Yönlendirme
913 Okunma, 8 Yorum
Mahir Kaynak - Star
Süleyman Karagülle

 

V13 Mayıs 2012, Pazar

Mahir KAYNAK

Not supported field expression! Not supported field expression!

 

Siyasette bildiklerimizin çoğu doğru değildir.Çünkü bilinenlerin doğru olmasından çok faydalı olmasına çalışılır. Ancak siyaset, özellikle demokrasi, farklı güç odakları tarafından yönetilir ve herkesin doğrusu ya da faydalısı diğeriyle aynı değildir. Buradan şu sonuç çıkar: Bildiklerimizin yanlış olması doğaldır. Kimsenin doğruyu aramak gibi bir derdi yoktur.

 

- Siyasette doğru değil çıkar aranır. Bildiklerimizin çoğu yanlıştır.

- Savaş çıkar çatışmasına, barış çıkar berberliğine dayanır. Kimi siyaseti çatışma kabul eder, kimi beraberlik olarak kabul eder.

    

Son günlerde Suriye’de bir intihar bombacısı birçok kişinin ölmesine neden oldu, bunların arasında çok sayıda okul çocuğu da vardı. Esad çevresi bunu muhaliflere yükledi ve muhalefeti desteklediği için Başbakanımızı da sorumlu saydı. Şu soruya cevap arayalım. Patlamayı gerçekleştirenler çok sayıda çocuğun ölmesini de istemişler miydi? Amaçları muhalefeti ve onu destekleyenleri insanlık dışı davranmakla suçlamak mıydı? Soruyu daha genişletebiliriz. İç çatışmalarda hedef karşı güce bağlı militanları yok etmekten çok topluma mesaj vermek midir ve bu nedenle masum insanlar yok edilebilir mi?

 

-  Suriye’de bombalı intihar oldu. Muhalefet mi, yoksa iktidar mı yaptı belli değil.

- İktidar zalim de olsa halkın muhalefeti meşru değildir.  Ne muhalefet yaptı, ne iktidar. Dışarıdan yapıldı.

 

***

Ülkemizden de bir misal verebiliriz. PKK’nın bölücü olduğu ve liderinin bebek katili olduğu söylenince bu cümlede bir mantıksızlık olduğunu söyledim. Bölücü bir güç halka karşı hasım gibi davranmaz, aksine onları kendi etrafında toplamak için, merhametli davranır. Bölücülük kendi yandaşları olacaklara karşı dostça davranmayı gerektirir. Eğer halka karşı bir şiddet uygulanıyorsa bu bölgedeki halk arasında farklılık olduğu ve çatışmanın bunlar arasında olduğu anlamına gelir.

 

-PKK Kürtçü ise Kürt çocuklarını neden öldürüyor?

- Halk kendi güvenliğini bir güçlüye teslim eder. Çocukları güçlü olduğunu göstermek için öldürür. Devlet gücünü göstermezse o toprakları kaybeder.

 

Geçmişte de böyle çelişkileri çok yaşadık. Ülkemizdeki solcular genellikle daha müreffeh kesimlerden geliyordu, sağcılar fakir fukara takımındandı. Eğer doğru dürüst bir analiz yapsalardı kapitalistlerin sola daha yakın olduğunu görürlerdi. ABD’nin ülkemizi sömürdüğü söylenirdi ama onlarla dış ticaretimiz SSCB’den daha azdı. Ayrıca sol eğilimlerin SSCB’ye yakınlık duymasını engellemek için birçok fraksiyon yaratıldı ama içlerinde AB’ye karşı çıkan ve Avrupalıları suçlayan yoktu.  

 

-Solcular Sovyetlerle daha çok alışveriş yapıyorlardı. ABD veya AB’ye karşı olanlar yoktu.

- Solcu ve sağcı dinsizlikte beraberdi. Aralarında çatışma vardı ve sermaye dediğini yaptırıyordu.

 

Amacım herhangi bir siyasetçiyi ya da akımı suçlamak değildir. Ancak yaşadığımız tutarsızlıklar canımı yakıyor. Mesela günümüzde muhalif olmak çok kolaydır. Yetenekli bir sekreter tutarsınız, bu kişi iktidarın yaptıklarıyla değil sözleriyle ilgilenir. Zaten yaptığı şey ne olursa olsun yanlıştır. Sekreter sözlere cevap hazırlayacaktır ve bu cevabın halk tarafından beğenilmesi sağlanacaktır. Medyaya baktığımda belli bir olayın birbirinden çok farklı biçimde verildiğini ya da farklı biçimde yani tarafların isteğine göre yorumlanmasını sağlayacak biçimde verildiğini görüyorum. Oysa her olay olduğu biçimde aktarılmalı ve buna karşı alınacak tedbirler ya da olayın siyasi niteliği tartışılmalıdır.

 

-Olaylar farklı şekilde aktarılıyor, yorum farklı yapılıyor. Oysa çözüm aranmalıdır.

-Medya halkın gözü kulağı olmalıdır. Yöneticilerin danışmanı olmalıdır. Sermaye tekelindeki basın onun gözü kulağı ve onun icra organı şeklinde faaliyet göstermektedir.

 

Oysa ülkemizde olaylar her dönemde farklı ele alındı ve tartışıldı. Önce kriterimiz resmi ideoloji ve karşıtlık, sonra sağcılık solculuk, daha sonra bölücülük ve vatanseverlik, şimdi ise demokrasi ve vesayetçiliktir.

 

- Her dönem bir şeyler icat edilip tartışılır.

- Hedef şaşırtması sağlanır.

 

Kürt siyasetçilerin hedefi belirsizdir. Sadece kimlikle ilgili talepleri olduğunu ve bölgeyi kendilerinin yönetmek istediğini söylüyorlar. Bölgenin ekonomik durumu ve bunun nasıl değiştirilmesi gerektiği konusunda, eğitimde ve de Türkiye’nin dünya üzerindeki konumu hakkında hiçbir şey söylemiyorlar. Kendileri bölgeyi yönetirse neden daha iyi olsun. Türkiye’de milletin tarifi insanlık kriterine göre yapılırsa iyi yönetici olmak yeterli olur.

 

- Kürtlerin kimlik sorunu ve kendilerini yönetme istekleri vardır. Kendileri yönetirse neden iyi olsun?

- İnsanlar, uluslar,  boylar ve obalar şeklinde yaratılmıştır. Alt kimlikleri vardır. Kişinin adı olmazsa yaşayamaz. Alt kimlikleri olmayanlar yığın olurlar. Yerinden yönetim merkezi yönetimden iyidir. Her yerin özelliği ayrıdır. Eyalet değil illerin alt kimlikleri ve yerel yönetimleri olmalıdır.

 

 

Yorum:

 

Alt kimlik ve yerel yönetim

 

Yeryüzündeki canlıların çoğu birlikte yaşarlar topluluk oluştururlar. Sosyal hayatları vardır. Karıncalar ve arılar tipik örneklerdir. Milyonlarcası bir araya gelip bir yuva oluştururlar. Bunların birer başkanları vardır ve tek kademe topluluklarıdır. Bir kovanın arıları başka kovanda misafir bile edilmezler.

İnsanlar ise kişiliklerini koruyarak topluluk oluştururlar. Ocaklarda küçük topluluk oldukları gibi ocaklar birleşerek bucaklarda bir üst topluluk oluştururlar. Bucaklar birleşerek üst il oluştururlar. Onlar birleşip üst ülke topluluğu oluştururlar. Nihayet ülkeler birleşerek tüm yeryüzünde bir insanlık topluluğu oluştururlar.

Bu kadar büyük topluluk ancak alt kimliklerle ve yerel yönetimlerle varlıklarını sürdürürler. Kişi kendi özgürlüğünü korur. Kendi özgürlüğünü kendi başına yapamadığı için topluluğa katılır ve o topluluk içinde özgürlüğünü yaşar. Seyahat özgürlüğüne sahip biri tek başına bu özgürlüğü yaşayamaz. Bir ocağa katılırsa o ocakta özgürlüğünü yaşar. Ortak merdivenle alt kattan üst kata çıkar. Bucak içinde özgürlüğünü yaşar bucağında sağladığı güvenlik ve imkânlarla bucak içinde her yerde dolaşma ve iş yapma özgürlüğüne ulaşır. İle katılır, il içinde özgürlüğünü yaşar. Ülkesine tabi olur, ülke içinde özgürlüğünü yaşar. Nihayet insan olarak insanlık içinde topluluk sayesinde özgür yaşayabilir.

Demek ki insan özgürce yaşayabilmek için topluluğa katılacaktır. Kimliğini unutması için değil, kimliğini koruması için topluluğa katılmalıdır. Yönetimde asıl olan kişinin kendisini yönetmesidir. Yönetmediği zaman kademe kademe ocak, bucak, il, ülke ve insanlık içinde yönetim oluştururlar. Yerinde çözülemeyen sorunlar merkezde çözülür.

Bununla beraber bölünmenin olmaması için bölünmelerin sayısı yüz civarında olmalıdır. Yüzde biden az olanlar birlik oluşturamazlar yahut gruplanırlar savaşla bölünürler. Bu sebepledir ki yeryüzünde yüz civarında devlet vardır. Her devlette yüz civarında il vardır. Her ilde yüz civarında belde vardır. Her beldede yüz civarında apartman vardır.

Beden sağlam olursa mikroplar etki edemezler. Beden hasta olursa mikroplardan korunamaz. Hedef mikropları yok etmek olmamalıdır.

Ülkemizi dört komalık durumdan kurtarmalıyız. Dış borçları dengelemeliyiz. İşsizliği önlemeliyiz. Yargıyı bağımsız,  medyayı ise yansız, saygın ve etkin hale getirmeliyiz.

 

 

 

 

 

Süleyman Karagülle


YorumcuYorum
Reşat Nuri Erol
23.05.2012
01:27

Amerikan Halkı Obama'yı Müslüman zannediyor

ABD'de yapılan son anket, Amerikalıların Başkanları Obama'yı Müslüman sandığını ortaya koydu.

ROTAHABER - Public Policy Polling isimli ABD'li araştırma firmasının Mississippi ve Alabama gibi eyaletlerde yaptığı anketlere göre halkın yüzde 52'si Obama'nın Müslüman olduğunu sanıyor. Ankete katılanlar en çok "Yeterince Hristiyan gözükmüyor, o halde Müslümandır" seçeneğini işaretlemiş. Huffington Post'ın bir diğer araştırmasına göre ise ülke genelinde her 6 ABD vatandaşından 1’si Obama’yu Müslüman zannediyor. Siyasi rakiplerinin ısrarı üzerine Obama’nın doğum sertifikasını yayınlaması, komplo teorisyenleri tatmin etmedi zira hemen bu sertifikanın sahte olduğunu duyurdular. Bu görüşü savunan siyasi yorumcular daha çok sağ seçmenlere hitap eden FoxNews gibi haber kanallarında Obama’nın bir adının da “Hüseyin” olmasının onun Müslüman olduğuna dair yeterince kanıt olduğunu gösterdiğini söylüyorlar. Hatta bazıları daha da ileri gidip Kenya’lı ailesinden dolayı çocukken Obama’nın medrese eğitimi aldığını öne sürüyorlar. Bir sonraki seçimde de bu konu Obama’nın başını ağrıtmaya devam edecek gibi.

Süleyman Karagülle
23.05.2012
16:46

Obama siyah ve müslim babanın, beyaz ve Hıristiyan olan ananın çocuğudur. Kendisi hem islam hem de Hıristiyanlık eğitimini almıştır. Dinsiz değildir. Din karşıtı hiç değildir. Bir insanın hem Müslüman hem Hıristiyan olmasında hiçbir engel yoktur. Geçek Müslüman aynı zamanda Hıristiyan'dır. Gerçek Hıristiyan da aynı zamanda Müslüman olmalı. Obama böyledir. İnançta Müslüman amelde ise Hıristiyan'dır. Amerikan halkı da bunun için onu benimsemiştir. Yanı Amerikan halkı da gerçek Hıristiyan'dır, dolayısıyla aynı zamanda Müslüman'dır demektir.

Reşat Nuri Erol
24.05.2012
07:09

Hayrettin Karaman'a kızanlar neyi savunuyorlar?

Levent Gültekin

Hayrettin Karaman hocanın başlattığı “ülkeyi bölünmeye götürecek konuları konuşmak dinen caiz değildir” temalı tartışmayı sanırım sizler de takip ediyorsunuz. Hayrettin Karaman hocanın ileri sürdüğü tezlerle ‘üntiter devlet’ yapısını savunduğu varsayılarak itiraz sesleri yükseliyor. Özellikle de dindar, muhafazakar çevrelerde. Bir dostum arayıp Hayrettin Karaman hocanın yazısındaki ‘çatı katı’ örneği ile Kürtleri aşağıladığını, benim de bir Kürt olarak bundan rahatsızlık duymam gerektiğini söyleyince, hocanın yazısını tekrar okudum. Ne yalan söyleyeyim Karaman hocaya kızanların anladığı türden rahatsız edici bir bakış açısı görmedim. Hayrettin Karaman hoca samimi olarak konunun anlaşılması için basit bir örnek vermiş. O örnekten Kürtlerin aşağılandığını çıkaranların idraklerini gözden geçirmesi gerektiğini düşünüyorum Hayrettin Karaman hoca özetle Türkiye’nin bölünmesini hızlandıracak tartışmalardan rahatsızlığını dile getirip Müslüman ülkelerin daha fazla bölünmesine zemin hazırlayacak tutum ve sözlerden kaçınmanın her Müslüman için dini vecibe olduğunu ileri sürüyor. Hayrettin Karaman gibi "din alimi" sıfatı taşıyan birinin meselelere bu çerçevede bakmasından daha doğal birşey olmaz. Bir meselenin dini argümanlarla ele alınmasını, bunun reel hiçbir karşılığı olmadığını bilsem de Hayrettin Karaman hocanın izhar ettiği hassasiyetlere katıldığımı belirtmeliyim. Daha çok dindar kesimin hocaya kızmasına gerekçe olarak ‘Karaman hoca bu tutumu ile üniter devlet yapısını savunuyor halbuki Müslümanların ümmet birliğini savunması gerekir’ fikri ileri sürülüyor. Hemen baştan söyleyeyim bu görüş problemli, ütopik, reel hiçbir karşılığı olmayan hamasi bir görüş. Türkiye’deki dindar çevrelerin ümmet birliği aşkı yeni değil. Fakat bu birliğin gerçekleşmesi için niçin ‘üniter devlet’ aleyhtarlığı yapıldığını da anlamış değilim. Türkiye, Irak veyahut Suriye gibi ülkelerin bütünlüğünü savunmak, bunu dert etmek bu arkadaşları niçin rahatsız ediyor ki? Bu ülkelerin bütünlüklerini muhafaza etmeleri en çok da dindarlar için önemli değil mi? Önce etnisite, kavim, ırk, din ayrımı yapıp sonra da buradan bir birlik çıkarma çabasının samimi bir tutum olduğunu kim söyleyebilir? Solcu arkadaşların ilginç bir özellikleri var: ‘sistem aleyhtarlığı’nı ‘devlet aleyhtarlığı’ olarak gösteriyorlar. Bugüne kadar yapılan eziyetler, ötekileştirmeler, aşağılamalar, hor görmeler için rejime, sisteme kızacaklarına, bu öfkelerini devlet aleyhtarlığına dönüştürüyorlar. Şimdi benzer tuhaflık bazı dindar çevrelerde de belirginleşmeye başladı. Türkiye’deki sistemin veyahut rejimin yıllardır hem Kürtlere, hem dindarlara, hem Alevilere karşı aldığı rahatsız edici, ötekileştirici, eziyet içeren tutumunun faturasını devletin varlığını, bütünlüğünü tartışmaya açarak ödetmeye çalışıyorlar. “Önce devleti masaya yatıralım, herşeyini tartışalım, bütün ayrılıkçı meseleleri bütün mahremiyeti ile konuşalım, sonra da bir arada olalım” demek nasıl bir düşüncenin ürünüdür gerçekten şaşkınım. Gel gelelim esas olan Ümmet birliği diyerek ‘üniter devlet’in varlığına itiraz edenleri de gerçekten anlamıyorum. Ne demek ümmet birliği? Kim ümmet? Hangi temel etrafında bu ümmet bir araya gelecek? Tarih boyunca ümmetin herhangi bir konuda bir araya gelmişliği vaki mi? Aynı dine, aynı peygambere inanıyoruz diye Katar’la Suudi Arabistan’la, İran’la, Malezya’yla bir araya mı geleceğiz? Bunun olma ihtimalini milyonda bir gören var mı içinizde? İran’ın stratejik tutumu, çıkarları, hesapları ile Türkiye’nin veyahut Malezya’nın ya da Nijerya’nın aynı olabilir mi? Kim kimin için bu tutumundan vazgeçecek? Mesela İran’a ayıp oluyor diye ABD ile olan ilişkimizde bir değişiklik yapabiliyor muyuz? Kaldı ki Türkiye tarihinin ‘en dindar’, ’en muhafazakar’, ‘ümmet bilinci en yüksek’ iktidarı varken. Hadi diyelim bu bölgedeki bütün ‘üniter devlet’leri dağıttık, sonra ümmet birliği kuracağız… Ümmetin ferdi dediğiniz insanlar hangi yüz ağartıcı vasıf veyahut nasıl bir bilinç ve inanç düzeyinde bir araya gelerek bir güç oluşturacaklar? Eksi ile eksinin toplamından artı çıkar mı? Afganistan’da Taliban’la, Pakistan’da El Kaide ile bizim aynı mahallede bulunma ihtimalimiz var mı? Bugün Hayrettin Karaman hocaya “üniter devleti savunuyor” diye kızanlardan birinin Taliban’la beraber bir dünya, bir medeniyet kurma ihtimali var mı? Ya Libya’dakilerle? Ya Mısır’dakilerle? Veyahut İran’dakilerle? Diğer taraftan İslam dünyası dedikleri yapının herhangi bir kıymeti harbiyesi var mı? Varsa bu yapı nerede? Bugüne kadar ümmetin tek bir yarasına merhem olabilmiş mi? Türkiye’de bile cemaatler arası ihtilafı çözüme kavuşturamayanların ümmet birliği diyerek var olan bütünlüğü tartışmaya açması, gözden çıkarması, hafife alması gerçekten akıl alır gibi değil. Türkiye’de bile dindar, İslamcı bildiğimiz, namazında niyazında birçok insanla aynı karede, aynı ortamda, aynı masada bulunmaya tenezzül etmiyorken nasıl dünyanın çeşitli bölgelerindeki ‘dindarlarla’ bir araya geleceğiz ki? Ümmet bilinci dediğiniz şey Hz. Ali ile Hz. Aişe’yi bile bir arada tutmaya yetmemişken, bugünün bilinç ve ahlak sefaleti içinde yüzen dindarlarını mı bir arada tutacak? Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak sanırım tam da böyle durumlar için söylenmiş. "Türkiye’nin bütünlüğünü savunmak ulus devleti savunmak oluyor" demenin bilgiyle, entelektüel kimlikle, inançla, özgürlükçülükle zerre kadar alakası olduğunu düşünmüyorum. Bunlar sadece temeli olmayan hamasi söylem. Esas olan yüksek bir ahlak, yüksek bir adalet, yüksek bir bilinç ve insani değerler etrafında millet olmaktır. Yoksa günümüz dünyasında hiçbir reel karşılığı olmayan ‘din kardeşliği’ üzerinden varlık iddiasında bulunmak değildir. twitter.com/acikcenk

Reşat Nuri Erol
24.05.2012
07:10

Hayrettin Karaman hkaraman@yenisafak.com.tr

24 Mayıs 2012 Perşembe Altan Tan kardeşime "Bana yapılan hücumları hak etmediğim" ile ilgili cümlesinden dolayı kendisine teşekkürle yazıya başlıyorum. Evet, ben de Altan Bey'i severim, hatırımda yanlış kalmadıysa onlar "Mekteb" dergisini çıkarırken katıldığım bir istişare toplantısında daha taze delikanlı iken onu tanımıştım, sonra çeşitli vesilelerle tanışma ve mahabbet ilerledi. Bölünme konusu ile ilgili yazılarıma gelen tepkilerin çoğu insafsız, benim yazımdan çok –daha önceden oluşmuş ve şahsımla ilgili olmayan– kin, nefret, taassup, mazlum ve mağdur olma duygusu, farklı politik amaçlar... bu tepkiye sebep olmuş gibi görünüyor. Yazılarımı peşin hükümden sıyrılarak okuyanlar görüp anlayacaklardır ki, benim maksadım "mazlum ve mağdur ümmet gruplarının" dertlerine bîgane kalmak, onları örtmek, çözüm yollarını tıkamak değildir ve olamaz. Tek amacım "ümmetin daha fazla bölünmesini engellemek ve bölünmenin en başta gelen sebeplerinden biri olan "ırkçılık ve zulmü" ortadan kaldırmaya katkıda bulunmaktır. Altan Bey'in mektubundaki sorularını ve teklifini ayrıca ele alacağım. Şimdi yazılarımda yer alan ve yukarıda ifade ettiğim maksadımı açıkça ortaya koyan kısımları yeniden dikkatlenize sunuyorum: Meselem "üniter laik devleti" savunmak değildir; meselem ümmetin birliğidir. Kaza kader icabı laik ulusal yönetimlere tabi olmuş ümmet parçaları arasında, "din kardeşliği" temelinde birliği korumak, dayanışmak, düşmanın oyununa gelerek çatışmamak, daha fazla bölünüp parçalanmamaktır benim meselem. Biz ümmette dindarlığı, din kardeşliği şuurunu, imanını ve hayatını güçlendirmeye çalışalım; bunu yaptığımızda, bu konuda başarılı olduğumuzda "ümmeti birliğe götüren adımlar" arkadan gelir ve ona kimse mani olamaz. Herhangi bir laik-ulus devletinde milliyetçilik ideolojisine sarılarak ümmet bölünüyor ve belli bir kavmiyet herkese dayatılıyorsa buna karşı mücadele etmek de "müslüman ümmet"in vazifesidir. Ama çare bölünmek değildir; –madem ki laiklik ve demokrasi iddiası vardır– bu rejimin gereği olarak "vatandaşlık esasında birlik ve eşitlik" peşinde koşulacaktır. İslam devleti olsaydı "vatandaşlık" yerine "din" konacak, tam eşitlik din birliğine, adalet ise insan olmaya bağlı olacaktı. Biz "zulmü alkışlamayan, zalimi sevmeyen, onun hasmı olan ama mazlumu seven" bir kültürden geliyoruz. Kime ve nerede olursa olsun zulmü lanetleriz. Kötü niyetle kullanılacağı bilinen hürriyetler konusunda ise ihtiyatı elden bırakmayız. Ümmetin bir parçası bütünden ayrılıp yarı/gevşek bağlı veya bağımsız bir devlet kurunca bölünme gerçekleşir; bölünme gerçekleşince menfaatler ve ihtiraslar çatışır, bölünme çatışmaya müncer olur... Tarih boyunca da böyle oldu. İşte bu sebeple "ümmet bir devlette birleşmiş iken" bunun bir şekilde bölünmesi caiz olmaz. Ama tarihi olaylar ve şartlar sonucu bölünme olmuş ise bu defa "tam bağımsızlıktan birleşmeye doğru giden yoldaki adımların tamamı meşru olur." (Altan Bey ile, yazışma suretiyle musahebeye devam edeceğim)

Reşat Nuri Erol
24.05.2012
07:47

Aslan Bulut (Yeniçağ gazetesi)

Karaman Hoca’ya öğrencisinden uyarı...

İslami düşünür olarak kabul edilen Hayrettin Karaman, son yazılarında “Ümmeti birleştirmek farz, bölmek haramdır” görüşünü esas alan bir tutum ortaya koydu. Karaman’ın fikirleri öz olarak şöyle: “Tarih geri gelse ve muktedir olsam dünyada ‘İslam ümmetinin bir tek İslam devleti’ olsun diye çalışırdım. Bugün İslam ümmeti birçok uyduruk ulus devletlere bölünmüştür. Mevcut durumda ümmetin birliğini nasıl sağlayabiliriz? 1. Halkı Müslüman olan herhangi bir ulus devletin daha fazla bölünmemesi için çalışırız. 2. Bölünmüş ümmetin ulus devletlerini adım adım birliğe götürmek için gayret ederiz. Ticari, kültürel, askerî, sınâî anlaşmalar yaparız, birlikler kurarız. Müslüman ülkeler ortak pazarı, parası, savunma paktı oluşturmak için elimizden geleni yaparız. Derken sıra siyasi birliğe gelir; sınırları kaldırıp tek bir yönetimde birleşmek mümkün olmazsa konfederatif veya federatif sistemlere benzer siyasi birlikler oluştururuz.” *** Bilindiği gibi İslam Ortak Pazarı, siyasette Erbakan’ın kuvvetle savunduğu bir fikirdi. D-8’i bunun için kurmuştu. Ancak Karaman’ın bugün desteklediği siyasi yapının başında olan Erbakan’ın talebesi Tayyip Erdoğan, 18 Ocak 2004 günü Cidde’de Bill Clinton ile birlikte katıldığı toplantıda, “Ben İslam Ortak Pazarı’na karşıyım. Dine dayalı ekonomik birlik olmaz” demişti.. Siyasi bilinç konusunda ise Karaman’ın yaklaşımı şu: “Bugün ayrılmak ve bölünmek için savaşanların bir kısmı ‘siz şeriatı terk ettiniz, biz ayrılıp onu uygulayacağız’ demiyorlar. Kaldı ki, meşru düzeni tesis etmenin yolu da ‘ayrılmak, parçalanmak, kurtlara kolay lokma olmak’ değildir, ’ümmetin birliğini’ koruyarak dayanışmaktır. Herhangi bir laik-ulus devletinde milliyetçilik ideolojisine sarılarak ümmet bölünüyor ve belli bir kavmiyet herkese dayatılıyorsa buna karşı mücadele etmek de ‘Müslüman ümmet’in vazifesidir. Ama çare bölünmek değildir; -madem ki laiklik ve demokrasi iddiası vardır- bu rejimin gereği olarak ‘vatandaşlık esasında birlik ve eşitlik’ peşinde koşulacaktır.” Görüldüğü gibi, Karaman da Türklüğün diğer kavmiyetlere dayatıldığına inanıyor ve Tayyip Erdoğan gibi mevcut şartlarda birliğin vatandaşlık esasına dayanarak korunabileceğini, Türklük bilincine karşı ise mücadele etmek gerektiğini savunuyor. Ne yapmalıydı peki Türk Milleti? Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, bu ülkeye Türkiye yerine Anadolu ve vatandaşlarına Türk değil de Anadolulu deseydi, yani Türklüğe mensubiyeti getirmeseydi, halkı bir arada tutan değer ne olacaktı? Sadece vatan sevgisi mi? Bu mümkün müdür? Kaldı ki Türklük, Anayasal olarak milletin adıdır, sadece bir etnik grubun adı değil.. *** Karaman bir yazısında da Müslüman Kardeşler Örgütü’nü inceledi ve adeta bu örgütü kamuoyunda akladı. Hatta yazısını “Mensuplarına göre İhvan’ın Arap Baharı’nda önemli rolü vardır ve sonunda rüyaları gerçekleşecektir” ifadesiyle bitirdi. Karaman, İhvanı Müslimin örgütünün ABD ile ilişkilerine, 2005 yılından beri ABD’den Arap Baharı’nı örgütlemek için yüksek miktarlarda para aldığına hiç değinmedi ama “İhvan’ın Batı ülkelerinde de faaliyetleri, mensupları ve Batılılarla diyalogları vardır” ifadesini kullanarak bu konuyu geçiştirdi. Karaman’ın öğrencisi olan A. Okan adlı okurumuz ise Arslan Tekin’e gönderdiği, benim yazıma da atıfta bulunduğu mektubunda şöyle diyor: “1980 öncesi ile şimdiki Karaman hocamız arasında fark, dağ misali. Hocamıza saygımız vardır. Ancak hocamız son yıllarda siyasetle içli dışlı oldu ve ne yazık ki tarafsızlığını ve gerçekçiliğini kaybetti. Öğrencisi olarak çok üzgünüz. Bu bizim hocamız değil diyerek yanlışından dönmesine dua ediyoruz. İşin en kötüsü, hocamızın bölücülere cevap verirken ya da cevap verir gözükürken, milli devletin desteklenmemesi yönündeki sözleridir. Hocamız ifsat yolundadır. Var olan gerçeğe rağmen hâlâ insanları ümmet gibi değerlerimizi kullanarak gerçeklerden uzaklaştırma çabası, bizi, Osmanlı’nın son dönemindeki İslam yurdunu, başka yurtlar haline getirmek noktasına taşır. Din samimiyettir. Din ferasettir. Din gerçekçiliktir. Din, birlik deyip azınlık şuuru ile hareket etmemektir. Din, ümmet deyip evimizdeki bulguru kaybetmeye, yani fitneye yol açmamaktır.”

Süleyman Karagülle
24.05.2012
20:26

Makaleler kısmında "Tuncay Güney" adlı bir makalem yayınlanmıştır. Gazeteci Mustafa Mutlu'ya yazdığı mektubu yorumlamaktayım.

Reşat Nuri Erol
25.05.2012
06:17

Hayrettin Karaman hkaraman@yenisafak.com.tr

25 Mayıs 2012 Cuma Altan bey soruyor "İslam ümmet anlayışına göre Arnavut, Boşnak, Kürt, Türk , Arap, Gürcü, Fars... birlikte yaşayan müslüman kavimlerin İslam ümmeti (milleti) içindeki kavim hakları nelerdir?" "Filanın şimdi söylediğini hocalar niçin daha önce söylemediler?" diye de serzenişte bulunduğu için yaklaşık yirmi yıl önce yazdığımı aşağıda, bu iki soruya cevap olarak sunuyorum: İslâm dînî fıtrîdir; insanın fert ve toplum olarak yaratılıştan gelen, tabîatı icabı olan vasıf ve özelliklerine uygundur, bunlarla örtüşmektedir. "Allah'ın insanlara yaratırken verdiği mahiyetten (fıtrattan) ibaret olan tevhid dînine kendini ver; sağlam din işte budur, fakat insanların çoğu bilmezler" (Rûm: 30/30) meâlindeki âyet fıtrat ile hak din arasındaki bağı ifade etmektedir. İnsan türünü diğerlerinden ayıran akıl, irade, estetik duygu gibi fıtrî özellikler yanında insan gruplarını, topluluklarını birbirinden ayıran özellikler de vardır. Kur'ân-ı Kerîm bunlardan ikisine işaret etmektedir: "Allah'ın işaretlerinden biri de sizi topraktan yaratmasıdır, sonra siz zaman içinde yeryüzüne yayılan insan nev'i oldunuz.... O'nun işaretlerinden biri de gökleri ve yeri yaratması ve sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Bilenler için şüphesiz bunlarda büyük işaretler vardır."(Rûm: 30/20,22). İnsanlar bir kökten geldikleri halde yeryüzüne dağılıp çoğalıyorlar, dilleri ve renkleri farklı "alt neviler", gruplar oluşturuyorlar. Renk biyolojik farklılıklara, dil ise kültür farklarına işaret eden anahtar kelimelerdir. Yine âyette geçen "insanların dağılıp yerleştikleri yeryüzü" insan gruplarının bağlandığı, sahiplendiği toprağa; yani coğrafî unsura işaret etmektedir. Biyolojik, kültürel, coğrafî... özelliklerin bir araya getirdiği, birleştirdiği insan gruplarına Kur'ân-ı Kerîm'de "kavim" denilmektedir. İslam kültüründe, yakından uzağa soy ilişkisi "şa'b, kabîle, aşiret" gibi kelimelerle ifade edilmiştir: "Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve tanışmanız için sizi boylara (şu'ûb) ve kabilelere ayırdık, şüphe yok ki Allah nezdinde en kıymetli olanınız O'na isyandan en fazla sakınır olanınızdır; Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır." (Hucurât, 48/13). Kur'ân-ı Kerîm'de "millet" kelimesi "toplumun dîni"(Yûsu: 12/37), "ümmet" kelimesi ise "bir peygambere, bir dîne... mensup insan topluluğu, gruplar" mânâsında kullanılmıştır. Bugün bizim millet dediğimiz toplum yapısını ifadeye en yakın kelime "kavim"dir (Arapça'da el-kavm). Kur'ân-ı Kerîm'e göre insanlar bir kökten (topraktan), sonra bir ana-babadan (dem ile Havvâ'dan) yaratılmışlardır. Aynı kökten gelmelerine rağmen yeryüzüne dağılmışlar, dilleri ve renkleri farklı kılınmış (farklılaştırılmış), farklı kelimelerle ifade edilen gruplara, topluluklara (cemâat ve cemiyetlere) ayrılmışlardır. Bütün bu oluşma ve gelişmeler fıtrat (yaratılış) icabıdır, tabiîdir, Allah'ın irâdesi ile olmuştur. Ayrıca birçok âyet ve hadîs yardımlaşma, ilgilenme, dayanışma, koruma konularında yakınlara öncelik vermektedir. Akraba, arkadaş, komşu, hemşehri... bu mânâda "yakınlar" içinde yer almaktadırlar.(Nisa:4/36) İstisnâî durumlar dışında zekât sarfında da bu önceliğe riâyet edilmiştir. Hem geçmişin, hem gelecek nesillerin, hem de hâlen üzerinde yaşayanların hakkı bulunan yurdun (mülkün) korunması İslâm'ın önemli amaçları arasındadır. İnsanın, diğerlerine nisbetle yakınlarına daha fazla sevgi duyması da tabiîdir. Bütün bu tabiîlik, fıtrîlik ve teşvikler göz önüne alındığında "aynı tarihi, kültürü (dîni, dili, âdetleri, zevkleri...) yurdu, mensubiyet şuurunu paylaşan insanların millet, kavim gibi bir isim altında bir grup teşkil etmelerine, bu grup içinde birbirini daha ziyade sevmelerine, korumalarına, dayanışmalarına, kültürlerini (ümmet camiâsına nisbetle alt-kültürlerini) geliştirmelerine ve bir değer, bir zenginlik olarak insanlığa takdim etmelerine" bu mânâda bir milliyete, hatta gerektiğinde milliyetçiliğe İslâm'ın bir diyeceği yoktur. Yeter ki bu milliyetçilik, ümmetin diğer gruplarıyla (diğer İslâm kavimleri ve bugünkü realiteye göre ulus/milletlerle) ilgiyi kesmeye, bütünlüğü bozmaya, onlara ve diğer insan gruplarına haksızlık etmeye, İslâm öncesi inanç ve âdetlere dönerek tabîî ve hukuki düzenin bozulmasına sebep olmasın! Şüphe yok ki, İslâm'ın öngördüğü ve müslümanları dâvet ettiği toplum yapısı ümmettir. Burada ümmetten maksat "Hz. İbrâhîm'in (a.s) ismini koyup(Hac, 22/78) geliştirdiği, soyundan gelen son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.) ile tamamlanan dîne (İslâm'a ve bu mânâda millete) mensubiyet râbıtası ile birbirine bağlı insanların ve grupların oluşturduğu toplum yapısıdır." Bu toplumun fertleri birbirinin kardeşidir (Hucurât, 49/10), bu toplumun yurdu bütün mü'minlerin yurdudur, bu toplum, İslâm'ı din olarak benimsememiş, başka bir dîne mensup olmuş millet ve ümmetlerden ayrı ve farklı, onları -barış, adalet ve ahlak çerçevesinde ilişkiler (diyalog) kurarak- kendi câmiasına dâvet eden, insanlığa alternatif bir dünya görüşü ve hayat düzeni sunan bir ümmettir. Siyâsî, sosyal, ekonomik, hukûkî bağlar ve bağlantılar yanında "bir üst kültüre bağlılık" bu ümmetin guruplarını birleştirmiş ve bütünleştirmiştir. İslâm'ın mensuplarını dâvet ettiği câmia (ümmet) gerçekleştiği takdirde hiçbir müslüman fert ve grup bu câmianın dışında kalmayacak, ona dahil olacaktır. Milliyet ve milliyetçilik bu câmianın dışında kalmaya ittiği ve sebep olduğu zaman -İslâm yönünden- meşrûiyetini kaybeder. Böyle bir câmia fiilen gerçekleşmemiş veya bozulmuş olursa müslümanların gruplar (bu arada kavimler, milletler; yani uluslar) halinde birlikler, toplum yapıları oluşturmaları, birlik ve değerlerini korumak için gerekli tedbirleri almaları tabîî ve zarûrîdir. Bu zarûretle karşı karşıya bulunan grup (topluluk, toplum) bugün anlaşılan mânâda bir millet (ulus) ise milliyetin temel unsuru (kimliğin belirleyici ögesi) İslâm olacaktır. Toplum, mevcut yapısını tarihî bir zarûret ve ârıza olarak görecek, imkânların elverdiği ölçüde ümmet yapısına geçmeyi, bu yapıda birleşmeyi amaç edinecektir. Bu kayıt ve şartlar içinde ve bu mânâda bir milliyet ve milliyetçilik meşrûdur ve günümüzde zarûrîdir. Bugün dünyada elliden fazla İslâm ülkesi vardır ve müslümanların kimlikleri üç unsurdan oluşmaktadır: Dîni, kavmiyeti ve ülkesi. Günümüzde bir müslüman "T.C. vatandaşı, Müslüman, Türk, Kürt, Çerkez...", "İran İ.C. vatandaşı, Müslüman, Farsî", "A.B.D. vatandaşı, müslüman, zencî"... şeklinde tanımlanmaktadır. Müslüman hangi ülkenin vatandaşı ve hangi kavmin, etnik grubun mensubu olursa olsun her şeyden önce müslümandır, sonra bir ülkenin vatandaşıdır, sonra da bir etnik grubun mensûbudur. Bu sıra bozulmadığı, her bir unsurun hakkı verildiği, amaç bölünme değil, bütünleşme olduğu müddetçe müslümanlar arasında kimlik farkı kısmen tabîî ve kısmen zarûrî olarak meşrûdur, zararsızdır, faydalıdır, "tanışmanız, tanımlanabilmeniz için" buyruğuna uygundur. (Müsahebeye devam edeceğim).

Reşat Nuri Erol
25.05.2012
06:31

ÜÇ AYLARINIZ MÜBAREK OLSUN...





Sayı: 153 | Tarih: 20.05.2012
Ruşen Çakır
Fenerbahçe, Gülen cemaati ve medyamızın hali
Gülen Fobisi
1881 Okunma
14 Yorum
Tayibet Erzen
Mehmet Şevket Eygi
Futbol Çılgınlıklar
E, bebeğim eee eee, eee...
1046 Okunma
1 Yorum
Emine Hocaoğlu
Yusuf Kaplan
HAKİKAT'SİZ İNSAN,İNSAN'SIZ HAKİKAT
PERGEL'İN SABİT UCU
1010 Okunma
1 Yorum
Ali Bülent Dilek
Mahir Kaynak
Yönlendirme
Alt kimlik ve yerel yönetim
913 Okunma
8 Yorum
Süleyman Karagülle
Ahmet Hakan
Osman Can da Kemalist olmuş
Yargı komedisi - Perde 17542
900 Okunma
1 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Nihal Bengisu Karaca
Sembolleri kurcalamanın kaçınılmaz sonucu
Kutlama bahane bilinçaltı şahane
890 Okunma
Hakan Kandal
Ahmet Altan
Uludere ve Yalanlar
Önyargı
858 Okunma
3 Yorum
Vahap Alma
Hüseyin Gülerce
Peygamber Yolunun Müjdesi
Peygambere İman
840 Okunma
Zafer Kafkas