Milli Gazete 2008 Yazıları
Reşat Nuri Erol
2008 1.Baskı
976 Okunma
2008 Şubat

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

 

ŞUBAT 2008

16.03.2006

 

 

 

 

 

Reel ekonomi ve …

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

04.02.2008

Reel ekonomi, tarım, istihdam, işsizlik ve buna benzer temel sorunlarne âlemde ve nicedir diye sormayın; çünkü yöneticilerimiz bugünlerde 5-6 yıldır çözmedikleri daha önemli meselelerle meşgul!..

‘Efendim o sorunlar da önemli değil mi?’ diye soranlara vereceğim cevap; ‘Elbette önemli ama aynen bir şarkıdaki mısra gibi soruyorum; daha önce nerelerdeydiniz?!.’ Hele o temel sorunların her biri hakkında bu köşede ‘onlarca çözüm önerisi’ yazmış biri olarak, sanırım daha çok sorma hakkım var.

Evet, tekrar ediyor ve tekrar soruyorum; ‘Reel ekonomi, işsizlik, istihdam, tarım başta olmak üzere daha nice mesele ile ilgili sorunları çözmek üzere -elinizde hem de anayasa çoğunluğu varken,- başörtüsü başta olmak üzere, bu gibi meselelerde bugüne kadar ve de 5-6 yıldır nerelerdeydiniz, nerelerdeydiniz, nerelerdeydiniz?!.’  

***

Başbakan İspanya yollarında başörtüsü konusunda herkesten önce bir konuştu pir konuştu! Başsavcı hemen onun ardından bir beyanat verdi, ortalık karıştı! Efendim, neymiş? Başörtüsünün serbest bırakılması millî tehlike/ymiş… Herkes istediği gibi örter, herkesin hüviyeti ortaya çıkar ve birbirleriyle kavga ederler/miş… Ulusal birlik bozulur/muş…

Başsavcı başta olmak üzere niceleri tarafından daha neler söylendi neler…

Her mesele gibi bu meselenin çözüme kavuşturulması için önce “millî medya” oluşturulmalı ve o millî medyanın yaptığı neşriyatla bütün ilgili taraflar ikna olmalıdır. O halde AKP iktidarının ilk çözeceği iş “millî medya meselesi”dir. Medya dışa bağımlı ve dıştan ayarlı olunca, bütün ilgili ve sorumlu taraflar etkilenmektedir. Bu durumdan yararlananlar yine medya yoluyla olmadık kimselere olmadık şeyler söyletmektedirler.

Basından sonra ikinci olarak “tarafsız ve bağımsız yargı sorununu” çözmek gerekmektedir. Yargının millî olmayan medyaya karşı direnmesi gerekir ama bugünkü yargı direnemez, çünkü onun da güvencesi yoktur.

O halde bu vesileyle bir kere daha hatırlayalım.

Türkiye’de temel sorunlar nelerdir?

Asıl mesele, Türkiye’nin dört temel sorununun çözülmemiş olmasıdır; dış borçlar, işsizlik, yabancı sözcüsü konumundaki millî olmayan medya ve yargı bağımlılığı.

***

“Beraber yürüdük bu yollarda...” deyip durdular; hâla da diyorlar.

Evet, o yollarda kendileri ile beraber yürüdüğümüz AK Partili eski arkadaşlarımıza beş-altı seneden beri bu temel sorunları düzeltmelerini çözüm önerilerimizle birlikte önerdik.

-Yargıyı hakemliklere çevirin dedik...

-Basın yayını kooperatifleştirin dedik...

-İşsizlik ve istihdam meselelerini çözün dedik…

-Dış borçları önerdiğimiz şekilde bir-iki yılda ödeyin dedik…

Bu konulardaki çözüm önerilerimize kulaklarına parmaklarını tıkadılar, söylenenleri duymadılar; gözlerini kapattılar, yazılanları görmediler!..

Başörtüsü meselesi anayasa sorunu olsaydı anayasayı değiştirmekle çözerdiniz. Oysa başörtüsü anayasa sorunu değildir; millî medya sorunudur, bağımsız yargı sorunudur. Bunları çözmediğiniz zaman bin tane anayasa maddesi değiştirin, ne işe yarar? Anayasa ancak hukuk devletinde işe yarar. Başsavcı parlamentoyu uyarıyor! Siz ona cevaplar veriyorsunuz; Başbakan cevap veriyor, Meclis Başkanı cevap veriyor! Hepsinden beteri, anayasada var olmayan bir yasağı anayasaya sokma gafleti içine giriyorsunuz!..

Oysa, başta reel ekonomi, tarım, istihdam, işsizlik olmak üzere temel sorunların çözümü konusunda yapılacak işler çok kolaydır ve çok basittir ama …

 

 

***

 

 

 

 

Tarımı destekleme politikaları (1)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

05.02.2008

Avrupa Birliği tarım politikalarını okuyordum...

Bir taraftan okuyor, diğer taraftan düşünüyordum…

-Avrupa Birliği tarım ürünleri ithalatçısı iken, aldığı tedbirlerle tarım ürünleri ihracatçısı hâline gelmiş... Avrupa Birliği bunu nasıl yapmış, nasıl başarmış?..

-Türkiye ise Gümrük Birliği’ne girmiş ve tarım ürünleri ihracatçısı bir ülke iken, tarım ürünleri ithalatçısı bir ülke olmuş yani kendi kendini baltalamış!..  

Avrupa Birliği ülkeleri tarımı müdahaleci bir usulle desteklemiş, böylece tarım ürünleri ihracatçısı ülkeler hâline gelmiş.

Ben de düşünmeye başladım; acaba  “Adil Ekonomik Düzen”de böyle bir müdahale caiz midir, değil midir?..

Nitekim Avrupa Birliği’nde de bu aşırı desteklemeler ve sübvansiyonlar hemen sorun olmuş, ABD müdahale ederek bu desteklemeleri sınırlandırmıştır...

Evet, bir taraftan AB tarım politikalarını okurken, diğer taraftan ve aynı zamanda bizim bakış penceremizden bu konuda yani Türkiye’deki tarım politikaları alanında neler yapmalıyız diye düşünmeye başladım…

Bizim kısa ve uzun vadede  tarım politikaları alanında neler yapmamız gerekecektir?

Bugün köşemi bu meseleye ayırmak istiyorum.

***

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, İslamiyet’te -yani İslâm fıkhında- ekonomilerde yasaklar vardır, onları değiştiremezsiniz:  

-Fiyatlara ve ücretlere müdahale edemezsiniz; fiyatlar ve ücretler serbest piyasa şartlarında oluşmalıdır.

-Faizli işlem yapamazsınız, faizli ekonomi kuramazsınız. Kredi ile devlet meşgul olacak ve kredilendirme sistemi kesinlikle faizsiz olacaktır.

-Gümrük vergisi gibi vergilerle de müdahale edemezsiniz. Vergi beşte bir, onda bir, kırkta bir olarak belirlidir; kimse artıramaz, hattâ eksiltemez de.

-Doğrudan satın alma ve satma gibi halkın yaptığı işleri de devlet yapamaz. Halkın yapabildiği işleri halk yapacak, halkın yapamadığı işleri devlet yapacaktır.

Öyleyse devlet nasıl bir yol takip edecek de Türk tarımını koruyacak? Asgari olarak Türkiye’yi tarım alanında ithalat yapan bir ülke olmaktan nasıl çıkaracaktır? Birinci adım budur. İkinci ve daha önemli adım ise; acaba Türkiye tekrar nasıl tarım ürünleri ihraç eden ülke hâline getirilebilecektir?

***

Devlet tarımı desteklemeyi ne gibi amaçlarla yapacaktır?

-Devlet, Türkiye’deki tarım topraklarının çoraklaşıp kırlaşmaması ve binlerce yıldan beri varolan verimli tarım arazilerinin çalılıklara dönüşmemesi için tarıma destekleme yapacak, bu alanda destekleme politikaları ve programları geliştirip uygulayacaktır.

-Devlet, Türkiye’de zaten var olan istihdam sorunu ve şehirlerdeki işsizlik belası yanında, köylerden şehirlere olan göçler daha fazla büyümeden köylerimizdeki tarım nüfusuna iş bulmak için tarıma destekleme yapacaktır.

-Devlet, artık “sosyal tufanlar” seviyesine yükselen değişik siyasi ve ekonomik sorunlar yanında, bir de işsizlik ve fakirlikle boğuşan Türk halkına ucuz besin temin etmek için tarıma destek yapacaktır.

-Bunların da ötesinde ve hepsinden de daha önemlisi; daha düne kadar özellikle tarım alanında kendi kendine yeten dünyadaki nadir birkaç ülkeden biri olan Türkiye’nin  ve Türk halkının savaş gibi olağanüstü hallerde aç kalmaması için devlet tarıma destek yapacaktır.

Yarın devam edeceğiz…

 

 

***

 

 

 

 

Tarımı destekleme politikaları (2)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

08.02.2008

Adil Ekonomik Düzende devletin yapacağı işleri ikiye ayırırız.

Birinci hedef nedir?

Birinci hedef, köyleri de kentler gibi yaşanacak seviyeye çıkarmaktır.

-Bunu gerçekleştirmek için kentlerdeki altyapı hizmetlerini köylere kadar eksiksiz götürmek gerekmektedir.

-Altyapı hizmet işletmelerini bedava denecek kadar ucuz yapmak. Köylerdeki ulaşım, haberleşme, elektrik, su hizmetleri kentlerden daha ucuz olmalıdır.

-Köylerdeki okul, hastahane, iş imkânları, sosyal faaliyetlere katılma şartları en azından kentlerde olduğu kadar sağlanmalı ve bunlar parasız olmalıdır.

-Tarım işçisinin özellikle tarım dışı ve tarım mevsimleri dışındaki boş zamanlarını değerlendirecek küçük işletme tipleri geliştirilmelidir.

Böylece köy halkı köylerden kentlere göç etme ihtiyacını duymaz, köyünde kalır ve tarım işleri ile de uğraşmaya devam eder.

***

Yukarıda saydığım bütün bu olumlu gelişmelerin yanında, bazı ürünlerin özel olarak desteklenmesi gerekebilir. Aksi halde o ürünlerin tarımı ve yetiştirilmesi unutulur.

Bunun sağlanması için aşağıda sıralayacağım şu dört araç kullanılabilir.

1. Adil Ekonomik Düzende üretilen mahsul ambara teslim edilirken vergi alınmaktadır. Şöyle ki, miktar olarak 10 teslim edilmekte, 8’lik selem senedi alınmakta, 2 selem senedi de devlete vergi olarak gitmektedir. Bunda eksiltme yapamaz. Ama bir o kadar da genel hizmet payı alınmalıdır, yani 6 selem senedi verilmelidir. Bunu azaltabilir, böylece genel hizmet payının bir kısmından muaf tutarak desteklemiş olur.

2. Mahsul alındığı zaman nakliye bedeli de peşin alınmaktadır, yani üreticiye % 1 nakliye bedeli kesilmektedir. Devlet bunu bazı ürünlerde almayabilir, yani on kilo verip beş lira alacağına altı veya sekiz lira kadar alabilir ki bu da tarım ürünlerine neredeyse yüzde altmış destekleme demektir.

3. Adil Ekonomik Düzende işletmelere elektrik satılmaz, su satılmaz; aksine yaptığı tarım üretimine göre yardımcı maddelerden karşılıksız yararlanılmalıdır. Yani buğdayı teslim ettiği zaman parasını aldığı gibi bir de gelecek senenin üretimi için gerekli elektrik, su, hattâ yakıt ve ilaç kuponunu almış olur. İşte, destekte bulunmak amacıyla bu yardımcı maddelerin payını yükseltebilirsiniz. Yani kendisine gerekenden fazla kupon verirsiniz, fazlasını kupon olarak satar ve gelir temin etmiş olur.

4. En önemli maddeyi sona sakladım. Asıl destek aracı selem senedinin kredileşme değeridir. Selem senedi üreticiye kredi olarak verilir. Üretici bunu borsaya para ile satar, elde ettiği para ile üretim yapar. Senedi alanlar bunu bankaya götürüp rehin olarak bırakır ve karşılığında nakit para alabilirler. Burada verilen kredi miktarı kredileşme değeri ile belirlenir. Devlet alış ve satış değerine müdahale etmez ama kredileşme değerini kendisi tesbit etmektedir. İşte bunu satış değerinin iki üç misli yapabilir. Böyle olunca da tüccar bu senedi pahalı olarak alır, onunla faizsiz kredi olarak değerinin iki üç misli kredi alır. Onunla başka malların selem sentlerini satın alarak onlardan edeceği kârla buradaki zararı kapatmış olur. Tüccar gereğinden fazla sipariş senedini almış olacağından günü gelince gereğinden fazla mal üretileceği için fiyatı düşecektir. Üretici değil ama tüccar bu maldan zarar edecek, başka mallardan elde ettiği kârları ile bu zararını kapatacaktır.

***

İşte, her temel meselede olduğu gibi tarım alanında da böylesine destekleme politikaları olacak, bu sayede dünkü yazımda gerekçelerini saydığım mahzurlar ortadan kalkacaktır. Hedefimiz, mümkün olan en kısa zamanda Türkiye’yi tarım ürünleri ithal eden ülke durumdan, tekrar tarım ürünleri ihraç eden ülke konumuna getirmek olacaktır.

Türkiye bunu gerçekleştirecek güce ve potansiyele sahiptir.

 

 

***

 

 

 

 

Ecevit’in ekonomi bakanı ve sonraki yıllar

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

10.02.2008

Geçen ay sonunda bir gazetede önemli bir belgesel tutanağı yazısı yayımlandı. Yazı Can Dündar ve Rıdvan Akar tarafından yazılmış. Yazarlar, yazının içeriğini özet olarak kısaca şöyle açıklıyorlar: “Karaoğlan Belgeseli” için Bülent-Rahşan Ecevit çiftiyle yaptığımız günler süren uzun söyleşinin sonunda konu, 17 Ağustos depremiyle başlayıp Özkan’ın istifasına uzanan o sürece geldi... Belgeselde yer vermediğimiz bu tartışmanın tutanaklarını, “tarihsel önemi nedeniyle”, “Ecevit ve Gizli Arşivi” (İmge, 2008) kitabında yayımladık.

“İşte o tartışmadan kimi bölümler:” deniyor ve uzun bölümler yayımlanıyor. O uzun bölümleri geçiyor ve son yıllardaki çok yönlü gelişmelere ışık tutacak asıl dikkat çekmek istediğim kısma geliyorum.

Evet, eski başbakanlardan merhum Bülent Ecevit, 2001 krizinin yaşandığı dönemde hükümetin Başbakanı idi. Anasol M hükümeti ekonomik krizin altından kalkamadığı için -günümüzdeki hükümetin de adeta her şeyi danıştığı- ABD’den Kemal Derviş’i getirdi. Ekonomiyi düzeltmek üzere gelen kendi bakanı Kemal Derviş hakkında, sözkonusu söyleşide Ecevit’ler bakınız ne ibretamiz laflar etmişler.

***

‘Derviş karanlık biriydi, amacını gerçekleştirip gitti’

“Olaylı yıllar”ın bir başka tartışmalı ismi Kemal Derviş... / Ama Hüsamettin Özkan’ın aksine, bu isim geçince Ecevit çiftinde bir görüş birliğinin hâkim olduğu görülüyor:

BÜLENT ECEVİT: “Kemal Derviş anlaşmakta zorluk çekilen bir arkadaşımızdı. MHP ile hükümet ortaklığı içindeki ilişkilerimizi yumuşak bir şekilde çözmeye katkıda bulunabilirdi. Fakat çok sert ve kırıcı davrandı; MHP’yi canından bezdirmek istedi.”

RAHŞAN ECEVİT: “Belki de hükümeti, ortaklığı bozmak istiyordu.”

- SORU: “4. ortak olduğu yorumuna katılır mısınız?”

BE: “Evet... evet...”

- SORU: “Kimi temsil ediyordu?”

BE: “Artık onu bilemem.”

- SORU: “Hangi aşamada ‘Keşke getirmeseydik’ dediniz?”

BE: “Ağustos ve Eylül’den itibaren. (...) Çünkü ekonomik ortamı karıştırıcı konuşmalar yapmaya başladı. Bu, tabii beni çok rahatsız etti. Sonra bildiğiniz gibi DSP Meclis grubunun bölünmesinde de çok etkili bir rolü oldu. Ayrılanların parti kurmalarını teşvik etti. Onlarla birlikte çalışır hale geldi. Sonra onları da bıraktı. CHP’ne girdi. Sanırım iyi bir iktisatçı ama iyi bir siyasetçi sınavı vermediğini düşünüyorum.”

RE: “Bir amacı vardı. Geldi, o amacını gerçekleştirdi ve gitti. Bu teşhis kondu sonradan onun yaptıklarına...”

BE: “Onun belli başka bir siyasi amacı da vardı.”

RE: “O siyasi amacı gerçekleştirip yok oldu.”

- SORU: “Ne tür bir amaç sizce?”

RE: “Bir yere girdi, orayı batırdı. Oradan çıktı, başka bir yere gitti, orayı da batırdı. Oradan çıktı, bilmem nereye gitti. ‘Ortada bir plan varmış, onu gerçekleştirdi’ diyorlar.”

BE: “Bu konuda ben de aynı şeyleri düşünüyorum.”

***

‘Irak yüzünden olabilir’

RE: “Bence karanlık bir kimseydi.”

- SORU: MHP’siz yeni bir hükümet formülünde Derviş’in fonksiyonu olduğu kanaatinde misiniz?

RE: “Hangi planda bilmiyorum ama hükümeti bozmak istediği belliydi.”

- SORU: Basında şöyle bir senaryo yazıldı: ‘Siz aslında Irak’ta bir Amerikan operasyonuna karşı çıkıyordunuz. O yüzden ABD’nin hükümeti gözden çıkardığı, bunun için de Kemal Derviş’e bir rol verdi.’ Buna katılır mısınız?

BE: “Olabilir. Olabilir tabii...”

- SORU: “Ama bir yandan da siz davet ettiğiniz için bu senaryo çok yerine oturmuyor.”

***

‘Çok sık ABD’ye gidip geliyordu!..’

Bülent Ecevit: “Ben sırf ekonomist olarak, Para Fonu ve Dünya Bankası ile ilişkilerimizi sağlıklı bir şekilde yürütsün diye davet ettim. Diğer koalisyon ortakları da o düşünceyle benim bu davetimi desteklediler. Ama sonradan garip bir şekilde siyasete yöneldi. Bunda dış etkiler oldu mu, Amerika’dan gelen telkinler oldu mu, olmadı mı, onu bilemiyorum. Şu bir gerçek ki genelde, gereğinden çok daha fazla, çok daha sık Amerika’ya gidip geliyordu...

Sonuç: Ne dersiniz, bu söyleşideki kimi ince detaylar, son yıllarda ülkemizde cereyan eden bazı gelişmelerden dolayı oluşan sorulara da cevap teşkil ediyor mu?

 

 

***

 

 

 

 

İlim-din ilişkisi ve “sermaye”

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

12.02.2008

Başlangıçta yani tarihin ilk dönemlerinden itibaren insanlığı peygamberler yani din adamları yönetiyordu.

Sonra krallar yani siyaset adamları yönetmeye başladı.

Çağımızda ise “sermaye” yönetiyor.

Çağımızdan beşyüz yıl önce neşvünema bulmaya başlayan ve o zamandan beri güçlenen “sermaye” günümüzde siyaseti, dini ve yönetimi emrine almıştır.

“Sermaye” bu işi başarmak için din ile ilmi birbiriyle çarpıştırmış, dinin gücünü böylece yok etmiş; dinleri de birbirleriyle boğuşturmuş ve “sermaye” olarak tek başına güçlü olmayı başarmıştır.

Ne var ki dinler zamanla zayıflayıp da etkinlik olarak devreden çekilince, sermaye diğer unsurlar arasındaki dengeyi rejimler üzerinden kurmaya girişmiştir.

Sosyalizm ile kapitalizm çatışması 20. yüzyılı doldurmuştur.

Ama son bir asırda işler sermayenin istediği gibi gitmemiştir.

***

Yapılan planlara ve hesaplara göre ilmin gelişmesi ile dinler ortadan kalkacaktı, “ilim dini” oluşacak, yani dinin yerini ilim alacaktı. Ama planlanan, hesaplanan ve beklenen gelişme gerçekleşmemiş, bunun tam tersi ve aksi olmuştur.

Hak dinlerin iddialarını ilim teker teker ispat etmiş ve dinleri geçmişte olduğundan daha da güçlü kılmıştır.

Din ile ilim arası şimdi kumaşın iki yüzü ya da elmanın iki yarısı gibi olmuş, artık din ile ilim arasında çatışma değil dayanışma oluşmuştur.

İşte bu tarihî uzlaşma ve kırk yıl önce Erbakan’ın önderliğinde başlatılan hareketin başarısı sayesinde “Millî Görüş” ile “Adil Düzen” ortaya çıkmıştır.

Dinler arasında değişik fitnelerle gerçekleştirilen savaşlar da sona ermiş, mağlup olan dinler birleşip dinsizliğe karşı yek vücut olmaya başlamıştır. Artık dinlerarası diyalog zorunlu olmuştur ve sermayenin bu alandaki sömürüsüne son verilmektedir.

***

Sömürü aracı olarak kullanılan “karşılıksız para” yerine kaydî para  geçmeye başlamış ve artık ekonomik suni krizlere karşı halk sermayesi yerleşmeğe başlamıştır. Bunun tarihî başlangıcını da bütün olumsuzluklara ve saldırılara rağmen Anadolu holdingleri başlatmış ve başarmıştır.

Sovyetler kendi kendilerini tasfiye etmiş, böylelikle oyunun karşı takımı yok olmuştur. Bugün ABD’ye karşı yeni bir takım ayarlanmaktadır.

Sovyetler ile bu karşı takım oluşturma ameliyesi başarılamayınca, onların yerine İslâm, Çin, Avrupa Birliği, hattâ Hindistan ikame edilmek istenmektedir.

Ancak, “sermaye” günümüzde ABD’de olduğu gibi İslâm âlemi, Çin, Avrupa Birliği ve Hindistan üzerinde hakimiyetini tam olarak kuramamıştır.

Ayrıca “sermaye”nin ABD üzerindeki hakimiyeti de sarsılmaya başlamıştır. Sermayenin bilinen malum oyunlarıyla ABD eski başkanı Clinton aleyhine açılan namus davası başkanın lehine sonuçlanmıştır.

Sermayenin desteklediği ABD’nin son iki dönemdeki başkanı Bush, her iki seferinde de üst üste ancak mahkeme kararı ile başkan olabilmiştir.

Son yıllardaki bu gelişmeler de gösteriyor ki, Amerikan halkı adım adım sermayenin kontrolünden çıkmaktadır. Demokrat Parti gittikçe güçlenmektedir. Dolar euro ve altın karşısında süratle değer kaybetmekte, diğer para ve değerler doların yerine ikame edilmektedir.

Kâfirlerin hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayacaktır.

 

 

***

 

 

 

 

Din-ilim-ekonomi ve siyaset ilişkisi

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

13.02.2008

İnsanda duygu, düşünce, yapma ve anlaşma yetenekleri vardır.

Duygu iyiyi-kötüden, düşünce doğruyu-yanlıştan, yapma zararlıyı-yararlıdan, anlaşma dengeyi-ezmekten ayıran melekelerdir. Bunların hiçbirisi kendi başına oluşup var olamazlar, topluluk yani insanların birlikte yaşaması sayesinde oluşurlar.

Duygularımızı “sanat” ile, düşüncelerimizi “dil” ile, yapmalarımızı “teknik” ile, anlaşmalarımızı “hukuk” ile yaparız. Topluluğa bunlar aracılığı ile verir, bunlar aracılığı ile alırız.

Duygularda “sevgi”, düşüncelerde “tartışma”, yapmalarda “çıkar”, anlaşmalarda da “korku” etkinlik aracıdır. Başkalarından korktuğumuz için toplanır, bir araya gelir, birleşir ve güçlü oluruz.

Duygular ihtiyaçları belirler ve ne yapılacağına karar verir.

Düşünceler belirlenen ihtiyaçların nasıl yapılacağına karar verir.

Yapmalar yapılacakların ne zaman ve nerede yapacağımıza karar verir.

Anlaşmalar ise ortak olarak elde edilen ürünlerin paylaşılmasını düzenler.

***

Din, duygularımızın “sanat” vasıtasıyla içtimaileşmiş müessesesidir.

İlim, düşüncelerimizin “dil” vasıtasıyla içtimaileşmiş müessesesidir.

Ekonomi, yapmalarımızın “teknik” ile içtimaileşmiş müessesesidir.

Yönetim, anlaşmalarımızın “hukuk” ile içtimaileşmiş müessesesidir.

Böylece topluluk da ortak duygu, düşünce, yapma ve anlaşmalarla oluşan insan gibi bir varlıktır.

Din ne yapılacağına, ilim nasıl yapılacağına, ekonomi kimin yapacağına, yönetim ise yapılanların kime ait olacağına karar verir.

Din sevgiye, ilim tartışmaya, ekonomi menfaate/çıkara ve yönetim de güce dayanır.

***

Uygarlık/medeniyet, birbirlerine benzeyen ama aralarında ilişkileri az olan düzenden, birbirlerine benzemeyen ama aralarında işbölümü içinde birbirlerine dayanan ve yardımlaşan düzene geçmedir.

Topluluğun birbirine benzer olmaları değil, farklı olmaları birliği ve bölünmez bütünlüğü sağlar.

Kişilerin anlaşabilmeleri, duygu ve düşüncelerini birbirlerine aktarabilmeleri ve birlikte iş yapabilmeleri için birbirlerini tanımaları ve kimin ne olduğumu bilmeleri gerekir. Bunun için kıyafet serbestliğine ihtiyaç vardır; yahut kıyafet farklılığına dayanan bir düzene ihtiyaç vardır.

Topluluğun farklılıklar içinde bir arada yaşamasının sağlanması için gruplaşmalara ihtiyaç vardır. Buna “çoklu sistem” diyoruz. Bir topluluk içinde değişik din ve mezhepler olacak, halk o din veya mezhepten istediğini seçecek, böylece birbirleriyle anlaşabilenler bir araya gelmiş olacaklardır.

Topluluk içinde değişik okullar, değişik ilmî ve sosyal gruplar olacak, kişiler o gruplardan istediklerine katılacaktır.

Toplulukta yine değişik ekonomik gruplar, mesleki dayanışma grupları olacak ve bunlar oralarda yani kendi alanlarında faaliyet göstereceklerdir. Çoklu siyasi partiler olacak ve kişiler oralarda dayanışacaklardır.

Bilgisizlikten doğan zararları ilmî, ihmalden doğan zararları dinî, beceriksizlikten doğan zararları meslekî, kasten iras edilen zararları siyasi dayanışma ortaklıkları tazmin eder yani sigortalar. Böylece tüm hayat aidatsız sigortalanmış olur. Her sosyal grup kendi eğitimini yaptırır ve güvenceli diploma yani sigortalanmış diploma verir.

İşte, “III. bin yıl uygarlığı” bu denge ve düzen üzerinde kurulacaktır.

 

 

***

 

 

 

 

III. bin yılda TÜRKİYE (1)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

19.02.2008

Tarihte Sümer/Mezopotamya ve Mısır medeniyetleri ile Ortadoğu tek ekonomik ve sosyal çevre olmuştur. Sonra İbraniler gelmiş, Akdeniz ve Karadeniz’i ekonomik ve sosyal olarak bir iç göl hâline getirmiş, kurdukları uygarlık iç denizler medeniyeti olmuş, Hazar Denizi de bu medeniyet havzasına katılmıştır.

İslâm Medeniyeti sayesinde eski dünyayı oluşturan kıtalar olan Asya, Avrupa ve Afrika tek medeniyet havzası olmuş, tek ekonomik, sosyal ve kültürel çevre hâline gelmiştir.

Batı Uygarlığı Amerika’yı keşfederek, ayrıca ulaşım ve haberleşme ile yeryüzünü tek ekonomik ve sosyal çevre yani tek uygarlık hâline getirmiştir. Batı dünyası bu gelişimini 20. yüzyılda tamamlamıştır.

İşte, “küreselleşme” veya “globalleşme” denen olgu budur.

Bugün III. bin yıla giderken yeni uygarlığın-yeni medeniyetin yani “III. bin yıl medeniyeti”nin doğuş sancılarını çekiyoruz...

***

III. bin yıl uygarlığı/medeniyeti de kara uygarlığı olacaktır. Yani geleceğin dünyasındaki “deniz kentleri” belki III. bin yılın sonlarına doğru oluşacaktır.

Şimdilik denizler -bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da- daha çok seyrüsefer için kullanılacak; ayrıca balık avcılığı gibi küçük çapta ekonomiye katkıda bulunacak, oralardan değişik katı ve sıvı madenler çıkarılacak; ancak dünya denizlerinin karalar ile yarışacak durumu belki IV. bin yılında olacak ve oluşacaktır.

Karaların çoğu kuzey yarımkürededir ve kuzey yarımküresinin de yarısında yığılmıştır. Dolayısıyla karalar yeryüzünün dörtte birinde toplanmıştır. Karadeniz, Akdeniz ve Hazar Denizi ile iç denizler oluşmuştur. Hattâ Atlas Okyanusu da bir iç denizi durumuna gelmiştir.

İşte bu karaların merkezinde “Türkiye” bulunmaktadır.

***

Türkiye yeryüzü kıta çeyreğinin ortasında bulunması dolayısıyla dünyanın merkezinde olan ülke konumundadır.

Türkiye Amerika’nın batısı ile Asya’nın doğusunun tam ortasındadır.

Türkiye Kuzey Buz Denizi ile Ümit Burnu yani Güney Afrika’nın da tam ortasındadır.

Akdeniz ile Karadeniz’i bağlayan boğazlar Türkiye’dedir.

Ayrıca Avrupa’yı, hattâ Afrika’yı Asya’ya bağlayan yollar da Türkiye’den geçmektedir.

Türkiye dünyanın coğrafi merkezindedir.

Dünya tek ekonomik ve sosyal çevre olmaya başlayınca, “Türkiye” ister istemez dünyanın baş ülkesi hâline gelmektedir.

İşte bu coğrafi ve stratejik konum Türkiye’ye büyük avantajlar sağladığı gibi; aynı zamanda Türkiye’nin hasımlarını da çoğaltmaktadır.

Elbette bu konum sebebiyle oluşan tehlikeleri bertaraf edecek çare ve çözümler, daha doğrusu projeler vardır. Bir sonraki yazımızda bu çözüm ve projeler üzerinde duralım; inşaallah…

Selâm, sevgi ve dualarımla…

 

 

***

 

 

 

 

III. bin yılda TÜRKİYE (2)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

20.02.2008

Yazımızın bir önceki bölümünde Türkiye’nin coğrafi ve stratejik konumunu ve bu konumun Türkiye’ye büyük avantajlar sağladığını; ancak, bu durumun aynı zamanda Türkiye’nin hasımlarını da çoğalttığını yazdık.

Bugün de bu önemli meselenin diğer detayları üzerinde duralım.

-Önce Avrupa Birliği bu konumundan dolayı Türkiye’yi kendisine katmak istemektedir.

-Eski Sovyetler (Rusya ve diğerleri) Türkiye’yi kendi parçası hâline getirmek istemektedir.

-ABD eline geçirdiği dünya hakimiyetini Türkiye’den devam ettirmek ve sürdürmek istemektedir.

-İsrail kendi uygarlığını ya da BOP-BİP gibi projelerini Türkiye’den oluşturma çabasındadır.

-Çin ve Hint bu oluşumdan hoşlanmıyor; İran’ı destekleyerek Türkiye’nin hakimiyetini önlemeye çalışıyorlar.

***

Türkiye bu durumdan ancak yeni bir siyasi strateji ile yararlanabilir.

-Türkiye coğrafi bakımdan büyümeyi durdurmalı, kendi bulunduğu yere razı olmalıdır. Mustafa Kemal ve arkadaşları ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ anlayışı ile bu siyaseti ortaya koymuşlardır. Bu sayede İkinci Cihan Savaşı’na girmedik. Bu bakımdan bizim Avrupa Birliği’ne girmemiz tehlikedir.

-Türkiye güçlü savunma ordusunu oluşturmalı ve kendi kendisini koruyabilmelidir. Türkiye silahlarını kendisi üretmelidir. Türkiye’nin saldırı ordusu ve silahı olmamalıdır. Türkiye’nin atom bombasına ihtiyacı yoktur. Kimse Türkiye’den korkmamalı ama, gücünden dolayı aynı zamanda hiç kimse Türkiye’ye saldırma cesaretini gösterememelidir.

-Türkiye dünyadaki bloklardan hiçbirisine katılmamalıdır. AB’den, ABD’den, Rusya’dan, Çin’den ve Hint’ten eşit uzaklıkta ve yakınlıkta olmalıdır. Bu yetmez. Türkiye tam lâik ülke olmalıdır. Dünyanın bütün dinlerinin İstanbul’da siteleri olmalıdır, mabetleri olmalıdır, okulları olmalıdır. Türkiye dünyanın kültür merkezi olmalıdır.

-Türkiye ekonomik açıdan açık pazar ülke olmalıdır. Gümrükler ve vizeler kalkmalıdır. Türkiye’ye dünyadan her türlü mallar rahatlıkla gelmeli ve gitmelidir. Türkiye’ye herkes gelebilmeli ve gidebilmelidir. Türkiye’de isteyen bir yerden izin almadan çalışabilmelidir.

***

İşte, Türkiye’nin genel stratejisinde ve siyasetinde bu dört esas hakim olursa; o zaman Türkiye’nin düşmanları azalır, dostları çoğalır ve Türkiye gelecekteki dünyanın yani “III. Bin Yıl Uygarlığı”nın merkezi olur. Türkiye sorunlarını buna göre çözmelidir.

Türkiye sadece İstanbul üzerinden dünyadaki trafiği taşıyamaz. Bir taraftan İstanbul Boğazı üzerindeki köprüler yetmez olur, diğer taraftan boğazlar tıkanır. Bunun için İzmir’in de devreye sokulması gerekir. Daha sonra İskenderun da devreye girebilir.

İzmir deniz vapurları limanı hâline getirilmeli. Ayrıca İstanbul ve İzmir’den Ankara ve Konya istikametlerine araba trenlerini taşıyan raylar döşenmeli ve İstanbul’un yükü öncelikle İzmir’e aktarılabilmelidir. İzmir Akevler Adil Düzen Çalışanı Harun Özdemir arkadaşımızın bir “İzmir Megakent Projesi” çalışması vardır. Bu proje bu amaçla değerlendirilmelidir.

Not: Bu yazılarımın üzerine ve anlattıklarımın daha da iyi anlaşılıp pekişmesi için; Yusuf Kaplan’ın ‘21. yüzyılı “TÜRKİYE” başlatacak…’ makalesi (Yeni Şafak, 04.02.2008) ile bizim ‘İSLÂM Devlet ve Dünya Düzeni’ kitabımız (büyük boy, iki cilt, 1200 sayfa) ve www.akevler.org’daki son on yıllık -hâlen İstanbul’un iki yakasında haftalık olarak devam etmekte olan- ‘Kur’an ve İlim Seminerleri’ ve ‘Adil Düzen Dersleri’ notlarını okumanızı tavsiye ederim… Vesselâm…

 

 

***

 

 

 

 

İki ekonomi düzeninde işletmeler

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

29.02.2008

Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada giderek artan bir düzensizlik ve zulüm var. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler sıkıntı içinde bulunuyor. Ayakta kalma ve varlıklarını sürdürme çabası içinde çırpınıp duruyorlar.

Sadece tekeller, tröstler, büyükler, uluslararası büyük şirketler, geliştirip dünya çapında büyüttükleri devasa işletmeleri ile varlıklarını sürdürüyorlar. Ancak bu yapılanma ve oluşum milyarlarca insanın sömürülmesine dayanıyor.

Sömürü sermayesi, halkın aleyhine işleyen bu sömürü çarkını Batı tipi işletme sistemine dayandırmış bulunuyor.

Bugünkü yazımızda önce Batı tipi işletmeleri kısaca anlattıktan sonra, Adil Ekonomik Düzende olması gereken işletme modeli üzerinde duralım.

***

“Batı ekonomi düzeni”nde bir müteşebbis, bir girişimci ne yapar?

Banka”ya gider, teminat gösterir, bankadan kredi alır ve onunla;

-Tesisi aylık kira ile kiralar.

-İşçilerle anlaşır ve çalışma ekibini kurar.

-Ham madde temini için piyasaya gider ve ham madde alır.

-Üretimini yapar ve elde ettiği malı piyasaya sürer ve pazarlar.

Müteşebbis elde ettiği paranın vergisini verir, kendi karnını doyurmuş olur.

Bankaya olan borcunu da faizi ile öder.

Kâr etmişse veya ediyorsa çalışmalarına devam eder…

Zarar etmişse iflas eder ve bu arada gösterdiği teminat da elden gider...

Batı ekonomi düzenindeki bu işletmeler sonunda tekelleşir. Önce altın tekeli, sonra toprak tekeli, sonra sanayi tekeli, sonra banka tekeli doğmuştur.

Şimdi de devlet tekeli için mücadele edilmektedir.

Batı ekonomi düzenindeki bu tekelleşmeyi sosyalizm ile başaramayınca, şimdi kapitalizm ile yapmaya çalışmaktadırlar. Bunlarda kâr-zarar hesapları para üzerinden yapılır, vergiler üretilen maldan değil paradan alınır!

***

“Adil Ekonomik Düzen”de bir müteşebbis, bir girişimci ne yapar?

Adil Ekonomik Düzende mekanizma farklı bir şekilde işlemektedir.

-Halka “sipariş kredisi” verilir.

-Çalışanlara “çalışma kredisi” verilir.

-İşverenlere “mamul madde kredisi” verilir.

-Tüccarlara “kredileşme kredileri” verilir ve işlemler tamamlanır.

Bundan sonra bunlar “ortaklık” prensipleri içinde bir araya gelir ve birlikte işletmelerini kurarlar.

Ortaklıkların hepsi aralarında anlaştıkları ve sözleşmelerinde yazdıkları üzere “üretimden pay” alırlar.

Kâr hesapları mal üzerinden yapılır, devlet maldan vergi alır. Bu arada en önemlisi krediler faizsizdir.

Kredisini ödeyemeyenin sadece borçlanma ehliyeti düşürülür; cebri icra ile malları ve işi elinden alınmaz.

Başta da ifade ettiğimiz üzere, Batı tipi işletmeler ile Adil Ekonomik Düzen işletmeleri arasındaki temel farklar, aynı zamanda çağımızdaki ekonomik sıkıntı ve krizlerin sebeplerini de bünyesinde barındırmaktadırlar.

İki ekonomi düzeni arasındaki temel özellikler ve ana prensipler ile iki düzen arasındaki bazı farklar üzerinde, bir sonraki yazımızda durmaya devam edeceğiz…

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2008 Yazıları
1-2008 Ocak
962 Okunma
2-2008 Şubat
976 Okunma
3-2008 Mart
1030 Okunma
4-2008 Nisan
977 Okunma
5-2008 Mayıs
951 Okunma
6-2008 Haziran
1013 Okunma
7-2008 Temmuz
1078 Okunma
8-2008 Ağustos
1012 Okunma
9-2008 Eylül
880 Okunma
10-2008 Ekim
955 Okunma
11-2008 Kasım
956 Okunma
12-2008 Aralık
991 Okunma