Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
İŞÇİ-İŞVEREN İLİŞKİLERİ

490 Okunma
ASPxHyperLink

KATKI-2-SÜLEYMAN KARAGÜLLE
Süleyman Akdemir

Süleyman KARAGÜLLE

—         Konuşmama, hükmî şahsiyet ile ilgili konuya temas ederek baş-

lıyacağım. Bana göre büyük bir hata yapılmaktadır burada. Evvelâ bugün ki hükmî şahsiyet mefhumu nedir? Kısaca buna temas edelim: Bugün iki türlü hükmî şahsiyet vardır:

1. Gerçek şahıslar bir araya geliyorlar ve bir birlik kuruyorlar. İşte bu birliğe hükmî şahsiyet adı verilmektedir. Her topluluğun hükmî şahsiyeti yoktur. Kanun bazı topluluklara hükmî şahsiyet hakkını tanımıştır.

2. Kişilerden yani gerçek şahıslardan meydana gelen bir tüzel kişi olmayıp eşyanın bir araya getirilmesinden meydana gelen hükmî şahsiyetler vardır ki, anonim şirketler böyledir. Böyle şirketlerde değişik kimselerin malları değişik oranda bir araya gelir; ortak bir mal birliği meydana gelir.İşte meydana gelen bu mal birliğine de bugünkü mevzuatta bir tüzel kişilik, hükmî şahsiyet isnad ettirilmektedir. Böyle topluluklara da aynı şekilde insanların meydana getirdiği birliğe tanınan haklar tanınmaktadır.

           Bu iki duruma İslâmiyet nasıl bakıyor acaba? İslâmiyet'te kişilerin bir araya gelerek oluşturdukları cemiyetlere tamamen hükmî şahsiyet vermektedir. Âdeta insan gibi doğmakta, yaşamakta ve ölmektedir. Bunlar Kur'ân'da çeşitli âyetlerde belirtilmiştir. İbn Haldun da bu konu üzerinde uzun uzun durmuştur: Her kavim, her topluluk, her cemiyet...Hükmî şahsiyet izah edilerek Kur'ân'da hakları, vazifeleri tesbit edilmiştir. Bu yoktur demek çok yanlıştır.        Yani, gerçek kişilerin bir araya gelmesinden meydana gelen ve böylece oluşmuş bir cemaatın, ümmetin -ve li külli ümmetin ecel-eceli olduğu ve hiç bir ümmet yoktur sizden bir dâb-be gibi olmasın. Kur'ân'daki bir çok âyetle bu böyle tanınmıştır ve bu şahsiyet mevcuttur.

           Eşyanın bir araya getirilmesinden meydana gelen bir topluluğa, bir şirkete İslâmiyet şahsiyet vermemektedir. Bunda bir tüzel kişilik yoktur. Ama, öyle bir birliği de düzenlemiyor anlamında değildir. Şirket-i İnan, Şirket-i Mudarebe, Şirket-i Mufavede gibi değişik şirketler ve vakıflar böyle mal topluluklarını meydana getirir, onlar hakkında da bir düzenleme getirilmiştir hukukta. Ama ona öbürlerine benzer bir şekilde bir şahsiyet, günâh ve sevap, suç ve ceza isnad ettirilmemiştir. Onun için, mal topluluğuna şahsiyet vermemesi ile tüzel kişi tanımama mefhumlarının karıştırılmaması gerekir kanaatındayım.

Diğer bir konu, bugün ne müslümanlar ne de lâikler arasında anlaşılamıyan, bilinmeyen bir husus vardır: İslâm nizamı ile İslâm Dini farklıdır. İslâm Dini başka, İslâm nizamı başka şeydir. Neden? İslâm Dini, ferdin inançları ile ibadetleriyle ilgili ve sübjektif bir olaydır; kişi mü'mindir veya kâfirdir. Ama, bunu bilmek, bizatihi Allah'a aittir.Bir insanın dinî vecibelerini yerine getirmesi ve bundan dolayı doğan mes'uliyete diğer kimseler asla karışamaz, ne devlet ne de herhangi bir şahıs! Bunun hesabını sadece Allah'a verir - dünyada veya âhirette verir, onu biz bilmeyiz.- ama verir. İslâm nizamı ise hiç bir zaman yalnız müslümanların düzeni değildir. Yani, bir İslâm devleti kurulacak, orada yalnız müslümanlar yaşayacak. Böyle bir şey yok. Bir İslâm devletinde bütün insanlar yaşayacaktır. İslâm, rahmeten li'I-âlemîndir. Herkesin hak, vazife, emniyet, güvenlik ve selâmeti sağlanacaktır. İslâm düzeni dünyevî bir düzendir. Bütün fıkıh kitaplarında dinî hükümler ve kazaî hükümler diye ikiye ayrılmıştır. İslâm düzeni, bütün dünyadaki müslümanlar tek devlet içinde olacaklar demek de değildir. Meselâ, Amerika İslâm düzeninde olabilir. İngiltere de olabilir. Hatta İslâm düzeni olması için halkın müslüman olması gerekmez. Düzen, dünyevî bir düzenlemedir. İslâm, bir hukuk sistemidir, bir idare sistemidir. Din ise bir inanç sistemidir, bir ibadet sistemidir.

O halde, anlatılırken bu nokta kaçırılıyor.

       Şimdi bir müslüman olarak geliyoruz ortaya. Bir müslüman olarak İslâm düzeninde olursak başka, bir İslâm düzeninde olmadan başka yaşarız. İslâm düzeninde olmadan bir müslüman nasıl yaşar? Bu dinî konudur. Yani bu dinle ilgili bir konudur. Bu düzenle ilgili bir konu değildir. Ama, şer'î bir konudur. Tabiî ki fıkıhçılar bunun üzerinde hükümler koyacaklardır. İslâm olmayan devlet içerisinde bir müslüman neler yapar, nelerle vazifelidir? Ayrı bir tesbitle ilgilidir.

İslâm düzeninde neler yapılması lâzım? Bu ise ilmin konusudur. Yani bu hususları ilim ortaya koyar. Bunun dinle de, lâiklikle de ilgisi yok. Çünkü, İslâm düzeninde düzen, ilmin kurallarına göre ele alınır. O halde bu iki konu karıştırılmamalıdır. Yani, eğer bir konuyu İslâm fıkhına göre tartışıyorsak, o zaman bir müslümanın, müslüman olmayan bir ülkede ve müslüman olan bir ülkede vecibeleri nelerdir? Hakları nelerdir? Bunun tesbiti ayrı konudur; bir İslâm düzeninin nasıl bir düzen olduğunu ortaya koymak ayrı bir konudur.

İslâm düzenini ortaya koyduğumuz zaman şu gerçek ortaya çıkmaktadır: Hukuk devleti olmayan bir yerde düzene istediğin kadar İslâmî lâ-

fını  koy, o İslâm düzeni olmaz. Dolayısiyle burada sunulan tebliğlerde bu noktaların birbirine karıştırıldığını gördüm.

        Bir de şu hususa temas etmek istiyorum: Bugünkü karşılığı tarif edilmeyen ve belirsiz olan bir para ile kurulmuş olan tüm akidler İslâm Hukuku nazarında bâtıldır. Çünkü, akidte semenin belli olması gerekir. Semen belli olmayınca ortada meşru bir akid yoktur, ya faiz alıyorsun veya faiz veriyorsun. Bu hukuken de bâtıldır.

Bütün arkadaşlara şunu arz etmek istiyorum: Madem ki konuşmalarda, tebliğlerde ücreti para üzerine oturtuyorlar. O halde hep faizli düzeni izah ediyorlar. Bunu reddeden faizsiz sistemden, yani faizsiz İslâm düzeninden hiç zerre kadar bahsetmiyorlar, demektir. Ama, bütün bunlar bilinmeden onların anlaşılması mümkün değildir. İnşallah Sayın Prof. Dr. Sabahaddin Zaim Hocamızın da dediği gibi bu ham malzeme üzerinde arkadaşlar bu yönde biraz daha çalışmaya yönelirlerse ümid ederim ki bugünkü devletimize de yol gösterici bir netice elde edilir.

           Netice olarak, İslâm düzeni müslümanların bulunduğu yerde olur diye bir şey yok. Yani, inanmış olanların, Muhammedîlerin demiyorum.

        İnanmış olanların yönetici olması gerekir. Ona itirazım yok. Yani, kuvvete değil, hakka inanacak. Müslüman zaten bu demek. Hakk'a inandı mı müslümandır o. Hakka inanacak o tamam, ama halkın müslüman olması şartı yoktur.

İslâm düzeni mevcut olduğu ve yöneticileri de hakka inandığı takdirde orada pek âlâ İslâm düzeni mevcut olur ve yürür. Bundan dolayı, efendim bugünkü düzende artık İslâm düzeni olmaz. Onun için bırakalım, onları tedkike lüzum yok, sadece Batı'yı okuyalım yeter deniyorsa buna ben iştirak etmiyorum.

 

 


İŞÇİ-İŞVEREN İLİŞKİLERİ
1-GİRİŞ
487 Okunma
2-B. KEYFİ YÖNETİM- HUKUKİ DÜZEN KAVRAMI
415 Okunma
3-C. BEKÇİ DEVLET- SOSYAL DEVLET KAVRAMI
523 Okunma
4-D. TEOKRATİK DEVLET- İDEOLOJİK DEVLET—
416 Okunma
5-E. TANIM
395 Okunma
6-II. ÜRETİM VE BÖLÜŞME
467 Okunma
7-C. İSLÂMİYETTE ŞİRKET ÇEŞİTLERİ VE EMEK
534 Okunma
8-D. DEVLETE AİT GENEL HİZMET PAYI VE ÇEŞİTLERİ
448 Okunma
9-III. GRUPLAŞMA OLAYI- SENDİKALAR- ÂKİLE SİSTEMİ
482 Okunma
10-IV. İSLÂMİYETİN İŞÇİ-İŞVEREN İLİŞKİLERİNDE AYIRICI ÖZEL
478 Okunma
11-NETİCE
453 Okunma
12-KATKI-1-ARİF ERSOY
423 Okunma
13-KATKI-2-SÜLEYMAN KARAGÜLLE
490 Okunma
14-KATKI-3-ARİF ERSOY-2
439 Okunma
15-TOPLU TENKİTLER-1-ARİF ERSOY
437 Okunma
16-TOPLU TENKİT-2-SÜLEYMAN AKDEMİR
440 Okunma
16-TOPLU TENKİT-2-SÜLEYMAN AKDEMİR
483 Okunma