Milli Gazete 2008 Yazıları
Reşat Nuri Erol
2008 1.Baskı
933 Okunma
2008 Mayıs

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

 

MAYIS 2008

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

Ekonomik çatışmayı kim kazanacak? (1)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

03.05.2008

Yeryüzündeki kimi insanlar diyorlar ki:

-Biz özgür olacağız, dünyayı adaletle yöneteceğiz, tüketmekte olduğumuz tarım ürünlerinin kendimiz ekip biçecek, kendimiz üretecek, kendimiz tüketeceğiz...

-İnsan, sadece insan, özgür insan olmaya devam edeceğiz...

-Hiç kimsenin kölesi olmayacağız…

-Mücadeleye devam edeceğiz…

Peki, özgür insanlar bu mücadeleyi nasıl yapacaklar?

Devletler güvenliği sağlayacak, hükümetler yasaları yapacak, yasaların uygulanması ortamını oluşturacak ama; özgür insanlar yasaları adil bir şekilde kendileri uygulayacak, kendi işlerini kendileri yapacak, “yerinden yönetimi” gerçekleştireceklerdir.

*

Kimi köle ruhlu insanlar ise bu mücadele ve çatışmayı küresel tekel sermayenin kazanacağına hükmetmektedirler. Onlara göre küresel sömürü sermayesi galip gelecektir. Bu galibiyetin gerekçelerini ileri sürerken ne diyorlar?   

-Küresel tekel sermaye örgütlüdür. Planlı ve projeli hareket etmektedir. 500 senelik bir planın son varış ve zirve noktasındadır.

-Küresel tekel sermaye çok güçlüdür. Çünkü eline geçirdiği karşılıksız para ile emeksiz sonsuz servet sahibidir. Biz o parayı kullanmadan en basit ihtiyaçlarımızı bile gideremiyoruz. Karşılığı olmayan o kâğıt para günümüzde artık nefes kadar gerekli hâle gelmiştir ve onu küresel sömürü sermayesinin elinden almak mümkün değildir. Nitekim devletler teker teker ona teslim oluyorlar. Hükümetlerin borçlana borçlana pes deme zamanına ramak kalmıştır.

-Küresel tekel sermayenin ahlâksızlığı teşvik etmesi sebebiyle kadın-erkek ilişkileri yozlaşmış, aile müessesesi çökmüş, insanlarda yaşama zevki kalmamıştır. Çağdaş insanların peşinde koştukları tek şey zevk ve eğlencedir. Evlenme ihtiyacını duymayan, eşini ve çocuklarını sevmeyen bir dünya anlayışıma doğru gidilmektedir. Bunun sonucu olarak beyinsizleşmiş halk artık kendi kendine yaşama kudretini yitirmiştir. Dinsizleştirilmeleri ve ahlâksızlaştırılmaları sebebiyle de kendilerinde herhangi bir azim kalmamıştır.

-En önemlisi ve hepsinden daha vahimi, küresel tekel sermaye atom bombası gibi en güçlü silaha sahiptir. Yeryüzüne ise silah yasağını dayatmıştır. Küresel tekel sermaye tüm silahları kendisi imal edecek, istediklerine verecek ve onları kendi aralarında savaştıracak; bu arada kendisi bütün dünyayı sömürmeye devam edecektir.

*

Bu köle ruhlu insanlara sorarsanız, onlara göre;

-Küresel tekel sermaye istediği yerde terör yaptırır...

-Kimi ülkelerde terörün ötesinde isyanlar başlatır…

-Hattâ daha da ileri gidip savaşlar bile çıkartır...

Hülâsa, küresel tekel sermaye dünyaya tam olarak hâkimdir. Birinci ve İkinci Cihan Savaşlarını o çıkarmıştır. Bugünkü bütün akan kanlarda onun fitne parmağı vardır. Bir örnek vermek gerekirse, aynı güçler günümüzde İran’ın sadece silah imal etmesine değil, elektrik üretmesine bile izin vermiyor.

Köle ruhlu kimi insanların bu düşünceleriyle hareket edildiği zaman, artık ulusal direnişlerin ve halkın mücadelesinin bir manâsı yoktur! Kurbanlık koyun gibi teslim olup ölümümü beklemenin dışında halkın, hükümetlerin, devletlerin ve bütün insanlığın yapacak bir şeyi kalmamıştır!

Oysa bu muhakeme kökünden yanlıştır.

-Önce bu yanlışlık anlatılmalıdır...

-Sonra doğrusu ortaya konmalıdır...

-Daha sonra bu doğrular halka öğretilmelidir...

-Son merhalede uygulama başlamalıdır...

Bütün bu merhalelerde yapılması gerekenleri gelecek yazıda ele alalım.

 

 

***

 

 

 

 

KOBİ’lere faizsiz kredi

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

04.05.2008

Türkiye’de istenince güzel şeyler de olabiliyor. Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB), 1 Mayıs’tan itibaren KOBİ’ler için hazırladığı iki yeni projeyi hayata geçirecek. Böylece 2 bin KOBİ’ye toplam 150 milyon YTL’lik “faizsiz kredi desteği” sağlanacak. Sadece yatırımların destekleneceği projede KOBİ’lere nakit kredi ödemesi yapılmayacak, KOBİ’lerin alacağı makine teçhizatın bedeli ödenecek. KOBİ destekleme programı iki ayak üzerinde hayata geçirilecek.

İlk modelde, orta-yüksek ve ileri teknoloji sektörlerinde bulunan 1000 KOBİ’ye işletme başına 100 bin YTL’lik “faizsiz kredi desteği” sağlanacak. Orta-düşük ve düşük teknoloji sektörlerindeki 1000 KOBİ’ye ise işletme başına 50 bin YTL’lik “faizsiz kredi desteği” verilecek. Böylece toplam 2 bin KOBİ’nin makine teçhizat alımları yoluyla yatırımlarının desteklenmesi planlanıyor.

Programın Doğu ve Güneydoğu paketi de var. Kredinin 400 milyon YTL’lik bölümünün Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Doğu Anadolu Bölgesi ve diğer kalkınma öncelikli yörelerde kullanılacak. Bu kapsamda bölgedeki 900 KOBİ’ye destek sağlanacak. Bakan Zafer Çağlayan, programın Ziraat Bankası ve Halkbank, Yapı Kredi, Garanti, Türk Ekonomi ve Alternatifbank ile yürütüleceğini, bu kapsamda 600 bin YTL kredi kullandırılacağını belirterek, “Programla 1 milyar YTL’lik kredi hacmi sağlanacak” dedi.

***

Başta da söylediğim gibi; demek ki istenince güzel kararlar da alınabiliyormuş. Şimdi bütün mesele, alınan bu kararın en iyi şekilde uygulanması, uygulanabilmesi; malum suiistimallere kurban edilmemesidir. Bunun için yapılması gerekenler bellidir; KOBİ’lerin sorunları giderilmeli ve olabilecek en olumlu çalışma şartları oluşturulmalıdır.

Hep söylüyor ve yazıyorum; dünyada ekonomik çatışma vardır. Yeryüzünü bir anda sarıveren ve dalga dalga ülkelere yayılan krizler o çatışmanın eseridir. Sömürü sermayesi tüm ekonomik üretim araçlarını eline alarak dünyayı tek devlet hâline getirmek istemektedir. Tüm insanlar onun işçisi, devletler de onun taşeronu olmalıdır.

Sömürü sermayesinin bu ütopik hayaline karşı insanlık direnmekte, halk girişimcileri direnmekte, özellikle KOBİ’ler direnmektedir. Dolayısıyla sömürü sermayesi bugüne kadar hayal ettiği nihai başarıya ulaşamamıştır; ulaşamayacaktır.

***

Geçmişte neler oldu, kısaca hatırlayalım. Sömürü sermayesi ekonomik yollardan hakimiyetine alamadığı ülkelerde nasyonal ve enternasyonal sosyalizm ile önce devlete halkı soydurmakta, sonra da özelleştirme furyası ile o varlıkları devletten kendisine transfer etmektedir. Sömürü sermayesinin bu çabası kısmen sonuç vermiştir ama; her şeye rağmen halkın direnmesi ve sömürüye karşı mücadelesi devam ediyor.

Sovyetler yani sosyalizm yıkıldı, kapitalizm de sos veriyor. Yıkılan Sovyetlerde halk girişimcileri önemli başarılar elde etmiş, ülkelerini sömürü sermayesine teslim etmemişlerdir. Türkiye’de de direniş devam ediyor. Rahatlıkla diyebiliriz ki “halk ekonomisi” alanında en başarılı girişimciler yani KOBİ’ler Türkiye’den çıkmaktadır.

“Adil Düzen” yani “Adil Ekonomik Düzen” işte bu halk girişimcilerini yani KOBİ’leri örgütleyerek eğitmek, böylece sömürü sermayesi ile yarışabilecek hâle getirmek istemektedir. Bunu başarabilmek için örnek pilot uygulamalar yapmak gerekmektedir. KOBİ’lere verilecek olan faizsiz kredilerin bu hayırlara vesile olmasın dileyelim.

Bu arada yeri gelmişken orta ve küçük ölçekli halk işletmelerimizin yani KOBİ’lerimizin eksikleri olduğunu hatırlayalım ve bunların giderilmesi için neler yapılması gerektiği konuları üzerinde gelecek yazımızda duralım, inşaallah...

 

 

 

***

 

 

 

 

KOBİ’ler ne yapmalı?

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

06.05.2008

KOBİ’lerimizin başarılı olabilmesi için dikkat etmeleri ve yapmaları gereken işler vardır. Küçük işletmelerin başarılı olabilmeleri için önerilerimiz olacaktır.

Birinci yapacakları iş, işe küçükten başlamalarıdır.

Her işin zorlukları vardır, zararları vardır. Onları yenebilmeniz için işe küçükten başlayacaksınız. Her şeyden önce, işletme demek adeta bir duvar demektir. Bu duvarın taşları insanlardır. Taşları yerlerine uydurmak için onları yontmanız/eğitmeniz gerekir. Duvar yapılırken taşlar tek tek konur; siz de ekibinizi oluştururken tek tek, yavaş yavaş iş yapacaksınız. Elemanları deneyerek alacaksınız. Böylece sosyal yapıyı oluşturacaksınız. Büyükten işe başlarsanız çökersiniz.

İkincisi; bir işte sebat edeceksiniz.

İş yerlerinizi, işinizi, hattâ yerinizi değiştirmeyeceksiniz. Zararlarla ve zorluklarla karşılaşırsınız. Buna rağmen o işi bırakıp başka işlere dalmayacak, mekân değiştirmeyeceksiniz. Sabır sizin başarınızın kesin sebebidir. Zorluklara dayanacaksınız, bırakıp kaçmayacaksınız.

Üçüncüsü; sözünüzde duracaksınız.

Zarar da etmiş olsanız, sözünüzden caymayacaksınız. O anda sizin için zararlı görünebilir ama siz sözünüzü yerine getirdiğinizde zamanla kişilik kazanırsınız, herkes size güvenir, işiniz iyi gider. Sözünde durmayanların serbest girişim alanında yerleri yoktur.

Dördüncüsü, zamanında mutlaka işe geleceksiniz.

Kimse gelmiyor, şimdi iş yok, işyerine gitmeyeyim demeyeceksiniz. Belli saatlerde belli yerlerde olacaksınız. Katiyen orayı boş bırakmayacaksınız. Çok zaruri durumda yerinize birisini bırakmalısınız. Mesela, işyeri komşunuz sizi temsil edebilmeli. Ne zaman geleceğinizi yazmalısınız. Telefon numarasını vermelisiniz.

Bunlar girişimcinin dikkat edeceği hususlardır.

“Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.”

“Yuvarlanan taş yosun tutmaz.”

“Çalışan demir pas tutmaz.”

“Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.”

“Boş oturacağına boş çalış.”

“Yatan aslandan gezen tilki yeğdir.”

Bu gibi atasözlerimiz bu önerilerimizi sizlere hatırlatır.

***

KOBİ’lerimizin yani küçük ve orta ölçekli işletmelerimizin ayrıca dört sorunu vardır; onlar da çözüme kavuşturulmalıdır.

Kaliteli mal üretme birinci sorundur.

Kaliteli mal demek, özellikleri aynı olan mal demektir. Bunun için üretim kadar denetim de önemlidir. İşyerini kurduğunuzda denetimini de kurmalısınız. Küçük işletmelerde denetimi yine üreticiler yapacaktır. Bunun için çalışan işçi kendi ürettiğini bir başkasına denetletmelidir. Sorumluluk paylaşılacaktır. Ürünler ise mütehassıs denetimci tarafından denetlenmektedir. İade edilen mallar tereddütsüz geri alınıp yenileri verilmelidir. Bu müşteriyi mağdur etmediği gibi işletmeyi de denetlemiş olur.  

Malı zamanında teslim etmek gerekir.

Çağımızdaki bu karmaşık iş hayatı zaman içinde organize olmuştur. Vakit nakittir. Gecikmiş bir hizmet veya ürün bazen hiçbir işe yaramaz. Malı veya işi zamanında teslim etmek için ne gerekiyorsa yapılmalıdır.

Kaliteyi bozmadan ucuz yapmak ekonominin temel kuralıdır.

Bazı tekeller bunu yapmakta, ancak zamanla onlar bile batmaktadır. Ucuz mal ve hizmet nasıl temin edilecektir? Çözüm olarak işçilik veya sabit kira yerine, ortaklık sistemi geliştirilmelidir. Herkes zararı paylaşmalıdır. Fazla kâr yerine cirodan kazanılmalıdır. Ekonomi serbest rekabete dayanmaktadır. Serbest rekabet demek, kaliteli malı zamanında ucuz temin etmek demektir. Pahalı satarsanız o anda sıkışık olanlar alırlar ama, sonra ucuz yer bulur ve size uğramazlar.

Son olarak malınızı tanıtma yolunu bulacak ve markalaşacaksınız.

Mallarını tanıtmayanlar mallarını ambarlarında çürütürler. Tanıtmanın yolu da markalaşmaktır. Küçük firmaların birleşerek ayrı ayrı ürettikleri malları bir isim altında pazarlamaları onları yaşatabilir.

Bütün bunlar bilgi, beceri, tecrübe, çevre ve çalışkanlıkla gerçekleştirilir.

 

 

***

 

 

 

 

Ekonomik çatışmayı kim kazanacak? (1)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

11.05.2008

Yeryüzündeki kimi insanlar diyorlar ki:

-Biz özgür olacağız, dünyayı adaletle yöneteceğiz, tüketmekte olduğumuz tarım ürünlerinin kendimiz ekip biçecek, kendimiz üretecek, kendimiz tüketeceğiz...

-İnsan, sadece insan, özgür insan olmaya devam edeceğiz...

-Hiç kimsenin kölesi olmayacağız…

-Mücadeleye devam edeceğiz…

Peki, özgür insanlar bu mücadeleyi nasıl yapacaklar?

Devletler güvenliği sağlayacak, hükümetler yasaları yapacak, yasaların uygulanması ortamını oluşturacak ama; özgür insanlar yasaları adil bir şekilde kendileri uygulayacak, kendi işlerini kendileri yapacak, “yerinden yönetimi” gerçekleştireceklerdir.

*

Kimi köle ruhlu insanlar ise bu mücadele ve çatışmayı küresel tekel sermayenin kazanacağına hükmetmektedirler. Onlara göre küresel sömürü sermayesi galip gelecektir. Bu galibiyetin gerekçelerini ileri sürerken ne diyorlar?   

-Küresel tekel sermaye örgütlüdür.

Planlı ve projeli hareket etmektedir. 500 senelik bir planın son varış ve zirve noktasındadır.

-Küresel tekel sermaye çok güçlüdür.

Çünkü eline geçirdiği karşılıksız para ile emeksiz sonsuz servet sahibidir. Biz o parayı kullanmadan en basit ihtiyaçlarımızı bile gideremiyoruz. Karşılığı olmayan o kâğıt para günümüzde artık nefes kadar gerekli hâle gelmiştir ve onu küresel sömürü sermayesinin elinden almak mümkün değildir. Nitekim devletler teker teker ona teslim oluyorlar. Hükümetlerin borçlana borçlana pes deme zamanına ramak kalmıştır.

-Küresel tekel sermayenin ahlâksızlığı teşvik etmesi sebebiyle kadın-erkek ilişkileri yozlaşmış, aile müessesesi çökmüş, insanlarda yaşama zevki kalmamıştır.

Çağdaş insanların peşinde koştukları tek şey zevk ve eğlencedir.  Evlenme ihtiyacını duymayan, eşini ve çocuklarını sevmeyen bir dünya anlayışıma doğru gidilmektedir. Bunun sonucu olarak beyinsizleşmiş halk artık kendi kendine yaşama kudretini yitirmiştir. Dinsizleştirilmeleri ve ahlâksızlaştırılmaları sebebiyle de kendilerinde herhangi bir azim kalmamıştır.

-En önemlisi ve hepsinden daha vahimi, küresel tekel sermaye atom bombası gibi en güçlü silaha sahiptir.

Yeryüzüne ise silah yasağını dayatmıştır. Küresel tekel sermaye tüm silahları kendisi imal edecek, istediklerine verecek ve onları kendi aralarında savaştıracak; bu arada kendisi bütün dünyayı sömürmeye devam edecektir.

*

Bu köle ruhlu insanlara sorarsanız, onlara göre;

-Küresel tekel sermaye istediği yerde terör yaptırır...

-Kimi ülkelerde terörün ötesinde isyanlar başlatır…

-Hattâ daha da ileri gidip savaşlar bile çıkartır... Hülâsa, küresel tekel sermaye dünyaya tam olarak hâkimdir.

Birinci ve İkinci Cihan Savaşlarını o çıkarmıştır. Bugünkü bütün akan kanlarda onun fitne parmağı vardır. Bir örnek vermek gerekirse, aynı güçler günümüzde İran’ın sadece silah imal etmesine değil, elektrik üretmesine bile izin vermiyor.

Köle ruhlu kimi insanların bu düşünceleriyle hareket edildiği zaman, artık ulusal direnişlerin ve halkın mücadelesinin bir manâsı yoktur! Kurbanlık koyun gibi teslim olup ölümümü beklemenin dışında halkın, hükümetlerin, devletlerin ve bütün insanlığın yapacak bir şeyi kalmamıştır!

Oysa bu muhakeme kökünden yanlıştır.

-Önce bu yanlışlık anlatılmalıdır...

-Sonra doğrusu ortaya konmalıdır...

-Daha sonra bu doğrular halka öğretilmelidir...

-Son merhalede uygulama başlamalıdır...

Bütün bu merhalelerde yapılması gerekenleri gelecek yazıda ele alalım.

 

 

*

 

 

 

 

KOBİ’ler nasıl desteklenmeli?

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

13.05.2008

Bundan önceki iki yazımızda KOBİ’ler üzerinde durduk; bugün de tamamlayıcı mahiyette olmak üzere konu üzerinde durmaya devam ediyoruz. Önce şunu belirtmek isteriz ki, biz büyük sermayeye karşı değiliz. Bazı alanlarda büyük sermayeye de ihtiyaç vardır. Biz sadece sermayenin tekelleşip sömürmesine karşıyız. Büyük sermaye sömürüden vazgeçip serbest rekabet içinde insanlığa hizmet etmek isterse, onları en çok destekleyecek olan yine biziz. KOBİ’lerin ise özel olarak desteklemelerini tasvip ediyoruz. Ancak, KOBİ’ler nasıl desteklenecektir? Sömürü sermayesinin sömürme aracı olarak mı desteklenecektir; yoksa serbest piyasa şartlarında sömürmeyen bir ekonomi düzeni içinde mi desteklenecektir?

Bugünkü yazımızda liberal bir ekonominin, adil bir ekonominin kurulabilmesi için KOBİ’lerin nasıl desteklenmesi gerektiğine dair birkaç kriter üzerinde duracağız.  

***

KOBİ’ler büyük sermaye veya diğer kuruluşlar aleyhine desteklenmelidir; büyük sermayeden alınan ağır vergilerle desteklenmelidir; kamu bütçesine yük olmadan desteklenmelidir. KOBİ’lerin kendilerine kazandırmalıyız. Bunu nasıl sağlarız?

1) Boş kamu arazilerini ihya karşılığı KOBİ’lere temlik ederiz. Millî servet büyük bir şekilde değerlenir ve artar. Çünkü bir araya gelip değerlendirmiş olmak sayesinde bu arazilerin kıymeti onlarca kat artar. Bu artış onlara bölüşülür. Ülke hiçbir şey kaybetmez. Âtıl araziler mamur hâle gelir.

2) Emek gücümüzün boş zamanlarını değerlendirerek, tam verimli istihdamı sağlayarak, boşa harcanan emekler millî ekonomiye girdi olarak girer. Bu girdinin gelirinden KOBİ’ler de paylarını alırlar. Bütçeye yük olmak şöyle dursun, bütçeye katkıda bulunurlar.

3) Kaliteli mal üretmek için eğitim ve kontrol mekanizması kamuca sağlanır. Bu sayede üretimde hem ürün artar, hem de verimli ürün elde edilir. Aynı girdilerle daha fazla değer ortaya çıkar. Bu sayede devlet hem eğitim vermiş, hem de tarafların payları yükseltilmiş olur.

4) Dayanışmalı sigorta sistemi geliştirilerek, firmaların iflasları veya acziyetleri hâlinde devreye girilir ve üretimdeki akış aksamadan sağlanarak, iflasların ve acziyetlerin sebep olduğu zararlar bertaraf edilir. Bundan KOBİ’ler de yararlanmış olur.

***

KOBİ’ler ve taraflar bunu gerçekleştirmek için neler yapmalıdırlar?

1) En az yüz esnaf bir araya gelerek bir “Genel Hizmet Kooperatifi” kurmalıdırlar. Bu kooperatif; a) Kayıt ve muhasebe işlerini, b) Dayanışmalı ve güvenceli ehliyet işlerini, c) Ortak depolama hizmetlerini, d) Taşıma ve haberleşme işlerini, e) Planlama ve bakım işlerini, f) Hakemlik ve yargılama işlerini yapacaktır. Kamu bunlar aracılığı ile esnafa kredi verecektir.

2) Taşınmazlar kamuya ait olacak, kamu cirodan kira alacak; sabit kira almayacaktır. Taşınmazların hisse senetlerini çıkararak onlara gelen kiradan pay verecektir. Yani kamu faizsiz kredi dışında bir katkıda bulunmayacaktır. İnşaat yapacak, hisse senetleri satıp verdiğini geri alacaktır.

3) Ürün karşılığı kredi verilecektir. Faizsiz olan bu kredi stokların maliyetini artırmayacaktır. Mallar satılınca kredisini tahsil edecektir. Bu uygulama enflasyona sebep olmaz. Çünkü piyasadaki para kadar ambarlarda mal stoklanmış olacaktır.

4) Cirodan pay ile sigorta yapacak, sabit aidat istemeyecek, bu gibi masrafları ürün üzerinden yükleyecektir.

Devlet bunları yalnız KOBİ’ler için yapmayacak, büyük sermaye için de yapacaktır. Büyük sermayenin küçük sermayeyi yutması önlenecek, büyük sermaye de varlığını müsbet yönde hizmet sunmak üzere koruyacaktır.

 

 

***

 

 

 

 

Türkiye ve sömürü sermayesi

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

14.05.2008

Türkiye dünyanın merkezindedir. Amerika’nın batısı ile Japonya’ya aynı uzaklıktadır. Rusya’nın kuzeyi ile Afrika’nın güneyine aynı uzaklıktadır. İstanbul’un batısında ne kadar kara varsa, doğusunda da o kadar kara vardır. Batı’nın Doğu ile olan kara ilişkisi İstanbul köprülerinden geçer. İç denizler nehir yolları ile birlikte boğazlarla birbirine bağlıdır. Bu coğrafi merkezilik sebebiyle, İstanbul’a sahip olan ülke ister istemez dünyanın tüm ekonomik ve kültürel damarlarını kendisine bağlar. Bunu bütün süper güçler bilmektedir. Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya hep bu şehre ve bu ülkeye göz dikmiş bulunmaktadır. Çin ve Hint ise uzaktan hasretle bakmaktadır. Ne var ki, bunlar birbirleriyle anlaşamadıkları için burası yine Türklere kalmaktadır.

Türkiye’ye asıl göz diken ve sinsice işgal emeli güden sömürü sermayesidir. Sermaye, beş yüz senelik emeli olan “tek dünya ekonomisi ve tek dünya devleti”ni İstanbul’dan yönetmeyi planlamakta ve Osmanlı Devleti yıkıldığından beri bunu gerçekleştirmek için pek çok şeyler yapmaktadır. Sömürü sermayesi aynı zamanda Türkiye’yi ele geçirmeyi kendince projelendirmiş bulunmaktadır. Bu projesini gerçekleştirme konusunda güya sıkıntı duymamakta, kendisinden gayet emin görünmektedir.

Türkiye’yi ele geçirme projesi çerçevesinde neler yapıldığına bir bakalım.

-Türkiye özellikle dış borçlarla boğulmaktadır; nasılsa bir gün ellerini kaldıracak ve teslim olacaktır.

-Türk halkı tarlalarını ekmemekte, fabrikalarını kapatmaktadır; nasılsa bir gün artık tarlalar kıraç hâle gelmiş, fabrikalar da harabe hâline dönüşmüş olacak; işte o zaman işgal peynir ekmek yemek kadar kolay olacaktır.

-Türkiye’de medya ele geçirilmiş; halka istenilen yalanlar kabul ettirilecek hâle gelinmiştir.

-Türk yargısı Türkiye’yi yıkacak şekilde kullanabilmektedir. Bir yargı düşünün ki, meclise cumhurbaşkanı seçtirmeyecek kararlar verebilmekte; bir yargı düşünün ki, iktidar partisini ve meclisi işlemez hâle getirebilmekte; böyle bir ülkeyi yıkmaktan kolay ne var?

Sömürü sermayesinin daha başka avantajları da vardır.

Ülke vatandaşları lâik-anti lâik, Türkçü-Kürtçü, ilerici-gerici gruplara ayrılmaya çalışılıyor. PKK ile çatışmalar yirmi yıldır devam etmekte. Nasıl oluyor da bütün bunlara rağmen Türkiye hâlâ ayakta, ona şaşmak gerekir.

Sömürü sermayesi hedefine ulaşmayı iki yoldan planlamaktadır.

Birincisi; Türk halkını dinsizleştirmek, ahlâksızlaştırmak (aile yapısını bozmak), ekonomisini zayıflatıp halkı yoksullaştırmak, birbirine düşürmek suretiyle kendisine uşak yapabilmek ve asker millet Türklerden oluşturacağı paralı askerlerle dünyayı yönetmek. Türkiye’deki iktidarlara bunlar ihale edilir. İktidarlar Türkiye’yi ne kadar dinsizleştirir, ahlâksızlaştırır, yoksullaştırır ve birbirlerine hasım halklar hâline getirirlerse o kadar iktidarda kalırlar. Cumhuriyet Halk Partisi bunu başardığı kadar iktidarda kaldı; 27 sene. Sonra bu iş Demokrat Parti’ye ihale edildi; o da 10 sene iktidarda kaldı. Ondan sonra ihaleyi alan partiler uzun ömürlü olamadı. İlginçtir; en kısa ömürlüsü Refahyol Hükümeti oldu, çünkü bu konularında hiçbir şey yapmadı; aksine siyasi tarihimizin en başarılı hükümet oldu. AK Parti özellikle özelleştirmelerde başarılı oldu ama halkı dinsizleştiremedi, ahlâksızlaştıramadı ve birbirine düşüremedi; bundan dolayı bugünlerde iktidarı sallantıda...

Sömürü sermayesinin ikinci planı ise; İran ile Türkiye’yi kapıştırmak, savaştırmak ve ikisi de mecalsiz hâle gelince Ermeni, Gürcü, Bulgar, Yunan halklarını saldırtarak Anadolu’da Türkleri imha etmek ve karma halkları yerleştirip onları paralı asker olarak kullanmaktır.

Sömürü sermayesi aslında projesini 1997’ye kadar tamamlayacaktı ama...

‘Efendim, bütün bunlar komplo teorileridir, böyle bir şey yok!’ deyip sizi uyutan ve bu gerçekleri unutturanlar elbette vardır. Siz de öyle diyenlerdenseniz, siz diyecek bir şey yok!

‘Bu durumda Türkiye ne yapmalı ve bu saldırılara karşı kendisini nasıl savunmalı?’ diyenlerdenseniz; meselenin o boyutunu da yarın görüşelim.

 

 

***

 

 

 

 

Türkiye nasıl savunulur?

REŞAT NURİ EROL

16.05.2008

Önceki yazımızda özetle ne diyorduk? Türkiye’ye asıl göz diken ve sinsice işgal etmek isteyen sömürü sermayesidir. Sermaye, beş yüz senelik emeli olan “tek dünya ekonomisi ve tek dünya devleti”ni İstanbul’dan yönetmeyi planlamakta... Türkiye özellikle dış borçlarla boğulmakta… Türk halkı tarlalarını ekmemekte, fabrikalarını kapatmakta… Türkiye’de medya ele geçirilmiş… Türk yargısı Türkiye’yi yıkacak şekilde kullanılabilmekte… Sömürü sermayesi Türk halkını dinsizleştirmek, ahlâksızlaştırmak (aile yapısını bozmak), yoksullaştırmak, birbirine düşürmek suretiyle kendisine uşak yapabilmek ve Türklerden oluşturacağı paralı askerlerle dünyayı yönetmek istemekte... Bu plan sermayenin birinci planıdır. Sömürü sermayesinin ikinci planı ise; İran ile Türkiye’yi kapıştırmak, savaştırmak ve ikisi de mecalsiz hâle geldikten sonra Ermeni, Gürcü, Bulgar, Yunan halklarını saldırtarak Anadolu’da Türkleri imha etmek ve karma halkları yerleştirip onları paralı asker olarak kullanmak istemekte, bunun için çalışmaktadır...

Bu durum karşısında sorulması gereken ve cevabı aranan soru şudur: ‘Türkiye ne yapmalı ve bu saldırılara karşı kendisini nasıl savunmalıdır?’

IMF ve Dünya Bankası gibi küresel sömürü sermayesinin güdümündeki kuruluşların ekonomi politikalarını uygulayan iktidarlarla bu iş olmaz; nitekim bugüne kadar olmadığı apaçık görüldü. ‘Özelleştirme’ adı altında her şeyimizi sattık ama ‘dış borçlarımız’ azalacağına, katlanarak daha da arttı; bu nasıl iş?!. Ayrıca, artık patlama noktasına gelen ülke ekonomisinin hâlen içine girmiş bulunduğu süreç, bu söylediğimizin en önemli delilidir.

TÜSİAD gibi kuruluşlar da ülke ekonomisinin çöküntüden kurtarılması için yapılması gerekenleri yapmaz, yapamaz; çünkü onlar sermaye tarafından direkt veya endirekt bir şekilde işgal edilmiştir. Bugüne kadar yap(a)madılarsa, bundan sonra da yap(a)mazlar.

Millî olmayan dışa bağımlı basın-yayın yani medya da yapılması gerekenleri yapamamakta; tam tersine, her fırsatta ve özellikle de kritik dönemlerde dışarıdan üflenen senaryolara göre harekete geçerek bilinen malum şeyleri yapmaktadır.

Bunlardan herhangi biri Türkiye ve Türk halkı lehine küçük bir hareket yapsa; iftira kampanyası hazırdır, millî olmayan dışa bağımlı medya sömürü sermayesi lehine çalışmak için nöbet başındadır, derhal harekete geçer ve bilinen malum şeyleri yapar.

Öyleyse ne yapılacak, Türkiye nasıl savunulacaktır?

Yapılacak iş;

İstiklâl Savaşı döneminde olduğu gibi Türk halkı yani herkes harekete geçecek, hayatın her alanında faaliyet gösteren bütün kesimler tam bir işbirliği içine girecek, özellikle “HALK EKONOMİSİ” güçlendirilecek, halk ekonomisi kuruluşlarına ilmî ve siyasî destek sağlanacak, ülke bir bütün olarak savunulacaktır.

İnsanlık tarihine baktığımızda ve müsbet ilme sorduğumuzda; aldığımız cevaptan anlaşıldığına göre sonunda zafer halkın olacaktır.

Bunun böyle olacağına dair birkaç gerekçeyi bu vesileyle bir kere daha hatırlatalım.

1) Sömürü sermayesi yeteri kadar büyümüştür. Sermaye sahiplerinin kendi içlerinde çatışma vardır. Sömürü sermayesi artık çökmekte ve gücünü kaybetmektedir.

2) Sermayenin temel dayanağı olan ABD’de halk sömürü sermayesine karşı cephe almıştır. Adım adım onu kenara itmekte ve devre dışı bırakmaktadır.

3) Avrupa Birliği, Rusya, Çin ve diğer büyük devletler sömürü sermayesinin yaptıklarının farkına varmışlardır. Çıkış yollarını aramakta ve bulmaktadırlar.

4) En önemlisi, gelişen dünya ve ülkemiz artık merkezi tekel sömürü sermayesine gerek kalmadan da yaşayacak seviyeye ulaşmıştır. Millî Görüş’ün “Adil Düzen”i ve “Adil Ekonomik Düzen”i tüm insanlık tarafından yavaş yavaş anlaşılmaya başlanmıştır.

İşte bu gerekçelerden dolayı asla ümitsizliğe düşme yoktur. Sömürü sermayesi ömrünü tamamlamak üzeredir. Herkes elinden geleni yapmalı ve sömürü sermayesinin alternatifi olan “ADİL DÜZEN”e ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN”e katkıda bulunmalı, ülke bir bütün olarak böyle savunulmalıdır.

 

 

***

 

 

 

 

Ekonomik çatışmayı kim kazanacak? (2)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

17.05.2008

İnsan için özgür olmak, onurlu ve özgür yaşamak her şeyin üstündedir.

Oysa günümüzde bu gerçekleşmemekte, insan bugün küresel tekel sömürü sermayesi ile gerektiği gibi uğraşmamakta, ona karşı mücadele vermemektedir. Çünkü henüz bıçak kemiğe yani kendisine dayanmış, zulüm canına tak etmiş değildir. Sömürme onun evine, harimi ismetine girdiği, cebindeki son kuruşuna uzandığı zaman; işte tam da o zaman insan ölümden korkmaz olur.

Ölümden öteye köy yok der.

Artık sermayenin hiçbir şeyi özgür ruhlu insanı emri altına alamaz.

Eğer gerçekten sömürücü küresel tekel sermayesinin dediği olsaydı, yeryüzü kan deryası olur ve günümüzde yaşayan tek bir insan bile kalmazdı.

Durum sermayenin hesap ettiği gibi değildir ve öyle olmayacaktır.

*

Evet, öyle olmayacak, bu böyle gitmeyecek, devran dönecek ve durum değişecektir.

Peki, öyleyse ne olacak, nasıl değişecek ve bu nasıl gerçekleşecektir?

Sömürücü küresel tekel sermaye sonunda yıkılacak; yerine “yeni bir dünya düzeni” kurulacak, “Adil Düzen” kurulacak, “Adil Ekonomik Düzen” kurulacaktır.

Bu düzen insanlığın beş bin yıllık hak düzeni, hukuk düzeni, adalet düzenidir.

İnsanlık tarihinin her dönemde böylesine sapkınlık ve sapıklıklar olmuş ama sonunda onlar hep yok olmuşlardır. Tarih tekerrür edecek ve bundan sonra da yok olacaklardır. Nemrutlardan, Firavunlardan, Karunlardan, Hamanlardan, Sezarlardan ve her türlü diktatörlerden bugünlere kalan bir bakiye vardır; işte onlar yok olacaklardır.

Bu çağdaş zalimlere karşı Hazreti İbrahim ile başlayıp Son Peygamber ile noktalanan ve onların vârisleri âlimlerle/bilginlerle süregelen bir mücadele ve mücahede vardır; çünkü “Elulemâu verasetü’l-enbiyâ/ âlimler nebilerin vârisleridir.” (Hadis)

Dünya ve insanlık sahipsiz değildir. Her çağda mücadele ve mücahedeyi sürdüren âlimler/bilginler ve onları rehber/önder edinenler vardır. İnsanlığa saldıran sosyalizm/komünizm 70 sene dayanmış ve yıkılmıştır.

Vahşi kapitalizmi bekleyen mukadder akıbet de aynıdır. Bunlara karşı Doğu’da ve Batı’da milyarlarca insan Allah’a inanıyor ve mücadele ediyor.

Zafer sonunda daima Hakk’ın yani halkın olmuştur; yine öyle olacaktır.

*

Şu soru sorulabilir:

Nasıl olacak da insanlar sömürü sermayesinin bu zulmünden kurtulacaklardır?

Bunun cevabı çok basittir.

Halk örgütlenecek, tarihteki esnaf ve loncalar gibi örgütlenecektir. Nitekim çağımızda da şirketler, dernekler, vakıflar, birlikler, halk holdingleri, kooperatifler, KOBİ’ler olarak örgütlenmemiş midir?

Sermayenin yasak fermanları bunlara karşı bir işe yarıyor mu?

Halk okuyor, bilgili olmaya çalışıyor, işletmelerini kuruyor ve işletiyor. Başörtüsü yasağı kızlarımızı cahil bırakamıyor; aksine daha bir bilenmiş ve bilgilenmiş olarak çalışma azmi kazandırıyor. Halk dinsiz/düzensiz kalmıyor ve yaşamıyor.

Anadolu holdinglerine, halk holdinglerine vurulan darbe onları yıldırmamış ve çökertmemiş; aksine yeni çıkış yolları aramaya sevk etmiştir. Halk değişik işletmeler ve kooperatifler hâlinde çalışma ve yaşama sitelerini kuracak, aile yapısını sımsıkı koruyacaktır. Bu hususta direniş, arayış, gelişme ve uygulamalar vardır.

İşte…

“ADİL EKONOMİK DÜZEN” demek, bu çatışmada küresel tekel sermayeye karşı halkı galip getirme çabası demektir. Bu mücadele ve mücahedenin dayandığı güç müsbet ilimdir; müsbet ilmin öğretileri içinde anlama ve uygulamadır. Halkın galip geleceğinden en küçük bir şüphemiz, hattâ en ufak bir tereddüdümüz bile yoktur.

Zafer Hakk’ın ve halkındır, zafer inananlarındır ve zafer yakındır…

 

 

***

 

 

 

 

 

Ne dediler, ne yaptılar?

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

18.05.2008

‘Demokrasi’ diyorlar, halk oy veriyor, seçiyor ve iktidar ediyor...

Ondan sonra iktidar olanlar ülkeyi halkın taleplerine göre değil de, başka birilerinin dediklerini yaparak, ülkeyi onların kulaklarına fısıldadıkları gibi idare ediyorlar!..

Bütün bunları yaparken de; ‘millet böyle istediği için yapıyoruz’ diyorlar; ‘millet madem ki bize oy verdi, demek ki bizim yaptıklarımızı tasvip ediyor’ diyorlar, ‘milletimiz istemeseydi biz bunları yapmazdık’ diyorlar!..

Böyle diyenlerin dedikleri ile yaptıklarına şöyle bir bakalım, acaba söyledikleri ile yaptıkları arasında bir tenakuz var mıymış, hep beraber görelim.

- Ekonomide IMF’nin dayatmalarından bıkan millet, IMF’nin talimatlarıyla ülkeyi yönetenlerin politikalarını terk edecekler diye onlara oy verdi; onlar ise beş-altı yıl boyunca her dönemde IMF ile olan niyet mektuplarını tazeleyerek yola devam ettiler ve IMF’ye başkalarından daha güçlü olarak sarıldılar!

- Batı’nın, Avrupa’nın, Avrupa Birliği’nin ve özellikle küresel sömürü sermayesinin sömürüsü son bulsun diye millet onlara oy verdi; onlar ise başka çare ve çözüm yokmuşçasına, ekonomide ve dış politikada Avrupa Birliği’ni vazgeçilmez ana hedef diye ele aldılar, hâlâ o hedef peşinde koşuyorlar!

- Millet onlara faiz sömürüsü son bulsun, faizlerin sebebiyet verdiği iflas ve intiharlar bitsin, faizsiz sistem gelebilsin diye oy verdi; onlar ise faizli politikaları devam ettirmeleri yetmiyormuşçasına, üstüne üstlük bir de halkımızın seksen yıllık birikimleri olan KİT’leri bile ‘özelleştirme’ adı altında o faizcilere devrettiler!

- Millet onlara aile düşmanlığı son bulsun, milletin iffeti korunsun diye oy verdi; onlar ise zinayı kanunlaştırıp kutsallaştırdılar!

***

Bütün bunlara rağmen halk da ne yaptı? Bir sonraki seçimde yine onlara oy verdi!

‘Halk istemeseydi, halk yaptıklarımızı tasvip etmeseydi bize oy vermezdi’ diyorlar.

Sonra halka rağmen halkın aleyhine olan ekonomi politikalarını sürdürüyorlar...

İktidar olup muktedir olamayanlara, ‘Bunları yapmayın, yanlış yapıyorsunuz, dedikleriniz ile yaptıklarınız birbirine uymuyor’ dediğimizde; ‘Biz hep başarıyoruz, halk hâlâ bizimle beraberdir, biz doğru işler yapıyoruz’ diyorlar!

Oysa Allah insanlara güç verir; iyi mi yapacaklar, kötü mü yapacaklar diye imtihan etmek için güç verir. Yoksa, eğer Allah kötülük yapmaya imkan vermeseydi o zaman herkes mü’min olurdu, dünyada cihada gerek kalmazdı, âhirette de cennet-cehennem olmazdı.

Burada bu vesileyle şunu belirtmeliyiz ki, olanların hepsi Allah’ın iradesiyle olmaktadır. O istemedikçe asla bir şey olmaz, olamaz. İnsanlar yaptıklarının yanında aynı zamanda niyetlerinden sorulacaklardır, çünkü ameller niyetlere göredir.

***

Biz bu tenkit ve değerlendirmeleri yaparken onların şahıslarına değil, yaptıklarına karşı olduğumuz ve onların düzelmelerini istediğimiz için yapıyoruz.

Kulak vermiyorlar; kör, sağır ve dilsiz olmaya devam ediyorlar.

Bizim adeta çöl şartlarında dikip sulayarak, yıllarca bakıp besleyerek, her türlü zorlu şartlarda oluşturduğumuz Millî Görüş ağacının meyvelerini devşiriyorlar ama o ağaç şimdi maalesef zehirli meyveler vermeye başladı. Çünkü o ağacın dallarına zehirli kalemler aşılandı, o zehirli dallar halka hiçbir yararı olmayan zehirli meyveler veriyor.

Biz diyoruz ki; gelin şu dalları keselim, ağaç biraz küçülsün ama o zehirli dallar gitsin, o zaman dallar daha gür ve daha iyi çıkar, daha iyi meyveler verir.

Aksi halde bir gün bu ağacı kökten kesmek zorunluluğu doğar.

Velhasıl; ne dediler, ne yaptılar; güzelim ülkeyi ne hâle getirdiler!

 

 

 

***

 

 

 

 

 

İstanbul ne yapmalı?

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

19.05.2008

Ülkemizdeki ve dünyadaki bütün olumsuz şartlara ve gelişmelere rağmen İstanbul, İstanbul halkı ve İstanbul ekonomisi varlığını sürdürmektedir. Bunun değişik ekonomik, siyasi ve sosyal sebepleri vardır. Bunların neler olduğunu kısaca hatırlayalım.

-İstanbul’a göç edenler bir daha geri gitmemekte, memleketlerine dönmemektedirler, Aç, işsiz ve evsiz de kalsalar burada kalmakta, en olumsuz hayat şartlarına karşı bile olanca güçleri ile direnmektedirler.

-Kayıt dışı kaçak olarak çalışan işyerlerinin pek çoğu sigortasız ve vergisiz faaliyet göstermekte, böylece varlıklarını sürdürmektedirler. Karı koca ve bazen aile fertlerinin tamamı birlikte çalışarak karınlarını doyurmaktadırlar.

-Özellikle eski Sovyet ülkelerinden gelen kaçak işçiler vizesiz, sigortasız, bodrum katlarında sefalet içinde 400-500 lira aylık karşılığı çalıştırılarak Çin malları ile rekabet eder üretimler yapılabilmekte ve ülkemizdeki kimi ekonomi dalları bu şekilde ayakta kalmaktadır.

-Avrupa Birliği içinde Gümrük Birliği’nde bulunuyoruz. Bu birlikte bulunma makroda Türkiye ekonomisine zarar getirmekle beraber, mikroda sefalet içinde de olsa çalışma imkânı sağlamaktadır.

İstanbul, coğrafi ve sosyo-ekonomik konumu sebebiyle dünyanın en zengin kenti olması gerektiği halde, yukarıda kısaca hatırlattığımız özellikleriyle, dünyanın halkı yoksul kentlerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir.

***

Bu tesbitlerden sonra ‘İstanbul ne yapmalıdır?’ meselesi üzerinde duralım.

-İstanbul’un ve dolayısıyla İstanbul halkının birinci yapacağı iş, önümüzdeki mahalli seçimlerde yani halkın eline geçecek ilk fırsatta, yerel yönetimlere iyi ve başarılı olacak belediye başkanları seçmektir. Bu başkanlar ve bütün yerel yöneticiler, sömürü sermayesinin emrinde ve güdümünde olan partilerden değil, gerçekten halkın yararına ve yerinden yönetim gerçekleştirecek dirayetli kimseler olmalıdır.

-Merkezi İstanbul’da olmayan hiçbir kuruluştan hayır olmadığını Türk milleti bilmeli, onlardan herhangi bir çare ve çözüm beklememelidir. IMF ve Dünya Bankası politikaları ile bir yere varılamadığı ve varılamayacağı anlaşılmıştır. Merkezi İstanbul’da olmakla beraber TÜSİAD gibi dışa bağımlı kuruluşlardan bir kurtuluş beklenmemelidir. Gerçekten sivil ve bağımsız ekonomik ve sosyal kuruluşlar oluşturulmalıdır.

-İstanbul’un ve İstanbulluların yapacağı ilk işlerden biri de, dünya başkenti konumundaki bu şehrin sorunlarını çözüme kavuşturacak araştırıma merkezlerini kurmak olmalıdır. İstanbul bunalımdan ve gelecek tehlikelerden nasıl kurtulabilir? Bütün görüş ve gruplara açık olacak bu kuruluş ilmî çalışmalar yaparak her türlü ekonomik ve sosyal sorunlara çözümler üretmelidir.

-İstanbul’daki bu araştırıma merkezleri sadece teoriyi üretmeyecekler, dengeli bir şekilde uygulama işletmeleri ve örnekleri de oluşturacaklardır. Halka uygulamalı örnekler göstererek çözümleri anlatmalıdır. Halk teorileri anlamaz, halk uygulamaları görür ve yapar. Onun için pilot uygulamalar olmalıdır.

***

İstanbul böyle bir teşkilatlanmaya ve yeniden yapılanmaya gittiği, böyle çok yönlü bir seferberlik başlatılıp başarıya ulaşıldığında görülecektir ki; İstanbul yeniden tüm Anadolu ve tüm dünya ile eşitlik şartları içinde aracısız ilişki kurmuş olur.

İstanbul işte o zaman tarihin bazı dönemlerinde olduğu gibi yeniden hem Anadolu’nun hem de dünyanın ekonomi merkezi olacak; ama sömüren veya sömürülen değil, eşitlik ve adalet ölçüleri içinde karşılıklı çıkara dayanan merkez olacaktır.

İstanbul ve İstanbul halkı bunları hiç vakit kaybetmeden yapmalıdır.

 

 

***

 

 

 

 

 

İstanbul ve ekonomi (1)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

20.05.2008

Eski Yunanlılar zamanında Ege’de ve Karadeniz’de, hattâ Çanakkale’de siteleri Yunanlılar kurmuş, böylece deniz kenarlarında kentler gelişmiştir. İstanbul ise Bizanslılar tarafından kurulmuş ve imparatorluk merkezi yapılmıştır. İstanbul’un hemen bitişiğinde sulanan tarım vadileri yoktur, orasını besleyecek çevresi de yoktur. Roma İmparatorluğu Avrupa’dan gelen istilalara karşı korunmak için İstanbul’u merkez yapmak istemiş ve İstanbul alternatif imparatorluk merkezi olarak kurulmuştur; yani o dönemde İstanbul coğrafi merkezden ziyade siyasi merkezdir. Sonra Roma İmparatorluğu bölünmüş, Batı Roma İmparatorluğu Roma’daki merkezini korumuştur. Germenlerin İtalya’yı istila etmeleri ile Batı Roma İmparatorluğu yıkılmış ve imparatorluğun yerini papalık almıştır. Doğu Roma İmparatorluğu’nda yani İstanbul’da ise imparator kiliseyi koruyarak ve ona dayanarak bin seneden fazla ömür sürmüştür. Osmanlıların İstanbul’u fethi sonrasında 500 seneden fazla Osmanlıların payitahtı olmuş, böylelikle İstanbul siyasi merkez olma vasfını korumuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduktan sonra İstanbul siyasi merkez olma özelliğini kaybetmiş, ancak çağımızın ulaşım ve iletişim araçlarının gelişmesi nedeniyle, demiryolu ve karayolu bağlantılarıyla, hele iki kıtayı bağlayan köprüleriyle, İstanbul Türkiye’nin ekonomik ve kültürel merkezi olmayı sürdürmüştür.

İstanbul şimdi de dünyanın ekonomik merkezi olma durumundadır.

İstanbul karaların ve iç denizlerin merkezindedir. Ekonomide merkezde olmanın önemini herkes bilir. Köşe başındaki bir dükkan içteki bir dükkandan iki misli daha değerli olur. Bu sebeple İstanbul gittikçe dünyanın ekonomik merkezi olmaya başlamıştır.

1950’ye kadar İstanbul ekonomik bakımdan Osmanlılar zamanındaki merkeziliğini korumuştur. Bu dönemde nüfusunu fazla artırmamış, ekonomik bakımdan da fazla etkin değildir. Sadece birçok yönden yine merkez olmayı sürdürmüştür. İthalat ve ihracat oradan yapılıyor, Anadolu halkı mallarını oraya satıyor ve oradan alıyordu. 1950’den sonra İstanbul birden büyümeğe başladı. Dış kredilerle kalkınmaya başlayan Türkiye, krediyi yalnız İstanbul azınlık tüccarlarına kullandırmış, onlar da tüm fabrikaları İstanbul’da kurmuşlardır. Anadolu’da iş bulamayan halk İstanbul’a göç etmiştir.

1960’larda nüfusu iki milyon olmuş, bir önceki döneme göre İstanbul’un nüfusu tam bir misli artmıştır. Bugün ise bu nüfus 15-20 milyona doğru gitmektedir. Nüfusun ekonomideki önemini herkes çok iyi bilir.

1980’lere kadar azınlıkların hâkim olduğu dış sermaye ile İstanbul süratle büyümektedir. Cumhuriyet’in kurulduğu ilk yıllardan itibaren İstanbul’un Anadolu’yu sömürmesini önlemek amacıyla Anadolu’da KİT’ler (Kamu İktisadi Teşekkülleri) oluşturulmuştur. Süleyman Demirel iktidarları zamanında Anadolu’da altyapı yatırımları yapılmış, Anadolu’nun sanayileşmesi ise yavaş gelişmiş ve İstanbul sermayesi ile rekabet edememiştir. Bu husustaki başarıya Necmettin Erbakan önderlik etmiş, KİT’ler yoluyla Anadolu sanayileşmeye başlamıştır. Turgut Özal İstanbul sermayesini yatıştırmak için bu sermayeyi KİT’lere karşı destekleyerek Anadolu sanayileşmesi karşısında İstanbul’u zenginleştirmek istemiş, bu gelişme de İstanbul’un ikinci hamlesi olmuştur. Dış sermayeden bağımsız İstanbul sermayesi sanayileşmeyi geliştirmiş, Batı sanayisine sadece taşeron olmamaya başlamış, böylelikle İstanbul’un anormal derecede büyümesine sebebiyet vermiştir. Tansu Çiller döneminde suni krizler çıkarılmış, Türkiye’de sanayi çökmeye başlamış, bu dönemde bütün Türkiye ile birlikte İstanbul da sıkıntıya girmiştir. Ancak yine Çiller’in aklı ile Türk sermayesi dışa açılmış, böylece Türkiye ve İstanbul dışarıda iş yapmaya başlamış, bu sayede 1990’lı yıllar fazla sıkıntıya girmeden atlatılmıştır.

İstanbul’a en büyük darbeyi 28 Şubatçılar vurmuş; bu darbeden sonra on yıldır süregelen çok yönlü ekonomik, siyasi ve sosyal olumsuzluklar yaşanmaya başlanmıştır...

Devam edeceğiz…

 

 

***

 

 

 

 

 

İstanbul ve ekonomi (2)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

21.05.2008

İstanbul Anadolu’dan ham madde alır, İstanbul’da işler, sonra onu tekrar Anadolu’ya mamul madde olarak satardı. İstanbul Anadolu halkı için ürettiği malların bir kısmını da ihraç eder, bu ihracatla elde ettiği gelirle ithalat yapardı.

Bu dönemdeki ekonomi, tamamen İstanbul’un Anadolu’yu sömürmesi esasına dayanan ekonomik sistem olarak kurulmuştu. Ancak, her şeye rağmen bu ekonomik çark faydalı oluyor ve Türkiye’yi yavaş yavaş sanayileşmeye doğru götürüyor, İstanbul’daki çok yönlü gelişmeler Anadolu tarafından dikkatle izleniyordu…

Çok partili döneme geçildikten sonra, her on yılda bir yapılan müdahalelere rağmen İstanbul ile Anadolu arasındaki ekonomik çark işlemeye devam etmiş, ülke tarım döneminden sanayi dönemine geçiş sürecini yaşamış, bu değişimin en canlı örnekleri İstanbul’da yaşanmıştır. Bu olumlu gidişatı ve gelişmeyi durdurmak için 28 Şubat müdahalesi yapılmış, beş sene ülkenin ve halkın anası ağlamıştır.

Her şerde aynı zamanda bir de hayır vardır penceresinden meseleye bakıldığında, bu müdahalenin İstanbul ve Türkiye ekonomisine yararı olmuş, Anadolu halkı kendi başının çaresine bakmağa başlamıştır. Anadolu halkı İstanbul’dan mal almadan ve İstanbul’a mal satmadan da üretin yapmış, Anadolu’daki şehirler kendi aralarında ekonomik faaliyetlerde bulunmuşlardır. Böylece beş sene süren ağır darbe Türkiye’yi yıkmadan son bulmuştur.

Bu nasıl başarılmış, bu başarı hikâyesi nasıl gerçekleştirilmiştir?

***

Başarı hikâyesinin gerekçelerini tek tek bir defa daha hatırlayalım.

-İstanbul ve Türkiye ekonomisi genel olarak kayıt dışı çalıştığı için merkezi müdahaleler İstanbul’a etki etmemiş, her dönemde olduğu gibi bu dönemde de en zor şartlarda üretim devam etmiştir.

-Ülke zarara girmesin ve devlet yıkılmasın diye aşırı sosyal yardımlar yapılmaya başlanmış, kriz dönemleri İstanbulluların ve Anadolu halkının geleneksel örfleri, aynı zamanda aile dayanışması, İstanbul’da yaşayanlar ile Anadolu’daki yakınlarının işbirliği sayesinde fazla tahribat olmadan olabilecek en hafif şekilde atlatılmıştır.

-İstanbul halkının Anadolu ile ilişkisi kesilmediği için, Anadolu’daki üretimden İstanbul’daki yakınları karşılıksız destek görmeye devam etmiş, bu destek sayesinde İstanbul yaşamıştır.

-İstanbul’daki sermaye bazı alanlarda kısmen Anadolu’ya taşınarak oralardaki ekonomik faaliyetleri takviye etmiş, bu da Anadolu’nun yeni bir hamle daha yapmasına ve sanayileşmenin Anadolu’da yaygınlaşmasına vesile olmuştur.

İşte bu kötü günlerin geçmesiyle İstanbul ve Anadolu nefes almıştır. Son beş-altı yıllık dönemde AKP iktidarı olumlu bir şeyler yapmak bir yana, özellikle bir taraftan ülke varlıklarını ‘özelleştirme’ adı altında yok pahasına satarken, diğer taraftan dış borçları katlayarak artırmasına rağmen, istikrarlı ekonomi devam etmiştir.

***

Anadolu ekonomisi kısmen düzelirken İstanbul ekonomisi zorluklar içindedir.

-Küresel sömürü sermayesi İstanbul’un büyük sermayesini artık desteklemiyor. Sömürü sermayesinin taşeronu konumundaki İstanbul sermayesi zor durumdadır.

-İstanbul Anadolu’yu artık eskisi gibi sömüremediği için kaynakları kurumuştur.

-Çin mallarının dünyayı istila etmesi nedeniyle İstanbul’un dış piyasa ile rekabet gücü kırılmıştır.

-IMF’in dayatmaları nedeniyle dolar 2 YTL olması gerekirken üçte iki fiyatla değerlendirilmekte, bu da İstanbul’un ihracatını son derece zorlaştırmaktadır.

Bunların çare ve çözümlerini ‘İstanbul ne yapmalı?’ yazısında ele alalım.

 

 

***

 

 

 

 

 

İnsan ve ekonomi

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

24.05.208

İnsan boşuna yaratılmadığı gibi kendisi de ömrünü boşuna geçirmeyecektir, geçirmemelidir. Hayatın ve yaşamanın bir gayesi ve hedefi olmalıdır; nitekim olmaktadır da. Önemli olan hayat yolunda yol alırken doğru istikamette olmak, olabilmektir. Bugün işte bu önemli mesele ve bu meselenin sonuçları üzerinde duralım.

İnsan şerefli bir varlıktır, eşrefi mahlûkat olarak yaratılmıştır.

İnsan fıtratı yani yaradılışı gereği, özellikle inancının ve vicdanının yönelttiği istikamette doğruyu arar ve kendine göre bulur.

Ne var ki, insan bu arayışta bazen farkına varmadan yahut farkına vararak doğru veya yanlış, iyi veya kötü, güzel veya çirkin, hak veya bâtıl, adil veya zalim sonuçlara ulaşır, başına adalet veya dalâlet külâhı düşer.

İnsan aynı zamanda fıtratındaki potansiyel kerameti yani pek çok cihazla donatılmış şerefli bir varlık oluşu sebebiyle, pratikte gerçekleştirmek için sürekli kendisiyle mücadele etmesi gereken bir varlıktır.

Yani, insan kemale ve mükemmele ulaşma yolunda ilerlerken önüne çıkan en önemli engel yine bizzat kendisidir.

İnsan öyle bir varlıktır ki, o kendisiyle barışık olarak değil, kendisiyle, enesiyle, bencilliğiyle mücadele ederek, kendisine rağmen yaşayarak, gerçek insanî kemalâta ve en mükemmel dünya düzenine ulaşır.

İnsan fıtratındaki bu potansiyel kerameti pratikte gerçekleştirme, gerçek insanî gelişmişliğe ulaşma yolculuğunda insanı kamçılayan, yüce bir ideale, davaya, hedefe ve gayeye sahip olmadır.

İnsan bu ideali içinde yani vicdanında duymakla birlikte, o kaynağı itibarıyla insanın üstündedir, ötesindedir. Bu böyle olmalıdır ki insan sürekli yukarıya doğru yükselsin. Bu yükseliş ve onun motoru olan ideali gerçekleştirme yolunda insanın önüne daima kendisi; dünyevî tutkular, ailesi, çevresi, makam-statü düşkünlüğü, rahat yaşama arzusu, korku gibi bütün unsurlarıyla becilliği, benliğinin dünyanın çocuğu olmasından kaynaklanan boyutu çıkar. İşte insan varlığının bu boyutunu aşabildiği nisbette ‘gerçekten insan’dır; bu boyutunun duvarları arasına hapsolduğu nisbette de gerçek insanlıktan uzaklaşır.

İnsanın idealinin, gayesinin, hedefinin olması gerektiğini söyledik. “İnsanın bu ideali” ile hayata hükümran olan alanlardan biri olan “ekonomi” bir araya geldiğinde, ilginç bir ikilem ortaya çıkmaktadır. Meseleye bu ikilem açısından bakıldığında, ortaya çıkan sonuçlar önemlidir ve ekonomik dünya hayatı bu sonuçlar üzerinden değerlendirilmektedir.

Çalışmak - Yaşamak: Zalim Batı düzeninde yaşamak için çalışılır, Adil Ekonomik Düzende çalışmak için yaşanır. “Yaşama” insan olan herkesin tabiî hakkıdır. “Çalışma” ise insanın görevidir. “Herkese aş, çalışana iş” ilkesi vardır.

Çıkar Çatışması - Beraberlik: Zalim Batı düzeninde “ben kazanayım” çabası vardır, Adil Ekonomik Düzende biz “beraber kazanalım” çabası vardır. Zalim Batı düzeninde “çıkar çatışması” vardır, Adil Ekonomik Düzende “çıkar beraberliği” vardır.

Tahakküm - İhsan: Zalim Batı düzeninde “tahakküm etmek” için kazanılır, Adil Ekonomik Düzende “ihsan ve yardım etmek” için kazanılır. Zalim Batı düzeninde kazanandan herkes korkar, Adil Ekonomik Düzende kazananı herkes sever.

Kazanç - Üretim: Zalim Batı düzeninde “en çok kazanma ilkesi” vardır, Adil Ekonomik Düzende “en çok iş yapma ilkesi yani üretim” vardır. Zalim Batı düzeninde insanlar para karşılığı koşmaktadır, karşılıksız kâğıt para sahte atındır; Adil Ekonomi Düzeninde reel ekonominin peşinde koşulur, altının halikı ise tek olan Allah’tır.

Karşılıklı Para - Karşılıksız Para: Bugünün putu ve en önemli problemi “karşılıksız para” yani karşılığı olmayan paradır. Çağımız dünyasında insan için ekonomide gerçekleştirilmesi gereken asıl ideal, gaye ve hedef, “karşılığı olan para” yani senettir. Bugünün ana meselesi, karşılıklı paranın yanında yer alıp karşılıksız paradan uzaklaşmaktır.

İnsan bu ideali gerçekleştirdiğinde, işte o zaman ekonomide sömürülmekten kurtulacak, küresel sömürü sermayesine değil, Yaratan’a yani insanlığa/topluluğa hizmet etmiş olacaktır. İnsan çağımızda da çalışıyor ama sahte tanrılara hizmet ediyor…

 

 

***

 

 

 

 

 

Mukallitler ve “yapılması gerekenler”  

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

25.05.2008

Bugün yaşayan kimi mukallitler, çağımızdaki kimi insanlar, ‘biz, bizden öncekilerin yaptıklarını yapıyoruz, biz atalarımızın izinden gidiyoruz’ demektedirler.

Gerek Avrupalılar ve Amerikalılar, gerekse onların Türkiye’deki uzantıları olan mukallitler ne yapıyorlar? Bir şeyin doğru olup olmadığını kanıtlamak için daha öncekilerin çıkardıkları kanunlara veya geçmiştekilere bakıyor ve onlara uyuyorlar. Bugünkü meclise dikkat edin; bir şeyi savunurken ya ‘falan veya filan böyle dedi’ diyorlar, ya da ‘AB’de Avrupa’nın falan ülkesinde böyledir, Batı’nın filan ülkesinde böyledir’ diyorlar. Bir şeyin doğruluğunu daha evvelkilerin onu yapmış olmasında arıyor ve gösteriyorlar!

Sömürü sermayesi ortaya bir laf atar, sonra onun çığırtkanlığını yapar; kimi mukallitler de bu çığırtkanlığa uyarak ‘çağın gereği budur’ der, ona tartışmadan ve düşünmeden uyarlar! ‘Geçmişte böyle uygulandı, şu olumlu sonuçlar alındı, buna istinaden biz de uygulayalım veya uygulamayalım’ diye tartışacaklarına, ‘geçmiştekiler öyle yaptılar, öyleyse biz de yapalım’ diyerek, körü körüne ona uyulması gerektiğini ileri sürerler!

IMF ekonomi politikaları, AB tarım politikaları, faizli ekonomi, başörtüsü yasağı, zina serbestliği, lüks hapishaneler, idam cezasının olmaması, smokin kıyafetleri mecburiyeti ve daha niceleri...

Bütün bunlar görüşülmeden, tartışılmadan, gözü kapalı kabul edilir ve uygulanır!!!  

Bunu yalnız Batılılar yapmaz; onların bizdeki kimi uzantıları ile geçmiş çağların takipçisi kimi mukallitler de aynı şeyi yaparlar. Yanlış-doğru araştırma ve incelemesi yapılmadan, geçmişte uygulananlar aynen kabul edilir! Uygulanamadığı için artık terk edilenlerin yerine de Avrupalıların yaptıkları aynen taklit edilir! Herkes bir mezheptedir ama o mezhebi bilenler bir-iki kişi yani parmak sayısıncadır; onlar da usulü fıkhı bilmezler!

Velhâsıl, insanlık içindeki mukallit zihniyetliler, düşünüp araştırmadan, körü körüne geçmiştekilerin yaptıklarından akılları sıra beğendiklerini taklit etmektedirler.

***

Oysa, Allah’ın emrettiği dört çift delille gerçekleri bulmaktır.

Bunlar da akıl ve nakildir.

Aklî olanlar; matematik/geometri, mekanik, fizik, kimya, hayvanat, nebatat, psikoloji ve sosyolojidir.

Naklî olanlar; kitap, hikmet, sünnet, istishab, icma, örf, kıyas ve istihsan delilleridir.

Bir şey, sayısı on altı olan bu ilimlere dayalı delillerle tartışılmalı, gerçekler ona göre bulunmalı, bilinmeli, öğrenilmeli ve ondan sonra uygulanmalıdır.

Yoksa, bir şeyi birileri yaptı diye biz körü körüne taklit ederek onu yapmayız. Çünkü yapanın şartları kendisine aittir. Kendisi için o doğru olabilir ama bizim için doğru olmayabilir. Bizim içtihat ve icmalarımız da bizim için doğru olur, onlar için doğru olmaz.

Geçmişte yapılanlar, tarihte yapılanlar öğrenilmeli, başka ülkelerde uygulananlar öğrenilip bilinmeli ama sonuçlara bakılarak ders alınmalı ve ona göre içtihat yapılmalıdır.

***

Demek ki, biz müçtehitlerin içtihatlarını bilmeliyiz, Batılıların ilimlerini ve uygulamalarını bilmeliyiz; ama biz onlardan alacağımız derslerle ve bilgilerle kendimiz kendimize göre içtihat etmeli ve kendi çözümlerimizi kendimiz üretmeliyiz.

Bir taraftan geçmiştekilerin yaptıklarına körü körüne uymanın zararlarının bilinmesi gerekir, diğer taraftan onların yaptıklarını insanlık tecrübesi olarak bilmek gerekir.

Öğreneceğiz ama kendi içtihat ve icmalarımızla hareket edeceğiz.

“Onlar her söze kulak verirler, en iyisine uyarlar.” âyeti, yaşayanlarla istişare etmeyi farz kılmaktadır.

Bu aynı zamanda geçmiştekilerin yaptıklarını araştırmamız gerektiğini de bize bildirmektedir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Yenilikler ve “yeni uygarlık”

REŞAT NURİ EROL

26.05.2008

Doğada değişmez bir kanun vardır. Buna termodinamiğin ikinci kanunu denmektedir. Bunun anlamı şudur; yüzde yüz verimli bir olay yoktur. Kâinat entropinin büyümesine yani faydalı enerjinin tükenmesine dayanmaktadır. Güneş yanıp hidrojen helyum olmaktadır. Böylece onun yok olması ile biz yaşıyoruz. Sürtünmesiz bir hareket olmaz. Denge bunun üzerinde oturur.

Toplulukta da herhangi bir yenilik sözkonusu olunca, doğanın değişmez kanunu olarak mutlaka karşı çıkan olur, yenilik yapmak isteyenler onlarla mücadele etmek zorunda kalırlar. Böylece yenilik gelişigüzel olmaz, ancak o topluluğu ileri götürecek şekilde olur.

İnsanlık tarihindeki yenilikleri kimler, hangi uyarıcılar yapmışlardır?

1. Birinci uyarıcılar “din adamları”dır.

Bunlar işe her şeyden önce sadece ‘davet’ ile başlamışlardır. Halk arasından çıkmış, halkın arasına karışmış, insanlara inandırmışlar, insanlar hayatlarını bu yeniliğe göre düzenlemişlerdir. Katılanların sayısı giderek artmış ve bazıları binlerce sene etkili olmuşlardır. Kur’an’dan sonra da böyle uyarıcılar gelmişler ve cemaatler oluşturmuşlardır. Geçmişte Ahmet Yesevi ve Mevlana, çağımızda da Bediüzzaman ve Süleyman Tunahan bunlardandır. Bunların silahları yoktur, sadece imanları vardır.

2. İkinci uyarıcılar ise “ilim adamları”dır.

Bunlar tartışır ve uygarlık için projeler ortaya koyarlar. Zamanla ilmî ekoller oluşur, felsefî mektepler doğar. Bunlar hayatlarında fazla etkili olmazlar ama öldükten yüzlerce, hattâ binlerce sene sonra etkili olmaya ve bu etkilerini sürdürmeye devam ederler; fikrî etkileri devam eder gider... Sokrat Aristo, Eflatun, Konfüçyüs, Ebu Hanife, Malik, Şafii, Gazali bu tür ilim adamlarıdır.

3. Üçüncü uyarıcılar “sermaye sahipleri”dir.

Sermaye sahipleri ortaya çıkar, paraları olduğu için dini ve ilmi istismar ederek düzenlerini kurarlar. Ekonomik güçlerini kullanarak halkı çevrelerinde toplarlar. Karun bunlardan sadece biridir. Çağımızda da sömürü sermayesi insanları inim inim inletmekte, baskı ve açlık korkusu ile emirlerine almaktadır.

4. Nihayet “siyaset adamları”nın uyarıları gelir.

Batı dünyasının zalim düzeninde siyasiler, ellerine geçirdikleri iktidarları halkı ezme ve sömürme aracı olarak kullanırlar. Sermaye ile işbirliği yaparak, zulüm düzeninin değişik versiyonlarını, kapitalizm veya komünizm/sosyalizm versiyonlarını uygulayarak değişiklikler yaparlar. Adam Smith ve Marx bunların paralı teorisyenleri; Stalin ve Lenin gibiler bu teorilerin uygulayıcılarıdırlar.

Nasıl gece olmadan gündüz olmazsa, nasıl kış olmadan yaz olmazsa; aynen bunun gibi -dünkü yazımda isimlerini andığım- sekiz aklî ve sekiz naklî ilimlere dayanılarak oluşturulacak düzenler de dirençsiz gelmez. Mutlaka tutucu-gerici bir sınıf ortaya çıkar ve inkılâp yapacaklarla mücadele ederler. Kimi siyasiler ve sermaye sahipleri bir olup ilim ve dinle çatışmaya başlar. Hiçbir maddi gücü olmayan din ve ilim başlangıçta zavallı ve mağlup durumda olur. Ama sonra manevi güç maddi gücü yener, uygarlığı din ile ilim kurar. İlim teorisini oluşturur, din de ona inananları ortaya çıkarır. Böylece yeni uygarlık doğar.

Uygarlığın oluşması şöyle bir sıra takip eder: Önce din adamları çıkar ve hakka çağırırlar, çok az kimseler onlara uyarlar. Onların içinden ilim adamları yeni uygarlığın projesini hazırlarlar, sonra din adamları onu halka yayarlar, geniş cemaatleri oluştururlar. Sonra siyaset adamları dini resmen kabul ederek büyürler, böylece siyasi organizasyon olur. Sonra iş adamları bu yeni düzende faaliyete geçerek teknolojiyi ve ekonomiyi geliştirirler. Yeni din, yeni ilim ve yeni yönetim sayesinde yeni ekonomi zenginleşir ve gelişme başlar...

İşte bütün bu gelişmeler “yeni uygarlığın” temelini oluşturur.

Bu gibi zamanlarda “yeni uyarıcılar” gelir ve bundan sonraki yeni uygarlığın temellerini atarlar. Doğu’da adalete dayalı yeni uygarlık doğarken, Batı’da sermaye sömürüsüne dayanan zulüm uygarlık çökmeye başlar. Beş yüz sene içinde Doğu’nun “hak uygarlığı” zirveye ulaşırken, Batı’nın “kuvvet uygarlığı” çöküp ortadan kalkar. Böylece insanlar arasında devridaim eden periyot devam eder gider...

 

 

***

 

 

 

 

 

Trafik sorunu ve çözümü (1)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

29.05.2008

Kimi insanlar maalesef temelden hata yapmaktadırlar:

Bugüne kadar yapılanlarla sorunların çözüldüğünü, yeniden ve daha fazla bir çözüm çabasının gerekmediğini ileri sürmekte, yeni çözüm üretenleri mevcut düzeni bozmakla itham etmektedirler!

O insanlarsa şunu soralım:

Fıkıhta trafiğe -ve diğer çağdaş sorunlara- ait hükümler var mıdır? Elbette ‘yok’ diyecekler. Peki, trafiğin hükümlerini nereden alacağız?

Batı’dan!!!

İşte bu gafletin de ötesinde, hıyanet derecesine varan bir hatadır.

Varsayalım ki dedikleri doğrudur, sadece aklî delillerle de sorunlar çözülür ve Batılılar akıllarını kullanarak bunları çözmüşlerdir.

- Batılılar bu sorunu çözmüşlerse; o zaman İstanbul’da, Türkiye’de ve dünyada neden trafik sorunu var?

-İstanbul gibi bir şehirde insanlar günde dört-beş saatlerini neden yollarda yani trafikte geçirmek zorunda kalıyorlar?

-Ülkemizde trafikte ölenlerin sayısı, neden doğuda teröre şehit verdiklerimizin onlarca kat daha ötesindedir ve daha çoktur?

Demek ki ‘trafik sorunu’ çözülmemiştir ve çözüm beklemektedir. Bu önemli sorun çözüme kavuşturulmadığı sürece her gün beşerî, ekonomik, psikolojik ve sosyal kayıplarımızın nelere mâl olduğu herkesin malumudur. Öyleyse, diğer önemli sorunlarımızla beraber ‘trafik sorunu’ da bir an önce çözüme kavuşturulmalıdır.

***

Peki, bu önemli sorunu, yani trafik sorununu nasıl çözeceğiz?

İlimle çözeceğiz, araştırmayla çözeceğiz, denemelerle çözeceğiz, hukukla çözeceğiz, fıkıhla çözeceğiz, içtihatla çözeceğiz... Hata edebiliriz ama hataları zamanla düzelteceğiz.

Batı’nın peşinden koşmak, Batı’nın ‘sözde çözüm’ diye yutturulan çözümsüzlüklerinde debelenmek ise büsbütün bataklığa düşmek değil midir?

Çok partili döneme geçtiğimizden beri Batı’nın peşinde koşan nice iktidarlar gelip geçti; trafik sorunu ise çözümsüz olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor…

***

TRAFİK SORUNUNU NASIL ÇÖZELİM?

Çözüm 1- Ehliyetsiz bile araba kullanmak isteyen kullanır; ancak, kaza yapıldığı veya trafiğin aksaması hâlinde cezasını kaza yapan ehliyetsiz sürücü öder. Sürücü hatanın kendisinde olmadığını ispat etmekle mükelleftir. Hukukta hata asıl kabul edilir. Mesela, bir yere vurdu, başkasının arabasında hasar oldu, vurduğu yer hasar gördü, insanın bedenine, canına veya malına dokundu. Hepsinin tazmini kaza yapan şoföre aittir. Tazminat bununla bitmez. Kaza esnasında trafik tıkanmışsa, o kadar bekleyen arabalara da tazminat ödenir. Bütün bunların sorumlusu sürücüdür. Ödeyemezse; ödeyinceye kadar zorunlu çalışma kampına gönderilir. Tazminatı ödeyinceye kadar orada çalışmak zorundadır. Orada sadece karnı doyurulur ve çalıştırılır, kazandığıyla tazminatını öder.

Çözüm 2- Ehliyetli araba sürenlerin ise dayanışmaları, dayanışma ortaklıkları vardır. Ona ehliyet veren ve güvence veren kurum/dayanışma kazada onun tüm zararlarını öder. Kurumlar ticari araçlarda yaptıkları işlerden pay alırlar. Bunun yarısı ile kendi dayanışmalarında sigortalanan arabaların kaza giderlerini karşılarlar; yetmezse, taksit süreleri uzatılır, daha geniş çevreye yayılır. Gelenin kalan yarısı ortak fonda toplanıp özel otoları aidatsız dayanışma içinde sigortalayan kuruma verilir. O da onların verdiği zararları öder. Demek ki, dayanışma tarafından verilen ehliyet aynı zamanda aidatsız kasko sigortasıdır demektir. İşletmelerden alınan paylarla bu aidatsız kasko sigortası karşılanır.

Çözümler üzerinde durmaya devam edeceğiz…

 

 

***

 

 

 

 

 

Trafik sorunu ve çözümü (2)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

30.05.2008

Trafik sorununun çözümleri üzerinde durmaya devam ediyoruz.

Çözüm 3- Ehliyeti verme ve trafik kurallarını koymakla görevli bir “Trafik Yüksek Kurulu” kurulur. Bu kurul yirmiye yakın ilim adamlarından oluşur. Siyasi partiler buraya aldıkları her % 5 oy karşılığı birer ilim adamı atarlar. Partiler oylarını birbirlerine kullandırabilirler. Trafikle ilgili mevzuatı bunlar hazırlar ve yetkili yerlerin onayı ile yürürlüğe girer. Bunlar bölge ve ilçelerde trafikle ilgili örgüt kurarlar. İmtihanı bunlar yapar ve ehliyet verirler. Ehliyet teoriktir ve test usulü ile yapılır. Bu imtihana girebilmek için belli tahsil şartı konabilir.

Çözüm 4- Ayrıca, bunlar ülke içinde birer dayanışma ortaklığını kurar. İsteyen bunlardan birine ortak olarak amelî ehliyet alır. Bu amelî ehliyeti usta-çırak ilişkisi içinde yetkililer verir. Direksiyon eğitimini ondan alır, onun sorumluluğunda ehliyet verilir. Ehliyeti veren kurallara uymayan şoförü dayanışmasından çıkarabilir. Böylece dayanışmasız kalan şoför ehliyetsiz sayılır. Ehliyet veren bir yetkili dikkatsizlik yaparsa, hakemler kararı veya dayanışması tarafından ehliyet verme yetkisi alınır. Onun dayanışmasında olanlar başka dayanışma ortaklığını bulamazlarsa onların ehliyetleri de işe yaramaz hâle gelir.  

Bu trafik düzeni tüm sorunları çözer. Kaza yapanlar, hemen orada rapor yapıp anlaşırlar. Polisi beklemezler. Çünkü tıkanan trafiğin yükü de onlara binmiş olacaktır.

Böyle bir “trafik kanunu” sadece trafiği düzeltir, başka hiçbir sıkıntı vermez.

***

Peki, trafik sorunu ile ilgili yapılması gerekenler neden yapılmıyor, bu çözümler neden üretilip uygulanmıyor?

Bir zamanlar o yollarda beraber yürüdüğümüz arkadaşlar iktidar olunca neden gaz odasına girmekte ve bu çözümlere kulaklarını tıkamaktadırlar?

Çözümsüzlüğün 1. sebebi:

Büyük bir sömürü şebekesi, demiryolları karşıtı şebeke vardır. O şebeke bugünkü sömürü düzenin bozulmasını, sömürü çarkının yok edilmesini istemiyor. Oysa sorunlar çözüme kavuşturulsa onların kazançları da daha fazla olacaktır.

Çözümsüzlüğün 2. sebebi:

Rüşvet şebekeleri var, sorun çözüme kavuşturulursa onların rızıkları kesilecek. Sorunlar azalınca avukatların işleri azalacak. Onların ekonomileri sorunlar ekonomisine dayandığı için sorunların çözülmesini istemiyorlar.

Çözümsüzlüğün 3. sebebi:

Sektör sömürüsü, karayolları taşıtları sömürüsü dışında, sermaye sömürüsü vardır. Bugün kasko sigortası vardır. Bu kadar kazalar olduğu içindir ki özel kasko sigortası mevcuttur. Trafik sorunu çözülürse bu sigorta şirketleri de çöker.

Çözümsüzlüğün 4. ve asıl sebebi:

Batı’nın oto sanayisi aidatlı sigortaya dayanmaktadır. Parça fiyatları da çok yüksek tutulmaktadır. Trafik sorunu -demir, deniz ve hava yolları da değerlendirilerek- çözülürse, bugünkü sömürüye dayanan oto sanayii çöker.

Hesaplayalım: Bir binek arabasının ağırlığı bir tondan azdır. Demirin kilosu en fazla 2 YTL’dir; demek ki demir malzemesi 2000 YTL tutmaktadır. İşçilik de 2000 YTL olsun. Vergi ve diğer masraflar da 2000 YTL tutsun. Bir arabanın değeri 6000 YTL’dir.

Oysa şimdi yeni arabalar 20 000 YTL’den başlıyor, milyon liralara çıkıyor!!!

Trafik sorunu ortadan kalkarsa, bunlar ürettikleri bu arabaları nasıl böylesine beş-on misli veya daha fazla fahiş fiyatlarla satabilecektir?  

***

“Sömürü düzeni” işte böyle “trafik” dâhil her tarafta ona göre ayarlanmıştır. Onun için bu konularla kimse uğraşmak, bulaşmak ve çözümler üretmek istemiyor.

Ama yakında bu çözümlere inananlar ve bu çözümleri üretenler ortaya çıkacak, onlar bu zalim düzeni darmadağın edeceklerdir.

“Adil Düzen” gelecek ve her alanda olduğu gibi trafikte de sorunlar bitecektir.

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2008 Yazıları
1-2008 Ocak
942 Okunma
2-2008 Şubat
957 Okunma
3-2008 Mart
1011 Okunma
4-2008 Nisan
958 Okunma
5-2008 Mayıs
933 Okunma
6-2008 Haziran
994 Okunma
7-2008 Temmuz
1057 Okunma
8-2008 Ağustos
994 Okunma
9-2008 Eylül
860 Okunma
10-2008 Ekim
938 Okunma
11-2008 Kasım
937 Okunma
12-2008 Aralık
971 Okunma