Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 836
Hûd Sûresi Tefsiri 84-86. Âyetler
31.10.2015
3814 Okunma, 1 Yorum

HÛD SÛRESİ - 23. Hafta

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِنِّي أَرَاكُمْ بِخَيْرٍ وَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُحِيطٍ (84) وَيَاقَوْمِ أَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ (85) بَقِيَّةُ اللَّهِ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ وَمَا أَنَا عَلَيْكُمْ بِحَفِيظٍ (86)

 

***

 

وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِنِّي أَرَاكُمْ بِخَيْرٍ وَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُحِيطٍ (84)

Va EiLAy MaDYaNa EaPAvHuM ŞuGaYBan QAvLa YAv QAVMi uGBuDuv elLAHa MAv LaKuM EiLAvHUn ĞaYRUvHUv Va LA TaNQuÖuv el MıKYAvLa Va eL MIyZANa EinNIy EaRAyKuM Bi PaYRın Va EnNIy EaPAvFu GaLaYKuM GaÜAvBa YaVMın MuXIyOin

“Ve Medyen’e ehleri Şuayb’ı da… Dedi ki: Ey Kavmim! Allah’a ibadet ediniz. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Ve mikyal ve mizanı naks etmeyin. Ben size hayrı rey ediyorum ve size gelecek muhit azaptan havf ediyorum.”

“Ve Erselnâ” demeyip “Ve İlâ Medyen’e” ile hitap ettiği üçüncü peygamberdir. Hazreti Nuh Peygamberin irsaline atfettiği bu dördüncü peygamberde kent adı zikredilmekte, hâlbuki diğerlerinde, Hazreti Nuh’ta kavmine, Âd ve Semud’da kavmin adları ile ve burada da kent adıyla hitap etmektedir. Hazreti Nuh’ta “kardeşleri” demediği halde üçünde “kardeşleri” demektedir. Hazreti İbrahim ve Hazreti Lut’ta ise “İlâ” ile atfetmekte, “kavmim” dememekte, sadece “resullerimiz İbrahim’e ve Lut’a geldiğinde demektedir.

Hazreti Nuh Peygamber yeryüzüne ilk uygarlığı getirmiştir. Kavimler oluşmaya başlamıştır. Uluslar kurulmaya başlamıştır. Hazreti İbrahim Peygamber uygarlığı tüm dünyaya yaymış, insanlıkta barış düzeni tesis etmekle görevlendirilmiştir.

Üçüncü binyılda “Adil Düzen”le tamamlanacaktır. Peygambersiz ilk uygarlık kurulacaktır. Çöken eski uygarlığın helakinden yakınlarını kurtarmakla görevlidir. Helaklerinin sebebi cinsel ahlaksızlıktır, eşcinselliktir; Evliliği terk edip erkek erkeğe ilişkiyi sosyal müessese haline getirmeleridir.

Hazreti Hûd, Hazreti Salih ve Hazreti Şuayb ise bozulmuş uygarlığın yeniden tesisidir.

Hazreti Nuh Peygamber kabilecilikten medineciliğe götürmek için kavmi ile cihat etti.

Hazreti Hûd aleyhisselam, yerleşik hâle gelen kabileler arasında çıkan hassaten toprak çatışmasına dayanan ve her bucağın ayrı tanrısının bulunmasından doğan ayrımcılığı ortadan kaldırmak için cihat etti.

Hazreti Salih aleyhisselam kamu mallarının yağmalanmasına karşı halkı ile cihat etti.

Hazreti Lut aleyhisselam cinsi ahlaksızlıkla ilgili alanda halkı ile cihat etti.

Hazreti Şuayb aleyhisselam ölçü ve tartılarda halkı ile cihat etti.

Hazreti İbrahim aleyhisselam insanlara müsbet düşünceyi öğreterek barış uygarlığını kurdu.

Bugünkü durumumuzu ele alıp kendi çağımızı incelersek…

1- Hazreti Nuh Peygamberin yaşadığı hayatı yaşıyoruz. İnsanlık uluslararası alanda henüz hukuk düzenine geçememiştir, devlet aşaması öncesindeki çağı yaşıyor. Denge, kabileler arası çatışma gibi devletlerarası çatışmaya dayanıyor. Yazı ile kabileler uygarlığından devletler uygarlığına geçildiği gibi bugün de devletler uygarlığından bilgisayarlı insanlık uygarlığına geçilecektir.

2- Azimet sahibi peygamberler insanlığı büyük uygarlıklarda toplamış olduğu halde, bugün insanlık dinlerini terk etmiş ve cihan savaşları içine girmiş olarak Hazreti Hûd kavminin yaşadığı dönemi yaşıyor.

3- Kamu malları ihalelerle yağmalanıyor, kamu malları ihya olmadan ve emek verilmeden sermayeye satılıyor; bu yönüyle Hazreti Salih Peygamberin dönemini yaşıyoruz.

4- İnsanlık müsbet düşünceyi bırakarak sömürü sermayesinin sömürü kuralları peşine doğru gidiyor; bu yönüyle Hazreti İbrahim aleyhisselâmın devrini yaşıyoruz.

5- Zina ve eşcinsellik Hazreti Lut zamanında olduğu gibi kurumsallaşmıştır, kazanç aracı yapılmaktadır; bu yönüyle Hazreti Lut aleyhisselâmın devrini yaşıyoruz.

6- Hazreti Şuayb zamanında olduğu gibi ölçü ve tartılar hep hileye dayanmaktadır; bu yönüyle Hazreti Şuayb aleyhisselâmın devrini yaşıyoruz.

Yani bugünkü çağımız dünyasında, o peygamberler zamanında karşılaşılan helâk sebeplerinin hepsi toplanmıştır. Bunun böyle devam edeceğini sanmak tarihi inkârdır, Kur’an’ı ve diğer kitapları inkârdır.

Hûd Sûresi’nde üç defa “innî ehafu” ifadesi geçmektedir. Biri; Hazreti Muhammed aleyhisselam kavmine ve bugün Adil Düzen çalışanları insanlığa kebir yevmin azabından korkuyorum demektedir. Diğeri; Hazreti Nuh aleyhisselam kavmine elim azabın yevminden havf ediyorum demektedir. Üçüncü ise; burada Hazreti Şuayb aleyhisselam kavmine muhit yevmin azabından korkuyorum diyor.

Azim yevmim azabı konusunda Kur’an bize üç defa hitap etmektedir. Hazreti Nuh, Hazreti Salih ve Âd’a da azim azabın havfı söylenmektedir. Kebir azabdan bize hitap etmektedir. Elim azabdan Nuh Kavmi’ne hitap etmektedir. Semud Kavmi’ne muhit azab denmektedir.

Bu açıklamada muhit azabın yevmi yalnız Hazreti Şuayb Peygamberin kavmi için getirilmiştir. Kur’an’da “muhit” kelimesi iki defa Cehennem muhitdir diyor. 7 yerde Allah muhittir diyor. Burada da muhit azabın yevmi olarak geçmektedir. Sizin hepinizi içine alan azab günü demektir. Yalnız suçluları değil hepinizi içeren azab demektir. Nekredir. Başka böyle günler de vardır demektir.

Kur’an’da “Vezn ve Keyl” birlikte birkaç defa tekrarlanmaktadır. Demek ki “Vezn” başka “Keyl” başkadır.

“Vezn” kuvveti ifade eder. “Keyl” ise maddeyi ifade eder. F=kuvvettir. F=m*dv/dt dir. Bunlar ölçülmektedir. Biri hacimle diğeri kilogramla ölçülür. Buralarda noksanlık yapmayın denmektedir. Ölçüleri tam yapın demektir.

Ben sizin için hayrı rey ediyorum. “Hayr” zenginliktir. İşletme sermayesidir. Gelir getiren eşyadır. Bir evin anahtarı olarak elimizde iki anahtar olsun. Bu anahtarlardan her ikisi aynı ağırlıkta ve aynı hacimde olsun. Biri kapıyı açıyor, diğeri açmıyor. Demek ki birinin değeri var, diğerinin yok. Bu değer keylden veya veznden ileri gelmiyor, konumundan ileri geliyor. “Bahs” etme demek eşyanın bu değerini düşürme demektir. Değer fayda ile ifade edilmektedir. Fizikte buna tropi denmektedir. Entropi düşük demektir. Termodinamikte hep bununla hesap yapılmaktadır.

Bu sûrede Allah bize ve Hazreti Nuh’a Allah’tan başkasına ibadet etmeyiniz demektedir. Oysa Âd, Semud ve Medyen halkına Allah’a ibadet ediniz, sizin için başka ilâh yoktur denmektedir.

Kıssalarda Kur’an ehli ile Hazreti Nuh ehlini beraber zikretmektedir. Onlara farklı ifadelerle hitap etmektedir. Birinde nehiy var, sonra istisna var. Diğerinde ise önce emir var, sonra nehiy var.

Bize ibadet etmeyiniz, Allah’a ibadet edebilirsiniz şeklindedir. Onlara ibadet ediniz, başka ibadet edilecek kimse yok denmektedir. Islahta ibadet ediniz emri var. Yeni uygarlığı kurmada ise Allah’ın dununa ibadet etmeyiniz emri vardır.

Bunun anlamı şudur, insanlar bugün insanlığa hizmet ediyorlar, onların işlerini de yapıyorlar ama başkalarının da işlerini yapıyorlar. İki tanrıları var; biri sermaye, diğeri insanlık. Nehy edilen budur. Yalnız Allah’ın parası olacaktır. Altın para olacaktır. Karşılıksız kâğıt para olmaz. Altına kote edilmemiş bir şey para olmaz. İktidar tecezzi etmez. Görev tecezzi eder. İktidar tektir. Mustafa Kemal’in vahdet-i kuvvası budur. Kuvvetler ayrılığı yoktur, görev ayrılığıdır. Kuvvet tektir. Bütün millet meclisidir ve devlet başkanıdır. Büyük Millet Meclisi bile devlet başkanının denetimindedir.

Cemaat imamı seçer ama seçtikten sonra artık herkes o imama uyar, istemeyenler o cemaatten ayrılır. Bu sebepledir ki yönetim birimi bucaktır. Devlet başkanları ve insanlık başkanları merkez bucakların imamıdır.

وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا

Va EiLAy MaDYaNa EaPAvHuM ŞuGaYBan

“Ve Medyen’e kardeşleri Şuayb’ı”

Hazreti Nuh Peygamberin Musul civarında yaşadığını Musul Barajı’ndan anlıyoruz. Hazreti İbrahim Ur şehrinde yaşamıştır. Babası Azer Türk olduğundan anlaşılıyor. Hazreti Lut Peygamberin orada yaşadığını da Lut Gölü’nden öğreniyoruz. Hazreti Şuayb ise Medyen’dedir. Medyen bugünkü Medine’dir. Medine, birbirine yakın olan yerler demektir. Yani köyler gibi dağınık olmayıp evlerin bir yerde toplandığı, sokakların oluştuğu yer demektir. Hazreti Nuh Peygamber zamanında Mezopotamya’da başlayan medeni hayat yani uygarlık su kenarı olmayan yerlere kadar gitmiştir. Tarıma elverişli olan Medine civarının merkezinde oluşmuş bir kenttir.

“Şa’b” ağacın büyük dalıdır. Küçük dallara “Tal'” denmektedir. Sonra “Yesrib” adını alan Medyen’in Kur’an’da adı geçmektedir. Münafıklar ve kalplerinde marazı olanlar ey ehli Yesrib dediler şeklinde geçmektedir. Kur’an kendisi Yesrib’den bahsettiği zaman el-Medine olarak bahsetmektedir. Yani Yesrib Medine’den Yesrib olarak bahsetmez, el-Medine olarak bahseder. Hazreti Peygamber de Medine’ye Yesrib denmesini yasaklamıştır.

Demek ki Hazreti Şuayb Peygamber Medinelilere gelen bir peygamberdir. Hazreti Musa da Mısır’dan kaçtığı zaman Medine’ye gelmiştir. Yahudiler Roma’dan sürüldükleri zaman Medine’ye gelip yerleşmişlerdir. O günlerde Yahudilerin Merkezi de Medine’dir.

“Şa’b” gövdeden ayrılan büyük daldır. Ağaçta yukarı çıkarken ayrılma olayıdır. Yukarıdan aşağı inerken birleşme olayıdır. Masdar olarak “şa’b” birleşme ve ayrılma manalarını taşır.

Hazreti İbrahim’den sonra uygarlık iki koldan gelişmiştir. Biri Yakub’un çocukları, diğeri de İsmail’in çocukları. Mekke İslâmiyet’in merkezi olarak hazırlanırken, Medine de bir devlet modeli olarak hazırlanmıştır. Çünkü Mekke tüm insanlığın ortak malıdır.

Şimdiye kadar insanlığın merkezinin neresi olduğu konusunda tereddüt vardı; Hicaz mı, Mekke mi? Ancak bu ayetten öğreniyoruz ki insanlığın merkezi Hicaz değil Mekke’dir. Medine Arabistan’ın merkezi olarak devam edecektir. Suudiler Medine’ye isterlerse beni sokmayabilirler, Mekke’de ise onların bir yetkileri yoktur.

قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ

QAvLa YAv QaVMi uGBuDuv elLAHa

“Ey kavmim, Allah’a ibadet ediniz”

“İbadet etmek” demek yalnız O’nun işini yapmak ve yalnız O’ndan ücret almak demektir. Âd ve Semud kavmi ve Medyen ehline Allah’a ibadet ediniz emri veriliyor. Nuh Kavmine ve bize Allah’tan başkasına ibadet etmeyiniz nehyi yapılıyor. Bunlar kavmî uygarlıklardır. Oysa Nuh Kavmi ve Kur’an ehli beşerî uygarlıklardır.

Hazreti Nuh insanlığı göçebelikten yerleşik döneme geçirdi, tarım uygarlığına geçirdi. Kur’an ise sanayi uygarlığına geçirdi. O yazıyı, bu da bilgisayarı icad etti.

Hazreti Muhammed ‘Ey Kavmim’ demiyor, ‘Ey Nâs’ diyor.

مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ

MAv LaKuM MiN EiLAvHin ĞaYRUvHUv

“Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur”

Yani yalnız ilâha ibadet edilir. Ondan başka ilâhınız yoktur. İlâhı nekre yapmak için “Leküm Min” getirilmiştir. Böylece menfide istiğrak yapılmıştır. Allah gökte ayrı ilahtır, yerde ayrı ilahtır. Bütün insanların tek ilahıdır. Ama her birinin ayrı ayrı ilahıdır. Tüm insanlığa hitap etmeyen, bir kavme hitap eden ifadelerde sizin için denmektedir. Allah her kavmin, her şa’bın ayrı tek ilahıdır. Onların İnsanlık için Tanrı’ya ayrı halife olması söz konusudur. Bu bir kişiye kadar iner. Allah her kişinin ayrı ayrı ilahıdır. Dolayısıyla her insan Allah’ın halifesidir. Bunun manası şudur.

İnsan aşiretin ayrı üyesidir, bucağın ayrı üyesidir, kabilenin ayrı üyesidir, kavmin ayrı üyesidir, nâsın ayrı üyesidir. Bucağın üyesi olduğu için ocağın/aşiretin üyesi değildir. Her birine karşı ayrı ayrı görevleri var ve onun adına yetkileri vardır. Sonuç olarak ilde nöbetli iken ülkede bedelli olabilir. Bu hükümleri ortaya koymak için “Leküm” denmiştir.

وَلَا تَنْقُصُوا

Va LA TaNQuÖuv

“Noksan etmeyin”

“Keyli ve mizanı ifa edeniz” ayeti üç defa geçmektedir. Birini Kur’an bize emretmektedir. Medyen halkına söylemektedir. Bir de burada mikyalı ve mizanı naks etmeyin demektedir. Mikyal ve mizanı kıst ile ifa edin denmektedir. Ölçü aletleri doğru olmakla beraber ölçerken, tartarken hile yapmak men edilmektedir. İfada ise doğru terazi ve doğru metre ile ölçme şeklinde ortaya konmuştur. Başka yerde vezn ettikleri veya keyl ettikleri zaman ihsar ederler diyor yani zarar verirler anlamındadır. Burada “noksan” orada “ihsar” olarak zikredilmiştir. “Noksan” miktarda hile yapmaktır. “İhsar” ise değerde hile yapmaktır.

Buna dayanarak diyoruz ki; bir tüccar malı satarken fiyatı yükseltip düşürebilir ama hiçbir zaman birine ucuz birine pahalı satmaz. O ihsardır.

Birçok fıkıhçıların fetvasına uyarak yaptığımız istihsanda ayetleri okuduğumuzda teyit ettiğini görürüz. Bu fıkıhçıların doğru yolda yürüdüklerini gösterdiği gibi bizim de onlar içinden tercihler yaparken çoğunda isabet ettiğimizi gösterir.

Diyebilirsiniz ki siz ayetleri ona göre yorumluyorsunuz.

Zaten içtihat budur.

الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ

elMıKYAvKa Va eLMIyZANa

“Mikyal ve mizanı”

Zaman vardır, mekân vardır. Bunun dışında madde vardır, enerji vardır. Cansız âlem bu dört varlık üzerine oturmuştur. Keyl ölçme demektir. Uzunluk alan ve hacim ölçme araçlarıdır. Enerji ise doğrudan ölçülemiyor. Kuvvet uzunluğa çevriliyor. Böylece kuvvet ölçülüyor. Yol ile çarpılınca enerji elde ediliyor.

Eskiden buğday ölçekle alınıp verilirdi, bugün tartı ile alınıp verilmektedir. Eskiden ölçü önemli idi, şimdi tartı önemlidir. O halde Kur’an’da eskime vardır diyenler olabilir. Kur’an Arabistan’da nazil olduğu için cehennemden bahsetmektedir. Hâlbuki Sibirya’da nazil olsaydı buzlardan bahsedecekti diyebilir ve Kur’an’ın yere göre indiğini sanırız. Oysa durum asla öyle değildir. Molekül dünyası olduğu gibi çekirdek dünyası vardır. Çekirdek dünyasının matematiği, fiziği, kimyası bilinmektedir. Oysa susuz hayat olamayacağı için sıfır derecenin altında hayat ancak korumalı şeklindedir. Bu sebeple cehennemden bahsedilir. Eğer Kur’an eşitlik sağlayayım diye cehennem ve buzhaneden bahsetseydi yere göre konuşmuş olurdu.

Burada da biz ölçüleri vezne göre değil keyle göre yaparız, yani civanın cam boruda yükselmesiyle ölçeriz, dolayısıyla asıl olan keyldir. Ölçme de keyldir. Hayat ise keyl ve vezne dayanmaktadır. Bundan dolayı keyl önce zikredilmiştir.

“Mikyal, miftah, miskal” gibi ismi aletler vardır. Burada emredilen ölçme araçlarının eksiksiz kullanılması, doğru ölçü yapılmasıdır. Yani ölçü aletleri tamdır ama hile yapılmaktadır. “Mikyalı ve mizanı ifa edin” dendiği zaman bu aletleri hileli yapmayın denmiş olur.

Çağımıza geldiğimiz zaman, en büyük hile karşılıksız para ile yapılmaktadır. Para değer ölçen bir araçtır. Bunu bütün iktisatçılar bilirler. Enflasyon ise sahte para demektir. Demek ki Hazreti Şuayb zamanında değil, asıl zamanımızda bu durum vardır. İnsanların büyük savaşı belki bu sahte para sebebiyle olacaktır. Bugün sermaye ile siyasiler arasında soğuk savaş vardır. Bu savaş ancak karşılıklı yani karşılığı olan parayı çıkardığımızda biter.

Bunu sermaye de yapabilir. Bunu devletler de yapabilir. Bunu Türkiye de yapabilir.

“ADİL DÜZEN KOOPERATİFLERİ” bunu yapmayı hedeflemiştir.

Bunu yapan devletler sermayeyi de kurtaracaktır.

إِنِّي أَرَاكُمْ بِخَيْرٍ

EinNIy EaRAyKuM Bi PaYRın

“Ben size hayrı gösteriyorum”

“Rey” kelimesi ile taaddi etmişti. “Ben size hayrı gösteriyorum” diyor.

Karşılıksız parayı kaldırıp yerine karşılığı olan parayı koyarsanız, insanlar hesaplarını doğru yaparlar ve kâr edeceklerinden keylde ve veznde hile yapmak ihtiyacını duymazlar. Ama siz enflasyonlu para kullandığınız zaman halk zarar etmemek için hileye kaçar, kıst ile ölçmez ve tartmaz.

Demek ki paranın sahtesi tüm ekonomik yolsuzlukların kaynağıdır. Karşılıksız dolarlar çoğalınca ayakkabı kutularına girer, çünkü bankalar arası havale edemezsiniz.

Biz de “Adil Düzen”de karşılıklı paraları gösteriyoruz. Mal karşılığı senet, senedin teminatı karşılığı buğday, demir ve toprak paraları, bunlar karşılığı altın para ve altın para karşılığı kuyumculardaki altın. Bunu dinler ve yaparsanız hayra ulaşırsınız, enflasyon olmaz, işsizlik ve ekonomik kriz sona erer ve insanlar da hile yapmak zorunda kalmazlar.

Kur’an burada ekonomi ilmini öğretiyor ve yapıyor.

وَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ

Va EnNIy EaPAvFu GaLaYKuM

“Ve ben üzerinize korkuyorum”

“Havf etmek” demek, ilerde kendi başına gelecek bir kötülükten dolayı insanın duyduğu histir. “Ala” ile geldiğinden, istemediği kimseye gelecek kötülükten korkup onu korumaya çalışmaktır. Hazreti Şuayb Peygamber burada kavminin başına gelecek kötülüklerden korktuğu için uyarmaktadır.

Biz de onların kötülüğünü istemediğimiz için sermayenin ve siyasilerin başına gelecek olan kötülükten korktuğumuz için uyarıyoruz. Karşılıksız para ekonomik krizlerin kaynağıdır. Terör olayları da karşılıksız paradan doğmaktadır. Gelin Akevler’e katılın, size karşılıklı paranın nasıl çıkarılacağını Kur’an’dan nakledelim.

عَذَابَ يَوْمٍ مُحِيطٍ (84)

GaÜAvBa YaVMın MuXIyOin

“Muhit olan azabdan.”

Şimdi muhit olan azabı daha iyi anlıyoruz.

Hazreti Şuayb kavmi için muhit olan demek, ölçüyü ve tartıyı yanlış yapanlar da helak olacak, o tartıdan zarar görenler de helak olacaktır, demektir.

Bugün de muhit azabın gününde hem sermaye helak olacak hem siyasiler helak olacak. Bu helak bir gün gelecek. Bir gün gelecek parayı kimse kabul etmeyecek. Ekonomi çökecek, yönetim de çökecek.

Semt kooperatifleri mala-mal değiştireceklerinden yaşayacaklardır.

Enflasyonlu paradan hem halk, hem de sermaye ve devlet azab çekecektir.

وَيَاقَوْمِ أَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ (85)

VaYAvQaVMı EavFuv eLMiKYAvLa Va elMIyZANa Bi eLQıSOi Va LAv TaBPaSU elNAvSa EaŞYAEaHuM Va LAv TaGÇaV Fı eLEaRWı MüFSiDIyNa

“Ve… Ey kavmim mikyali ve mizanı kıst ile ifa edin ve nâsa eşyalarını bahs etmeyin ve arzda mufsid olarak asv etmeyin.”

Bundan evvelki ayette noksan etmek nehy edilmişti. Burada ise mikyal ve mizanın kıst ile ifa edilmesini emretmektedir.

“Kıst” kısm gibi kesme anlamındadır. “Kıstas” terazi demektir.

Kıst ile kaim ve kıst ile şahid, kıst ile ifa ve kıst ile kaza, kıst ile kıyam iksat etmek Allah’ın indinde aksat fiillerde yapılan kısttır.

Kıst ile emir ve adl ile emir, yetamada kıst, ezvacda adl, kıst ile hüküm ve adl ile hüküm

Kıst ile amel ve adl etmek

Müstakim kıstas, mevazini kıst ile vaz'

Müstakim kıstasla vezn

Kasitler cehenneme hatab

Adli ahz, adli kabul

Katibun bi’l-adl, beyne-n nisa adalet

Seni tesviye etti, sana adl etti.

“Adl” ile “kıst” arasındaki farkı ortaya koyman için; “adl” deveye yüklenen yük dengeleri arasındaki iptir, “kıst” ise ortadan kesmedir.

Yetimlere kıst, eşlere adl getirmiş olması üzerinde durmamız gerekir. Demek ki eşlere karşı adil olmalı, yetimlere karşı muksit olmalıdır. Yetimlerin mallarına kayyumdur. Oysa eşlerine karşı sadece ortaklık ilişkileri vardır. Biri diğerinin ne kefili ne de vekilidir. Adalet borçları ifa ederken sözde durma anlamındadır, hakları uygun şekilde dağıtma anlamındadır. Kıst ise iyi bir şekilde kayyumluk yapmadır. O halde yöneticilere emrolunan kısttır.

Bu tahlilden sonra şu sonuca varırız. Keyl ve vezn araçlarını tarif etmek devlete aittir. Para çıkarmak devlete aittir. Faizsiz sistem bu istihsana dayanır. Kur’an hemen hepsini tansis etmektedir. Bizim onu ilk bakışta görmemiz mümkün olmaz.

Miktarları ölçü aletleriyle tespit ettikten sonra, değerlerin tespitinde kimsenin malını ucuzlatmayın demektir. Bununla devletin fiyatlara müdahale etmeyi men ettiği gibi kredileşme fiyatlarında farklı muamele yapılamayacaktır. Tüccarların da aynı anda değişik fiyatlarla satmaları men edilmiş olmaktadır. Kur’an’da beş defa geçmektedir. Hep aynı ifade ile geçmektedir. Arzda müfsid olarak kalabalık yapmayın. Trafiği tıkamak için kalabalık haline getirip ondan sonra fesat çıkarmayın. Trafikte arzı ifsat etmeden yürümek; böylece biz şunu istiyoruz, çevreye duyurmak haktır. Fesat için kalabalık yapmak ise nehy olunmuştur.

Bu ayetlerden üçü Hazreti Şuayb Peygambere aittir. Biri Hazreti Musa’nı suyu isterken söylenmiştir. Biri de Hazreti Salih Peygamberde söylenmiştir.

وَيَاقَوْمِ

VaYAvQaVMı

“Ve… Ey kavmim”

“Vav”la atfederek “Ey kavmim” dedi. İki kavim farklıdır. Biri halktır. Alışveriş yaparken ölçü ve tartıda eksik yapmamalarını, hile yapmamalarını istemektedir.

Buradaki “kavim” ise yöneticilerdir, kamudur. Ölçü ve tartı aletlerinin onlar tarafından düzenlenmesi ve tanımlanması gerekmektedir. Kiloda ve metrede hile olmamalıdır. Bunları denetlemek ve damgalayarak hile yapılmasını önlemek kamuya aittir.

Görülüyor ki “kavim” deyince ocak, bucak, il ve ülke yönetimi tüzel kişiliği kavimdir, halkı da kavimdir.

أَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ

EaVFuv LMiKYAvLa Va elMIyZANa

“Mikyalı ve mizanı ifa edin”

Burada “evfuhuma” denmemiş de izhar edilmiştir.

Demek ki birincisinde ölçü ve tartı araçlarının hilesiz kullanılması, burada ise ölçü ve tartı araçlarının hilesiz yapılmasıdır.

Bunları kim emrediyor?

Hazreti Şuayb Peygamber.

Batı, İslâm dünyası ile temas ettikten sonra onluk sistemi kabul etmiş, Paris’te uluslararası bir aletler merkezi oluşturulmuş ve ölçüler standartlar haline getirilmiştir. Cumhuriyet’le bu sistem ülkemizde kabul edilmiştir. ABD daha metrik sisteme geçememiştir.

بِالْقِسْطِ

Bi eLQıSOi

“Kıst ile”

Halkın beyninde bir ölçü birimi yerleşmelidir. Onunla düşünmeli onunla proje yapmalıdır. Avrupa bu işi başarmış ve metrik sistemi geliştirmiştir. Demek ki bugünkü metrik ölçü birimlerinin temeli Hazreti Şuayb zamanında atılmıştır.

İnsanlara yeni şeyler yaptırmak çok zordur. Peygamberlerin uzun mücadeleleri sonucu buraya gelmiş bulunmaktayız. İnsanlık bugün bu sorunu çözmüştür.

Noksan ölçme yaygınlaşmıştır ama hileli ölçü aletleri istisnaidir. Mezopotamya uygarlığı insanlığın yaşayacağı sorunların benzerini yaşamış örnek ilk uygarlıktır.

وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ

Va LAv TaBPaSUv elNAvSa

“Ve nâsa bahs etmeyiniz”

Hitap kavme olduğu halde “nâsa eşyalarını bahs etmeyiniz” denmektedir.

Uygarlığın tanımı şöyledir. Birbirine benzeyip aralarında ilişki bulunmayan çokluktan, birbirine benzemeyen ve aralarında işbirliği olan çokluğa geçmedir. Bir yerde bulunanların üretirken işbölümü yapmaları uygarlıktır.

Sümerler Mezopotamya’ya gelmiş ve oraya baraj kültürünü getirmişlerdir. Büyük bir ihtimalle yazı kültürleri de vardı, ancak yaygın değildi. Göçler her zaman savaşla olmaz. Göçebe hâlinde yaşayan Sümerler tarlalar aramışlar ve yayılmışlar. Zor şartlar içinde tarım yapmayı bilen Sümerler Mezopotamya’ya baraj kültürünü ve yazıyı getirmişlerdir. Böylece kalabalık halk Mezopotamya’daki vadilerde toplanmış ve birbirini tanımayan insanlar bir arada yaşamaya başlamışlar, kent kültürü doğmuştur. Bundan sonra çevrelerde de siteler oluşmaya başlamıştır. Uluslararası ticaret başlamıştır. Her gün birbirleriyle karşılaşan insanlar birbirlerine kolayca hile yapmamaktadırlar. Ona yabancı gelen kimseyi soymak kolay olmaktadır. Bu sebepledir ki “bahs etmeyiniz” denmektedir.

“Bahs” nedir.

“Bahsen derahime ma’dudet” denmektedir. Birkaç dirheme sattılar demektir. “Bahs” burada fiyat olarak ifade edilmiştir. “Bahs” sulamadan ziraatın yapıldığı topraktır. Sulamadan ekin ürünü elde edildiği için birim arzı olmuş, değiştirirken sulanan arazinin değeri sulanmayan arazi ile ölçülmüştür. Sonraları sulanmayan arazilere vergisi alınırken “bahs” denmiştir. Demek ki Farsçadaki “paha” kelimesi ile karşılığı olduğu gibi Gürcüce de “fiyat”ın karşılığı “pas”dır. Alıcı ve satıcı serbest bırakılır ve aralarında rıza ile değiştirirlerse, bu denge fiyatıdır. Bu topluluk için de en verimli bir fiyattır. Azami gün elde edilir.

Bir adamın sütü, bir adamın da ekmeği olsa... Yalnız süt 10 gün yalnız et de 15 gün yaşatacak olsa,  bunlar kısmen değiştirdikleri zaman değiştirme miktarını öyle ayarlarlar ki toplam 25 gün değil en çok yaşatacak kadar olur. Örnek olarak 45 gün olur. Biz müdahale ettiğimiz zaman yani fiyatları belirlediğimiz zaman bu 45 günden daima az olur. O halde fiyatlara müdahale insanlığın toplam gelirlerini azaltmak anlamındadır.

“İnsanların eşyalarına bahs etmeyiniz” deyince, yöneticilerin fiyat koyma yetkileri yoktur. Çünkü bu insanların mallarını azaltır. “Bahs etmeyiniz” demek, fiyat koymayınız demektir. Yani bahs az fiyat değil fiyat koyma demektir.

Bugün kapitalistler serbest rekabeti esas alıyor ama azami kâra dayanan faizli sistemde bu mümkün olmadığı için fiyatlara müdahale etmektedirler. Kur’an bunu nehy etmektedir.

أَشْيَاءَهُمْ

EaŞYAEaHuM

“Eşyalarına”

Eşyalarına fiyat koymayınız. İstedikleri fiyatla satsınlar, istedikleri fiyatla alsınlar denmektedir. “Eşya” taşınır şeylerdir, değerlenince “mal” olur. Demek ki değersiz mallara da sahip olma vardır. Bu da işgal edilenle işgal edenlere aittir. İşgal edilen de devredilebilir. Terk edilince orada hak kalmaz. Kıyam mülkiyeti budur.

وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ

Va LAv TaGÇaV Fı eLEaRWı

“Ve arzda usve etmeyiniz”

“Usuv” demek kalabalık yapıp gelip geçenlere mani olmak demektir.

Gümrüklerin alınması, vizelerin ve kotaların konması da yasaklanmaktadır. Demek ki bugünkü insanlık için usuv, gümrük ve vizelerin konması, paralı yolların yapılmasıdır. Tekeller birer usuvdur.

Bundan dolayıdır ki tekel olması zorunlu olan işlerde vakıflar kurulmakta ve vakıflara tüm arz ve talebi karşılayacak fiyat ve ücretler konmaktadır.

Kur’an’ın bu manalarını 1400 sene önce anlamak mümkün değildi. Ama biz bugün lügat manalarını yeniden hatırlama durumuna düşüyoruz.

مُفْسِدِينَ (85)

MüFSiDIyNa

“İfsad edici olarak”

Kurallı erkek çoğul getirmiştir. Dolayısıyla bu emirlerin yöneticilere ait olduğu anlaşılmaktadır. Zaten “Ve Kale”deki “vav”dan dolayı bu manayı daha önce vermiştik. İşte, Kur’an böylece birbirini açıklar. Müban değil mübindir. Fiyatlara müdahale ifsaddır.

بَقِيَّةُ اللَّهِ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ وَمَا أَنَا عَلَيْكُمْ بِحَفِيظٍ (86)

BaQıyYatuelLAvHi PaYRun LaKUM EiN KuNTuM MuEMiNIyNa Va MAv EaNa GaLaYKuM BiXaFIyJın

“Mümin iseniz Allah’ın bakıyyesi size hayırdır. Ben size hafiz değilim.”

Harfi atıfsız bu cümle getirilmiştir. Konu değiştirilmiştir. Şimdiye kadar anlatılan halkın müslim olmalarıdır. Şimdi ise mümin olurlarsa ulaşacakları makam anlatıldığı için fasl etmiştir.

“Bakıyye” kelimesi Türkçede veya halk Arapçasında “artık” manasında anlaşılmaktadır. “Baki” demek, devam eden, tükenmeyen demektir. Müminlere hayır olan, baki olan, devamlı olan demektir. Geçici kazançlar değil devamlı kazançlardır.

“Bakıyye” demek bozulmayan, devam eden gelirdir. Bir tarlayı zurraa verirsiniz, onda bir vergi alırsınız. Bu bakıyyedir.

“Allah’ın bakıyyesi” Allah’ın verdiği hizmet karşılığında aldığı paydır. Şöyle düşünelim. Dört girdi vardır. “Tesis” “kira” alır, “emek” “ücret” alır, “hammadde” “bedel” alır, “devlet” ise “vergi” alır. Bunlar buna mukabil “hizmet” verirler. Tesis yapıların bakımını yapar. Emek yaşaması için harcamalar yapar. Hammadde zararına iştirak eder. Kamu da genel hizmet ile kamu görevini yaparlar. Sonunda hepsi verdiğinden fazlasını alırlar. İşte bu artan kısım biriktirilir, nüfus yetiştirilir, imar yapılır. “Allah’ın bakıyyesi” demek, topluluğun kazancı demektir. Bütçede kullanılmayan, harcanmayan kısım demektir.

“Hıfz, Hafz” çanta demektir. “Hıfzetmek” korumak anlamındadır. “Hatırlama” ise zikirdir. “Ben sizin üzerinizde hafiz değilim” yani ben zorla iş yapmakla görevli değilim, sadece hatırlatırım, görevimiz o kadardır.

Bugün Akevler Adil Düzen çalışanlarının yapacağı iş de bundan ibarettir, sadece Kur’an’ın söylediklerini bildirmektir. Kur’an’da genel olarak peygamberlerin hayatlarını anlatarak kıyas yoluyla günümüzdeki olayları çözmekteyiz. Bunun dışında sadece bizim bin yılımıza yani üçüncü binyıla işaret eden ayetler vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1) Kur’an’ın getirdiği hükümler ancak tamamen bugün uygulanabilir. Elektriğin olmadığı, motorun olmadığı, bilgisayarın olmadığı, demokrasinin ve laikliğin olmadığı bir dünyada Kur’an kısmen uygulanabilir.

2) Kur’an’da, İsrail oğullarına, ikinci defa yükseleceksiniz, ikinci yükselişiniz en büyük olacaktır ve o gün de büyüklüğünüz son bulacaktır denilmektedir. Hazreti Süleyman Peygamber zamanında ulaştıkları büyüklüğe bugün de ulaştılar, dolayısıyla bugüne işaret etmektedir.

3) Her binyılda bir yeni uygarlığın kurulacağı bildirilmekte, bunların başlangıç yıllarının Hazret İsa’nın doğumu/miladı olduğunu anlatmaktadır. O halde bugünkü uygarlık peygambersiz kurulan ilk uygarlık olacaktır. Bu uygarlığın böylece özel yeri bulunmaktadır.

4) Kur’an’da ikinci duhul tarihi ebced hesabı ile 2019 veya 2099 olarak verilmektedir.

Biz hafiz değiliz. Biz sadece Kur’an’ın verdiği bu bilgileri insanlığa, ulusumuza, Millî Görüşçülere, Nur cemaatine ve bütün cemaatlere anlatıyoruz. Ondan sonra başlarına gelecekleri biz bilememekteyiz.

Bizim bunu tamamlayabilmemiz için yaparak göstermek durumundayız. Bunun için “Adil Düzen”e göre bir sanayi semti, bir tarım semti, bir dinlenme sitesini kurmamız gerekmektedir. Bunun için şartlar hazırlanmıştır. İnşallah yakında başaracağız.

Sabırlı olmanız gerekir. Allah sürekli olarak sizi imtihan eder. Peygamberlerin bile ümitlerini kestikleri zamanlar olmuştur. Hayatımda da böyle ümidimi kestiğim günler olmuş ama Allah korumuştur. ‘Devam et’ emrini hadiselerle vermiş ve ben de her seferinde devam etmiş bulunuyorum. Akevler böyle oluştu.

“Adil Düzen”den herkes ümidini kesmişti. Erbakan bile Oğuzhan’a (Asiltürk) uyarak on yıl “Adil Düzen”i ağzına almadı. Sonunda “Adil Düzen”siz bu işin olamayacağını anladı, Akevler’siz olamayacağını anladı. Ne var ki arkadaşları ise partiyi batırma pahasına Akevler’den uzak durmaktadırlar.

Biz hafiz değiliz, sizden bir ücret de istemiyoruz.

بَقِيَّةُ اللَّهِ

BaQıyYaTu elLAHi

“Allah’ın bakıyyesi”

Kur’an bizi düşündürmek için şunu yapar. Cümle baştan hoşumuza gider ama manasını zor anlarız. “Allah’ın bakıyyesi”. Böyle bir ifade nedir? “Allah’ın bakıyyesi” ne demektir? Allah’ın baki olmayan tarafı mı vardır? Allah’ın bakıyyesinden kasıt nedir?

Nitekim müfrettir, sülasiyi müteaddi yaparak Allah’ın sizde ibka ettiği, sizden almadığı, sizde baki kalan manasını vermişlerdir. Lügavi manasını veremedikleri zaman kural falan tanımadan istenen manayı vermektedirler.

Önce “Allah” kelimesini eğer siz Âlemlerin Rabbi olarak anlarsanız, “Allah’ın bakıyyesine” bir mana veremezsiniz. Ama “bakıyye” kelimesini Âlemlerin Rabbi olan Allah olarak değil de O’nun halifesi olan yeryüzündeki insanlığı yani topluluğunu da anlarsanız, o zaman bir mana vermeye çalışabilirsiniz. Bundan önce “Allah” kelimesi “ey kavmim Allah’a ibadet ediniz” olarak geçmektedir. “Bakıyyetuhu” demeyip “Allah” kelimesini zamirle değil de izhar ederek ifade etmesi, oradaki Allah ile buradaki Allah başka manaları ifade edecektir.

Şimdi buradaki “Allah” kelimesini topluluk olarak anladıktan sonra “bakıyye” kelimesi üzerinde durabiliriz.

Bundan önceki ifadelerde yöneticilerin ekonomideki pazara piyasa fiyatlarına müdahale yetkisi olmadığını beyan etmiştir.

Fiyatlar birleşik kaplardaki su seviyesine benzer. Kendiliğinden bırakırsanız bütün kaplardaki sular eşit seviyededir. Herhangi bir şekilde denge bozulsa kendiliğinden eski dengeye gelir. Siz bir malın fiyatını düşürürseniz başka malların fiyatı artar, yükseltirseniz azalır. Dolayısıyla suni olarak fiyatları artırıp eksiltirseniz, fiyatını artırdığınız mallar gereksiz üretilmiş olur, müşteri bekler, zamanla fiyatını artırdığınız malın fiyatı düşeceği için üreten olmaz, kuyruklar oluşur. Bu arz ve talep kanunu ekonominin direğidir.

Diğer taraftan serbest piyasanın çalışması için de malların hareketlerine mani olunmamalıdır, vizeler ve gümrükler konmamalıdır. Bundan önceki ayette bunu ifade etmiştir.

Şimdi ise başka bir şey koymaktadır. Allah’ın bakıyyesi onun müminlere hayır olduğunu ifade etmektedir. İnsanların eşyalarına bahs etmeyin, insanların eşyalarına fiyat koymayın demektedir. Eşyalarına dendiğine göre insanların malları olmayan eşyalar da vardır. İşte bu mallar “bakıyyetullah” demektir. İnsanlık doğanın toprağını ve enerjisini halka vermekte, onları eşya sahibi yapmaktadır. Aslı ise kamuya, topluluğa kalmaktadır.

Sosyalistler kişilerin mülkiyetini kabul etmezler. Herkes devlete çalışır, yevmiyesini alır ve o yevmiyeden ihtiyacı olan malları alarak yaşar. Onlarda özel mülkiyet yoktur. Sadece yararlanma mülkiyeti vardır. Üretim araçlarının tamamı kamuya aittir.

Kapitalistlerde eşyanın tamamı halka aittir. Halk da bunu birbirlerine devrederler. Dolayısıyla sonunda tekeller oluşur. Artık onların elinden kimse alamaz. Böylece insanlar sermayenin fiilen kölesi haline gelmişlerdir.

Bunların bakıyyesi yani kıyam mülkiyeti bugünkü zenginlerin hakkıdır. Artık halkın bunlarda herhangi bir pay sahibi olma imkânı yoktur. Bunlar da birbirlerini elerler ve sonunda dünya bir aileye kalır. Bugün dünyaya hükmeden iki aile vardır; Rockefeller ve Rothschild. Çatışma bunlar arasında devam etmektedir. Biri galip geldiği zaman artık ekonomi Allah tarafından bunlara verilmiş olacaktır.

Kur’an ne diyor?

Yeryüzündeki nimetler ne halkındır, ne sermayenindir, ne de yöneticilerindir; bütün bunlar Âlemlerin Rabbi Allah’ındır. Çalışanlar pay sahibidirler, sermaye rizikoyu yüklendiği için hak sahibidir. Kamu da genel hizmet ve kamu görevi yaptığı için pay sahibidir. İşte bu paya Kur’an “bakıyyetullah” demektedir.

Bunların bir kısmı yine şeriat tarafından belirlenmiş olup onların payı onlara verilecektir. Yoksulların ve yetimlerin payları gibi bunun dışında Allah ve resulün hakkı olarak belirtilen kısmın yönetimi ise kamuya aittir.

Kamu da bunları yönetirken onu sermaye olarak kullanacak ve onu değerlendirecektir. Verimsiz yerleri verimli hale getirecek, aynı zamanda hayırlı iş olacak. Demek ki bakıyye demek üretimdeki paydır. Üretime katkıdan dolayı alınan payın tamamı değildir. Katkıdan dolayı alınan paydaki fazlalıktır, kazançtır, bütçede meydana gelen artıktır.

Bütçeden meydana gelen gelir, kamu payı kamunun günlük giderlerine harcanır. Ondan artan kısım bakıyyedir yani kamu tasarrufudur. Kamu bunu da stok etmez, yeni yatırımlara çevirir. Bu yatırımları kamu yapar.

Bu âyette geçen ikinci kelime “hayır” kelimesidir, “sizin için hayırdır” denmektedir. Yani kamu yatırımları yapma yetkisi kamu görevlilerinindir.

Kimdir kamu görevlileri? Müminlerdir. Siz diğer insanlara ait malların fiyatlarına karışmazsınız, sizin yetkiniz bakıyyenin kamu yatırımlarına çevrilmesidir.

خَيْرٌ لَكُمْ

PaYRun LaKuM

“Sizin için hayırdır”

“Hayır” kelimesi “şer” karşılığı kullanılmaktadır. Bir arabayı yavaş yavaş hareket ettirseniz hayır olur, yavaş yavaş durdursanız da hayır olur. Araba birden kalkarsa devrilir, birden durursa devrilir. “Hayır” ivmedir, yükselmedir. “Şer” çökmedir, düşmedir.

Kur’an’da hayır bırakırsanız vasiyet edin denmektedir. Terk ettiklerinizin vasiyetini Allah yapar, miras yoluyla intikal eder. Kıyam mülkiyeti, işletme yani gelir getiren varlık anlamına gelir. Allah’ın bakıyyesi sizin için hayırdır. Yani kıyam mülkiyeti size aittir. Kıyam payı size aittir. İnsanların mallarını rızaları olmadan alamazsınız. İstedikleri kimselere istedikleri fiyatla satarlar. Ancak aldığınız zekâtın müstahaklara verdiğiniz payları dışında kalanları işletmek sizindir. Siz yöneticilerin ancak bu mallar üzerinde kıyam hakkınız vardır.

Malların bir kısmı vardır ki Allah tarafından yaratılmıştır, onlardan yararlanma insanların hakkıdır, yöneticilerin hakkı değildir. Örnek olarak deniz, hava, su, mera, yol; bunlar kamu malıdır. Burada halk ile yöneticiler arasında hiçbir fark yoktur. Herkes sıra veya işgal yoluyla burasını kullanır. Bunların korunması, mesela ormanda ağaç kesilmesi şeriatla yasaklanabilir. Kesen kimseye ödetilecek tazminat belirlenebilir. Buna kefaret diyoruz. Ama bir kamu görevlisi ağacı kesmek isteyene mani olamaz. Mani olma işine karışmadır. Savunma hakkı doğar. Bunlar üzerinde harcanan emekle mülk elde edilir. Elde edilen mülkten bir kısmı kamu görevi yapan veya genel hizmet yapanların payı olarak ayrılır. İşte bu bakıyyetullahtır. Bunun müstahakları vardır. Onlara payları verilir; yetimler, yoksullar gibi. Kamunun payı vardır. Bunu işletme görevi yöneticilere aittir. Yöneticiler bunun üzerinde tasarruf etme yetkisine sahiptirler. İşte bu bakıyyetullahtır.

إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ

EiN KuNTuM MuE'MiNIyNa

“Mümin iseniz”

Şart cevaptan önce gelirse cevabın geçerli olması için şartı yerine getirmek gerekir. Abdest almazsanız namazınız geçerli olmaz. Şart cümlesi cevap cümlesinden sonra ise ruhsatı ifade eder. Bilmiyorsan sorabilirsin. Buna cevaz vardır. Yoksa bilemiyorsanız sorarsınız. Burada şart cümlesi sona gelmiştir. Bakıyyetullahı hayır yapmak için mümin olmak gerekir. Yani kamu malları olan bakıyyetullahı müminler yönetirler. Onlar üzerindeki kıyam mülkiyeti müminlere aittir. Yararlanma mülkiyeti ise kamuya aittir. Kamunun işleri yapılır. Kıyam yöneticilere aittir. Kıyam mülkiyeti payını alırlar. Arz ve talep kanunlarına müdahale etme yetkileri yoktur. Kamu mallarının kullanılması yöneticilerin izinlerine tabi tutulamaz.

Fıkıhçılar Hazreti Peygamberin sünnetine dayanarak bunları ortaya koymuşlardır. Biz de makul olduğu için kabul edip ona göre istihsan yapmaktayız.

Ayetleri okudukça Hazreti Peygamberin sünnetini Kur’an’da buluyoruz.

Kamu mallarının tasarrufunda müminlerin ayrı ayrı yetkileri yoktur. Müminler bir örgüttür ve o örgüt bunu düzenli bir şekilde yapacaktır. Mümin isek yönetme yetkimiz ve hakkımız olacaktır.

Demek ki kamu işletmelerini kurup işletme yani vakıfları işletme işini ancak ve ancak askerliğini yapmış nöbetli olanlar yapabilir. Bedelli olanlar her türlü işletmeleri kurabilirler, hatta genel hizmet de yapabilirler ama kamu görevini yapmak, bu hususta kamu gücünü kullanmak yalnız müminlere aittir. Buradaki şart cümlesi bunu ifade eder.

İnsanlar tam özgürdürler, adam öldürebilirler, şirk içinde olabilirler. Önce kimse onlara mani olamaz, sadece kısas kuralları içinde cezasına katlanırlar. Başkasına yaptığının aynısının sana yapılmasını kabul etme demektir. Tüm hukuk ve ceza buna dayanır.

Sermaye tetikçi bulayım diye idamı kaldırır, Allah’ın şaşırttıkları da ona uyarlar.

“Adil Düzen’e Göre İnsanlık Anayasası”nı bilmesem, “Adil Düzen’e Göre Ortaklık Ekonomisi”ni bilmesem, ben de onlar gibi korkar olur, sermayeye teslim olurum. Kur’an üzerinde içtihat yapıp çalışma yapanların sermayeye kafa tutmaması tasavvur edilemez.

وَمَا أَنَا عَلَيْكُمْ بِحَفِيظٍ (86)

Va MAv EaNa GaLaYKuM BiXaFIyJın  

“Ve ben sizin üzerinize hafiz değilim.”

Bu ayet sonunda çok açık bir şekilde diyor ki; benim yani yöneticinin halkı kötülüklerden koruma yetkisi ve görevi yoktur.

Batılılar bunu uzun uzun incelemişlerdir; polis rejimi mi hukuk rejimi mi?

Polisin muayenesi ve arabayı trafikten alma yetkisi yoktur. Polisin katledenin katline mani olma yetkisi yoktur. Dolayısıyla silah yasağı konamaz.

Herkes her türlü fiili işlemekte özgürdür. Diyelim ki bir PKK’lı bir ton bombayı yolun altına koydu, patlatmak istiyor. Polis buna mani olamaz. Patlatıp zarar vermişse mahkeme ona ceza verir. Bu da kısas hükümlerine tabidir.

Peki, polis gitti, bu bombayı patlattı ve fiiline mani oldu. Polis onun özgürlüğüne dokunduğu için tazminat öder.

Başka bir tedbir de; bu işleri yapan kimse zarar vermeden bucak veya il dışına, ülke dışına sürülür. Bucakta, ilde veya ülkede görüldüğü yerde öldürülür. Mahkeme tarafından bunun öldürülebileceğine dair karar alınması gerekir. Bunu öldüren öldürür, elde ettiği ganimettir, beşte dördü ona kalır. Azgın birisi ise yönetim öldürene ödül koyabilir. Teröristin cezası öldürülmedir. Hapishanede besleme yoktur.

“Hafiz”deki “Bi” harfi “Mâ”dan gelmiş olmasındandır. Özel mananın aranmasına gerek olmayabilir.

“Hafiz değilim” diyor. Yani sizin suç işlemenizi önleme görevim ve yetkim yoktur. Kuran’ın cümleleri bir ayettir. Bugünkü insanlık onun seviyesine ulaşamamıştır.

Kur’an’ın dili 1400 sene önceki Kureyş’in dilidir, onu ancak o dille anlamaya çalışabiliriz. Kur’an’ı bize getiren Hazreti Muhammed’dir. Ancak onun açıklamaları ile anlarız. Kur’an’ı lafzıyla ve diliyle o asrın âlimleri ilmî metotlarla tespit ettiler. Önce onların dilini ve usulünü kullanarak Kur’an’ı anlamaya çalışacağız. Bu doğru anlayıştır.

Eksik anlayış nedir?

Kur’an Hazreti Muhammed’in kelamı olmadığı gibi Kur’an Arapçası Arapların dili değildir, Allah’ın kelamıdır, Arapçası da Kur’an Arapçasıdır. Dolayısıyla biz bugün Kur’an okurken 1400 sene önceki anlayışın içinde anlamakla yetinmeyeceğiz. Kur’an o Arapça ile bugün gelseydi ne anlamamız gerekiyorsa onu anlamak zorundayız.

“Gökler ve yer çakışıktı, biz patlattık” dediği zaman yirminci asrın büyük patlama teorisi içinde anlamak zorundayız. Onlar o gün bunu anlamamışlar, mecazi manalar vermişlerdir, biz şimdi hakiki mana veriyoruz.

 

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL

www.akevler.org         (0532) 246 68 92

 

 

 


Yorumcu 
Yorum 
Reşat Nuri Erol
31.10.2015
19:43


1967...1968...1969...AKEVLER 49 YILDIR ÇALIŞIYOR...2013...2014...2015

BİZLER ÇALIŞIYOR VE YENİ İSLÂM MEDENİYETİ’Nİ KURUYORUZ...

SİZLERİ DE ÇALIŞMALARIMIZA DÂVET EDİYORUZ; BUYURUN, BİRLİKTE ÇALIŞALIM...

ADİL DÜZEN 836

“ADİL DÜZEN” III. BİNYIL MEDENİYETİ PROJESİDİR

BİZE DÜŞEN SADECE MÜBÎN/AÇIK TEBLİĞDİR.” (KUR’AN; Yâsin Sûresi, 36/17)

Haftalık Seminer Dergisi; 836. Hafta - 31 Ekim 2015 - Fiyatı: www.akevler.orga tıklamak!

BU DERGİYİ HER HAFTA OKUTABİLİR.. ÇOĞALTABİLİR.. DAĞITABİLİRSİNİZ...

“ADİL DÜZEN” UYGULAMALARI YAPMAK İÇİN BİZLERE DANIŞABİLİRSİNİZ...

 

*KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ; 836. SEMİNER

“HİÇ BİLENLER İLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?”      (KUR’AN; Zümer Sûresi, 39/9)

İ L İ M  TALEP ETMEK HER MÜSLÜMANIN ÜZERİNE FARZDIR.”      (Hadis)

Adres: AKEVLER İSTANBUL KOOPERATİFLERİ MERKEZİ,  Zafer Mah. Coşarsu Sk. No: 29 YENİBOSNA / İSTANBUL    Tel: (0212) 452 76 51

Tefsir Seminer Notları Yenibosna’da Cumartesi akşamları okunup tartışılmaktadır.

GAYEMİZ: Bu “SEMİNER NOTLARI”nın İstanbul, Türkiye ve bütün dünyada “OKUNMASI, ANLAŞILMASI VE UYGULANMASI”DIR. Süleyman KARAGÜLLE, Reşat Nuri EROL

 

***

 

*“ADİL DÜZEN” DERSLERİ/YORUMLARI;

ÜÇÜNCÜ BİNYIL UYGARLIĞI

III. BİNYIL UYGARLIĞI NASIL GELECEK

Süleyman KARAGÜLLE

 

***

 

* SEBÎLURREŞÂD” / MAKALELER

Gömlek çıkaranlar “Adil Düzen”e dönerse…

Ekonomide ilmî çalışmalar, kongreler ve …

Kapitalizm/sermaye III. dünya savaşı derdinde ama

II. İslâm Ticaret Hukuku Kongresi ve FAİZ

Reşat Nuri EROL

 

***

 

HÛD SÛRESİ - 23. Hafta

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (1) أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ (2) وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ (3) إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (4) أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (5) وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (6) وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ (7) وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (8) وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ إِنَّهُ لَيَئُوسٌ كَفُورٌ (9) وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ (10) إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (11) فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ (12) أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (13) فَإِلَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (14) مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ (15) أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (16) أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً أُولَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (17) وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أُولَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهَادُ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ (18) الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ (19) أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ (20) أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (21) لَا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (22) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُوا إِلَى رَبِّهِمْ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (23) مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (24) وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (25) أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ (26) فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ (27) .قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتَانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ (28) وَيَاقَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّهُمْ مُلَاقُو رَبِّهِمْ وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ (29) وَيَاقَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (30) وَلَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ وَلَا أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللَّهُ خَيْرًا اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا فِي أَنْفُسِهِمْ إِنِّي إِذًا لَمِنَ الظَّالِمِينَ (31) قَالُوا يَانُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (32) قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُمْ بِهِ اللَّهُ إِنْ شَاءَ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ (33) وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدْتُ أَنْ أَنْصَحَ لَكُمْ إِنْ كَانَ اللَّهُ يُرِيدُ أَنْ يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (34) أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ إِجْرَامِي وَأَنَا بَرِيءٌ مِمَّا تُجْرِمُونَ (35) وَأُوحِيَ إِلَى نُوحٍ أَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ إِلَّا مَنْ قَدْ آمَنَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ (36) وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ (37) وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَأٌ مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُ قَالَ إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ (38) فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ (39) حَتَّى إِذَا جَاءَ أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ آمَنَ وَمَا آمَنَ مَعَهُ إِلَّا قَلِيلٌ (40) وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللَّهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (41) وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَابُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ (42) قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ (43) وَقِيلَ يَاأَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَاسَمَاءُ أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (44) وَنَادَى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَإِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَأَنْتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ (45) قَالَ يَانُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلَا تَسْأَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنِّي أَعِظُكَ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ (46) قَالَ رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَإِلَّا تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي أَكُنْ مِنَ الْخَاسِرِينَ (47) قِيلَ يَانُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ وَأُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (48) تِلْكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهَا إِلَيْكَ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَا أَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هَذَا فَاصْبِرْ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ (49) وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُودًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا مُفْتَرُونَ (50) يَاقَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي أَفَلَا تَعْقِلُونَ (51) وَيَاقَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً إِلَى قُوَّتِكُمْ وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِمِينَ (52) قَالُوا يَاهُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِي آلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ (53) إِنْ نَقُولُ إِلَّا اعْتَرَاكَ بَعْضُ آلِهَتِنَا بِسُوءٍ قَالَ إِنِّي أُشْهِدُ اللَّهَ وَاشْهَدُوا أَنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ (54) مِنْ دُونِهِ فَكِيدُونِي جَمِيعًا ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ (55) إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ رَبِّي وَرَبِّكُمْ مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (56) فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ مَا أُرْسِلْتُ بِهِ إِلَيْكُمْ وَيَسْتَخْلِفُ رَبِّي قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّونَهُ شَيْئًا إِنَّ رَبِّي عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ (57) وَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ (58) وَتِلْكَ عَادٌ جَحَدُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْا رُسُلَهُ وَاتَّبَعُوا أَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ (59) وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا إِنَّ عَادًا كَفَرُوا رَبَّهُمْ أَلَا بُعْدًا لِعَادٍ قَوْمِ هُودٍ (60) وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ هُوَ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي قَرِيبٌ مُجِيبٌ (61) قَالُوا يَاصَالِحُ قَدْ كُنْتَ فِينَا مَرْجُوًّا قَبْلَ هَذَا أَتَنْهَانَا أَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا وَإِنَّنَا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ (62) قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتَانِي مِنْهُ رَحْمَةً فَمَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ عَصَيْتُهُ فَمَا تَزِيدُونَنِي غَيْرَ تَخْسِيرٍ (63) وَيَاقَوْمِ هَذِهِ نَاقَةُ اللَّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللَّهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَرِيبٌ (64) فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا فِي دَارِكُمْ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ ذَلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ (65) فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَمِنْ خِزْيِ يَوْمِئِذٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (66) وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ (67) كَأَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا أَلَا إِنَّ ثَمُودَ كَفَرُوا رَبَّهُمْ أَلَا بُعْدًا لِثَمُودَ (68) وَلَقَدْ جَاءَتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَى قَالُوا سَلَامًا قَالَ سَلَامٌ فَمَا لَبِثَ أَنْ جَاءَ بِعِجْلٍ حَنِيذٍ (69) فَلَمَّا رَأَى أَيْدِيَهُمْ لَا تَصِلُ إِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا لَا تَخَفْ إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمِ لُوطٍ (70) وَامْرَأَتُهُ قَائِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِإِسْحَاقَ وَمِنْ وَرَاءِ إِسْحَاقَ يَعْقُوبَ (71) قَالَتْ يَاوَيْلَتَا أَأَلِدُ وَأَنَا عَجُوزٌ وَهَذَا بَعْلِي شَيْخًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عَجِيبٌ (72) قَالُوا أَتَعْجَبِينَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ رَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الْبَيْتِ إِنَّهُ حَمِيدٌ مَجِيدٌ (73) فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ وَجَاءَتْهُ الْبُشْرَى يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍ (74) إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ (75) يَاإِبْرَاهِيمُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا إِنَّهُ قَدْ جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ وَإِنَّهُمْ آتِيهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ (76) وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالَ هَذَا يَوْمٌ عَصِيبٌ (77) وَجَاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ إِلَيْهِ وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ قَالَ يَاقَوْمِ هَؤُلَاءِ بَنَاتِي هُنَّ أَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَلَا تُخْزُونِ فِي ضَيْفِي أَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَشِيدٌ (78) قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا فِي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّ وَإِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُرِيدُ (79) قَالَ لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ (80) قَالُوا يَالُوطُ إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُوا إِلَيْكَ فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ أَحَدٌ إِلَّا امْرَأَتَكَ إِنَّهُ مُصِيبُهَا مَا أَصَابَهُمْ إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ (81) فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ مَنْضُودٍ (82) مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِمِينَ بِبَعِيدٍ (83)

 

***

 

وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِنِّي أَرَاكُمْ بِخَيْرٍ وَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُحِيطٍ (84) وَيَاقَوْمِ أَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ (85) بَقِيَّةُ اللَّهِ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ وَمَا أَنَا عَلَيْكُمْ بِحَفِيظٍ (86)

 

***

 

وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِنِّي أَرَاكُمْ بِخَيْرٍ وَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُحِيطٍ (84)  

Va EiLAy MaDYaNa EaPAvHuM ŞuGaYBan QAvLa YAv QAVMi uGBuDuv elLAHa MAv LaKuM EiLAvHUn ĞaYRUvHUv Va LA TaNQuÖuv el MıKYAvLa Va eL MIyZANa EinNIy EaRAyKuM Bi PaYRın Va EnNIy EaPAvFu GaLaYKuM GaÜAvBa YaVMın MuXIyOin

“Ve Medyen’e ehleri Şuayb’ı da… Dedi ki: Ey Kavmim! Allah’a ibadet ediniz. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Ve mikyal ve mizanı naks etmeyin. Ben size hayrı irae ediyorum ve size gelecek muhit azaptan havf ediyorum.”

-


YorumYap

Çok Okunan Seminerler
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 834
Hûd Sûresi Tefsiri 74-78. Âyetler
17.10.2015 6962 Okunma
11 Yorum 15.11.2015 22:07
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 845
İbrahim Sûresi Tefsiri 1-4. Âyetler
2.1.2016 6738 Okunma
1 Yorum 02.01.2016 21:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 863
Hicr Suresi Tefsiri 48-56. Ayetler
7.5.2016 6244 Okunma
1 Yorum 08.05.2016 07:02
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 864
Hicr Suresi Tefsiri 57-66. Ayetler
14.5.2016 5792 Okunma
2 Yorum 15.05.2016 08:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 853
İbrahim Sûresi Tefsiri 35-41. Âyetler
27.2.2016 5346 Okunma
1 Yorum 06.03.2016 14:57
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 858
Hicr Sûresi Tefsiri 10-15. Âyetler
2.4.2016 5293 Okunma
2 Yorum 03.04.2016 10:18
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 862
Hicr Suresi Tefsiri 39-47. Ayetler
30.4.2016 5225 Okunma
1 Yorum 01.05.2016 07:57
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 838
Hûd Sûresi Tefsiri 90-95. Âyetler
14.11.2015 5175 Okunma
3 Yorum 21.11.2015 15:31
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 944
Kehf Suresi Tefsiri 107-110. Ayetler
23.12.2017 5036 Okunma
1 Yorum 28.12.2017 19:52
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 855
İbrahim Sûresi Tefsiri 47-52. Âyetler
12.3.2016 4885 Okunma
1 Yorum 14.03.2016 09:38
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 841
Hûd Sûresi Tefsiri 109-113. Âyetler
5.12.2015 4844 Okunma
1 Yorum 05.12.2015 22:42
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 865
Hicr Suresi Tefsiri 67-77. Ayetler
21.5.2016 4736 Okunma
1 Yorum 21.05.2016 21:37
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 819
Hûd Sûresi Tefsiri 17-22. Ayetler
20.6.2015 4500 Okunma
1 Yorum 25.06.2015 04:09
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 842
Hûd Sûresi Tefsiri 114-116. Âyetler
12.12.2015 4496 Okunma
2 Yorum 20.12.2015 12:52
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 852
İbrahim Sûresi Tefsiri 32-34. Âyetler
20.2.2016 4477 Okunma
1 Yorum 14.03.2016 09:40
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 824
Hûd Sûresi Tefsiri 37-40. Âyetler
1.8.2015 4334 Okunma
1 Yorum 11.08.2015 17:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 823
Hûd Sûresi Tefsiri 32-36. âyetler
25.7.2015 4273 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 835
Hûd Sûresi Tefsiri 79-83. Âyetler
24.10.2015 4271 Okunma
1 Yorum 25.10.2015 13:19
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 833
Hûd Sûresi Tefsiri 69-73. Âyetler
10.10.2015 4165 Okunma
1 Yorum 10.10.2015 23:53
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 843
Hûd Sûresi Tefsiri 117-119. Âyetler
19.12.2015 4158 Okunma
1 Yorum 20.12.2015 06:15
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 949
Meryem Suresi Tefsiri 23-26. Ayetler
27.1.2018 4130 Okunma
1 Yorum 28.01.2018 07:59
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 815
Hûd Sûresi Tefsiri 4-6. Ayetler
23.5.2015 4126 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 846
İbrahim Sûresi Tefsiri 5-8. Âyetler
9.1.2016 4073 Okunma
1 Yorum 17.01.2016 08:17
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 808
YUNUS SURESİ TEFSİRİ 90-92.AYETLER -FİRAVUN ÖLDÜ MÜ?
4.4.2015 4059 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 832
Hûd Sûresi Tefsiri 64-68. Âyetler
3.10.2015 4054 Okunma
1 Yorum 03.10.2015 21:47
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 827
Hûd Sûresi Tefsiri 48-49. Âyetler
22.8.2015 4022 Okunma
1 Yorum 25.08.2015 20:45
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 840
Hûd Sûresi Tefsiri 102-108. Âyetler
28.11.2015 3986 Okunma
1 Yorum 30.11.2015 09:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 828
Hûd Sûresi Tefsiri 50-52. Âyetler
29.8.2015 3963 Okunma
1 Yorum 05.09.2015 13:29
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 844
Hûd Sûresi Tefsiri 120-123. Âyetler
26.12.2015 3962 Okunma
2 Yorum 27.12.2015 13:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 830
Hûd Sûresi Tefsiri 58-60. Âyetler
12.9.2015 3958 Okunma
1 Yorum 18.09.2015 07:28
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 900
İsra Suresi Tefsiri 23-27. Ayetler
4.2.2017 3939 Okunma
1 Yorum 05.02.2017 09:37
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 837
Hûd Sûresi Tefsiri 87-89. Âyetler
7.11.2015 3930 Okunma
2 Yorum 08.11.2015 18:47
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 850
İbrahim Sûresi Tefsiri 23-26. Âyetler
6.2.2016 3919 Okunma
4 Yorum 07.02.2016 19:39
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 817
Hûd Sûresi Tefsiri 9-12. Âyetler
6.6.2015 3915 Okunma
3 Yorum 25.06.2015 04:16
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 870
Nahl Suresi Tefsiri 5-9. Ayetler
25.6.2016 3902 Okunma
1 Yorum 26.06.2016 10:29
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 839
Hûd Sûresi Tefsiri 96-101. Âyetler
21.11.2015 3856 Okunma
1 Yorum 22.11.2015 09:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 826
Hûd Sûresi Tefsiri 45-47. Âyetler
16.8.2015 3836 Okunma
1 Yorum 16.08.2015 19:50
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 836
Hûd Sûresi Tefsiri 84-86. Âyetler
31.10.2015 3814 Okunma
1 Yorum 31.10.2015 19:43
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 825
Hûd Sûresi Tefsiri 41-44. Âyetler
8.8.2015 3790 Okunma
2 Yorum 11.08.2015 17:51
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 848
İbrahim Sûresi Tefsiri 12-17. Âyetler
23.1.2016 3778 Okunma
1 Yorum 23.01.2016 22:00
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 860
Hicr Suresi Tefsiri 23-30 Ayetler
16.4.2016 3776 Okunma
1 Yorum 17.04.2016 10:06
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 856
Hicr Sûresi Tefsiri 1-8. Âyetler
19.3.2016 3758 Okunma
1 Yorum 20.03.2016 10:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 829
Hûd Sûresi Tefsiri 53-57. Âyetler
5.9.2015 3734 Okunma
1 Yorum 05.09.2015 20:25
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 831
Hûd Sûresi Tefsiri 61-63. Âyetler
19.9.2015 3704 Okunma
1 Yorum 20.09.2015 18:10
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 849
İbrahim Sûresi Tefsiri 18-22. Âyetler
30.1.2016 3698 Okunma
1 Yorum 01.02.2016 14:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 861
Hicr Suresi Tefsiri 31-38 Ayetler
23.4.2016 3536 Okunma
1 Yorum 24.04.2016 05:35
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 847
İbrahim Sûresi Tefsiri 9-11. Âyetler
16.1.2016 3532 Okunma
1 Yorum 17.01.2016 08:15
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 859
Hicr Sûresi Tefsiri 16-22. Âyetler
9.4.2016 3521 Okunma
1 Yorum 14.04.2016 03:12
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 816
Hûd Sûresi Tefsiri 7-9. Ayetler
30.5.2015 3494 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 818
Hûd Sûresi Tefsiri 13-16. Âyetler
13.6.2015 3428 Okunma
2 Yorum 25.06.2015 04:19