Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 837
Hûd Sûresi Tefsiri 87-89. Âyetler
7.11.2015
3930 Okunma, 2 Yorum

HÛD SÛRESİ - 24. Hafta

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

قَالُوا يَاشُعَيْبُ أَصَلَاتُكَ تَأْمُرُكَ أَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَنْ نَفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاءُ إِنَّكَ لَأَنْتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ (87) قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ (88) وَيَاقَوْمِ لَا يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِي أَنْ يُصِيبَكُمْ مِثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودٍ أَوْ قَوْمَ صَالِحٍ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِنْكُمْ بِبَعِيدٍ (89)

 

***

 

قَالُوا يَاشُعَيْبُ أَصَلَاتُكَ تَأْمُرُكَ أَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَنْ نَفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاءُ إِنَّكَ لَأَنْتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ (87)

QAvLUv YAv ŞuGaYBu Ea ÖaLAvTuKa TaEMuRuKa EaN NaTRuKa MAv YaGBuDu EAvBAvEuNAv EaV EaN NaFGaLa FIy EaMVAvLıNAv MAv NaŞAvEu EinNaKa LaEaNTa eLXaLIyMu elRaŞIyDu

“Kavmi dedi: Ey Şuayb, eblerimizin ibadet ettiklerini veya emvalimizde meşiet ettiğimizi fiil etmeyi terk etmemizi salâtın mı emrediyor? Sen halim ve reşit bir kimsesin.”

Hazreti Şuayb’ın hitap ettiği iki kavmi vardır. Biri Hazreti Şuayb’ın yönetici arkadaşlarıdır, bunlar yöneticilerdir. Diğeri ise bütün halktır.

Hazreti Şuayb önce tüm halka hitap ederek “ölçerken, tartarken hile yapmayın” demektedir. Sonra kendisinin mensup olduğu yönetici gruba hitap ediyor. Bunun için “Ve Yâ Kavmi!” diyor. Şimdi ona cevap verenlerin cevabını kıssa ediyor. Yani yönetici kadro, kendi kadrosu karşı çıkıyor.

Kureyş karşı çıkmıştı, hattâ Haşimiler karşı çıkmıştı.

“Ey Şuayb” diyorlar. Doğrudan onu hedef alıyorlar. Onların elbette sözcüsü var, o diyor. Ama sözcü söyler, yanındakiler itiraz etmezse, hepsi söylemiş olur.

“Namazın mı sana bunu emrediyor?” diye soruyorlar.

Buradan anlıyoruz ki Hazreti Şuayb kavminin dışında kendisi kendisine özgü bir namaz kılıyormuş, kendisine özgü salâtı varmış. Buna göre salâtı ikiye ayırırız. Biri tek başına kendisinin kıldığı namazdır. Biri de toplulukla birlikte kılınan namazdır. Hazreti Şuayb onlara tebliğ yapmadan önce kendisi namaz kılmaya başlamıştır ve o sayede İslâmiyet’i öğreniyordu.

Hazreti Peygamber de vahyi almaya başladıktan sonra namaza başlamıştı. Başta karısı ona tabi olmuş, kölesi tabi olmuş ve Hazreti Ali on yaşlarında tabi olmuştur.

Salât başlamış olmaktadır.

Bugün de “Adil Düzen”e çalışmak demek, günde iki saatinizi ayırarak bir araya gelip çalışmanız demektir. Sizin salâtınız budur.

Kur’an’da tarif edilen ve bugün cemaatler hâlinde kılınan namazlara uyan yoktur. Kur’an beş vakit namazın birlikte kılınmasını emretmektedir. Bunu yapan yoktur. Onu münferiden kılmaya çalışanlar vardır. Onlar da kıraatlerini yapsalar da zikirlerini yapmamaktadırlar. Ben o namazları hiç geçirmem. Günde beş vakit namazı bazen cem etsem de mutlaka kılarım. Sağlığım müsait olduğu müddetçe Cuma ve Bayram namazlarına giderim. Onlar namaz değil tesbihtir. Yapabildiğimiz kadar onlar Allah’ın emridir.

“Namazın mı sana emrediyor?” diyorlar.

Demek namaz emredermiş.

NAMAZ NEDİR?

Namaz/salât, insanın hayatta nasıl yaşayacağını uygulayarak öğreten bir eğitim müessesesidir. Beşikten başlar, mezarda biter. Anneler çocuklarını mescide götürürler. Çocuk o topluluğun seslerini duyarak dili öğrenir. Çocuk o topluluğun davranışlarına bakarak kendi davranışlarını ayarlar. Hastalandığı zaman yatağı mescide taşınır, aşiret/ocak mensupları onun başında sıra ile nöbet tutarlar. Topluluktan ancak gözlerini süresiz kapattığı zaman kopar. O yalnız kendi çocuklarına değil, aşiretin çocuklarına da öğretmen olur. Kendisi bakıma muhtaç olunca aşiret mensupları ona bakarlar.

Namaz vaktinde ezanla toplanmaya başlanır. Kametle birlikte merasime başlanır. Tekbirle birlikte namazın içine girilir. Tekbirlerle bir gündem maddesinden ikinci gündem maddesine geçilir. Selamla çıkılır.

Bu arada namazın merasimine girilmeden önce Kur’an’dan sahifeler birlikte okunur. Namazdan çıktıktan sonra halkla ilişkiler sürdürülür. Şahit dinlenecekse orada dinlenir.

a) Namaz insanlara nasıl örtüneceklerini, nasıl temizleneceklerini, hangi zamanlarda ne iş yapacaklarını, nerede ne iş yapacaklarını öğretir.

b) Otururken ne tarafa yöneleceklerini, nasıl sıralanacaklarını, başkanlarını nasıl seçeceklerini, başkana nasıl tabi olacaklarını ve bilinçli olmayı yani ne yaparlarsa yapsınlar bilerek yapmalarını öğretir.

c) Bir ekip çalışmasında başkanın önderliğinde nasıl hareket edeceklerini eğiterek yaptırır. Başkan öndedir. Müezzin kamet eder. İşitmeyenlerin de uymaları için el kaldırılır. Dört fiil vardır; ayakta durmak, eğilmek, yerlere kapanmak, oturmak.

d) Dört okuma vardır; imam okur, halk dinler, halk sükût ederek doğrudan kendi nefsinde Tanrı’sı ile buluşur, oturduğunda dua eder.

f)  Birinci namazdan ikinci namaza yaptıklarının hesabını verir, şunları şunları yapıp görevimi yerine getirdim der. Bu tesbihtir. Bunları yaparken şu şu imkânları kullandık der. Bu tahmiddir. Olanların hepsi O’nun takdiri iledir. Rıza gösteriyorum, tekbirdir.

İnsan hareketlerinde yani namazda içtihatlar yapar, yapacaklarına karar verir, sonra onları uygular. Namaz kılarken, içtihatlarda bulunurken, Tanrı’nın halifesi olarak Allah adına kararlar alır. İnsanın namazı insana emreder.

İşte, Hazreti Şuayb’ın kavmi bunları bilmektedir.

“Ev/veya” kelimesinde ikisinden birinin mutlaka olması gerekir, ikisi birden de olabilir. “Ve”de ise ikisinin olması şarttır. Burada “Ev/veya” getirilmiştir. “Ve” getirilseydi ikisinin birden olması istenirdi.

Hazreti Şuayb’ın istediği iki şey vardır.

a) İçtihat edilmeden babalarımız onu yaptı diye biz de yapmayacağız. Babalarımızın icma ve içtihatları ile yetinemeyiz. Kendimiz icma ve içtihat yapmalıyız. Babalarımızın hatasını bulursak hemen uzaklaşmalıyız. Bu birinci emirdir.

b) Biz kendimiz içtihat yapıp içtihadımızla amel etmeliyiz. İşte müslim budur, mümin budur.

Malları kendi malları gibi kabul edip kayıtlı mülkiyeti inkâr etmektedirler.

Bugün yeryüzünde iki anlayış vardır.

-Mülk devletindir, halkın onda hiçbir payları yoktur.

-Mülk halkındır, devletin onda herhangi bir payı yoktur.

Birincilere sosyalist, ikincilere kapitalist denmektedir.

Demek ki Şuayb Kavmi’nin halkı kapitalist anlayıştadır.

Kur’an ise bunu çok açık bir şekilde tanımlamıştır. Mülk devletindir. Ancak devlet şeriat hükümleri bu mülkü kişilere verir ve alır. Satıcı Allah’a satmış, alıcı da Allah’tan almış olur. Bunun sonucu özel mülkiyet kâmil olarak vardır ama bu mülkiyet hakkı şeriat içinde kullanılmalıdır. Yöneticilerin bu mülke müdahale etme hakları yoktur.

Demek ki kapitalistler kamu mülkiyetini reddederler, komünistler özel mülkiyeti reddederler. Kamuyu hükümetler mutlak olarak temsil ederler.

Oysa İslâmiyet’te mülk kamunundur, şeriatla özel mülk olarak yönetilir. Hükümet kamuyu temsil etmez. Hükümet kendi görevlerinde kamuyu temsil eder.

Emval ise halkın emekleri ile elde ettikleri nesnelerdir.

Sen halim ve reşit birisisin, böyle olmaz şeyleri bizden nasıl istersin.

“Halim ve reşit olan sensin” ifadesinde bizi düşündüren çok sorular vardır.

Hazreti Şuayb’ın halim ve reşit olduğunu söyleyerek şahsına bir diyeceklerinin olmadığını, seni böyle konuşturan namaz olmalı, namaza başladı aklını kaybetti diyorlar.

Cümle isim cümlesidir. “İnne” ile temyiz edilmiştir. “Ente” faslı koymuştur. “L”ler ile teyit edilmiştir. Haber nekre olması asılken marife olmuştur.

Bu beş teyidin manası nedir?

Topluluğun “zenginleri” vardır, paraları ile topluluğa hükmederler. Topluluğun “yöneticileri” vardır, silahları ile topluluğu yönetirler. Topluluğun “mürşitleri” vardır, bunlar bilgileri ile topluluğu irşad ederler. Bunların ne paraları var ne de silahları var, bilgileri var. Ayrıca topluluğun “ahlâk adamları” vardır, bunlar sevgiyle ve tatlılıkla insanları doğru yola koyarlar. Bunların da ne silahları ne de paraları vardır, bunların insanları sevmeleri vardır.

Bir toplulukta sermaye sahipleri yarışırlar. Sonunda biri zenginlikte birinci olur. Artık o topluluğun içinde en çok zengin olan odur. Ekonomiyi kendiliğinden o yürütür.

Kabile yönetimi döneminde siyasiler de böyle idi. En güçlü olan o topluluğun taht yöneticisi olurdu. Şimdi seçilerek gelmektedirler.

Ahlâk adamları da böyledir, böylece insanlar birinin sevgisi etrafında toplanırlar, o kişi o topluluğun halimidir, diğeri de reşididir. Genel olarak bu iki özellik de birinde toplanır.

Demek ki Hazreti Şuayb Peygamber onların en zengini değildi, onların en önde siyasetçisi değildi ama en ahlaklısı ve ilim adamı idi.

قَالُوا

QAvLUv

“Dediler”

Burada Hazreti Şuayb aleyhisselama cevap veren ehlinden yönetici grubudur. Bundan önceki “Ve Kale” ile onları ayırmıştı. Bunlar cevap veriyorlar.

Toplulukta zamanla sınıflaşma meydana gelir. Askerlerin çocukları asker olmaya başlar ve bir asker sınıfı meydana gelir. Zenginlikler artık zengin babadan oğullara intikal eder, halk zengin ve fakir olarak ayrılır. Din ve ilim adamlarının çocukları rahip olmaya başlar. Halk sınıfı ezilmeye doğru gider.

Bu durumu yok edip sınıfsız topluluk inkılâbını yapan peygamberler gelir. Bunlar da asıl sınıftandır. Yanlarına erzel dedikleri halkı alırlar ve inkılâp yaparlar.

İşte burada diyenler üst sınıfta olan halktır.

Hazreti Şuayb da onların en akıllısı ve en sevilenidir.

يَاشُعَيْبُ

YAv ŞuGaYBu

“Ey Şuayb”

 “Şuayb” “Şa’b”ın tasgiridir. İsmi tasgir her dilde yoktur, Türkçede ve Arapçada vardır. Batı dillerinde yoktur. İki manası vardır. Küçük manasına gelir. Diğer mana olarak sevimli manasına gelir.

“Şuayb” küçük kardeş anlamını taşıyabilir.

Genel olarak birkaç kardeşin büyüdüğü yerde en küçük kardeş en çok eğitim alarak büyür. Kardeşlerindeki deneyimler onda meyvesini verir. Kendisini güçlü hisseder. Ağabeylere güvenerek girişimci olur. Topluluk küçük kardeşe önem verir.

Anne baba da onun yanında kalır, hep onu korurlar, hatta bu durum o derecelere varır ki diğer oğullar ve gelinlerde nefret uyandırır.

أَصَلَاتُكَ

Ea ÖaLAvTuKa

“Salâtın mı?”

“Salât” insanın karakterini oluşturan ömrü boyunca aldığı eğitimdir.

Hangi topluluğun toplantılarına katılıyorsan, hangi topluluğun eğitimini alıyorsan, o topluluğun karakterini alırsın. İslâmiyet’te öz eğitim sistemi vardır. Kişi kendisini kendisi eğitir, öğretmenini ve okulunu kendisi seçer. 7 Yaşına kadar annenin eğitimindedir, onun namazlarına katılır. 10 yaşına kadar ister babanın ister annenin namazlarına katılır. 15 yaşına kadar kendi namazlarını kendisi seçer; babası veya anasının izin vermesi gerekir. 15 yaşından sonra artık salâtını yani toplantı meclisini yani öğretmenini kendisi seçer.

“Salât” kişinin seçtiği cemaattir. Yüz lojmanlı işyeri apartmanında her katın ayrı salâtı vardır. Kişi isterse başka kattaki salâta devam edebilir. Ayrıca bucaklarda bir ilköğrenim okulu vardır. Hocalarını öğrenciler kendileri seçerler. Bütün dersler bir hoca tarafından verilir, çocuğa da ilimlerin tümü kavratılmış olur.

İllerde liseler vardır. On değişik lise mevcuttur. İsteyen istediği lisede öğrenci olur ve lise eğitimini alır.

Ülkelerde üniversiteler vardır. Kişi istediği üniversitede tahsilini yapar, ona göre eğitimini alır.

İnsanlıkta akademiler vardır. Doktora orada verilir.

Herkesin salâtı herkesin eğitimidir. Orada içtihat yapmayı öğrenir. Eğitimi ona emirler verir.

تَأْمُرُكَ

TaEMuRuKa

“Sana emrediyor”

Demek ki içtihatlar emredicidir. İçtihatta sen tercihler yapıp kararı veriyorsun. Herkes kendisi ayrı sonuçlar üzerinde karara varmaktadır. Burada insan hatalı olsa da sorumlu değildir. Ama içtihat ettikten sonra kişi içtihadına göre amel etmekle mükelleftir. Hatalı da olsa ona göre hareket etmek zorundadır. İçtihadın dışına çıksa, isabet etse de sorumludur.

Bu kurallar fıkıhlarda yer alır ama onlara desek ki; Kur’an’da delil göster, gösteremezler. Bundan önce ben de gösteremezdim.

Kur’an üzerinde sürekli olarak çalışmak sizi daima doğruya daha da yaklaştırır.

Asıl dikkat edilecek nokta şudur; Kur’an’ı sana uyduracağına sen Kur’an’a uymaya çalışacaksın.

أَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا

EaN NaTRuKa MAv YaGBuDu EAvBAvEuNAv

“Eblerimizin ibadet ettiklerini terk etmemizi”

Hazreti Şuayb; Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur demiştir.

Hâlbuki Nuh uygarlığı siteler/kabileler uygarlığı idi. Her sitenin, her kabilenin kendi tanrısı vardır.

Benim köyümde Şamanizm’den kalma birçok âdetler vardır, onlara uymaya devam ederler. Örnek olarak; iki bayram arası nikâh kıyılmaz, Mart’ın dokuzunda sopa ile eve girilirse o eve yılan girer. Siz bunlar bidattir der deliller getirirsiniz, Kur’an’dan deliller getirirsiniz, Sünnet ve icmalardan bahsedersiniz. Onlar ise küçüklükten beri duydukları ve ispatsız doğru kabul ettikleri eblerinden bildiklerine uyup yapmaya devam ederler!

“Allah’a ibadet ediniz” demek, şeriata göre hareket ediniz demektir, şeriat dışındaki modalara uymayınız demektir.

AK Parti’nin üç dönem kuralı böyle bir kuraldır. Erbakan’ı devre dışı bırakmak için icat ettikleri kurallara sermayenin baskısı ile devam etmişler ve AK Parti’yi çökertmişlerdir.

Şeriata göre insan ilk 33 yaşlarına kadar yaşlıların yanında onların katkıları ve ortaklıkları ile hem üretir hem öğrenir. 33 yaş ile 66 yaş arasında kendi içtihatları ile kendisi kendi işlerini kurar, ne öğrencidir ne öğretmendir. 66 yaşından sonra ise 33 yaşında olandan daha küçük olanlarla beraber, onlarla ortak olarak çalışır ve üretirler.

Şeriatta üç dönem kuralı yok, üç yaş dönemleri kuralı var.

Siyasette partiyi 33 yaşından küçük olan gençler kurar, yaşlıların yardımı ile partiyi yaşatır, kendileri de yetişirler. 33 yaşına geldiklerinde kamuda görev alırlar, artık yönetici, görevli, hizmetlidirler. 63 yaşını geçtikten sonra görevden emekli olurlar ve meclise aksakallı olarak giderler. Onların tecrübelerinden hem partide çalışan gençler hem de görevde bulunan erginler yararlanırlar.

Erbakan’a; ‘Sen Meclis’e gir, grup başkanı ol, başkan vekili ol, devleti Erdoğan yönetsin’ diyebilirdiniz.  Bu şeriata uymaktır. Üç dönem kuralı ise şeytana ibadettir.

Biz diyoruz ki: ‘Bu eskiden aldığınız, tanrılık edasıyla aldığınız kuralları bırakın’ dediğimizde; ‘Siz bizi büyüklerimizin aldığı kuralları terk etmeye çağırıyorsunuz’ demişler, ‘Onlar gidecek biz geleceğiz’ demişlerdir. Onlar gitti ama siz gelemediniz.

أَوْ أَنْ نَفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاءُ

EaV EaN NaFGaLa FIy EaMVAvLıNAv MAv NaŞAvEu

“Yahut mallarımızda meşietimiz olanı fiil etmeyi”

Hazreti Şuayb Peygamber, ölçülerde ve tartılarda hile yapmayın, fiyatlara ve ücretlere müdahale etmeyin diyor. Ekonominin serbest piyasa kanunları çalışsın...

Yöneticiler, topluluğun mallarını kendi malları olarak kabul ettiler ve bizim mallarımızı halk kullanıyor, onlara istediğimiz fiyata satarız ve alırız, bizim yönetme hakkımızı kısıtlıyorsun dediler.

Vergi nisbeti Kur’an tarafından tesbit edilmiştir; beşte, onda, yirmide, kırkta birdir. Bu yöneticilerin emrine verilir, onlar da bunu şeriata göre bölüştürürler. Bir kısmını nereye harcayacaklarına kendileri karar verirler. Diğer mallar kişilerin olmadığı gibi yöneticilerin de değildir. Halk onlardan şeriat kurallarına göre bir yerden izin almadan, ruhsatı beklemeden yararlanır. Ormanlar böyledir. Meralar böyledir. Hükümetler vatandaşlara müdahale edemezler. Ormanı tahrip ederlerse hakemlere gidilir ve cezaları mahkeme verir.

Onlar bunu da kabul etmiyorlar. Sözde ekseriyet kuralları içinde devletin varlığına yöneticiler tasallut ediyorlar. Bugün sermaye ile hükümet birleşmiş, halkın elinden tam tasarruf yetkilerini almışlardır. Hazreti Şuayb zamanında da bu böyle idi.

Kur’an bize o günleri hatırlatmakla, onların başından geçmiş olanların sizin başınızdan da geçebileceğini bildirmektedir. Şeriat ahkâmı lağvedildi. Onun yerine sermayenin sömürü ahkâmı kondu. Karşılıksız kâğıt para insanları zorla zulme sürüklüyor...

إِنَّكَ لَأَنْتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ (87)

EinNaKa LaEaNTa eLXaLIyMu elRaŞIyDu

“Halim ve reşid olan kimsesin.”

Kur’an’da “el-halim” yalnız bir yerde geçmektedir, diğerleri nekredir. Allah’ın haberi olarak gelmekte, hep nekre olarak gelmektedir. Toplulukların vasfı olarak getirilmektedir.

“Helm” memenin ucu demektir. Çocuğun meme emerken duyduğu zevki ifade ettiği gibi insanda mevcut olan sezidir. Doğanın kodlaması ile doğru hadiseleri insan bilmektedir.

“İnsan halimdir” demek, sezilerle doğruyu bilmektedir demektir.

Topluluğun halim olmasının manası, istatistikî ortalamanın doğruya yakın olması anlamındadır. Tahtaya bir çizgi çizelim. Hepimiz ayrı ayrı kaç santim olduğunu tahmin edip yazalım. Bunları büyüklüğe göre dizelim. Ortadaki değer en doğru değerdir. Bu kuralı ölçeceğimiz değerlerde deneriz. Ondan sonra sosyal kararlarda sayısal karar alırken orta değeri esas alırız. “Allah halimdir”in manası, topluluğun sezileri doğrudur demektir.

“Rasad” gözetleyici demektir. “Sad” “Şin”e dönüşmüş, gözetleyerek yol bulmak ve göstermek anlamları kazanmıştır. “Rüşde ermek” kendi kendine karar vermek yeteneğine ulaşmak demektir.

Demek ki karar alma mekanizmasında iki etmen vardır. Biri deneyler, gözlemler ve hesaplamalar; diğeri ise sezilerdir. Toplulukta en doğru karar veren kişi bir tane olur. Hayvanlarda da sürü yürürken yan gözetleyiciler vardır. Onlar gördükleri şeyleri ortada duran bir gözlemciye aktarırlar. Asıl kararı o deneyimli fert verir. O yeltenir. Sürü onun yeltenmesine uymaz. Sürünün başına haber vermiş olur. Sürünün başı bu mesajı alıp yeltenirse sürü o tarafa yönelir.

İşte, ortada duran ve bilgili en doğru karar alan gözetleyiciyi başkan hep dinler.

Diyelim ki Cemal Gürsel zamanında başkan kendisi idi, halimurreşid olan İsmet İnönü idi, o ne derse hep o yapılıyordu. Bir zamanlar Süleyman Arif Emre veya Ahmet Tekdal başkandı ama herkes Necmettin Erbakan’ın ağzına bakardı. AK Parti zamanında devlet başkanı Abdullah Gül idi ama halimürreşid olan Recep Tayyip Erdoğan’dı.

Demek ki o dönemde sözü dinlenen adam Hazreti Şuayb idi. Marifeli olarak sadece onun için getirilmesi bu oluşa işaret etmektedir.

Atilla Koç görev aldığı ilk yıllarda yüksek bürokrat olmuş ve İzmir’e gelmiş, bu olayı anlatmıştı; GÖRÜNÜR BAŞKAN, GERÇEK BAŞKAN. Sosyal olayları bu derece üstün kavrayışından dolayı memnun olmuştum.

Türkiye’de İsmet İnönü’den sonra -sevseler de sevmeseler de- sözü dinlenen adam Necmettin Erbakan olmuştu. Bugün de bu adam R. Tayyip Erdoğan’dır. Sermaye merkezine yönünü çevirmiş olan bu arkadaşımız öyle biri olmuştur ki; yalnız Türkiye’nin değil, dünyanın bile kararlarını alırken onun ne düşündüğünü hesaba katarlar. Onun yanında olan Putin ve Obama onu dinler oldukları gibi sermaye de, Rockefeller de Rothschildler de onu hesaba katmak zorundadır.

Gömlek çıkarma işine Erbakan tarafından başlanmıştır, iktidar olunca Akevler’i hatırlamamıştı. Akevler onu hep destekledi, çünkü doğru iş yapıyordu.

Bugün AK Parti doğru iş yapmıyor. Akevler’e cephe almış durumda olduğu halde, Akevler yeni parti kuruncaya kadar onu desteklemek zorunda kalmaktadır.

قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ (88)

QAvLa YAv QaVMı Ea RaEaYTüM EiN KüNTü GaLAy BayYiNaTin MiN RabBIy Va RaZaQaNIy MinHu RizQan XaSaNan Va MAv EuRİyDu EaN EuPAvLiFaKuM EiLAy MAv EaNHAvKuM GaNHu EiN EuRIyWu EilLav eLEıÖLAvXa Mav iSTaOaGTu Va MAv TaVFıQIy EilLAv BielLAHi GaLaYHi TaVakKaLTu va EiLaYHi EuNIyBu

“Ey kavmim! Re’y etmediniz mi, Rabbimden bir beyyine üzerinde isem, kendisinden bana ahsan rızkı rızıklandırmışsa... Nehy ettiklerimde size muhalefet etmeyi irade etmiyorum. Ben sadece istitaa nisbetinde ıslahı irade ediyorum. Tevfikim Allah iledir. O’na tevekkül ettim ve O’na inab ettim.”

Bir toplukta kişiler gruplanırlar. Kişi kavminde grubu ile irtibat kurar.

Hazreti Şuayb bu konuşmalarını kendi grubuna yapmakta, onlarla tartışmakta, insanları sömürmeyin demektedir. Üst sınıftan biri halkla bir olmalarını önermektedir.

“Ey kavmim” diyor; “Rabbimden beyyine üzerinde isem” yani ben size açık kanıtlarla gelmişsem, “Rabbim beni kendisinden rızkı hasenle rızıklandırmışsa” siz bunun üzerinde hiç düşünmez misiniz?

Biz İzmir’de Akevler’i kurduğumuz zaman faizli veya faizsiz kredi almamaya karar verdik. Bu kararımız yalnız faiz haram olduğu için değildi. Madem ki banka herkese kredi vermiyor, o halde bizim kredi almamız başkalarının hakkını gasp etmemiz demektir dedik. Aldığımız yerin bir kilometre uzağına kadar yol yoktu. İlk toplantıda yolu görüştük. Kuruculardan ‘belediyeye başvuralım yolumuzu yapalım’ diyenler oldu. ‘Biz İzmir halkının fakirleri değil varlıklıları arasındayız, garibanlardan alınan vergilerle bize yol yapmaları haramdır’ dedim. Arkadaşlar ittifak ettiler ve kendi yolumuzu kendimiz yaptık. Ondan sonra da bir daha devletten hiçbir yardım talep etmedik.

Bizim 50 milyon dolarlık arazimizi resen gasp ettikleri zaman da sesimizi çıkarmadık. Sonra öğreniyoruz ki, bir solcu ormancı idarede bas bas bağırıyormuş; ‘Bu gericilere Yaylabelen’i vermeyeceğim!’ Orman olmayan yeri ormandır diye elimizden alıyordu. Ama biz onların elinden devleti aldık, şimdi o ormanlar devletimizin ormanı oldu.

Dün solcu görünenler bugün de demokrat görünerek ülkemizi paylaşıyor. “Adil Düzen” iktidarı geldiği zaman adaletle hükmeden kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek, zalimin zulmü de karşılıksız kalmayacak. Kararları biz vermeyeceğiz, kararları hakemlerden oluşacak yargı verecek, adil yargı verecektir.

“Rızkı hasen” nedir?

Hilesiz, vergi kaçırmaksızın, kimseyi kandırmadan, sömürmeden kazanılan rızıktır.

Bize diyorlar ki;

‘Rüşvetsiz nasıl yaşayalım?’

Biz yarım asırdır nasıl yaşadık?

‘Hile yapmadan nasıl yaşayalım?’

Biz yarım asır nasıl yaşadık?

Müteahhitlere yaptıkları işlerden pay verdik. Artık çalmak onun işine gelmiyordu, çünkü onun da payı düşüyordu. Ne yaptık? Devlet, müteahhitler ve ortaklarla çıkar paralelliğini sağladık. Akevler Sitesi’nin blokları İzmir’in en güvenilir binalarıdır.

Akevler devlete birçok şeyleri öğretti. Turgut Özal Akevler’in öğrencisidir. Bunu kendisi çok iyi biliyordu. Bugünkü TOKİ Akevler’e karşı kurulmuştur. Akevler’in büyümemesini sağlamak için de sermaye izin verdi. İlerde nasıl olsa özelleştiririz ve bizim olur dediler. Bundan sonra bu yağmayı zor yapacaklar. Semt kooperatiflerini kuracak, TOKİ ihaleye çıktığı zaman biz alacağız.

Biz sermayeye karşı değiliz. Biz sermayenin sömürmesine karşıyız. Yapısı kendi başına çökmektedir. Onu da kurtarmak istiyoruz. İsrail oğullarını Allah bize emanet etmiştir. Onları biz koruduk, bundan sonra da biz koruyacağız. İsrail oğulları seçilmiş kavimdir ama sermaye seçilmiş sermaye değildir. Onun ömrü bitti ama Yahudilerin ömrü bitmedi. Bize düşmanlık yapsalar da biz onlara zulmetmeyeceğiz, hepsini bir tutmayacağız.

Biz Yahudi sermayesini yıkmak istemiyoruz, siz fakir olun biz zengin olalım demiyoruz. Faizi terk edin, ticareti benimseyin diyoruz. Filistin’i de size verelim ve güvenliğini de sağlayalım ama ekonomide faizle insanlığı sömürmeyin; dine, ilme, siyasete para ile hükmetmeyin diyoruz.

Hazreti Şuayb Peygamber gelmiş, insanlığa bugün bizim adımıza hitap ediyor gibidir.

İşte, “Adil Düzen” budur. Peygamberlerin düzenidir. Hazreti Nuh’un, Hazreti Hûd’un, Hazreti Salih’in, Hazreti Lut’un ve Hazreti Şuayb’ın düzenidir, İbrahimî düzendir.

Bizimle beraber bu amaçla yola çıkan Nur cemaati ve Millî Görüşçüler bizi terk edip sermayenin peşinde koştular; hâlâ da koşmaktadırlar. Başbakan Ahmet Davutoğlu bunları anlamayabilir, çünkü Akevler ekolünde yetişmedi. Recep Tayyip Erdoğan’ın hâlâ Akevler’den uzak durmasına aklım ermiyor.

قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ

QAvLa YAv QaVMı Ea RaEaYTüM

“Ey kavmim, rey etmediniz mi?”

Hazreti Şuayb ile onun mensup olduğu seçkinler sınıfına hitap ederek “Ey kavmim” demektedir.

Topluluklarda zamanla sınıflaşma meydana gelir. Zenginlerin çocukları zengin olurlar. Yöneticilerin çocukları yönetici olurlar. Sömürü sınıfı oluşur. Piyasada dolaşan paralar sahte olur.

Bugün sahte para piyasada dolaşmaktadır. ABD sermayesi sömürmeye başlar. Baştan düzen devam eder. Metreler kısalır. Kilolar hafifler yahut paralar sahteleşir. Ekonomi felce gider. Bugün dünya böyledir. Faizli para ile dünya doymuştur. Bu dolar fazlalığı içinde doların değerinin düşmesi gerekirken ABD altınları satarak doları çekmektedir. Piyasada altın var. Dolar kıymetleniyor, dolar altın karşısında değer kazanıyor. Yani bir lira ile üç lira arasında olarak altın elde etmiştir. Yarın birden doları sıfıra düşürebilir. Sonra yeni para çıkararak insanlığın altınlarına konmuş olur.

Herkese tavsiye ederim; dolara yatırım yapmayın, altını koruyun.

İşte, o gün de böyle oyunlar oynuyorlardı.

Kur’an geçmişteki örnek peygamberleri anlatarak insanlığın hastalıklarını ortaya koymaktadır. Semt kooperatifleri kuracağız, yatırımlarımızı yüz lojmanlı evler ile yüz villalı dinlenme evlerinde bulunduracağız. Kriz gelecek ve insanlığı kasıp kavuracaktır.

Çağımız dünyası barut fıçısına dönmüştür. Atom bombası stokları, kimyasal silahlar, biyolojik silahlar, insansız uçaklar hep gelecek savaşı bekliyor.

Semtlerimizi kooperatifler şeklinde kurarak kendi içimizde ölçüde ve tartıda hileler yapmayacak, karşılıksız parayı kullanmayacağız. Tüccar malımızı sattığı gün siparişimizi de almış olacağı için o da zarar etmeyecek.

إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي

EiN KüNTü GaLay BayYiNaTin MiN RabBIy

Ben Rabbimden beyyine üzerinde isem”

Âyetler yolları gösteren işaretlerdir. Bu işaretlerin doğru olup olmadığını fiilen tesbit ederseniz o da beyyinât olacaktır. Bugün bir semt sitesini kurmamız gerekmektedir. Beyyinemiz o olacaktır. Hazreti Şuayb onlara kendi kazancını örnekle göstererek işte bakın ben rızkı hasene ile yaşıyorum, siz de yaşayabilirsiniz demek gerekmektedir. Âyetleri ispatladığınız zaman âyâtın beyyinât olur.

Biz “Adil Düzen” teorisi ile âyetleri gösterdik, anlattık ama bir örnek vermediğimiz için beyyinât durumunda değiliz.

Ne zaman biz bir semt kurar, çalıştırır ve insanlığa gösterirsek, o zaman ya bu partiler “Adil Düzen”i benimserler yahut reddederler. Reddederlerse Adil Düzen Partisi’ni o zaman kuracaksınız; o zamana kadar iktidara karşı olmayacaksınız.

Yarın CHP de hükümet kurabilir.

Onlar zamanında biz Akevler’i kurup bu hâle getirdik.

وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا

Va RaZaQaNIy MinHu RizQan XaSaNan

“Ve beni ondan rızkı hasen ile rızıklandırdı”

Burada çok açık olarak Allah bize diyor ki; semt kooperatifi kuracaksınız, hile yapmadan, vergi kaçırmadan, karşılıksız para kullanmadan semt içinde işsiz yoktur, semt içinde hile yoktur, rızkı hasene ile yaşama imkânınız vardır.

Karzı hasen ve rızkı hasen; karzı hasen faizsiz kredi ise rızkı hasen hilesiz işletmedir, ortaklardan elde edilen ürünlerin değiştirilmesidir.

Sûrenin başında bize metaen hasanen olarak vaatte bulunmuştur.

İcren hasenen, karden hasenen, va’den hasenen, ahsen ne demektir? Rızkı hasan, metaı hasen, karzı hasen.

“Hasen” aynı zamanda görkemli demektir. Artık hasen matematik de tarif edilmiştir.  Diyelim insanın boyu var, kilosu var. İnsanların orta boylusu ile insanların orta kilolusu için uygun sayılar alınır. Bundan sapmalar seyyie sayılır. Türkçede “rızık” denince daha çok yemek anlaşılmaktadır. Yediklerini infak ederler şeklinde olduğu düşünülemez. Eğer rızık yenen şey olsaydı rızık yedikten sonra infak edilmezdi. Rızık helal kazançtır.

Üretim ortak yapılmaktadır. Siz bir üretim yaparken tüm insanlığın geçmiş emeğinden yararlanırsınız ve üretime katkıda bulunursunuz. Üretim tüm insanlığın 60 bin yıllık çalışmasının ürünüdür. Size düşen oradan bir paydır. İşte bu pay serbest piyasa ile belirlenir. İşyerleri bellidir. Hangi işi isterseniz onu yaparsınız. Ücret serbestçe tespit edilir. Onunla yani aldığınız ücretle piyasadan mal alırsınız.

Öyle bir bölüşüm yapalım ki en büyük gün/saati oluştursun.

İşte bu rızk-ı hasendir.

Bu bölüşüme müdahale eden her hareket seyyiedir. Bu rızık doğrudan topluluk içinde serbest fiyat ve ücretle olacak, aracı kullanılmayacak. Yani yönetim ücretlere ve fiyatlara müdahale edemeyecek. Buradaki “Minhu” zamiri buna işaret emek için getirilmiştir.

وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ

Va MAv EuRİYDu EaN EuPAvLiFaKuM

“Ve size muhalefet etmek irade etmiyorum”

Biz sermayenin iş yapmasına, ticaret yapmasına karşı değiliz. Biz karşı olma yerine, kendilerini de helak edecek sömürüden vazgeçmelerini istiyoruz. Bunu bütün dünya iyi anlamalıdır. Kur’an kimseye karşı indirilmemiştir, tam tersine tüm insanlığa rahmettir. Kur’an herkesin sorununu çözmektedir. Kim İslâm düzeninden yani “Adil Düzen”den korkuyorsa bize gelsin, ona hasen olanı gösterelim.

Bugün genelev işleten bir bayan, ‘siz zinayı haram yapıyorsunuz, biz bununla geçiniyoruz, ben ne iş yapacağım, intihar mı edeceğim’ derse; ona deriz ki, ‘sen genelevi değil, muta evini kur, kadınla erkeği muta nikâhı ile evlendir ve ayır, bu işletmeyi devam ettir ama bu hasene olsun’.

Biri ‘ben bankerim, faizli kredi işleri ile uğraşıyorum’ derse; ‘Tamam, sen yine bununla geçin, ne var ki faiz yerine kredileşmeyi ikame et veya faiz yerine selemi ikame et, önce peşin para ile sipariş al, sonra onu başkasına sipariş ver, kârını da al’.

Adil Düzen Çalışanları hiçbir işe müdahale etmez, sadece zararlı olmaması için gerekli fıkhı insanlığa sunar. Kur’an’ın meşru gördüğü muta nikâhını yasaklamaya kimsenin yetkisi yoktur. Hz. Ömer hata yaptı diye insanlık şeriat dışına çıkmaya zorlanamaz.

إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ

EiLAy MAv EaNHAvKuM GaNHu

“size nehy ettiğime …”

 Hilaflaşmak iki şekilde olur. Siz giderken o geliyorsa ikiniz birbirinize hilaf etmiş olursunuz. Birinin yaptığını diğeri bozuyorsa buna hilaf etme denmektedir, işlerini bozma demektir.

خالف زيد عمرا عن وعده   Zeyd Amr’ın vadinde muhalefet etti.

  خالف زيد عمرا الى فعله Zeyd Amr’ın işine muhalefet etti.

Yani biz sizin işinizi bozmak istemiyoruz.

Bugün sermaye karşılıksız parayla dünyayı dengede tutuyor. Bizim işimiz bunların işini bozma değildir. Bu sebeple biz semt kooperatifleri kurarak mikro içinde faaliyet gösteriyoruz. Makro ekonomiyi yine sermayeye bırakıyoruz. Onlardan düzelenler kalırlar, düzelmeyenler elenir giderler.

1960’da gördük ki sermayenin desteklemediği bir iş yapmak mümkün değildir. Onlar da bizi desteklemiyorlar. Biz kooperatifimizi kurarak kendi işimizi yaptık. Düzen partileri bize saldırmaya başladı. Biz de kendimizi savunmak için parti kurduk da şimdi bize saldıramıyorlar. AK Parti iktidarı bizim işimizi bozmuyor.

Akevler bir kooperatiftir. O mikro ekonomi ile uğraşır, makroyu sermayeye bırakır. Biz de karşılık verdik. Bundan sonra da kooperatif siyasete veya dine hükmetmeyecek. İslâmî din cemaatlere aittir. İslâmî siyaset de Millî Görüşe aittir. Bu gidişle AK Parti de DP, AP/DYP, ANAP listesine eklenir. Millî Görüş bir gün Oğuzhan’dan kurtulur ve canlanır.

Biz makro ekonomi ile de uğraşmıyoruz, makro ekonomiyi de YİMPAŞ ve Kombassan gibi kuruluşlara bırakıyoruz. Üretim ve tüketim bize ait, mübadele ise sermayenin işi, hem de uluslararası sermayenin işidir. Bizim işimiz ifsat değildir, muhalefet değildir. Bizim işimiz ıslahtır, bizim işimiz iyi örnek olmaktır.

إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ

EiN EuRIyWu İlLav eLEıÖLAvXa Mav İsTaOaGTu

“Gücümün yettiği kadar ıslahtan başkasını irade etmiyorum”

Evet, ben şahsım olarak söylüyorum. 1967’de İzmir’de Akevler Kredi ve Yardımlaşma Kooperatifi’ni kurduğumuz zaman kimseye rakip değildik. Kendi işlerimizi kendimiz yapalım dedik. O günkü iktidar bize saldırdı. Biz de karşısına siyasi parti ile çıkıp savunduk. Bizimle uğraşmasınlar diye cemaati destekledik. Bugün bize karşı çıkardıkları Cemaat ve AK Parti onların başına bela olmuştur. Cemaat okulları dünyayı Kur’an’la aydınlattı. Millî Görüş de dünya siyasetinde merkezde oynamaya başladı.

Biz Akevler olarak kendi işimizi yapıyoruz. Semt kooperatifleri ile üretimi ve tüketimi “Adil Ekonomik Düzen” esasları içinde düzenleyeceğiz. Biz ürettiğimiz malları onlara satacağız, başkalarının ürettiği malları onlardan alacağız.

Biz Akevler olarak CHP ile koalisyon yaparak herkesle barışık olduğumuzu ilan ettik. Sermaye bize saldırılarına devam etti. Sonunda sizi yendik. Gelin, size öneriyoruz. Bizim makro ekonomi ile bir işimiz yoktur. Bize karşı olmaktan vazgeçin. K. Derviş’ler ile değil “Adil Düzen” ile iş yapın. Ulusumuzun siyasetine karışmayın, siyaset dışı ticaretle uğraşın.

Biz sermayeye veyahut siyasete muhalefet etmek istemiyoruz. Sadece insanlığın ıslahını istiyoruz. Siz yapın diyoruz, biz sizin yerinize gelelim demiyoruz. Bu sebepledir ki Akevler’in kurucularından hiç kimse milletvekili olmadı.

CHP-MSP koalisyonunun oluşmasında şahsen büyük etkilerim olmuştur. Daha seçim esnasında CHP ile koalisyon yapacağımızı ilan ettim. Necmettin Erbakan ses çıkarmadı. Sonra da sekiz sayfalık fetvam sayesinde CHP-MSP koalisyonu kuruldu.

Akevler kendi çalışmalarına devam ediyor ve devam edecektir.

Ona dokunanın elleri kurur.

وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ

Va MAv TaVFıQIy EilLAv BielLAHi

“Ve tevfikim yalnızca Allah iledir”

Bunların hiçbirisini Akevler kendi kafasından yapmadı, Kur’an’dan aldığı emirleri söyledi ve uyguladı. Bugün başkanımız olan Recep Tayyip Erdoğan bunları bilmez, bizim Erbakan’la parti kurma çalışmalarımızı bilmez. Bizde ‘ben yaptım’ yoktur, ‘Allah yaptı’ deriz. Nitekim öyledir de. Biz sadece birer eriz, O’nun dediğini yaparız, kaderi O çizer. Biz yapmadık, başkaları yaptı demek değildir.

Mehmet Zahit Kotku benim yanımda Erbakan’a şu cevabı verdi: ‘Ben sizi desteklesem tarikata zarar olur, desteklemesem sizin önünüzü tıkarım, sen kendi bildiğini yap.’ Bunu arkadaşım olan Şükrü Tüzün, bizzat Esat Coşan’ın evinde, Kotku adına cevap olarak verdi. Gittikten sonra da, ‘Allah razı olsun, ne diyeceğimi bilemedim’ dedi. Kurulduktan sonra sahip çıkıp onu emrine almak istediler. Bunun için beni de tarikata almak istediler, ben girmedim.

Sonra da Erbakan’a mürid-i mürted dediler!

Hâlâ yazılarında partiyi Mehmet Zahit Kotku kurdurdu deyip hakikate muhalif beyanlarla Akevler’i devre dışı bırakmak istemektedirler. Oysa Akevler Allah’ın emrindedir, O ne isterse onu yapar.

عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ

GaLaYHi TaVakKaLTu

“O’na tevekkül ettim”

Biz de bugün O’na tevekkül etmiş bulunuyoruz. “Adil Düzen” bizim düzenimiz değildir, peygamberlerin düzenidir. Biz onların kötü mütercimiyiz. Bizden başka bu yükü yüklenen olmadığı için biz yüklendik.

Hayrettin Karaman kısa yolu seçti, S. Demirel’in yanında yer aldı ama kimse onu Diyanet İşleri Başkanı bile yapmadı. Hâlâ hatalar yapıyor. Oysa emekli olur olmaz Akevler’e gelmesi ve cihada burada devam etmesi gerekirdi. Allah ona da orada görev vermiştir.

Bizim Allah’ın işlerine karışma yetkimiz yoktur.

وَإِلَيْهِ أُنِيبُ

Va EiLaYHi EuNIyBu

“Ve O’na inabe ediyorum.”

“İnabe etmek” karşılıklı nöbet tutmak demektir.

“O’na inabe ettik” demek, O’nun verdiği nöbetleri tutuyoruz demektir.

Bediüzzaman diyor ki; Kur’an gibi kılıç elimde iken dünyada beni yenecek yoktur.

Onun bedenini meçhul diyarlara götürenler şimdi onun Risalelerinin dünyaya nasıl yayıldığını gördüler. O inanıyordu. 300 sene sonra Risalelerin dünyaya yayıldığını görüyorum demişti. Seksen sene sonra yayıldı.

Ben de inanıyorum ki asrın sonunda Kur’an düzeni kurulmuş olacaktır. Ben bu tarihleri mühendis olarak ilmî metotlarla ve kıyasla biliyorum.

Ben Akevler’i terk edip Kırgızistan’a gittim, yönetimi gençlere bıraktım. Ahmet Tahir Satoğlu’nun Akevler’e sahip çıkacağını ümit ettim; o kooperatifin kapatılıp tasfiye edilmesini tavsiye etmiş. Yönetim Kurulu ona cevap vermiş; yedi kişiden aşağı düştüğümüzde kapatırız. Bir gün gelecek AK Parti’nin adı ANAP ve DYP gibi unutulacak ama Akevler’i kurma şerefini Ahmet Tahir Satoğlu -biz ve sen- taşıyacaktır. Fetret devri sona ersin, yeniden Akevler’e ailece dönmenizi bekliyoruz.

Evet, Sayın Abdullah Gül; gel, kooperatifleri kuralım, artık siyasetle uğraşma...

وَيَاقَوْمِ لَا يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِي أَنْ يُصِيبَكُمْ مِثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودٍ أَوْ قَوْمَ صَالِحٍ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِنْكُمْ بِبَعِيدٍ (89)

Va YAv QaVMı LAv YaCRiManNaKüM ŞıQAvQIy EaN YuÖIyBaKuM MiÇLu EaÖAvBa QaVMa NUvXın EaV QaVMa HUvDin EaV QaVMa ÖAvLıXın Va MAv QaVMu LUvOın MiNKuM BiBaGIyDin

“Ey kavmim, şikakım sizi Nuh kavmine veya Hûd kavmine veya Salih kavmine isabet edenin mislinin isabetini cürm etmesin ve Lut kavmi sizden baid değildi.”

Hazreti Şuayb Peygamber bundan önce kendi grubuna, yönetici grubuna, asilzadelere hitap etmişti Şimdi muhataplarını değiştirdi, tüm Medyen halkına hitap etmektedir. Onun için “Ve Kâle” dedi, “Ve” harfini iade etti.

“Cürame” hurma döküntüsü demektir. Hurma toplarken işe yaramayan hurma döküntüsüdür.Buğdaydan veya hurmadan kopup dökülen döküntü veya ağaç kesildikten ve dalları koparıldıktan sonra kalan kütük veya insanın bedeni demektir.

“Darb” insanın bedeninde iz bırakmayan ama eziyet veren etkidir.

“Cürüm” ise insanı parçalayan veya öldüren müessir fiildir.

“Size cürüm işlemesin” diyor kavmine. Şikakım ayrılmamız demektir. “Şikak” malum ve meçhul fiillerin masdarıdır. “Şikakî” benim sizden ayrılmam manasında olduğu gibi sizin benden ayrılmanız manasında da olabilir. İkisi de doğrudur. Resul kavmin içinde iken Allah insanları helak etmez. Ama resul görevini bitirip ayrıldıktan sonra helak gelebilir. Yahut resullerin beyyineli davetlerini dinlemeyenlere helak gelebilir.

“İsabet etmek” okun hedefi vurması demektir. “Musibet” ani darbelerdir. Araba yavaş yavaş kalkarsa, frenle yavaş durursa, bir sıkıntı yok; ama hızlı durduğu zaman veya çarptığı zaman devrilir. İşte bu isabettir.  Ölümler ani olur ama doğumlar aylarca sürer. Dengeli hayat frenlenmiş hayattır, evreleri küçültülmüş hayattır. Fren yapamıyorsanız çarparsınız.

Birden zengin olmayacaksınız, yavaş yavaş zengin olacaksınız.

Bizim müçtehit yetişme denememiz bundan dolayı başarısız oldu. Şimdi yeni deneme yapıyoruz. Önce işyerine alıyoruz. Pratikte onu üretici hale getiriyoruz. Sonra onların arasında yetenekli olanları müçtehit yetişme adayı yapıyoruz.

Yani önce çalışıp yaşayacak hale gelecek, sonra ilim yapacak. Hatamızı düzeltmeye çalışıyoruz. Osman, Ayşe, Zeki, Orhan, Kadir, Kamuran, Nusret, Selami olmak üzere 8 adayı denedik. Başaramadık. Şimdi onların ikisi ile ve Suriyeli Muhammed’le üretim yapmaya çalışıyoruz. Başarırsak bunların sayılarını artıracağız. Onlardan ehil olanları müçtehit adayı yapacağız. Bakınız, bu denediğimiz kimselerin bizi terk etmelerinde onları suçlu bulmuyoruz. Kendi hatamızı düzeltiyoruz. Bunlardan ikisi yeni statüde çalışıyor. Orhan talip oldu. Yarın bunların hepsi buraya dönecekler ve yeni statüde iş yapacaklardır. Şimdiye kadar Akevler’de yapılan hiçbir yatırım zarar etmedi. Bu yatırımımız da zarar etmeyecektir.

Nuh, Hûd, Salih kavimlerini “kavim” kelimesini iade ederek atfediyor. Bunun anlamı, bu kavimlerin ayrı ayrı kavim olmasıdır, bunlara gelen isabetin farklı olmamasıdır. Çünkü “Mâ” harfi iade edilmemiştir. Demek ki isabet edenler aynı şeylerdir ki “Mâ” kelimesi tekrar edilmemiş, “Mâ Esabe” denmemiş.

Lut Kavmine isabet eden atfedilmemiş, sizden uzak olmadığını söylemiştir. Böylece Lut Kavmi’ne isabet edenin diğerlerine benzer olmadığına işaret etmiştir. Lut Kavmi’ne isabet edenin uzaydan gelen ufolar tarafından gerçekleştirildiği anlaşılıyor. Diğerlerininki ise dünyadaki afetlerle oluşmaktadır. Medyen halkı da onlardan birdir.

Geçmişte uzaydan gelen ufoluların olup olmadığı tartışılmıştır. Ancak Amerika’daki resimler, Piri Reis Haritası gibi haritalar, hattâ çivi yazısı gibi ileri yazı şekilleri yeryüzüne uzaydan uygarlığın geldiğinin işaretlerini taşır. Bunlar melekler midir, yoksa uzay insanları mıdır; henüz ilmen aydınlanmış değildir. İlmen ulaşamadığımız bir şeye mealen ulaşmamız da mümkün değildir.

Burada Lut Kavmi sizden baid değildir derken iki şey kastediliyor. Lut Kavmine gelen en son isabettir. Zaman içinde karabeti ifade eder. Ama bu aynı zamanda mekân içinde karabeti ifade eder. Yani Sodom Medyen’den Uzak değildir demektir. Daha önceleri ben Medyen’i Medlerde tasarlıyor ve hep öyle düşünüyor, zihnimde netlik kazanamıyordum. Dr. Mete Firidin’in yorumları ile bu sorun çözülmüştür. İstihsanen Mete’nin dediklerini kabul ettim. Şimdi görüyoruz ki bu ayet bu iddiayı tansis ediyor; Medyen Medine’dir.

Bir arkadaşınızın uçuk fikirleri olabilir. Dekart’ın dediği gibi; onu ne reddedeceksiniz ne de kabul edeceksiniz. Araştıracak ve kendi kanaatinize göre hareket edeceksiniz.

Sam Adian’la ve Hong Kong çalışanları ile bu yönde çok yararlı çalışmalarımız olmuştur. Bizden tartışmalarımızı yayınlamamamızı istedi. Biz de buna izin vermedik. Çünkü biz kapalı çalışmalar yapmayız. Hong Kong’a biz yeteri kadar sabır gösterdik. Ayrılmaları bizim çalışmalarımızı etkiledi ama bizim bunda sorumluluğumuz yoktur. Biz kimseye sitemizi kapatmadık, onlar bizim sitemizi susturmak istediler. Yine de çalışmalara davet ediyoruz.

وَيَاقَوْمِ

Va YAv QaVMı

“Ve ey kavmim”

Yöneticiler halka zulmediyorlar, hile yapıyorlar ama helak yalnız yöneticilere gelmiyor, zulmedilenler de helak oluyor.

Ana kuralımızı hatırlayalım. Dünyada insanlar tabii kanunlara tabidirler. Uygarlığın devam etmesi için ne gerekiyorsa yapılır. Cihat eden insan savaşta esir oluyor. Ona haksızlık değil mi? Hayır. Adalet âhirette tamamlanacak. Herkes tabii kanunlar içinde zulmedecek veya zulmolunacak ama âhirette herkesin hesabı zerre miskalince de olsa görülecek. Bu dünyanın kuralı budur. Cihat edenler helakten kurtulur, onların ehli olan Müslimler de kurtulur. Cihat etmeyenler helak olur, onların ehli de helak olur. Âhirette ise herkesin adilane hesabı görülür.

Allah böyle bir Kâinatı var etmiş ve bizim beğenimize sunmamıştır, bizim seçeneğimize sunmuştur. Yaptıklarından O’nu sorguya çekme yetkimiz yoktur. Varlık yokluktan iyidir. Demek ki bundan daha iyi bir kâinatı başka birisi var etmemiştir ki biz buna kötü diyelim.

لَا يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِي

LAv YaCRiManNaKüM ŞıQAvQIy

“Şikakım size cürm etmesin”

Benim sizden ayrılmam veya sizin benden ayrılmanız...

Batıl düzenin başka bir varsayımı da bölünmeyelim varsayımıdır. Bir olalım ki ayrılmayalım. Oysa eğer anlaşamıyorsak bölünelim, sizin düzeniniz sizin olsun, bizim düzenimiz de bizim olsun. Yüz lojmanlı apartmanlar öneriyoruz.

Niçin?

Bölünelim diye.

İsteyenler istedikleri gibi istedikleri yerlerde yaşasınlar, Allah’a karşı herkes kendisi hesap versin.

Biz sermayeye öneriyoruz; bizi rahat bırakın, kooperatiflerimizi kuralım, sitelerimizi kuralım. Sermaye bizi 1967’lerde rahat bıraksaydı, bize saldırmasaydı, biz parti kurmayacaktık, Risale cemaatini oluşturmayacaktık. Sermaye önce Fethullah Gülen’i kışkırttı ve Akevler’den ayırdı. Sonra Süleymancılar ayrıldılar. Sonra İlâhiyatçılar ayrıldılar. Giden giderdi, biz onların parası ile yerler almıştık, kendi paylarını razı olarak verirdik. Onları ayırdılar ve bizden para talep ettirdiler. Yetmedi. İzmir Belediye Başkanı Osman Kibar aracılığı ile büyükşehir belediyesini bize saldırttılar. Biz partiyi bunun için kurduk.

أَنْ يُصِيبَكُمْ

EaN YuÖIyBaKuM

“Size isabet etmesi”  

Size isabet edecek ve birden çarpacaktır.

مِثْلُ

MiÇLu

“Benzeri”

Elbette Nuh Kavmi’ne isabet eden bunlara isabet etmeyecekti, misli isabet edecekti.

Bugünkü insanlığa da sermayeye de misli isabet edecektir.

مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ

MAv EaÖAvBa QoVMa NUvXın

“Nuh kavmine isabet eden”

Nuh Kavmi gark olmuştu.

أَوْ قَوْمَ هُودٍ

EaV QaVMa HUvDin

“Veya Hud kavmine”

Hûd Kavmi sarsıntılara uğramıştı.

أَوْ قَوْمَ صَالِحٍ

EaV QaVMa ÖAvLıXın

“Veya Salih kavmine”

Salih Kavmi’ne bombalar yağmıştı.

وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِنْكُمْ بِبَعِيدٍ (89)

Va MAv QaVMu LUvOın MiNKuM BiBaGIyDin

“Ve Lut Kavmi sizden uzak değildi.”

Böylece Mezopotamya’da oluşan İbrahim uygarlığının son kıssasını bitirmiş oluyoruz.

Sûre önce bizlere yani Kur’an ehline hitap etmiş, Kur’an’ın ilâhi kitap olduğunu ispatlamıştır. Sonra 25’inci âyette Hazreti Nuh’un kıssasını anlatmaya başlamıştır. Sonra 50’inci âyette Âd’a geçmiştir. 61’nci âyette Semud’u anlatmıştır. 69’uncu âyette Hazreti İbrahim kıssasına girmiş ve Hazreti Lut kıssası ile birlikte anlatılmıştır. 84’te Medyen’i anlatmıştır. 95’te tekrar Kur’an ehline dönmüştür.

Hazreti Şuayb’ın kıssası bitiyor, Hazreti Musa’nın kıssası başlıyor.

 

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL

www.akevler.org         (0532) 246 68 92

 

 


Yorumcu 
Yorum 
Reşat Nuri Erol
08.11.2015
07:41


1967...1968...1969...AKEVLER 49 YILDIR ÇALIŞIYOR...2013...2014...2015

BİZLER ÇALIŞIYOR VE YENİ İSLÂM MEDENİYETİ’Nİ KURUYORUZ...

SİZLERİ DE ÇALIŞMALARIMIZA DÂVET EDİYORUZ; BUYURUN, BİRLİKTE ÇALIŞALIM...

ADİL DÜZEN 837

“ADİL DÜZEN” III. BİNYIL MEDENİYETİ PROJESİDİR

BİZE DÜŞEN SADECE MÜBÎN/AÇIK TEBLİĞDİR.” (KUR’AN; Yâsin Sûresi, 36/17)

Haftalık Seminer Dergisi; 837. Hafta - 07 Kasım 2015 - Fiyatı: www.akevler.orga tıklamak!

BU DERGİYİ HER HAFTA OKUTABİLİR.. ÇOĞALTABİLİR.. DAĞITABİLİRSİNİZ...

“ADİL DÜZEN” UYGULAMALARI YAPMAK İÇİN BİZLERE DANIŞABİLİRSİNİZ...

 

*KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ; 837. SEMİNER

“HİÇ BİLENLER İLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?”      (KUR’AN; Zümer Sûresi, 39/9)

İ L İ M  TALEP ETMEK HER MÜSLÜMANIN ÜZERİNE FARZDIR.”      (Hadis)

Adres: AKEVLER İSTANBUL KOOPERATİFLERİ MERKEZİ,  Zafer Mah. Coşarsu Sk. No: 29 YENİBOSNA / İSTANBUL    Tel: (0212) 452 76 51

Tefsir Seminer Notları Yenibosna’da Cumartesi akşamları okunup tartışılmaktadır.

GAYEMİZ: Bu “SEMİNER NOTLARI”nın İstanbul, Türkiye ve bütün dünyada “OKUNMASI, ANLAŞILMASI VE UYGULANMASI”DIR. Süleyman KARAGÜLLE, Reşat Nuri EROL

 

***

 

*“ADİL DÜZEN” DERSLERİ/YORUMLARI

PKK, KÜRTLER VE YAPILMASI GEREKEN

1 KASIM SEÇİM’İNİ DEĞERLENDİRME YAZISI

Süleyman KARAGÜLLE

 

***

 

* SEBÎLURREŞÂD” / MAKALELER

Seçim sonucu ne olursa olsun, Asıl Yapılması Gereken

KUR’AN bize EKONOMİ İLMİNİ öğretiyor…

‘İKTİDARA GELİRSENİZ KİBİRLİ OLMAYIN…’

Şartlar hazırlanmıştır, inşallah yakında başaracağız

Sabırlı olmak ve sömürü sermayesine kafa tutmak

Reşat Nuri EROL

 

***

 

HÛD SÛRESİ - 24. Hafta

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (1) أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ (2) وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ (3) إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (4) أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (5) وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (6) وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ (7) وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (8) وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ إِنَّهُ لَيَئُوسٌ كَفُورٌ (9) وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ (10) إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (11) فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ (12) أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (13) فَإِلَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (14) مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ (15) أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (16) أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً أُولَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (17) وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أُولَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهَادُ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ (18) الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ (19) أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ (20) أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (21) لَا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (22) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُوا إِلَى رَبِّهِمْ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (23) مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (24) وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (25) أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ (26) فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ (27) .قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتَانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ (28) وَيَاقَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّهُمْ مُلَاقُو رَبِّهِمْ وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ (29) وَيَاقَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (30) وَلَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ وَلَا أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللَّهُ خَيْرًا اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا فِي أَنْفُسِهِمْ إِنِّي إِذًا لَمِنَ الظَّالِمِينَ (31) قَالُوا يَانُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (32) قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُمْ بِهِ اللَّهُ إِنْ شَاءَ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ (33) وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدْتُ أَنْ أَنْصَحَ لَكُمْ إِنْ كَانَ اللَّهُ يُرِيدُ أَنْ يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (34) أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ إِجْرَامِي وَأَنَا بَرِيءٌ مِمَّا تُجْرِمُونَ (35) وَأُوحِيَ إِلَى نُوحٍ أَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ إِلَّا مَنْ قَدْ آمَنَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ (36) وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ (37) وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَأٌ مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُ قَالَ إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ (38) فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ (39) حَتَّى إِذَا جَاءَ أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ آمَنَ وَمَا آمَنَ مَعَهُ إِلَّا قَلِيلٌ (40) وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللَّهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (41) وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَابُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ (42) قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ (43) وَقِيلَ يَاأَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَاسَمَاءُ أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (44) وَنَادَى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَإِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَأَنْتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ (45) قَالَ يَانُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلَا تَسْأَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنِّي أَعِظُكَ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ (46) قَالَ رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَإِلَّا تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي أَكُنْ مِنَ الْخَاسِرِينَ (47) قِيلَ يَانُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ وَأُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (48) تِلْكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهَا إِلَيْكَ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَا أَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هَذَا فَاصْبِرْ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ (49) وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُودًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا مُفْتَرُونَ (50) يَاقَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي أَفَلَا تَعْقِلُونَ (51) وَيَاقَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً إِلَى قُوَّتِكُمْ وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِمِينَ (52) قَالُوا يَاهُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِي آلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ (53) إِنْ نَقُولُ إِلَّا اعْتَرَاكَ بَعْضُ آلِهَتِنَا بِسُوءٍ قَالَ إِنِّي أُشْهِدُ اللَّهَ وَاشْهَدُوا أَنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ (54) مِنْ دُونِهِ فَكِيدُونِي جَمِيعًا ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ (55) إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ رَبِّي وَرَبِّكُمْ مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (56) فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ مَا أُرْسِلْتُ بِهِ إِلَيْكُمْ وَيَسْتَخْلِفُ رَبِّي قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّونَهُ شَيْئًا إِنَّ رَبِّي عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ (57) وَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ (58) وَتِلْكَ عَادٌ جَحَدُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْا رُسُلَهُ وَاتَّبَعُوا أَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ (59) وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا إِنَّ عَادًا كَفَرُوا رَبَّهُمْ أَلَا بُعْدًا لِعَادٍ قَوْمِ هُودٍ (60) وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ هُوَ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي قَرِيبٌ مُجِيبٌ (61) قَالُوا يَاصَالِحُ قَدْ كُنْتَ فِينَا مَرْجُوًّا قَبْلَ هَذَا أَتَنْهَانَا أَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا وَإِنَّنَا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ (62) قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتَانِي مِنْهُ رَحْمَةً فَمَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ عَصَيْتُهُ فَمَا تَزِيدُونَنِي غَيْرَ تَخْسِيرٍ (63) وَيَاقَوْمِ هَذِهِ نَاقَةُ اللَّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللَّهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَرِيبٌ (64) فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا فِي دَارِكُمْ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ ذَلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ (65) فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَمِنْ خِزْيِ يَوْمِئِذٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (66) وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ (67) كَأَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا أَلَا إِنَّ ثَمُودَ كَفَرُوا رَبَّهُمْ أَلَا بُعْدًا لِثَمُودَ (68) وَلَقَدْ جَاءَتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَى قَالُوا سَلَامًا قَالَ سَلَامٌ فَمَا لَبِثَ أَنْ جَاءَ بِعِجْلٍ حَنِيذٍ (69) فَلَمَّا رَأَى أَيْدِيَهُمْ لَا تَصِلُ إِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا لَا تَخَفْ إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمِ لُوطٍ (70) وَامْرَأَتُهُ قَائِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِإِسْحَاقَ وَمِنْ وَرَاءِ إِسْحَاقَ يَعْقُوبَ (71) قَالَتْ يَاوَيْلَتَا أَأَلِدُ وَأَنَا عَجُوزٌ وَهَذَا بَعْلِي شَيْخًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عَجِيبٌ (72) قَالُوا أَتَعْجَبِينَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ رَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الْبَيْتِ إِنَّهُ حَمِيدٌ مَجِيدٌ (73) فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ وَجَاءَتْهُ الْبُشْرَى يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍ (74) إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ (75) يَاإِبْرَاهِيمُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا إِنَّهُ قَدْ جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ وَإِنَّهُمْ آتِيهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ (76) وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالَ هَذَا يَوْمٌ عَصِيبٌ (77) وَجَاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ إِلَيْهِ وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ قَالَ يَاقَوْمِ هَؤُلَاءِ بَنَاتِي هُنَّ أَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَلَا تُخْزُونِ فِي ضَيْفِي أَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَشِيدٌ (78) قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا فِي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّ وَإِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُرِيدُ (79) قَالَ لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ (80) قَالُوا يَالُوطُ إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُوا إِلَيْكَ فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ أَحَدٌ إِلَّا امْرَأَتَكَ إِنَّهُ مُصِيبُهَا مَا أَصَابَهُمْ إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ (81) فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ مَنْضُودٍ (82) مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِمِينَ بِبَعِيدٍ (83) وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِنِّي أَرَاكُمْ بِخَيْرٍ وَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُحِيطٍ (84) وَيَاقَوْمِ أَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ (85) بَقِيَّةُ اللَّهِ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ وَمَا أَنَا عَلَيْكُمْ بِحَفِيظٍ (86)

 

***

 

قَالُوا يَاشُعَيْبُ أَصَلَاتُكَ تَأْمُرُكَ أَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَنْ نَفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاءُ إِنَّكَ لَأَنْتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ (87) قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ (88) وَيَاقَوْمِ لَا يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِي أَنْ يُصِيبَكُمْ مِثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودٍ أَوْ قَوْمَ صَالِحٍ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِنْكُمْ بِبَعِيدٍ (89)

 

***

 

قَالُوا يَاشُعَيْبُ أَصَلَاتُكَ تَأْمُرُكَ أَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَنْ نَفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاءُ إِنَّكَ لَأَنْتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ (87)

Sam Adian
08.11.2015
18:47

DÜZELTME

"Sam Adian’la ve Hong Kong çalışanları ile bu yönde çok yararlı çalışmalarımız olmuştur. Bizden tartışmalarımızı yayınlamamamızı istedi. Biz de buna izin vermedik. Çünkü biz kapalı çalışmalar yapmayız. Hong Kong’a biz yeteri kadar sabır gösterdik. Ayrılmaları bizim çalışmalarımızı etkiledi ama bizim bunda sorumluluğumuz yoktur. Biz kimseye sitemizi kapatmadık, onlar bizim sitemizi susturmak istediler. Yine de çalışmalara davet ediyoruz."

Karagülle ile yaptığımız tartışmaların bize önemli katkıları olduğunu asla inkar edemeyiz. Bazı tanımlamaların kabul ettik ve hatta iktisat teorisi kitabına dipnot olarak da yazdık. Bu konuda herhangi bir itirazımız veya inkarımız yoktur. Bilgiye son derece saygılıyız ve bunu da sadece söz ile değil, eylem ile desttekleriz.

Ancak ikinci cümle doğru değildir. Biz sadece “etik” çerçevenin dışına çıkan tartışmaların yayınlanmaması gerektiğini, çünkü bu tür tartışmaların faydadan çok zarar verici olduğunu söyledik. Bunun dışında hiç bir tartışmaya sınırlama getirmedik. Özel yazışmalarımız da dahil olmak üzere, tamamen muhatabımızın tercihine bıraktık. Muhatabımız ister yayınlar ister yayınlamaz.

Bizim sitede yazmayışımızın nedeni bellidir. Bu konuda Akevlerin söyleyebileceği, savunabileceği bir mazereti olmadığını düşünüyoruz çünkü:

  1. “Etik” çerçevenin dışına çıkartılan tartışmalar bizim tercihimiz değildir ve böyle bir yerde olmak istemeyiz.Buna rağmen Akevler etik ve bilimsel bir düzlemde tartışma ortamı oluşturmayı reddetmiştir.
  2. Bilimsel olmayan tartışmaların kimseye bir yararı yoktur. Boşa zaman kaybıdır. Ama Akevler bilimsel bir çerçeve ortaya koyabilmiş değildir.
  3. Hukuku olmayan tartışmalar kavga ile sonuçlanır. Ortak kurallar olmadan yapılan tartışmalarda taraflar hangi kurallara göre birbirini anlayacağını bilemez. Buna rağmen Akevlerin sözleşmeleri yoktur.
  4. Bilimsel metodoloji araştırmanın doğası gereği özeldir ve herkes kendi metoduna göre bir metni veya araştırmayı yapar. Onu kritik edenler bu metoda göre değerlendirirler. Hiç bir bilimsel çalışma, bir başkasının metoduna göre değerlendirilemez. Buna rağmen akevler ilkel bir tutum takınmış ve metodolojik uygulamayı reddetmiştir.
  5. Kurana dayalı geliştirdiğimiz metot ve buna bağlı olarak ortaya koyduğumuz çıkarımların kuran değil, bize ait görüşler olduğu, bizim anladığımız şey olduğunu açıkça ifade etmemize rağmen, tamamen “inanç” gerekçeleri ile, aslında Kabul edilebilir olmayan bir düzlemde tartışma çabaları bizden çok Akevler’e zarar vermektedir. Bunun sorumlusu olmak istemeyiz.Buna rağmen Akevler tutarlı bir çerçeve ortaya koyamamıştır.

Bu ve benzeri ilkesel gerekçelerin varlığını Karagülle Kabul etmese bile, ortadadır ve hala geçerlidir. Son olarak, Akevlerin ortaya koyduğu ve bize dayattığı “Hakemlik” müessesesini kullanmak istedik, ancak aradan geçen onca zamana rağmen herhangi bir sonuç çıkmamış, tam aksine, Karagülle sonuç olmaması gerektiğini beyan etmiştir. Başkalarının hukukunu tanımayan bir tartışma ortamı olmaz. Eğer farklı görüşlerin savunulması veya tartışılması mümkün değilse ve eğer ilkesel olarak ortaya konulmuş ve sözleşmeye bağlanmış kurallar işletilmiyor, tek taraflı olarak sözleşme fiilden sonra bozuluyor ise, burada bir tutarlılık aramak mümkün değildir. 

Öte yandan Akevlerin varlığı bize bağlı değildir. Yıkmak gibi bir hedefimiz de yoktur. Ama açıkça ifade etmeliyiz ki Akevler kendi kendini yıkmaktadır. Siz kendi ilkelerinize, kendi inançlarınıza sahip çıkmıyorsanız başkalarının sizin ilkelerinizi savunmasını bekleyemezsiniz. Siz kendi ilkelerinizi hukuku çiğnemek adına gözardı edebiliyorsanız başkalarının size saygı duymasını bekleyemezsiniz. Bu bağlamda :

  1. Bütün dayatmalarınıza rağmen, hakemlik sisteminin nasıl işleyeceğine dair yazılı ve hukuki bir belge veya metin ortaya konmuş değildir.
  2. Farklı hukuka sahip olanların bu sistemde nasıl haklarını arayacakları ve hangi kurallara göre değerlendirilecekleri belirsizdir. Akevlerin buna yönelik herhangi bir sözleşmesi ve hukuki metni olmadığı anlaşılmaktadır.
  3. Hakemlik uygulamasının ilkesel bir slogan olarak varlığı açıktır. Ancak uygulamaya yönelik ne bir sözleşme, ne de bir hukuki metin yoktur. HAkemlerin hangi ilkelere ve sözleşmeye göre hareket edecekleri, karar verecekleri belli değildir.
  4. Modern uygulamalarda olduğu gibi, avukatın müvekkilini her koşulda haklı çıkarma çabasına dayanan bir anlayışa sahip olduğu açıktır. Kaldı ki bu anlayış, hakkın teslim edilmesi veya açığa çıkarılması ilkesine değil, kimin daha iyi yalan söyleyip haklılığını kanıtlayabileceği ilkesine dayanır. Buradan hukuk değil başka bir şey çıkar.
  5. Yine bütün ısrarlara rağmen, ortaya konulan ve dayatılan şeyin, modern hukuk anlayışı ile dahi bağdaşmayan tamamen keyfi ve kuralsız uygulamalar olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü bizden yapmazı istenen, uymamız istenen birtakım kurallar beyan edilmiş, bu kurallara dair herhangi bir sözleşme veya hukuki metin ortaya konmamış, çok daha vahim bir şekilde, hukuk ile bağdaşmayan talepler ileri sürülmüştür. Bu da göstermektedir ki, akevlerin “haklar” konusunda herhangi bir ilkesel duruşu yoktur. Veya en azından biz uygulama esnasında böyle bir şeye tanık olmadık.

Bu bağlamda, Akevler ve sayın Karagülle bizi kendisine benzetmek istemiş olabilir. Ama biz kimseye benzemek zorunda değiliz. Tamamen insane gerekçelerle karşılıklı hak ve yetkilerin tanındığı bir tartışma ortamında her zaman yer alırız. Bundan asla kaçınmayız. Karagüllenin itirazlarına rağmen, sorunun metot sorunu olmadığını yaptığımız tartışmalara dayanarak beyan etmiş ve kanıtlamış idik. O halde Karagülle’nin bize herhangi bir söz söyleme hakkı da kalmamıştır.

Sabrınız için teşekkür ederiz, sabretmek karşılıklıdır. Siz nasıl bizi “gavur” olarak algılıyorsanız, biz de size benzer bir sıfatla algılıyor ve “pagan” geleneklerini sürdürme gayretinde olduğunuzu düşünüyoruz. Ama bu bir sorun değildir. Tartışma bilimsel olduğu sürece herkes kendi fikrini savunabilir ve kanıtlar getirebilir.

Tekraren, biz kimsenin inancını tartışmıyoruz. Biz sadece metinden anladığımız şeyleri rasyonel düzlemde tartışıyoruz. Bu kimsenin inancı değildir. Yokluğun ispatı olmaz. Eğer bir şeyi ispat edebiliyorsanız o vardır. (Bu bağlamda “Allah vardır” demek, bir Tanrı olasılığını küçümsemek anlamına gelir).

Bu çerçevede, sayın Karagülle’den rica ediyoruz :  Akevler sitesinde neden yazmalıyız? Bize bunu açıklayın. Bize ilkeli, tutarlı ve geçerli bir tane neden söyleyin ve sizin beyanınıza itibar edelim.  Var mı bu noktada bize söyleyebileceğiniz herhangi bir gerekçe veya tutarlı bir açıklamanız? Sessiz kalmak bir açıklama değildir. Çünkü kimse duymaz. Bize söylerseniz duyarız.

Siz bize tavsiyelerde bulunuyorsunuz, bunun için de müteşekkiriz. Şimdi de biz size bir tavsiyede bulunmak istiyoruz : Sürekli şikayet ettiğiniz, sizinle yürümeyen insanlardan şikayet etitğinizi okuyoruz. Biz sizinle aynı inançları paylaşmıyoruz, ancak anlaşılan o ki siz inanç birliği içinde olduğunuz kimselerle de aynı kulvarda yürüyemiyorsunuz. Şu halde acaba hatalı olan siz olabilir misiniz? Belki de bu insanlar hakaret dinlemek istemedikleri için sizinle tartışmıyorlar veya yürümüyorlar. Belki de tutarsız, ilkesiz iddialar ve ithamlarla uğraşmak istemedikleri için sessiz kalmayı veya uzak durmayı tercih ediyorlar. Belki de başkaları sizin oluşturmuş olduğunuz ortamın tutarsızlığı sebebiyle sizi dinlemiyorlar. Olamaz mı?

Biz sizinle tartışmaktan veya yazmaktan kaçınmayız. Ama once siz kendi ilkelerinizde tutarlı olmalısınız. Önerilerimizi Kabul edip etmemek sizin bileceğiniz iştir. Siteyi iyileştirirsiniz veya mevcut halinde devam edersiniz. Buna da karışmayız. Daha iyi bir noktaya taşırsanız bu sizin için faydalı olur. Bize bir şey yapmaz. Ama herşeyden once ilkelerinize sahip çıkmalısınız.

Bir ilkeyi savunup, hatta dayatıp sonra ondan kaçarsanız size kimse ciddiye almaz. Biz tutarsız bulduğumuz, bize göre yanlış olduğunu düşündüğümüz her şeyi eleştiririz. Bu size ağır gelse bile. 

Hukuku tesis edin, sizinle tartışalım. Hukuk siz iseniz, kusura bakmayın bizim kendi hukukumuz var. Sizin hukukunuza uymak zorunda olmadığımız gibi, sizin inançlarınızı ve ahlak anlayışınızı paylaşmak zorunda da değiliz.

Saygılar



YorumYap

Çok Okunan Seminerler
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 834
Hûd Sûresi Tefsiri 74-78. Âyetler
17.10.2015 6962 Okunma
11 Yorum 15.11.2015 22:07
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 845
İbrahim Sûresi Tefsiri 1-4. Âyetler
2.1.2016 6738 Okunma
1 Yorum 02.01.2016 21:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 863
Hicr Suresi Tefsiri 48-56. Ayetler
7.5.2016 6244 Okunma
1 Yorum 08.05.2016 07:02
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 864
Hicr Suresi Tefsiri 57-66. Ayetler
14.5.2016 5791 Okunma
2 Yorum 15.05.2016 08:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 853
İbrahim Sûresi Tefsiri 35-41. Âyetler
27.2.2016 5346 Okunma
1 Yorum 06.03.2016 14:57
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 858
Hicr Sûresi Tefsiri 10-15. Âyetler
2.4.2016 5293 Okunma
2 Yorum 03.04.2016 10:18
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 862
Hicr Suresi Tefsiri 39-47. Ayetler
30.4.2016 5225 Okunma
1 Yorum 01.05.2016 07:57
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 838
Hûd Sûresi Tefsiri 90-95. Âyetler
14.11.2015 5175 Okunma
3 Yorum 21.11.2015 15:31
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 944
Kehf Suresi Tefsiri 107-110. Ayetler
23.12.2017 5035 Okunma
1 Yorum 28.12.2017 19:52
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 855
İbrahim Sûresi Tefsiri 47-52. Âyetler
12.3.2016 4885 Okunma
1 Yorum 14.03.2016 09:38
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 841
Hûd Sûresi Tefsiri 109-113. Âyetler
5.12.2015 4837 Okunma
1 Yorum 05.12.2015 22:42
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 865
Hicr Suresi Tefsiri 67-77. Ayetler
21.5.2016 4736 Okunma
1 Yorum 21.05.2016 21:37
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 819
Hûd Sûresi Tefsiri 17-22. Ayetler
20.6.2015 4500 Okunma
1 Yorum 25.06.2015 04:09
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 842
Hûd Sûresi Tefsiri 114-116. Âyetler
12.12.2015 4496 Okunma
2 Yorum 20.12.2015 12:52
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 852
İbrahim Sûresi Tefsiri 32-34. Âyetler
20.2.2016 4477 Okunma
1 Yorum 14.03.2016 09:40
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 824
Hûd Sûresi Tefsiri 37-40. Âyetler
1.8.2015 4334 Okunma
1 Yorum 11.08.2015 17:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 835
Hûd Sûresi Tefsiri 79-83. Âyetler
24.10.2015 4271 Okunma
1 Yorum 25.10.2015 13:19
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 823
Hûd Sûresi Tefsiri 32-36. âyetler
25.7.2015 4269 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 833
Hûd Sûresi Tefsiri 69-73. Âyetler
10.10.2015 4165 Okunma
1 Yorum 10.10.2015 23:53
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 843
Hûd Sûresi Tefsiri 117-119. Âyetler
19.12.2015 4158 Okunma
1 Yorum 20.12.2015 06:15
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 949
Meryem Suresi Tefsiri 23-26. Ayetler
27.1.2018 4129 Okunma
1 Yorum 28.01.2018 07:59
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 815
Hûd Sûresi Tefsiri 4-6. Ayetler
23.5.2015 4125 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 846
İbrahim Sûresi Tefsiri 5-8. Âyetler
9.1.2016 4073 Okunma
1 Yorum 17.01.2016 08:17
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 808
YUNUS SURESİ TEFSİRİ 90-92.AYETLER -FİRAVUN ÖLDÜ MÜ?
4.4.2015 4058 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 832
Hûd Sûresi Tefsiri 64-68. Âyetler
3.10.2015 4054 Okunma
1 Yorum 03.10.2015 21:47
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 827
Hûd Sûresi Tefsiri 48-49. Âyetler
22.8.2015 4022 Okunma
1 Yorum 25.08.2015 20:45
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 840
Hûd Sûresi Tefsiri 102-108. Âyetler
28.11.2015 3986 Okunma
1 Yorum 30.11.2015 09:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 828
Hûd Sûresi Tefsiri 50-52. Âyetler
29.8.2015 3962 Okunma
1 Yorum 05.09.2015 13:29
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 844
Hûd Sûresi Tefsiri 120-123. Âyetler
26.12.2015 3962 Okunma
2 Yorum 27.12.2015 13:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 830
Hûd Sûresi Tefsiri 58-60. Âyetler
12.9.2015 3958 Okunma
1 Yorum 18.09.2015 07:28
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 900
İsra Suresi Tefsiri 23-27. Ayetler
4.2.2017 3939 Okunma
1 Yorum 05.02.2017 09:37
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 837
Hûd Sûresi Tefsiri 87-89. Âyetler
7.11.2015 3930 Okunma
2 Yorum 08.11.2015 18:47
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 850
İbrahim Sûresi Tefsiri 23-26. Âyetler
6.2.2016 3919 Okunma
4 Yorum 07.02.2016 19:39
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 817
Hûd Sûresi Tefsiri 9-12. Âyetler
6.6.2015 3915 Okunma
3 Yorum 25.06.2015 04:16
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 870
Nahl Suresi Tefsiri 5-9. Ayetler
25.6.2016 3901 Okunma
1 Yorum 26.06.2016 10:29
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 839
Hûd Sûresi Tefsiri 96-101. Âyetler
21.11.2015 3855 Okunma
1 Yorum 22.11.2015 09:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 826
Hûd Sûresi Tefsiri 45-47. Âyetler
16.8.2015 3835 Okunma
1 Yorum 16.08.2015 19:50
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 836
Hûd Sûresi Tefsiri 84-86. Âyetler
31.10.2015 3812 Okunma
1 Yorum 31.10.2015 19:43
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 825
Hûd Sûresi Tefsiri 41-44. Âyetler
8.8.2015 3790 Okunma
2 Yorum 11.08.2015 17:51
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 848
İbrahim Sûresi Tefsiri 12-17. Âyetler
23.1.2016 3778 Okunma
1 Yorum 23.01.2016 22:00
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 860
Hicr Suresi Tefsiri 23-30 Ayetler
16.4.2016 3776 Okunma
1 Yorum 17.04.2016 10:06
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 856
Hicr Sûresi Tefsiri 1-8. Âyetler
19.3.2016 3757 Okunma
1 Yorum 20.03.2016 10:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 829
Hûd Sûresi Tefsiri 53-57. Âyetler
5.9.2015 3733 Okunma
1 Yorum 05.09.2015 20:25
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 831
Hûd Sûresi Tefsiri 61-63. Âyetler
19.9.2015 3704 Okunma
1 Yorum 20.09.2015 18:10
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 849
İbrahim Sûresi Tefsiri 18-22. Âyetler
30.1.2016 3698 Okunma
1 Yorum 01.02.2016 14:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 861
Hicr Suresi Tefsiri 31-38 Ayetler
23.4.2016 3535 Okunma
1 Yorum 24.04.2016 05:35
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 847
İbrahim Sûresi Tefsiri 9-11. Âyetler
16.1.2016 3532 Okunma
1 Yorum 17.01.2016 08:15
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 859
Hicr Sûresi Tefsiri 16-22. Âyetler
9.4.2016 3521 Okunma
1 Yorum 14.04.2016 03:12
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 816
Hûd Sûresi Tefsiri 7-9. Ayetler
30.5.2015 3494 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 818
Hûd Sûresi Tefsiri 13-16. Âyetler
13.6.2015 3428 Okunma
2 Yorum 25.06.2015 04:19