Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 865
Hicr Suresi Tefsiri 67-77. Ayetler
21.5.2016
4869 Okunma, 1 Yorum

HİCR SÛRESİ - 10. Hafta

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَجَاءَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ (67) قَالَ إِنَّ هَؤُلَاءِ ضَيْفِي فَلَا تَفْضَحُونِ (68) وَاتَّقُوا اللَّهَ وَلَا تُخْزُونِ (69) قَالُوا أَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَمِينَ (70) قَالَ هَؤُلَاءِ بَنَاتِي إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ (71) لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ (72) فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ (73) فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ (74) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ (75) وَإِنَّهَا لَبِسَبِيلٍ مُقِيمٍ (76) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ (77)

 

***

 

وَجَاءَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ (67)

Va CAyEa EaHLu eLMaDIyNaTi YaSTaBŞiRUNa

Ve medine ehli istibşar ederek ciet ettiler.”

Elçiler insan suretinde gelmişlerdir. Bu, meleklerin insan suretinde görünebildikleri anlamını taşıdığı gibi, gelenler uzaydan gelen insanlar olabilirlerdi.

Bu mümkün müdür?

Dünya’ya en yakın yıldız 4 ışık yılı uzaklıktadır. Biz ‘alo’ desek, onlar da duysa, sekiz sene sonra bize “alo” olarak cevap gelebilir! Ne var ki bugün ışık hızından yüksek dalgalar bilinmektedir. Melekler o dalga içindedirler. İnsanlar uzaydan gelmişlerse, yıllar önce oradan çıkmış olmaları gerekir.

Acaba yeryüzünde zaman dışına çıkma, mekân dışına çıkmak mümkün müdür?

Bunun olmaması için hiçbir engel yoktur. Dört boyutlu uzay ve izafiyet nazariyesi bunları çok basit bir olay şeklinde izah edebilmektedir. Kur’an’da, zaman ve mekân dışına çıkılabileceği de bildirilmektedir. Henüz o teknolojiye ulaşmış değiliz. Kur’an’da, gerek burada, gerekse Hazreti Süleyman resulün kıssasında bunun olabildiği ifade edilmektedir.

Kent halkı sevine sevine Hazreti Lut’a gelmektedir. Misafirleri alacaklar, kirletecekler ve erkekler genelevine sermaye yapacaklardır.

Bugün de Anadolu’dan İstanbul’a gelen bir kıza genelev işletenler böyle müjdelemektedirler. Ona şöhretlik vaat eder, kirletirler ve sonra geneleve sermaye yaparlar. Bu da özgürlük kabul edilir. Bugün eşcinsellik meşrulaştırılmıştır. Henüz erkek genelevleri icat edilmemiştir ama insanlık maalesef ona doğru gitmektedir.

İbrahimî din yani Kur’an düzeninin gelmesi yaklaşınca, Lut medinesinin halkı gibi bir helâk insanlığı beklemektedir. Kur’an’dan sonra meleklerin vahyetmesi yoktur, onun yerini ilim adamlarının içtihadı almıştır. Bugünkü helâk da gökten gelen melekler aracılığı ile değil, yeryüzündeki teknoloji ile gerçekleşecektir. Sermaye ile devletler arasındaki bu çatışma sonunda devletlerin Sermaye’yi yerle bir etmesi ile bitebilir. Yahut yeryüzü büyük bir zelzelenin arifesinde olabilir.

Bizim yapacağımız şey, kentleri terk edip yüz villalı lojmanlara taşınmak ve/veya yüz lojmanlı apartmanları şehrin uzaklarına taşımaktır. Hazreti Nuh gemi inşa ettiği gibi, biz de yüz villalı dinlenme yerleri/siteleri ve yüz lojmanlı işyeri apartmanları inşa etmeliyiz. Yarın oraya taşınmalıyız. 1950’de halk Halk Parti’den (CHP) korktu, Demokrat Parti’ye sığındı! Oysa Allah’tan korkup Allah’a sığınması gerekiyordu. Şimdi halk TL’den korkuyor, Dolara sığınıyor! Oysa karşılıksız paradan korkup karşılığı olan mal senedine sığınmalıdır. Biri putu, diğeri ise haliki temsil ediyor.

TL ve doları kazananların istibşarı da budur. Lut halkının istibşarı ile dolar veya TL kazanmanın istibşarı budur. Halk para değil mal kazanmalıdır. Halk nakit değil, yapılar kazanmalıdır. Dünyada herkes doların peşinde! Oysa dolar nedir; basit bir kâğıt parçası. Gerçek iman sahipleri doların peşinde koşmazlar, çünkü kullanmazlar. Ama halk doların değil gerçek varlıkların peşine gitmelidir. Semt kooperatifleri kurmalı ve orada nakit para yerine mal senetleri geçerli olmalıdır.

وَجَاءَ

Va CAyEa

“Ciet ettiler”

Hazreti Lut’a geldiler, burada bu hazfedilmiş. Çünkü Hazreti Lut Peygamberin verdiği cevapla ona geldikleri anlaşılıyor.

Bir kafile birden gelirse ona “eta” denmektedir.

Değişik yerlerden değişik zamanlarda gelirlerse ona da “ciet” denmektedir.

Bir yerde bir yığılma başlayınca halk oraya katılmak ister. Hazreti Lut’un evinde bir kalabalığı gören ve duyan oraya doğru akın etmeye başlar. Halkın bu katılma meyli kalabalığı oluşturur. Kalabalık sele benzer şekilde bir tarafa akmaya başlayınca onu durduramazsınız, ancak belki yönünü değiştirirsiniz yahut aktığı istikamette gerekli taşkınlığı yaptırırsınız. Buna sokak davranışları diyebiliriz.

أَهْلُ الْمَدِينَةِ

EaHLu eLMaDIyNaTi

“Medine ehli”

Göçebe ehli var, Kur’an bunlara Arab demektedir.

Karye ehli var, herkesin birbirini tanıdığı yerlerdir.

Belde halkı birbirini tanımazlar. Merkezde oturanlar taşralıları tanımazlar, taşralılar da merkezdekileri tanımazlar. Merkezdekiler de birbirini tanımazlar, taşralılarla tanışma yoktur.

Demek ki Hazreti Lut’un kenti kalabalıktı, nüfusu on binlerin üstünde olmalıdır. Kazılarda bu husus tespit edilebilecektir. Böyle yerlerde sosyal baskı kalkar. Halk orada tanıdık olmadığı için ağaçlar durumundadır. Ormanda yaşayan insan ile büyük kentlerde yaşayan insanların özgürlüğü aynıdır. Oysa bucaklarda yaşayanlar hep birbirlerini tanıdıkları için bucağın bir sosyal yapısı vardır, halk o yapının dışına çıkmaz.

Bir topluluğun düzenini koruyan unsur olarak, kişilerin inanç ve ahlak anlayışları dışında, sosyal baskı önemli rol oynar. Bir de örgüt vardır, asker ve yargı örgütü vardır. Ne var ki onların da adil olmaları için sosyal baskıya ihtiyaç vardır. Bu sebepledir ki uygarlıklar ancak bucak yönetimlerinde oluşur ve gelişir. Bucak yönetimleri bir bakıma tutuculuğun merkezidir. Çünkü bucaklar törelerini kolayca değiştirmezler. Diğer taraftan küçük oldukları için kolay kurulabilirler. Dolayısıyla yeni bucaklar uygarlaşmanın kaynağı olacaklardır.

Adil Düzen Anayasası bu sebeple “bucak yönetimi” sistemine dayanır. Taşra ve merkez bucakları vardır. Bucak dışında bir topluluk yoktur. Devlet merkez bucaklardan oluşur. İller ve insanlık da öyle oluşur.

Bugün “bucaklar” kalkmış, belde yerine her taraf “Medine/şehir” olmuş, ahlaksızlıkların kaynağı da buralarda ortaya çıkmıştır.

Bir bucakta herkes birbirini tanımaktadır. Bir kız eğer evlilik dışı ilişkilerde bulunursa onunla kimse evlenmez. Onun serbest cinsi ilişkilerde bulunmasına, kendi kızlarına örnek olmasın diye müsaade etmezler, aile müessesesi yaşamaya devam eder. Ama bucak sistemi ortadan kalkınca cinsi ilişkiler serbest hale gelir. Bu da evlilik müessesesini ortadan kaldırır. Sonunda aile çöker. Cinsel ilişki ve eşcinsellik bir kazanç haline dönüşür.

Bu tehlikeyi haber vermek için Kur’an Lut kıssasını uzun uzun ve teker teker anlatmaktadır.

يَسْتَبْشِرُونَ (67)

YaSTabŞiRUvNa

İstibşar ederek geldiler.”

Buradaki “yestebşirûn” medine ehlinin hâlidir. Medine ehli marifeli terkiptir. Ahd için olur. Belli medinenin belli halkı anlamındadır. Eğer bütün halk kastedilecekse “el-ehlu li’l-medine” olurdu.

“Ehl” ve “eshab” kelimeleri kullanılmaktadır. “Eshab” kelimesi, küçük ve geçici toplulukları ifade eder. “Eshabı Medine” yoktur. “Eshabı karye” vardır. “Ehli beyt” vardır. O halde geçici değil de sürekli sakinler iseler “ehl” oluyorlar.

Medine ehli istibşar ediyor.

Birbirini tanıyan kimseler sosyal etkilerde bulunur, aynı duyguları taşımaya başlar. Bucakta herkes birbirini tanır. Ülkede birbirini tanımazlar ama aynı dili konuştukları için birbirlerine etki ederler, topluluk içinde ortak duygular oluşur. Kutuplaşma olur. Topluluk içinde tartışma veya yarışma başlar. Ortak sevinç ortaya çıkar, ortak üzüntü ortaya çıkar. Bir bakarsınız kalabalıklar aynı duygularla kitleler hâlinde akmaya başlarlar. Savaşın heyecanı budur. Bir cephede olanlar birbirlerine kenetlenme ve düşmana karşı kin ve nefret beslemede birleşirler. Sosyal bir yapı oluşur, artık mantık ve aklın yerine sosyal duygular yerleşir.

Buradaki istibşar bu ortak duygudur, kitlenin dayanışma psikolojisidir.

Olaylar önce DNA’lardan oluşan genlerle başlar. Bu genlere tekabül eden ruhi genler vardır; acı geni, üzüntü geni, sevinç geni, kızgınlık geni. Bunlar biyolojik genlere dayansa da kendileri biyolojik değil psikolojiktir. Psikolojik etkileşim sosyolojik kromozomları oluşturur ve bu kromozomlar psikolojik etkilerini kaybederler. Sosyal olaylar ortaya çıkar. Topluluğun bir araya gelmesiyle oluşan olaydır. Ruhi genler önce topluluğu oluşturur. Toplulukta ruhi genlerin oluşturduğu kromozomlar bu sefer kişilerin ruhlarına etki ederler. Bir bardağa konan şeker molekülleri dağılarak bardaktaki suyu değiştirirler. Ama sonra da bardaktaki moleküller bir tek moleküle çarparak onun hareketlerini etkileri altına alırlar.

Buradaki iftial babı bunu ifade eder.

Psikoloji ilmini yazarken, bu şekilde Kur’an’daki kelimeleri ele alıp teker teker tahlil etmek ve sonunda bunları birleştirip ilim oluşturmak gerekir.

Geleceğin ilimleri böyle olacaktır. Kur’an’daki kelimelere o ilmin manaları verilecektir. Olaylarla ilgili kurallar ayrı ayrı tesbit edilecektir. Bunlar deneylerin desteği ile elde edilecektir. Yani Kur’an kelimeleri üzerinde düşünürken deneylerle de düşünmek gerekir. Sonra bu cümleleri tasnif ederek, sistem içinde düzenleyerek o ilim oluşacaktır. Bu sistemi kurarken, Matematik başta olmak üzere diğer ilimlerden yararlanmak gerekir.

Örnek olarak bilinç vardır, alt bilinç vardır. Yani beyin bilinç olarak hesap yapar. Bir de beyin ruhun haberi olmadan hesap yapar, o alt bilinçtir. Bilinç reel sayılara, alt bilinç sanal sayılara tekabül edebilir. Matematikte her sayıya psikolojide bir karşılık bulunabilir. Örnek olarak sevmek psikolojik olaydır. Bunu bir açı olarak ifade edebiliriz.

Bütün bunları “istibşar” kelimesinin iftial babından gelmesi üzerine anlattık.

قَالَ إِنَّ هَؤُلَاءِ ضَيْفِي فَلَا تَفْضَحُونِ(68)

QAvLa EinNa HAvEuLAvEi WaYFIy Fa LAV TaFWaXUvNi

“Dedi: Bunlar benim dayfımdır. Beni fadh etmeyin.”

“Dayf” konuk demektir. Ehli beytten olmayıp geçici olarak ehli beyte gelenlere “dayf” denmektedir. Istit’am (yemek isteme) dayf ile ifade edilmiştir. Türkçede ziyafet denmektedir.

Misafirlik yalnız ve yalnız insanlara has bir olaydır. Canlılar başka topluluklara ait canlıları kabul etmezler. Arı kovanlarının ağzında nöbetçi arılar vardır, dışarıdan gelen arıları öldürürler. Vücuduna giren başka insanın kanını vücut dışlar. Hiçbir canlı kendi topluluğundan ayrılıp başka toplulukta yaşayamaz. Sadece insanlar topluluklarını değiştirirler, başka kimselerin konuğu olurlar. Bu sayede tüm insanlık tek topluluk hâline gelmiştir.

İç içe topluluk oluşabilmektedir; ocak, bucak, il, ülke ve insanlık iç içe topluluktur. Bucaklar ocaklardan, iller bucaklardan, ülkeler illerden ve insanlık ülkelerden oluşmaktadır. Kişiler hem ocağın, hem bucağın, hem ilin, hem ülkenin, hem insanlığın ayrı ayrı ferdi olmaktadırlar. Yani bir kimse değişik toplulukların ferdi olmaktadır. Bir topluluk içinde bir kimse ilmî, ahlakî, meslekî ve siyasî dayanışma ortağı olabilmektedir. Bu özellik insandaki konuklaşma ile başlar.

Köylerde hâlâ oteller yoktur. Köye gelen kimseler bedelsiz konuk edilmektedir. Halkımız hâlâ İstanbul, Ankara gibi şehirlere köyden gelince, bu şehirlerdeki yakınlarının yanında konuk edilmekte, masrafsız kalabilmektedirler. Biz bazı arkadaşlarımızla 100 gün Almanya’da dolaşıp İzmir’deki kooperatifimize ortaklar aradık. Almanya’daki vatandaşlarımız üç dört arkadaşımızı hep konuk ettiler. Hemen hemen tanıdık kimse yoktu. Kırgızistan’da idim. Ruslar da Kırgızlar gibi bizi konuk ediyor ve yemek yediriyorlardı.

Dr. Ali Kemal Belviranlı, “Kimlerin ne yaptığı bilinmeyen otel yataklarında değil, gittiğiniz yerde konuk olun” diye yazıyordu.

Kooperatiflerimiz konuklaşma müessesesini yeniden oluşturmalı ve geliştirmelidir. Dışarıdan gelen tanımadık insanlar misafir edilmeli, bizden kimseler de onlara misafir olmalıdır. Bundan dolayıdır ki bizim lojmanlı apartmanların her katında on daire vardır; ayrıca biri erkeklere, diğeri kadınlara ait iki de “konuk evimiz” olacak, tanımadık kadınlar ve erkekler kente veya köye geldikleri zaman buralarda misafir edileceklerdir.

Demek ki “dayf” yani konuk Kur’anî bir kavramdır, kurumdur.

“Fadh” çirkin kül rengidir. İnsan utandığı zaman kendisinde oluşan renktir.

“Fadh etmek” utandırmak demektir. Kur’an’da bir defa geçmektedir.

Allah insanlara diğer hayvanlara vermediği özellikler vermiştir. Mesela, gülmek ve ağlamak bunlardandır. Bir de utanma diye bir duygu vermiştir.

Uryan çıplak anlamındadır. İnsanların çıplak olmaları halleri vardır. Uyku vakti öyledir. Kadınların çıplaklığı anlamında kullanılmaktadır. Çıplaklık vazi manasıyla utanmayı taşımaz. Evimiz çıplaktı denmektedir. Açıktı anlamındadır. Utanma kelimesi “fadh” kelimesi ile ifade edilmektedir.

Hazreti Âdem yaratıldığı zaman vücudu tüylü idi ve hayvanlarda olduğu gibi onda da utanma duygusu yoktu. Yasak ağaçtan yedikten sonra tüyleri döküldü ve utanma duygusu geldi. Bu sayede insan birçok yasaklardan kendisini koruma durumunda olur.

Demek insanlarda bir de utanma geni vardır. Bu gen biyolojik gendir, ama aynı zamanda psikolojik gendir.

Köyümde kadınların başının açılması hâlinde şiddetli utanma duygusu duyarlardı. Oysa şimdi örtündükleri zaman utanma duyuyorlar! Ar perdesi yırtılmıştır. Artık utanma diye bir şey kalmamıştır. Yaralandığın zaman acı duyarsın ama biraz sonra alışırsın ve daha fazla acı duymazsın. Burada acıyı duyma biyolojik genlerden dolayı mıdır, yoksa psikolojik genlerden dolayı mıdır; bunun araştırılması yapılabilir.

قَالَ

QAvLa

“Kavl etti”

Hazreti Lut, sevine sevine gelen halkın gelişinden maksatlarını anlamış olmalıdır ki; onlar bir şey söylemeden söze başlamıştır, “bunlar benim konuklarımdır, beni utandırmayın” diyor.

Her evin bir misafir odası vardır. Bu odanın mobilyası diğer odalardan daha değerlidir. Bu durum misafirlere kendini varlıklı gösterme arzusundan doğar. Misafirlere pişirilen yemekler daima daha yüksek vasıfta olur. Hemen herkes toplantılara günlük elbisesi ile gitmez, en yeni elbiselerini giyip de gider. Herkesin topluluk içindeki davranışı farklıdır. Bu kişinin sosyal durumudur.

“Bunlar benim misafirimdir, beni utandırmayın” diyor, Hazreti Lut aleyhisselam. Topluluğun misafirlere karşı duyması gereken saygıyı hatırlatıyor. Ne var ki, ar perdesi yırtılmış bir topluluk kural falan tanımıyor.

Bugün yeryüzü böyledir. İnsanlık bundan önceki tarım uygarlığı geleneğini bırakmıştır. Kendi çağının geleneğini de oluşturamamıştır. Dolayısıyla utanma duygusunu, topluluğa saygı duygusunu yitirmiştir. Ayrıca, artık değişik kimselerle karşılaştığı için sosyal baskı kalkmıştır. Topluluk yerine yığın hâline gelinmiştir.

Siyasiler halkı kolay korkutmak için yığınları seviyorlar.

Sermaye, yığınların başka melceleri olmadığı için bu durumu destekliyor.

İşte bu durum, bugünkü bu ahlaksız ve anarşist toplulukları yetiştirmiştir.

Kırgızistan’a gittiğimizde, Devlet Başkanı Asker Akayef bizi kabul etti. Kendisine, “Kırgızistan’da kalıp İslâm dinini değil, İslâm düzenini anlatmak istiyoruz” demiştik. O da bize cevaben, “Bize sadece İslâm düzeni değil, İslâm dini de lazım, gençlerimiz yaşlılara saygı duymuyor” demişti. Bizi kendisine müşavir yaptı ama sonra görüştürmediler. Ben Kırgızistan’dan ayrıldım. Onu da Moskova’ya kaçırttılar.

إِنَّ هَؤُلَاءِ ضَيْفِي

EinNa HAvEuLAvEi WaYFIy

“Bunlar benin dayfımdır”

İnsanlar geçimlerini sağlamak için diyar diyar gezerler. Oralardaki insanlarla karşılaşırlar. Sonra ülkelerine döndükleri zaman intibalarını yani izlenimlerini anlatırlar. Eğer intiba iyi idiyse, oraya çok ziyaretçi gelir. “Misafir on bereketle gelir, birini götürür, dokuzunu bırakır” derler. Bu sebepledir ki halk yabancılara saygı duyar.

Türkiye bu hususta çok ileri bir ülkedir.

Bu sebeple insanlar hep Türkiye’ye gelmek isterler.

Sovyetler yıkıldığı zaman oradakiler Türkiye’ye gelmeyi hacca gitme gibi arzularlardı.

Hazreti Lut Peygamber de bu durumdan yararlanarak halkını kötülük yapmaktan alıkoymaya çalışmaktadır.

فَلَا تَفْضَحُونِ(68)

Fa LAV TaFWaXUvNi

“Beni fadh etmeyin.”

Beni utandırmayın...

Bana saygılı olmasanız bile, misafirlerime saygılı olun demektedir.

Burada da yine çok önemli bir sosyo-psikolojik duygu vardır. Karadenizliler kendi köylerinde birbirlerini yerler. Kin ve haset ruhlarına işlemiştir. Oysa oraya gelen misafire saygılıdırlar. Ama gurbete gittikleri zaman hemşerilik duyguları vardır, hemen birbirlerine arka çıkar ve kendilerini savunurlar.

İnsanın topluluk içinde özgür yaratılmış olmasının sonucu böyledir. Topluluğu korumak için bir olurlar. Ama kendi içlerinde ise özgürlük duygularını taşırlar.

Fıkıh oluştururken, kanunlar yaparken, insanın psikolojik genlerini ve sosyal kromozomlarını iyi bilmek gerekir.

Sömürü düzenini sürdürmek, merkezi yönetimi yaşatmak için sosyo-psikolojik kurallara uymak istemeyenler, bunların olmadığını ileri sürerek sosyal ilimlerin müspet olmadığını söylerler. Oysa sosyal ilimler de müspettir. Eskiden biyolojik genler bilinmiyordu. Şimdi psikolojik genler bilinmiyor. Gelecekte öğrenilecek.

وَاتَّقُوا اللَّهَ وَلَا تُخْزُونِ (69)

Va İtTaQUv elLAHa VaLAv TuPZuNiy

“Ve Allah’a ittika edin ve beni hızy etmeyin.”

“Hızy” dikenliktir.

Ağaçlar büyüyerek kendilerini korurlar. Yüksek yerlere ulaşamayan hayvanlar onları yiyip bitiremezler. Bunun yanında çalılar yükselemedikleri için kendilerini korumak amacıyla dikenler oluşturmuşlardır.

Topluluk içinde yaşamak için topluluğun sizi tanıması, size itibar etmesi, güvenmesi gerekir. Ancak bu sayede evlenebilir, alışveriş yapar, yardımlaşabilirsiniz. Eğer topluluk sizi küçümserse, ağaçların yanındaki dikenlikler gibi dışlarsa, o zaman siz topluluk içinde hayatınızı sürdüremezsiniz. Çam ağaçları böyledir, onların gölgelerinde dikenlikler bulunmaz.

Demek ki “hızy” topluluğun onu dışlamış olması, dolayısıyla sıkıntılı hayat yaşaması anlamındadır.

Hazreti Lut burada ‘beni aşağı seviyeye indirmeyin, itibarımı sarsmayın, utandırmayın ve rezil etmeyin’ diyor.

Utanılacak bir iş yaptığınız zaman çevre sizi küçümsemez, sizi dışlamaz.

Oysa hızyda siz utanmazsınız ama topluluk sizi dışlar.

Utanmada çevrenin takındığı tavır ile hızyda çevrenin takındığı tavır farklıdır. İki olayda da kişinin duyguları farklıdır. Birinde utanılacak bir işlemden dolayı sosyolojik baskı doğmaz. Şöyle ifade edelim. Utanılacak bir iş yaptığınız zaman karşı taraf sizi ayıplar, ama bu durum diğer kimselere intikal etmez. Oysa hızy öyle değildir. Sizi bir kişi küçümseyemez. Topluluk küçümser, ancak sosyal bir oluş hızyı oluşturur. Hattâ sosyallik o kadardır ki sınıf oluştururlar. Hızy olanlarla arkadaş olanlar da itibarlarını kaybederler.

Hazreti Lut için anlamı şudur; siz beni konuklarıma karşı küçük düşürüyorsunuz ama siz de benim kavmim olduğunuz için küçük düşüyorsunuz.

“Allah’a ittika edin” demesinden öğreniyoruz ki Lut kavmi Allah’a inanıyordur. Bile bile, şeytanın yaptığı gibi Rablerine isyan etmektedirler. “Allah’a ittika edin” diyerek onları gerçeğe davet etmektedir.

“İttika etmek” demek, topluluğun topluluk kuralları içine girip kendinizi korumak demektir. Bir insan tek başına yaşayamaz. İlk zamanlarda meyve toplayarak belki tek başına yaşama imkânına sahipti. Ama bugün artık ormanlarda meyve toplayarak yaşayan insan kalmamıştır. Çünkü o kadar meyvelikler yok gibidir. Bir de insan ürettiği eşya ile yaşama şartlarını değiştirmektedir. Elbise giymekte, evler yapmakta, yemekler pişirmekte, böylece çevrenin şartlarını değiştirdiği için yaşamaktadır.

Topluluktan dışlanması demek, insanın ölmesi demektir. Bu kişiler için böyle olduğu gibi, artık ithalat ve ihracat yapmayan topluluklar da yaşama imkânlarını kaybetmişlerdir. Kaçakçılık bundan dolayı oluşmaktadır.

وَاتَّقُوا اللَّهَ

Va İtTaQUv elLAHa

“Ve Allah’a ittika edin”

İnsandan önce canlılar türden türe evrim yapmışlardır. İnsandan sonra yeni türler oluşmuyor. Artık insanlar sosyal evrim yapmaktadırlar. Bunu yapabilmeleri için hareket serbestliğine ihtiyaçları vardır. Kişiliklerini korumak zorundadırlar ki yeni şeyler düşünebilsinler. Böylece evrim olsun. Üretebilmeleri için de topluluk hâlinde çalışmak zorundadırlar. Bu da topluluk kurallarına uymak demektir.

Allah doğa kanunlarını var etmiş, insanlar onları değiştiremezler. Allah sosyal kanunları şöyle var etmiş; siz içtihat yapın, icma yapın, böylece sosyal kurallar oluşturun, sonra onlara uyun.

İşte bu, Allah’a ittika etmektir. Sözlerinizde durun. Sözler sosyal kurallardır. Allah onlara uymamızı emrediyor. Uymayanlar fasık olurlar, facir olurlar.

وَلَا تُخْزُونِ (69)

VaLAv TuPZuNiy

“Ve beni hızy etmeyin.”

Topluluk kurallarına uymayanlar, topluluk tarafından dışlanırlar, aşağı görülürler. İnsanlar 50 000 yıl böyle sadece dışlayarak disiplini sağladılar. Hazreti Peygamber de bunu savaşa katılmayanlara uyguladı.

Dışlanmak hapishanede olmaktan daha kötüdür. İnsan sosyal bir varlıktır, daima başka insanlarla ruhi bağlantıları varsa yaşamaktadır. Sevmek bir ruhi bağ olduğu gibi, nefret etmek de ruhi bağdır. İtaat etmek ruhi bağdır. Hükmetmek, o da ruhi bağdır. Bunlar yoksa insan boşlukta kalır, yaşayamaz.

Yine burada sosyo-psikal genlerle karşı karşıyayız. Bunlara tekabül eden biyolojik genler var mıdır? Yoktur. Varsa da, henüz keşfetmiş değiliz.

قَالُوا أَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَمِينَ (70)

QAvLUv EaVaLaM NaNHaKa GaNı eLGaLaMIyNa

“Biz seni âlemlerden nehy etmedik mi, diye kavl ettiler.”

Yabancılarla görüşmeden men etmişlerdi.

Hazreti Lut dışarıdan gelenleri uyarıyor ve misafirlerini kaçırıyordu. Kavmi Hazreti Lut’u bu faaliyetlerden nehy etmişler, yabancılarla sohbet etmesini yasaklamışlardı.

Ceza kanunu değiştirirken AB zinanın yasaklanmasını Türklere yasaklamışlardı. Akevler kurulmadan önce (1967), faiz aleyhinde konuşmayı yasaklamışlardı. Savcılar faiz aleyhinde konuşanları laikliğe aykırı hareket ediyorlar diye yargılıyorlardı. Ben faizin haramlığından hiç bahsetmeden, sadece zararlı olduğu için kullanılmaması gerektiğini yazdım. Savcılar ses çıkaramadılar. Sonra özel sermaye gelecek diye faizsiz finans kuruluşları askerlerden izin alınarak ülkeye getirildi.

Hazreti Lut aleyhisselamın daha önce yabancılarla görüşüp sohbet etmesi yasaklanmış bulunuyordu. Hazreti Lut gelen misafirleri kabul etmekle suç işlemiş oluyordu. Halk ne olacak diye de gelmeye başladı.

Talebe iken bucak halkıma yaptıklarını şikâyet ettim. Takım komutanı rahatsız olmuş ve benimle Cuma günü tartışmaya girmişti. Herkes ne olacak diye merak ediyordu. Subay beni dövecek diye halk seyretmek için yığılmaya başladı. O da sandı ki beni korumak için yığıldılar. Saldırmaktan vazgeçip gitti. İşte Allah böyle korur.

Düşmanlık küsmekle başlar. Yani hicretle başlar. Savaşta bir askerin düşman bir askerle görüşmesi büyük suçtur. Topluluklarda gruplaşma meydana gelir ve sizinle görüşmek istemezler.

Oysa İslâmiyet’te her söze kulak vereceksin, görüşeceksin ve en iyisine uyacaksın.

İşte, bir topluluğun fertlerini başkası ile görüştürmeme isteği bir ruhi genetik olaydır.

Sovyetler yarım asırdan fazla demir perde çekip halkı Batılılarla görüştürmediler, böylece halkı kandıracaklarını sandılar.

Bugün de basın yayın aynı şekilde Sermaye’nin tekelindedir. Bizim bu ve benzeri yazılarımız ve konuşmalarımız insanlara ulaştırılmaz. Ama biz buna rağmen halkımıza sesimizi duyurmuş olduk.

قَالُوا

QAvLUv

“Kavl ettiler”

Gelenler kalabalık kimselerdi. Bir başları yoktu. Hazreti Lut gelenlere; bunlar misafirlerimdir, beni rezil etmeyin dedi. ‘Biz sana gelenlerden kimse ile görüşme demedik mi’ dediler. Diğerleri itiraz etmedikleri için hepsi birden söylemiş oldular. Bu sebeple içlerinden biri dedi denmiyor.

Sokak olayları son derece farklı cereyan eder. Bazen bir kelime söylersiniz, topluluğu istediğiniz istikamete götürürsünüz. Bazen istediğiniz kadar konuşun, size kulak veren olmaz. Kitle davranışları sosyal davranışlardan da farklıdır. Bir araya gelen insanların beyinlerinde elektromanyetik dalgalar yayılır ve beyindeki devrelere etki eder.

Yüz kişiyi bir salona toplayalım. Sahne ile salonun ortasında ses geçirmeyen bir cam olsun. Bir kısmı sahnede, bir kısmı salonda otursunlar. Ortaya bir sırık dikelim. Herkese kâğıt verelim, tahmin ettikleri uzunluğu aynı anda yazsınlar. Sahnedekiler de salondakiler de değişik rakamlar yazacaklardır. Bundan sonra önce salon tarafı uzunluğu yazsın, sahne tarafında olanlar görmesinler. Sonra sahnedekilere yeniden tahmin edin ve kâğıtların arkasına yeniden yazın diyelim. Sahnedekiler yine tahmini yazacaklardır.

Sahnedekiler beyinlerindeki dalgalarla sırığın yazılı uzunluğunu bildiriyorlarsa artık onlar da o rakamı yazacaklardır. Eğer etkileri yoksa eskisi gibi değişik değerler yazacaklardır. Böylece kitlesel düşünme olup olmadığı ortaya çıkar.

Benzer denemeyi davranışlarda yapabiliriz.

Gelecekte ruhi genler böyle keşfedilecektir. Aynı şeyi düşünen kitleden biri kitleye tercüman olur. O söylemeseydi diğer biri söyleyecekti.

أَوَلَمْ نَنْهَكَ

EaVaLaM NaNHaKa

“Seni nehy etmedik mi?”

“Nehy” “nihayet” ile aynı köktür. Son vermeye “intiha” denir.

“Nehy etmek” son vermeyi istemek demektir. Bu durumda nehyin manası önce serbest iken sonra yasaklanan şeyi ifade eder. Yasaklanmayan şeyler mübah olduğu için her yasak mübahlığa son vermek demektir. Helal delile dayanır, haram delile dayanır. Emir delile dayanır, nehiy delile dayanır. Mübah ise helal veya harama dayanmaz, delil yoksa o mübahtır.

Kur’an’da BYX veya BVX kökü yoktur. Helal kavramı dışında bir mübah kavramı yok mudur? Yoksa başka kelime mi getirilmiştir. Araştırmak gerekir.

عَنِ الْعَالَمِينَ (70)

GaNı elGAvLaMIyNa

“Âlemlerden.”

“Âlem” “ilim” kökünden oluşur. “Alamet” kendisini bildiren işaret demektir. “Âlim” karşılığı “âlem” kelimesi getirilmiştir. Malum anlamındadır. Kur’an’da yalnız kurallı erkek çoğul olarak geçer. Tüzel kişiliği olan topluluk, halk demektir.

“Nâstan” demiyorlar da “âleminden” diyorlar. Harfi tarifle gelmiştir. Ahd için olabilir. Belli bir topluluk olur. Hazreti Lut kavminin dili ile konuşuyorlar. Dolayısıyla komşulardan birilerine mensup olarak geliyorlar. O kavimle ilişki kurmalarını yasaklamışlardır.

قَالَ هَؤُلَاءِ بَنَاتِي إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ (71)

QAvLa HAvEuLAvEi BaNAvTIY EiN KuNTuM FaGıLIyNa

“Failler iseniz işte bintlerim diye kavl etti.”

Kur’an’da bu ifade iki yerde geçmektedir. Hûd Suresi’nde şöyle beyan etmiştir:

وَجَاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ إِلَيْهِ وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ قَالَ يَاقَوْمِ هَؤُلَاءِ بَنَاتِي هُنَّ أَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَلَا تُخْزُونِ فِي ضَيْفِي أَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَشِيدٌ(78)

“Ve kavmi, sonbaharın dökülen yaprakları gibi bir bir ona geliyorlardı. Daha önce kötülükler yapmış idiler. Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için etherdir. Allah’a ittika ediniz ve beni dayfımda hizy etmeyiniz. İçinizde reşit bir racül yok mu?”

Sadece, işte kızlarım failseniz, diyor.

Burada iki şekilde yorum yapabiliriz. Biri, sizin yaptığınız kötülük, kızlarımla ilişki kurmaktan daha kötüdür. Böylece eşcinselliğin zinadan daha kötü olduğunu ifade etmektedir. O takdirde bunun kötülüğünü açıklamak durumundayız. Zinanın kötülüğü aile müessesesini yıkmasıdır. Aile müessesesinin yıkılması demek, insanın dayandığı tüm yapının sarsılması demektir. Nitekim Batı uygarlığında bunlar yaşanmaktadır.

Eşcinsellikte aynı şeyi yapacağını söyleyebilir miyiz?

Bu hususta kesin ifadede bulunmak için bunlar üzerinde araştırma yapmak gerekmektedir. Bu araştırma insani bakımdan mümkün değildir. Genel kurallar içinde sorunu çözmüş oluruz. Zinanın kötülüklerine kıyas ederek kötülüğü bilebiliriz. Buradaki ayet buna işaret etmektedir. Oysa Hûd Suresi’ndeki ayette, sizin yapacağınız iş kızlarımla evlenmenizdir diyor. Siz böyle yapınca aile müessesesi yıkılıyor, kızlarım kocasız kalıyorlar demiş olur.

Kur’an’da fuhuş, hattâ zina, şiddetli şekilde yasaklandığı, ağır cezalar konmuş olması ayeti ile buradaki ayetin zahir manası ile işte kızlarım, onlarla evlilik dışı cinsi ilişki kurun ayetleri arasında tearuz vardır. Manalar çatışmaktadır. Müteşabih olmayan muhkem ayetle tevil edilecektir. Zina yasağı muhkemdir, icma ile sabittir. Bu ayette de müteşabihtir. Bu da icma ile sabittir.

Öyleyse, yine Kur’an’ın emrine uyarak bunu tevil etmemiz gerekir.

Biz de iki şekilde tevil ediyoruz.

Biri, yaptığız fuhuştan daha kötüdür. O halde fahişelere uygulanacak cezaların eşcinsellere de uygulanması gerekir.

Diğeri ise, zinadaki illetin burada da daha şiddetli olarak mevcut olduğu için haram nehy edilmiştir. Yani bu ayet zinanın illetini fer’ beyan ederek belirlemektedir. Doğrudan değil de, illetine işaret ederek beyan etmektedir.

قَالَ

QAvLa

“Kavl etti”

Onlar, biz seni âlemlerden men etmedik mi diyorlar.

Hazreti Lut da cevap veriyor; evet, men ettiniz ama sizin yaptığınız, evime gelerek kızlarıma tecavüz etme kadar kötü bir şeydir. Sizin evinize birileri gelse, tecavüz etmeye kalksa, siz karşı koymaz mısınız? Ben de sizin yaptığınıza uyamam, uymadım, demiş oluyor.

Demek ki, bulunduğumuz yerin yasaklarına uymalıyız. Ya o diyarı terk etmeliyiz, ya da mevcut düzene uymalıyız. Ama o düzen olmalıdır. Eğer teklif ettikleri icma ile sabit kötülükler arasında ise ona uyma durumunda değiliz. Sonunda terk edip gideriz.

Burada Hazreti Lut zaten terk edip gideceğine işaret ediyor. Benim sizin önerdiklerinize uymam mümkün değildir. Artık aranızdan ayrılacağım demek istemektedir. Nitekim o gece terk edip gidecektir. Yani bizim “ya uy ya git” kuralı bu olayda da geçerlidir.

هَؤُلَاءِ بَنَاتِي

HAvEULAvEi BaNAvTIy

“İşte bunlar kızlarım”

Bu ifadeden ikiden fazla kızlarının olduğu anlaşılmaktadır, kızların hepsi ergenlik çağındadır, evlenmemiş demektir.

Kur’an’da evli olmayanları evlendiriniz emri vardır.

Bu emrin yerine getirilmesi için yüz lojmanlı apartmanlar inşa etmemiz gerekmektedir. Böylece evlilik yaşına gelmiş olan kız ve erkekler istedikleri lojmanlı işyeri apartmanında yerleşip hayatlarına evlilik içinde devam etme imkânını bulmuş oluruz.

Bir dönüm seradan 50 ton civarında ürün elde edilmektedir. Bir ailenin geçinmesi için 5 ton ürünün yettiğini farz edersek, bir dönüm on aileyi yaşatabilmektedir. Demek ki şimdilik yeryüzü bomboştur. Gelecekte denizler var. Gelecekte gökler var. O halde açlık korkusu ile çocuk yapmamak çok yanlıştır. Marx’ın iddiaları çoktan iflas etmiştir.

إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ (71)

EiN KuNTuM FaGıLIyNa

“Failler iseniz.”

Burada “fail iseniz” deniyor da neyin faili olduğunu beyan etmiyor. Başka ayetlerde “faalû fahişeten” denmektedir. O halde burada fahişeyi fiil edecekseniz, benim için daha ehven şer olanı fiil ediniz demiş olmaktadır. Fıkıhta ehveni şerreyn ihtiyar olunur kuralı burada beyan edilmiş olur. 

Haktan sonra yalnız dalalet vardır ayeti, ehveni şerre muarız görünmektedir. Ancak dalaletin aynı şiddette olduğunu ifade etmez. Evet, bir şey ya haktır, ya dalalettir. İkisinin ortası yoktur. Ama hakkın da dereceleri, dalaletin de dereceleri olabilir.

Bu ayetle içtihadımı değiştirmiş oluyorum. Ahsenine tabi olurlarda da bu derece görülmektedir. Kur’an’da bu ifadelerin neden beyan edildiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Ehveni şerrin ihtiyar edileceğini böyle öğretmektedir.

لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ (72)

La GaMRuKa EinNaHuM La FIy SaKRaTiHiM YaGMaHUvNa

“Amruna, onlar sekretleri içinde amh ediyorlar.”

“Amr” “GMR” kökünden gelir. Katlı bina anlamında köktür. İnsan doğar, yaşar ve ölür. Doğumundan ölümüne kadar geçen zaman ömürdür. Her canlının ömrü vardır. Yani canlılar yıpranarak ölmezler. Onların yaşlarını belirleyen genleri vardır. O genlerin tayin ettiği zaman içinde ölürler. Ne var ki arızi sebeplerden dolayı erken ölünmüş olabilir.

Ömür uzayabilir mi?

Bugün yeryüzünde yaşayan insanlardan en uzun ömürlü olanları 120 yaşından daha azdırlar. Tevrat’ta Hazreti Musa’nın 120 sene yaşadığı yazılıdır. Kur’an’da, Tevrat’ta ve tabletlerde Hazreti Nuh’un 950 sene yaşadığı zikredilir.

Bir mescidin imareti iki manaya gelir. Biri yapısını yapmadır, bakmadır. Diğeri ise içerisine girip yaşamak, ibadet yapmak demektir.

Yemin etmek demek, o nasıl gerçekse benim sözüm de gerçektir demektir. Geçmiş için ve gelecek için “Ta” kullanılır. Allah kendi yarattıklarına yemin eder, böylece onları sözlerine şahit tutar. “Ve” harfi ile ifade eder. “Vallahi” kelimesi bir defa geçer, o da Allah’ın sözü olarak değil, inanmayanların sözü olarak geçer.

Kur’an’da Allah “Le” harfi ile sadece burada yemin etmektedir. “Le Amrüke” denmektedir. “V” ve “T” harflerindeki yeminde mecrur olduğu halde burada merfudur. O halde buradaki “Le” yemin “Le”si değildir. “Amrun” mübtedadır. “İnnehum” da haber değildir. “İnne elhakka ennehum meyyitün” şeklindedir. Yani haber cümlesi isim yerine geçtiği için “Enne” olur. Burada “İnne” şeklinde gelmiştir. “Eyyuhe’l-iru inneküm sarıkun” ayetinde olduğu gibi burada amruke mübtedadır. “İnneküm sarıkun” ise haberdir. Burada “ente/sen” deneceği yerde, “amruke” denmiştir. “Sen” deyince o andaki kişiliğe hitap etmiş olursun. “Amruke” derseniz, tüm hayatı boyuncaki varlığa hitap etmiş olursunuz. “Ente”de muhatap üç boyutludur. “Amruke”de muhatap dört boyutludur.

“Ya’mahûn”un aslı “yamaytu”dur. “Ya’mun” denmesi gerekirken, “Y” “H”ye dönüşmüştür. “Ma”ın çoğulu “miyah”  gelir. “Fem’in (ağız) cemi “efvah” gelir. Kur’an’da 7 yerde aynı kalıpta geçer. “Amy” kelimesi ise 33 yerde geçer. Toplamı 40 eder. Ayrıca “GM” ile başlayan kelimeleri “GMH” ayrı kök sayarsanız, 7 kök geçmiş olur. Çift olması için de “GMH”nin ayrı kök olmaması gerekir.

Kelamcılara göre Kur’an’a bir harf ilave etmek küfürdür, bir harf çıkarmak da küfürdür. Söyledikleri doğrudur, çünkü Kur’an’ın sayı düzeni bozulur, icazı zedelenir.

لَعَمْرُكَ

La GaMRuKa

“Ömrün”

Buradaki “Lam” tekit lamıdır. Ya “Le Raculün” ya “Le Zeydün” denebilir, kabul ediyoruz. Sayılar iki türlü söylenir. -5, +5  ve 5.  5 aslında +5 dir. Üçüncü sayı olmadığı için + sız yazıldığı zaman + anlamındadır. “Amr” var, “Le Amr” var, “La Amr” var. “Amr” da “Le Amr” anlamındadır. Tekit için “Le” gelir.

“Senin ömrün” diyerek onların durumu ile senin ömrünü muhatap almaktadır.

Buradaki “Kef”i Hazreti Muhammed’e göndererek manalandırabiliriz ve onun nebi olması nedeniyle insanlık tarihindeki rolünü anlatmış olur.

Ama her asrın müminine ve onların cemaat başkanlarına da hitap etmiş olur.

Her mümin bu hitabı kendisine almalıdır.

إِنَّهُمْ

EinNaHuM

“Onlar”

Buradaki zamir Hazreti Lut’a üşüşen kavmine raci olur, onların sarhoşluğunu anlatır.

Ancak “amrun” kelimesi ile günümüzün halkı da kastedilmiş olur. Yani bugünkü kapitalistler, sosyalistler, karmacılar, Rockefeller, Rothschild,Budistler, Hindular, Hıristiyanlar, Şiiler, Sünniler, ehli tarikat, Risale-i Nur cemaati; herkes muhataptır.

Bütün bunlar sarhoş durumdadırlar; Kur’an’ın sade ve basit öğretilerine kulak vermiyorlar.

لَفِي سَكْرَتِهِمْ

La FIy SaKRaTiHiM

“Kendi sarhoşlukları içinde”

“Fî Sekretin” demiyor, “Fî Sekretihim” diyor. Çünkü kendi sarhoşluklarını kendileri icat ediyorlar. İçtikleri içki onları sarhoş etmedi, kendi kendilerini sarhoş ettiler.

Merkezi yönetim, karşılıksız faizli nakit para, merkezden atanan hakimlik sistemi, nakit para kazanma sistemi vs kendi icat ettikleri sarhoşluklardır. 

يَعْمَهُونَ (72)

YaGMaHUvNa

“Kör kör dolaşıyorlar.”

Hukuk devletinde şeriat kuralları vardır, herkes ne yaparsa ne ile karşılaşacağını bilir. Dolayısıyla aydınlık içindedirler.

Oysa şeriatın olmadığı ülkede kanunlar vardır, uygulanmaz. Uygulayıcılar kendilerine göre yorumlar ve uygularlar. Ortalık karanlıktır. Kim ne ile karşılaşacağını bilmemektedir. Kör olan kimsenin gezmesi gibi görmeden yol almaktadırlar. Sarhoşlukları yanında körlükleri de vardır.

Bugünkü dünya tam da böyle yaşamaktadır.

Bir müteahhit bana diyor ki; rüşvet vermeden bir kamyon beton döktüremezsin!

Muhasipler vergiyi nasıl kaçırtacaklarının ihtisasını ve hesabını yaparlar; yapmayanlar veya yapamayanlar aç kalırlar! Rüşvetsiz gümrükten mal geçirmek mümkün değildir! Mal üretirsin; satamazsın! Ham madde ararsın, kan pahasına bulursun!..

فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ (73)

Fa EaPaÜaTHuMu elÖaYXaTü MuŞRiQIyNa

“Sayha onları Güneş doğarken ahzetti.”

Sayha ahzediyor. Gürültü onları avuçluyor. Gürültü onları yakalıyor.

Bu gürültü ne gürültüsüdür?

Yanardağın patlaması da olabilir, uzaydan gelenlerin atom bombası da olabilir.

Lut Âli geceleyin seyahat etmiş, sabaha kadar hedeflerine varmışlardır. Patlama ise Güneş doğarken olmuştur. Neden Güneş’in doğma vakti seçilmiştir?

Bunun iki sebebi vardır. Gerilmiş dağın tepesi Güneş doğarken ısı değişikliğine uğrar ve patlama o zamana geçekleşir. Yahut uzaydan gelenler o saati seçmişlerdir ki herkes uyanık olsun ve azabı tatsınlar.

فَأَخَذَتْهُمُ

Fa EaPaÜaTHuMu

“Onları ahzetti”

Titreşimlerin etkileri daha çok rezonans halinde olur. Her cismin öz titreşimi vardır. Eğer gelen titreşim dalgası öz titreşime uygunsa cisim parçalanır.

Salıncak düşünün. Her geldiğinde itmektesiniz, tam giderken itiyorsunuz. Salıncak açılır açılır, sonunda devrilir ama itme düzgün olmazsa hiç etki etmiyormuşsun gibi olur.

İster yanardağ patlaması olsun, ister atom bombası olsun, uygun titreşimli ses bedenleri paramparça eder, hem de birden değil acı çektirerek.

الصَّيْحَةُ

elÖaYXaTü

“Sayha”

“Sayha” gürültüdür, öldürücü gürültüdür.

Kur’an’da Hazreti Nuh’tan sonra gelen, Hazreti Salih’in kavminden, Hazreti Şuayb’in kavminden, Hazreti Lut’un kavminden, Hicr halkından bahsederken “sayha”dan bahsetmektedir. Bunlarda yanardağlar varsa, demek ki yanardağların patlaması ile helâk olmuşlardır.

Resuller sadece haber vermek için gelmişlerdir.

Bugün de yeryüzünü bekleyen afetler vardır; zelzele, yanardağların patlamaları, hava hortumları, deniz dalgalanmaları tsunamiler...

Bunların hiçbirisi hesabi değildir, gaybidir. Ne zaman ne kadar geleceği bilinmemektedir. Bir kelebeğin kanat çırpması ile bile başlayabilirler.

“Sayha” marife gelmiştir. Demek ki patlamanın çıkardığı bir sestir. Son gün için de sayhadan bahsetmektedir. Nekre gelmektedir.

مُشْرِقِينَ (73)

MuŞRQIyNa

“İşrak ederken”

Kur’an Güneş’in işrak etmesinden, gurub etmesinden bahsetmektedir. Ayrıca Şems’in tulu ettiği yerden bahsedilmektedir.

Sayha onları Güneş doğarken ahzetti.

Kur’an Güneş’in batmasından ve doğmasından bahseder.

Güneş’in doğmasını maşrık olarak ifade eder, batmasını magrib olarak ifade eder. Bir de Güneş’in doğmasını matla’ olarak ifade eder, batmasını uful olarak ifade eder. Görünmez hâle geldiği zaman uful etmiş olur. Göründüğü zaman tulu etmiş olur. Doğması şark, batması garb olarak ifade edilir.

“Maşrık” aslında bir matla’dır. Çünkü Güneş gitmemektedir, sadece görünmez hâle gelmektedir. “İşrak ederken” dendiğinde, Güneş doğarken anlamındadır.

Geceleyin yanardağların tepesi soğur, büzülür, gerilme olur, altından da magma tabakası tazyik eder ve patlama olur. Yanardağların patlama saatleri tespit edilerek bu söylediklerimin doğru olup olmadığı tespit edilir ve “muşrikîn” kelimesinin manası daha iyi anlaşılır.

فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ (74)

Fa CağalNAv GaLİYaHAv SaFıLaHAv Va EMOaRNAv GaLaYHıM XıCAvRaTan MıN SicCIyLın

“Âlisini safili ca’lettik ve siccilden hacerleri imtar ettik.”

Yanardağ patladığı zaman çevresi dağılır ve devrilir, eteklerin üstleri altlara gelir. Böylece kent birden toprak altında kalır. Şimdi kazdığımızda onları olduğu gibi korunmuş halde buluruz. Bir gün bu kazılar yapılacak, Tevrat’ın ve Kur’an’ın anlattıkları bulunacaktır.

Araplar yağmura “matar” kelimesini kullanırlar. Kur’an yağmur için suyun inzalinden bahseder. Bombaların veya lavların yağmasını “matar”la ifade ederler.

“Siccil” damgalanmış yönlendirilmiş taş bomba demektir. Bugünkü füzedir. Kaydetmeye bugün de “tescil” kelimesini kullanırız. Bu ifade yanardağ patlaması değil de bomba indirmesi şeklinde anlaşılmaktadır.

Bunu şöyle telif ederiz. Yanardağ tam gerilmişken patlamayabilir. Ama tepesine bomba atarsanız dağ patlar ve yanardağ lavlar püskürtmeye başlar. O halde Lut kavminin helâki atom bombası ile başlatılan yanardağların patlaması ile olmuştur.

“Siccil” kelimesini Kur’an dört yerde getirir. Âhiretteki dirilmeyi kitaplardaki sicile benzer sicile benzetir. Bu kromozomlardaki sicildir. Bir de yönlendirilmiş atom bombalarından bahseden sicildir. Fil halkına ve Lut halkına yönlendirilen taşlardır bunlar.

فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا

Fa CaGalNAv GaLİYaHAv SaFıLaHAv

“Âlisini safili yaptık”

Üstünü alt yaptık.

Türkçede altını üstüne getirmek şeklinde kullanılır.

Kur’an üstünü alt yaptık diyor.

Çünkü gaye altını üstüne getirmek değil, üstünü altına getirmektir. Böylece halk helak edilecek ve ayrıca kalıntılar sonrakilere ayet olsun diye muhafaza edilecektir. Bugünkü kazılar böylece yapılmakta ve bilgiler edinilmektedir.

وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ

Va EMOaRNAv GaLaYHıM

“Ve onların aleyhine imtar ettik”

Atom bombası dağda patlamış, dağı patlatmıştır. Ama bombanın izleri lavlarla o kent sakinlerinin üzerine yağmıştır. Atom bombası patladıktan sonra aktif maddeler yaymaya devam eder. Çok sonraları da izi korunmuş olur. Bununla patlama tarihi sonra ölçülür.

Demek ki yarın buralarda kazı yapıldığı zaman bu bombanın izleri bulunacak ve patlama tarihi ölçülebilecektir. Onun için onların üzerine imtar ettik deniyor. Kentin üstü altına getirilmiştir.

حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ (74)

XıCAvRaTan MıN SicCIyLın

“Siccilden hacerleri”

“Siccil” yönlendirilmiş ve patlamaya ayarlanmış taşı yani bombayı yağdırdık.

Bombanın parçalarını yağdırdık.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ (75)

EinNa FIy ÜAvLiKa LaEAvYAvTin LieLMüTaVasSiMIyNa

“Bunda mütevessimler için ayetler vardır.”

“Vesm” hayvanların tanınması için boynuzlarına veya sırtlarına vurulan damgadır. Böylece hayvanların kimlere ait olduğu bilinir. Bu damgaları okuyan kimseler mütevessimindirler. Parmak izleri ile kişiyi bulan mütevessimdir. DNA’larla sahibini bulan mütevessimdir.

Bugün ABD’de esrar tahlili yapılıyor ve bu esrarın nerede yetiştirildiği bilinmektedir.

Sümerlerin tabletlerini çözen mütevessimdir. Atomların yayınladığı ışıkların tahlil edip yaşını bilen mütevessimdir.

İşte, kazılarda elde edilecek bakiyeleri değerlendirenler mütevessim olup birçok deliller bulacaklardır. Bugün bunların birçoğu gerçekleşmiştir.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ

EinNa FıY ÜAvLiKa LaEAvYAvTin 

“Ayetler buradadır”

“Âyât” “İnne”nin ismidir; haberi mukaddem “Fî Zalike”dir. “Li’l-Mütevessimîn” ise “Âyât”ın zarfıdır. “Âyât” nekre gelmiştir, değişik ayetler buradadır; araştırmacılar için. Demek ki “mütevessimîn” arkeologlar demektir.

لِلْمُتَوَسِّمِينَ (75)

Li eLMüTaVasSiMIyNa

“Mütevessimin için”

 “Mütevessimîn” erkek kurallı çoğul gelmiştir. Ancak ortak çalışma sonunda ayetler görülebilir. Kazı yapanlar ve okuyanlar bir teşkilat olmalıdır.

وَإِنَّهَالَبِسَبِيلٍ مُقِيمٍ (76)

Va EnNaHAv La SaBIyLin MuQIyMin

“Ve o mukim bir sebildir.”

Buradaki “Ha” zamiri medineye, ayetlere, hicareye veya sayhaya gidebilir. Müfessirler böyle diyorlar. Biz sayhaya iştirak etmiyoruz. Şehrin/kentin üstünde sürekli geçilen bir yerdir. Kalıntılarında veya üzerinde kurulan kentten devamlı geçilmektedir. Bu doğrudan medine olabilir. Diğer taraftan bombaların kalıntıları olabilir yahut oradaki tabletlere gitmiş olabilir. 

وَإِنَّهَا

Va EnNaHAv 

“Ve o …”

O medinenin bulunduğu yer. Medinenin kendisi. Altı üstüne gelmiştir. Ama yeni kentler bulundukları yerin merkeziliği sebebiyle yine onun üzerine kurulurlar. Dolayısıyla sonra yeniden orası yine kent olur.

Geçmişte cereyan eden olaylar iz bırakırlar. O izler ayetler olur. Patlayan atom radyoaktif madde yaymaya başlar ve o sayede onların geçmişi bilinir. Yazılan tabletler çürümez. Kâğıt olsa lavların altında ezilip gider. Oysa tabletler toprak altında pişer ve daha çok dayanır.

لَبِسَبِيلٍ

La SaBIyLin 

“Bir yoldur”

“Sebil” nekre gelmiştir. Bunun anlamı, bu yol gerçekten yol değildir. Yoksa marife gelirdi. Metottur, usuldür demektir. Bugün serbest dağılımın iki ayıracı hesaplanmaktadır. Biri tepe noktası, diğeri sapmalar. Bu sebeple biz eşyaları tanıyoruz. Tahlilleri de öyle yapıyoruz.

مُقِيمٍ (76)

MuQIyMin

“Mukimdir.”

Kaim olan, ayakta duran yani yok olmayan anlamındadır.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ (77)

EinNa FIy ÜAvLiKa LaEAvYaTün Li eLMüEMiNIyNa

“Burada müminler için bir ayet vardır.”

Arkeologlar için çok ayetler var. Müminler için tek ayet vardır. Her ikisi de nekredir. Mütevessimler ve müminler ise marifedir. Mütevessimler bugünkü arkeologlardır. Müminler de bugünkü Adil Düzen Çalışanlarıdır. Onlar için tek ayet Lut kıssasının gerçek olmasıdır, Kur’an’ın Allah sözü olduğunun ispatlamasıdır.

إِنَّ فِي ذَلِكَ

EinNa FIy ÜAvLiKa

“Burada…”

“Ve” harfi getirilmediği için ismi işaret aynı olaya işaret etmektedir.

Bu ayetlerin üzerinde arkeolojik bakımdan daha çok durulması gerekmektedir.

Burada işaret edilen nedir, olaylar mı yoksa imtar mı?

لَآيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ (77)

LaEAvYaTün Li eLMüEMiNIyNa

“Müminler için bir ayettir.”

Mütevessimin çağımızın arkeologları olduğuna göre, müminler de çağımızın Adil Düzen Çalışanlarıdır. Allah müminlere haber veriyor, kentler savaş veya sosyal afetlere uğrayacaklardır. Oradan uzaklaşma hazırlığını yapın, gidecek yeriniz olsun. Yüz villalı semtleri kurun. Yüz lojmanlı semtleri kurun...

 

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL

www.akevler.org         (0532) 246 68 92

 

 


Yorumcu 
Yorum 
Reşat Nuri Erol
21.05.2016
21:37



1967...1968...1969...AKEVLER 50 YILDIR ÇALIŞIYOR...2014...2015...2016

BİZLER ÇALIŞIYOR VE YENİ İSLÂM MEDENİYETİ’Nİ KURUYORUZ...

SİZLERİ DE ÇALIŞMALARIMIZA DÂVET EDİYORUZ; BUYURUN, BİRLİKTE ÇALIŞALIM...

ADİL DÜZEN 865

“ADİL DÜZEN” III. BİNYIL MEDENİYETİ PROJESİDİR

BİZE DÜŞEN SADECE MÜBÎN/AÇIK TEBLİĞDİR.” (KUR’AN; Yâsin Sûresi, 36/17)  

Haftalık Seminer Dergisi; 865. Hafta - 21 Mayıs 2016 - Fiyatı: www.akevler.orga tıklamak!

BU DERGİYİ HER HAFTA OKUTABİLİR.. ÇOĞALTABİLİR.. DAĞITABİLİRSİNİZ...

“ADİL DÜZEN” UYGULAMALARI YAPMAK İÇİN BİZLERE DANIŞABİLİRSİNİZ...

 

*KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ; 865. SEMİNER

“HİÇ BİLENLER İLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?”      (KUR’AN; Zümer Sûresi, 39/9)

İ L İ M  TALEP ETMEK HER MÜSLÜMANIN ÜZERİNE FARZDIR.”      (Hadis)

Adres: AKEVLER İSTANBUL KOOPERATİFLERİ MERKEZİ,  Zafer Mah. Coşarsu Sk. No: 29 YENİBOSNA / İSTANBUL    Tel: (0212) 452 76 51

Tefsir Seminer Notları Yenibosna’da Cumartesi akşamları okunup tartışılmaktadır.

GAYEMİZ: Bu “SEMİNER NOTLARI”nın İstanbul, Türkiye ve bütün dünyada “OKUNMASI, ANLAŞILMASI VE UYGULANMASI”DIR.     -     ADİL DÜZEN ÇALIŞANLARI

 

***

 

*“ADİL DÜZEN” DERSLERİ/YORUMLARI

KUR’AN DÜZENİNDE BAŞKANLIK

BAŞKANLIK SİSTEMİNİN DELİLLERİ

*ÜSKÜDAR ÇALIŞMALARI-8                            Cuma, 20.05.2016

KUR’AN ARAPÇASI İnsanlığın Merkez Dili Olmalı

Süleyman KARAGÜLLE

 

***

 

*SEBÎLU’R-REŞÂD” / MAKALELER

Siyaset ve Sermaye dağılma sürecine girdi…

AK Parti, Başkanlık, Başbakan, ciddiyet ve İslâm

Siyaset ve Sermaye’ye nasihat ve hatırlatmalar

Çalışmalarımız ve YENİ İSLÂM MEDENİYETİ

Reşat Nuri EROL

 

***

 

HİCR SÛRESİ - 10. Hafta

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْآنٍ مُبِينٍ (1) رُبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ (2) ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (3) وَمَا أَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ إِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ (4) مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ (5) وَقَالُوا يَاأَيُّهَا الَّذِي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ (6) لَوْمَا تَأْتِينَا بِالْمَلَائِكَةِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (7) مَا نُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ إِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُوا إِذًا مُنْظَرِينَ (8) إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (9) وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي شِيَعِ الْأَوَّلِينَ (10) وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (11) كَذَلِكَ نَسْلُكُهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ (12) لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْأَوَّلِينَ (13) وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَاءِ فَظَلُّوا فِيهِ يَعْرُجُونَ (14) لَقَالُوا إِنَّمَا سُكِّرَتْ أَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ (15) وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ (16) وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ (17) إِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ (18) وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ (19) وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِقِينَ (20) وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ (21) وَأَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَمَا أَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ (22) وَإِنَّا لَنَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ (23) وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِمِينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِرِينَ (24) وَإِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْ إِنَّهُ حَكِيمٌ عَلِيمٌ (25) وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ (26) وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ (27) وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ (28) فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ (29) فَسَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ (30) إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَى أَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ (31) قَالَ يَاإِبْلِيسُ مَا لَكَ أَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ (32) قَالَ لَمْ أَكُنْ لِأَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ (33) قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ (34) وَإِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ إِلَى يَوْمِ الدِّينِ (35) قَالَ رَبِّ فَأَنْظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (36) قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ (37) إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ (38) قَالَ رَبِّ بِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ وَلَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ (39) إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (40) قَالَ هَذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ (41) إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ إِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوِينَ (42) وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ (43) لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابٍ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ (44) إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (45) ادْخُلُوهَا بِسَلَامٍ آمِنِينَ (46) وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ إِخْوَانًا عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ (47) لَا يَمَسُّهُمْ فِيهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَجِينَ (48) نَبِّئْ عِبَادِي أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (49) وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الْأَلِيمُ (50) وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ (51) إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًا قَالَ إِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ (52) قَالُوا لَا تَوْجَلْ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ (53) قَالَ أَبَشَّرْتُمُونِي عَلَى أَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ (54) قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْقَانِطِينَ (55) قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّهِ إِلَّا الضَّالُّونَ (56) قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ (57) قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ (58) إِلَّا آلَ لُوطٍ إِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ أَجْمَعِينَ (59) إِلَّا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَا إِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِرِينَ (60) فَلَمَّا جَاءَ آلَ لُوطٍ الْمُرْسَلُونَ (61) قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ (62) قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا فِيهِ يَمْتَرُونَ (63) وَأَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ وَإِنَّا لَصَادِقُونَ (64) فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ وَاتَّبِعْ أَدْبَارَهُمْ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ أَحَدٌ وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ (65) وَقَضَيْنَا إِلَيْهِ ذَلِكَ الْأَمْرَ أَنَّ دَابِرَ هَؤُلَاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِحِينَ (66)

 

***

 

وَجَاءَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ (67) قَالَ إِنَّ هَؤُلَاءِ ضَيْفِي فَلَا تَفْضَحُونِ (68) وَاتَّقُوا اللَّهَ وَلَا تُخْزُونِ (69) قَالُوا أَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَمِينَ (70) قَالَ هَؤُلَاءِ بَنَاتِي إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ (71) لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ (72) فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ (73) فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ (74) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ (75) وَإِنَّهَا لَبِسَبِيلٍ مُقِيمٍ (76) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ (77)

 

***

 

وَجَاءَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ (67)

Va CAyEa EaHLu eLMaDIyNaTi YaSTaBŞiRUNa

Ve medine ehli istibşar ederek ciet ettiler.”






YorumYap

Çok Okunan Seminerler
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 834
Hûd Sûresi Tefsiri 74-78. Âyetler
17.10.2015 7182 Okunma
11 Yorum 15.11.2015 22:07
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 845
İbrahim Sûresi Tefsiri 1-4. Âyetler
2.1.2016 7009 Okunma
1 Yorum 02.01.2016 21:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 863
Hicr Suresi Tefsiri 48-56. Ayetler
7.5.2016 6356 Okunma
1 Yorum 08.05.2016 07:02
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 864
Hicr Suresi Tefsiri 57-66. Ayetler
14.5.2016 5946 Okunma
2 Yorum 15.05.2016 08:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 853
İbrahim Sûresi Tefsiri 35-41. Âyetler
27.2.2016 5643 Okunma
1 Yorum 06.03.2016 14:57
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 944
Kehf Suresi Tefsiri 107-110. Ayetler
23.12.2017 5489 Okunma
1 Yorum 28.12.2017 19:52
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 858
Hicr Sûresi Tefsiri 10-15. Âyetler
2.4.2016 5449 Okunma
2 Yorum 03.04.2016 10:18
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 862
Hicr Suresi Tefsiri 39-47. Ayetler
30.4.2016 5385 Okunma
1 Yorum 01.05.2016 07:57
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 838
Hûd Sûresi Tefsiri 90-95. Âyetler
14.11.2015 5335 Okunma
3 Yorum 21.11.2015 15:31
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 841
Hûd Sûresi Tefsiri 109-113. Âyetler
5.12.2015 5130 Okunma
1 Yorum 05.12.2015 22:42
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 855
İbrahim Sûresi Tefsiri 47-52. Âyetler
12.3.2016 5029 Okunma
1 Yorum 14.03.2016 09:38
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 865
Hicr Suresi Tefsiri 67-77. Ayetler
21.5.2016 4869 Okunma
1 Yorum 21.05.2016 21:37
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 842
Hûd Sûresi Tefsiri 114-116. Âyetler
12.12.2015 4677 Okunma
2 Yorum 20.12.2015 12:52
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 852
İbrahim Sûresi Tefsiri 32-34. Âyetler
20.2.2016 4667 Okunma
1 Yorum 14.03.2016 09:40
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 819
Hûd Sûresi Tefsiri 17-22. Ayetler
20.6.2015 4613 Okunma
1 Yorum 25.06.2015 04:09
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 824
Hûd Sûresi Tefsiri 37-40. Âyetler
1.8.2015 4451 Okunma
1 Yorum 11.08.2015 17:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 949
Meryem Suresi Tefsiri 23-26. Ayetler
27.1.2018 4448 Okunma
1 Yorum 28.01.2018 07:59
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 835
Hûd Sûresi Tefsiri 79-83. Âyetler
24.10.2015 4428 Okunma
1 Yorum 25.10.2015 13:19
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 823
Hûd Sûresi Tefsiri 32-36. âyetler
25.7.2015 4406 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 833
Hûd Sûresi Tefsiri 69-73. Âyetler
10.10.2015 4313 Okunma
1 Yorum 10.10.2015 23:53
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 843
Hûd Sûresi Tefsiri 117-119. Âyetler
19.12.2015 4311 Okunma
1 Yorum 20.12.2015 06:15
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 815
Hûd Sûresi Tefsiri 4-6. Ayetler
23.5.2015 4253 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 870
Nahl Suresi Tefsiri 5-9. Ayetler
25.6.2016 4245 Okunma
1 Yorum 26.06.2016 10:29
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 808
YUNUS SURESİ TEFSİRİ 90-92.AYETLER -FİRAVUN ÖLDÜ MÜ?
4.4.2015 4212 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 846
İbrahim Sûresi Tefsiri 5-8. Âyetler
9.1.2016 4193 Okunma
1 Yorum 17.01.2016 08:17
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 832
Hûd Sûresi Tefsiri 64-68. Âyetler
3.10.2015 4186 Okunma
1 Yorum 03.10.2015 21:47
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 827
Hûd Sûresi Tefsiri 48-49. Âyetler
22.8.2015 4135 Okunma
1 Yorum 25.08.2015 20:45
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 840
Hûd Sûresi Tefsiri 102-108. Âyetler
28.11.2015 4123 Okunma
1 Yorum 30.11.2015 09:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 837
Hûd Sûresi Tefsiri 87-89. Âyetler
7.11.2015 4109 Okunma
2 Yorum 08.11.2015 18:47
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 900
İsra Suresi Tefsiri 23-27. Ayetler
4.2.2017 4106 Okunma
1 Yorum 05.02.2017 09:37
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 844
Hûd Sûresi Tefsiri 120-123. Âyetler
26.12.2015 4100 Okunma
2 Yorum 27.12.2015 13:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 850
İbrahim Sûresi Tefsiri 23-26. Âyetler
6.2.2016 4096 Okunma
4 Yorum 07.02.2016 19:39
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 828
Hûd Sûresi Tefsiri 50-52. Âyetler
29.8.2015 4095 Okunma
1 Yorum 05.09.2015 13:29
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 830
Hûd Sûresi Tefsiri 58-60. Âyetler
12.9.2015 4068 Okunma
1 Yorum 18.09.2015 07:28
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 817
Hûd Sûresi Tefsiri 9-12. Âyetler
6.6.2015 4047 Okunma
3 Yorum 25.06.2015 04:16
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 825
Hûd Sûresi Tefsiri 41-44. Âyetler
8.8.2015 4036 Okunma
2 Yorum 11.08.2015 17:51
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 839
Hûd Sûresi Tefsiri 96-101. Âyetler
21.11.2015 3968 Okunma
1 Yorum 22.11.2015 09:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 826
Hûd Sûresi Tefsiri 45-47. Âyetler
16.8.2015 3966 Okunma
1 Yorum 16.08.2015 19:50
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 836
Hûd Sûresi Tefsiri 84-86. Âyetler
31.10.2015 3964 Okunma
1 Yorum 31.10.2015 19:43
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 848
İbrahim Sûresi Tefsiri 12-17. Âyetler
23.1.2016 3893 Okunma
1 Yorum 23.01.2016 22:00
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 856
Hicr Sûresi Tefsiri 1-8. Âyetler
19.3.2016 3874 Okunma
1 Yorum 20.03.2016 10:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 860
Hicr Suresi Tefsiri 23-30 Ayetler
16.4.2016 3857 Okunma
1 Yorum 17.04.2016 10:06
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 829
Hûd Sûresi Tefsiri 53-57. Âyetler
5.9.2015 3834 Okunma
1 Yorum 05.09.2015 20:25
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 831
Hûd Sûresi Tefsiri 61-63. Âyetler
19.9.2015 3831 Okunma
1 Yorum 20.09.2015 18:10
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 849
İbrahim Sûresi Tefsiri 18-22. Âyetler
30.1.2016 3788 Okunma
1 Yorum 01.02.2016 14:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 777
TEVBE SURESİ-128.AYET TEFSİRİ
23.8.2014 3781 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 816
Hûd Sûresi Tefsiri 7-9. Ayetler
30.5.2015 3674 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 861
Hicr Suresi Tefsiri 31-38 Ayetler
23.4.2016 3624 Okunma
1 Yorum 24.04.2016 05:35
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 847
İbrahim Sûresi Tefsiri 9-11. Âyetler
16.1.2016 3618 Okunma
1 Yorum 17.01.2016 08:15
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 859
Hicr Sûresi Tefsiri 16-22. Âyetler
9.4.2016 3608 Okunma
1 Yorum 14.04.2016 03:12