıp kendimize gelmemiz mümkün mü?!.

Daldığımız her türlü derin gaflet uykularından uyanmak mümkün mü?!.

Bu bela, bu bataklık, bu musibet, bu kriz/ler, bu afet, bu terör, bu katliam, bu savaş, bu deprem ve “SOSYAL TUFAN”dan kurtulmak için artık “yeni bir devlet, il, ilçe, bucak düzeni”ne yani “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e geçmek mümkün mü?!.

Farkındayım, uzun bir şikayet dökümü oldu ama dertlerimiz de öylesine büyük ve uzun ki, hepsini sıralamaya kalksam, sadece dertlerimizin dökümü bir sayfa olur!..

Ama bu kadarcığı bile YETSİN ARTIK!..

***

Bir yazar (M. Nedim Hazar, Zaman), bugünkü yazısının başlığında “Devlet!” deyip ülkemizde var olan “devlet düzeni”ni anlatmış:

“Evet, doğru... Büyüktün, çok büyük hem de. Gerektiğinden kat be kat büyük. Hatta hantal belki. Ama serttin, soğuktun, merhametsizdin. Sana kim “Baba” ismini taktı bilmiyorum.../ Korkardım ve inceden kıl olur, sevmez, hatta nefret ederdim. Bürokrasi demektin zira, üretimsizlik, hantallık, yavanlık demektin benim için.../ Çok acı çektirdin, çok zulmettin, çok can yaktın... Sen bir deyiş üretmiştin, ‘Her şeyi devletten beklemeyin’ diye, ben hiçbir şeyi senden beklememeye evriltmiştim onu…/ İşkence yapar, hak hukuk arayışımızı on yıllara yayardın.../ Eskiden böyle olsan, belki bu kadar çürük yapılmayacaktı o binalar, en ufak bir titremede yerle yeksan olmayacaktı beton mezarlar.../ Farkındayım, elbette birdenbire badem gözlü yapmıyorum seni, tamamen değiştin de, diyemem. Bunun biraz da bize yani millete bağlı olduğunun da farkındayım doğrusu. Ama... Hani nasıl derler ‘ben de sana karşı boş değilim’ artık... Yani sanırım, yani galiba...”

Bu şikâyetnameyi yazan yazarın Hocaefendisi (Fethullah Gülen) ile benim kırk yıllık Hocam (Süleyman Karagülle), 1965 yılında İzmir’de birlikte çalışmaya başlamışlar ve üç yıl kadar her hafta seminerler yapmışlar…

Sonra uygulama olarak birlikte yola çıkma kararı almışlar ama anlatması uzun bir hikâye veya roman olacak şeyler olmuş; ayrılmışlar!..

Ayrılış o ayrılış…

Bütün dünya ile diyalogda olanlar, en yakınlarındakilerle diyalogdan uzaklar!..

***

Biz bu arada o zamandan beri yani kırk yılda bu şikâyetnameye yani bu “zalim devlet düzeni”ne alternatif ve de derman olacak kırk bin sayfa “çare ve çözüm” yazdık…

Bu çare ve çözümü yani “ADİL (EKONOMİK) DEVLET DÜZENİNİ” değil Erciş’te, değil Van’da, değil Doğu Anadolu’da, değil Türkiye’de; bütün dünyada duymayan kalmadı…

Geçenlerde (15.10.2011) yazdığım “Amerikan ‘ADİL EKONOMİK DÜZEN’ Baharı” başlıklı yazımda belirttiğim üzere, Amerikalılar bile “ADİL EKONOMİK DÜZEN” diyormuş…

Amerika’daki bahar ayaklanmalar değerlendirmelerinde Adalet (ben “Adil Düzen” diyorum) ve Adil Ekonomik Düzen söylemi, itirazların içinde ayrı bir yer tutuyor imiş…

Peki, ey DÜNYA DİYALOGCULARI, siz kırk yıldan beri nerelerdesiniz?!.

Hele hele kırk yıllık Millî Görüş gömleklerini çıkarıp batmakta olan AB ve ABD yani “Batı zalim düzeni”nin her türlü kurumlarının peşinde kuyruk olan ve onlarla açık-gizli işbirliği yapanlar; peki, siz de aynı çıkmaz yollarda yürümeye devam edecek misiniz?!.

***

Erciş böyle, Van böyle, Doğu Anadolu böyle, Türkiye böyle, dünya böyle!..

21. yüzyılda insanlık böyle zalim bir “devlet ve dünya düzeni” ile yönetiliyor!..

Bizim 1200 sh.lik “İSLÂM Devlet ve Dünya DÜZENİ” kitabımız depoda bekliyor!..

Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın ilim adamı, siyasetçi ve devlet adamı olarak, neredeyse ülkemizin her ilçesinde, her ilinde, her bölgesinde anlattığı ve bütün dünyaya duyurduğu “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”, onu anlayıp uygulayacak müntesiplerini bekliyor!..

Terör ve deprem bir yana…

İçinde yaşamakta olduğumuz “SOSYAL TUFAN” bizi ve bütün beşeriyeti tamamen uyandırıp “ADİL DEVLET DÜZENİ”ni görünceye kadar, bekliyoruz...

 

 

***

 

 

 

 

DEPREM(1): Teşhis var ama ‘tam tedavi’ yok!

Reşat Nuri EROL

27.10.2011

Ülkemizdeki her depremde sadece binalar yıkılmıyor, sadece insanlarımız ölmüyor; ülkemizdeki her depremde, var olan “faizli zalim devlet düzeni” biraz daha yıkılıyor, mukadder ölümüne biraz daha yaklaşıyor…

“Faiz, zalim, devlet, düzen” kelimelerinin geçtiği tırnak içindeki ifadeyi, “DEPREM!” ana başlığı altında birkaç yazı ile ayrıca açıklayacağım…

Önce, kısmen de olsa “teşhis” konusunda bizim gibi düşünen ama “TAM TEDAVİ” yani ADİL (EKONOMİK) DÜZEN konusunda bocalayan birkaç yazardan örnekler.

*

Prof. Dr. Osman Can, Star’daki (26 Ekim 2011) köşesinde, yazı başlığından da anlaşılacağı üzere, “VAN DEPREMİ ve Türkiye’nin normal’i” üzerinde duruyor ve diyor ki: “Depremin yarattığı insani yıkımlar o ülkedeki siyasal sistemler hakkında veriler sunuyor.../ Bir yandan karar ve yasa gücünün doğayla ilişkisi hakkında, diğer yandan bu ilişkinin sonuçları ve muhtemel nedenleri hakkında fikir veriyor.../ Örtülü cinayet ruhsatı / 1980 darbesinden sonra bir yerel yönetim birimi “fay hattının bulunduğu yerden 100 km kuzeye taşınmasına” dair karar almıştı.../ Normallik ve Andımız / Gerek Marmara, gerekse Van depreminde yaşanan yıkımlar, aynı zamanda demokratik meşruiyete sahip olmayan cari siyasal rejimin meşruiyet açığını kapatma ihtiyacına “olumlu” cevap veren toplumsal aktörlerin farklı dinamiklerle girdiği ilişkinin bir yansıması ve sonucudur...”

(Yazının tamamını dikkatlice okumanızı tavsiye ederim.)

*

Prof. Dr. A. Turan Alkan, “Deprem şikesi” başlıklı yazısında meselenin tam da bamteline dokunuyor: “Deprem öldürmüyor; akılsızlık, ihmâl, inşaat sektöründe yüksek kâr hırsı, bilgisizlik, vurdumduymazlık (yani “zalim düzen” RNE) öldürüyor...” Sonra bir çözüm önerisi getiriyor: “Eski-yeni demeden, istisnâsız her bina için bir inşaat hüviyet kartı ve sicili düzenlesek” diyor... Sonra binaya bir plaket çaksak ve plaketin altına şöyle yazsak diyor: “Bu binayı bu insanlar, filan tarihler aralığında teknik bilgi ve tecrübeleriyle inşa edip tamamladılar. Bu plakette adı geçen kişi ve kurumlar, binanın sağlığından ortaklaşa sorumludur ve garanti ettikleri tarihler içinde meydana gelen her türlü deprem, sel ve yangından doğacak zarardan ve tazmininden, görevleri çerçevesinde sorumlu tutulurlar.” “Marmara depreminde yüzlerce, binlerce bina yıkıldı; 20 bine yakın insan öldü; aklınızda Veli Göçer’den başka teknik sorumluluk yüzünden ceza görmüş kim var?” diyor… “Devlet bu gibi büyük felâketler ertesinde hesap defterini açmak, sorumluları hesaba çağırmak yerine, “Bir kazâdır oldu; şimdi milli birlik ve beraberlik zamanıdır; elbirliği ile yaraları saracağız; zarar gören vatandaşı mağdur etmeyeceğiz” yaklaşımını tekrarlayarak gerçek sorumluları gizliyor, görünmez hale getirip hedef şaşırtıyor. Sorarım; dağ başındaki samanlıktan bahçedeki kümese kadar her bina için bu uygulamayı ciddiyetle takib etsek ne olur? Ben söyleyeyim: Ortalık birbirine girer; siyasetçilere, mahalli yönetimlere karşı ağır politik baskı oluşur; vatandaş feryad eder, teknik adamlar sızlanır, odalar harekete geçer, uygulama rayından çıkarılır ve unutulur. Şu kadarcık çareyi, politikacılar benden iyi bilirler elbet. Niçin uygulamazlar?

*

Hüseyin Gülerce, “Van ve Erciş’i vuran deprem, müminler açısından İlahî bir ikazdır. O’ndan habersiz hiçbir şey olmuyor. Kıtaları kaydıran da O, fay hatlarında enerji biriktiren de O. Tabiata kanunları koyan da O. Kanunları bir kenara koyup, mucizeleri yapan da O. Bu bizim inancımız. O zaman, koskoca bir depremin zamanlamasına kafa yormamız gerekmez mi? İlahi ikaz, Allahualem, bizim kardeşliğimizle ilgili. Çünkü bu topraklarda ısrarla ve haince bir Türk-Kürt çatışması ile kardeşliğimiz, birliğimiz, dirliğimiz hedef alındı. Gönüllerimizi bir arada tutan sadece inancımız, ortak değerlerimiz kaldı. O değerlerden kopartılan yeni nesiller eliyle sağlam zeminlerden, çürük zeminlere çekiliyoruz...” diyor.

*

Mehmet Kamış, (Zaman, 26.10.2011) “Van depremi bizi sarstı, salladı, ümit ediyoruz ki kendimize getirsin. Artık zaman; şebekenin arkasındakilerle önündekileri birbirine karıştırmadan bu meseleyi çözme zamanıdır.” diyor.

*

Evet, teşhisler kısmen doğru ama tedaviler yok derecesinde eksik...

(Devamı var)

 

 

***

 

 

 

 

DEPREM(2): Sorunlar ve SOSYAL TUFAN

Reşat Nuri EROL

28.10.2011

‘BU İHMALLER CİNAYET’

-“Enkaza baktığınızda, malzemenin ne kadar kalitesiz olduğunu, o betonun adeta kuma dönüştüğünü, zemin kattaki beton blokların zayıflığından ya da kaldırılmasından bütün bir binanın ve içindekilerin acı fatura ödediğini görüyorsunuz. Belediyeler (devlet/hükümet/siyaset) de müteahhitler (siviller ve kurumları) de denetim elemanları (bürokrasi) da bu ihmallerin cinayetle eşanlamlı olduğunu artık görmek durumundadır...” Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan

‘17 TIRIMIZ YAĞMALANDI’

-“17 TIR’ımız, yağmacılar tarafından talan edilmiştir. Van’daki çadır kentimiz de bu yağmacılar tarafından talan edilmiş, vatandaşların direnci sayesinde oradaki 50 çadırımız muhafaza edilebilmiştir. Van’daki Kızılay Şube Başkanlığımız, bunlar tarafından basılmıştır...” Türk Kızılayı Genel Başkanı Ahmet Lütfi Akar

‘ÇÖKEN EVLERİN ALTINA DİNAMİTİ YAPI DENETİM FİRMALARI KOYDU’ / Haberin özü ve özeti şöyle:

-Özel şirketlerin yapı denetimlerinin altından skandal çıktı. Şirketlerin yüzde 90’ı denetimleri kağıt üstünde yaparken, hazırlanan raporlarda hayatta olmayan ölmüş mühendislerin imzası bulunuyor... Yapı Denetim Kuruluşları Birliği İstanbul Şube Başkanı Tekin Saraçoğlu’ndan korkunç iddia: “Çürük malzemeler denetim olmayan illere gönderildi. Van’da devletin denetim uygulamasının dün başlaması, çürük malzemenin bu bölgeye de gidebileceğine işaret ediyor…”

***

Anlayanlara; bu üç haber ve beyanat ‘YORUMSUZ’ çok şey anlatıyor.

Nasıl bir ‘SOSYAL TUFANI’ yaşamakta olduğumuzu gösteriyor.

Bu acı itiraf ve olumsuzluklara yorum yazmak içimden gelmiyor.

Sadece bizzat yaşadığım bir-iki örneği kısaca anlatacağım.

17 Ağustos 1999 Depremi hemen sonrasında İzmit, Adapazarı, Gölcük, Yalova taraflarına her gidişimde çok şeyler yaşadım, çok şeyler gördüm…

Hele Düzce Depremi sonrasında, Üstadım Süleyman Karagülle ile o ilçede (şimdi il oldu), Akevler İstanbul Konut Yapı Kooperatifi olarak kendi imkânlarımızla kurduğumuz “Depreme Dayanıklı Ahşap Ev” örneği mücadelemiz…

Bu mücadelede “belediye-bürokrasi-siyasiler-siviller” ile ilişkilerimizde yaşadığımız “deprem” değil de “tufan” seviyesindeki seviyesizlikler, ilgisizlikler, engellemeler ve daha bilmem neler de neler…

Gördüklerimizin ve bizzat yaşadıklarımızın hepsini yazmaya kalksak onlarca “hikâye” olur veya “DEPREM!” ana isimli birkaç roman olur ama yazsak ne fayda!..

***

Sadece Türkiye’de değil, komünizm yani demir perde yıkıldıktan sonra Bulgaristan üzerinden Balkan ülkelerine yardım TIR’ları götürdüğümde, henüz yollarda, özellikle Arnavutluk’ta öyle yağmalar yaşadık ki!..

Demek ki olması gereken “devlet-düzen-sistem-insan” olmayınca, her yerde aynı sorunlar yaşanıyor…

Aradan yıllar geçti…

Değişen bir şey yok…

Van Depremi’nde de aynı sorunlar ve SOSYAL TUFAN” var olmaya devam ediyor!..

***

2005 yılında yapılan Deprem Sempozyumu’nda uzmanların Van ile ilgili tespitleri şöyle: “Olası bir depremde ilk olarak hasar görebilecek yapı tipleri betonarme binalardır. Bu binalar içerdiği nüfus bakımından kayıpların fazla olmasına olanak sağlayacaktır. Yapı kalitesi son derece düşük bulunmuştur.”

Tesbit ve teşhis bu…

Sonuç ortada…

Van’da 7,2’lik depremde beton binalar yıkılırken, 4-5 yüzyıllık camiler ayakta…

Eski Van şehrinin Orta Kapı mahallesinde yer alan 444 yıllık Hüsrev Paşa Camii’nde tek bir çatlak oluşmamış, 1567 yılında Van Beylerbeyi Koca Hüsrev Paşa tarafından yaptırılan camide herhangi bir yıkım olmamış...

Japonya’da depremde binaları yıkılan halk nerelere sığındı: Okullara...

Bizde ise okullar, yurtlar, öğretmen evleri, devlet lojmanları yani “devletin, düzenin, sistemin, bu sistemin yetiştirdiği insanların yani müteahhitlerin ve diğer sorumluların” yaptığı neredeyse her şey yıkıldı, hepsi yerle bir oldu!!!

“DEPREM” değil, “SOSYAL TUFAN” seviyesindeki “tesbit ve teşhisler” böyle…

“SOSYAL TUFAN”a mukabil “tedavi, çare ve çözümlerimiz” gelecek yazılarda…

 

 

***

 

 

 

 

DEPREM(3): Birinci sorun bilgisizliktir

Reşat Nuri EROL

29.10.2011

“Türkiye’deki binaların yarısının yeniden inşa edilmesi gerekiyor.”

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan.

Van Depremi’nde 63 öğretmenimiz öldü ama Milli Eğitim Bakanımıza göre okullarımız iyi sınav verdi!..

HAZIRLANAN ‘DEPREM ÖN TESPİT RAPORU’ ACI GERÇEĞİ GÖZLER ÖNÜNE SERDİ / Türkiye İnşaat Mühendisleri Odası’nın hazırladığı rapora göre, Van’da yıkılan binaların tamamında kalitesiz ve yanlış malzeme kullanıldı. Çöken binaların ikisi hariç hiçbirinde hazır beton ve burgulu demir kullanılmamış...

Mehmet Altan, Sırf İstanbul’da iki milyon kaçak konut var...” diyor (Star, 28 Ekim 2011) ve yazısını şöyle bitiriyor: “İki milyonu İstanbul’daki dokuz milyon kaçak binayı ve gecekonduyu yıkıp yeniden yapabilecek miyiz? Van’daki asıl katil olan ‘hırsız müteahhit-siyasetçi-bürokrat’ üçlemesini deşifre ederek yargılayabilecek miyiz? Binaları yıkıp, masum insanları öldüren ‘hırsız sistemi’ ortadan kaldırabilecek miyiz? Büyük acılara neden olan deprem bizleri sarsalayarak kendimize getirip, yapısal ve temel sorunları çözmemize yardımcı olur ise bu yaşanan trajedinin bize bir lütfu olacak...”

***

İki gündür, iki yazıdır yazdıklarımı aslında “lafı eveleyip geveleme” sayıyorum ama bütün diğer köşe yazarları gibi benim de az da olsa bunu yapmam gerekiyor!

Sebebi malum!

Nitekim bugünkü yazımda da “başbakan-bakan-mühendis-yazar” gevelemeleri alıntıladım. Umarım var olan vahim durumu yeterince kavramamıza ve “sistem, düzen değişikliğine, yeniden yapılanma gereğine” yani ADİL (EKONOMİK) DÜZENe bir saniye bile geciktirmeden geçmemiz gerektiğine yeterli delil ve uyarı vesilesi olmuştur.

Bu gevelemelerden sonra, hazırsanız, sadede gelelim, “çare ve çözümleri” yazalım.

***

Bugün teknolojideki gelişmeler sayesinde depreme dayanıklı binalar inşa edilmekte... Ülkemizde ise -gevelemelerden de anlaşıldığı üzere- bu teknolojiden yararlanılmamakta...

Bunun sebeplerini dört madde ile sayabiliriz.

1- BİRİNCİ SORUN BİLGİSİZLİKTİR.

Teknolojiden yararlanmak için teknolojiyi bilmek gerekir. Bunun için de ilmî çalışmaya ihtiyaç vardır. Batı’nın kitaplarını okuyacağız ama orada yazılanlara inanmayacağız, kendimizin denemeler yapması gerekir. Denedikten ve onların söylediklerini doğruladıktan sonra onlardan yararlanmalıyız. “Ondan” demiyorum, “onlardan” diyorum; çünkü yalnız bir yeri değil, dünyadaki tüm uygulamaları öğrenmemiz ve anlamamız gerekir. Fransa, İngiltere, Almanya, ABD, Rusya, Japonya gibi ileri gitmiş ülkelerin ne yapmakta olduklarını öğrenmemiz gerekir. Yalnız oralara profesörleri göndermemiz gerekir, oralardan profesörleri getirmemiz gerekir. Oraya öğrencileri göndermememiz gerekir. Çünkü orada mühendis ve profesör olan Türkçeyi bile bilmez, bizim elemanımız olmaz, onların elemanı olur. Biz ne yapıyoruz? Yalnız İngilizce öğretiyoruz ve orada lisans öğrencileri okutuyoruz!..

Türkiye’nin yeri, konumu ve imkanları başkadır, Türkiye’ye göre çözümler üretmeliyiz. Nasıl tarladan yiyecekler toplarsınız ama onu kana karıştırmazsınız, önce mutfakta pişirir sonra midenizde sindirdikten sonra kana karıştırırsanız; aynı şekilde bilgileri de kendi beynimizde sindirdikten sonra o teknolojiyi kullanmalıyız.

Kandilli 6.6 şiddetinde zelzeleyi tesbit ediyor. ABD 7.2 diyor. Biraz sonra vazgeçiyor. Ama onu beyan edenler orada oturuyorlar. Depremin şiddetini bile tesbitten aciz bir rasathaneyi hemen kapatmak gerekir. Yalnız Kandilli Rasathanesi’ni değil, başörtüsü sorunu gibi büyük bir sorunu çöz/e/memekle meşgul üniversitelerimizi de kapatmak gerekir. Ya on yıldır bu sorunları çözemeyen sözde iktidarı ne yapmalı?!.

***

Bugünlük yerim bu kadar.

Gelecek yazıda “ÜLKEMİZDEKİ EKONOMİ, HUKUK VE SİVİL SAVUNMA SORUNLARI VE ÇÖZÜMLERİ” üzerinde duralım, inşaallah…

 

 

***

 

 

 

 

DEPREM(4): İkinci önemli sorun ekonomidir

Reşat Nuri EROL

30.10.2011

Dün “BİRİNCİ SORUN BİLGİSİZLİKTİR” dedik…

Devam ediyoruz…

2- İKİNCİ SORUN EKONOMİK SORUNDUR.

Ülkemizde emeğin ancak yarısından yararlanabiliyoruz.

Bizim hesaplarımıza göre ülkemizdeki işsizlik oranı yüzde 50’dir. Yarı emeğimiz boşa gidiyor. Boşa giden bu emeği değerlendirip muasır medeniyetin üstünde depreme dayanıklı binalar yapacağımıza, deprem olunca ah vah ediyor, binalarımızın yıkıldığını yazıp söylüyor ve bu duruma acıdığımızın, çok üzüldüğümüzün figanı ile avunuyoruz!

Daha doğrusu, dün de yazdığım üzere;

Lafı eveleyip geveliyor, bir türlü sadede ve “sistem, düzen, yeniden yapılanma” yani ADİL (EKONOMİK) DÜZENe gelemiyoruz…

***

Ülkemizdeki emeğin yarısı neden boşa gidiyor?

Bunun tek sebebi vardır;

Batı’nın sömürü aracı faizli zalim düzen...

Diyeceksiniz ki…

Bu “faizli zalim düzen” Batı’da gayet güzel gidiyor da bizde niye gitmiyor?

Gitmiyor, çünkü faiz sömürü aracıdır.

Onlar sömürüyor, onlar için iyidir; biz sömürülüyoruz, bizim için kötüdür.

“Faiz dünya gerçeğidir!” diyen zihniyet aslında işte bunu ilan ediyor;

“Sömürülme dünya gerçeğidir, sömürülmeye devam edeceğiz!” diyor...

O da kendince haklıdır!

Sömürü devam etmezse yeni 28 Şubat olur, o da anında oradan gider!

***

Öyleyse…

- Son “Van Depremi”nde ölenlerin sorumlusu kimdir?

- Kamu binaları dâhil yıkılan pek çok şeyin sorumlusu kimdir?

- Bu “zalim düzen” aynen var olmaya devam ederse sorumlu kimdir?

Her şeyden önce 28 Şubat zihniyetidir…

Süleyman Demirel zihniyeti ve uygulamalarıdır...

Recep Tayyip Erdoğan da maalesef o zihniyetin ortağıdır...

Ve elbette bu zihniyete ve bu zihniyet sahiplerine oy verip iktidar edenlerdir…

Bu konuda yazılacak, yazılabilecek, yazılması gereken o kadar çok şey var ki…

Ama “kör-sağır-dilsiz” olmayanlar için bu kadarı yeterlidir…

Yetmelidir…

Yetsin artık!..

***

Bugün günlerden Pazar, insanlarımız maalesef “tatil” havasında…

Hâlbuki aslında “tatil” yani “muattal” kalmak diye bir şey yok, Cuma bile tatil değildir… Pazar ve Cuma dâhil her gün çalışmalıyız…

İşçilerimizin, daha doğrusu işsizlerimizin “ama iş yok ki” dediklerini duyar gibiyim…

Çalışabilecek nüfusumuzun yarısı işsiz, âtıl, muattal, mecburen tatilde!..

Sürekli tatilde!..

Neden tatilde?..

Tatilde, çünkü ülkemizde “faizli zalim vahşi kapitalizm düzeni” var…

***

Hâlbuki…

ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”deki “Faizsiz Çalışma Kredisi” müessesesini kullanarak ülkemizin âtıl bulunan emeğini harekete geçirerek, projelerini hazırlamış olduğumuz “Yüz Dairelik Apartmanlar” yapıp halkımızı oralara taşımamız gerekir.

Bu sayede bir taraftan “DEPREM”, diğer taraftan “İŞSİZLİK” ancak böyle, yani “FAİZSİZ ADİL EKONOMİK DÜZEN”de etkisiz hâle gelir...

ADİL EKONOMİK DÜZEN” uygulaması sayesinde ülkemiz dünyaya örnek bir ülke hâline getirilir…

Sonra, o uyduruk malum şeyler değil de, işte bu düzen yani “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” dünyaya ihraç edilir…  

 

 

***

 

 

 

 

DEPREM(5): Hukuk ve sivil savunma sorunu

31.10.2011

Önceki yazılarda…

“BİRİNCİ SORUN BİLGİSİZLİKTİR” dedik…

“İKİNCİ ÖNEMLİ SORUN EKONOMİDİR” dedik…

Bugün…

“HUKUK VE SİVİL SAVUNMA SORUNLARI” ile devam ediyoruz…

***

3- ÜÇÜNCÜ SORUNUMUZ HUKUK SORUNUDUR.

Yalova’da binalar yıkılıyor, sorumlu Veli Göçer oluyor!

Oysa Veli Göçer kaçak inşaat mı yapmış, projesi olmayan inşaat mı yapmış, Belediye’de tasdik ettirmemiş mi, inşaat yaparken sorumlu mühendis bulundurmamış mı, odalardan onaylı kalfa çalıştırmamış mı?

Hayır!

Bunların hepsini yapmış…

Müteahhit daha ne yapacaktı?

Projesi Bakanlığın yönetmeliğine uymamış mı?

Bunların hangisi olmamışsa sorumlu odur.

Demek ki sorumlu ararken:

a) Veli Göçer veya Van’lı müteahhit proje yaptırmış, teknik eleman da çalıştırmışsa, onun sorumluluğu biter.

b) İnşaat projeye uygun yapılmışsa, o zaman uygulamada teknik elemanların sorumluluğu biter.

c) Proje Belediye’den ve Oda’dan kontrol edilmişse, proje yapanların sorumluluğu biter.

d) Proje yönetmeliklere uygunsa odanın ve belediye görevlisinin sorumluluğu biter.

e) Bundan sonraki sorumluluk Bakanlığa aittir. Bu işi yapamıyorsa, o Bakanlık lağvedilir.

Demek ki hukuk düzenimiz çalışmıyor!

Suçlu bulunamıyor!

Yetkililer belirsiz!

Yetkililer sorumsuz!

Bizim asıl sorunumuz işte budur.

Sorumsuz devlet memurlarına halkımızı zalimce ezdiriyoruz…

Halkımız da kendisini onlardan korumak için hile yollarını arıyor…

Tutulan muhasebe defterleri sadece vergi kaçırma kayıtlarından ibarettir…

İnşaattaki teknik elemanlar da sadece hileli inşaat yapmak için istihdam edilir...

***

4- DÖRDÜNCÜ SORUN SİVİL SAVUNMANIN OLMAMASIDIR.

Deprem veya âfet olunca ne yapılacak?

Kızılay çadır gönderecek...

Saçma!

Herkesin evinde her şeyden önce nüfusa göre uyku tulumu olmalıdır. Herkesin evinde soğuğa tedbirli çadır olmalıdır. Herkesin bu durumda tuvaletini yapacağı özel kabı bulunmalıdır. Herkesin su kabı olmalıdır. Bunlar paket hâlinde çok ucuz üretilip piyasaya arz edilmeli, hepsi bir sandık içinde olmalıdır. Zelzele ve âfette kolay bulunabilsin diye bahçede özel yerde saklanmalıdır. Demek ki “ilk yardım” kişinin kendi tedbirleri olmalıdır.

Sonra yüz hanelik semtlerin 24 saat yetecek stok suyu ve yiyeceği olmalıdır...

Sonra her ilçenin, daha doğrusu her ilin bir haftalık stok ve imkânları olmalıdır...

Devlet ancak bir haftadan sonrakinin sorumlusu olmalıdır...

Yani yönetim ona göre hazır olmalıdır...

Bunların olması için önce Batı’yı körü körüne taklit etmekten ve peşinde kuyruk olmaktan vazgeçmemiz, sonra kendi sorunlarımızı kendimizin çözmesi gerekir. Gerçek ve köklü çözüm ancak böyle mümkün olur.

***

Biz buna “MİLLÎ GÖRÜŞ” diyoruz…

Biz buna “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” diyoruz…

Bu gömlekler çıkarılırsa bu iş olmaz, olamaz; nitekim olmuyor…

Uyanmak için “kriz/ler” ve “deprem/ler” değil de “TUFAN” mı bekliyoruz?!.

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2011 Yazıları
1-2011 Ocak
1014 Okunma
2-2011 Şubat
930 Okunma
3-2011 Mart
927 Okunma
4-2011 Nisan
977 Okunma
5-2011 Mayıs
917 Okunma
6-2011 Haziran
966 Okunma
7-2011 Temmuz
902 Okunma
8-2011 Ağustos
909 Okunma
9-2011 Eylül
921 Okunma
10-2011 Ekim
938 Okunma
11-2011 Kasım
966 Okunma
12-2011 Aralık
901 Okunma