İSLAMDA ÖRTÜ
Süleyman Karagülle
1931 Okunma
KEMALİZMİN İLKELERİ

V. KEMALIZM ILKELERI

Bugün Kemalist olduklarını iddia edip kendi herzelerini millete yutturmak isteyenlere bazı gerçekleri sormanız gerekir. Kemalizm'i onlara öğretmeniz gerekir. Nedir bu gerçekler ve ilkeler?

1. Hakimiyet-i Milliye

Kemalizm'in birinci ilkesi Milli Hakimiyet tir. Mustafa Kemal bunu daha Anadolu'ya ilk çıktığı günlerde Amasya Tamimi 'de belirtmiştir. Simdi Bati uşakları Türkiye'yi Avrupa’nın bir vilâyeti haline getirmek istemektedirler. Milli hakimiyet yerine Avrupa hakimiyetini tesis etmek için kapılarını aşındırmaktadırlar. Bu ne biçim Atatürkçülüktür? Kemalizm'in temel direği milli hakimiyettir. Bunu kaldırdınız mi elinizde ne kalır? İstiklâl Savası 'nine mânâsı nedir?

2 Kuvvay-i Milliye

Kemalizm'in ikinci ilkesi Kuvvay-i Milliye dır. Yani ülkeni kendi ordun ve kendi silâhın ile koruyacaksın. Kendi silâhını kendin üreteceksin. Kendi gücünü kendin tesis edeceksin. NATO 'da yer alalım diye kendi silâh fabrikalarını ve kendi uçak fabrikasını kapatıp Milli orduyu NATO'nun bir parçası haline getiren zihniyet nasıl Kemalist olur? Açın Büyük Nutuk kitabini okuyun. Mustafa Kemal orada hep mandacılara karsı yürüttüğü savası anlatmaktadır.

Kuvvay-i Milliyetin temeli Milli Ekonomi dır. Bu da ancak sağlam paraya dayanır. Bakin bakalım Mustafa Kemal zamanında Türkiye'de enflasyon var midir? Kemalizm siyaseti dışa karsı borçlu olmamaya dayanır. En büyük savası kapitülasyonlara karsı vermiş ve o devirdeki yönetim Osmanlı borçlarını son kurusuna kadar ödemiştir. Milli Ekonomi ülkeyi yabancı sermayenin sömürüsünden kurtarmakla olur. Bunu gerçekleştirmek amacıyla yabancı isletmeleri devletleştirmiş, İktisadi devlet teşekküllerini (KIT) kurarak Türkiye'yi kapitalizmin sömürüsünden korumuştur. Batıcılar ne yapıyor? Ülkeyi yüz milyar dolar borçlu hâle getirdiler. IMF adi altında Duyun-i Umumiye 'yi yeniden dirilttiler veya hortlattılar. Türkiye'yi yabacı sermayenin çiftliği hâline getirdiler. Simdi 'özelleştirme' teranesi ile Mustafa Kemal'in kurduğu tesisleri düşmanlara satıyorlar. İktidara gelen her hükümetin ideali Türkiye'yi Batili kapitalistlere peşkeş çekmek veya teslim etmek. Bu ne biçim Kemalizm?

Devletçilik ilkesi

Türkiye "devletçilik" ilkesini benimsemiştir. Bu sosyalizm değildir. Çünkü sosyalistler halkın elinden servetlerini aldılar. Mustafa Kemal ise öyle yapmadı. Mustafa Kemal halkın yapamadığı isleri devlete yaptırdı. Yani ülkeyi sosyalizme sokmadan kapitalizme karsı korudu. Bu sistem biraz değiştirilip geliştirilecek olursa gelecek dünyanın sistemi olacaktır.

Devletçiliğin Türkiye'ye sağladığı önemli yararlar vardır:

a) Devletçilik sayesinde Türkiye tarım döneminden sanayi dönemine geçmiştir; hem de sadece kendi öz kaynakları ve öz imkânları ile geçmiştir. Halk bu dönemde kentlerde is bulmuş ve bu sayede kentlere taşınmaya başlamıştır.

b) Halk devletçilik sayesinde eğitilmiş ve sanayi üretimindeki yerini almıştır. Bu eğitimden yararlanan özel sektör de buralarda yetişen kadroları transfer ederek bugünkü gelişmiş Türkiye seviyesine ulaşmıştır.

c) Devletçilik sayesinde Bati teknolojisi Türkiye'ye transfer oldu. Köydeki halkın bu teknolojiyi transfer etmesi mümkün değildi. Ben daha lise talebesi iken bir defasında kendi ilçeme uğramıştım. Orada babamın tanıdığı bir tüccar vardı, tekstil ürünleri satıyordu. Gururlanarak; "Burada yerli mal yoktur!" demişti. Bunun üzerine kendisine, bu malların çoğu ithal olduğu için geri kaldığımızı anlatmaya çalışmıştım. İste o günlerden bu günlere Sümer bank sayesinde gelmiş bulunuyoruz.

d) Nihayet, Bati kapitalinin Türkiye'yi düşündüğü gibi sömürememesi ve Türkiye'nin hâlâ direnebilmiş olması devletçilik sayesinde olmuştur.

Simdi ne yapılıyor?

O güzelim tesisler yağma ediliyor.

Ne imiş? Efendim, bunlar zarar ediyormuş!

Neden zarar ediyor? Çünkü devlet zarar ettiriyor!

Evet, önce kendisi zarar ettiriyor; sonra da zarar ediyor diye peşkeş çekiyor.

İste Bati hainliği budur.

KİT’ler neden zarar ediyor?

1) Türkiye'de herkes vergi kaçırıyor, KİT’ler ise vergiyi tam ödüyor. % 50'yi bulan vergilerden kurtulan özel sektör mallarını piyasaya yari fiyatla sürüyor. KİT’ler bu durumda özel sektör ile nasıl rekabet edebilsin? Devlete yük deyince, aldığı verginin yarısını iade ediyor. Kapatsa, devletin geliri ondan daha fazla azalacaktır.

Bunun ne gibi bir mânâsı vardır?

2) Devlet kredileri tüccarlara veriyor. Onlar da üretim yerine ithalâta yöneliyor. Halk issiz kalıyor. Halka is bulamayan devlet KİT’leri tavsiyeli veya torpilli personel ile dolduruyor. Bu da isletmelere ek yük getiriyor. Bunları tasfiye edince issizlerin şayisi çoğalacaktır.

Bu ne biçim tedbirdir?

3) Bu ağır baskılar yetmiyormuş gibi, devlet ayrıca bunların fiyat politikalarını da kendisi belikliyor. Oysa onlar serbest bırakılsa, kendi fiyat politikaları ile devlete yük olmadan kendilerini yaşatacaklardır.

Peki, KİT’leri kapattıktan sonra artık sen ne yapacaksın?

Devlet olarak hangi fiyat politikasını uygulayacaksın?

4) Nihayet, devlet KİT’lerin yöneticilerini kendisi atıyor ve durmadan değiştiriyor. Oysa yöneticileri orada çalışanlar seçse; bu yağmacı, rüşvetçi, işbirlikçi kadro yok olacak ve bu yerlerin devlete yük olması ortadan kalkacaktır.

Özelleştirdikten sonra bu atamaları nasıl yapacaklar?

Bunlar nasıl Kemalist'tirler ki, Mustafa Kemal'in kurduğu ve kendilerine emanet ettiği bu millî kuruluşları yağmalıyorlar.

Hani onlar koruyucu ve bekçi idiler?

Onlar sadece ateizmin bekçileri midir?

Onlar sadece Bati çıkarlarının bekçileri midir?

3. Vahdet-i Kuvve

Kemalizm'in üçüncü ilkesi Vahdet-i Kuvve ilkesidir. Kuvvetler Birliği askerliğin temel dayanağıdır. İstiklâl Savası’nı yapanların bu Vahdet-i Kuvve ilkesine dayanmaları kadar zaruri bir şey olamazdı. Sonra inkılâplar yaparken de yine askerlik ilkesi içinde bu benimsenmiştir. Ancak Mustafa Kemal'in kendisi iki defa çok partili sisteme geçme denemesinde bulunmuş fakat başaramamıştır. Sonra onun en yakın iki asker arkadaşı olan İsmet İnönü ve Mareşal Fevzi Çakmak çok partili sisteme geçerek Vahdet-i Kuvve (kuvvetler birliği) ilkesini kuvvetler ayrılığına çevirmişlerdir.

Vahdet-i Kuvve neye dayanıyordu?

Siyasette Kuvvetler Birliği tek meclis ilkesine dayanıyordu. Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindi. Milletin bu hakimiyeti TBMM'nde tecelli ve temerküz ediyordu. Bunun üstünde bir güç yoktu. Senato yoktu. Anayasa Mahkemesi yoktu. Yani yargı denetimi yoktu. Kanunları yine meclis yorumluyordu.

Tek parti vardı. Ülke partiler tarafından parçalanmıyordu.

Tevhide-i Tedrisat ile tek tip eğitim ve öğretim getirilmişti. Medreseler kapatılmıştı.

Tek tip din varolacaktı. Bu da İslâmiyet’in Hanefi Mezhebi idi. Tüm tarikatlar yasaklanmıştı ve herkes tek tip dini ayinlere zorlanmıştı.

Kabul etmek gerekir ki; bu tek tip siyaset istenen bir siyaset değildir. Ancak bu sayede bugün mütecanis bir Türkiye vardır. Mezhep ve tarikat çekişmeleri sona ermiştir.

İste simdi Vahdet-i Kuvve yerine Kuvvetler Dengesi' ne geçilmiş, çok partili sistem getirilmiş olduğu halde; hâlâ tarikat düşmanlığı ve hâlâ tek tip eğitim ve öğretim peşine koşuluyor. Oysa Türkiye ve dünya bu tek tiplikten artık kaçıyor. Koskoca Sovyetler ve nice sosyalist ülkeler yıkıldı. Çin bile kendi içinde devrim geçiriyor. Bunun tek sebebi ateistlerin Kemalizm'i tahrif ederek kendilerine âlet etmeleridir. İç ve diş politikada Kemalizm'in içi boşaltılmıştır. Bir tek yerde sadakate devam edilmektedir. Ateizmlikte.

Mustafa Kemal ateist mi idi?

Simdi, Mustafa Kemal ateist mi idi? Bunu tartısalım.

İslâmiyet H. Muhammedi as. tarafından Mekke'de tebliğe başlanmıştır. Kur'ân'in âyetlerini ve surelerini okumuştur. Bu sureler, devlet yönetimi ile ilgili hükümlerden ziyade, insanların inançları ile ilgili hükümleri içeriyordu. Mekke'de on üç yıl böyle geçti. Medine'ye göçtükten sonra Medine'de devlet kurulmuş ve Kurdân ondan sonraki surelerde devlet yönetimi ile ilgili hükümler getirmiştir. İslâm devletinin temeli orduya dayanıyordu. Askerler savaşlar yapıyor ve Arabistan’ı tarihinde ilk defa devlet aşamasına getiriyordu. İç örgütlenme ise bürokratik değildi; halk örgütlenmesi seklinde idi. Topluluk sosyal gruplara ayrılıyor ve her grup dayanışma içinde bulunuyordu. Ordu da bunların komutanlarından oluşuyordu. Tek bürokrat vardı ve o da başkan idi.

H. Peygamber öldükten sonra da başkan seçimle geldi. Dört halifenin hepsi seçimle basa geldi ve bürokrasi yoktu. Sonra Emelî Hanedanı gasp yoluyla bu sistemi yürürlükten kaldırdı.

İslâmiyet rasyonalizmi getirdi. Yeni bir medeniyet doğdu. Nitekim Bati Medeniyeti de bu medeniyetin etkisi ile ortaya çıkmıştır. Sonra hakimiyet Osmanlılara geçti. Osmanlılar yaslanmış medeniyete katkıda bulunamadılar ve ömrünü uzattılar. İslâm Medeniyeti çökmüş bulunuyordu. Artık o eskimiş sistemlerle Türkiye yönetilemezdi. Medrese ise hiç bir yenilik getiremiyordu. Bu sebeple Tanzimat'tan beri Batılılaşma hareketleri başlamıştı. Mustafa Kemal, buna engel teşkil eden medrese ve tarikatları kapattı. Düzende yenilik yaptı. Bu arada; "Gökten geldiği iddia edilenlerle Türkiye yönetilmeyecektir" demiştir. Ancak Mustafa Kemal ne İslâmiyet ne de tanrının varlığı aleyhinde tek bir söz bile söylememiştir.

Eğitimde lâikliği getirmiştir, ancak hiçbir zaman ateizm yapılmamıştır. Mescitler kapatılmamış, ibadetler yasaklanmamıştır. Tam tersine ibadetler Türkçeleştirilerek halkın, dinin esasini öğrenmesi istenmiştir. Bu itibarla Mustafa Kemal'i ateist saymaya ait tek bir delil bulunamaz. O dinsiz de değildi. Onun özel hayatında SEK’î zafiyetleri vardı. Ancak bu durum o çağda herkeste vardı. Bu durum onun ateist veya dinsiz olduğunu göstermez.

4. Lâiklik İlkesi

Mustafa Kemal'in dördüncü ilkesi lâiklik tir. Ne var ki bu ilke en son ilkedir. Önemsiz bir ilkedir. Anayasaya ancak 1937'de sokulabilmiştir. Mustafa Kemal Türk gençliğine lâikliği değil cumhuriyeti ve istiklâli emanet etmiştir. Halbuki bugünkü Atatürkçüler Mustafa Kemal’in Hakimiyet-i Milliye, Kuvve-yi Milliye ve Vahdet-i Kuvve ilkelerini unutmuş; sadece lâiklik ilkesini basa geçirmişlerdir. Önce demokrasiyi her şeyin üstüne çıkardılar. Oysa Mustafa Kemal bir tek yerde bile demokrasiden bahsetmemiştir. O hep hakimiyet-i milliyeydi ve cumhuriyeti ilke yapmıştır. Oysa bunlar demokrasiyi Kemalizm'in içine soktular. Sonra lâiklik için ondan da vazgeçtiler. Milleti ve orduyu lâikliğin hatırı için parçalamaktan bile kaçınmadılar; hem de ateizm anlayışındaki lâiklik uğrunda! Dünyada bile tek bir temsilcisi kalmayan lâiklik uğrunda!

Mustafa Kemal'in Lâikliği

Mustafa Kemal'in lâikliliği dört noktada toplanabilir:

1- İslâmiyet’te içtihat vardır. Her ilim adamı kendisi içtihat yapar ve ona göre amel eder; halk da bu ilim adamlarından birisini seçer ve onun içtihadına göre hareket eder. İslâmiyet’te tek dinî veya ilmî lider yoktur. Tek merkezî fetva yoktur. Ancak sultanlar tek mezhep benimsediler ve şeyhülislâmlar atayarak devleti onlara denetlettiler. Bu demokrasilerdeki senatolara veya anayasa mahkemelerine benzer. Mustafa Kemal iste bu şeyhülislâmlığı kaldırdı ve devlet yönetimi şeyhülislâmın denetimi dışına çıkarıldı.

Böyle bir müessese bidatti ve İslâmiyet’te de zaten yoktu.

2- İslâmiyet’te devlet dinî değildir; millî dır, kavmî dır. Bir devletin içinde değişik dinler yasar, bir dinde olanlar da değişik devletler kurarlar. Bu sebepledir ki İslamiyet’te 'halifelik' yani dini liderlik yoktur; papalık yoktur. Kur'ân'in resmî yorumu yoktur. H. Peygamber as.'in açık ifadesi ile ruhbaniyet yoktur. İste Mustafa Kemal buna dayanarak hilafeti kaldırdı ve devleti lâik devlet haline getirdi.

İslâmiyet’te de zaten böyle bir müessese yoktur.

3- İslâmiyet’te esas, inanmak ve amel etmek tir. Ama neye inanmak ve neyi amel etmektir? İlmin verilerine inanıp ona göre amel etmektir. İçtihat ve icmal müesseseleri budur. Oysa Bati'da papalık vardır. Onların beyanları ilmin de üstündedir. Medrese Dogu'da ilmî gücünü kaybedince fetvalara sığınmaya başlamış; devlet adeta mistik bir anlayışla yönetilmeye başlanmıştır. Tarikatlar dünya islerine hakim olmuştur. Mustafa Kemal; "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" diyerek İslamiyet’in temelindeki esasi belirtmiştir. Böylece mistisizmi yönetim dışında bırakmıştır.

İslâmiyet’te de zaten böyle bir yönetim sekli yoktu.

4- İslâmiyet’te askerlik yapanlara 'Müslim' , askerlik yapmayıp bedel verenlere 'zemmi' denmekte idi. Burada din değil de askerlik görevini yapma esastır. Zemmiler ikinci sınıf vatandaş sayılır. Ne var ki, zamanla Muhammediler 'Müslim', Museviler ve İseviler ise 'zemmi' sayılmıştır. Bu da Batılıların düşmanlığını çekiyordu. Mustafa Kemal devlet yönetiminde ve hukukta Müslüman ve Hıristiyanları bir saymıştır.

İslâmiyet’te de zaten böyle bir ayırım yoktu.

Mustafa Kemal'in lâiklik anlayışı iste budur; yoksa ateistlik değildir; İslâm düşmanlığı değildir. Bugün lâikliğe karsı olanlar yukarıdaki ilkelere karsı değildirler. Kimse Diyanet İsleri Başkanlığı’nın fetva merkezi olmasını iddia etmiyor. Kimse hilafetin geri gelmesini düşünmüyor. Kimse ilme aykırı olan şeylerin dini esasların içine alınması gerektiğini söylemiyor. Hıristiyanların nüfusa oranı zaten %1'lere inmiştir, dolayısıyla onlarla da bir meselemiz yoktur. Müslümanların istedikleri 'Müslüman' olarak yasamaktır. Bunun lâiklikle hiç bir ilgisi olmadığı gibi; halk bugün lâikliği maalesef dinsizlik ve ahlâksızlık olarak anlamaktadır. Bunun için ona karsıdır. Bunun ilâcı halka ve mütedeyyin insanlara saldırmak değil; bilâkis onlara ilmî gerçekleri anlatmaktır.