Milli Gazete 2011 Yazıları
Reşat Nuri Erol
2011 1.Baskı
902 Okunma
2011 Temmuz

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri EROL
resaterol@akevler.org

 

TEMMUZ 2011

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

Sekiz Sorun(2): BORÇLAR

Reşat Nuri EROL

01.07.2011

Borçlar...

Dış ve iç borçlar...

Devletin borçları, şirketlerin borçları, bankaların borçları...

Bu borçlar yetmiyormuş gibi bir de bunların faizleri!. Son yıllarda giderek artan ve onları intiharlara kadar sürükleyen vatandaşlarımızın faizli kredi ve kart borçları!..

Borçla yatıp borçla kalkıyoruz!..

Borçlanıp tüketiyoruz, üretmeden borçlanıyoruz!..

Borçlanıp güya kalkınıyoruz, borçlanıp güya millî gelirimizi artırıyoruz ve hiç kimseyi değil sadece kendimizi kandırıyoruz!..

Evet, borçlanıp borçlanıp yaşıyoruz ama nereye kadar?!.

*

Yeni borçlanma yöntemleri bulmuşuz...

Millî Gazete’nin geçen günkü (27.06.2011) manşeti neydi: GİRDAP / Vatandaş bankaya, bankalar ise yabancıya borçlu! Bankaların yurtdışı borçları 52,8 milyar dolara ulaşmış!. Türkiye’deki faizci bankaların büyük ölçüde kredi sağlayabilmek için yurtdışından aldıkları faizli borçlar, Nisan sonu itibariyle 52 milyar 825 milyon dolar olmuş!. Yurtdışından “düşük faiz” ile elde ettikleri dövizi Türkiye’de görece daha “yüksek faiz” ile vatandaşa kullandırarak kâr peşinde koşuyormuş, bankalar!..

Faizli banka düzeni ve “faizli borçlar” yani katmerli batak düzeni ve batanlar!..

***

1- İkinci sorun olan “BORÇLAR SORUNU” nasıl çözülür?

İnsanların bir kısmı çalışıyor, teknoloji sayesinde bol ürün elde ediyor ve onu satıyor...

Diğer taraftan tarımda çalışanlar ise ürünlerini teknoloji ile artıramıyor ve hayatlarını çalışarak sürdüremiyor...

Onlar da bugünkü bu şartlarda “borçlu” hâle geliyorlar...

Yani yeryüzünde insanların bir kısmı “borçlu”, bir kısmı “alacaklı”; ülke içinde halkın bir kısmı “borçlu”, diğer kısmı “alacaklı”dır...

Bu “borç ve alacak ilişkisi” sadece kişiler arasında kalmamakta; birkaç zengin ortaya çıkmakta, onlar alacaklı, halk ise borçlu...

Bu durum yalnız bir ülkede değil, artık yeryüzündeki bütün ülkeler borçlu ve alacaklı durumda...

*

Borçlar gittikçe artmakta, insanlar borçlanarak yaşamakta...

Bir taraftan borç miktarı arttığı gibi diğer taraftan alacaklılar azalmakta, borçlular çoğalmakta...

Sorun var ve sorun giderek büyüyor, bu sorunun sonu nereye varacak; alacaklılar bu alacaklarını neye kullanacaklar, borçlular bu borçlarını nasıl ödeyecekler?!.

Bir gün gelecek halk borcunu öde/ye/meyecek, böylece alacağın değeri kalmayacak, en sonunda ekonomi stop edecek ve insanlık açlıktan helâk olacak...

Zaman zaman ülkemizde ve dünyada ortaya çıkan “ekonomik krizler” işte bu topyekün iflas etmenin habercisi, “faizci kapitalist zalim düzen ve ekonomik sistem” çökmüş durumda…

***

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” bu sorunun çözümü için ne diyor?

- Para karşılıklı çıksın...

- Halk üretsin, malı ortak ambara teslim etsin…

- Halk aldığı belgeyi tüccara satsın, tüccar da belgeyi diğer tüccarlara satsın...

- Böylece en başta söylediğimiz gerçekleşsin, para ‘mal belgesi’ karşılığı ortaya çıksın.

*

Sonuç…

- Belge karşılığında ambarda mal var...

- Kasadaki belge karşılığında da halkta para var...

İşte, var olan ve dünyayı perişan eden “zalim düzen”in biricik alternatifi “ADİL EKONOMİK DÜZEN”de karşılıksız para yoktur.

Aracılar kârı “para” üzerinden değil “mal” üzerinden yaparlar.

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”de para piyasada sabit kalarak dolanır.

Aracı kârı ve artan miktar yatırımlara dönüşür.

Mal olur ve hisse senetleriyle yine halka döner.

Devlet, kurum, şirket ve vatandaş borçları yok olur;

“Borçsuz yaşama düzeni” kurulur.

İşsizlik sorununun olmadığı borçsuz bir dünya düzeni…

Ne dersiniz, “dünya cenneti” gibi bir şey değil mi?..

Evet, aynen öyle…

“ADİL EKONOMİK DÜZEN” dünya cenneti gibidir.

 

 

***

 

 

 

 

Sekiz Sorun(3): TARIM ve …

Reşat Nuri EROL

02.07.2011

Bir taraftan Meclis açıldı/açılıyor ama kimileri “yemin” etmiyor, kimileri Meclis’i “boykot” ediyor; diğer taraftan başbakan ve 24 bakandan oluşan 61. Hükümet kuruluyor…

Önce Meclis Başkanı seçilecek…

Sonra?!.

Sonrasıyla ilgili yazacağım çok şey var ama…

Yeni hükümette yeni bakanlıklar olacak; Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, Avrupa Birliği Bakanı, Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı, Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanı, Ekonomi Bakanı, Gençlik ve Spor Bakanı, Gıda, Gümrük ve Ticaret Bakanı, Kalkınma Bakanı ile Tarım ve Hayvancılık Bakanı; bir de icracı bakanlıklara üçlü kararnameyle atanacak “bakan yardımcıları” da ilk kez görev yapacak…

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de “ana sorunlar” ve o sorunlara bağlı/bağımlı diğer sorunlar “çözümsüz” olarak var olmaya devam ediyor…

“Tarım ve Hayvancılık” alanlarında da çözümlenmemiş, bu arada giderek artan sorunlar var…

Bir zamanlar “tarım ve hayvancılıkta kendine yeten” sayılı birkaç dünya ülkelerinden biriyken, şimdi bunları ve kurbanlıklarımızı bile ithal eder hâle geldik/getirildik!!!

Bugünkü yazımızda, önce bu sorunların “tesbit ve teşhisi” üzerinde, sonra “çare ve çözümleri” üzerinde duralım…

***

Sanayinin gelişmesi, teknolojinin sağladığı imkânlar, kentlerdeki refah köylerdeki insanlarımızı tarlaları bıraktırıp kentlere taşıdı.

Başlangıçta bu göçlerin yararı oldu, böylece sanayileşme ve kentleşme başladı.

Sonunda köyler boşaldı, tarlalar ekilmez oldu...

Bunun sonucunda bir taraftan “işsizler ordusu” oluştu, diğer taraftan da yeterince üretim yapılmadığı için “yokluk ve açlık” ortaya çıktı.

Tarım sadece düz ve sanayi ziraatının yapıldığı yerlerde yoğunlaştı.

Ne var ki bu yerler artan nüfusa yetmemekte, yetse bile bu topraklar zamanla çoraklaştığı için gittikçe verim vermez hâle gelmekte…

Bir başka önemli musibet daha; buralarda yapılan tarım “hormonlu” olmakta, insan sağlığını ve neslini tehdit etmekte, bu durumda insanlığı büyük tehlikeler beklemekte...

***

“ADİL EKONOMİK DÜZEN” bu sorunu nasıl çözüyor?

Topraklar yeniden harmanlanıp gelişmiş tarım bilgilerine göre büyüklüklere ayrılacak. Tarım işletmeleri küçük işletmeler hâline getirilecek. Her aileye onu işleyebileceği kadar arazi verilecek. Bu uygulama Sovyet ülkeleri ve yöneticilerinin yaptığı gibi halkın elinden zorla tarlalarını alarak değil, özendirilerek yapılacak. Önce hazineye ait hâli/boş yerler “modern aile işletmeleri” hâline getirilecek, tarım yapacaklara işletme mülkiyeti ile verilecek. Yerli halk gelip yerleşmeyebilir; bu durumda yabancı ülkelerden gelen göçmenler yerleştirilecek. Bu da mümkün olmazsa, oradaki nüfusun artmasına imkân verilecek, çok çocuk teşvik edilecek.

Ayrıca köylerde “küçük sanayi” geliştirilecek. Bunun anlamı şudur: Tarımda iş varsa orada çalışacak ama tarımda iş olmadığı zaman boş saatlerinde gelip çalışılabilecek küçük destek sanayi tipi imalathaneler kurulacak. Bunun dışında tarım bölgelerindeki “sağlık sorunu” ve “okul sorunu” da devletçe çözülecek. Hastahaneler parasız olacak, refakatçi de hastahanede parasız kalabilecek. Hastayı nakleden servisler tamamen ücretsiz olacak. Ayrıca doktorlar köylere kadar giderek muayene ve tedavilerini yapacak. Okul sorununu çözmek için önce okula devam mecburiyeti kalkacak, isteyen internetten istediği okulu okuyabilecek, devlet sadece imtihanlar yapacak; böylece “çalışarak okuma sistemi” getirilmiş olacak. Köyden kente gidiş gelişler tamamen bedelsiz olacak...

***

‘Bunların kaynağını nereden bulacaksınız?’ diyebilirsiniz...

Kaynak insan emeğidir, emek en kutsal değerdir.

“İnsan için emeğinden başkası yoktur.” (âyet) diyor, Kur’an.

Geliştirip uygulayacağımız politikalarla “emek” bu tarafa yönlendirilecek demektir. İşletmelerden “Genel Hizmet” karşılığı alınacak, bu karşılık “üretimden pay” olarak alınacak; bu “paylar” bu “hizmetler” için harcanacak, kentlerde çalışanlardan alınan paylar köylere aktarılacak demektir.

Yani köyde çalışmak ve yaşamak da cazip hâle getirilecek.

Bu payın miktarı değiştirilerek gerekli “denge” oluşturulur.

 

 

***

 

 

 

 

Sekiz Sorun(4): Karşılıksız Faizli PARA

Reşat Nuri EROL

03.07.2011

Bundan önceki üç yazıda sayılan “işsizlik, borç/lar, köylerin boşalması ve tarım ile hayvancılığın çökmesi” gibi “temel sorunlar”ın ana sebebi “para”dır.

Uygun, sağlam, güvenilir, karşılığı olan “para” olmayınca “denge”yi kuramazsınız, “devlet” olamazsınız.

Nasıl gelişmiş hayvanlarda kan dolaşımı vardır, kalb durduğu zaman nasıl insan ölürse; aynen bunun gibi “gelişmiş bir devletin ve insanlığın” kanı da “para”dır, “sağlam para”dır, “karşılığı olan para”dır ve para insanlığı tek topluluk hâline getirmektedir.

Dolar olsun, TL olsun fark etmez; bugünkü paranın yani cebimizdeki kâğıt paranın karşılığı yoktur. Merkez Bankası faiz karşılığı para ihraç eder. Bu para kanserli bir paradır, kanser hücreleri gibi çoğalmaktadır. Merkez Bankası para çıkarır ve bankalara “faizle” para verir, bir sene sonra yüzde 10 faizle geri verilmesini ister. Halk para bas/a/madığı için bu parayı veremez; verebilmesi için Merkez Bankası yeniden “faiz” kadar para basıp bankalara verir. Böylece piyasada durmadan çoğalan bir “faiz parası” ortaya çıkar. Bu çıkışın reel ekonomi ile ilişkisi olmadığı için “enflasyon sorunu” ile karşı karşıya kalınır.

Ülkemizde ve dünyada uygulanan bugünkü ekonomiyi veya fasit daireyi tanımlayan temel kuralımız neydi; ne kadar “FAİZ” o kadar “ENFLASYON”!!!

Dünyada ABD doları artıp çoğalmaktadır...

Dünya devletleri (mesela Çin) deseler ki;

“Biz dolarla değil kendi paramızla satış yapacağız…”

ABD o gün iflas eder...

“Adil (Ekonomik) Düzen”de “faiz” yoktur, “karşılıksız para” çıkartılmaz...

***

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”de para dört yoldan çıkar:

1. Halk tarım ürünlerini yılbaşında sipariş versin, sen borçlanırsın, üretici de ürün borçlanır. Böylece yılbaşında tüm yıllık tüketim ürünleri sipariş verilmiş olur. Halkın bu siparişi verebilmesi için nüfus başına bir “para” çıkarılır; karşılığı sipariş edilen mallardır.

2. Üretimde çalışanlara “çalışma kredisi” verilir, işveren borçlandırılır, üretimde çalışan işçiye ödenir. Böylece üretim yapan emek karşılığı olarak devlet “para” çıkarmaktadır. Ambarlarda mal vardır, halkta para vardır.

3. Taşınmazlar karşılığı da “para” çıkarılır, halktan taşınmazların satın alınması için para çıkarılır, halka taşınmaz satılıp para piyasadan çekilmiş olur.

4. Kuyumculardaki altın karşılığı da “para” çıkarılır, devlet “altın parası”nı çıkarır. Kuyumculuk yapacaklara faizsiz olarak kredi verilir. Onlar da onunla altın satın alırlar, sermayeye sahip olurlar. Altın para piyasada altın değeri ile dolaşmaya başlar.

Uygarlaşmanın ortaya çıkardığı dört ekonomik hastalığın yanında dört sosyal hastalık vardır. Allah’ın rahim sıfatı bunlara da çare bulmalıdır.

***

İslâm siyasetçilerine göre bir devletin “devlet” olması için iki şeye ihtiyacı vardır.

Birincisi; adına hutbe okunmalıdır, oranın halkı onu bağımsız devlet kabul etmelidir, yani siyasi gücü olmalıdır, ordusu olmalıdır, halk devletin ordusuna güvenip itaat etmelidir.

İkinci şart ise; “ekonomi”dir, o da “para” çıkarmaktır, devletin kendi parasını çıkarmasıdır. Batlılar buna “senyoraj hakkı” diyorlar.

Amerika Birleşik Devletleri diye bir devlet yoktur, çünkü ABD devlet olarak “para” çıkaramıyor, Merkez Bankası (FED) Yahudilerindir. Yani Amerika Birleşik Devletleri aslında “devlet” olarak -Ortadoğu’daki İsrail’den önce- birinci İsrail devletidir. Filistin’deki İsrail devletini o halde tutan da ABD’li Yahudilerdir. Dolar bir gün batacaktır; bunu yine Yahudiler yapacak ve onlar batıracaklardır. ABD halkı uyanmış ve Obama’yı seçmiş; Yahudiler ipin ucunu kaçırmışlardır, güvenilir yer bulduklarında bir günde ABD’yi batırabilirler... Dolar çöktüğü gün tüm diğer karşılıksız paralar da çökmüş olacak, “faizli para” iflas edecektir…

***

Dört “ekonomik sorunu” hallettik;

Geriye dört “siyasi ve sosyal sorun” kaldı…

 

 

***

 

 

 

 

Sekiz Sorun(5): Yargı ve Yönetim-1

Reşat Nuri EROL

04.07.2011

Ne diyorduk?

‘Dört “ekonomik sorunu” hallettik; geriye dört “siyasi ve sosyal sorun” kaldı…’

“Sekiz Sorun” başlıklı çalışmamızın en başında ne dedik?

‘Sekiz yıl geçti... Dokuzuncu yıldayız... AKP iktidarında yeni bir Meclis dönemi daha başlıyor... Çözülemeyen “ana sorunlarımız” arasında yer alan “sekiz sorunumuzu” tekrar hatırlatıyoruz, Adalet” ve “Kalkınma” Partisi mensuplarına: 1- İşsizlik, 2- Borçlar, 3- Çöken Tarım, 4- Karşılıksız Para, 5- Çöken Yargı, Hukuk, Anayasa, 6- Terör, 7- Millî Olmayan Medya, 8- Ve Askeri Müdahaleler... Sekiz sorunun dördü kalkınma yani ekonomi ile dördü de adaletyani yönetim ile ilgili... Adalet ve Kalkınma Partisi sekiz yıldır iktidarda ve “Adalet mülkün/yönetimin temelidir” prensibini biliyor... Meclis açılıyor ama zavallı “adalet/yönetim” ve zavallı “kalkınma/ekonomi” hâlâ çözümsüz!!!’

*

Ele aldığımız “sekiz sorun”un belki de en önemlisi ve en başta geleni “YARGI” yani “ADALET” yani “YÖNETİM”; çünkü “ADALET MÜLKÜN/YÖNETİMİN ESASIDIR.”

Bunun böyle olduğunu her vesileyle hep hatırlatıyoruz…

Nitekim geçtiğimiz yılbaşında (20.02.2010) Ana sorunlar, yargı ve ADALET başlıklı yazımızda da hatırlatmışız; önemine binaen orada yazdıklarımızı bu konu vesilesiyle bir kere daha hatırlayalım:

İktidar partisinin “muktedir” olabilmesi için neler yapılması gerekiyordu?/ İlk iktidar olduğu yıldan yani yedi yıl öncesinden itibaren, her vesileyle nelerin yapılmasının elzem olduğunu, öncelikle hangi sorunların hem de acilen çözülmesi gerektiğini sürekli olarak söyledik ve yazdık…/ Elbette “anayasa çoğunluğu” elde edilmişken, halkımız iktidar partisine bu gücü vermişken, öncelikle “anayasa meselesi” halledilmeliydi…/ Maalesef halledilmedi…/ İktidar partisinin, ilk iktidar olduğu yıl acilen çözmesi gereken dört ana sorun olduğunu -elbette çözüm önerileriyle birlikte- yazmış ve sürekli hatırlatmıştık: -İşsizlik… -Dış borçlar… -İşlemeyen YARGI… -Millî olmayan medya…/ Yedi yıl öncesinde Türkiye’nin ana sorunları bunlardı; yedi-sekiz yıldan beri hiçbir şey değişmedi, ülkemizin ana sorunları yine aynı!/ Sorunları anıp sıralamışken, çare ve çözüm önerilerimizi de hatırlayalım:

-İşsizlik sorununun çözümü için çalışanlara kredi verilmeli…

-Dış borçlar için de dış borcu iç borca çevirme, para borcunu mal borcuna çevirme, borcu iştirake çevirme yolları tercih edilmeli...

-“YARGI”yı “ADİL” bir şekilde çalışır hâle getirmek için de tarafların seçtiği “hakemlik” ve “bilirkişilik” müesseselerinin işler hâle getirilmesi gerekir…

-Millî medyanın oluşması için de medya kooperatifleri kurulmalı, okurlar bu kooperatiflere üye yapılmalı; ilgili, yetkili ve yazarlar da yönetici olmalı…/ İktidardakiler yedi yıldır söylenenleri duymadı, yazılanları görmedi!’ (Hâlâ duymamaya devam ediyorlar!!!)

“ADALET” demişken; isminde “adalet” kelimesi olan iktidar partisine, aslında kendilerinin de çok iyi bildikleri önemli bir hatırlatma daha yapalım: Adalet mülkün/yönetimin esasıdır/temelidir. Hani hep 16 devlet kurmuş olmakla öğünür dururuz ya; ne hikmetse o devletleri nasıl yıkıp batırdığımızı hiç gündeme getirmeyiz! Ne dersiniz, o devletlerin yıkılışının ana sebebi “adaletsizlik” olmasın. “Anayasa”dan başlamak üzere, yönetimin esası/temeli olan “adalet” mekanizması ile ilgili “yargı reformu”nu yakın geçmişte yapmadıysanız veya bugün hemen yapmazsanız; pek çok aklı selim sahibi yazarın 17’nci devletimizin yıkılmakta olduğu hatırlatmaları ile karşı karşıya kalırsınız.../

Tek çare ve çözüm var:

Adalet.. Adil Yönetim.. Adil Düzen.. Adil Ekonomik Düzen…/

“Adalet”in, ya da bir başka deyişle “yargı”nın, yönetimin esası ve ana mihveri olduğunu bir kere daha hatırlayalım ve yıkılışa doğru giden bu sürece ana sorunları çözerek “DUR” diyelim; hem de bir an önce ve acilen “DUR” diyelim çünkü “Başka Türkiye Yok!”

*

“Adalet mülkün/yönetimin esası/temeli” olduğuna göre;

Bu konuya bir yazı ile daha devam edeceğiz…

 

 

***

 

 

 

 

Sekiz Sorun(5): Yargı ve Yönetim-2

Reşat Nuri EROL

05.07.2011

Tam bir yıl önce de (10.07.2010) “ADALET!?!” başlıklı yazımızda feryat etmişiz: ‘Adalet önemli, adalet her şeyin başı, adalet mülkün/yönetimin temeli…/ Peki, ülkemizde “adalet” ve “adil devlet” ya da “adil yönetim” var mı?../ Bir zamanlar “Adalet Partisi” vardı… Şimdi de adında “ADALET” kelimesi bulunan ve sekiz seneden beri -kimi zaman anayasa ekseriyeti ile- tek başına iktidar olan bir parti var ama; “adalet, adil yönetim, adil devlet düzeni” yok, yok, yok!/ ‘Hem de anayasa ekseriyeti ile- tek başına iktidar’ dedim ya; işte “ADALET” denince en önemli konu olan “anayasa meselesinde” bile yapılması gerekeni bir türlü yap(a)mayan… Son olarak yapmaya kalkıştığında da, AYM dahil diğer her türlü sözde yargı yöneticileriyle el ele verip yüzüne gözüne bulaştıran bir parti ile güya yönetiliyoruz!!!/ En tepedeki başkanlarından, ulaşabildiğim ve yakinen tanıdığım her türlü kurucu ve yöneticilerine, elbette en baştaki akıl vericilerine de yıllarca neyi anlattım: Zulüm düzeninde, zalim devlet düzeninde “adalet” olmaz, olamaz; adınızda “ADALET” kelimesi olsa da olmaz. Bu iş kelime, kavram, isim işi değil, “ilim” işidir, İLİM!/ Zulüm ile âbâd olunmayacağını, olunamayacağını hem kendilerinin, hem de kendilerine akıl veren sözde ilim adamlarının bilmesi gerek/irdi. Biz de öyle olduğunu zannediyorduk. Ama o zannımız doğru değilmiş ki; baksanıza, aradan sekiz yıl geçti, hâlâ ‘tık’ yok! Zulüm düzeninde yola devam!.. Bakalım nereye kadar, ya da nereye toslayıncaya kadar? Haydi, ilmî gerçekleri görmüyor, göremiyorlar; peki, tarih de okumuyorlar mı? Tarihteki hangi devlet zulüm ile âbâd olmuş veya sonu berbat olmamış; hangi devlet?!./ Sonuç: Adalet yok, adil devlet yok, adil devlet yönetimi yok, adil anayasa yok ama “zalim düzen” ve ona bağlı/bağımlı her türlü “zulüm” var…/ Çare ve çözüm: O da artık ayan beyan belli; sadece bu köşede yazılan gerçekler ve her türlü çözümlerden bile besbelli. Eksik olan ne? Eksik olan onu yapacak irade ve onu uygulayacak inanan insanlar, yani uygulayıcılar.../ ADALET!?!

***

Eskiden bir bucakta yaşayanlar bir taraftan birbirlerini yakından tanır, diğer taraftan onların bütün hareketlerini takip ederlerdi, çıkan nizalar iki kişinin “hakemliğinde” çözülürdü.

Bugün ise ilişkiler birbirini tanımayan kimseler arasında cereyan etmekte, nizalar “hâkimler” tarafından çözülememektedir.

Eskiden mevzuat çok azdı. Herkes hukuk öğrenir, ona göre hüküm neyse yeni sözleşmeler yapılır ve bunlar bilinirdi.

Bugün ise yeni sözleşmeler yapılıyor ama artık bir hâkimin bu sözleşmeleri bilmesi mümkün değil... Soruşturma, bilirkişi, raporlar ve savunma çalışamamakta... Mahkemeler on yıllarca karara bağlanamamakta... Mahkemeler “bağımsız” değil, “tarafsız” değil, halk nezdinde “saygın” ve bütün bunlar olmayınca da “etkin” değil... Şöyle ki; kişi suç işlese bu mahkemeler ceza vermiyor, suç işlemese yine aynı mahkemeler istedikleri zaman mahkum ediyor!!!

Yargı sorununu çözmediğiniz zaman insanlar kendileri “ihkak-ı hakka” yani “kendi haklarını kendileri almaya” kalkışırlar ve ilkel döneme dönülmüş olur. Bugünkü hukuk sistemi tarım dönemi hukuk sistemidir, çağımızın sorunlarını çözmekten çok uzaktır.

***

“ADİL DÜZEN” bu soruna çözüm getirmiştir.

Önce topluluk hakemleri eğiterek yetiştirecek ve onlara güvenceli ehliyet verecek.. İlçede, ülkede ve insanlıkta yeter sayıda “ehil hakem” olacak... Davacı ve davalı bunlardan birerlerini hakem seçecekler, başhakemi de hakemler seçecek... Bunların verdiği karar kesin olacak... Bunların kararlarına uymayanları silahlı kuvvetler yola getirecek...

Hakemlerin üstünlüğü tartışılmaz olacak... Parlamento da cumhurbaşkanı da hakemlerin kararlarına uymak zorunda olacak... Hakemlerin kararları bozulamayacak, infaz edilecek; herkes bilecek ki hakem kararından dönülmez...

Hakemler ölüme hükmederlerse mahkûm öldürülecek...

Yönetimde ciddiyet ve adalet burada başlar...

Hakem kararlarına karşı dava açılamaz ama hakemlere karşı dava açılır... Hakemler mahkûm olurlarsa âkileleri (dayanışma kurumları) ödeme yapar...

Karar haksız da olsa kazanan bir daha kaybetmeyecek; mağdur olanın mağduriyeti ayrıca tazmin edilip giderilecek...

 

 

***

 

 

 

 

Sekiz Sorun(6): Şike, Mafya, TERÖR

Reşat Nuri EROL

06.07.2011

Son iki yazımızda “yargı ve yönetim”den yani en hafif ifadeyle bu alanlardaki zaaf ve yetersizliklerden söz ediyorduk. Yargı çalışmayınca, yönetim yeterli olmayınca, daha doğrusu sistem/düzen zalim olunca ne olur; insanlar bizzat kendileri ihkak-ı hakka kalkışırlar, kendi haklarını kendileri aramaya kalkışırlar. Bunun için mafyalar kurulur; iş mafyası, senet mafyası, rüşvet mafyası ve TERÖR mafyaları oluşur; ayrıca cuntalar, çeteler...

Bu günlerde “futbol şikesi, futbol mafyası” gündemde ya, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. (Meraklısına Not: Şike, bir spor karşılaşmasının sonucunu değiştirmek için maddi/manevi bir çıkar karşılığı varılan anlaşmadır. Türkiye 8 milyar dolarla resmi bahis liglerinde dünyada üçüncü sıradaymış, her hafta 3,5 milyon kişi bahis oynuyormuş…)

Yani hayatımızın her alanı mafyalaşmış durumda, “mafya ve şike” nerde yok ki?!.

Sayalım; “şikeli futbol”, “şikeli hukuk”, “şikeli demokrasi/siyaset”, “şikeli ekonomi/borsa” (mesela, yazdığım son “borsa” yazılarına bakabilirsiniz) vs…

Mafyanın bir adım ötesi olan “terör” ve terör örgütleri, çeteler ve cuntalar... Haklı olmanız yeterli olmaz, rüşvet mafyasına bir şeyler verirseniz belki hakkınızı alabilirsiniz...

Böylece devlet içinde devlet oluşur ve Ergenekon olur, Balyoz olur, JİTEM olur, daha bilmem ne olur; her yeri çeşit çeşit “mafya ve terör” örgütlerinin kaplaması yetmiyormuşçasına bir de “bunlar” olur!!!

*

İnsanlar haklarını mahkemelerden alamayınca mafya şebekelerine, terör örgütlerine baş vururlar ve onlar devletin yapacağı ya da yapması gereken işleri güya yapmaya başlarlar. Gizli terör örgütleri oluşur. Yerli ve yabancı, gerçek ve taşeron örgütler oluşur. Devlet de bunlardan korunmak için (JİTEM gibi) gizli istihbarat teşkilat/lar/ı kurar. Böylece halk iki veya daha çok “gizli” arasında büyük huzursuzluk içinde yaşama mücadelesi verir...

Vatandaş olarak konuşurken, düşünürken, hareket ederken, hattâ en basit bir konuda bir müsvedde tutarken bile yakalanırsam ne olur ne olmaz der, ona göre hareket eder veya edemez. Gizli mafya, gizli örgüt, gizli istihbarat teşkilatı deşifre olmaz, her şeyi gizli yapar. Böylece tüm ülke halkı korku içinde ve sırlar âlemimde güya yaşar; böyle ne kadar yaşanabilirse, yaşanan bu hayata ne kadar hayat denebilirse…

Son gelişmeler ortada; güya “spor” olan “futbol” dünyasında dönen dümenler ve müsabaka sonuçlarının milyarlık bahislere konu olması gösteriyor ki, mafyalaşmayan yerimiz ve sektörümüz yok gibi; bu son gelişmeleri dikkatle takip ediniz… Baksanıza… Milli(!) Piyango’dan başlamak üzere futboldaki maç sonuçlarına kadar nice alanda, yani “kumar” ve “zina” bile kanunen devlet korumasında, devlet işletmesinde!!!

*

Başından sonuna, dünden bugüne bakar mısınız, gelişmeleri genişçe bir perspektiften değerlendirir misiniz?..

Dünkü PKK bizzat MİT tarafından kurulur, gelişir ve bugünkü PKK’ya dönüşür, dönüşür, dönüşür ve bir şekilde “parti” olup Meclis’e kadar uzanır ama Meclis’te de normal bir parti gibi hareket etmez; aynen 12 Haziran seçimleri sonrasında yaptıkları üzere…

Kimin eli kimin cebinde, kim kiminle işbirliği yapıyor, kim kimden yardım alıyor kim kime yardakçılık yapıyor belli değil, hangisi yerli hangisi yabancı belli değil; yerli ve yabancı mafya ve terör örgütleri ülkemizde cirit atıyor…

En başta ne dedik; “yargı ve yönetim”in olmadığı, olanının da çalışmadığı yerdeki boşluğu “mafya ve terör örgütleri” doldurur… Bunlar oluşmuştur, vardır ve “Zalim Düzen” sona erip “ADİL DÜZEN” kuruluncaya kadar da var olmaya devam edeceklerdir…

*

Peki, “ADİL DÜZEN” bu soruna ne gibi bir çözüm getirmiştir?

“Yeni Dünya Düzeni” yani “ADİL DÜZEN” ocak, bucak, il, ülke, insanlık olarak teşkilatlanmakta, “YERİNDEN YÖNETİM SİSTEMİ” getirilmekte...

İlmî, dinî, meslekî ve siyasî dayanışma ortaklıkları oluşturulmakta...

Kişilerin meşru yollardan haklarını koruma görevi bunlara verilmekte...

“Hâkimler Sistemi” yanında “HAKEMLER SİSTEMİ” getirilerek yargıda çözüm üretilmekte...

Yüz dairelik siteleşme sistemiyle “İŞSİZLİK” çözümlenmekte, ayrıca “GÜVENLİK” de temin edilmekte, çok yönlü “ADİL YÖNETİM” gerçekleştirilmekte...

 

 

***

 

 

 

 

Sekiz Sorun(7): Basın-Yayın, MEDYA

Reşat Nuri EROL

07.07.2011

Eskiden birbirini tanıyan insanlar ve topluluklar içinde yalan söylemek zordu, çünkü sonra yalanları hemen yakalanırdı.

Bugün/şimdi ise söylenenlerin doğru veya yalan olduğunu bilmek mümkün değildir; radyo, televizyon, internet, medya ve sokaktaki adamların fikirleri bizi daima yanıltmakta ve kandırmakta...

Sömürü sermayesi basın-yayını yani medyayı ele geçirmiş, yalan fabrikaları, yalan üretim merkezleri kurmuş; bu fitne ve fesat “merkezleri” yani “medya” son derece kurnazca ve mahirce insanlara “yalanları” yutturup inandırmakta... Bilhassa askerler basının bu yalanlarına kanarak ve dolduruşa gelerek “operasyonlar ve müdahaleler” yapmakta...

Türkiye’deki tüm müdahaleler dışarıdan organize edilmiştir; orduya doğrudan emir gelmemiştir ama “basın/medya” dolaylı olarak meseleyi o hâle getirmiştir ki, o günkü o şartlar içinde o müdahaleleri yapmak zorunda kalmıştır...

*

Bir araba sürüyorsunuz ama camın önüne gelen görünmez ekran dışarıda olanların tersini gösteriyor. Levhada ok işareti sağa iken size solu gösteriyor. Siz böyle bir durumda araba sürebilir misiniz? İşte “dışa bağlı ve bağımlı” olup “millî” olmayan bugünkü “basın”ın, bugünkü “medya”nın görevi budur; halka ters yönü gösterip o yöne sevk etmek!!!

Allah’a şükür halk -kısmen de olsa- “medyanın yalanlarını” keşfediyor da yaşama şansını buluyor. Yoksa, mesela “12 Haziran Seçimi”nde seçmenler eğer basına/medyaya inansaydı MHP tasfiye edilecekti, CHP yüzde kırklara varan oranda oy alacaktı. Halk basının/medyanın yalanlarına ve yönlendirmelerine kanmadı ama yine de hatalar oldu; bağımsızlar (BDP) beklenmedik artış gösterdi, S. Demirel’in yüzde beşi CHP’ye gitti…

Basın/medya sorununun çözülmesi gerekir. Halka doğru söyleyen bir medya ortaya çıkarılmalı, halk da o medyaya inanmalıdır. Yoksa hiçbir kurum çalışmaz; “hâkimler” adil karar veremezler, ya basın/medya bize saldırırsa diye korkarlar; “ordu/askerler” bir şey yapamazlar, ya basının/medyanın diline düşersek derler...

Basını/medyayı da bu halde tutan sermayedir, dolardır, sömürü gücüdür...

***

Bu sorunu baskı, yasak ve ceza ile çözemezsiniz. Bugün sermaye medya mensuplarına büyük paralar vermekte, bir bakanın aldığı maaşın bile birkaç mislini vermektedir. Medya gücü sermayenin elindedir. İstedikleri kimseyi bir günde sıfırlarlar. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın kaset olayı ve bir günde devrilmesi bunun delilidir. Kasetin doğru veya yalan olması önemli değildir. Belki de öyle bir “kadın” ve öyle bir “kaset” bile mevcut değildir.

Gerçeği nerden bileceğiz?

Basın/medya öyle söylüyor!

Mustafa Kemal hakkında birçok hikâyeler anlatırlardı. Biz de saf saf onlara inanır ve ona düşman olurduk. Sonra gördük ki bütün bunlar tezgâh. “O” bir taraftan birilerince “tanrı” hâline getiriliyor, diğer taraftan “deccal” yapılıyor ve Türk halkı bölünüyordu.

Neden?

Bölüp parçalamak ve çatıştırmak için Abdülhamit’i cenneti âlâya,

Mustafa Kemal’i cehennemin esfeline gönderenler vardı…

Oysa sadece Allah onların hesaplarını eksiksiz bir şekilde görür.

***

Basın/medya sorununu nasıl çözeceğiz?

Nasıl bir basın/medya oluşturmalıyız?

Önce medya “kooperatifler” hâlinde oluşmalı, “yazarlar” yönetici “okuyucular” da bu kooperatiflere üye olmalıdırlar.

Basın ve yayın tamamen vergiden muaf olmalıdır.

Siyasi partilerin atama yaptıkları yazar kadrosu olmalı, bunlar milletvekillerinin özlük haklarına sahip olmalıdırlar.

Yazarlar maaşlarını devletten almalı ama istedikleri yerde yazabilmelidirler.

Dağıtım tamamen bedelsiz olmalıdır.

Herkesin okuma hakkı olmalı, bedelsiz olarak kitap ve dergi alınabilmelidir.

Bu basın, bu medya halkı doğru aydınlatmalıdır.

Bu arada sermaye basınına da dokunulmamalı; onlar “yalan” bunlar “doğru” söyleyenlerdir denmemelidir, halk “yalan” ile “doğru”yu kendisi ayırmalıdır.

Halk doğrulara rağmen yalanları izlerse o zaman kendisi cezasını çeker...

Ve’s-selâm…

 

 

***

 

 

 

 

Sekiz Sorun(8): MÜDAHALELER…

Reşat Nuri EROL

08.07.2011

“Müdahaleler” deyince; her şeyden önce ülkemizdeki müdahaleleri yani 1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat 1997 askeri müdahalelerini ve diğerlerini kastediyoruz...

“Diğerleri” dendiğinde de 27 Nisan e-muhtırası ile “Ergenekon, Balyoz” ve daha bilmem ne diye isimlendirilen, hâlen de devam etmekte olan süreci ifade ediyoruz...

Sağlıklı, sağlam, dengeli ve özellikle de “adil” bir “düzen” kuruluncaya kadar da bu süreç devam eder gider...

“Müdahaleler” deyince; elbette “din”e (başörtüsü zulmünden tarikat, diyanet ve cemaat yapılanmalarına kadar), “ilim”e (ilkokuldan başlayıp üniversiteye ve Kur’an kursları ile medrese eğitimine kadar), “ekonomi”ye (borsa, odalar, sendika, derneklerden şirketlere ve her alandaki “tekli” merkezî yapılanmadan “faiz” dayatmasına kadar) ve “siyaset”e (asılan başbakandan kapatılan Millî Görüş partilerine kadar) yapılan “müdahaleler” de var...

“Müdahaleler” deyince; insana bu kadarına da “pes” doğrusu dedirten “futbol kulübü yönetimleri, futbol medyası, federasyonlar, mafya, menajerler ve tüm bunların etkisine açık bazı hakemlerin kirli işbirliği” yani “futbola, maçlara, sonuçlara müdahaleler” var!..

***

Başlangıçta insanlığı dinler yönetiyor, peygamberler Allah’tan aldıkları vahiylerle insanlığın günlük ihtiyaçlarını çözüyordu. Peygamberlerden öğrendiklerini kendi çıkarları için uygulayan “hanedanlar” daha sonra yönetimi ele geçirdiler, dünyayı “saltanat” şeklinde yönetmeye başladılar. Din ile siyaset arasında uzun süren çatışmalardan sonra barış oluştu. Siyaset adamları din adamlarına saygı gösteriyor, din adamları da siyaset adamlarına itaat ediyordu. Roma, Bizans ve İslâmiyet’in saltanat dönemindeki (Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı saltanat dönemlerindeki) uygulamalarla bu durum günümüze kadar böyle uygulanagelmiş; son yüzyıl da “diktatörlük” ve sözde “demokrasi” ile geçmiştir.

Son zamanlarda sermaye bütün dünyada yönetimi ele geçirmeye çalışmakta, dünyayı tek devlet gibi yönetmek istemekte, beş asırdır bütün dünyada bunun savaşı yapılmakta... Sivil yönetimleri sermaye oluşturmakta, askerlere de o hükmetmekte; kendisini dinlemeyen hükümetlere karşı askerleri devreye sokmakta, kendisinin istediğini yapmayan askerlere karşı ise sivil yönetimi kullanmakta; özellikle ülkemizdeki “müdahaleler çarkı” böyle dönmekte… Hatırlayalım: O dönemde AKP’deki Millî Görüşçü milletvekilleri ile birlikte CHP ve Ordu Irak tezkeresine (1 Mart 2003) izin vermedi; bundan dolayı CHP Genel Başkanı ve o dönemdeki parti yöneticileri tasfiye edildi; bundan dolayı Millî Görüşçü AKP milletvekilleri tasfiye edildi; bundan dolayı değişik isimli operasyonlar ve davalar vardır...

Sömürü sermayesi öyle tezgah kurmuştur ki; kendisini dinlemeyen hükümetleri askerler eliyle uzaklaştırmakta, kendisini dinlemeyen askerleri de hükümetlerine tasfiye ettirmekte; kendine göre oluşturduğu bu “sermaye-siyaset dengesi” üzerinde küresel sermaye sömürüsüne devam etmekte... Bu düzenin devamı ve sorunun çözümsüzlüğü elbette bütün dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal sorunların çözülmesini önlemekte...

***

“ADİL DÜZEN”de bu sorunlara şu çözümler önerilmekte:

1- Sivil yönetim askeri yönetimden ayrılmalı, birbirlerine karışmamalı; devlet başkanı asker olmalı ve “asker-sivil dengesi”ni sağlamalı...

2- Askeri birliklerin faaliyet sahaları ayrılmalı, 12 ordu 12 bölgenin korunmasına hizmet etmeli, bir ordunun askerleri kendi bölgesi dışındaki halklardan oluşmalı...

3- Askeri bütçe ayrı olmalı, genel bütçe gelirlerinin beşte biri askere ait olmalı, gümrükler askere ait olmalı, bedeller askere ait olmalı, bir de bazı kamu hizmetleri bedel karşılığı askerlere verilmeli; asker sadece tüketici değil üretici de olmalı...

4- Vatandaşlardan isteyenler gönüllü olarak “asker” olmalı, asker olmak istemeyenler “bedel” vermeli, bedelin miktarını tayin etme orduya ait olmalı... Askerlik yani ülke savunması hizmetinin de bir karşılığı olmalı, “seçme” ve “seçilme” haklarına yalnız askerlik yapanlar ve bunların kadın eşleri, bekârların ise yakınları sahip olmalı...

(Sonuç: Sorunlar çözülmedikçe bitmez, artar!)

 

 

***

 

 

 

 

Her şey yeni/den başlıyor…

Reşat Nuri EROL

09.07.2011

Günler geçiyor, zaman su gibi akıyor… Önümüzdeki hafta başında seçimin üzerinden bir ay geçmiş olacak... Seçim öncesinde, “Seçime giderken devlet ve düzen” (3 yazı) ve “Seçime giderken sosyo-ekonomik durum” (7 yazı) başlıkları altında, bizce gerekli olan uyarıları yaptık... Seçimden hemen sonra, “Seçim bitti, hiçbir şey bitmedi!” başlıklı yazımızda (17.06.2011), “… her şey seçim öncesinde olduğu üzere aynen devam ediyor; yine “klasik, kanıksanmış ve çözümlenmemiş sorunlarımızla” baş başa kaldık!” dedik…

Sonra... “…bugünden itibaren -elbette her zaman olduğu üzere “çözümlerimizi” de içeren değerlendirmelerimizle birlikte- “klasik ve kemikleşmiş sorunlarımızı” kaldığımız yerden yazmaya başlayalım” dedik ve on günden beri “sekiz ana sorunumuzu kısa çözümleriyle birlikte” yazdık.. “Sekiz Ana Sorunu” tekrar hatırlayalım:

1- İşsizlik, 2- Borçlar, 3- Çöken Tarım (ve Hayvancılık), 4- Karşılıksız Faizli Kağıt Para, 5- Çöken Yargı, Hukuk, Anayasa ve Yönetim, 6- Şike, Mafya ve Terör (PKK ve Kürt Sorunu), 7- Basın-Yayın, Millî Olmayan Medya, 8- Ve Müdahaleler, Müdahaleler… (1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat 1997 müdahaleleri ve “diğerleri”…) Ayrıca bu sorunlara bağlı ve bağımlı diğer sorunlar…

[“Diğer sorunlar” demişken meraklılara not: “100 SORUN-100 ÇÖZÜM” çalışmamızda bu sorunların isimleri, detayları, teşhisleri ve tedavileri/çözümleri vardır.]”

*

Meclis yemin etmeyen milletvekillerinin gölgesinde toplandı, yeminler edildi, Meclis Başkanı seçildi, Başbakan 61. Hükümet listesini Cumhurbaşkanı’na sundu ve onayını aldı… Şimdi “yeni hükümetin yeni programı” Meclis’te okunup güvenoyu alacak; hayırlı olsun...

Şimdi bugünkü yazımın başına dönelim; her şeyden önce 3 yazıyla “Seçime giderken devlet ve düzen” demiş, ilk yazıda (30.05.2011) şunları hatırlatmıştık:

“Seçime giderken; ‘Devlet ve düzen, anayasa ve hukuk, işsizlik ve ekonomi, ahlâk ve eğitim, aile ve genel sosyal durum nicedir, nasıldır, ne âlemdedir?’ diye sorsam… Ne cevap verirsiniz? Bu gibi vesilelerle hep hatırlattığımız üzere; ‘Hayatımızın dinî, ilmî, iktisadî ve siyasî her alanında “Sosyal Tufan” seviyesinde sorunlar içinde debelenip duruyoruz!’ mu dersiniz?../ ‘Kişi ve aile, ocak ve bucak, il ve ilçe, topyekün “devlet ve düzen” olarak adeta bir keşmekeş içinde yaşıyoruz, krizlerden başımızı kaldıramıyoruz..’ mu dersiniz?../ ‘Bütün bunlar bir kenara; devlet olalı aradan nice yıllar, nice on yıllar geçti, seksen kusur yıl geçti, maalesef henüz doğru dürüst bir “anayasamız” bile yok; bundan sonra bir anayasamız olacaksa veya olacağını vaat edenler varsa da, onun da nasıl olacağı belli değil; velhasıl “zalim düzen” içinde debelenip duruyoruz..’ mu dersiniz?../ Böyle diyorsanız, bizim gibi bu “tesbit ve teşhisleri” yapabiliyorsanız, bunu açıkça ve cesaretle ifade ve itiraf edebiliyorsanız; size “tedavi, çare ve çözümler” önerebiliriz…/ Bizim biricik tedavi reçetelerimiz bellidir: Adil Düzen, Adil Ekonomik Düzen, Adil Düzene Göre İNSANLIK ANAYASASI ve ADİL DÜZEN DÜNYA MEDENİYETİ…/ Yukarıda anlattıklarımızda anlaştıysak, bundan sonrasında bazı detaylara girebiliriz.. Devlet ve düzen, anayasa ve hukuk başta olmak üzere bazı derin meseleleri irdeleyebiliriz.. “Adil Düzen”de devletin temel işlevleri nasıldır, bu önemli mesele üzerinde durabiliriz…”

*

Bugün, aynı paraleldeki bir başlık (Yeni hükümet, Yeni Türkiye…) ve yazıdaki (Hüseyin Gülerce, 08.06.2011) ifadeler dikkatimi çekti:

“AK Parti'nin, üçüncü iktidar dönemi için, Sayın Başbakan, "ustalık dönemimiz olacak" demişti. Ustalık döneminin, kalfalık ve çıraklıktan çok farklı olması gerekir. Bu farkın ne olacağını, yeni dönemde değişimin yönünü, hepimiz merak ediyoruz. Üstelik bu dönem için seçmen, yüzde 50'lik oy oranı ile kuvvetli bir destek verdi. Bu desteği Sayın Erdoğan'ın nasıl okuduğunu da merak ediyoruz...”

Malum olduğu üzere Cemaat, Zaman gazetesi ve yazarları, AK Parti’nin en büyük destekçileri...

‘Biz’ ve ‘onlar’ sürekli uyarılar yapıyor/uz...

Sayın Başbakan, bakanlar ve tüm danışmanların, “ustalık” döneminde bu uyarıları dikkate alıp almayacaklarını hep beraber göreceğiz...

Doğrusu, Hüseyin Gülerce gibi “ustalık” dönemini biz de merak ediyoruz…

 

 

***

 

 

 

 

“Usta”/lar ne yapmalı?

Reşat Nuri EROL

10.07.2011

Madem “çıraklık” ve “kalfalık” dönemi bitti, madem “ustalık” dönemi başladı; o halde “usta”/lar/dan beklediklerimizi ve beklentilerimizi hatırlatalım…

Üstelik “usta”/lar bu dönem için halktan yüzde 50’lik bir de destek aldılar, bu üçüncü ve son iktidar dönemlerini “Yeni Türkiye ve yeni düzen” için değerlendirmelidirler.

Seçimden önce ve son olarak Meclis’te yeni hükümet programını sunarken, Sayın Başbakan yine “Yeni Anayasa” sözü verdi... Oysa “mevcut düzen”de “Yeni Anayasa” yapmak bir şey ifade etmez.

Türkiye’de kaç defa “anayasa” değişti, kaç defa anayasa maddeleri değişti, kaç defa “yeni anayasa” yapıldı ama ülkede, yönetimde ve özellikle “düzen”de hiçbir şey değişmedi. Mevcut olan devlet yapısı, mevcut düzen, mevcut bürokrasi ile herhangi bir yenilik yapılamaz, yenilik ancak “yeni kadro” ve “yeni düzen” ile yapılabilir.

*

İnsanlar başlangıçta kabilelere dayanarak devletleri yönettiler.

Sonra saltanat ve kölelik dönemi geldi, kölelerle devletleri yönettiler.

Son bir iki asırdır bürokratlarla yani memur ve işçilerle yönetiyorlar.

Bu uygulama da ömrünü doldurdu, artık tarihe karışmaktadır.

Bundan sonra devletler “Genel Hizmet” ile yönetilecektir (“Genel Hizmet”in ne olduğu geçmiş yazılarımızda anlatılmıştır).

Memurlar ve işçiler maaş almayacak, hizmet verdikleri işletmenin cirosundan pay alacaklardır. Memurlar halka verdikleri hizmetten dolayı kişi başına bir pay alacaklardır. Doktor kaç insanın sağlığının sorumluluğunu alıyorsa, yani kaç kişinin sağlığını koruyorsa, millî gelirden o kadar pay alacaktır.

Bu “yeni sistem”e, bu “yeni düzen”e de birden geçilemez. Bu yeni sisteme geçmedikçe anayasayı değiştiremezsiniz, düzeni değiştirmedikçe yeni bir şey yapamazsınız, yeni anayasa yapsanız bile başarılı olamazsınız.

*

Yeni sisteme “örnek bir çalışma” ile nasıl geçilecektir?

Sorunlar (son yazılarımızda ve daha önceki yazılarımızda çözümleriyle birlikte hep hatırlattığımız sorunlar) için “Yüksek Kurullar” kurulacaktır.

Mesela, “Çalışma Yüksek Kurulu” kurulacak, “işsizlik sorunu”nu bu kurul halledecektir. Kurul yirmi kişiden oluşacaktır. Partiler her yüzde beş oyları için bir “ilim adamı”nı kurula gönderecekler, partiler oylarını birbirlerine aktarabileceklerdir.

“Çalışma Yüksek Kurulu” iki sorunu yani işsizliği ve dış borçları çözmek üzere çalışmaya başlayacak; “dış borçları” üstüne almak üzere bir “banka” veya “bankalar” ile anlaşacak. Ayrıca gelir getirmeyen hazine veya hali araziler mevcut değerleri ile bu bankaya devredilecek. Böylece borçların tamamını banka yüklenmiş olacak. Banka “Çalışma Yüksek Kurulu”nun yönetiminde olacaktır.

*

“Çalışma Yüksek Kurulu” dış borçları dört yılda ödeyecektir:

1- Dış borcu iç borca çevirecek, döviz borcu TL borcu olacaktır.

2- Faizli borcu kredileşme borcuna çevirecek. Dış ülkelere TL borç verecek, Türk mallarını almalarını sağlayacak. Onların parasını alacak ve o ülkeden ithalat yapanlara faizsiz borç verecek. İthalat ve ihracat için kullanılan dövizle borçlar ödenecek.

3- Para borcu mal borcuna çevrilecek. Borç ödeme zamanında “dolar” değil de Türkiye’de üretilen “mallar” verilecek; ucuz verilecek, “faiz” yerine “selem” farkı gelecek.

4- Borç iştirake çevrilecek. Üretim yapamayan fabrikalara yabancılar ortak edilecek, onlara üretimden yani maldan pay verilecek. Banka TL ile fabrikaları harekete geçirecek, elde ettiği dövizlerle borcumuzu ödeyecek.

Böylece Türkiye iki veya en geç dört yılda borçlarını tasfiye etmiş olacaktır. Bu durum Türkiye’nin yüz milyarlarca dolar borç ve faiz yükünden kurtulması demektir. Türkiye bu imkânlarını değerlendirerek kuracağı “yeni sistem/düzen” sayesinde “işsizlik” sorununu da çözecek ve Orta Asya ile diğer Asya ülkelerinden gelecek işçileri de çalıştırarak kısa zamanda ekonomide Japonya ve Almanya’dan ileri duruma geçecek, süper güç olacaktır.

İktidarın “çıraklık” ve “kalfalık” döneminde pek çok fırsatlar değerlendirilemeden gelip geçti; şimdi hep beraber “ustalık” döneminde yapılanları göreceğiz…

 

 

***

 

 

 

 

Program, düzen ve paralel düşünceler

Reşat Nuri EROL

11.07.2011

12 Haziran’ın ardından bugün 11, yarın 12 Temmuz…

Günler, haftalar, aylar, yıllar su gibi akıp geçiyor…

Seçim oldu, Meclis toplandı, Hükümet kuruldu, Program okundu…

“Program” demişken, soruyoruz;

Geçmiş yıllarda ve son sekiz yılda kurulun 60 hükümet tarafından hazırlanıp Meclis’te okunan ve sonrasında uygulanan (veya uygulanamayan) “programlar” ile seksen yılda biriken ana ve yan “problemler” çözülebildi mi?..

Çözülebildiyse mesele yok…

Ama her “yeni hükümet” kurulması öncesinde ve sonrasında, kuruluş döneminde ve “programının” içeriğinde hep “çözümlenmek” üzere “problemlerden” söz edildiğine göre; demek ki çözülemiyor…

Acaba neden çözülemedi, neden çözülemiyor?!.

Acaba günümüzde ve gelecekte “çözülebilecekler” mi?..

Acaba mevcut “sistem ve düzen”de çözebilmek mümkün mü?..

İşte, “ana problem” bu; mevcut “sistem ve düzen”de problemleri çözebilmek mümkün mü?..

*

Bize göre mümkün değil.

Mümkün olmadığını dünkü yazımızda ve daha önceki nice yazılarımızda da hatırlattık, bundan sonra da -faydalı olması ümidiyle- hep hatırlatmaya devam edeceğiz...

Nitekim sadece biz değil, zaman zaman başkaları da hatırlatıyor. Yeni dönem ve “yeni program” vesilesiyle, bize paralel bakışı olanlara kısaca bakalım…

En fazla dikkatimi çeken “Hükümet Programı ve yeni paradigma” yazısıyla Mehmet Altan (Star, 9.7.2011) oldu ve “yeni paradigma” derken elbette bizim de hep kastettiğimiz “yeni bir model, yeni bir kuramsal çerçeve” yani “yeni bir sistem ve devlet düzenini” kastetmektedir:

“Hükümet programı dün Meclis’te okundu. Başbakan Erdoğan’ı izlerken, bu hükümet programı ‘yeni bir paradigma değişimini’ sağlayabilecek galiba diye düşündüm./ Hem siyasal, hem toplumsal, hem de ekonomik olarak mevcut başarının çeperlerine gelip dayandık; artık hakkımız olan noktaya zıplayabilmek için paradigma değişimine büyük ihtiyacımız var ve bu program böyle bir değişimin güçlü işaretlerini veriyor./ Sosyolojik olarak normalleşiyor, toplumsal olarak değişiyor, yenileşiyoruz, demokratikleşiyoruz, şimdi bu adımları bütünselleştirmek, sistemleştirmek, kurumsallaştırmak ve kalıcı hale getirmek için gerekli olan değişiklikleri yapmaya söz veriyor hükümet./ ‘Yeni bir paradigma’ dediğimde ‘rejimin bürokratik yapısını değiştirip, devletin ekonomik ağırlığını azaltarak, rejimi, üzerindeki ordu vesayetinden arındırarak, devlet ve toplum çatısını, üretken ve demokratik olarak yeniden çatmaktan’ söz ediyorum...”

*

Muhalif olmasına rağmen, Ahmet Altan da aynı gün “Hükümet ve Fenerbahçe” yazısıyla (Taraf, 9.7.2011) meseleye çok daha iyimser yaklaşmış:

“Başbakan Erdoğan orta yerde vazgeçip geri dönmez de bu olağanüstü etkileyici hükümet programını uygularsa yeni bir toplumun temellerini atarız./ İnsan haklarına uygun, insan odaklı, merkezî yönetim biçimini değiştiren, bütün ırklar, dinler, mezhepler arasında eşitliği sağlayan, bilgisayarlı eğitime geçen, zenginleşirken ortak refahı arttırmayı amaçlayan, demokrasiyi müessesleştiren bir ülke yaratmanın programı bu./ Yeni Türkiye’nin yol haritası.../ Yeni bir cumhuriyetin, yeni bir toplumun temellerini atmaya hazırlanırken, eski dönemin “toplumun ruhuna sinen” hastalıklarından öyle kolay kurtulamıyoruz./ Zulüm dolu bir doksan yıl, sadece zalimi değil mazlumu da kirletti...” Futbol ve Fenerbahçe ile ilgili yazdıkları da dikkat çekici: “En kirli alanlardan biri futbol./ Bunu futbolla ilgilenen herkes biliyor./ Kirli olan sadece Fenerbahçe değil, bütün futbol dünyası kirli, mafya futbolun içine girmiş, şiddet futbol kulüplerinin bir parçası haline gelmiş./ Mafya Fenerbahçe’nin içinde de var, Beşiktaş’ın içinde de var, Galatasaray’ın içinde de var.../ Mafya futbol kulüplerinin yönetimlerine pençelerini geçirmiş...”

“Düzen, sistem, plan, program” başta olmak üzere, “ekonomik, siyasi ve sosyal konulardan futbola kadar” bu köşede yazdıklarımı biliyorsunuz.

Artık bizden başkaları da benzer şekilde yazıyor ve onlar sadece yukarıdaki iki yazardan ibaret değil.

Gelecek yazımızda, paralel düşünen iki üç yazar örneği ve görüşleri üzerinde daha durabiliriz…

 

 

***

 

 

 

 

Program, ekonomi, eğitim ve işsizlik

Reşat Nuri EROL

12.07.2011

Ustalık dönemi hükümet programı aynı zamanda çıraklık ve kalfalık döneminde yapılamayanların belgesi mahiyetinde...

Sayın Başbakan’ın senelerden beri bu köşedeki eleştirilerime çok kızdığını bana ulaşan değişik kanallardan biliyorum ama “dost” acı söyler ki hatalar düzeltilsin, eksikler tamamlansın, yanlışlar ise kesinlikle hiç yapılmasın...

Program dikkatle incelendiğinde aslında bizzat Başbakan’ın da kendilerini eleştirmekte olduğu açıkça görülür.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan 61. Hükümet’in programına bakıldığında, “işsizlikle mücadele”, “ustalık eserleri” ve “yoksullara yönelik” projeleri dikkat çekiyor; demek ki ülkede “işsizlik ve yoksulluk” var…

83 sayfası ekonomi ile ilgili olan 128 sayfalık programda genel olarak “ekonomi politikaları” ve bu politikalarla ilgili olarak, mesela, sadece “IMF, faiz, finans, işsizlik, cari açık, kriz, tarım, et, süt… vs.” ile “yoksul çiftler ve konut, “katsayı adaletsizliği ve eğitim, “intibak yasası” gibi kelimelerin geçtiği yerler, eleştirilerimizin haklılık belgesi mahiyetinde...

*

Programın cari açık bölümünde “Cari açığı dikkatle takip ediyoruz” diyen Başbakan Erdoğan, cari işlemler açığının 2011 yılı sonunda 130 milyar dolara ulaşacağını belirterek, cari işlemler açığını düşürmek için yenilenebilir enerji kaynaklarının artırılması ve ileri teknoloji içeren ürünlerin teşvik edilmesini amaçladıklarını vurguladı...

Bir ülkede “130 milyar dolar cari açık” varsa, hangi hesap, hangi akıl ve hangi mantıkla o ülkede başarılı bir ekonomi politikası, kalkınma ve büyümeden söz edilebilir?!.

Programa göre ekonominin gelecek 4 yılında 1 milyon kişiye iş sağlanacak/mış

-Her yıl 200 bin kişi olmak üzere beş yılda toplam 1 milyon kişi eğitimden geçirilerek işe yerleştirilecek/miş...

-2013 yılından itibaren mesleki eğitim ve staj programlarından her yıl 400 bin işsiz yararlanacak/mış...

-Programlar için bütçeden ayrılan kaynak üç kat artırılarak yıllık 1.5 milyar liraya çıkarılacak/mış...

-İŞKUR’a kayıtlı her işsiz için bir iş ve meslek danışmanı olacak/mış...

-İŞKUR’a 2011 yılında 2 bin 2012’de 2 bin olmak üzere toplam 4 bin yeni uzman alınacak/mış...

-Kayıtdışı işçi çalıştırmayan, sigorta primlerini düzenli ödeyen işverenlere ödül verilecek/miş...

Dikkat ettiyseniz vaatlerin sonlarına “miş, mış”ları ekledim.

Neden eklediğimi anladınız.

Adama sorarlar:

-Bunları yapmak için 9 yıldır neredeydiniz?!.

*

Her neyse…

Daha detaylı eleştirilerimize geçelim...

Malum olduğu üzere, bu köşede “işsizlik” konusunda “eleştiri” içeren ama eleştirilerin yanında çok reel ve radikal “çözüm önerileri” de olan onlarca yazı yazdım.

Bu yazılarımda 30 milyon çalışan/çalışabilen nüfusumuzun olduğunu ve bunların tam yarısının yani 15 milyonunun işsiz olduğunu hatırlattım.

Programa göre önümüzdeki 4 yılda sadece 1 milyon kişiye iş sağlanacak/mış; yani her 15 işsizden sadece 1 kişiye iş var!!!

Bizim “Herkese iş ve aş çözüm önerilerini içeren programlarımız neden dikkate alınmaz?!” diye buradan bir kere daha haykırıyorum:

Neden?!. Neden?!.

NEDEN?!.

*

Kalifiye eleman sıkıntısının had safhada olduğu ülkemizde “eğitim seferberliği” ilan edilip isteyen her işsiz kısa zamanda eğitileceği ve her “sanayi sitesi”nin yanı başına bir “meslek lisesi” açılacağı yerde; “İmam-Hatip” yani -birilerinin ifadesiyle- “meslek lisesi” mezunu olup 9 yıldır iktidarda olan bir “Başbakan” döneminde, 30 milyon çalışanı ve 15 milyon işsizi olan bir ülkede her yıl sadece 200 bin kişi eğitilecek/miş!!!

“İmam-Hatip” demişken;

Sahi, 9 yıldan beri “İmam-Hatip Liseleri”nin “katsayı sorunu” ne oldu?!.

-“Eğitim ve staj programları için bütçeden ayrılan kaynak üç kat artırılarak yıllık 1,5 milyar liraya çıkarılacak/mış...” ifadesi dikkatinizi çekmiştir.

“Dış borç faizlerine” her yıl “50 (elli) milyar dolar”, “işsizlerimizin eğitimine” ise sadece “1.5 milyar lira”cık!!!

Millî Gazete’nin bugünkü (11.7.2011) ekonomi sayfasında “işsizlik” ile ilgili yarım sayfalık “ibretlik” geniş bir haber var; sadece başlıklar her şeyi açıklıyor:

İŞSİZLİK FONU ‘Yağma Hasan’ın böreği!

Yaklaşık 3 milyon işsize, işsizlik sigortası fonundan 4 yıl maaş ödenebilir ama fonda biriken paralar amacı dışında kullanılıyor…!!!

 

 

***

 

 

 

 

61. Hükümet ve Yeni Anayasa

Reşat Nuri EROL

13.07.2011

Ne kadar çok hükümet kurmuşuz?..

Cumhuriyetimiz 90 yaşını doldururken, devletimiz, hükümetimiz ve halkımız 2023’e hazırlanırken, 12 Haziran Seçimi gerçekleşti…

İktidar partimiz AK Parti 2023 vizyonu yani 100’üncü yıl hedef ve hazırlıkları ile üçüncü seçimini yüzde oy oranı ile kazanmasının ardından;

61’inci Hükümetimizi de kurduk!..

Bundan önceki hükümetlerden 10’unu İsmet İnönü, 7’sini Süleyman Demirel, 5’ini Adnan Menderes, 3’erini R. Tayyip Erdoğan, Çiller ve Mesut Yılmaz, 2’şerini Turgut Özal, Celal Bayar, Refik Saydam, Hasan Saka, Şükrü Saraçoğlu, Cemal Gürsel, Nihat Erim, 1’erini ise Necmettin Erbakan ile Abdullah Gül’ün de dahil olduğu 10 isim kurmuş…

Hükümetlerdeki bakan sayısı bazen 10’a kadar düşerken bazen 37’ye kadar çıkmış...

61’inci Hükümet’in, başbakanın yanı sıra 4’ü başbakan yardımcısı olmak üzere 24 üyesi var. Fiili olarak devlet bakanlıkları lağvedilmiş gibi gözükse de, adı konulmamış 4 adet başbakan yardımcılığı, aslında devlet bakanlıklarının hâlâ sürdüğünü gösteriyor. Başbakan R. T. Erdoğan’ın çıraklık ve kalfalık hükümetlerinden sonra, şimdi de “Ustalık Hükümeti”!..

Seçim dönemi “Yeni Anayasa” vaatleri ile geçti…

*

61. Hükümet de, bizzat başbakanın benzetmesiyle “çıraklık” ve “kalfalık” hükümetlerinden sonra, “Ustalık Hükümeti” olarak yine “Yeni Anayasa” iddiasıyla kuruldu ya; bu vesileyle önce geçmişteki anayasalarımızı hatırlayalım…

İlk anayasamızı Osmanlı döneminde 1976’da yürürlüğe koyduk, onu da 1832 tarihli Belçika Anayasası’ndan kopyalayarak aldık; ona sadece Prusya Anayasası’ndaki devlet başkanlığı maddesini monte ettik: Parlamentomuz iki meclisten oluştu; birisi halkı, diğeri zadeganları temsil edecekti... Osmanlı-Rus Savaşı bu anayasanın yürürlükten kalkmasına sebep oldu ama 1908’de bazı maddeleri değiştirilerek tekrar yürürlüğe koyduk...

Cumhuriyet dönemindeki hazırlayıp yürürlüğe koyduğumuz ilk ve son millî anayasamız, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin yaptığı (20 Ocak 1821 tarihli, 23 esas ve bir ek maddeden oluşan) kısa ve özlü anayasadır…

Bu ilk anayasamızla Millî Mücadele’yi ve İstiklal Savaşı’nı gerçekleştirdik…

Sonra 105 maddelik Meclis hakimiyetini öngören anayasamızı (20 Nisan 1924) Almanya’dan adeta aynen iktibas ettik ve güya yeni bir anayasa yapmış olduk!.. Atatürk ve İnönü döneminde, 1950’ye kadar tek parti ile adeta “süper başkanlık sistemi” ve bir ara da “millî şeflik sistemi” yönetimlerinin ardından, çok partili döneme aynı anayasa ile geçtik!..

Daha sonra, Başbakan Adnan Menderes’i ve iki bakanı (Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan), anayasayı ihlâl ettiler bahanesiyle idam ettik ve 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki Alman Anayasası’nı esas alıp yeni bir anayasa (9 Temmuz 1961 tarihli) daha yaptık!..

12 Mart 1971 muhtıra ve müdahalesini geçiyorum…

12 Eylül 1980’de yine ve yeni bir darbe ve yeni bir anayasa daha!..

28 Şubat 1997 darbesini de işte bu yeni anayasa ile yaşadık; hâlâ yaşıyoruz!..

30 yıldan beri 1982 Anayasası (177 madde) ile bugüne kadar vaziyeti idare ettik!..

Şimdi de “Yeni Anayasa!.. Yeni Anayasa!..” diye sayıklayıp duruyoruz…

Siyasilerimiz, aydınlarımız, sözde bilim adamlarımız yapılacak yeni bir anayasa ile sorunlarımızın çözüleceğine inanıyorlar ama; yukarıda verdiğim bilgilerden sonra soruyorum:

Biz Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde kaç tane ilmî ve millî anayasa yaptık?!.

*

Bir ay kadar önce (18 Haziran), haftalık seminer çalışmalarımızda, seçim sonrasında yapılması gerekenler ile ilgili bir değerlendirmemizin en sonunda şöyle demişiz:

“R. Tayyip Erdoğan’ın (ve AKP’nin) durumu çok kritiktir. Düşmeden uçarsa Türkiye tarihinde Mustafa Kemal’den daha büyük bir yere yerleşecek, düşerse kendisini de ülkeyi de uçurumlara götürecektir. Bu durumda Türkiye ikinci istiklâl savaşını yapmak zorunda bırakılacaktır...”

Sonuç; “yeni bir düzen” ve “yeni bir anayasa” şart ama kim/ler nasıl yapacak?!.

 

 

***

 

 

 

 

Vaatler ve yapıl(a)mayanlar

Reşat Nuri EROL

14.07.2011

Bundan önceki beş yazımızın başlıklarını hatırlarsak, bugünkü yazımda ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır:

1- Her şey yeni/den başlıyor…

2- “Usta”/lar ne yapmalı?

3- Program, düzen ve paralel düşünceler

4- Program, ekonomi, eğitim ve işsizlik

5- 61. Hükümet ve Yeni Anayasa.

Evet, başlıklardan da anlaşılacağı üzere, son seçimin ve önceki iki hükümetin ardından “yeni hükümet” de kuruldu, “hükümet programı” okundu, her şey yeni/den başlıyor; sekiz-dokuz yıldır hayatımızın dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal alanlarında yapılmayan veya yapılamayanları yapmak üzere her şey yeni/den başlıyor!..

Hani klasik bir söylem vardır;

‘Bugüne kadar yaptıklarımız, bundan sonra yapacaklarımızın teminatıdır’ denir ya;

Bu söylemi tersinden söyleyerek şöyle de diyebilir miyiz:

“Bugüne kadar yap(a)madıklarımız, bundan sonra yap(a)mayacaklarımızın teminatıdır!” veya “Çıraklık ve kalfalık dönemlerimizde yap(a)madıklarımız, ustalık dönemimizde yap(a)mayacaklarımızın teminatıdır!”

Mesela, bu son seçimden önceki iki seçimde de (birinde anayasa çoğunluğu elde edilerek) halka çok şeyler vaat edildi ve halk da gerekli oyu verdi ama; vaat edilenler ve hükümet programlarına konulanlar yapıldı mı?!.

Beş yazımızın beşincisi “61. Hükümet ve Yeni Anayasa” ile ilgiliydi, orada yapılması gereken önemli “hatırlatmaları ve uyarıları” yaptık/yazdık...

Seçim döneminde vaat edilen, hükümet programında var olan, Başbakan Erdoğan’ın Meclis’teki takdim konuşmasında hatırlattıklarını biz de burada kayda geçmiş olalım:

“Yeni anayasa için hükümet ve Ak Parti olarak tam bir kararlılık içindeyiz. Yeni anayasanın tam bir katılımla gerçekleşmesini arzuluyoruz. Milletimiz ve Meclisimiz bunu yapacak olgunluğa sahiptir. Seçim kampanyasında hemen tüm partiler yeni anayasa taahhüdü ile milletimizin karşısına çıktılar. Önümüzdeki dönem yeni anayasa dönemi olacaktır. En zor şartlarda millî mücadeleye önderlik yapan TBMM yeni anayasayı yapacak iradeye sahiptir.”

“Hayırlı olsun” diyelim, “inşallah” diyelim, “maşallah” diyelim ama ayrıca; “bu ‘son vaatler’ de öncekiler gibi olmasın, bu sefer yapılıp gerçekleştirilsin” diyelim…

Bundan sonra diyeceklerimizi ise iktidar destekçisi Y. Akit’in değerli yazarı D. Mehmet Doğan’ın “Program ustalığı” yazısından (10.07.2011) derleyelim:

“Türkiye’nin maddesi, fiziği gelişirken -kaba bir benzetme ile- ayak, bacak, kol, gövde... habire büyürken, kafanın büyüdüğüne dair bir emareye sahip değiliz. Mevcut hükümetimiz de, üniversite sayısının arttırılmasıyla, çok sayıda bina yapılmasıyla, dersliklerin çoğaltılmasıyla, yeni kültür salonları veya tiyatro binaları inşasıyla -yani kemiyetle- öğünmektedir. Eğitim ve kültür alanıyla ilgili öğünülen şeyler de esasen maddî alanla ilgilidir. Maddî büyümeyi istikrar içinde başarmış bir siyasi iktidarın 3. iktidar döneminde manevî, zihni, sosyal ve kültürel -kısacası insani- gelişmeyi dikkate alan bir hükümet programıyla milletin karşısına çıkması beklenirdi. 61. hükümet programını bu gözle okumak istedik…/ Esasen Sayın Başbakanın okuduğu hükümet programında iki cümle konumuzla ilgili dikkat çekici ve umut verici ipuçlarına sahip. Birinci olarak, makro-ekonomide sağlanan başarıların da katkısıyla eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve sosyal yardım harcamalarının toplamından oluşan sosyal harcamalarda ciddi artışlar sağlandığı belirtiliyor. İkinci cümle bundan daha önemli bir başlangıcı işaret ediyor: “Okul öncesinden üniversiteye uzanan eğitim basamaklarında milli değerlerimiz ve uluslararası standartlar esas alınarak eğitim sistemimizi tamamen gözden geçirecek ve kaliteyi merkeze alan bir dönüşüm programı uygulayacağız. Eğitim sistemini yeniden yapılandıracağız”./ Maddi gelişmenin tek başına güçlü bir insan ve sağlıklı bir toplum oluşturmayacağını tecrübe ile biliyoruz. Evet madden gelişiyoruz, ama bu manevi gelişmeyle birlikte yürütülemediği için ciddi bir bozulma ve yozlaşma ile karşı karşıyayız. İdealsiz bir gençlik yetişiyor. Bir taraftan her türlü sefahat, diğer taraftan her bakımdan sefalet...”

‘Bu günlük bu kadar’ deyip yazarın dediği gibi soralım:

“Acaba ‘usta/lar’ ne der bu hususta (hususlarda)?”

 

 

***

 

 

 

 

AKP “fecr-i kazib” mi?

Reşat Nuri EROL

15.07.2011

Dikkat edilirse, bence önemli olan bir “konu”yu ele alıp bu köşenin müsadesi nisbetinde olabilecek en “geniş” şekliyle siz değerli okuyucularımıza sunmaya çalışıyoruz...

Türkiye öylesine canlı, hareketli ve merkezî bir ülke ki; gelişen ve değişen dünyamızın tam da orta yerinde, hem kendi toplumunun, hem en geniş şekliyle bölgenin (Ortadoğu ve İslâm âlemi), hem de bütün dünyanın/insanlığın gelişmelerine ayak uydurmaya çalışıyor. Bunu ne kadar başardığı tartışılır. Zaten hep bunu tartışıyoruz...

Birkaç gün veya birkaç haftadır, -daha doğrusu “seçimden önce ve seçimden sonra” olmak üzere,- bazı “önemli meseleleri” konu bütünlüğünü birbirinden koparıp dağıtmadan, gruplar hâlinde ele almaya çalıştık.

Bunu yaparken “müzmin muhalif” veya “fanatik taraftar” gibi değil; “çare ve çözümlerini” hattâ gerekirse “plan ve projelerini” de ortaya koyarak, ele aldığımız konu ile ilgili “tesbit, teşhis, yorum ve değerlendirmeler” yapıyoruz...

Bu dönem yani “seçim öncesi ve sonrası dönem” ile ilgili yazılması ve yapılması gereken yorumları yeterince yaptığımız ve yazdığımız kanaatindeyiz; artık yeni bir döneme ve yeni bir merhaleye geçelim, “daha derin ve daha geniş konular” deryasına dalalım...

Yazılarımızdan olabilecek en geniş şekliyle ve gerçek anlamda yararlanmak isteyenler, sıcak gündemden kopmadan yapmaya çalıştığımız bu çabaya dikkat etmeliler.

***

Bu zaruri genel girizgâhtan sonra, başlıktaki konumuza gelelim ve şöyle bir giriş yapalım. Bir yazar (Etyen Mahçupyan, Zaman, 13.7.2011) bugünkü “AKP’yi anlamak” başlıklı yazısına “Bir yazımda AKP’nin Türkiye için ‘küçük bir mucize’ olduğunu yazmıştım.” diyerek başlamış. Mucize şöyle devam ediyor: “Mucizeler gerçekleştiği anda dikkatimizi çekerler ve aşırı önemsenmeleri sayesinde de mucizevî olarak algılanmayı sürdürürler. Bugün bütün projektörler AKP üzerinde...”

“AKP’yi anlamak” yazısı şöyle bitiyor:

“Bütün bu arka plan önünde AKP toplumun yüzde elli oyunu alan, bu oyu korumak isteyen bir parti. Oy kaybı ihtimali AKP’yi diğer partilere oranla daha derinden etkiliyor, çünkü bu tür bir sonuç AKP’nin hizmet-sorumluluk-denge-uzlaşma-reform zincirini taşımada yetersiz kaldığının, göreve hakkıyla icabet edemediğinin kanıtı olacak...

AKP kurulup bir yıl sonra tek başına iktidar olunca, AKP Genel Başkanı ve Başbakan R. T. Erdoğan ile “müşterek dostumuz” olan muhterem bir zat (kendisi önemli bir dinî ve sosyal kuruluşumuzun genel başkanıdır), AKP’nin bu “mucizevî başarısı” sonrasındaki ilk karşılaşmamızda “AKP’nin başarısına gıpta ediyorsun değil mi?” demişti.

Kendisinin çok “gıpta ettiği” öylesine belliydi ki!

Şöyle cevap verdiğimi hatırlıyorum:

“Müsaade edersen bunun cevabını iki-üç yıl sonra vereyim.”

Nitekim birkaç yıl sonra bizzat kendisi ve özellikle başında bulunduğu kurum sorunlar yaşamaya başlayınca “gıpta etmemeye” başladı!

Mesela; ikimizin hayallerinden olan “faiz, başörtüsü, katsayı, küçük yaşta Kur’an eğitimi..” gibi “sorunların çözümü” bir yana; AKP döneminde “zina serbestliği” bile kanunen başladı!!!

***

Bugün başlayıp yarın da yazmaya devam edeceğim bu konuyu, yakın çalışma arkadaşım tıp doktoru ve bilgisayar mühendisi M. Lütfi Hocaoğlu yazmama vesile oldu.

Kendisi üç hafta önce (19-25 Haziran “Adil Düzen Dergisi”nde) “Fecr-i Kazib” başlıklı bir yorum/değerlendirme yaptı, yarın yazacaklarım o değerlendirmeye istinat edecektir.

İşte bu Lütfi kardeşime 8-9 yıl önce yani AKP’nin tek başına iktidara geldiği yıl, tek cümlelik bir değerlendirme yapmasını istemiştim.

O anda yoldaydık, yerini bile unutmadım, mekân olarak İstanbul Boğazı üzerindeki Fatih Köprüsü’nden geçiyorduk, birlikte haftalık seminer çalışmalarımıza gidiyorduk…

O günkü kısa değerlendirmesi şöyleydi:

“Allah bu millete ve özellikle Müslümanlara, meselelerin AKP anlayışı ve zihniyeti ile de çözülemeyeceğini gösterecek ve artık istikamet mecburen “ADİL DÜZEN” olacak...”

Bu konudaki “daha geniş ve daha derin değerlendirmemiz” yarın…

 

 

***

 

 

 

 

AKP “fecr-i kazib” mi?-2

Reşat Nuri EROL

17.07.2011

Bugün yazdıklarımın daha iyi anlaşılması için dünkü yazımın okunması faydalıdır.

Bugüne “Fecr-i Kazib”i tanımlayarak başlayalım: Güneş doğarken meydana gelen aydınlanma olayına “fecr” denir.

Bu fecr doğrudan gerçekleşmez.

Önce kısa süreli bir aydınlanma olur, sonra tekrar kararma olur ve arkasından “gerçek fecr” meydana gelir.

Bu gerçek fecre “fecr-i sadık” (doğru fecr) denir.

Gerçek fecrden önce meydana gelen kısa süreli fecre ise “fecr-i kazib” (yani “yalancı fecr”) denir.

AK Parti kuruluşundan itibaren girdiği her üç seçimi de oyunu artırarak kazandı...

AK Parti bu üçüncü ve bana/bize göre de sonuncu iktidarında neler yapacak?..

*

Soru/n: “Faizli Düzen” ilk iki dönemde var gücüyle devam etti, faizli bankalar en çok kâr eden kurumlar oldu. Son dönemde de “Faizli Düzen” aynen devam mı edecek?

Cevap: Elbette devam edecek. Çünkü ne AK Parti ne de muhalefetteki başka parti “Faizsiz Düzen” nasıl kurulur, “Faizsiz Banka” nasıl çalıştırılır, bilmiyor ve gerçekleşebileceğini “hayal” bile edemiyor; hayal bile edemeyeceği şeyi nasıl yapacak, nasıl gerçekleştirecek?

*

Soru/n: AK Parti Avrupa’nın en büyük “adalet saraylarını” inşa etti, hâkim ve savcı sayısını artıracağını söylüyor. Böylece yıllarca süren mahkemeleri sona erdirebilecek mi? Adaleti kısa sürede sağlayacak bir “sistemi” getirebilecek mi?

Cevap: Devasabüyüklükte, Avrupa veya dünyanın en büyük “adalet saraylarının” yapılıyor olması, “adalet”in iyi sağlandığını değil, kötü sağlandığını gösterir. AK Parti çözümü “hâkimlik sistemi” içinde aradıkça asla ve asla çözüme ulaşamayacaktır. Çözüm “hakemlik sistemi” olmalıdır.

*

Soru/n: Çoğunluk demokrasisi devam mı edecek?

Cevap: Ne AKP’nin ne diğer partilerin ne de bütün dünyanın aklına başka türlü bir “demokrasi” gelmiyor ki? Bir grubun diğer grubu kendi istediği gibi, diğer grubun istemediği gibi yaşamaya zorladığı “çoğunluk demokrasisi” dışında bir demokrasi akıllarına bile gelmez, hayal bile edemezler; “hayal” bile edemeyecekleri “demokrasi”yi nasıl getirecekler. Çoğunluk demokrasisinde herkesin hedefi ezici çoğunluk içinde olup diğer tarafı ezmek değil midir?

*

Soru/n: AK Parti “adil bir anayasa” yapabilecek mi?

Cevap: İnsan aklı her zaman en iyiyi bildiğini zanneder. Bu nedenle ‘ölüm kötüdür’ der, idam cezasını kaldırır; ‘boşanma kötüdür’ der, boşanmayı zorlaştırır! İnsan böyle düşünerek “anayasa” yaparsa korkunç bir yanılgı içinde “en berbat anayasayı ve devlet düzenini” getirir. Allah insan için en iyi olanı bilendir. Bu nedenle eğer anayasa Kur’an’dan elde edilen delillerle yapılmazsa, “şimdiki anayasadan bile çok daha berbat bir anayasa” ile karşı karşıya kalırız.

*

Soru/n: Ekonomik göstergelerin iyi olduğu söyleniyor. Bu dönemde de ekonomi iyi mi olacak?

Cevap: Ekonomik göstergelerin iyi olması ekonominin iyi olduğunu göstermez. Çünkü sanal bir birim olan “karşılıksız para”ya, yani “dolar”a endekslenmiş “ekonomik göstergeler” sadece göstergedir, “reel” değildir. Finans ekonomisi, reel ekonomi diye ikiye ayrılmış ekonomi saçmadır, “faiz düzeni”dir, “zulüm düzeni”dir. “Faizsiz Ekonomi”nin gelmesinin tek yolu Kur’an’dan delillendirilmiş “ekonomik düzen”in gelmesidir. Ancak maalesef ne AK Parti ne de Meclis’teki başka bir parti bunu “hayal” bile edemedikleri gibi, bunu yıllardan beri anlatan Adil Düzencilerle “hayalciler” diye dalga geçmektedirler!!!

*

Bütün insanlar, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine bütün dünya dört gözle “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i bekliyor; büyük çoğunluğu adını bilmiyor ama bekledikleri bu. Refah içinde yaşadıkları düşünülen ekonomik endeksleri yüksek ülkeler bile, dört gözle “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i bekliyor. Çünkü o endeksler ortalamadır. Endeks ne kadar yüksekse, az sayıda çok “zengin” vardır, çok sayıda “fakir” vardır. O çok sayıdaki “fakir” her gün korku içindedir, açlık ve sefalet korkusu yaşamaktadır. Bu nedenle o endeksleri yüksek ülkelerin bu fakir halkları da dört gözle “ADİL DÜZEN”i beklemektedir.

AKP’nin bu son gelişi “fecr-i sadık” değil, “fecr-i kazib”dir.

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” geldiği zaman “fecr-i sadık” doğacak, “hak” gelecek, “adalet” gelecek, “zulüm/ler” sona erecektir.

(Bütün bunları hatırlattığın için teşekkürler Lütfi!)

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan, Saadet ve “fecr-i sadık”

Reşat Nuri EROL

18.07.2011

Bundan önceki iki yazımızda “AKP ‘fecr-i kazib’ mi?” sorusunun cevabını verdik.

“Millî Görüş” gömleğini çıkarıp “muhafazakâr demokrasi” diye ne olduğu belirsiz bir gömlek giyen, “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” gömleğini ise hiç giymeyen ve bu düzene inanmayan bir partiden elbette “fecr-i sadık” (doğru fecir) gerçekleştirmesi beklenemezdi; nitekim gerçekleştiremedi, gerçekleştiremiyor, gerçekleştiremeyecek…

Kendilerini tanımladıkları kendi teşbihlerini kullanarak ifade ettiğimiz üzere, “çıraklık” ve “kalfalık” döneminde yap(a)madıkları, “ustalık” döneminde de yap(a)mayacaklarının garantisidir…

Millî Görüş gömleklerini çıkaranları halkımız yine de hareketin eski veya sabık mensubu sayarak ve “fecr-i sadık”ı gerçekleştirecekler diye üç seçimden beri tek başına iktidara getirdi ama olması gerekenler bir türlü olmadı, olamadı; sadece bir “fecr-i kazib” (yalancı fecir, yalancı sabah, yalancı aydınlık, yalancı aklık) yaşandı, hâlen de yaşanıyor…

Neden?

Hep hatırlatıyoruz;

Bu iş “MİLLÎ GÖRÜŞ” gömleği ve “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” ceketi veya “çılgın projesi” yani “yeni dünya düzeni medeniyet projesi” olmadan olmaz… Hele hele “fecr-i sadık” hiç olmaz, olsa olsa sadece kısa ömürlü bir “fecr-i kazib” olabilir…

Nitekim olmuyor, olmayacak, olamayacak…

Olamayacağını bundan önceki nice yazılarımızda hep yazdık…

Bundan sonra da neden olamayacağını değişik vesilelerle yazıp anlatmaya devam edeceğiz; elbette “sebeplerini” dile getirerek ve “çözüm öneri ve projelerimizi” de sunarak…

***

40 yıllık Millî Görüş Hareketi Lideri ve son olarak Saadet Partisi Genel Başkanı olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın, Refah Partisi Genel Başkanı ve 54. Hükümet Başbakanı olduğu dönemden sonra söylediği ve demek istediği neydi?

“Biz Refah Partisi ve 54. Hükümet döneminde “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”in kokusunu ve gölgesini gösterdik, bundan sonra aslını göstereceğiz…”

Millî Görüş Lideri ve Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın ömrü, yapılması gerekenleri yapmaya yetmedi ama; bundan sonra yapılacakların “plan ve projelerini” bize, bizden sonraki nesillere, İslâm âlemine ve bütün beşeriyete bırakıp gitti…

Saadet Partisi 4. Olağan Büyük Kongresi’ni gerçekleştirdi, gelecek nice 40 yıllarda sürdürülecek Millî Görüş Hareketi’nin yeni bir dönemini daha başlattı…

Erbakan Hocamızın ardından görev artık bizim omuzlarımızda…

Bizden sonra da gelecek nesillerde bu mücadele, bu “Hak-bâtıl mücadelesi” işte böyle kıyamete kadar sürüp gidecektir…

***

Erbakan Hocamız son yıllarda ve özellikle önemli vesilelerde veya özel olarak düzenlenen toplantılarda hep mevcut “zalim dünya düzeni”ni anlattı, bu düzenin nasıl “faiz” üzerine kurulduğunu, bu faizin ise sömürücü sermaye sahiplerinin yani bir kısım Yahudilerin cebine girdiğini hep anlattı, örnek olarak da “alınan her ekmeğin 3’te biri faizdir” dedi...

İşte bu “genel sömürü ve faiz zulmü”nden dolayı, -“AKP ‘fecr-i kazib’ mi?” yazılarımızda da hatırlattığımız üzere,- hem Türkiye hem de bütün beşeriyet dört gözle “Adil (Ekonomik) Düzen”i bekliyor, büyük çoğunluğu adını bile bilmiyor ama bekledikleri bu...

Refah içinde oldukları ve öyle yaşadıkları düşünülen ama batmakta olan Batı ve AB ülkeleri (günümüzde Yunanistan, İtalya, İspanya, İrlanda...) bile dört gözle “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i bekliyor...

AKP’nin bu son gelişi (üçüncü seçimi kazanması da) “fecr-i sadık” değil, “fecr-i kazib”dir… “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” geldiği zaman gerçek fecir, gerçek aydınlık, gerçek aklık doğacak; “hak” gelecek, “adalet” gelecek, “zulümler” sona erecektir…

Erbakan Hocamız’ın anlatımıyla “ADİL EKONOMİK DÜZEN” üzerinde durmaya ve “fecr-i sadık”ın nasıl gerçekleşeceğini açıklamaya devam edeceğiz….

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan, Saadet Kongresi ve “fecr-i sadık”-2

Reşat Nuri EROL

19.07.2011

Saadet Partisi olağan 4. Kongresi her zamanki gibi muhteşem bir katılım, yeni bir heyecan hamlesi ve “İkinci 40 yıla da hazırız” ana mesajı ile gerçekleştirildi...

40 yıl önce Millî Görüş Hareketi Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan öncülüğünde başlayan mücadele ve mücahede, “daha nice 40 yıllara” ulaşmak üzere, Saadet Partisi olağan 4. Kongresi ile “İkinci 40 Yıllık Dönem”ine girmiş oldu…

İlk 10 yılda; Bağımsızlar Hareketi (1969), Millî Nizam Partisi ve Millî Görüş Hareketi’nin ilk çok yönlü (ahlâkî, iktisadî, sınai, siyasi, sosyal vs) hamlecisi, koalisyon hükümeti ortağı, Kıbrıs fatihi Millî Selâmet Partisi…

Ve 12 Eylül 1980 Müdahalesi!!!

Sonra; Refah Partisi’nin öncülüğünde önce “belediyelerde efsane hizmetler” ve ardından “Adil Düzen Projesi” ile birinci parti olma başarısı, ardından Erbakan’ın Başbakanlığı’nda ve koalisyonla da olsa “cumhuriyet tarihimizin en başarılı hükümeti”…

Ve bu tarihî başarıya “28 Şubat” ile müdahale ve engelleme!!!

Bilahare; Fazilet Partisi ve ardından Millî Görüş mirasına “gömlek çıkararak” da olsa halk nezdinde usturuplu şekilde sahip çıkan AKP’nin 10 yıla varan “fecri- kazib” dönemi!!!

(Tavsiye: “AKP ‘fecr-i kazib’ mi?” yazılarımız okunursa, demek istediğimiz anlaşılır.)

Ve…

Şimdi; Millî Görüş Hareket’inin 40’ıcı kemal yaşını doldurmasının ardından.. Tam 10 yıl önce 20 Temmuz 2001 tarihinde kurulan hareketin son partisi Saadet Partisi’nin 4. Olağan Büyük Kongresi’nin ardından.. Ve o partinin 4 buçuk ay öncesinde ebedî âleme hicret eden Efsanevi Lideri ve Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın ardından…

Prof. Dr. Mustafa Kamalak’ın genel başkanlığında…

-Yaşanabilir Bir Türkiye... Yeniden Büyük Türkiye... Yeni Bir Dünya için…

-“İnsan” merkezli “demokratik ve adil bir yeni bir Anayasa” için…

-Eğitimin temelinde “önce ahlâk ve maneviyat” harcı için…

-Üretim seferberliği ve yeni bir kalkınma hamlesi için…

Ve de…

Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak’ın kongrede yaptığı konuşmasının sonunda vurguladığı şekliyle ifade edersek: Millî Görüş’ün ikinci hedefi ise tüm insanlık için bir “ADİL DÜZEN” kurmaktır. Ancak “ADİL DÜZEN”i kurabilmek için öncelikle İslâm Birliği’ni kurmak gerekiyor. İslâm Birliği’nin temelini 15 Haziran 1997’de kurulan (ve Erbakan’ın kurucusu olduğu) D-8’ler oluşturuyor... Bilindiği gibi D-8’lerin bayrağında 6 yıldız vardır. Bu 6 yıldız, 6 temel prensibi ifade etmektedir:

1) Savaş değil, Barış..

2) Çatışma değil, Diyalog..

3) Çifte standart değil, Adalet..

4) Sömürü değil, ADİL DÜZEN..

5) İşbirlikçilik ve tekebbür değil, Eşitlik ve İnsan Hakları,

6) Baskı ve tahakküm değil, hürriyet ve demokrasi

Bütün bunların gerçekleşmesi, hâlen var olan “fecr-i kazib”in bir an önce sona erip “gerçek fecr”in, “gerçek sabah”ın yani “fecr-i sadık”ın doğması için…

Erbakan Hocamızın ifadesiyle; tek çare, tek çözüm Millî Görüş ve Adil Düzen…

Bu “çare ve çözümler” yani “fecr-i sadık” üzerinde durmaya devam edeceğiz…

***

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn... 30 yıllık mücadele arkadaşımın 40 yıllık en yakın “mücdele” arkadaşı; ilk öyle tanıdım.. Akevler İstanbul ve İzmir çalışmalarımızda, özellikle “ahşap evler” projelerimizde büyük ortağımızdı.. İslâmî (vakıf faaliyetleri) ve ilmî (özellikle çok yönlü yayın faaliyetleri gibi) çalışmalarda defalarca aynı yollarda yürüdük.. Şahidim; benim/bizim gibi “İmam-Hatip Liseleri” sevdalısıydı; bildiğim “son proje”si “İmam-Hatipleri yeniden geliştirerek ihya etmek ve Afrika ülkelerine bile İmam-Hatip Liseleri açmak” idi.. O nice “nitelikli” hizmet kervanlarının Ahmet Şişman Abisi idi.. Görevimiz; başlattığı ve çoğunun başkanlığını yaptığı bütün hizmetleri sürdürmek olacak, inşaallah…

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan ve fecr-i sadık; Adil Ekonomik Düzen-1

Reşat Nuri EROL

20.07.2011

Erbakan’sız ilk “genel seçim” ve ilk “parti kongremiz”in ardından; Saadet Partisi Olağan 4. Kongresi’nin ardından; Millî Görüş Hareketi’nin geride kalan 40 yılı ardından…

“AKP ‘fecr-i kazib’ mi?” (ilk iki yazı) tesbit ve teşhislerimizin ardından…

“Erbakan, Saadet Kongresi ve fecr-i sadık” yazılarımızla (sonraki iki yazı) yaptığımız “çare, çözüm ve tedavi önerilerimizi” de içeren tesbitlerimizin ardından…

Ülkemizde ve bütün dünyada “fecr-i sadıkı” gerçekleştirecek olan “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i Erbakan Hocamızın anlatımıyla bir kere daha hatırlayalım…

***

Konumuz: ADİL EKONOMİK DÜZEN

I- “Adil Ekonomik Düzen”in Temel Özellikleri:

a) Hak ve bâtıl arasındaki fark. Bâtılın hak anlayışına göre hak 4 sebepten doğmaktadır. 1- Kuvvet, 2- Çoğunluk, 3- İmtiyaz-Ayrıcalık, 4- Menfaat-Çıkar. Hakiki hak anlayışına göre “hak” 4 sebepten doğar:

1- Cenab-ı Hakkın bütün insanlara eşit olarak verdiği temel “insan hakları” vardır. [Bu haklar şu 5 temel haktır: 1) Yaşama hakkı, 2) Neslin korunması, ırz ve namusun korunması hakkı, 3) Mülkiyet hakkı, 4) Aklın korunması hakkı, 5) İnancın korunması hakkı.]

2- Emek, 3- Karşılıklı rıza ile yapılan mukavele, 4- Adalet gereği doğan haklar.

Hakiki hak anlayışına göre, hak yalnız bu 4 sebepten dolayı doğar. Bunun dışında hiçbir sebepten dolayı hak doğmaz. Ne kuvvet, ne çoğunluk, ne imtiyaz ne de çıkar hak sebebi olamaz.

Komünizm ve kapitalizm hakkı değil, kuvveti üstün tutan zihniyetin sistemleridir. Bunun için her ikisi de birer ezen, ezilen düzenidirler. Komünizm 70 yıl insanlara zulmettikten sonra yıkılmıştır. Kapitalizm de zulmediyor, hâlen ayakta kalmasının sebebi emperyalizm ve Siyonizmin bir sömürü aracı olması yüzünden, suni olarak yaşatılmaya ve devam ettirilmeye çalışılmaktadır. İnsanlık, kendisine saadet getirecek bir nizam aramaktadır. Bu nizam ancak Hakkı Üstün Tutan “ADİL DÜZEN” nizamıdır.

b) “Adil Ekonomik Düzen” “Hakkı Üstün Tutan” bir düzendir.

c) “Adil Ekonomik Düzen” tam ve mütekâmil bir düzendir.

Bu düzende kapitalizm ve komünizmin faydalı yanları mevcuttur, fakat mahzurlu ve zararlı yanlarına ise yer verilmemiştir.

***

II- “Adil Ekonomik Düzen”in Temel Esasları: Bilindiği gibi matematik ilminde bir sistem o sistemi tarif eden temel esaslarla diğer bir ifadeyle “Aksiyom = mütearife = müselleme” ile tarif edilir. Mesela “Öklit Geometrisi” 3 temel aksiyoma dayanır. Buna mukabil “Lobaçevski Geometrisi” başka 3 aksiyoma dayanır. Tabi sayılar ise 4 aksiyoma dayanırlar. Bunun gibi, bir oyunun dama oyunu olabilmesi için temel esaslar vardır, satranç oyunu olabilmesi için de yine bu oyunun kendine mahsus temel esasları vardır. Aynı şekilde futbol oyununun temel esasları ayrıdır, hentbol oyununun temel esasları ayrıdır.

Mecelle “Usul-ü Fıkıh”la ilgili temel esasları ihtiva eden ilmî bir eserdir.

İşte tıpkı bunlar gibi ekonomide de şayet bir ekonomik düzen “kapitalizm” sisteminin temel esaslarına uygun olarak yürüyorsa o sistem “kapitalist sistem”dir, yok eğer “komünizm” esaslarına uygun olarak yürüyorsa o sistem “komünist sistem”dir.

Biz, aşağıda bir “ekonomik düzen”in “Adil Düzen” olabilmesi için o düzenin hangi esaslara uygun olarak yürümesi gerektiğini belirtmeye çalıştık. Bu esasları belirtirken bunların düzeni tarif eden temel aksiyonlar olmasını gözettik ve bu noktayı nazarla “Adil Ekonomik Düzen”i 31 temel esas ile tarif etmeye çalıştık. Bu esaslardan 3 tanesi genel esaslar, 7 tanesi parayla, 7 tanesi krediyle, 7 tanesi vergiyle, 7 tanesi de sosyal güvenlikle ilgili esaslardır.

Şimdi (gelecek yazımızda) bu temel esasların kısaca açıklamalarını yapalım…

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan ve fecr-i sadık; Adil Ekonomik Düzen-2

Reşat Nuri EROL

21.07.2011

Hocamız ne demişti:

“Biz Refah Partisi ve 54. Hükümet döneminde “ADİL EKONOMİK DÜZEN”in kokusunu ve gölgesini gösterdik, bundan sonra aslını göstereceğiz…”

Biz de dedik ki: Erbakan Hocamızın ardından görev artık bizim omuzlarımızda…

Öyleyse; ‘dersimizi çalışalım’, ‘öğrenelim’ ve ‘uygulayarak’ halkımıza gösterelim…

***

ADİL EKONOMİK DÜZEN’İN GENEL ESASLARI:

“Adil Ekonomik Düzen”in “Genel Esasları” bu düzende ekonomik faaliyetler açısından devletin ne yapacağını, şahısların neler yapacaklarını ana hatlarıyla tanzim eden esaslardır. “Adil Ekonomik Düzen”de ekonomik faaliyetleri şahıslar yürütürler. Devlet bunların bu faaliyetleri yürütmelerinde kendilerine yardımcı olur. Devlet bu yardımı ülkenin ve bölgelerin kalkınma planlarının hazırlanmasını teşvik suretiyle yapar. Devlet ayrıca ekonomiyle ilgili GENEL HİZMETLERİ yaptırır, kontrol eder ve yine -ayrıca- ekonomiyle ilgili “Tanzim Hizmetlerini” yürütür ve kontrol eder.

Bu yüzden “Adil Ekonomik Düzen”in genel esasları 3 temel esasta toplanır.

Bunlar şunlardır:

1- Ekonomide Devletin Görevi: “Adil Ekonomik Düzen”de devlet, ülke ve bölgelerin makro planını yaptırır. Bunlarla ilgili yatırım projelerini yaptırır. Böylece herkes ülkenin her yerinde tarım, sanayi ve hizmetler sektöründe gerek mevcut yatırımların verimliliğini artırmak yönünden ve gerekse yeni yatırımlar yönünden hangi projelerin teşvik edileceğini bilir. Şahıslar, ya tek başına veya şirketler veya vakıflar hâlinde bu projelerden istediklerini seçerler ve bunları yürütürler. Devlet bu projeleri her bakımdan destekler ve çeşitli teşviklerle bunların en faydalı ve verimlilerinin öncelikle gerçekleşmesini yönlendirir.

2- Devletin Ekonomi ile İlgili Faaliyetleri:

“Adil Ekonomik Düzen”de devlet ekonomik faaliyetlere iki türlü hizmet yaparak katılır. 1) Genel Devlet Hizmetleri, 2) Genel Tanzim Hizmetleri.

Devletin Yürüttüğü Genel Hizmetler: Güvenlik, yönetim, yargı, enerji temini, su, yol, altyapı hizmetleri; sağlık, öğretim hizmetleri; ulaşım, iletişim hizmetleri… vs. gibi hizmetlerdir. Devlet ayrıca tıpkı Noterler gibi ve yeminli muhasipler ve yeminli mimari bürolar gibi muhasebe ve ambar vs. gibi hizmetlerinin yürütülmesini de temin eder. Bu hizmetler gruplar hâlinde tasnif edilirse bunları takriben 24 çeşit “GENEL HİZMET” grubunda toplamak mümkündür. (Daha Fazla İlgilenenlere Not: Bazı yazılarımda 24 Genel Hizmetin isimlerini ve bazı açıklamaları bulabilirsiniz... Daha Fazlasını İsteyenlere; her bir “Genel Hizmet”in 10’ar sayfa anlatıldığı 240 A4 sayfalık çalışmamızı sunabiliriz... RNE)

“Adil Ekonomik Düzen”de devlet, ayrıca temel ekonomik malların “tanzim hizmetlerini” yürütür. Mesela “Adil Ekonomik Düzen”de bugünkü Toprak Mahsulleri Ofisi’nin yerini bir “Buğday Vakfı” (“kooperatif” de olabilir/ RNE) alacaktır. Bu kuruluşun “vakıf” olarak adlandırılması, hiçbir “kâr gayesi” gütmeyip sırf vatandaşa “hizmet” için kurulmuş olmasındandır. Bu “vakıf” bütün ülke sathında belde seviyesine kadar teşkilatlanmıştır. Buğdayı olup satmak isteyen buğdayını bu vakfa verecek ve o günkü fiyat üzerinden parasını alacaktır; veya buğday satın almak isteyen kimse o esnadaki fiyat üzerinden parasını verip dilediği kadar buğdayı alacaktır. Vakfın vazifesi bu muameleleri yapmak ve depolarındaki buğdayı iyi bir şekilde muhafaza etmektir. Bu hizmetleri sırf bir “hizmet” olarak yapacaktır. Ayrıca bu hizmetlerden dolayı “kâr gayesi” gütmeyecektir.

3- Ekonomik Faaliyetleri Şahıslar Yürütürler.

“Adil Ekonomik Düzen”de bütün ekonomik faaliyetleri şahıslar yürütürken bunlar bu faaliyetleri ya “şahıs” olarak ya “şirket” olarak veya “vakıflar” olarak yürütürler...

***

Gelecek Yazı: “Adil Ekonomik Düzen”in “PARA” ile ilgili Temel Esasları...

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan ve fecr-i sadık; Adil Ekonomik Düzen-3

Reşat Nuri EROL

22.07.2011

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”İN PARA İLE İLGİLİ TEMEL ESASLARI

Para nedir?

İnsan tabiatı nedir?

“Adil Ekonomik Düzen”in temel şartı nedir?

“Ürettiğin” kadar “tüketeceksin” temel şartı nedir? “ADİL EKONOMİK DÜZEN”in parayla ilgili temel şartları, aksiyomları nelerdir?

Bugün bu konular üzerinde duracağız…

***

İnsanların Yaradılış Karakteri:

İlim adamlarının hayvanlar üzerinde yaptıkları araştırmalar gösteriyor ki hayvanlar çok üretiyorlar, az tüketiyorlar. Bilindiği gibi bal arıları bal yaparlar, bu balın bir kısmını da kendileri yerler ama yaptıkları bal yediklerinden çok fazladır. Bu fazla kısımdan insanlar yararlanırlar. İlim adamları bal arılarının yaptıkları balın bir kısmını almışlar ve görmüşlerdir ki kovanda balın azalması üzerine arıların iştahları kesilmiştir ve arılar daha az bal tüketmeye başlamışlardır. Kovandan daha çok bal alınması hâlinde ise görülmüştür ki daha da az bal tüketmeye başlamışlar, hattâ arılar ölmüşler ve fakat kalan az balı bitirmemişlerdir. Bu deneyler hayvanların çok ürettiklerini buna mukabil az tükettiklerini göstermiştir. Bunun hikmeti Cenab-ı Hakk’ın hayvanları insanlara faydalı olmak için yaratmış olmasıdır.

Buna mukabil insanların tabiat ve yaradılışları hayvanların aksinedir. İnsanlar tabiatları itibariyle sadece “tüketmek” istiyorlar, “üretmenin” zahmetine katlanmak istemiyorlar. Nitekim bir insana ‘sofraya buyur’ dendiği zaman yüzü gülüyor, ‘şu kazmayı al da şurayı kaz’ dendiği zaman ise suratı asılıyor.

Bunun hikmeti ise insanların Cennet için yaratılmış olmalarıdır. Cennet’te insanlar sadece tüketecekler, ayrıca üretmek mecburiyetinde kalmayacaklardır. Daru’l-Karar âhirettir.

Ancak ne var ki insanlar muvakkat olarak bu dünyada imtihan olmaktadırlar ve yukarıda bahsedilen tabiatları bu dünyanın şartlarına ters düşmektedir. Ne yapalım ki biz de işte bu yaradılıştaki insanlar için “Adil (Ekonomik) Düzen”i kurmak mecburiyetindeyiz.

***

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”in Temel Şartı Nedir?

Bu yaradılıştaki insanlar için “adil bir düzen” nasıl kurulacaktır?

Bunun için temel şart şudur: İnsanlara denmesi lazımdır ki; “Gel kardeşim, buraya bak, sen hep tüketmek istiyorsun, buna mukabil hiç üretmek istemiyorsun. Sana müsaade ediyoruz, lüzumsuz israf yapmamak şartıyla istediğin kadar tüket ama bir şartımız var. Ne kadar “tüketeceksen” o kadar da kendin “üreteceksin”, başkasının hakkını yemeyeceksin.”

Bu kural tatbikatta nasıl gerçekleştirilebilecektir?

Bunun çaresi şudur: Bir kimse diyelim ki (A) malını üretti ve bunu başkalarının faydalanmasına sundu. Mesela götürdü (A) malına ait vakfa (veya ambara) teslim etti. (A) malının bu anda bir kıymeti vardır. Bunu üreten kimse aynı kıymete eş değer başka istediği malları alıp tüketebilir. Önemli olan ne kadar üretti ise ona eşdeğer tüketme yapmasıdır, başkasının hakkını yememesidir. İşte bunun için (A) malını üreten kimseye, o malın kıymetine eşdeğer dilediği mallardan tüketebilmesi için “özel bir senet” verilir.

Bu özel senede “para” denir.

Bundan dolayı “para” demek, herhangi bir üretimi yapan kimseye bu üretimine eşdeğer tüketme hakkı olduğunu göstermek üzere verilen “özel senet” demektir.

Bundan dolayı “ADİL EKONOMİK DÜZEN”in parayla ilgili temel şartları, aksiyomları şunlardır:

1- “Para = Mal” (Para eşittir Mal) İlkesi,

2- “Faiz yok” İlkesi,

3- “Karşılıksız Para Yok” İlkesi,

4- “Paranın (arsa, tesis, standart mal, altın ve döviz) Karşılığında Olması” İlkesi,

5- İstenilen Anda Değiştirme İlkesi,

6- Herkese Eşit Muamele İlkesi,

7- Fiyatlar “Arz-talebe dayalı kriterler göre tespit edilir” İlkesi.

***

Gelecek İki Yazı: “ADİL EKONOMİK DÜZEN”in “PARA” ile ilgili temel şartları, aksiyomları ile ilgili açıklamalar…

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan ve fecr-i sadık; Adil Ekonomik Düzen-4

Reşat Nuri EROL

23.07.2011

1- “Para = Mal” (Para eşittir Mal) İlkesi: Adil Düzen’de “Para = Mal”dır (Para eşittir Mal). Bunun mânâsı şudur: İnsanlar ne değerde mal üretip bunu toplumun yararlanmasına sunmuşsa, onun karşılığında da, ona eşdeğer tüketim hakkı olduğunu gösteren senedini almıştır. Bu yüzden başkalarının yararlanmasına arz edilen mal ne kadarsa, vatandaşların cebinde de ona eşdeğer tüketim hakkı senedi yani “para” bulunmaktadır. Bu yüzden arz edilen malların toplam değeri ne kadarsa, vatandaşların cebindeki tüketim hakkını gösteren senetlerin toplamı yani para da o kadardır. Diğer bir ifade ile para = mal’dır (para eşittir mal).

2- “FAİZ YOK” İlkesi: “Adil (Ekonomik) Düzen”de faiz olmaz. Çünkü faiz, haksızlıktır, zulümdür... Kapitalist düzende faiz nedir? Malı üretiyorsunuz toplumun faydasına arz ediyorsunuz. Buna karşılık üretiminize eşdeğer tüketme hakkınızı gösteren senedinizi yani paranızı alıyorsunuz. Kapitalist düzende bu parayı bir bankaya koyuyorsunuz. Bir yıl sonra faizinin ilavesi ile beraber bu parayı size iade ediyor. Siz bu bir yılda yeni bir üretim yapmadınız. Buna mukabil size üretim yapmadan ilave bir tüketim hakkı veriliyor. Kapitalist düzen bu tüketim hakkını nereden veriyor? Ya açıktan para basarak veriyor. Bu takdirde bu herkesin hakkını alıp size vermek demektir. Çünkü açıktan basılan para arz-talep kaidesine göre mevcut malların fiyatlarını yükseltir veyahut başka bir üretenin hakkını alıp size vermektir. Bu da, o kimsenin yani üretenin, yani emekçinin, yani fakir fukaranın hakkını alıp getirip size vermek demektir. Her ikisi de haksızlıktır ve zulümdür. Bunun için “faiz” yiyen insan, fakir fukaranın gözyaşını içen, etini ve kanını yiyen insan gibidir. Kan içen bir vampir, bir landuru durumundadır. Saadeti başkalarının ızdırabında arayan insan durumundadır.

Ayrıca bir defa haklı veya haksız olarak sermayeyi ele geçiren kimse “faiz” yoluyla hiç emek harcamadan haksız olarak başka insanları sömürmekte ve oturduğu yerde büyük kazançlar elde edebilmektedir. Bu ise nefis terbiyesi görmemiş insanlardan fakir olanları zaruretten dolayı ahlâksızlığa iten, zengin olanları da haksız olarak elde ettikleri çok büyük kazançlardan dolayı ahlâksızlığa iten ve netice itibariyle toplumların “ahlâk çöküşü”ne sebep olan bir faktördür ve “faiz” 40 çeşit belanın mikrobudur.

Bu gerçekleri örtbas etmek ve bilerek veya bilmeyerek “faizci kapitalist nizam”ın savunuculuğunu yapmak için;

-Para da özel bir maldır. Çünkü bunun istikrarı ve değerinin muhafazası için büyük emekler harcanmakta ve masraflar yapılmaktadır.

-Malın kirası oluyor da, paranın kirası niçin olmasın? Faiz de kira gibi bir şeydir dolayısıyla haktır.

-Çünkü sermaye de üretimin bir unsurudur.

Gerçeğe aykırı mütalaaların ve fikirlerin ileri sürülmesinin ilmî bir değeri yoktur. Çünkü “Vergi” bölümünde açıklanacağı gibi gerçekte para “sembolik bir değerdir” mal değildir, üretimin bir unsuru değildir. Para ne ekmeğin tuzudur, ne de motorun pistonudur. Ayrıca parada kiraya verilen mallarda olduğu gibi aşınma ve yıpranma söz konusu değildir.

3- “Karşılıksız Para Yok” İlkesi: Adil Düzen’de yukarıda da açıklandığı gibi para = mal’dır. Yani toplumun faydasına arz edilmiş bulunan üretilmiş mallar ne kadarsa vatandaşın cebinde ve piyasada o kadar para vardır. Ne fazla, ne eksik. Bundan dolayı “Adil Düzen”de karşılıksız olarak para basılıp piyasaya sürülmesi söz konusu olamaz. Çünkü üretim olmadan, mal karşılığı olmadan karşılıksız olarak piyasaya para sürülmesi haksız olarak fiyatların artmasına sebep olur, bu ise üretenlerin, emekçilerin hakkını yemektir. Ve “Adil Düzen”de temel esas herkesin kendi ürettiği kadar tüketmesidir, başkasının hakkını yememesidir.

4- “Paranın (arsa, tesis, standart mal, altın ve döviz) Karşılığında Olması” İlkesi: Adil Düzen’de alınıp satılabilen malları 4 grupta toplamak mümkündür. Bunlar satışa arz edilmiş arsalar, tesisler, standart mallar, altın ve döviz yani kıymetli madenler ve değerlerdir. Bunlar ne miktarda satışa arz edilmişse bunlar karşılığında o miktarda para mevcuttur. Alınıp satılabilen bu mallar dışında başka şey karşılığı olarak piyasaya para sürülemez.

Gelecek Yazı: “Adil Düzen”in parayla ilgili diğer 3 temel ilkesi: 5- İstenilen anda değiştirme ilkesi, 6- Herkese eşit muamele ilkesi, 7- Fiyatlar: “Arz-talebe dayalı kriterlere göre tespit edilir” ilkesi…

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan ve fecr-i sadık; Adil Ekonomik Düzen-5

Reşat Nuri EROL

24.07.2011

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”in açıklanan 4 temel ilkesine ilaveten “PARA” ile ilgili olarak diğer 3 temel ilkesi de şunlardır: 5- İstenilen anda değiştirme ilkesi. 6- Herkese eşit muamele ilkesi. 7- Fiyatlar “arz-talebe dayalı kriterlere göre tespit edilir” ilkesi:

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”de herkes istediği anda malını paraya, parasını da mala çevirebilir. Bu esnada ülkenin her yerinde herkese aynı fiyat uygulanır ve eşit muamele yapılır. Fiyatlar arz-talep kaidesine dayalı olarak adil ve uygun kriterlere göre tespit edilirler.

Bu kriterlerin ne mânâ taşıdıklarını açıklamak için aşağıdaki bir misalden yararlanalım.

Temel ihtiyaç maddelerinin başında gelen buğdayı ele alalım. Bir ülkenin nüfusuna, ihtiyacına ve muhtelif şartlarına göre depolarında ne miktar buğday stoku bulundurması gerektiğinin tespiti hiç şüphesiz bir uzmanlık konusudur.

Diyelim ki, mesela, Türkiye gibi 75 milyonluk bir ülkenin depolarında en az 1 milyon ton buğday stokunu bulundurması gerekli olsun. Bu takdirde ülkede 85 Vilayet 895 İlçe ve 1200 beldede çeşitli büyüklüklerde silo ve depoların bulundurulması ve bu depolarda toplam olarak, en az 1 milyon ton buğdayın bulundurulması gerekecektir. Depoların hepsinin bir bilgisayar sistemiyle birbirine bağlı olduklarını ve herhangi bir depodaki alım satım görevlisinin istediği anda bir düğmeye basarak kendi deposunda, civar depolarda ve bütün Türkiye’de toplam olarak ne kadar buğday stokunun bulunduğunu bilmesi mümkün olsun.

Uzmanlarca bir tablo temel kriterlere göre belirli bir süre için tanzim edilmiş olsun ve bu tablo depolardaki toplam buğday stokuna göre, buğdayın fiyatının ne olması icab ettiğini göstersin. Tabi bu fiyat depolarda toplam buğday çoksa düşük olacak, azsa yüksek olacaktır. Bir buğday üreticisi buğdayını “Buğday Vakfı”na getirip satacak.

Depo alım satım görevlisi düğmeye bastı, depolarda toplam 1 milyon ton buğday olduğunu gördü, duvardaki tabelaya baktı buna göre mesela buğday fiyatının kilosunun 1 TL’sı olduğunu okudu. Müşteriye söyledi. Müşteri fiyatı uygun gördü, buğdayını sattı. Bir müddet sonra tekrar buğday satmak için geldi. Görevli düğmeye bastığı sırada depolardaki toplam buğday stokunun mesela 1 milyon 200 bin ton olduğunu gördü, duvardaki tabelaya baktı bu stoka göre buğdayın kilosunun fiyatının 80 kuruş olduğunu okudu.

Müşteriye söyledi, müşteri buğdayın fiyatı düşmüş, bu fiyatla ben buğday satmam, bilakis kendim buğday alırım dedi ve bir miktar buğday alıp götürdü. Bir müddet sonra tekrar buğday almak için geldiğinde görevli düğmeye bastı, bu arada herkes buğday almış depolarda buğday azalmış ve mesela o anda toplam buğday stoku 800 bin tona inmiş. Bunu tespit ettikten sonra duvardaki tabelaya baktı, 800 bin ton stok hâlinde buğday fiyatının 1 kilosunun 1,2 TL’sı olduğunu okudu, müşteriye söyledi. Müşteri, fiyatlar yükselmiş, o halde ben bu fiyattan buğday almıyorum ve buğdayımı satıyorum dedi ve sattı.

İşte “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”de malların fiyatları, arz-talep kaidesine göre, adil kriterlere göre bu misalde olduğu gibi teşekkül etmektedir. Böylece yurdun her yerinde herkese eşit muamele yapılarak alım-satım işleri yürümektedir ve herkes istediği anda parasını mala, malını da paraya çevirebilmektedir. / Burada çok kısaca sadece bir ilkeyi açıklıyoruz. Yoksa “Adil (Ekonomik) Düzen”de, fiyat alçakken bolca alıp, fiyat yüksekken satarak ihtikâr yapmak isteyenlere karşı gereken her türlü tedbir alınmıştır. Konuyu dağıtmamak için bu teferruata girmiyoruz.

Görüldüğü gibi “Adil (Ekonomik) Düzen”de, fiyatların teşekkülü bakımından, arz-talep kaidesi esas alınmakta ve “Serbest Piyasa Ekonomisi”nin bu faydalı mekanizması “Adil (Ekonomik) Düzen”in içinde aynen mevcut bulunmaktadır ve bunun faydalarından yararlanılmaktadır.

“Komünizm”de fiyatlar merkezi planlamayla masa başında tespit edildiği için bu tespitler ekonomiyi tahrip etmektedir. Halbuki arz-talep kaidesinden yararlanıldığı zaman talebe göre arz ayarlanmakta, böylece üretim rasyonel olmakta, ihtiyaç neye varsa ve ne kadarsa ekonominin üretimi buna göre ayarlanması temin olunmakta ve böylece kıtlık olmadan ve israf olmadan ihtiyaçlar maksada en uygun şekilde karşılanmaktadır.

Ama buna mukabil “kapitalizm”de bu imkan suiistimal edilmekte, düzenin yapısı dolayısıyla tekeller ve karteller oluşarak fiyatlar suni olarak arttırılmakta, büyük kitleler bu yoldan sömürülmektedir.

Hâlbuki “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”de tekelleşme ve kartelleşmeye imkân ve zemin bulunmamaktadır. Çünkü “Adil (Ekonomik) Düzen”de üretim için yeteri kadar kredi bulunabildiği halde ihtikâr, mal depolama ve tekel tesisi için kredi bulunamamaktadır. Böylece kapitalizmin bu mahzurlu tarafı “Adil (Ekonomik) Düzen”de yer almamaktadır.

(Gelecek Yazı: “Adil Ekonomik Düzen”in Krediyle İlgili Esasları…)

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan ve fecr-i sadık; Adil Ekonomik Düzen-6

Reşat Nuri EROL

25.07.2011

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”in Krediyle İlgili Esasları…

Kredi Nedir?

Daima şu sorularla karşılaşılır:

-Bugünkü dünyada faiz kalkar mı?

-Faiz kalkarsa kim kime para verir?

-Yatırım yapacak insan parayı nereden bulacak, nasıl bulacak?

İşte bu bölümde bu soruların cevapları verilmiş olacaktır.

Bunun için önce “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”de “KREDİ”nin ne olduğunu tarif etmekte fayda vardır.

Yukarıdaki “PARA” bölümünde belirttik ki; “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”de herkes ne kadar “üretti” ise o kadar “tüketme” hakkına sahiptir.

Peki, bir insan hiçbir şart ve şekil altında ürettiğinden fazla tüketme hakkını kullanamaz mı?

Kullanabilir...

İşte bir kimsenin sonradan geri vermek şartıyla ve belirli şartlar altında geçici bir süre için ürettiğinden daha fazla tüketme hakkı kullanması imkânına “kredi” diyoruz.

***

“Adil (Ekonomik) Düzen”de (7) türlü kredi imkânı vardır. Bunların hepsi de “faizsizdir” ve hiçbirisi de “enflasyon”a sebep olmaz. Bu “kredi imkânları” şunlardır:

1- Ortaklıklar: “Adil Ekonomik Düzen”de aynen bugünkü düzende olduğu gibi fertlerin bir araya gelerek ortaklıklar kurmaları, kendi tasarruflarını birleştirerek ekonomik faaliyetlerde bulunmaları mümkündür. Ortaklıkların her iki amaçlısı da imkân dâhilindedir.

a) Bir araya gelip bir tesiste bir mal üretip, bunu kârıyla satmak ve yapılan kârı ortaklar arasında bölüştürmek.

b) Veya bir araya gelip bir ortaklık olarak bir tesis kurmak, bu tesiste üretim yapıp üretilen malları satarak kâr etmek veya tesisi satarak kâr etmek ve kârı ortaklar arasında bölüştürmek. Yani hem tesise, hem üretim ve kârına ortak olmak.

Böylece bir kimse kendi ürettiğinden yaptığı tasarruftan fazlasını muvakkat bir zaman için belli şartlarla tüketmek imkânını kullanmış olmaktadır. Böyle bir kullanımda çok tabii olarak görüldüğü gibi ne “faiz” söz konusudur ne de “enflasyon”.

2- Hakkı Müktesep Karşılığı Kredi: Bunun mânâsı şudur. Bir kimsenin mesela 1000 liralık bir tasarrufu var. Bunu götürüp bir bankamatik kartıyla bankaya yatırdı. Bu parası 1 yıl bankada kaldı. 1 yıl sonra gitti bankamatik kartıyla bankadan 12.000 TL para çekti ve 1 ay kullandı, sonra iade etti veya 3 bin lira çekti 4 ay kullandı veya 4 bin lira çekti 3 ay kullandı. Bu rakamları şuna göre tespit ediyoruz.

Bankaya yatırılan paranın X bankada kaldığı süre = Hakkı Müktesep Kredi Hacmi.

Böylece bir kimse muvakkat bir zaman için, bilahare iade etmek üzere belirli şartlar altında ürettiğinden daha fazla bir tüketim hakkı yani kredi kullanmış olmaktadır. İşte bu kredinin adı “Hakkı Müktesep Kredisi”dir.

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”de banka hizmetini genel olarak devlet yapar. Özel şahısların banka kurmaları, faizsiz olarak çalışıp mudilerine kâr temin etmeleri mümkündür. Ancak yukarıda söylediğimiz bankacılık hizmetlerini genellikle devlet yapar. Onun için bankanın batması söz konusu değildir, banka sağlamdır. Bu itibarla yukarıda açıklanan “Hakkı Müktesep Kredisi” şu demektir ve ekonomiye iki önemli fayda sağlamaktadır.

1) Benim şu anda param var, bir süre kullanmayacağımı biliyorum, bankaya koyuyorum. Benim kullanmadığım bu parayı o sırada Erzurum’daki kardeşim alıp kullanıyor. Onun parasını kullanmadığı zaman da ben alıp kullanıyorum. Dolayısıyla ne “FAİZ” ne de “enflasyon” söz konusu değildir. Diğer yandan ortada bir kredi vardır ve bundan ekonomi için yararlanılmaktadır.

2) Diğer çok önemli bir fayda ise; “Adil Ekonomik Düzen”de kimsenin kullanmadığı parasını cebinde veya yastığının altında saklaması söz konusu değildir. Çünkü para bankada durursa “Hakkı Müktesep Kredisi” imkânı doğmaktadır ve de banka sağlamdır.

Böylece “Adil Ekonomik Düzen”de bütün para her zaman ekonominin yani insanın hizmetindedir. Bu da ideal bir durumdur.

***

Gelecek Yazı:

3- Emek Karşılığı Kredi.

4- Rehin Karşılığı Kredi.

5- Ödenmiş Vergi Karşılığı Kredi

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan ve fecr-i sadık; Adil Ekonomik Düzen-7

Reşat Nuri EROL

26.07.2011

“Adil Ekonomik Düzen”in Krediyle İlgili Esasları…

“Adil Ekonomik Düzen”i anlatmaya devam ediyoruz…

3- Emek Karşılığı Kredi:

Bu kredinin ne olduğunu bir misalle açıklayalım. Benim bir konfeksiyon atölyem var, burada 20 tane dikiş makinem var, işçilerimi tutup çalıştırırsam konfeksiyon üretebiliyorum ve kârlı iş yapabiliyorum. Piyasada şartlar müsait ancak ne var ki işletme sermayem yok.

“Adil Ekonomik Düzen”de bu bir problem değildir. Atölye sahibi olduğum vesikamı ortaya koyarım, dürüst bir insan olduğuma dair mensup olduğum “Ahlâk Topluluğu”nun bana verdiği “Tezkiye” belgesini ortaya koyarım, giderim makinelerimin ve atölyemin gerektirdiği usta ve işçileri arar bulurum. Atölyemin kaç usta ve işçiyle üretim yapacağı “Meslek kuruluşum, loncam” tarafından belirlenmiştir. Bu şartlara uygun olarak usta ve işçilerin de çalıştıkları zaman, ne kadar ücret almaya layık oldukları, tahsil, tecrübe, ehliyet ve kabiliyetlerine göre “kendi meslek kuruluşları” tarafından belirlenmiştir.

Diyelim ki, “Adil (Ekonomik) Düzen”de bir dikiş makinesi ustası 1 ay çalıştığı zaman 1.000 TL’sı alacaktır. Bu kimseleri bulur, alır, getirir ve işe başlatırım. Bunların ücretlerini banka, yani “devlet” öder, ben “müteşebbis” olarak, “atölye sahibi” olarak borçlanırım. Bilahare ürettiğim konfeksiyonu satar borcumu öderim.

İşte üretim için çalışanlara ödenen bu kredinin adı “Emek Kredisi”dir. Bu kredi de “faizsizdir” ve “enflasyon”a sebep olmaz. Çünkü piyasaya “para” çıkıyor fakat karşılığında üretim yapıldığı için “mal” da çıkıyor.

“Adil (Ekonomik) Düzen”de, -aşağıda da açıklanacağı gibi- ekonomi çok hızla döndüğü ve geliştiği için asıl mesele işsiz bir insan bulmaktır. Çünkü “Adil (Ekonomik) Düzen”de işsiz kimse kalmayacaktır. “Adil (Ekonomik) Düzen”de ekonomi geliştiği için herkes emeğinin karşılığını insanca yaşayacak şekilde alacaktır. Bundan dolayı “Adil (ekonomik) Düzen”e geçilir geçilmez bugün kahvehanelerde boş oturan işsizler bir anda yüksek ücret alabilme potansiyeline ve imkânına kavuşacaklar, “işsizler” iş arayacaklarına, “müteşebbisler” kredi alabilmek için gelip onları arayacaktır. Çünkü “Adil (ekonomik) Düzen”de kredi “Emeğe” ve “Üretime” verilmektedir.

Bir kimse mensup olduğu ahlâk topluluğunun verdiği tezkiye belgesine rağmen dürüst davranmazsa, hem meydana getirdiği zararları tezkiyeyi veren ahlâk topluluğu tazmin eder, hem de bu davranışı tekerrür ederse “Emek Kredisi” kullanma hakkını kaybeder. Bundan dolayı “Adil Ekonomik) Düzen”de düzenin kendisi herkesin dürüst olmasını ve ahlâki bakımdan gelişmesini teşvik etmektedir.

***

4- Rehin Karşılığı Kredi:

“Adil (Ekonomik) Düzen”de herkes bugün olduğu gibi “Rehin Karşılığı”nda da kredi alabilir. Bu kredinin mahiyetini de şöyle bir misalle açıklayabiliriz: Elimde buğdayım var, şu anda fiyatlar ucuz, tahmin ediyorum ki 3 ay sonra fiyatlar yükselecek, bu durumda buğdayımı şartlı olarak “buğday vakfı”na teslim ediyorum. Bu günkü bedelinin mesela % 80’ini rehin karşılığı kredi olarak alıyorum. 3 ay sonra fiyatlar artınca, buğdayımı şimdi bugünkü fiyattan sattım diyorum ve bedelin bakiyesini de o zaman alıp rehin karşılığı kredi borcumu ödüyorum.

***

5- Ödenmiş Vergi Karşılığı Kredi: Aşağıda da açıklanacağı gibi “Adil (Ekonomik) Düzen”de vergi yoktur. Sadece devletin üretim yaptığı katkı ve hizmetleri karşısında kendi hakkını alması söz konusudur. Bu sebepten dolayı “Ödenmiş Vergi Karşılığı Kredi”den maksat; bir kimse, ortaklık veya kuruluşun “Devletin Gelir Teminine Vesile Olması” münasebetiyle kazanmış olduğu bir kredi imkânıdır. Kim devletin gelir teminine vesile olursa, bu vesile olduğu gelire bağlı olarak belli kriterler uyarınca ayrıca devletten belli şartlarla kredi alabilir. İşte bu kredinin adı “Ödenmiş Vergi Karşılığı Kredi”dir.

Gelecek Yazı: 6- Yatırım Projesi Karşılığı Kredi

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan ve fecr-i sadık; Adil Ekonomik Düzen-8

Reşat Nuri EROL

27.07.2011

“Adil Ekonomik Düzen”in Krediyle İlgili Esasları…

“Adil Ekonomik Düzen”i anlatmaya devam ediyoruz…

6- Yatırım Projesi Karşılığı Kredi: “Adil Ekonomik Düzen”de herkes uygun şartları yerine getirdiği taktirde “Yatırım Projesi Karşılığı Kredi” alabilir.

Bu kredinin ne olduğunu da yine bir misalle açıklayalım: Devlet yaptığı teşviklerle makro planları hazırlatmış, bu planların gerektirdiği yurdun her bir ekonomik bölgesi için öncelikli ve teşvikli yatırım projelerini ortaya koymuş. Tıpkı bugün Bayındırlık Bakanlığı’nın müteahhitlere verdiği karneler gibi “yatırımcılar” da “ehliyet belgeleri”ni alabiliyorlar. Yani nasıl bugün Bayındırlık Bakanlığı bir müteahhidin durumuna göre bu müteahhit 5 Milyar Liralık veya 10 milyar liralık veya sonsuz büyüklükte taahhüt işleri yapabilir diye “ehliyet karnesi” veriyorsa, “Adil (Ekonomik) Düzen”de de ehil kimselere hangi konuda ne miktar taahhüt işi yapabilecekleri meslek kuruluşları tarafından kendilerine “teminatlı ehliyetler” olarak verilmektedir. Aynı zamanda herkes mensup olduğu ahlâk topluluğundan da dürüst bir kimse olduğuna dair “teminatlı tezkiye belgesi” alabilmektedir.

Açıklama:

Diyelim ki bir kimse 3 tane belgeyi ortaya koymuştur.

- Bunlardan birisi, bir bölgede yapılması gereken teşvikli bir yatırım projesi; mesela 10 Milyon Liralık bir motor fabrikasının kurulması projesi:

- Kendisinin 10 Milyon Liralık bir motor fabrikası yatırımı yapabilecek ehliyeti olduğunu gösteren mensup olduğu meslek kuruluşundan aldığı teminatlı ehliyet belgesi.

- Mensup olduğu ahlâk kuruluşundan almış olduğu teminatlı tezkiye belgesi.

Bu taktirde bu kimse projesine uygun olarak kuracağı fabrikanın arsasını arar, bulur, satın alır. Arsanın bedeli projeye mahsuben banka yani devlet tarafından ödenir. Bilahare gerekli işçileri tutar, inşaat malzemelerini alır, inşaatı yürütür, makine teçhizatını alır, fabrikayı kurar ve tamamlar. Bütün bu işler yapılırken her kademede gerekli ödemeler projeye mahsuben banka yani devlet tarafından yapılır. Böylece 10 Milyar Lira harcandı, 10 Milyarlık fabrika tamamlandı. Ortaya bir tesis çıkmıştır. Bu tesisin bedelini müteşebbis borçlanmıştır, bu borcu ya tesisi satar öder veya çalıştırır öder.

İşte “Yatırım Projesi Karşılığı Kredi”nin mahiyeti budur. Görüldüğü gibi bütün bir fabrika kurulmuştur, bir yatırım projesi gerçekleştirilmiştir. Ortada “faiz” yoktur, “enflasyon” da yoktur. Çünkü piyasaya “para” çıkmıştır ama karşılığında da alınıp satılabilen bir “tesis” üretilmiştir.

Bugünkü “faizci düzen”de yatırımlar, bunu yapmaya kabiliyetli olanlar tarafından değil, işini uydurup kredi alabilenler tarafından yapılmakta ve büyük faizlerle gerçekleştirilmektedir. Öyle ki, mesela 7 kademeden geçerek üretilen bir yünlü konfeksiyon mamulü bütün bu kademelerde katlanarak maliyetlerin içine giren “yatırım ve işletme faizleri”nden dolayı 100’e mâl olacaksa halihazır şartlar altında 600’e mâl olmakta ve bu muazzam haksız fark, sonunda bu konfeksiyonu alıp kullanmaya mecbur olan fakir fukaraya ödettirilmektedir.

“Adil (Ekonomik) Düzen” bu haksızlığa, bu zulme meydan bırakmaz.

“Adil (Ekonomik) Düzen”de kabiliyetli olan dürüst yatırımcılar öncelikli, faydalı yatırımlar için her zaman “faizsiz” olarak yeterince “para/kredi” bulurlar. Bu suretle bugünkü “faizci kapitalist düzen”in, kalkınmanın ve işsizliği önlemenin önüne koyduğu en büyük engel ortadan kalkmış olmaktadır.

Görüldüğü gibi “Adil Ekonomik Düzen”de “Tam Teşvik” ve “Tam Destek” vardır. İş yapabilecek kabiliyetteki her dürüst insan o işi, o yatırımı yapabilir, o projeyi yürütebilir, gerçekleştirebilir; parasızlık, sermayesizlik gibi şeyler buna mâni değildir.

***

Gelecek Yazı: 7- Selem Senedi Karşılığı Kredi

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan ve fecr-i sadık; Adil Ekonomik Düzen-9

Reşat Nuri EROL

28.07.2011

“Adil Ekonomik Düzen”in Krediyle İlgili Esasları…

7- SELEM SENEDİ Karşılığı Kredi:

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”de diğer kredi imkânı da “Selem Senedi Karşılığı Kredi” yani diğer adıyla “Sipariş Kredisi”dir.

Bu kredinin nasıl bir kredi olduğunu da yine bir misalle açıklayalım: Diyelim ki bir kimsenin bir mandırası mevcuttur. Bu mandırası tam kapasite ile çalıştığı zaman (A) kalitesinde (M) teneke peynir üretebilecek kapasitedir. Mandıra koyunları kendi besliyor veya piyasadan süt alıyor. Mayıs ayında bol süt çıkınca, Haziran ayında bu peynirleri üretip teslim edebiliyor. Mandıranın yöneticisi mesela Ocak ayında daha teslime 6 ay varken herkese soruyor ve diyor ki; “Ben mandıra sahibiyim ve mandıram şu zamanda, şu kalitede, şu kadar peynir üretebilecek kapasitededir. Biliyorsunuz ki Haziran ayında 1 Teneke Peynir 100 liraya satılıyor. Şu anda Haziran’a 6 ay var, şimdi bana 70 lira verirseniz, size mesela 5 Temmuz’da (A) kalitesinde (1) Teneke Peynir teslim edeceğim.”

Kim almak istiyor? Diyelim ki bu teklif karşısında herkes düşündü, 5 Temmuz’da 100 Liraya (1) Teneke Peynir almaktansa şimdi 70 lira vermeyi uygun gördü. Bu teklifi kabul edenler mandıra yöneticisine isimlerini, adreslerini bildiriyorlar ve 70 liralarını ödüyorlar, mandıra temsilcisi kapasitesini dolduracak kadar siparişi daha Ocak ayında almış oluyor ve bu siparişi verenlere bir Selem Senedi veriyor.

Bu senedin üzerinde, bu senedi ibraz edene 5 Temmuz tarihinde (A) kalitesinde (1) Teneke Peynir teslim edeceğini yazıyor, taahhüt ediyor, adresini, mührünü, imzasını koyuyor ve senedi parayı verene teslim ediyor. Böylece topladığı paralarla hammaddesini alıyor, masraflarını görüyor, işletme sermayesi ihtiyacını karşılıyor, mandırasını çalıştırıp peynirleri yapıyor. Bilahare bu peynirleri Selem Senedi sahiplerine teslim ediyor. Senedi geri alarak taahhüdünden kurtuluyor.

İşte “Selem Senedi Karşılığı Kredi” bu mahiyette bir kredidir. Şeklen bakıldığı zaman ne var bunda, çok basit bir olay denebilir.

Hâlbuki Selem Senedi olayı çok büyük bir olaydır. “Faizci Kapitalist Sistem”le insanlığı sömüren emperyalizm ve Siyonizmi atom bombasıyla yıkmak mümkün değildir, fakat “Selem Senedi” ile yıkmak mümkündür. Çünkü hâlihazır “faizci kapitalist nizam”daki senetlerin yerini “Adil Ekonomik Düzen”de “Selem Senedi” alınca bugünkü haksız sömürü önlenmiş olmakta ve piyasaya pahalılık yerine ucuzluk gelmektedir.

Çünkü yukarıda da açıklandığı gibi “Adil Ekonomik Düzen”deki “Selem Senedi”nde senet “mal”ı temsil etmektedir. Dolayısıyla piyasada ne kadar çok senet varsa bu durum o kadar çok malın var olduğu etkisini yapar, ucuzluğa sebep olur. Hâlbuki “faizci kapitalist düzen”de senet parayı temsil etmekte, piyasada ne kadar çok senet varsa o kadar çok para var gibidir. Dolayısıyla senet ne kadar çoksa o kadar çok pahalılığa sebep olmaktadır.

Diğer yandan “Adil (Ekonomik) Düzen”de “Selem Senedi”nin vadesi ne kadar uzunsa o kadar çok ucuzluk var demektir. Çünkü, malın, mesela peynirin teslimine 6 ay varsa mandıra temsilcisi (1) Teneke Peynir için (70) lira ister, 3 ay varsa (1) Teneke Peynir için 85 lira ister böylece vade uzadıkça ucuzluk olmaktadır. Hâlbuki “faizci kapitalist nizam”da vade ne kadar uzunsa pahalılık o kadar çok olur. Çünkü vade ne kadar uzunsa alınan borç paranın üzerine o kadar çok “faiz” binmektedir. Dolayısıyla “faizci kapitalist nizam”da vade uzadıkça pahalılık artmaktadır.

Denilebilir ki, madem ucuzluk getiriyor o halde neden herkes “Selem Senedi” kullanmıyor?

Bu soru safça bir sorudur. Çünkü “faizci kapitalist nizam”ı emperyalizm ve Siyonizm korumakta ve kollamaktadır. Bu nizamdan uzaklaşılmasına müsaade etmez. Hattâ topyekün savaş bile açabilir. Çünkü unutmamak lazım gelir ki bu “faizler” toplanıp sonunda dünya sermayesini elinde tutan emperyalizm, Siyonizm ve onların işbirlikçilerine ödenmektedir. Onun için netice itibariyle faiz bir bakıma emperyalizme ve Siyonizme ödenen harçsız vergi demektir. Mesela Türkiye’de IMF, ekonomik politikayı tanzim ederken piyasaya şu kadar para çıkartacaksınız diyor, bu miktarı zaruri ihtiyaçtan az tutuyor ki herkes mümkün olduğu kadar çok senetle ve faizle iş görsün.

Nitekim geçen asırda Fransa’da bir belediye başkanı, belediyenin parasının olmadığını görünce, özel fiş çıkartıp bu fişle çalışanların zaruri ihtiyaçlarını karşılayarak şehri imar edip genişletmiş, caddelerdeki dükkânları ve işyerlerini devletin parasıyla yüksek fiyata satarak zengin olmuştur. Çalışanları zengin etmiş, şehri de imar etmiştir.

Bu durum karşısında emperyalizm ve Siyonizm Fransa’daki mevzuata “Kimse para yerine kaim olacak evrak tanzim edemez!” ilkesini koyarak kendi kontrolü dışında bu kabil faaliyetlerin yapılmasına engel oldu!

 

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan ve fecr-i sadık; Adil Ekonomik Düzen-10

Reşat Nuri EROL

29.07.2011

“Adil (Ekonomik) Düzen”de Yeterince Faizsiz Kredi Bulmak Mümkündür…

“Adil Ekonomik Düzen”de öncelikli, faydalı üretim ve yatırımlar için daima yeterince “faizsiz kredi” bulmak mümkündür.

Bu bölüme başlarken, bugünkü “faizci kapitalist düzen”e alışmış kimselerin daima şu soruları sordukları ifade edilmiştir:

- “Bugünkü dünyada faiz kalkar mı?”

- “Faiz kalkarsa kim kime ne diye nasıl para verir ?”

- “Yatırım yapacak insan parayı nereden bulacak, nasıl bulacak?”

Şimdi, günlerdir yaptığımız açıklamalarımızdan sonra bu soruları tekrar ele alalım.

İşte, buyurunuz… “Adil Ekonomik Düzen”deyiz ve kredi ihtiyacınız var, işte size istediğiniz kadar, hattâ fazlasıyla bol bol “kredi”; hem de “faizsiz” ve “enflasyonsuz”…

- Söyleyin bakalım, ne yapacaksınız da “kredi” istiyorsunuz?

- Efendim, yatırım yapacağım…

- Buyurun size istediğiniz kadar “Yatırım Projesi Karşılığı Kredi” ayrıca isterseniz “ortaklık” kurun, isterseniz “Hakkı Müktesep Karşılığı” ve “Rehin Karşılığı Kredi” kullanın...

- Efendim, fabrikam var, çalıştıracağım işletme sermayem yok...

- İşte size istediğiniz kadar “Emek Karşılığı Kredi”, “Selem Senedi Karşılığı Kredi” ve ayrıca daha da fazlasıyla “Ödenmiş Vergi Karşılığı Kredi” isterseniz ayrıca “Ortaklıklar”, “Hakkı Müktesep Karşılığı Kredi”, “Rehin Karşılığı Kredi”...

Görüldüğü gibi bir kimse öncelikli, faydalı bir yatırım veya üretim yapmak isterse, ihtiyacını karşılayacak bol bol “faizsiz ve enflasyonsuz kredi” mevcuttur. Yeter ki siz faydalı yatırım yapın, üretim yapın, emekçileri çalıştırın...

- Efendim, ben kredi istiyorum…

- Neden kredi istiyorsunuz, ne yapacaksınız?

- Efendim, piyasadan zeytin yağları toplayacağım, bir müddet sonra yüksek fiyatla satıp ihtikar yapacağım…!!!

İşte bunun için yani “fakir fukarayı ezmek” için, “tekelcilik” için, “pahalılık” için “Adil Ekonomik Düzen”de kredi bulamazsınız. Çünkü görüldüğü gibi yukarıda belirtilen kredilerin hepsi “Adil Ekonomik Düzen”de “emek” ve “üretim” için ve bunların karşılığında verilmektedir; yani emek, üretim ve ucuzluk için...

NETİCE/SONUÇ (Şimdilik…):

Önce, “AKP ‘fecr-i kazib’ mi?” dedik ve bu sorunun cevabını 2 yazıyla verdik…

Sonra, “Erbakan, Saadet Kongresi ve ‘fecr-i sadık” diyerek 2 yazı yazdık…

Başlamışken, “Erbakan ve Fecr-i Sadık; Adil Ekonomik Düzen” diyerek, 10 günden beri, genel olarak “Adil Düzen”in ve özel olarak “Adil Ekonomik Düzen”in bazı özelliklerini ve güzelliklerini, “Erbakan Hocamızın anlatımıyla” yazdık…

“Şimdilik” kaydıyla toplam 14 yazı ile iktifa ediyor, bilahare “ADİL EKONOMİK DÜZEN” yazılarımıza kaldığımız yerden devam etmek üzere bu çalışma ve konuya ara veriyoruz…

Yazdıklarımız, Erbakan Hocamız ile yaptığımız “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” çalışmalarımızın sadece küçük bir bölümüdür…

Geride o kadar büyük ve muazzam bir çalışma var ki; ister “Türkiye” gibi “Sosyal Tufan” içinde debelenip duran bir ülkeyi bütün sorunlarından kurtarabilirsiniz, isterseniz “Zalim Dünya Düzeni” içinde inleyen bütün insanlık için “ADİL DÜZEN DÜNYA MEDENİYETİ” bile kurabilirsiniz…

***

ÖNEMLİ BİR HATIRLATMA:

“Erbakan ve Fecr-i Sadık; ADİL EKONOMİK DÜZEN-2” yazımızın en başında Erbakan Hocamız ne demişti:

“Biz Refah Partisi ve 54. Hükümet döneminde “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”in kokusunu ve gölgesini gösterdik, bundan sonra aslını göstereceğiz…”

Biz de dedik ki: Erbakan Hocamızın ardından görev artık bizim omuzlarımızda…

Öyleyse; ‘dersimizi çalışalım(yani “ADİL EKONOMİK DÜZEN” ile ilgili bütün çalışmaları yapalım), ‘öğrenelim’ ve ‘uygulayarak’ halkımıza gösterelim…

 

 

***

 

 

 

 

Saadet, M. Kamalak ve fecr-i sadık; Adil Düzen-1

Reşat Nuri EROL

30.07.2011

Bundan önceki 14 yazı “ne zaman” ve “niçin” yazıldı?

Erbakan’sız ilk “genel seçim” ve ilk “parti kongremiz”in ardından...

Saadet Partisi Olağan 4. Kongresi’nin ardından…

Millî Görüş Hareketi’nin geride kalan 40 yılı ardından…

“AKP ‘fecr-i kazib’ mi?” (ilk iki yazı) tesbit ve teşhislerimizin ardından… “Erbakan, Saadet Kongresi ve fecr-i sadık” yazılarımızla (iki yazı) yaptığımız “çare, çözüm ve tedavi önerilerimizi” de içeren tesbitlerimizin ardından…

Ülkemizde ve bütün dünyada “fecr-i sadıkı” gerçekleştirecek olan “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i Erbakan Hocamızın anlatımıyla bir kere daha (şimdilik 10 yazı ile) “hatırlayalım” diye yazıldı…

Elbette sadece “hatırlayalım” diye değil; son yazımda da ifade ettiğim üzere: Erbakan Hocamızın ardından görev artık bizim omuzlarımızda…

Öyleyse; ‘dersimizi çalışalım’, “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i öğrenelim’ ve ‘uygulayarak’ halkımıza gösterelim…

Bundan önceki 14 yazı “işte bu hatırlatmaları yapmak için” yazıldı…

*

Buna benzer hatırlatmaları Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak da, Saadet Partisi’nin Olağan 4. Kongresi’ndeki konuşmasında yaptı.

Bu konuşmadaki bazı bölümleri bir kere daha hatırlayalım…

YENİDEN BÜYÜK TÜRKİYE:

İlk amacımız Yeniden Büyük Türkiye’yi kurmaktadır…

İsterseniz güzel Türkiye’mize bir göz atalım: Görüyoruz ki ilk olarak, birçok insanımız güzel yurdumuzdan gruplar hâlinde göç etmiş, Avrupa’da yaşıyor. Sayıları beş altı milyonu aşan bu insanlar acaba niçin Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşıyor?

Altın kafesteki bülbül bile “Ah Vatanım!” deyip boz kırları özlerken, bu insanlar, güzel ülkelerini, hısım ve akrabalarını, eş ve dostlarını özlemiyorlar mı?

Vatan hasreti çekmiyorlar mı?

Eğer öyle ise yaz aylarında niçin bölük bölük yollara düşüp binlerce kilometre kat ederek, birkaç günlerini olsun Türkiye’de geçirmek istiyorlar?..

İkinci olarak, birçok ilimizin göç verdiğini, yüz binlerce insanımızın, dalga dalga batı illerimize doğru göç ettiğini, kalanların gözü yaşlı, gidenlerin ise perişan olduğunu biliyoruz. Acaba bu insanlar, doğup büyüdüğü yerleri niçin terk ediyorlar?

Terk ediyorlar, çünkü doğup büyüdükleri yerde yok, yok, ekmek yoktur. Çünkü bu güzel yurdumuz, Fatihlerin, Yavuzların diyarını yaşanmaz hâle getirilmiştir:

Tarım çökertilmiş, hayvancılık öldürülmüştür. Bu güzel ülkemiz, bir zamanlar, tarımda kendi kendine yeten dünyanın 7 ülkesinden biriydi. Şimdi ise; her çeşit tarım ürününü ithal eder hâle geldik, Toprak Mahsulleri Ofisi’nde satılan ürünler bile ithal malıdır. Hayvancılıkta da durum aynıdır. Hatırlayınız, daha geçen bayramda dışarıdan kurbanlık (Angus) getirdik. İşsizlik oranı, bundan 10 yıl önce % 6 iken, bugün % 12’lere dayanmıştır (bize göre % 50). Milyonlarca gencimiz işsiz ve perişan! Suçlu gibi mahcup! Toplam borç 525 milyar doları aşmış. Cari açık bir saatli bomba gibi. Gelir dağılımı alabildiğine bozulmuş. Birçok aile geçim sıkıntısı sebebiyle dağılma noktasına gelmiştir. Ülkemizde ilk defa 2010 yılında boşanma oranları evlenme oranlarını geçmiştir. Halkımızın büyük çoğunluğu bir dilim ekmeğe muhtaçtır. 9,5 milyon insanımız yeşil kartla yaşıyor. 12 milyon insanımız sosyal yardımla geçiniyor…

Daha acısı: İşsizlik ve açlık bir sürü kötülükleri de beraberinde getirmekte, örneğin, evliliği engellemekte, fuhşiyatı körüklemekte, hırsızlığa, yan kesiciliğe ve kapkaç olaylarına zemin hazırlamaktadır. Nitekim Türkiye’deki ceza ve tutukevleri, 60.000 kişilik bir kapasiteye sahip olduğu halde, tutuklu ve hükümlü sayımız 120.000 civarındadır…

Bitirilen sadece sanayi, sadece tarım, sadece hayvancılık mı?

Tabii ki hayır!

Bin yıllık kardeşliğimizi de bitiriyorlar. Yanlış politikalarla bizi bölünme noktasına getirdiler... Oysa biz, aynı Allah’ın kulları, aynı Peygamber’in ümmetiyiz. Rabbimiz bir, Peygamberiniz bir, Kitabımız bir, Kıblemiz birdir. Birlik için daha neye ihtiyacımız var?..

1984 yılından 2009 yılına kadar kaybettiğimiz insan sayısı ise 50.000’den daha fazladır. Ne acı! Ölen de öldüren de bu ülkenin evlatları.

Bu arada maddi kaybımız ise 400 Milyar Dolar

(Devamı Var)

 

 

***

 

 

 

 

Saadet, M. Kamalak ve fecr-i sadık; Adil Düzen-2

Reşat Nuri EROL

31.07.2011

Bu gidişe “Dur!” diyecek tek parti, Millî Görüşün tek temsilcisi olan Saadet Partisi’dir. Diğer partilerin Türkiye’nin problemlerini çözmesi, mesela terörü önlemesi, işsizliği yenmesi ülkemizi yaşanabilir hâle getirmesi, yani Yeniden Büyük Türkiye’yi kurması mümkün değildir. Çünkü şu veya bu ölçüde hepsi Batıcıdır. Batı ise, üç asırdan bu yana Milletimizi Anadolu’dan atmak istiyor. “Bu problemleri biz çözeriz” diyen partilere biz de sormak isteriz: “Kaç yıldır Meclis’tesiniz! Neyi bekliyorsunuz? Bu zamana kadar niçin çözmediniz? Üstelik bu problemleri daha ağır hâle siz getirmediniz mi?”

Soruyorum: Siz bu partilerin “işsizliği nasıl çözeriz” diye tartıştıklarını hiç duydunuz mu? “Terörü nasıl önleriz” diye müzakere ettiklerini hiç gördünüz mü? “Fakir fukaranın hakkını nasıl koruruz” diye düşündüklerine hiç şahit oldunuz mu?

Hayır!!!

Çünkü öyle bir dertleri yok. Yıllardır laf yarışı, aylardır kavga, kavga, kavga…

Kısır kavgalarla, ülkeyi getirdikleri nokta ise ortada...

Bu durumda Tek çare, Millî Görüştür: Millî Görüş’ün tek temsilcisi olan Saadet Partisi’dir. Saadet Partisi’nin ilk amacı, “YENİDEN BÜYÜK TÜRKİYE’Yİ KURMAK”tır. Dikkat edin: “Büyük Türkiye’yi kurmak” demiyorum. “Yeniden Büyük Türkiye’yi Kurmak” diyorum. Demek ki bir zamanlar “Büyük Türkiye” var imiş...

*

EKONOMİ: Yeniden Büyük Türkiye’yi kurabilmek için yapmamız gereken ikinci iş ekonomiyi düzeltmek, “tüketim ekonomisi”nden “üretim ekonomisi”ne geçmektir. Üretmeyen bir ülkenin işsizliği çözmesi, fakirliği yenmesi, sosyal patlamaları önlemesi, hattâ siyasi bağımsızlığını koruyabilmesi mümkün değildir. Çevrenize şöyle bir bakın: göreceksiniz ki Türkiye’miz tam bir açık pazar hâline getirilmiştir. Caddelere, sokaklara bir bakın: Her taraf tıklım tıklım araba dolu ama hepsi yabancı.. Arabalar, otobüsler, kamyonlar yabancı.. Uçaklar yabancı.. Gemiler yabancı.. Elindeki silah, altındaki tank, kullandığı jet yabancı.. Yani hepsi ithal!!!. Unutmayalım ki “ithalat” yatırımları kısar, işsizliği artırır, fakirliği körükler. Bunun tek istisnası, yatırım amaçlı ithalattır. Kısacası, her alanda (tarımda, sanayide, hayvancılıkta) tam bir üretim seferberliği başlatmak zorundayız...

*

EĞİTİM REFORMU: Çocuklarımıza verilen eğitim manevi değerlerimizden uzak, ruhsuz, köksüz ve idealsiz bir eğitimdir. Biz, bu bozuk sistemi, -Hem çerçeve olarak... -Hem de içerik olarak değiştireceğiz. Eğitimin temeline de “ÖNCE AHLAK VE MANEVİYAT” harcını koyacağız.

Bu bağlamda:

1) Osmanlıcayı, ilköğretimin 1.sınıfından itibaren üniversite son sınıfa kadar ders olarak okutacağız. Böylece dede ile torunu tarih sahnesinde buluşturacağız. Çünkü tarihinden koparılmış bir millet, köksüz ağaç gibidir. Bir süre sonra yıkılıp yok olur gider...

2) İkinci olarak, dini eğitimin önündeki bütün engeller kaldırılacaktır. Kur’an Kursu için on iki yaş sınırlamasına son verilecektir. Biliyorsunuz, 12 yaşını bitirmemiş olan çocuklarımızın, tatillerde bile Kur’an Kurslarına gitmeleri MHP, DSP ve ANAP Koalisyon Hükümeti tarafından 22.7.1999 tarih ve 4415 sayılı Kanunla yasaklanmıştır. Mevcut iktidar da bu yasağı hâlâ sürdürmektedir. Bu yasak sadece Müslüman çocukları için ve yine sadece Kur’an Kursu için geçerlidir...

3) Üçüncü olarak İmam-Hatip Listelerinin kapatılmış olan orta kısımları ile yüksek kısımları (Yüksek İslâm Enstitüleri) da yeniden açılmalıdır.

4) Dördüncü olarak, Teknik Eğitim sonuna kadar desteklenmelidir. Unutmayalım ki Millî Görüşün; sebebi de, temeli de, amacı da insandır. Çünkü bütün sorunları çözecek olan, bozuk sistemi düzeltecek olan neticede insandır

*

YENİ ANAYASA: Yeniden Büyük Türkiye’yi kurabilmek için yapmamız gereken önemli bir iş de “Yepyeni Bir Anayasa” yapmaktır. “Sivil Anayasa” diyorlar. Hayır! Sivil Anayasa değil, Demokratik ve Adil ANAYASAKısacası biz diyoruz ki “İNSAN” merkezli, “DEMOKRATİK” ve “ADİL” bir ANAYASA... Taklit değil, özgün bir Anayasa.. Örnek alan değil, örnek olan bir Anayasa... Millete karşı devleti koruyan değil, devlete karşı milletin hak ve hürriyetlerini koruyan bir Anayasa...

(Devamı var)

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2011 Yazıları
1-2011 Ocak
1014 Okunma
2-2011 Şubat
930 Okunma
3-2011 Mart
927 Okunma
4-2011 Nisan
977 Okunma
5-2011 Mayıs
917 Okunma
6-2011 Haziran
966 Okunma
7-2011 Temmuz
902 Okunma
8-2011 Ağustos
909 Okunma
9-2011 Eylül
921 Okunma
10-2011 Ekim
937 Okunma
11-2011 Kasım
966 Okunma
12-2011 Aralık
901 Okunma