İSLAMDA ÖRTÜ
Süleyman Karagülle
1537 Okunma
MÜSLÜMANCA YAŞAMAK MÜMKÜN MÜ;?

VI. MÜSLÜMANCA YASAMAK MÜMKÜN MÜ?

Diyorlar ki; "Sizin Müslüman'ca yasamanıza mani mi oldular?"

Türkiye'de bugünkü şartlarda yalan söylemeden yasamak mümkün değildir. O kadar ağır vergiler vardır, o kadar suç ve ceza vardır ki; eğer herkes doğru söylese bütün Türk milletinin açlıktan ölmesi ve bütün milletin hapse girmesi gerekir. Bu sebepledir ki herkes yalan söylemek zorunda kalıyor.

Artık bunları meşru göreceksiniz.

Kırgızistan’da bulunduğum yıllarda basımdan bir olay geçti. Birisine ev satıyordum. Noter olan hanim tutturdu, Türkiye'deki hanımından izin alman gerekir, dedi. Ben ne kadar açıkladımsa da kabul etmedi. Alici bir kaç som (Kırgız parası) verdi de noter hanim nihayet yumuşadı ama benden sunu istedi: "Sen evli değilim diye imza vereceksin!" Ben de satma muamelesini tamamlayabilmek için bu yalan beyana imza attım.

Hangimizin emlâk beyanı doğrudur. Ben doğru beyan versem, evin kirasından çok emlâk vergisi vermem gerekir.

Demek ki ben Müslüman’ım ama yalan söylemek zorunda kalıyorum.

O halde bu şartlarda ben Müslümanlığı yasamıyorum.

Türkiye'de günümüzdeki şartlarda verdiğiniz sözü yerine getirmeniz mümkün değildir. Siz on yerden söz alıyorsunuz, ona karsı bir söz veriyorsunuz. On yer veya kişi de sözünü yerine getirmiyor; dolayısıyla siz de sözünüzü yerine getiremiyorsunuz.

H. Peygamber as. diyor ki; "Münafığın alâmeti üçtür: 1.Yalan söyler, 2. Sözünde durmaz, 3. Emanete hıyanet eder."

Demek ki ben yalan söylüyorum, sözümü yerine getiremiyorum;

O halde ben Müslüman olamıyorum.

Müslüman başkasının hakkini yemez; yedirmez, yani vergi kaçırmaz. Ben her gün vergi kaçırmak zorunda kalıyorum. Çünkü devlet enflasyondan da vergi istiyor. Yani beni yalana zorluyor. Kazanmadığım şeyi benden istiyor. Sadece bununla da kalmıyor; eğer hile yapmazsan ve yalan söylemezsen hiçbir is yapamazsın. Çünkü serbest rekabet hile üzerinde kurulmuştur. Ben nerede ve nasıl hilesiz ve yalansız bir is yapacağım?

Bu durumda her gün haram mal yiyorum, demektir.

Peki bu şartlarda ben nasıl Müslüman olabilirim?

Bir ise başladığım zaman çevrem bana karsı saldırıya geçiyor. Ben is yapmadığım zaman devlet benden hiç bir şey istemiyor. Ama eğer bir ise kalkışırsam; bir de bakarsınız ki, belediyeci gelir, sağlıkçı gelir, elektrikçi gelir, maliyeci gelir, avantacı gelir, komşu gelir... Hâsılı herkes sana saldırır. Yani is yaptığın için cezalandırılırsın. Nihayet isi yarim bırakıp kaçar gidersin.

Halbuki bir hayır ise başladın mi onu bitirmek farzdır. Sabır her şeyin basında emredilmiş olan bir ibadettir. Ben nasıl Müslüman’ım ki başladığım hiç bir isi sona erdiremiyorum.

Deniyor ki; "İbadetlerinizde serbestsiniz, daha ne istiyorsunuz?"

İbadet kendi basına gaye değildir. İbadet, iyi insan olmak için bir eğitim aracıdır. İbadetler ; benim yalan söylememem, sözümde durmam, kimsenin hakkini yememem, hile yapmamam, rüşvet vermemem ve hayırlı isler yapmam içindir. Eğer bunları yapamıyorsam o ibadetlerin ne yararı vardır?

O halde ben Türkiye'de Müslüman olarak yasayamıyorum.

Onun için adil düzen istiyorum. Doğru olmam, yalan söylememem, rüşvet vermemem, sözümde durmam, yararlı isler yapmam, adil olmam için yeni bir düzen istiyorum. Müslüman olarak bunun için siyaset yapıyorum. Yoksa iktidar olmak veya birini iktidar yapmak için siyaset yapmıyorum.

Kaldı ki, İslâmiyet’in emrettiği ibadetleri de ben istediğim gibi yapamıyorum. Ben hacı olamıyorum. Çünkü Suudi hükümeti benden vize istiyor; oysa, vize istenen yerde hacılık geçerli değildir. Türkiye hükümeti vizeyi kaldırma talebinde bulunacağına, hatta tehdit edeceğine; o da başka bir şey dayatıyor ve karadan hacca gidemezsin diyor!

Bu ne biçim ibadet özgürlüğü?

Kurban keserim; derini sen istediğin yere veremezsin diyor! İbadet adına kurban kesmezse derisine karışmıyor, ama ibadet adına keserse devlet elini kolunu bağlıyor.

Bu ne biçim lâiklik ve ibadet özgürlüğü?

Namaz İslâmiyet’in asli ve temel ibadetidir. Ama ben, benim istediğim imamın arkasında namaz kılamıyorum. İstediğim şekilde namaz kılamıyorum. Diyanet İsleri adi altında bir teşkilât var. O teşkilât nasıl namaz kılmamı istiyorsa ben de öyle kılmağa mecburum. O teşkilât kimin arkasında namaz kılmamı emrediyorsa ben onun arkasında kılmaya mecburum. Diyanet İsleri Başkanlığına Aziz Nesin veya Fakir Başkurt getirilebilir. O da Lenin'in, Stalin'in, Mao'nun, Hitler'in, Kemal'in heykellerini diker ve artık bunlara ibadet edeceksiniz, diyebilir. Ben de onlara tapmaya mecbur kalırım. Bunun böyle olmasına bugün mâni bir mevzuat yoktur.

İste ben dinimde böyle ve bu kadar hürüm.

İslâmiyet’in temel ilkesi Allah'tan başka kimseye tapmamaktır. Ona saygı durusu yapmamaktır. Siz Atatürk'ün heykelini dikiyor ve heykeline saygıyı kendisine saygı gibi gösteriyorsunuz. Oysa H. Isa da bizim peygamberimizdir. Ona saygı göstermek bize farzdır; ama Onun haçına saygı küfürdür. Siz öyle yapıyorsunuz ki, heykele tapmayı kendisine saygı diyorsunuz. Ben heykelin karsısında durup saygı göstermezsem devletime saygı göstermemiş olurum? Bu uygulama İslâmiyet’e aykırıdır. İslâmiyet’e göre, heykelin karsısında durup heykele saygı göstersem dinsiz olurum, politeist olurum. Ama siz beni bunu yapmaya zorluyorsunuz.

Bu ne biçim inanç hürriyetidir?

Allah insanlara namuslu ve iffetli olmayı emretmiştir. Evlilik dişi ilişkilerde bulunmamayı emretmiştir. Bunun mesajı da başörtüsü dür. Siz beni zorluyorsunuz ve zorla basımı açtırıyorsunuz. Dini inançlarıma göre günah isletiyorsunuz. Basımı açmazsam okullarınızda ve üniversitelerinizde okutmuyorsunuz. Basımı açmazsam kamu görevinde istihdam ettirmiyorsunuz. Hatta doktorluk veya avukatlık gibi serbest meslek bile yaptırmıyorsunuz. Sonra da camiye gitmene mâni olan mi var diyorsunuz.

Bu ne biçim bir inanç özgürlüğüdür?

Allah İslâmiyet’i söyle tarif ediyor:

Önce öğreneceksin, sonra yapacaksın, sonra öğreteceksin, sonra ikna edersen birleşip birlikte inandıklarınızı yapacaksın.

Ben öğrenme imkânından mahrum bulunuyorum.

Sen diyorsun ki; "Ben ne istersem onu öğreneceksin!"

Yukarıda anlattığım üzere, ben öğrendiklerimi yapmaktan acizim. Öğrendiklerimin ve inandıklarımın tam terslerini yapmağa mecbur oluyorum. Öğretemiyorum; çünkü tevhide-i tedrisat vardır. Diğer Müslümanlarla birleşemiyorum; çünkü dini örgütlenmem yasak.

Bu durumda ben nasıl bir Müslüman’ım?

Beni zorla kilise nikâhı ile evlendiriyorsun; boşanamıyorum, ikinci evliliği yapamıyorum. Evlilik dişi ilişkilere girişmek zorunda kalıyorum. Bu da büyük günah oluyor. Beni bu kötülükleri yapmaya kim zorluyor? Düzen. İste biz kötülüklerin kaynağı olan bu düzenin değişmesini ve yerine iyiliklerin kaynağı olan bir düzenin kurulmasını istiyoruz.

Müslümanların bir kısmi; "Bu kötü düzenin meşru yoldan değiştirilmesi, geliştirilmesi ve düzeltilmesi mümkün değildir" diyor ve halkı eşkıyalığa sürüklüyor.

Biz de kırk yıldır; "İslâm düzeni ancak meşru yoldan değişebilir. Değişmiyorsa, ihtilâl yapılmaz, isyan yapılmaz; hicret edilir" diye telkin ediyor ve onları legal sınırlar içinde tutuyoruz. "Cemiyet kurun, vakıf kurun, şirket kurun, parti kurun… ve mücadelenizi öyle sürdürün" diyoruz ve halkı meşru sınırlara çekiyoruz. Bölücülükten ve anarşiden uzak tutuyoruz; siz ise onları PKK'lilarin yanına itiyorsunuz. Vakıfları, dernekleri, şirketleri ve partileri uyduruk bahanelerle kapatıyorsunuz.

Bütün bunları yaptıktan sonra da hiç çekinmeden;

"Sizin namazınıza mâni olan mi var?!!" diyorsunuz.

Simdi bu anlattıklarımızdan da çok açık olarak görülüyor ki, düşman alenen bize saldırmaktadır. "Ben yenensem sizi yiyeceğim ve yok edeceğim!" demektedir. Bu, onlar için gayet normaldir. Çünkü onlar kuvvete inanıyorlar ve kuvvetlinin hakli olduğuna kanidirler. Fırsat ellerine geçer geçmez bize saldırıyorlar. Bizi eziyorlar...

Öyleyse, bu durumda biz ne yapacağız?

Bizim bu yazımızda anlatmak istediğimiz asil mesele budur.

Bunun için önce İslâmiyet’in örtü ile ilgili hükümlerini sıralayalım ve eğer İslâm düzeninde olsak nasıl hareket edeceğimizi bilelim.

İslâm düzeninde olmadığımız zaman da ne yapacaklarımızı yine şeriat bize öğretmektedir. Ona da kulak verelim ve bugün ona göre hareket edelim.

Bir gün ülkemizi gerçekten demokratik ve lâik düzene kavuşturduğumuzda o zaman Müslüman'ca yasarız: Yalan söylemeyiz, sözümüzde dururuz, hile yapmayız, çalmayız, vergi kaçırmayız, rüşvet vermeyiz, istediğimiz gibi evlilik yaparız, geçinemezsek boşanırız, istediklerimizi öğrenir ve öğretiriz, biz ne istersek ona inanırız, biz nasıl istersek ona göre ibadet ederiz, biz kimi seçer ve istersek onun arkasında namaz kılarız...

Simdi bu bozuk düzende Müslüman'ca yasamak değil; demokratik ve lâik düzeni getirerek o düzende Müslüman'ca yasamak esastır. H. Peygamber as. Mekke'de bir şey yapmayı emretmedi; Medine'ye gelip gerçekten demokratik ve lâik bir düzen kurduktan sonra Müslümanlara nasıl yasayacaklarını öğretti.

Vereceğimiz Fetvaların Ne Olacağı?

Vereceğimiz fetvaların ne olacağı şimdiden anlaşılmıştır:

Düzenle çatışmayın. Düzene uyun. Düzeni değiştirmeye çalısın. Meşru yoldan, barışçı yoldan, uzlaşmacı yoldan bunu yapın. Meşru derken; bugünkü kanunların izin verdiği ve bugünkü yöneticilerin müsaade ettiği nispette düzeni değiştirmeye çalısalım. Anayasal yoldan değiştirmeye çalısalım.

Türkiye'nin düşmanları halkı yöneticilere saldırtmakta ve böylece halkın ayaklanmasını istemektedirler. Halkı ve orduyu bölmek istemektedirler. Bütün bu oyunlar hep onun içindir. Biz iste bütün bu oyunlara ve zulümlere karsı sabredeceğiz. Sonunda zafer bizim olacaktır. Biz seksen yıldan beri sabrediyoruz. Sonunda hep biz kazanıyoruz. Biz karsı gelip isyanlara kalkışsaydık, ne olurdu? Simdi Türkiye'de biz değil düşmanlarımız yasardı. Ülke eğer iç savaşa gidecekse, bu durumda bırakın ateistlerin dedikleri olsun. Basımızı açalım. Bu tür şeyleri mesele yapmayalım. Allah zorunluluk içinde yapılanlardan bizi sorumlu tutmaz.

Sakin hâ; uzlete çekilip de, biz ibadetlerimizi evlerimizde yapalım, okullar onların olsun, is hayati onların olsun, siyaset onların olsun, demeyin. İmanınızı ve amelinizi sürdürün. hattâ daha da çoğaltın; ama zaruretler gerektiriyorsa basınızı açın ve tüm hayata katilin. Öğrenci olun, öğretmen olun, milletvekili olun, bakan olun, asker olun, tüccar olun, mühendis olun... Hayattan kaçmayın. Bunları sizin yani kendiniz için yapmayacaksınız; Bunları Allah için yapacaksınız. Barış için yapacaksınız. Düzen için yapacaksınız.

Allah iç savaşa izin vermemiştir. Eğer dayanılmaz baskılara maruz kalırsak o zaman da göç etmeliyiz. Bunun için bütün Müslümanlara tavsiye ederim; Ülke içinde hak için gayrete devam ederken, bir kardeşimiz de dışarıya gitsin ve orada bize yer hazırlasın. Baskı dayanılmaz olursa oraya hicret edebilelim. Bu ayni zamanda ülkemizin ekonomik olarak güçlenmesine ve yayılmasına da imkân verir. Bu vesileyle oralara da hak düzenini yaymış oluruz.