Milli Gazete 2008 Yazıları
Reşat Nuri Erol
2008 1.Baskı
962 Okunma
2008 Ocak

 

 

 

ADİL

EKONOMİK DÜZEN

 

 

 

 

 

GÜNLÜK KÖŞE YAZILARI

2008

BEŞİNCİ KİTAP

 

 

REŞAT NURİ EROL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

T A K D İ M

 

 

İLİM ADAMLARI kendi dilleri ile anlatırlar, halk ilim adamlarının konuşmalarını ve yazılarını anlamaz.

YAZARLAR ilim adamlarının anlattıklarını halkın anlayacağı dile çevirirler, halkın anlayacağı hâle getirirler ve okurlarına sunarlar.

İLİM ADAMLARININ ANLATTIKLARI teoriktir ama tamdır, proje hâlindedir ama uygulanabilir durumdadır, özellikle de sorunlara çözümler ihtiva etmektedir.

YAZARLARIN ANLATTIKLARI ise eksiktir, uygulanabilir proje değildir ama halkın anlaması ve kavraması gerekenleri dile, söze, yazıya dökmektedir.

HALK onların yazdıkları ile projenin ne olduğunu anlar, kavrar ve onlar yani yazarlar sayesinde ilim adamlarının yaptığı projeyi destekler.

İŞ ADAMLARI da projeleri uygulanacak şekilde anlarlar.

Demek ki bir projenin uygulanır hâle gelmesi için dört sınıf insana ihtiyaç vardır:

a) PROJEYİ YAPAN ÂLİMLER.

b) PROJEYİ HALKA ANLATAN VE KABUL ETTİREN YAZARLAR.

c) PROJEYİ UYGULAYACAK VEYA UYGULATACAK İŞ ADAMLARI.

d) PROJEYE İNANAN, ANLAYAN, BENİMSEYEN VE UYGULAYAN HALK.

Bugün âlim olanlar Amerika’daki 200 aileden oluşan tekel sermayenin elindedir, onların emrindedir. Diyebiliriz ki AKEVLER dışındakiler hariç, tekel sermaye sömürüsünün sözcüleri vardır. Bunlar BATI TİPİ ÜNİVERSİTELERDE âlimler değil de sadece “nakledenler” yetiştirmektedirler. Ülkelerdeki BASIN/MEDYA bu âlimlerin görüşlerini değil de sermayenin Batı’daki yazarlarının görüşlerini halka aktarırlar, halkı onlara inandırırlar. Bugünkü İŞ ADAMLARI da Amerika’daki tekel sermayenin desteği ile iş kurarlar...

Böylece tekel sermaye dünyayı idare etmektedir. Sermayenin emri ve hizmeti dışında ne ÂLİM, ne YAZAR, ne İŞ ADAMI vardır; HALK da ister istemez onların işçisidir.

Bu “düzen” insanlığa yetmemektedir, bu “ZALİM DÜZEN” insanlığı sömürmektedir.

Fuhuş, faiz, rüşvet ve terör araçları ile dünyadaki bu vahşi düzen korunmaktadır.

*

1967’de İzmir AKEVLER Kooperatifi kurulmuştur...

NECMETTİN ERBAKAN’ın başkanlığında “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” projesi geliştirilmiştir, Erbakan bunu siyasi proje yapmış ama halka indirememiştir. Bir kısım arkadaşları Millî Görüş gömleğini çıkararak, “Adil (Ekonomik) Düzen”i de bırakarak AK Parti’yi kurdular ve iktidar oldular. Akevler de ilmî çalışmalarını halka indirememiştir...

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i anlatan yazarlar ve yayıncılar ortaya çıkmamıştır. Bu sebeple halk tarafından “Adil Düzen”in teheccüd namazı kılmak olduğu zannedilmiştir, destekleyenler o anlayış içinde desteklemişlerdir...

Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada bu barajı kıran yalnız ve yalnız BİR YAZAR ortaya çıkmıştır, Millî Gazete’deki köşesinde AKEVLER’in geliştirdiği “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i anlatmaktadır; Necmettin Erbakan’ın özel ilgisi ve desteği ile yazarlığını korumuştur, hâlen korumaya devam etmektedir...

Açıkça ifade ediyorum;

Yeryüzünde mevcut bütün yazarlar tekel sermayenin istediklerini yazmaktadır, bilerek veya bilmeyerek tekel sömürü sermayesinin projelerinin sözcülüğünü yapmaktadırlar, ülkelerindeki âlimleri okumamaktadırlar. ABD’deki tekel sömürü sermayesinin sözcüsü yazarların söylediklerini ve yazdıklarını Türkiye’de veya ülkelerinde yazıp yaymaktan başka iş yapmamaktadırlar.

İslâmiyet’i savunduğunu zanneden diğer yazarlar ise insanları birbirine düşürmek için sermayenin desteklediği kimselerdir. Onlar İslâmiyet’e hizmet etmemekte, aksine sermayenin siyaseti doğrultusunda ülkelerindeki halkı birbirine düşman etme görevini görmektedirler.

*

REŞAT NURİ EROL ise dışarıdaki sermaye sözcüsü yazarların Türkiye’deki sözcülüğünü değil, Akevler’deki ADİL DÜZEN ÇALIŞANLARININ sözcülüğünü yapmıştır, hâlen de yapmaktadır. Bu sebepledir ki elinizdeki bu KİTAPLAR sadece Türkiye’de değil, yeryüzündeki tek tür KİTAPLARDIR. Halkın anlamayacağı ilmî kitaplardan değildir. Tekel sömürü sermayesinin sömürüsüne hizmet eden yazarların yazdığı kitaplardan değildir.

ADİL DÜZEN ÂLİMLERİNİN söylediklerini halka ulaştıran gerçek bir yazarın KİTAPLARIDIR; ondan başka da gerçek yazar yoktur.

Biliyorum, ilk anda söylediklerime inanmayacaksınız.

OKUYUN ve üstünde DÜŞÜNÜN; benzer tek bir kitap bulursanız bana haber verin.

*

REŞAT NURİ EROL’un yazılarının ve kitaplarının okuyucuları bugün için azdır.

Bu durum sakın sizi yanıltmasın.

YÜZ SENE SONRA, yüzlerce sene sonra bugünkü yazarlardan yalnız REŞAT NURİ EROL’UN YAZDIKLARI OKUNACAKTIR. Diğer bütün yazarlar Batı senfonisini çaldıkları, bilerek veya bilmeyerek sömürü sermayesine hizmet ettikleri için; aslı varken, geleceğin dünyasında okuyucular onların tercümelerini ne diye okusunlar ki?!.

Başka yazarların yazıları ve kendileri unutulup gidecektir.

BEDİÜZZAMAN’IN “RİSALELERİ” YAŞAYACAK...

MEHMET AKİF ERSOY’UN “ŞİİRLERİ” YAŞAYACAK...

REŞAT NURİ EROL’UN “YAZILARI / KİTAPLARI” YAŞAYACAK…

BU “KİTAPLARI” DİKKATLİCE VE YARARLANARAK OKUYUNUZ...

KİTAPLARDA “III. BİNYIL NİZAM VE UYGARLIĞI”NI BULACAKSINIZ...

Yazardan, kitapları yayımlayanlardan ve okuyanlardan Allah razı olsun...

 

Süleyman KARAGÜLLE

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MEDHAL / ÖNSÖZ

 

 

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” nedir?

Her gün karşılaştığım insanlar soruyorlar, hemen hemen her gün gelen sorularla soruyorlar, gittiğim yerlerde soruyorlar, çeşitli şekillerde soruyorlar:

- “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” nedir?

Dünkü yazımda ve bundan önce bu köşede yazdığım pek çok yazıda, ayrıca kırk kusur yıldan beri yazdığımız kırk bin sayfada ve kitaplarımızda bu soruya “cevap/lar” verdik…

Dün, bir kere daha “Adil Ekonomik Düzen nedir?” sorusunun cevabını verdik…

Bugün de “ADİL DÜZEN nedir?” sorusunun cevabını -bir kere daha- verelim…

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” -her şeyden önce- ilâhi mesajları bugünkü müspet ilmin ışığında yorumlayarak günümüzün sorunlarını çözme çalışmasıdır...

1967 yılında İzmir’de kurulmuş “Akevler Kredi ve Yardımlaşma Kooperatifi”nin ve 2000 yılında İstanbul’da kurulmuş olan “Akevler İstanbul Konut-Yapı” ve “Akevler İstanbul Tüketim” kooperatiflerinin ilmî çalışma sonuçlarının Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan tarafından benimsenen ve bütün insanlığa duyurulan siyasi bir programdır...

Bu girizgâh ve tanımlamalardan sonra konuyu biraz daha açıp berraklaştıralım…

1) KUR’AN SON KİTAPTIR. Dille ve yorumlama usulü ile bize ulaşmıştır. Kendisinin Allah’ın kitabı olduğunu kendisi ispat eder. Sözleri 14 asır öncesinde Hazreti Muhammed aleyhisselâma gelmiş ve bize mütevatiren ulaşmıştır; manâsı ise Allah tarafından icma ve içtihatlarla kıyamete kadar yeniden inzâl olunmaktadır. Dolayısıyla hiç eskimez, daima yenidir, daima canlıdır, daima sorun çözücüdür. Onda günü geçen hükümler yoktur.

2) AKEVLER’İN “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” ÇALIŞMALARI İstanbul’da her gün (her akşam) devam etmektedir:

a) Her hafta yayımlanan “KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ” yani tefsir çalışmaları (www.akevler.org sitemizin “Seminerler” kısmında) notları…

b) “RÛHU’L-KUR’AN” adı altında Kur’an Arapçasının çok geniş ve detaylı dil, fıkıh, müçtehit yetişme/yetiştirme altyapısı oluşturma vs. çalışmaları…

c) “ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI” çalışmaları ve Kur’ânî delilleri… (Çalışmalarımızın bir kısmı “YENİ ANAYASAYA GEÇİŞ ÖNERİSİ / Anayasal Sistemde Ortak Görüş Arayışı” ismiyle kitap olarak 2012 yılında yayımlandı.)

d) “ADİL DÜZEN MUHASEBESİ” üzerinde çalışmalar...

e) Ve 1967 yılından beri sürdürülen İLMÎ VE AMELÎ diğer çalışmalarımız…

3) KUR’AN’A GÖRE; İNSANIN İLMÎ, DİNÎ, İKTİSADÎ VE SİYASÎ DAYANIŞMA ORTAKLIKLARI (EVLİYALARI) VARDIR. Yönetimi bunlar oluşturur. İnsanlıkta “DEVLETLER, İLLER, BUCAKLAR VE OCAKLAR” vardır; hakemlerden oluşmuş yargı vardır, yargı kararlarına uymayanlar mü’min değildir.

4) KUR’AN’DAN BU HÜKÜMLERİ ÇIKARABİLMEMİZ İÇİN KELİMELERİN FIKIHÇILAR TARAFINDAN DA KABUL EDİLEN ISTILAHÎ MANÂLARINI KULLANIYORUZ:

Allah= Topluluk, Resûl= Başkan, Salât= Toplantı, Zekât= Vergi, Velî= Dayanışma sorumlusu, Evliyâ= Dayanışma ortakları (Sosyal Sigorta); Nâs= İnsanlar (bugün yaşayanlar), Âdemoğulları= İnsanlık (Hz. Âdem’den kıyamete kadar), Kavm= Devlet; Şa’b= İl, Kabile= Bucak, Aşiret= Ocak (apartman yönetimi), Mısr= Kıta merkezi (Kıtalar Çin, Hint), Medîne= Bölge, Belde= İlçe, Karye= Semt (köy), Beyt= Ev; Hamd= Rant (emeksiz doğan değer), DİN= DÜZEN; Şir’a= Yasama, Minhac= Yargı, Viche= Yönetim, Mensek= Yürütme; Vezir= Bakan, Ülu’l-emr= Yönetici, Zi’l-kurba= Emekliler, Âmilîn= Görevliler, Garimîn= İflas edenler, Müellefe-i kulûb= Sanatkârlar, Âlimler…

Bunlar (bu örnekler) BİZİM kelimelere verdiğimiz manâ ve tanımlardır...

Siz başka manâ ve tanımlar verebilir, Kur’an’ı baştan sonuna kadar öyle yorumlar, siz de aynen bizim gibi bir “sistem/düzen” oluşturursunuz...

Bu “sistem/düzen” tüm “sosyal sorunları” çözer...

Mezheplerin yaptıkları budur...

Her bucak kendi icma ve içtihatlarını uygular...

Sonunda elenirler ve sadece birkaç mezhep veya ekol kalır...

Kur’an konuşma diliyle nâzil olmuş, kelimelerin tanımları yapılmamıştır.

Tanımlar içtihatlara bırakılmış, mezhepler oluşmuş; mahallî icmalara bırakılmış, değişik bucaklar oluşmuştur.

Kur’an böylece her asra ve her şarta uymakta ve insanların sorunlarını çözmektedir.

Kur’an’ı bu şekilde sorunları çözen “KİTAP” olarak kabul ettiğimize göre aramızda fark kalmamıştır. Bundan sonra tartışacağımız sadece onu nasıl anlayacağımızdır.

TEMEL PRENSİP ŞUDUR: Kur’an insanların bütün sorunlarını çözer; bunu kabul edenler Kur’an ehlidir. Bunlar Kur’an’ı anlarken birbirlerine yardım ederler.

Ortak çözümlere “İCMA”, anlaşamadıkları çözümlere “İÇTİHAT” diyoruz.

İcmalarda birlikte hareket edilir, içtihatlarda herkes kendi içtihadına göre hareket eder. İçtihatlar ortalama 5000 nüfuslu bucaklar seviyesinde yapılır. Bucağın icmalarına uymak istemeyen o bucaktan ayrılma (Hicret Demokrasisi) durumundadır...

 

Reşat Nuri EROL

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

 

OCAK 2008

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

 

MERHABA!(*)

REŞAT NURİ EROL

07.12.2003

- Millî Gazete okuyucularına;, “MERHABA!”

- Müslüman kardeşlerimize; “MERHABA!”

- Dünyalı komşularımıza; “MERHABA!”

- Bütün insanlara da; “MERHABA!”

0-08 yaş dönemimde, memleketlerim “Kosova” ve “Sancak”ta(Bosna), şifahi bilgi ve kültürün ana kaynağı büyüklerimi dinlemeye bayılırdım. Küçük çocuklar “oda” denen salona alınmazdı; ama ben fırsatını bulup bir köşeye ilişir, yaşlı komşu ve akrabalarımızın sohbetlerini zevkle dinlerdim. İlginç olan, gerçekten “komşu” gibi komşu olduğumuz “Hıristiyan komşularımız”ın da olmasıydı. Balkanlar’da savaş hiç bitmez. Büyükler sohbetlerde savaş anılarını da anlatırlardı. Mesela, babam 4-5 yıl boyunca II. Dünya Savaşı’nın Almanya, Fransa ve Balkanlar’daki bütün cephelerinde savaşmıştır. Son Bosna ve Kosova katliamları ise zaten hepimiz için tazeliğini koruyor. İşte bu ve benzeri savaşlarda, “iyi komşular” birbirlerini koruyup kollar; hem de Müslüman-Hıristiyan komşusunu veya Hıristiyan-Müslüman komşusunu kollar. Nasıl mı? Anlatayım. Saldıran taraf Hıristiyan ise Müslüman komşular Hıristiyan evinde gizlenir; aksi durumlarda da Hıristiyan komşular Müslüman komşusunun himayesinde onun evinde gizlenir. Böylece “komşuluk” veya “kapı komşuluğu” böylesine zor zamanda “can yoldaşı” seviyesine çıkar. Ben “komşuluk” kelimesini ilk böyle bildim ve tanıdım.

10’lu yaşlarımda, Türkiye’nin en büyük, dünyanın üçüncü büyüklükteki “Edirne Kara Sınırı Kapısı Kapıkule”den memlekete müteveccihen çıkarken, “Hoş geldin be komşo!” deyişi ile karşılaştım. Garip, ama gerçekti. Bulgar gümrük memurları bizi “komşu” olarak karşılıyordu. Demek ki, ülkeler de “komşu” oluyormuş. Böylece bir yaşıma daha girdim. Sonra ortaokul ve lise yıllarımda, evde ve okulda, “komşuluk hakkı”nı öğrendim. Hazreti Peygamber bile, “komşunun komşuya nerdeyse mirasçı olacağını” belirtmiş. Ama komşulukla ilgili şu hadis bana hep çok daha çarpıcı gelir: “Komşusu açken tok yatan, bizden değildir.” “Bizden değildir” yani “Müslüman değildir”!..

20’li yaşlarımın hemen başında, yüksek tahsil için gittiğim Almanya’da Hıristiyan dostlarım ve arkadaşlarım, yani “komşularım” oldu. Tahsil, ticaret, siyaset, sosyal faaliyetler sayesinde, zamanla o kadar çok ve çeşitli insan tanımaya başladım ki; Türkiye’nin içinden ve dışından gelenlerle, ne kadar çok komşularımızın olduğunu anladım. Balkan ülkelerinden ve Kafkaslardan gelenler, mübadeleler, iç ve dış göçlerle bir araya toplananlarla karışan ve kaynaşan insanlar, “o yöre, ülke ve bölgelerin komşuluğunu” da beraberlerinde getiriyorlardı. Nitekim “Türkiye’ye komşu” coğrafyalardan gelen arkadaşlarımla o yıllarda kurduğum dostluklar veya komşuluklar hâlâ devam ediyor…

30’lu yaşlarımın yine hemen başında, Arapça tahsili için Arabistan’a gittim ve tam yedi yıl kaldım. Evet; gittim, kaldım, yıllarca bizzat yaşadım ve gördüm ki; dünya, Türkiye ve çevresinden ibaret değilmiş!.. Riyad Üniversitesi’nde, dünyanın kırk ülkesinden arkadaşlarım oldu. Mekke ve Medine’ye hac veya umre için her gidişimde ise yetmiş-yedi milleti bir arada gördüm ve her seferinde adeta küçük mahşeri yaşadım. Meğer dünya ne kadar geniş, “dünyalı komşularımız” ne kadar da çokmuş…

40’lı yaşlar insanın olgunluk ve kemâl yaşları olur ya; bu yaşlarda edindiğim bilgi ve tecrübeleri sentez etmeye başladım. Her konudaki bilgilerimi Kur’an süzgecinden geçirmeyi öğrendim. Kur’an diyor ki:  “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve TANIŞASINIZ diye sizi kabilelere ve milletlere ayırdık.” [Hucurât(49);13] Kâinat çok büyük ve bu büyüklükteki âlemde dünyamız, deryada adeta bir damla. İşte bu küçücük dünyada altı/yedi milyar insan yaşıyor. Ayrı aile, kabile ve ülkelerde yaşasak da; bu ayrılık sadece “tanışmak” ve “komşu” olmak için veya komşu olup tanışmak için...

Globalleşen, küreselleşen ve artık bir köy kadar küçülen dünyamızda “komşuluk” daha bir önem kazandı. Mezopotamya dönemi, Nuh Tufanı sonrası dönem ve şimdi yaşamakta olduğumuz dönem insanlık için artık “tarih” oluyor. Yeni bir hayat, yeni bir dünya, yeni bir yaşam şekli, yani “şehir hayatı” yaşar olduk. Peki, bu şehir hayatının şekli, şemali, sistemi, düzeni nasıl olacak? Bunu düşünen, bilen, çözen var mı?..

Büyüyen ve değişen, ama bir o kadar da küçülen “yeni bir dünyamız” var. Artık böyle bir dünyada yaşıyoruz. İşte bu yeni dünyada, oturduğumuz apartmandaki “kapı komşularımızı” tanımasak(!) bile; bilgi ve iletişim çağının tv vs iletişim araçları ile evimizin içine kadar soktuğu diğer “dünyalı komşularımızı” her an görüyor, dinliyor ve tanıyoruz!.. Yoksa, tanımıyor muyuz?!.

Her gün haberlerle dünyanın dört bir tarafından evimizin içinde arz-ı endam edip cirit atan işte bu “dünyalı komşularımız” ile artık daha yakından tanışma zamanı gelmedi mi?..

Gelmesine geldi de...

Evet; onları, ülkelerini, bölgelerini ve dünyalarını; dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal hayatlarını tanımak, tanışmak, tanış olmak… Dertlerini dinlemek ve derman olmak… Sorunlarına çare ve çözümler üretmek…

Yukarıdaki Kur’an âyeti “Ey İNSANLAR!” hitabı ile başlıyor...

Küçülen, bir köy kadar küçülen dünyamızda, artık “her insan komşumuz” mesabesinde. Hadis; komşusu aç yatarken, onun derdiyle ilgilenmeyenin “Müslüman” olmadığını söylüyor. Dertler de bir değil ki; maddî açlık çekenler var... Maddî sıkıntısı olmadığı halde, manevî açlık çekenler var...

Hz. İsa’nın havarileri ve Hz. Peygamber’in sahabeleri, kendi çağlarındaki şartlarda, dünyanın dört bir tarafında insanların imdadına yetişmişler…

Artık peygamberler de gelmeyecek...

Evet; iş başa kaldı, sorunlarımızı kendimiz çözeceğiz...

Öyleyse kendi sorunlarımızı kendimiz çözmek için daha ne bekliyoruz?!.

***

Yazımın hemen başında “MERHABA!” dedim ya...

Evet; birinci kitabın başında “MERHABA!” dedim ya…

Şimdi de beşinci kitapla yeniden “MERHABA!” diyorum...

- Millî Gazete okuyucularına;, “MERHABA!”

- Müslüman kardeşlerimize; “MERHABA!”

- Dünyalı komşularımıza; “MERHABA!”

- Bütün insanlara da; “MERHABA!”

-----------------------------------------

(*) “MERHABA!” yazısını bilgisayarıma arşivlerken “İLK YAZI” demişim ama aslında benim/bizim Millî Gazete ile tanışıklığım/ız yukarıda sözünü ettiğim 20’li yaşlarımın hemen başına yani Millî Gazete’nin yayına başladığı ilk güne kadar dayanıyor. O zaman İzmir’de TEK YOL dergisini yayımlıyorduk ve kendiliğinden kendimizi gazetenin ikinci sayfasındaki günlük “TEK YOL” köşesinde buluverdik! Ayrıca gazetemizin İzmir ve Ege Bölgesi Temsilcisi oluverdik!..

1975 yılında MSP, Millî Görüş ve Millî Gazete çalışanları olarak Ege’yi ve Türkiye’yi taradığımız “Ve Zafer Yakındır” hamlesini 15 günlük tam sayfalık bir dizi yazısı yapmıştım...

Yine 1975 yılındaki bir gazete makalemde geçen “İslâm’ın sosyal adalet ve eşitlik esaslarına dayalı yeni bir düzen kurmak zorundayız.” cümlesi sebebiyle, o zamanki meşhur 163. maddeye istinaden İzmir ve İstanbul ağır ceza mahkemelerinde yargılandım!..

Dikkat edilirse, daha başlangıçta ve o yıllardaki yazılarımızda “YENİ BİR DÜZEN” diyor idiysek, demek ki “ADİL DÜZEN” ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN” çalışmalarımızı o zaman başlatmışız demektir; delili ve belgesi de o zamanki Millî Gazete arşivi ve Türkiye Cumhuriyeti İzmir ve İstanbul mahkemeleri!..

Millî Gazete’de yaklaşık iki yıl önce başlayan yeni yayın döneminde köşeme isim vermem istendiğinde hiç tereddütsüz “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” deyiverdim!..

İstanbul, 29 Ekim 2012

 

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ceza, zam ve bütçe

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

02.01.2008

Bayramda İstanbul dışına çıktım, İzmir’e gittim. Dönüşte İzmir-Manisa arasında köy yollarını kullanarak farklı bir güzergâh üzerinden yol alırken ‘trafik kontrol’ noktasında çevrilen birkaç araçtan biri de biz olduk. Bu kadar yıllık tecrübeli bir şoförüm, bilirim; çevirmeyi yapan trafik polis ekibi ceza yazmayı kafasına koymuşsa, evraklarda veya aracın herhangi bir yerinde mutlaka bir eksik şey bulur. Bu sefer de araç evrakında bir kusur bulundu ve ceza kesildi!

Tecrübeyle ve bizzat yaşayarak biliyorum. Göreve çıkan ekipler, amirlerinin ‘şu kadar ceza yazmadan gelmeyin’ talimatını yerine getirir. Bunun böyle olduğu ile ilgili en ilginç hatıram yıllar öncesine dayanır. Orta Anadolu’daki yakın akrabalarımdan birinin cenazesine giderken, hiç olmayacak bir noktada hiç olmayacak bir bahane ile ekip ceza yazmaya kalkıştı. Arabayı ben kullanıyordum ve yanımda bir avukat da olduğu halde ceza yazmakta ısrarcı oldular. Uzun süre tartıştık. Sonunda memurlardan biri ‘amirlerimiz bizi göreve gönderirken en az şu kadar ceza kesmeden gelmeyin diyorlar’ itirafında bulundu!..  

Bu konu üzerinde durmamın birkaç sebebi var. Birincisi, bugün okuduğum habere göre araç muayene ücretleri artırılmış; yani, yine yeni bir zam!..

Araç muayene istasyonlarında araç muayene ettirmek zaten ayrı bir dert. 2008 yılında araç muayenelerinde alınacak harç tutarları, Gelir İdaresi Başkanı Mehmet Akif Ulusoy imzasıyla yayımlanan sirkülerle yeniden belirlenmiş.

Karayolları trafik muayene istasyonlarının araç muayene harçları artırılmış. Mevzuat uyarınca muayene ücreti, muayene süresi geçirilen her ay için yetki verilen gerçek veya tüzel kişi ya da alt işleticiler tarafından yüzde 5 fazlasıyla tahsil edilecek. Ay kesirleri de tam ay olarak hesaplanacak. Ancak söz konusu hüküm, vergi dairelerince yapılacak harç tahsilatı sırasında dikkate alınmayacakmış...

Düşünebiliyor musunuz; bütçe oluşturulurken yıllık gelir hanesindeki en önemli gelir kalemlerinden biri de ‘kesilen cezalar’ olmaktadır.

Ankara’dan itibaren ahtapot kollarını uzatıyor ve bürokratik sistem bir şekilde ülkenin her neresinde seyahat ediyorsanız olun, olur olmaz bir yerde ve hiç de tatminkâr olmayan bir sebeple ‘caza kesme mekanizması mağduru’ olmanızı sağlıyor. Memurlar cezayı kestikten sonra ‘kusura bakmayın, sistem böyle’ deyip gönderiyorlar ama; haksız yere mağdur olmanız, yolda gidiyor ve şoförlük yapıyorken moralinizi ne kadar etkilemiştir, yaşayan bilir.

***

Yukarıda yazdıklarımı bugün “Araç muayene ücretleri artırıldı” haberini okuduktan sonra yazmaya karar verdim ve yazdım. Hâlbuki aşağıda sadece başlıklarını sunacağım ve her biri ayrı bir yazı olası gündemdeki daha başka konularda da yazmayı düşünüyordum:

-Hükümet Sözcüsü Devlet Bakanı Çiçek: Elektriğe konutta yüzde 15, sanayide yüzde 10 'zam' söz konusu…

-Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen: Elektriğe zam yapılmak zorunda kalındı…

-Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler: Elektrik zammı 1 Ocak’tan itibaren uygulanacak …

-Sendikalardan zam eleştirisi: Yüzde 15-20’lik artışlar iktidarın yaptıklarının ve yapacaklarının göstergesi…

Aygün, elektrik zammını eleştirdi: Bu zam Türk sanayisinin rekabet gücünü önemli ölçüde azalacak…

Ve;

-Vergi cezaları yeni yılda yüzde 7,2 oranında artacak…

-Türkiye’de 539 bin kişi açlık sınırında/ Yoksul sayısı 13 milyona yaklaştı…

Açlar, yoksullar, ücretler, cezalar, vergiler, zamlar ve …

 

 

***

 

 

 

 

İki şey

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

03.01.2008

“İki şey” üzerine neler düşünülür, neler söylenir, neler önerilir, neler yazılır? Malum olduğu üzere, her şeyin ikili yaratıldığı bir dünyada, bir kâinatta yaşıyoruz.

Adalet ve zulüm, iyilik ve kötülük, doğruluk ve yanlışlık, güzellik ve çirkinlik, faydalılık ve zararlılık… Bunlar yani bu iki şey/ler işte böylesine çoğaltılarak uzayıp gider…

“Her şeyi ikili yarattık” diyor, Kur’an.

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.” diyor, Hazreti Peygamber.

Hani Üstad Necip Fazıl “Sakarya Türküsü” destanında “Birinden nur akar, birinden kir demiş ya; işte aynen öyle bir şey, bu iki şey

Evet, çok değil, sadece iki şey

***

İki şey insani “nitelikli insan” yapar: 1- İradeye hakim olmak. (O irade ki; his, fikir ve ünsiyet ile birlikte insanın dört temel melekesinden biri.) 2- Uyumlu olmak.

İki şey “ekstra değer” katar: 1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak. 2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek.

İki şey geri bırakır: 1- Kararsızlık. (Bilindiği üzere en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir.) 2- Cesaretsizlik.

İki şey kaşif yapar: 1- Nitelikli çevre. (Kemiyet ve keyfiyet, nicelik ve nitelik daim aklımızda ve gündemimizde olmalı.) 2- Biraz delilik, biraz cesaret.

İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar: 1- Baskın yeteneği bulmak. 2- Cidden sevdiğin işi yapmak.

İki şey başarının sırrıdır: 1- Ustalardan ustalığı öğrenmek. 2- Kendini güncellemek. (İki günü birbirine müsavi/eşit olan ziyandadır/zarardadır.)

İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır: 1- Niyetin saf (temiz) olması. 2- Ruhsal (duygusal) farkındalık.

İki şey milyonlarca insandan ayırır: 1- ‘Sorun’un değil ‘çözüm’ün parçası olmak. 2- Hayata ve her şeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek.

İki şey gelişmeyi engeller: 1- Aşırılık (mübalağa, abartı, ifrat, tefrit). 2- Felakete odaklanmış olmak.

İki şey çözüm getirir: 1- Tebessüm (gülümseme, sırıtma veya kahkaha değil!) 2- Sükut (susmak). Kimi zaman ‘söz’ gümüş olsa da ‘sükût’ altındır.

İki şey “kalitesiz insan”ın özelliğidir: 1- Şikâyet. (Şikâyet eden değil, şükreden olabilmek önemli.) 2- Dedikodu (ya da gıybet).

İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer: 1- Bakış açısını değiştirmek. 2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek.

İki şey yanlış yapmanı engeller: 1- Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek. 2- Hak yememek.

İki şey kişiyi gözden düşürür: 1- Demagoji (laf kalabalığı). 2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek).

***

Hayat, dünya hayatı, bugüne kadar yaşadıklarımız ve bundan sonra yaşayacaklarımız hep bu ikilem yani işte bu “iki şey” üzerine bina edilmiş. Sünnetullah ya da sosyal ve de tabiat kanunları böyle kurulmuş. Böyle olduğu içindir ki “irademizi” kullanabilmekteyiz.

Dünya işte bu “iki şey” sayesinde imtihan dünyası olabilmektedir.

Dünya ligi çok takımla değil, sadece iki takımla oynanıyor: Hak-bâtıl, melek-şeytan, doğru-yanlış, iyi-kötü, adil-zalim; yani öyle dolambaçlı değil, sadece iki takım, sadece iki şey

Seçim ‘iki kere iki dört eder’ kadar kolay, kesin, net, açık ve seçik yani sadece iki şey.

O halde karar vermek zor değil kolay ve “iki şey” arasında…

Vesselâm…

Not: İkram Kardeşim; bu iki şey/leri hatırlamamıza vesile olduğun için sana mahsus teşekkürler…

 

 

***

 

 

 

 

‘Hocaların Hocası Ekonomi Profesörü’ (1)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

06.01.2008

‘Hocaların Hocası’ olarak şöhret bulan Ekonomi Profesörü bugünkü yazımın konusunu teşkil ediyor. Her topluluğun her döneminde o topluluğa etki eden seçkin kişileri olur. Yirminci asrın son yarısında yetişmiş ve çok yönlü olarak etkili olmuş o seçkin kişilerden birini geçen ay kaybetmiş bulunuyoruz. Daha soğukkanlı ve daha sağlıklı değerlendirmeler yapabilmek amacıyla aradan belirli bir zamanın geçmesini beklemek daha yararlı olabilirdi; nitekim ben de öyle yapmayı tercih ettim.

Kendisi ile olan otuz yılı aşan özel ilişkilerimden bahsetmeyeceğim, çünkü bizden daha çok yakınları vardı. Onun hayatını da anlatma ihtiyacında değilim, çünkü vefatının hemen akabinde benden fazla anlatanlar oldu; bundan sonra da anlatanlar olacaktır...

Üniversitede hoca olduğundan dolayı para kazanmak için kitap yazan pek çok kimseler olmuştur. Sadece ilmî olarak çalışmayı görev edinip başarıya ulaşan kişiler arasındakileri saysak, son yarım yüzyıl içinde sözkonusu muhterem zatın seviyesinde yetişmiş kırk-elli kişi bulamayız. Bu meselenin üzerinde biraz durmak isterim. Her halde buraya kadar yazdıklarımdan Sabahattin Zaim Hocadan bahsettiğim anlaşılmıştır.

***

Ekonomi Profesörü Sabahattin Zaim başta olmak üzere, parmakla sayılabilecek onun seviyesindeki birkaç değerli insanımızın gerektiği gibi değerlendirilmemesini hep üzüntü ile karşılamışımdır. Başbakan ve Cumhurbaşkanı cenazesine gelmişler, cenazesini on binler kaldırmıştır. Onların onun tabutunu taşımaya ihtiyaçları yoktu, onun da bu gelişten hiçbir yararı olmayacaktır.

Belki de Hocaların Hocası Sabahattin Zaim’e; “Bak, bu kadro seni ne kadar takdir etmektedir. Onlara neden yol göstermedin? Sen ekonomi âlimi idin, bunlar ise faiz batağı içinde batıyorlardı, onları neden uyarmadın?” diyenler vardır. Bunlar cenazeye gelmeseydiler, ona böyle bir soru tevcih edilmezdi. Dolayısıyla onların cenazeye katılması bu zaviyeden bakınca onun için yararlı olmamıştır.

Merak ediyor ve soruyorum; -aradan beş sene gibi bir zaman geçti- iktidar olmadan evvel Sabahattin Zaim ve iki elin parmaklarını geçmeyen onun seviyesindeki kişilere sürekli danışan başbakan; acaba o makama geçtikten sonra kaç defa onlarla istişare etmek için Ankara’ya davet etti? Bunu hayatta olan diğer hocaların açıklamasını istiyorum; benden suizan gitsin diye istiyorum. Âlimlerin ölü cesetlerine ve cenazelerine değil, onlar hayattayken onların ilimlerine saygı göstermek gerekir.

***

Hemşerim, Hocaların Hocası Sabahattin Zaim hayattayken yeterince değerlendirilmediği gibi; hâlen hayatta olan ve benim de yakından tanıdığım Zaim Hoca seviyesindeki o birkaç kişi de maalesef değerlendirilmemeye devam ediliyor. ‘Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir’ veciz sözümüz bir gerçeği ne de güzel ifade ediyor. Biz ülke ve toplum olarak o âlimlerimizi onlar henüz hayattayken ilgisizliğimiz ve ihmalkârlığımızla öldürüyoruz. Onlar öldüklerinde de adeta günah çıkarırcasına onbinler hâlinde cenazelerine koşuyor, kimilerini de özellikle öldükten sonra yere göğe sığdıramıyoruz!..

Bu ihmal ve ilgisizlik anlaşılır gibi değildir.

İlme ve âlime değer vermemek, başka hiçbir şeyle ölçülemeyecek kadar acı bir durumdur. Son dönemlerde edindiğimiz bu kötü alışkanlığımızı bir an önce değiştirmeli, terk etmeli ve ecdadımızın yaptığı gibi âlimlerimizi onlar hayatta iken başımızın tacı ve hayattaki her meselemizin müşaviri yapmalıyız.

Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?

Bilmek için bilginlerimize gerekli değeri vermeliyiz.

Bu ihmalkârlığımızı gidermek asıl yapmamız gerekenleri yarın yazacağım, inşaallah…

 

 

***

 

 

 

 

Âlimin ölümü ve ‘Türk Âlimler Vakfı’ (2)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

09.01.2008

‘Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir’ veciz sözümüzü bir kere daha hatırlayalım. Âlim ölse ve onu geri getirmek mümkün olmasa da, onun ilmini ve eserlerini yaşatmak elimizde. Bugün bu önemli mesele üzerinde duruyor ve bir öneride bulunuyorum.

Hocaların Hocası Sabahattin Zaim’in vefatı vesilesiyle bir vakıf kurulsun. Bu alandaki ihmallerimiz sona erdirilsin. İlim tarihimiz ve âlimlerimiz artık ihmal ve ilgisizlikten kurtarılsın ve aydınlık içinde olsun.

20 bin dönümlük ormanlık bir arazi ‘Türk Âlimler Vakfı’ için ayrılsın.

Her yıl siyasi partilerden her yüzde beş oy için bir isim istensin. Bunlar o yılın Türk âlimi ünvanını alacaktır. Siyasi partiler milleti ülke çapında temsil ettiklerinden, bu ülkenin âlimlerini onlar seçeceklerdir. Hani biz kadir kıymet bilmeyiz ya, bazen hayatta iken âlim kabul edilmeyenlerin -ki bu durum ekseriyetle böyledir- öldükten sonra, kim bilir belki de yüz sene sonra değerleri ortaya çıkar. Bu sebeple seçiciler bu yıllık yirmi kişilik kontenjanları içinde eskiden ölmüş kimseleri de seçebilirler, hayatta olanları da seçebilirler.

Yirmi bin dönümlük alanda her yıl yirmi kişi için vakıf kurulacaktır.

Demek ki tahsis edilen bu arazi bin yıl yetecektir.

***

Site ağaçlık olacak, ormanlık olacak, doğal vasfını değiştirmeyecektir. Her âlime bir dönümlük yer ayrılacak ve bu bir dönümlük yerde iki katlı villa yerleştirilecektir. Bunun bir katına bu âlimin kütüphanesi konacaktır. Böylece hem onun hayatı boyunca edindiği kitapları korunuş hem de bu sayede onu yakından tanıma imkânını elde etmiş olacağız. Alt katında kütüphane olacak, üst katta ise bir aile yerleştirilecektir. Aileden kira, elektrik, su, ısıtma bedeli alınmayacaktır. Buna karşılık aile kütüphanenin temizliğini, bakımını ve diğer hizmetlerini yapacak, ayrıca gerekli saatlerde kütüphaneyi açık tutacaktır.

Burada oturanların çalışmaları için de buradaki sitede o kadar kimsenin çalışabilecek işyerleri inşa edilecektir. Bu durumda buraya her yıl yirmi kişi yerleştireceğiz demektir.

Buralar aynı zamanda park ve dinlenme yeri olacaktır. Halk buralara gelip temiz hava alacak, istediği kimsenin kütüphanesine gidip onun okuduğu kitaplarını okuyacak, hayattayken yazdığı yazıları bulacaktır.

Böylece bin sene sonra III. Bin Yıl Uygarlığı Sitesi doğacaktır. O site artık o hâliyle varlığını sürdürecek, o site o bin yılı araştıran merkez olacaktır.

***

İlk yapacağımız iş Ekonomi Profesörü Sabahattin Zaim Hoca için böyle bir merkez oluşturmaktır. Kütüphanesi oraya taşınacak, bir yakını orada yerleştirilecektir. Ondan sonra bahsettiğim gibi bir statü oluşturulacaktır. Vakıf olarak çalışacak bu merkezlerin gelirlerinin ne olacağı hususunu da ele almamız gerekir. Mesela burası bir kitap sitesi olarak kurulabilir.

Türk seçkin âlimlik rütbesini alamayanlar da yazdıkları eserleri buraya göre satabileceklerdir. Telif haklarını alacaklardır. Sonra o kitaplar basılacak ve böylece vakıf yaşayacaktır. Bu vakfın gelirleri aynı zamanda âlimler vakfının gelirleri olabilecektir.

Bunları kimler yapabilir?

a) Kültür Bakanlığı yapabilir. Atilla Koç büyüklerini hatırlasaydı şimdi böyle bir eseri bırakarak bakanlıktan ayrılmış olurdu.

b) İstanbul Büyükşehir Belediyesi de böyle bir vakfı kurabilir. Belediyenin elinde bunu gerçekleştirebilecek güç ve imkânlar vardır.

c) Türkiye Diyanet Vakfı da böyle bir site kurabilir. Halkımız bu hizmeti de diğerleri gibi olabildiğince destekleyecektir.

d) Halkımız böyle bir vakfın oluşması için harekete geçenleri her zaman olduğu gibi destekleyecektir. İstanbulluların bu hizmeti yapacak olanları destekleyeceklerinden eminim.

 

 

***

 

 

 

 

2008 zor geçecek

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

16.01.2008

2007 yılı siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan nasıl geçti diye tek cümleyle özetleyecek olursak; değişen bir şey yok, geçmişteki hataların ve yanlışların devamıyla geçti diyebiliriz. Dolayısıyla göründüğü kadarıyla 2008 de aynı hataların ve yanlışların devamıyla zor geçecek gibi görünüyor. Özellikle kalkınma, enflasyon, cari açık ve bütçe rakamları hiç de hoş ve iç açıcı bir tablo vermiyor.

Bu tablo düzelir mi?

Elbette düzelir.

Ehli ve erbabı düzelebileceğini iyi bilir. Nasıl düzeleceği ile ilgili olarak sadece bu köşede yazılanlar nazarı itibara alınsa, kısa zamanda nelerin olabileceği ve pek çok yanlışın nasıl kısa zamanda düzeleceği görülür ama; çözüm önerileri her nedense görmezlikten geliniyor, yanlışlar düzeltilmiyor, alınması gereken tedbirler alınmıyor...

2007 yılında yapılmayanlar, 2008 yılında da yapılmayacakların garantisi gibi…

***

Yüksek faiz uygulaması bir taraftan, düşük kur politikası diğer taraftan uygulamaya devam ettiği sürece, özellikle üretime yönelik çıkmazların sona ermeyeceği aşikâr. Yine buna bağlı ve bağımlı olarak ihracatın ithalatı karşılama oranının sürekli düşmesi bir başka derin sorun. İthalat ile ihracat arasındaki makas açılmaya devam edecek…

Ülkemizin yüz yıla yakın birikimlerinin yanlış, maksatlı ve kimi zaman peşkeş kokan şekilde özelleştirmeadı altında sermaye lehine elden çıkarılması ise başka bir bela…

Cari açık hükümet tarafından ya ciddiye alınmıyor ya da en hafifinden söylersek uyarıcıların uyarıları dikkate alınmayarak ihmal ediliyor.

Sıcak para ihtiyacının bu seviyelere gelmesi ve dövizin dışa bağımlılığı ciddi bir tehlike arz ediyor, her an kriz patlamasına sebebiyet verebilecek saatli bomba gibi her yıl yerli yerinde duruyor. Durumun düzelmesi için ülke gerçekleriyle bağdaşan ve örtüşen kur politikaları gerekiyor ama bunu uygulayacak irade nerdeee?!.

***

Biraz da müşahhas olarak rakamlar üzerinde duralım.

Türkiye’nin 2008 yılında en az 80 milyar dolar dış kaynağa ihtiyacı var. Yukarıda da işaret ettiğim üzere, bunun 40-50 milyar doları cari açık için gerekiyor. Müzmin derdimiz dış borçlar 30 milyar doları yutmak için 2008 yılını bekliyor. Bu arada 4-5 milyar dolar da IMF başta olmak üzere dış kuruluşlara ödenecek…

80 milyar dolar nasıl bulunur, ya da önümüzdeki dünya şartlarında kolayca bulunur mu? Bulunabilmesi zor görünüyor. Hep beraber izleyip göreceğiz.

Petrol fiyatları son yıllardaki yükselişini sürdürecek gibi görünüyor ve bu da ülke ekonomisi için önemli bir handikap. Dolar her ne kadar değer kaybetmeye devam etse de, genel gidişatta değişiklik olmayacak. YTL ise bildiğiniz gibi devam edecek...

Enflasyon ise yeniden yükselme eğiliminde. Faiz-enflasyon ilişkisini anlata anlata dilimizde tüy bitti, yaza yaza adeta yazmadık yer bırakmadık ama ilgililer için ne gam?!.

Reel ekonomi bu şartlarda nasıl olur? Ben özellikle üretimin ana mihveri KOBİ’leri düşünüyorum. 2008 KOBİ’ler için de zor geçecek. Geçmişte ülke ekonomisinin motoru mesabesindeki birçok sektör ülke dışına çıkıyor veya kaçıyor; ilgili ve yetkililer de bön bön bakmaya devam ediyor! Bu gidişat önümüzdeki yıl da aynen devam edecek...

Tarım sektörü ve çiftçilerimiz zor bir yıl daha geçirecek… Büyüme büyüsü ile diğer olumsuzluklar örtülüyordu ama o da yavaşladı ve geriliyor… Kayıt dışını azaltmak için hamleler var… İşsizlik ve istihdamdaki genel sıkıntı ise adeta sosyal ve ekonomik tufan seviyesinde varlığını sürdürüyor…

Bütün bunları alt alta topladığımızda öyle görülüyor ki, 2008 zor geçecek zor...

 

 

***

 

 

 

 

‘Beni köşkten çağırsalar...’

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

18.01.2008

‘Olmaz ya, kazara beni gazeteci sıfatımla Çankaya Köşkü’ne ya da Huber Köşkü’ne kahvaltıya ya da öğle yemeğine çağırsalar... Ne mi yapardım? / Canım kadar önemsediğim Cumhuriyetimizin en tepesindeki makamdan böyle bir davet aldığım için elbette memnun olurdum. Ancak, gitmek için mesleki bazı koşullarım olduğunu Köşk’ün basınla ilgili görevlilerine iletirdim. / Derdim ki:  

“Sayın Cumhurbaşkanımız lütfedip beni davet etmişler. Ancak, gazeteci sıfatım, bu daveti yalnızca belirli koşullar altında kabul etmeme olanak tanıyor. Birincisi, soruları benim sormamdır. Sayın Cumhurbaşkanı’nın benim ülke ve dünya meseleleriyle ilgili fikirlerimi sorması ve benim yanıtlamam o andaki rolüme ters düşer. Ben o fikirleri köşemden ve televizyon programımdan açıklıyorum. Zaten, önemli olan, o yüksek kamusal makamda bulunan ve kamunun parasını harcayan kişinin, yani sayın Cumhurbaşkanı’nın fikirleridir. Ben, fikir beyan ettiğim anda bir çeşit danışmana dönüşürüm. / Oysa orada gazeteci sıfatıyla bulunacağım.”  

Çok hayali mi geldi? Hiç de değil. Gazetecilik mesleği üzerinde biraz düşünmüş olanlar dediğimi anlayacaklardır...’

Haluk Şahin geçen gün (Radikal, 05.01.2008) köşesinde ‘Beni köşkten çağırsalar…’ başlıklı işte böyle bir yazı yazdı.

***

Buna benzer bir olay ABD’de yaşanmış. Baba Bush’un Beyaz Saray’daki ilk aylarında, basınla daha iyi ilişkiler kurmak isteyen Başkan Bush her pazar düzenleyeceği kahvaltılara tanınmış gazetecileri davet edeceğini duyurmuş. Amerikan başkentinin ünlü gazetecileri şu yanıtı vermişler: “Sayın Başkan, çok teşekkür ederiz. Ancak biz, karşılıklı kahvaltı sohbetine değil, size (Amerikan halkı adına) soru sormak üzere geliriz. Yoksa, biz de görüş açıklamaya başladığımızda, mesleğimizin sınırlarını aşmış oluruz.”

Ve kahvaltılar iptal edilmiş. Durum çok açık ve net gibi görünüyor: Gazeteciler soru sorar, kamu görevlileri onları yanıtlar. Kamu görevlileri gazetecilere soru soramazlar.

Peki, ya âlimler yani bilginler. Mesela, Prof. Dr. Sabahattin Zaim.

‘Hocaların Hocası’ ve aynı zamanda Sayın Cumhurbaşkanı’nın Hocası Sabahattin Zaim ile ilgili olarak bundan önce iki yazı yazdım (6-7.01.2008) ve özetle dedim ki: Sayın Cumhurbaşkanı hocası öldüğünde cenazesine gideceğine, keşke hayattayken ‘Hocaların Hocası Sabahattin Zaim’i köşke çağırıp memleket meselelerini danışsaydı...

Yine de geç kalmış sayılmaz; gazetecileri ve gazete yazarlarını köşke çağırmasın, bıraksın da onlar gazetelerinde ve köşelerinde kalsın. Ama Sabahattin Zaim Hoca seviyesindeki birkaç âlimi periyodik olarak köşke çağırabilir ve memleket meselelerini onlara danışabilir...

***

Haluk Şahin’in yazısını okuyunca son zamanlarda gördüğüm rüyalar aklıma geldi. Ajandama yöneldim, notlarıma baktım ve o rüyaları (yarınki yazımda) sizinle paylaşmaya karar verdim.

En başa dönelim: Olmaz ya, Sayın Cumhurbaşkanı kazara beni gazeteci sıfatımla Çankaya ya da Huber Köşkü’ne davet ederlerse daveti kibarca reddederim; elbette yukarıda yazdığım gerekçelerle. Ama çalışma arkadaşlarımla yaklaşık kırk yıldır üzerinde ilmî çalışmalar yaptığımız “Adil Düzen” ve “Adil Ekonomik Düzen” konularında elbette her zaman görüşebiliriz. Hattâ bu görüşmelerde Sayın Başbakan, ilgili bakan ve danışmanların da bulunmasını arzu ederiz.

İsim vermek gerekirse; kamuoyunda bilinen bu konularda ilmî çalışmaları olan isimlerden Süleyman Karagülle, Süleyman Akdemir ve Arif Ersoy olabilir. Bu sayıyı medyada pek bilinmeyen diğer bazı çalışma arkadaşlarımızı da ilave ederek on kişiye tamamlayabilirim. Değişik metotlarla bu sayı kırk kişiye de çıkarılabilir; yeter ki niyetler hâlis olsun...

Sayın Cumhurbaşkanım; acizane tavsiye ediyorum, gazetecileri değil de özellikle danışılması gereken âlimleri dâvet edip memleket meselelerini onlarla görüşürseniz, kanaatimce daha faydalı olur... En derin hürmet ve muhabbetlerimle…  

 

 

***

 

 

 

 

Uygarlıklar, sermaye ve KİT’ler (1)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

22.01.2008

Uygarlıklar belli aralıklarda belirli dönemlerde oluşur ve gelişirler.

Uygarlıkların oluşmasında görevli kavimler vardır. Bugünkü Avrupa uygarlığı iki uygarlığın yani İslâm uygarlığı ile Roma uygarlığının sentezinden oluşmuştur. Bu sentezde İsrail oğulları aracı olmuşlardır.

Batı uygarlığı İstanbul’un fethinden sonra Amerika’nın keşfi ile başlamıştır. Amerika’nın keşfinden sonra Batı’ya yeni bir anlayış gelmiştir. Ticaretin önem kazanması ile uygarlığın oluşmasında aracılık yapan Yahudiler de zengin olmaya başladılar.

Önce toprak kapitalizmi, sonra tüccar kapitalizmi, sonra sanayi kapitalizmi, sonra devlet kapitalizmi derken; şimdi de para kapitalizmi insanlığı “toprak/tarım çağı”ndan “sanayi/teknoloji çağı”na geçirmiştir.

Batı uygarlığının oluşmasında aracı olanların bu zaferi zamanla tekelleşmeye gitmiş ve bugün Amerika’daki 200 Yahudi ailesine inhisar etmiştir. Artık dünyadaki diğer Yahudiler de dahil olmak üzere tüm insanlık onların tekel sermayesi tarafından sömürülmektedir.

Biz kolaylık olsun diye sadece “sermaye” diyeceğiz, kastımız Amerika’daki 200 Yahudi sermayedardır. Diğer İsrail oğlu sermayedarlar veya İsrail’dekiler veya masonlar veya diğer ülkelerdeki zenginler kastedilmemektedir.

***

İşte, sözünü ettiğim bu “sermaye” 500 yıldır bir şeyi hedeflemektedir; tüm insanlığı tek devlet hâline getirmek. Bunun için sermayesini tekele dönüştürmekte ve sermayenin yanında diğer her şeyi de tekeli altına almaktadır.

Amerika Merkez Bankası (FED) bu sermayenin bankasıdır. Dolar onun parasıdır. Avro dâhil dünyadaki tüm paralar dolara kote edilmiştir. Dolayısıyla her yerde onun parası kullanılmaktadır. Çok farklı ve hiç de akla gelmeyecek bir örnek vermek gerekirse, tuvalete gidip 50 kuruş verdiğinizde bile ABD’deki o 200 aileye verginizi ödüyorsunuz.

Sermaye dünyadaki mâli ekonomiyi tamamen eline geçirmiştir.

Şimdi reel ekonomiyi de eline geçirmek istemektedir.

İşte günümüzdeki ekonomik savaş bu savaştır.

***

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulurken, “kurucular” ile “sermaye” anlaştı.

Türkiye KİT’leri (Kamu İktisadi Teşekkülleri) kuracak ve Türk ekonomisini tekel sermayeden kurtaracaktı.

Sermaye bir şartla böyle olmasını kabul etti; Türkiye dinsizleşir ve öz değerlerinde uzaklaşırsa sermaye buna razıyım diyordu.

Sermaye şöyle düşünüyordu: Türkiye dinsizleşir ve değerlerinden uzaklaşırsa nasılsa ileride devlet yıkılır, varsın şimdilik oyalansın diyordu.

Devletin kurucuları da bunu kabul ederken şöyle düşünüyorlardı: Ben güçlü olursam nasılsa sermayeyi yenerim, halk yine kendi dininde ve değerlerinde kalır.

Türkiye’de 1950’lere gelindiğinde KİT’ler vazifesini yapmış, dış borçlar temizlenmiş, yabancı sermaye tasfiye edilmiş, ülke ‘ben ekonomide bağımsız oldum’ diyordu.

Sermaye ise; ‘alacaklarımı tahsil ettim, imparatorluğu borçlandırıp çökerttim, alacağımı bunlardan aldım, köhnemiş tesisleri bunlara sattım, şimdi yeniden yeni yatırımlar yapıp devleti yıkmam gerekir’ diye düşünüyordu.

Sermaye yatırımları yapacak, KİT’leri çökertecek, Türkiye’yi yeniden borçlandıracak ve 1997’de 28 Şubat’la Türkiye’yi bitirip yıkacaktı...

28 Şubat müdahalesi bu amaçla yapıldı…

Ama Türkiye çökertilemedi.

Devam edeceğiz…

 

 

***

 

 

 

 

Uygarlıklar, sermaye ve KİT’ler (2)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

23.01.2008

Uygarlıklar, tekel sömürü sermayesi ve KİT’lerden bahsediyorduk.

Batı uygarlığının kuruluş döneminde oluşan “sermaye”nin zamanla nasıl tekele ve sömürü aracına dönüştüğünü anlattık. Ardından “sermaye”ye karşı Türkiye’de kurulan KİT’ler ve KİT’lerin ülke ekonomisinde icra ettikleri fonksiyon üzerinde durduk.

Sermaye şöyle düşünüyor ve planlıyordu: KİT’ler yok edilmeli, yaptıkları hizmet bitirilmeli, ülke ekonomisine yaptıkları çok yönlü etki sona erdirilmeliydi…

İşte, 1950’nin Demokrat Parti’si bu amaçla iktidara getirildi. Ne var ki Adnan Menderes sermayeye ihanet etti, KİT’leri özelleştirmedi, bundan dolayı asıldı...

KİT’leri özelleştirme görevi Süleyman Demirel’e verildi ama o da başaramadı; defalarca indirildi... Görev Turgut Özal’a verildi, başaramadı; indirildi... Tansu Çiller’e ve Mesut Yılmaz’a verildi; olmadı... Bülent Ecevit’e ihale edildi; olmadı...

Şimdi KİT’leri yok etme görevi günümüzdeki iktidar AKP’ye ihale edilmiştir.

Bakalım AKP iktidarı KİT’leri yok etmeyi “özelleştirme” adı altında başaracak mı?..

KİT’ler büyük ekonomik savaşın merkezidir. Neden? Çünkü sosyalizm ve kapitalizmde devlet veya sektör tekeli vardır, ikisi de sermayenin elindedir. Oysa KİT’ler halkın yapamayacağı işleri yapmakta, halkın yapacağı işler ise halka bırakılmaktadır. Dolayısıyla KİT’ler var olduğu sürece sermaye tekeli reel ekonomiye hakim olamamaktadır.

***

Türkiye’deki KİT’ler (Kamu İktisadi Teşekkülleri) neler yapmıştır?

1) Teknoloji transferi yapmıştır. 2) Teknoloji eğitimi yapmıştır. 3) Kentleşmeyi sağlamıştır. 4) Tekel sermayenin oluşmasını önlemiştir.

KİT’ler neden zarar etmiştir?

1) Kayıtsız ekonomi karşısında kayıtlı ekonomi olarak vergiden dolayı ezilmiştir. 2) Kapasitesini genişleten işsizlik sorunu ona çözdürülmüştür. 3) Rüşvet veya kötü niyetle kasten zarara uğratılmıştır. 4) Yaptığı kamu hizmetine karşılık devlet ödeme yapmamıştır.

***

KİT’lere yapılan saldırılara karşı ne gibi tedbirler alınabilir?

1) KİT’ler kamu hizmetleri gördükleri için vergiden muaf tutulmalıdır. Aynı kamu hizmetini görecek özel sektöre de aynı hak tanınmalıdır.

2) KİT’lere yeni işçi verdiğiniz zaman belirlenecek miktarda faizsiz ek kredi verilmelidir. İşletmeler bu kredilerle yeni gelen işçiye iş açmalıdır.

3) KİT’lerde zarar eden işletme cezalandırılmayacak, zarar ettiren yönetim görevden alınıp yenisi atanacaktır. Bu husus keyfi uygulanamayacak, aksine kanunileştirilecektir.

4) KİT’ler kamu hizmeti gördükleri için çalıştırdıkları işçi sayısına göre onlara faizsiz kredi verilecektir. Bu hak ayrıca özel kamu hizmetlilerine de tanınacaktır.

***

KİT’ler bundan sonra ne yapacaktır?

1) KİT’ler sömürücü büyük işletme teknolojisi yerine, küçük KOBİ’leri destekleyen halk teknolojisini üretecek, böylece halk ekonomisini desteklemiş olacaktır.

2) KİT’ler çırak-kalfa-usta sisteminde ve bu mekanizmayı değerlendirerek ustaları destekleyip halka halk teknolojisini ve halk ekonomisini öğretecek.

3) KİT’ler sanayiyi ve teknolojiyi önce kentlere, sonra köylere kadar götürecek ve tarım sektörünü de bu arada sanayileştirerek insanlığa çağ atlatacak.

4) KİT’ler genel olarak halkın ve küçük işletmelerin yapamadığı genel hizmet kooperatifleri kurup halk sektörünü büyük işetme gibi çalıştıracak ve destek vereceklerdir.

Her alanda olduğu gibi bu alandaki çare ve çözümler de böyledir, bellidir, yapılmalıdır ama bunları yapacak irade sahibi iktidarların varlığına gereksinim vardır. Vesselam…

 

 

***

 

 

 

 

Usta-çırak meselesi

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

29.01.2008

Türkiye’de oynanan siyasi ve ekonomik oyunlar çok yönlü ve çeşitlidir. Bundan önceki bazı yazılarımda KİT’ler üzerinde durmuş, KİT’lerin nasıl çökertildiğini anlatmıştım. KİT’leri ve meslekleri yok etmek, çıraklık mekanizmasını çökertmek, binlerce yıldan beri oluşmuş usta-çırak ilişkisini, sistemini, örfünü ortadan kaldırmak için yapılanlar herkesin malumu bulunmaktadır. Meslek okulları üzerinde oynanan oyunlar ve bu okullara vurulan darbeler kamuoyu tarafından iyi bilinmektedir. Mesleklerini iyi bilen kalifiye usta eleman açığı arttıkça, özellikle son zamanlarda bu mesele yine gündemimizi işgal etmeye başlamıştır.

Bir mesleğin icrası o mesleği sadece öğrenmekle mümkün değildir. Ayrıca bedeni alışkanlığa ve beceriye de ihtiyaç vardır. İlim, beyinde mevcut elektrik devreleri içinde oluşur ve siz onunla çok iyi teoriler kurarsınız. Oysa beceri beden ile beyin arasındaki ilişkiye bağlıdır. İyi şoför demek arabanın iyi gitmesi demektir. İyi şoför ve iyi arabanın var olması yetmez; ayrıca o şoförün o arabaya alışmış olması gerekir.

Bu bakımdan nazari bilgilerin yanında meslekte amelî beceri de istenir.

Bu amelî beceriler okulda öğrenilemez, bunlar çalışarak öğrenilir.

İşte, bir meslekte beceriyi kazanmak için bir ustanın yanında geçen zaman “çıraklık” zamanıdır. Çırak demek, ustanın yanında becerisini artıran kimse demektir.

Ekonomik, sosyal ve kültürel tarihimizde usta-çırak ilişkisi asker disiplini içinde uzun yıllarda öğrenilirdi. Bu arada o meslekle ilgili nazarî ilmini de çırak ustasından alırdı. Nihayet usta sosyal baskı sonucu atıfet olmak üzere peştamal sarar ve çırağı kalfa yapardı.

Binlerce senedir bilinen bu usta-çırak ilişkisi çeşitli sebeplerden dolayı artık çalışamaz durumdadır, bazı tamir ve tezgah işleri dışında uygulanamamaktadır.

***

Bu usta-kalfa-çırak meselesini daha iyi anlayıp kavrayabilmemiz için pek de eski olmayan yakın ve uzak mazideki uygulamaları kısaca hatırlayalım.

  1. Eskiden usta bir evin inşasına temelden başlar ve bitirirdi. Şimdi ise artık işbölümü vardır. Bir usta her şeyi bilemediği gibi böyle bir bilgiye ihtiyaç da yoktur.
  2. Eskiden senelerce süren çalışmadan ve eğitimden sonra öğrenilebilen bazı meslekler, şimdi kısa zamanda öğrenilebilmektedir. Çünkü öğrenilecek şeyler azdır.
  3. Eskiden meslek değiştirmek çok zor iken, şimdi kısa zamanda yenisini öğrenme imkanı olduğu için yeni meslek değiştirme de imkan dahilindedir.
  4. Eskiden sınırlı sayıda usta ve çırak sözkonusu iken, şimdi çok usta ve çok işçi güçlü işletmeler demektir ve dolayısıyla daha çok kazanan işletme demektir.

***

Bununla beraber Türkiye’de usta-kalfa-çırak ilişkisi devam etmektedir. Çünkü Türkiye henüz planlı projeli döneme geçememiştir. Bugün dünyada yeniden usta-kalfa-çırak dönemine dönülmektedir. Çünkü büyük işletmeler çalışamaz olmuşlar, çalışsalar bile yeterli derecede verim elde edememektedirler. Bundan dolayı yan sanayi üretimi ile küçük işletmelere gidilmektedir. Küçük işletmeler de binlerce yıllık usta-kalfa-çırak ilişkisi sistemine dayanmaktadır.

Tarımda ise zaten usta-kalfa-çırak ilişkisi ya da dede-baba-oğul dayanışması dışında başka türlü bir şey yapmak mümkün değildir. Çünkü tarımda sanayide olduğu gibi seri üretim yapılamamaktadır.

İşte, KİT’lerin bir görevi de, bilinen usta-çırak ilişkisi içinde gelişmiş sanayinin sorunlarını çözmek olacaktır. Yani halk usta-kalfa-çırak usulü içinde eğitilmeli ama gelişmiş sanayiye cevap verecek şekilde mesele çözümlenmelidir.

Devamı edecek…

 

 

***

 

 

 

 

Usta-çırak meselesinin çözümü

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

30.01.2008

Usta-kalfa-çırak meselesinin günümüzde çözüme kavuşturulması gerekmektedir.

  1. Önce kişi aldığı genel kültüre göre çırak, işçi, kalfa olacaktır. Bilahare mühendis, yüksek mühendis veya usta olacaktır. Bu ünvanlar genel kültür derslerinden alınacaktır.
  2. Ondan sonra kişi mesleği ile ilgili yazılmış kitapları okuyacak veya öğrenecek, sınava girecek ve mesleki nazari yeterlilik belgesini alacaktır. Bunlar bugünkü eğitim içinde verilmiş olacaktır.
  3. KİT’ler bundan sonra mesleki öğrenim değil de, mesleki eğitim sistemini geliştirecektir. Her iş için mutlaka bir kitapçık hazırlayacaktır. Diyelim ki kişi kâtiplik yapacaktır. Bunu başarabilmek için bilgisayarda yazı yazmayı öğrenecektir. Onun kitabı yazılacak ve o kitapta yalnız o meslekle ilgili bilgiler olacaktır. İşte bu kitapçıkları KİT’ler hazırlayacak ve isteyene satacak veya verecektir.
  4. Sonra bu kitaptan imtihan yaparak söyleneni anlayıp anlamadığını nazari olarak öğrenecektir.
  5. Bundan sonra kişinin onu uygulayıp uygulamadığı imtihanla sabit olacaktır. Uygulayabiliyorsa ona o işi yapma sertifikası verilecektir. Bu kişi şu derecede bu programı kullanır diyecektir. Her konuda böyle yapacaktır. Bu mesleği bunlar icra edebilecektir.
  6. İmtihanda başarılı olan kimseler mesleklerinde belirlenen süre veya daha fazla devam etmişlerse, onlara çırak yetiştirme yetkisi verilecektir. Bu yetki ‘sen çırak çalıştırabilirsin’ demektir. Yani o konuda çırak çalıştırabilirsin denir.
  7. Çırak ustasını seçer ve ben bunun yanında şu mesleği öğreneceğim der. KİT bunun kaydını yapar. İmtihana ancak onun vizesi ile girer. Çırak ustayı kendisi seçer ve kendisi değiştirir ama vize verecek olan ustasıdır.
  8. Sonra imtihana girer, kazanırsa artık ona işçilik veya ustalık ehliyeti verilir. Burada bir madde eklenir. Bir usta ancak bir çırak çalıştırabilir. Ona imtihanı kazandırdıktan sonra ikinci çırağı kayda alabilir. Böyle bir ustadan izin almadan imtihana giremez, imtihana girmeyen o mesleği icra edemez.
  9. Bundan sonra Adil (Ekonomik) Düzen yeni bir şeyi getirmektedir. KİT’ler çırak yetiştiren ustaya ödül verir. Mesela, çırak başına 20 bin liradan başlar, 50 bin liraya kadar çıkabilir. Bu para KİT’ler tarafından verilir, kimseden bir daha istenmez. Böylece kabiliyetli olan herkes okul açmadan çırağı usta yapar ve para kazanır. Usta olduğu imtihanla sabit olur.
  10. Adil (Ekonomik) Düzen başka bir şey daha getirir. Bir usta ne kadar kısa zamanda çırağını yetiştirir de imtihanı kazandırırsa, ödülü de o kadar artar. Müddet kısaldıkça ödül de o nisbette artar. Müddetle ödül sabit kalabilir. Böylece çıraklık döneminin kısalması ve başarı yarışı nedeniyle kalitenin yükselmesi sağlanır.

***

Bu arada belki de bana ‘KİT’ler bunları yapmak için parayı nereden bulacak?’ diyeceksiniz.

Meslek okullarına harcanan para orada harcansın.

Sigorta keseneğinden bir kısmı buraya götürülsün.

Kaliteli elemanın sağladığı verim on defa o masrafları telafi eder.

Şöyle bir düşünelim bakalım. Denetim bürolarını kuruyoruz. Aslında boşu boşuna para ödeniyor, kimse kimseyi denetlemiyor. Çünkü bina yıkıldığı zaman sistem denetim bürolarına değil, patronların/müteahhitlerin yakasına yapışıyor ve onları hapishanelere gönderiyor. Bu uygulamalar da meselenin çare ve çözümü olmuyor.

Vesselam…

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2008 Yazıları
1-2008 Ocak
962 Okunma
2-2008 Şubat
975 Okunma
3-2008 Mart
1030 Okunma
4-2008 Nisan
977 Okunma
5-2008 Mayıs
951 Okunma
6-2008 Haziran
1013 Okunma
7-2008 Temmuz
1078 Okunma
8-2008 Ağustos
1011 Okunma
9-2008 Eylül
880 Okunma
10-2008 Ekim
955 Okunma
11-2008 Kasım
956 Okunma
12-2008 Aralık
991 Okunma