Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 832
Hûd Sûresi Tefsiri 64-68. Âyetler
3.10.2015
4055 Okunma, 1 Yorum

HÛD SÛRESİ - 19. Hafta

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَيَاقَوْمِ هَذِهِ نَاقَةُ اللَّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللَّهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَرِيبٌ (64) فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا فِي دَارِكُمْ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ ذَلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ (65) فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَمِنْ خِزْيِ يَوْمِئِذٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (66) وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ (67) كَأَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا أَلَا إِنَّ ثَمُودَ كَفَرُوا رَبَّهُمْ أَلَا بُعْدًا لِثَمُودَ (68)

 

***

 

وَيَاقَوْمِ هَذِهِ نَاقَةُ اللَّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللَّهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَرِيبٌ (64)

Va YAv RaVMı HAvZiHIy NAvQatU elLAvHı LaKuM EAvYaTun FaÜAvRUvHAv TaEKuL FIy EaRWı elLAvHı Va LAv TaMasSUvHAv BiSUvEin FYaEPUÜKuM GaÜABun QaRIyBun

“Ve ey kavmim; bu Allah’ın nakasıdır. Sizin içindir. Ayettir. Vizr edin de Allah’ın arzından ekl etsin. Ve ona sû’ ile messetmeyin, yoksa karib bir azab sizi ahzeder.”

Hz. Salih kavmine      - Allah’tan başkasına ibadet etmeyin.

Kavmi                         - Sen itibarlı kimse idin, şimdi bu söylediklerin ne…

                                   - Benim delillerim var, uymazsam ben helak olurum dedi.

“Kâle”ler arasında “Ve” getirmedi. Burada ise konu değiştiği için “Kâle” ve “Ey Kavim” tekrar edilmiştir. Ama bundan önceki konuşmadan ayrı olduğu için “Ve” getirilmiştir. “Ey Kavim” nidasını tekrar tekrar söyleyerek kavme karşı değil yanlarında konuşmaktadır, tartışarak değil müzakere ederek.

Bizim de aynı usulü uygulamamız gerekmektedir.

Burada açıkça görülüyor ki Hazreti Salih kavmini düşmanlara karşı cihada çağırmaktadır ve bizzat kendileri ile cihad yapmaktadır.

Biz de ne yapıyoruz?

Önce Adil Düzen Çalışanları olarak birbirimize hakkı tavsiye ediyor ve sabrı tavsiye ediyoruz, sonra bize yakın olanları uyarıyor ve hakka çağırıyoruz.

Bunlar kimlerdir?

Risale-i Nur Cemaati ile Millî Görüşçüler. Onların devamı olarak kabul ettiğimiz Gülen Cemaati ile AK Partililer. Sonra bütün tarikat ehli. Bizimle aynı düşüncede olan için MHP’liler ile HDP’lileri çağırıyoruz. HDP’lileri PKK’dan ayırıyor, ülkemizin ilerlemesi için çalışan parti olarak kabul ediyoruz. Ondan sonra ülkemizdeki CHP’liler ile DP’lileri; bunlar bizim için eşittirler. Onlara göre Türkiye devleti önemli değil, Türk halkı refah içinde olsun da bağımlı olsun, Türk milleti dinsiz olsun da bağımlı olsun. Ne var ki onlarla aynı ülkede yaşıyoruz, onlar da kardeşlerimizdir, onların da iyiliklerini istiyoruz. Nihayet dünya sosyalistleri ve kapitalistleri de insandır, yeryüzünde komşuyuz, onlar da insan kardeşlerimizdir, onların da iyiliğini istiyoruz. Biz kötülerle değil kötülükle mücadele ediyoruz. Kötülerle onları iyi etmek için cihad ediyoruz.

“Bu Allah’ın devesidir” diyor. Topluluğun malıdır. Özel mülk değildir. Bırakın da Allah’ın topraklarında yesin. İnsanların Allah’ın topraklarından yararlanma hakları vardır ama Allah’ın topraklarından başkalarını yararlandırmama hakları yoktur. Burada deve misali ele alınarak kamu malları üzerindeki hükümleri ortaya koymaktadır.

1- Doğadan yararlanma hakkımız vardır ama başkalarının yararlanmasını önleme hakkımız yoktur. Bir arsa üzerinde ev yaparız. Arsadan yararlanıyoruz. Bizim evimiz orada durduğu için başkaları getirip oraya ev koyamamaktadır. Ama ev yıkıldığı zaman artık bizim hakkımız kalmaz. Çünkü biz yararlanamıyoruz, başkalarının yararlanmasına mani olamayız.

2- Doğadan yararlanma hakkımız vardır ama doğayı tahrip etme hakkımız yoktur. Doğadan onu tahrip etmeden yararlanmalıyız. Bir şeyden biz yararlanmıyorsak, onun varlığı bize zarar vermiyorsa, onu o halde bırakmalıyız. Her şeyin doğa dengesinde bir görevi vardır.

3- Deve kamu payını temsil eder. Hazreti Salih Peygamber zamanında halk daha çok çobanlık yapıyordu. Kamu vergi olarak develeri toplar, meraya salar, sonra gerektiği zaman keser veya satardı. Kamu malı olan deveye dokunmak şiddetli şekilde yasaklanmıştır.

4- O bir âyettir. Yönetimin de payı vardır. Mera kamu malıdır, herkesin ondan yararlanma hakkı vardır. Deve de kamu malıdır, halkın onu kesme, hattâ sütünü sağma ve yününü alma hakkı yoktur. Kamu malları ile zekât mallarını birbirinden ayırmamız gerekir. Zekât mallarının kullanılması yöneticilere aittir, şeriata göre değerlendirirler. Oysa kamu mallarında yöneticilerin hiçbir tasarrufta yetkileri yoktur. Halk işgal etmek suretiyle yine şeriata göre yararlanır. Âyet olmanın manası budur. Zekât malları deveye kıyas edilecektir. Demek ki usulcülerin “asıl” dedikleri Kur’an’da “âyet” olarak adlandırılmaktadır.

“Nakatullah, Ardullah” denmiştir. Kamu malları ile zekât mallarını birbirinden ayırmak için “Allah” kelimesi izhar edilmiş, izmar edilmemiştir.

Zekât mallarına halkın sû’ ile dokunmaları nehy edilmiştir. Onu güçlendirme, onu çoğaltma halkın görevidir. Yoksa karib azab sizi ahz eder.

Bugüne gelelim. Önce bugün ardullah ile nakatullah birbirinden ayrılmamış, ormanlar bir ardullah olduğu halde nakatullah görevini görmektedir. Devlet vatandaşların ormandan yararlandırılmasına mani olmaktadır. Akarsular ardullah olduğu halde pınarlar satılarak halkın yararlanmasına mani olunmaktadır. Arazinizde ev yapacaksınız, mani olunmaktadır. Boş yerlere fidan dikeceksiniz, mani olunmaktadır.

Allah’ın arzını projeyle ihya etmek şeriatın hükmüdür. İhyanın şeriata göre yapılması orayı ardullah olmaktan çıkarmaz. Çünkü orada görevliler karar vermekte, şeriat hükümleri de doğa hükümleri gibidir. İlahi hükümlerdir. Nakatullahta şeriat içinde yöneticilerin kararları uygulanır.

Bugün insanlık ve devletler ardullahı kendi mülkleri haline getirmiş ve tüm düzeni ona göre kurmuşlardır. Vizeler, kotalar, pasaportlar, gümrükler vs hep ardullaha kuvvetlilerin müdahalesidir. Halk buna karşı kaçakçılık, gasp, hile, vergi kaçırma gibi olaylarla nakatullahı tahrip etmektedir. Bugünkü insanlığın hali nakatullahtır.

Karibdir, çünkü bu dünyada olacaktır. Birkaç nesil sonra değil, bu nesilden de belki de çoğu görecektir. Kamunun yağmalanması devleti en kısa zamanda helake götürür.

Çevre kirliliği de nakatullaha dokunma grubundandır. Devenin kayıttan çıkarılması hikâyesini ilmetmezseniz Kur’an’ın derin manalarını anlamanız mümkün değildir.

وَيَاقَوْمِ

Va YAv RaVMı

“Ve ey kavmim”

“Ey Kavmim” diyerek “Ve” harfi ile atfetti. Çünkü bundan önce hitap olunan kimseler topluluk içinde kendi taraftarları olanlaradır. Biz bunları Risale-i Nur cemaati, tarikatlar, Millî Görüş, AK Parti olarak sayabiliriz. Bunlar İslâm düzeninin gelmesini isteyen gruptur.

Hazreti Salih Peygamberin de böyle grubu vardı, onlara hitap ediyordu.

Deveye dokunulması nehyi ise tüm kavminedir.

Bunlar bugün bizim için Türk milletidir. Yani MHP’liler, HDP’liler, CHP’liler, Masonlar, solcular dâhildir. PKK’lılar da dâhil midir? Biz onları muhatap almayız. Onun için onlara kavmim demiyoruz. Ama hapsettiğimiz Öcalan ise artık kavmimizdendir.

هَذِهِ نَاقَةُ اللَّهِ

HAvZiHIy NAvQaTu elLAvHı

“Bu Allah’ın nakasıdır”

“Cemel” erkek devedir. “Naka” dişi devedir. “Baur” ise erkek olsun dişi olsun “bakara” gibi cins isimdir. Demek ki bu dişi devedir.

“Bu Allah’ın nakasıdır” dediği zaman bu topluluğun malıdır demektir. Topluluğun malı iki türlüdür. Ormanlar, dağlar ve yollar gibi herkese açık olan yerlerdir. Bunlara ardullah denmektedir. Yahut da hükümetin emrine verilmiş ve şeriata göre dağıtılan mallardır.

Deve bu mallardandır. Çobanlık döneminde canlı veya cansız hayvanlar vergi olarak verilirdi. Yöneticiler topluluk işlerini onunla görürlerdi.

Burada “Hazihi” mübteda, “Nakatullah” haber olabilir. Yahut “Hazihi Nakatullahi”  birden mübteda, “Leküm” haber olur.

لَكُمْ آيَةً

LaKuM EAvYaTun

“Sizindir. Bir âyettir”

Yani bunlardan yine siz yararlanıyorsunuz. Zekât malıdır. Birlikte iş yapabilmemiz ve yaşayabilmemiz için yönetime ihtiyaç vardır. Yönetimin de zekâta ihtiyacı vardır. Sizin için bir âyettir, bir örnektir. Kamu mallarına nasıl davranacaksınız, onları öğretecektir. Asıldır. Kendisine kıyas edilen bir varlıktır.

Biz burada “Leküm”ü haber yaptık, “Âyet”i de hâl yaptık. İkisi birden haber olur, âyet olarak sizin içindir manası çıkar.

“Fi’d-Dari Raculün” cümlesi doğrudur ama “Raculün Fi’d-Dari” cümlesi doğru değildir. Çünkü nekre bu şekilde mübteda olmaz. Herkes için âyettir kabul ettiğimiz zaman bize de âyettir. Çünkü birçok fıkhi hükümleri ondan çıkarıyoruz. Onların ise malıdır.

Biz bu manayı tercih ediyoruz. Birinci mana da doğrudur.

فَذَرُوهَا تَأْكُلْ

FaÜAvRUvHAv TaEKuLu

“Onu bırakın, ekl etsin”

Allah canlıları öyle yaratmıştır ki besin döngüsü sağlansın. Bitkiler yerden maddeleri kullanıp Güneş enerjisini depolarlar. Onlardan bir kısmını kendileri kullanırlar. Diğerlerini hayvanlar yerler. Bu sefer Güneş enerjisi hayvanlarda depolanır, memelerinde süt olur, vücutlarında et olur. Biz de onları yiyerek yaşarız.

İnsanların kendilerine ait hayvanları var, onlar otlarlar, onlardan sahipleri yararlanırlar. Topluluğa ait hayvanlar da olur, onlardan topluluk yararlanır.

İnsanlarda topluluk malı yerine kendi malının olmasını isteme meyli vardır. Yolun ortasına ev diker! İşte bu meyil, insanlardaki faiz kazanma meyli yahut zina meyli kadar zararlı bir meyildir.

Kamuya ait malları yağmalama meyline karşı nehiyler gelmiştir.

Bu o kadar kötü bir hastalıktır ki herkes kamuyu yağmalayınca siz de yağmalamak zorundasınız, çünkü sizin malınız da yağmalanır. Topluluğu bundan vazgeçirmek mümkün değildir. Birden bıraktıramazsınız.

İşte…

Bunun çözümü olarak önce yüz lojmanlı apartmanlar yapacaksınız, sonra oradaki halkı uzaklaştırmak için zorlamalar yapacaksınız yahut Allah sosyal ve doğal afetlerle zorlar.

فِي أَرْضِ اللَّهِ

FIy EaRWı elLAvHı

“Allah’ın arzında”

Topluluğun iki çeşit malı vardır; biri halkın tasarrufunda olan mallar, diğeri de yöneticilerin tasarrufunda olan mallar. Yöneticilerin elinde olanlardan herkesin yararlanma hakkı vardır. Yoldan halk geçtiği gibi asker de geçer. Tarihteki kervansaraylar böyle idi.

Herkes misafir olduğu için ardullahtır.

Ardullah olduğundan orduların da oradan geçerken konaklama hakları vardı.

Demek ki tarihimizdeki vakıflar ve bizim bundan sonraki kooperatiflerde kişiler gibi kurumların da yararlanma hakları vardır.

وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ

Va LAv TaMasSUvHAv BiSUvEin

“Ve ona sû’ ile messetmeyin”

“Sey’e” (hemze ile): “Sivad” kara demektir. “Sevet” dal’ın hemze’ye dönüşmesi ile morarmak, kararmak, bozulmak anlamlarını kazanmıştır.

“Messetmek” ıslatmak demektir. Dokunup dokunduğun yerde iz bırakmak anlamındadır. Morartarak dövmek, kızartarak vurmak da messetmek demektir. İyilikle messetme de orada iyi izler bırakmak demektir. Hayvanı kısırlaştırmak sû’ ile messetmektir. Cinsi uzvunu yok etmiyorsun ama onun fonksiyonlarını yapmayı önlüyorsun.

İktisadi devlet teşekkülleri vardır. Serbest sektör onu verimsiz hâle getiriyordu ki kendi sektörleri çalışsın. Yöneticilere baskı yaparak veya rüşvet vererek zarar ettiriyorlardı. İşte bu sû’ ile temas idi.

1973 yılında koalisyon oluşunca KİT’lerin bazı işletmelerine inanmışlar getirildi. Hemen o yıl içinde işletmeler kâr etmeye başladı. Bugün ormanlarımızı koruyacağız diye birçok yasaklar getirilmiştir. Dışarıdan kereste ithal edilsin ve Türkiye borçlara girsin diye yapılıyor. Onu değerlendirenler cezalandırılıyor. Kerestelik ağaçlar odun olarak kullanılıyor. Odundan başka işte kullanırsanız cezalandırılıyorsunuz. İşte bunlar sû’ ile messetmektir.

Gümrükler konuyor ki sanayimiz korunsun diye; oysa gümrükler konuyor ki sömürü sermayesinin izni olmadan yani ona haraç vermeden bir yerden başka bir yere mallar gitmesin diye! İşte bu uygulama da ekonomiye sû’ ile temastır.

فَيَأْخُذَكُمْ

FYaEPuÜuKuM

“Yoksa sizi ahz eder”

Burada “mess” yerine “ahz” getirilmiştir. “Messetmek” onu yok etmeden, hattâ görünürde onu değiştirmek ve işleyişinde değişiklik yapmaktır. “Ahz” ise onu ele alıp artık ona faaliyet yaptırmamaktır. Ahz da helâk etme değildir, etkisiz hâle getirmektir ama varlığını avuç içinde sürdürmektir.

Suçluları alıp yok etmezsin, onu suç işleyemez duruma getirirsin. Ceza veriyorsun. Sürgün gibi veya yüz lojmanlı işyerlerinde iskân edip orada çalışıp yaşamalarını sağlamak ahzdır.

Hazreti Salih Peygamber “sizi karib azap ahz eder” diyerek artık istediğiniz gibi yaşayamazsınız demiştir.

عَذَابٌ قَرِيبٌ (64)

GaÜABun QaRIyBun

Karib azab sizi ahz eder.”

Allah’ın arzından yararlanmak herkesin hakkıdır. Devlet de dâhil halkı bu yararlanmadan alıkoymak o topluluğu yoksullaştırır. Kısa zamanda helake götürmez ama zekât mallarını yağmalamak topluluğu dağıtır ve o topluluğu artık yaşayamaz hâle getirir. Bu sebeple zekât mallarına dokunmak, nakatullaha dokunmak yakın azabı getirir.

Hazreti Salih Peygamber de bunu demektedir.

Bugün bazı devletler sömürü sermayesinin öğretisi ile halka kaldıramayacağı yük yüklemektedir, ağır vergiler konmaktadır. Uyulamaz yasaklar koymaktadır. Halk bunların hepsine uysa yaşayamaz, helâk olur.

Halk ne yapar?

Bunlara uymaz. Vergiyi kaçırır. Bu sefer de devlet zayıflar. Vergisi azaldığı için daha yeni vergiler icat eder.

Bu nasıl değişecektir?

Burada görülüyor ki suçlu olan yoktur yahut herkes suçludur. Bu durumdan kurtulmak için Allah’tan başkasına ibadet edilmeyecek yani topluluğun dışındaki partilerin veya zenginlerin yararına onların emrinde iş yapılmayacak. Aksi halde sonuç helake gider.

İkinci binyıl uygarlığı bu sebeple çökecek, üçüncü binyıl uygarlığı gelecektir.

فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا فِي دَارِكُمْ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ ذَلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ (65)                                                    

Fa GaQaRUvHAv FaQAvLa TaMatTaGUv FIy DaRıKuM ÇaLAvÇaTa EayYAvMın ÜaLıKa VaGDün ĞaYRu MaKÜUBin

“Onu akr ediverdiler. Kavl etti: Bunun üzerine darınızda üç yevm temettu ediniz. Bu mekzub olmayan vaaddir.”

Yani bu vaadi kimse durduramaz demektir. Bilhassa Hazreti Salih’in buna dokunmayın demesi üzerine kısırlaştırdılar. Bu sebeple burada “Fa” gelmiştir. Akr etmeden üzerinde de Hazreti Salih “Dârınızda üç yevm kalın” dedi. Buradaki “eyyam”dan maksat 3 24 saat ise; üç gün içinde burasını terk ediniz denmiştir.

Böylece bir yer bombalanacaksa üç gün izin verirsiniz, çıkın dersiniz. Herkes orasını terk eder. Sonra yerden piyade yürür, zırhlı birlikler yürür, üstünde helikopterler takip eder. Karşı taraftan silah kullanan olursa helikopter müdahale ederek onu susturur.

Eğer siperlere girmiş veya saldırmaya başlamışsa, askeri birlik varsa, o zaman uçaklar harekete geçip cepheyi çökertir. Böylece o yer işgal edilir. Sonra orada yeni düzen kurulur. Yeni düzeni sağlayanlar geri dönebilir.

“Dâriküm” denmiş olması; ayrılıp gidenler gider, ayrılmalarına mâni olunmaz. Azap kişilere değil dâra gelmiş olur. Buna dâr-ı harb diyoruz. İnsanlar kötü olduğu için helak olunmamaktadır, düzen kötü olduğu için helak olunmaktadır. Çünkü onların deveyi kesmesi sosyal bir olaydır. Üç gün sonra gelecek saldırıyı kimse durduramaz.

Hazreti Salih bunlara bunu söylerken kendisinden değil oraya gelen silahlı güçten bahsetmektedir. Bunların melek olması da şart değildir. Bir komşu devlet veya eşkıyalar olabilir. Kur’an’da anlatılanlar masallardaki develerin hikâyesi değildir. Allah’ın yardımı Kur’an’da anlatılmıştır. Doğa kanunları içinde olanlar olmaktadır. Evet, Salih Kavmi’ni bir ses helak etmiştir. Bu yıldırımın sesi olabildiği gibi bir bombanın sesi de olabilir.

Şimdi olduğu gibi o zamanda da gerek Mısırlılar gerekse Mezopotamyalılar, yaptıkları şeyleri, araçları, silahları kimseye öğretmezlerdi. Yazılı olarak bırakmazlardı. Neler icat edip kullandıklarını bilmiyoruz. Hazreti Nuh’un buharlı gemisi olduğuna göre Salih Kavmi zamanında komşuların uçakları olabilir.

“Yevm” kelimesi gece-gündüzden oluşan gün olabilir, dönem olabilir. O zaman üç dönemdir; üç hafta, üç ay, üç yıl olabilir.

Burada bizim öğrendiğimiz şudur. Bir ülkede eğer bozukluk varsa, hele yolsuzluk artmışsa, oradaki düzeni değiştirmeniz mümkün değildir. Oradaki halktan hicret edenler eder. Verilen müddet içinde göç ederler, kalanlar da helâk olurlar.

Biz şimdi nereye hicret edeceğiz?

Yüz lojmanlı apartmanlara ve/ya dinlenme evlerine/sitelerine hicret edeceğiz. Orada kendi düzenimizi kuracak ve yaşayacağız. Yalova’da tasarladığımız ilk sitede çevrede orman vardır. Orman yapraklarından oluşturacağımız yem sanayisi ile hayvanları besleyecek, et ve sütümüz olacak. Seralarda yaz-kış sebze yetiştireceğiz. Mısır tarımı ile ekmek yapacağız. Dünya krize girdiği zaman biz yaşayacak durumda olacağız.

Bunun dışında bu âyette PKK’nın tasfiye usulü de anlatılmaktadır. Sıkıyönetim ilan edilecek ve asker bölge bölge boşalma emrini verecek. Zırhlı, süvari, piyade birlikleri ve helikopter hareketi ile tüm arzda aranarak saklanan varsa öldürülecek, teslim olsa bile kabul edilmeyecek. Sonra oralarda yüz lojmanlı apartmanlar yapılarak oradan hicret etmiş halkların tekrar oraya dönmeleri sağlanacaktır.

Üç eyyam bize bunu anlatıyor.

فَعَقَرُوهَا

Fa GaQaRUvHAv

“Akr ettiler”

“Akr” derinin zedelenmesinden oluşmuş yaradır. Atların ve eşeklerin semer veya eğerleri altında oluşan yaradır. Buna yağır denir.

“Akretmek” demek kısırlaştırmak demektir. Yani erkek veya dişi hayvanın üreme kabiliyetini köreltmek demektir. Erkeklerin kısırlaştırılması tekniği eskiden beri bilinmektedir. Cinsi arzularını kaybeder, ondan daha fazla verim alırsınız.

Dişi devenin kısırlaştırılması tekniği daha zordur. Bugün bunu doğum kontrolleri ile yapıyorlar. Hazreti Salih’in kavmi bunu biliyormuş. “Akr” kelimesi kısırlaştırma anlamındadır. Bununla beraber deveyi kısırlaştırma Kur’an’da anlatılmaktadır.

Kamer Sûresi’nde:   

كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ (23) فَقَالُوا أَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُ إِنَّا إِذًا لَفِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ (24) أَؤُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ (25) سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ (26) إِنَّا مُرْسِلُو النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ (27) وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْمَاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ (28) فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطَى فَعَقَرَ (29) فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ (30) إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ (31)

“Semud uyarıyı tekzip etti. Kavl ettiler: Bizden vahit beşere mi tabi olacağız? O zaman dalalette ve suurda oluruz. Aramızda zikr ona mı ilka olundu? O eşir bir kezzaptır. Gaden/yarın eşir kezzabın kim olacağını ilm edeceklerdir. Biz onlara nakayı fitne olarak irsal edeniz. Onları irtikab et ve ıstıbar et. Ve onlara tenbi’ et, mâ aralarında kısmettir. Her şirb muhtadar. Bunun üzerine sahiplerine nida ettiler, onlar taatı ettiler. O da akretti. Azabım ve nüzürüm nasıl oldu? Onlara bir sayha irsal ettik. Muhtazır bir heşim gibi oldular.”

Burada “taata” kelimesi geçmektedir. Topluluk ona veriyor. O da akr ediyor. Topluluk oyunu partilere veriyor, birini iktidar ediyor ve sonunda o da yasak olan işi işliyor. Ondan sonra azabım nüzurum nasıl oldu diyor. Onlara sayhayı irsal ettik diyor.

Sayha nasıl irsal edilir?

Heşim kuru ot demektir.

Muhtazar da saman yapılmış anlamındadır.

İmtihan etmek için deveyi irsal ettik diyor.

Acaba bugün bizi imtihan etmek için neyi irsal etmiştir?

Ben diyorum ki; bugün irsal ettiği deve Vakıflar Genel Müdürlüğü ve onun kurmuş olduğu Vakıflar Bankası’dır. Bunların kısırlaştırılması; görevlerini yerine getirmelerini engellemek ve çoğalıp gelişmelerini durdurmaktır. VGM faizle mücadele etmesi bir yana faizin hamisi olmaktadır! Biz Vakıflar Bankası’nın faizsiz kredileşmeyi desteklemesini istedik. Banka sadece bizim yüz lojmanlı işyeri apartman kooperatiflerinin bono senetlerini kooperatifler adına alsın dedik. Önerileri götürdük. Onlar bunu yapmayalım diye katılım bankalarını ürettiler! Arkasından bir sayha geldi, 7 Haziran seçim sayhası geldi ve ülke oylarını paramparça yaptı, iktidar partisi de kendi içinde paramparça oluyor.

Sayhayı irsal ettik. Sayha yazarların, basının, medyanın çıkardığı çığlık olabilir. Öyle haberler yayar ki sonunda o topluluk helâk olur. Halk birbirinden ayrılır ve paramparça olur. Ölenler ölür. Kalanlar ilkel hayatla işe başlarlar. Sovyetlerin yıkılması döneminde halk aynı şeylerle karşılaştı, hâlâ tam olarak toparlanabilmiş değildirler.

فَقَالَ تَمَتَّعُوا

FaQAvLa TaMatTaGUv

“Kavl etti: Temettu ediniz”

“Meta'” araç demektir. “Mal” menkul maldır, “mülk” taşınmazdır; “meta” ise hepsini içine alan yaşamak için olanlardır.

“Temettu etmek” demek çalışıp yaşamak demektir.

Hazreti Salih Peygamber topraklardan ayrılmaları ve bu sayede kurtulmaları için izin vermektedir. İşlenen suçlar şahısların kötülüklerinden ileri gelmemektedir. Aksine şahıslar mevcut düzene uydukları için gelmektedir. Eğer iyi düzen olsaydı onlar çok iyi insanlar olacaktı. Bu sebepledir ki kişilere suçlu oldukları için ceza gelmiyor. Kendileri salih olmakla beraber amelleri salih değil. Bir geminin tayfası gemideki işleri iyi yaptığı için salihtir. Ama eğer o gemi kötü iş yapmaya gidiyorsa veya tehlikeli yere gidiyorsa ameli gayri salihtir.

فِي دَارِكُمْ

FIy DaRıKuM

“Dârınızda”

Helâk insanlara gelmiyor. Helâk dâra geliyor, o kötü kavme geliyor, orada olanlara geliyor. Onlar başka yerde olsalar onlara helâk gelmeyecektir.

Burada “dâr” kelimesini kullanmaktadır, “erdikum” dememektedir. “Erd” dârın arazisini de içine alan semttir. Dâr ise yalnız yüz lojmanlı apartmandır, meskenlerdir.

Diyelim ki bir yerde bir sabotaj yapıldı ve faili bulunamıyor. Kasame müessesesi çalıştırılır. Yürüyüş var, Gezi olaylarına benzer olaylar var. Jandarma Taksim’i üç gün içinde boşaltın der. Üç gün sonra Taksim’de kim görülürse öldürülür. Sonra asker oraya girer ve teker teker evleri dolaşır. Gördüklerini öldürür. Ondan sonra da kasame yapar. Yani oranın halkına yemin verir. Katili ortaya çıkarmazlarsa ölenlerin yakınlarına diyet ödenir. Örnek; sekiz asker ölmüşse, ölen sivilse 100, ölen askerse 200 araba ödenir. 200*25 000 = 5 milyon TL’yi o kentin halkı mağdurlara ödeyecektir.

ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ

ÇaLAvÇaTa EayYAvMın

“Üç yevm”

Kentin boşalması için verilen müddettir.

Şehirlerde 5000 nüfuslu bucaklara uygulanır. Her birine ayrı ayrı yemin ettirilir. Orası üç gün içinde boşaltılır. Bu üç gün şeriat hükmü olarak kabul edilir.

Yöneticilere gerektiği kadar mühlet verilir. Boşaltılan yere bombaları il silahlı gücü atar. Önce il silahlı gücü şahısları bertaraf etmeye çalışır. Yetmezse asker devreye girer ve askeri metotla orasını halleder.

Bu boşaltma işlemi semte uygulanabilir, ilçeye uygulanabilir, bölgeye uygulanabilir.

ذَلِكَ وَعْدٌ

ÜaLıKa VaGDün

“Bu va’d”

“Va’d” mühlet manasındadır. Bu size verilen mühlet tekzip olmaz. Yani bu müddet içinde ayrılıp giderken size dokunulmayacağı vaadidir.

“Va’di” “vaid” şeklinde de anlayabiliriz.

Ama biz ilk manayı anlıyoruz ve o şekilde mana veriyoruz.

Kaçacaklar diye hapsetme yerine kaçsınlar diye mühlet vermedir. Meydanı terk ettikleri zaman onlara dokunulmaz. İstedikleri yere giderler. Bir suç işlemişlerse sükûnete dönüştükten sonra muhakeme edilip cezalandırılırlar.

غَيْرُ مَكْذُوبٍ (65)

ĞaYRu MaKÜUBin

“Mekzub olmayan.”

Tekzib edilemez bir vaattir yani size üç gün içinde zarar verilmez.

Tekzib edilmeyecek vaattir. Yani bu vaatten dönülmez. Başkalarının da dokunulmasına mani olunur. Yani orasını üç gün içinde terk edenlere dokunulmayacaktır.

Bugün PKK sorunu vardır. Olaylar cereyan edip gitmektedir. Topluluk dağıtıldığı zaman sorun ne olacaktır? İslâmiyet bu konuda çözümler getirmiştir.

a) Affeder serbest bırakırsınız.

b) Bedel alır serbest bırakırsınız.

c) İşyeri temin eder haraç alırsınız (sabit kâr alırsınız).

d) Esir eder köleleştirirsiniz.

Kişilerin köleleri olabileceği gibi topluluğun da köleleri olabilir. Biz bunu şöyle çözüyoruz. Yüz lojmanlı işyerleri yapıyoruz. Onları oraya yerleştiriyoruz. Lojmanı dayanışmadan topladığımız diyetlerle yapıyoruz. Elde ettiğimiz kiraları da mağdurlara bölüştürüyoruz. Bu evlerden almayanlara da üç günlük izin veriyoruz.

Bu taahhüt, bu sözleşme bozulmayacaktır.

فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَمِنْ خِزْيِ يَوْمِئِذٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (66)

FaLamMAv CAyEa EaMRuNAv NaCaYNAv ÖAvLıXan Va elLaÜINa MaGaHUv Bi RaXMaTin MinNAv

“Emrimiz ciet edince Salih’i ve onunla beraber olanları bizden bir rahmet ile tenciye ettik ve o günün hizyinden de. Rabbin kavidir, azizdir.”

Hazreti Hûd için söylediklerini Hazreti Salih için de söylemektedir. Çünkü her ikisi de mevcut düzenin ıslahı ile ilgili idi. Hâlbuki Hazreti Nuh, Hazreti İbrahim, Hazreti Musa, Hazreti İsa ve Hazreti Muhammed ise yeni uygarlıklar kurmuşlar, düzeni değiştirmişlerdir. Demek ki düzenin yenilenmesi var, bir de düzenin düzeltilmesi var.

Osmanlı padişahları düzenin düzeltilmesini istemişler, Mustafa Kemal yeni düzen kurmak istemiştir. Bediüzzaman ve Akevler yeni düzen kurmak istemektedir.

Erbakan bu işi iktidarda iken yapmayı tasarlamıştır.

 

مِنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ

وَنَجَّيْنَا هُمْ

وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا

هُودً ا

لَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا

وَ

مِنْ خِزْيِ يَوْمِئِذٍ

وَ

وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا

صَالِحًا

لَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا

فَ

 

Kur’an birçok yerlerde âyeti Kur’an’ın başka yerinde tekrar eder. Burada iki sûrenin karşılaştırılması gerekmektedir. Birbirlerini tamamlamaktadır. Ona işaret eder. Sonra küçük değişiklikler yapar.

Bu iki âyetteki değişiklikler şunlardır:

1) Hz. Hûd yerine Hz. Salih gelmiştir.

2) Hz. Hûd’da “Ve” geldiği halde burada “Fe” gelmiştir.

3) Hz. Hûd’da “necceyna” tekrar edildiği halde burada tekrar edilmemiştir.

4 Hz. Hûd’da ğaliz azabdan, burada o günün hizyinden demektedir.

Bu dört farklılığın mukayesesi ile iki dönemi karşılaştırabiliriz.

Birincisini hidayet olarak anlarsak, Hazreti Hûd mevcut düzeni göstermektedir, Hazreti Salih ise mevcut düzeni ıslah etmektedir. Hazreti Nuh yeniden düzen kurmaktadır, yeni bucak oluşturmaktadır.

Birincisinde “necceynahum”u tekrar etmiştir. Çünkü iki necat farklıdır. Âd kavmini iki azaptan kurtarmıştır. Demek ki Âd kavmine iki azab ayrı ayrı gelmiştir. Demek ki azaplar birden gelir ya da ayrı ayrı gelebilir. Örnek olarak siyasi kriz ile ekonomik kriz birlikte gelebilir yahut ayrı ayrı gelebilir. Âd’a ayrı gelmiş, Semud’a birden gelmiştir. Bu sebeple “necceynâ” tekrar edilmemiştir.

Bunun başka delili “velemmâ câe emruna” “ve” harfi ile gelmiş, emir onların fiilleri sonucu sayılmalıdır. Tarihî gelişmedeki bozukluk dolayısıyla emir gelmiştir. Dolayısıyla emir davranışlarının sonucundan gelmiştir. Oysa Hazreti Salih Peygamberin kavmi kasten deveyi kısırlaştırmışlardır.

Birisi bir şey söylediği zaman söyleyene değil söze bakılır. Söyleyenin adına iş yaparsa helâk o sebeple de gelebilir. Âd’da "Ve", Semud’da "Fe" gelmesinin hikmeti budur. Birinde sebep sonuç vardır.

İkisi arasında şu fark da vardır. Rabbin kavidir, azizdir. Kavidir, doğaya hâkimdir; azizdir, insanlara da hâkimdir demektir. Bu Semud’da ilave edilmiştir. Âd’da zikredilmemiştir. Çünkü Âd inancında yanlış yapmaktadır, eski yanlışlara devam ettiler.

فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا

FaLamMAv CAyEa EaMRuNAv

“Emrimiz gelince”

Onlar resulümüzün uyarısı ve nehyimiz üzerine deveyi kısırlaştırınca biz de emrimizi verdik, görevliler harekete geçtiler. Buradaki “Fe” bu emrin onların davranışları sebebiyle olduğu için gelmiştir.

Kur’an eski peygamberlerin kıssalarını anlatırken gelen emir sosyal olmayıp doğal afetler şeklindedir. Hâlbuki yine Kur’an’da meleklerin yardıma geldiği bildirilmekte, bunun da müminlere cesaret kâfirlere korku şeklinde olduğu anlatılmaktadır. Yani nasıl Kur’an’dan önce vahiy vardı, Kur’an’dan sonra vahyin yerini içtihat ve icma almışsa; Kur’an’dan sonra emir doğaya olmaktan ziyade insanlara gelen ilhamlardır.

Mesela, bu son seçimde (7 Haziran 2015) emir gelmiştir. Kime? Herkese. Halk öyle oy kullandı ki herkesi akıllandırdı. Yöneticiler anlamadı ama halk anladı. Seçimde doğru dürüst bir parti çıkarsa halk oyunu ona verecektir. Sermaye bütün çabalamalarına rağmen gayesine ulaşamadı. Tek başardığı iş, Müslüman Kürtleri HDP’ye oy vermeye ikna etmek oldu. Bunu nasıl başardı? AK Parti’ye HDP anlayışlı adayları koydurdu, HDP’ye de AK Parti anlayışlı adayları koydurdu. Kürtler AK Parti’ye Müslüman olduğu için oy verdiler, yoksa AK Parti’de işleri ne idi. Bu sermaye için başarı sayılmaz. AK Partililer tekrar Kürt Müslümanları aday gösterirse, HDP PKK’yı tuttuğu için aynı oylar AK Parti’ye dönecektir.

O halde Allah’ın emri şimdi doğal afetler şeklinde değil, sosyal olaylarla olmaktadır.

نَجَّيْنَا صَالِحًا

NacCaYNAv ÖAvLıXan

“Salih’i necata erdirdik”

İnsanlara salih amel işlemeyi öğretmekle görevlileri kurtardık.

İnsanlar yeni yeni uygarlaşıyorlar, birlikte çalışmayı yavaş yavaş öğreniyorlar.

Hazreti Nuh Peygamber siyasi birliği öğretti.

Hazreti Hûd Peygamber ürünleri paylaşmayı öğretti.

Hazreti Salih de birlikte üretmeyi öğretti. Ortak sermayeye dayanmadılar. Ortak mallara sudan pay verilmesin diye kısırlaştırdılar. Gelecekte üremesin dediler. Ortak malların kökünü kesmeye çalıştılar.

Bugünkü yolları özelleştirme, iktisadi devlet teşekküllerini özelleştirme bu anlayışın sonucudur. Vakıfları devletin emrine verip faiz ile çalıştırmak vakıfları kısırlaştırmadır. Bugün yapılanlar, bu akr kelimesi ile çok derinden mana taşımaktadır.

Devlet malları özel sektöre devredilerek yeni yatırımlara son veriliyor... Halk büyük yatırımları yapamıyor... Ülke yatırımsız kalıyor... Sömürü sermayesi gelip yerleşiyor... Yeryüzü küçük ve orta yatırımlardan arındırılıyor, halk büyük yatırımları beceremiyor...

وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ

Va elLaÜıyNa MaGaHUv

“Ve onunla beraber iman etmiş olanları da”

Demek ki onunla beraber iman edenler bir teşkilattı, dolayısıyla o teşkilat kuruldu.

Bugüne gelirsek…

Adil Düzen Çalışanları bir örgüttür. Yöneticiler Saadet Partisi’ni “Adil Düzen”den uzak tutuyorlar. Bugünkü güç Saadetçileri yanıltarak orada tutuyor. Yarın “Adil Düzen” iktidar olduğu zaman bunlar gerçekleri görecek ve fevc fevc “Adil Düzen”e geleceklerdir. Erbakan Vakfı yöneticileri de bu gaflet içindedirler, “Adil Düzen”den uzak duruyorlar. AK Parti de öyle, Gülen Cemaati de öyle, diğerleri de öyle...

Yöneticilerin dalaletleri Allah’ın emri gelinceye kadar devam edecektir. Bir gün gelecek bir gecede bunlara Allah ilham edecek ve “Adil Düzen”in yanında olacaklardır. Bize düşen sabırdır yani kendi kendimize sabretmek ve günü gelmeden ortaya atılmamaktır.

بِرَحْمَةٍ مِنَّا

Bi RAXMaTin MinNAv

“Bizden bir rahmetle…”

Önce kurtulma rahmet ile olacaktır yani “Adil Düzen” ile olacaktır.

“Minnâ”dan da anlaşılıyor ki dört delile dayanılarak içtihatla olacak demektir.

“Benden” demeyip “Bizden” demesi, “Adil Kur’an Düzeni” Çalışmaları ile bu işin çözüleceğini bildirmektedir. Yani o gün melekleri göndermiştir.

Bugün de melekleri göndermektedir. Bugünkü melekler belki yağmur yağdırmıyorlar da insanların beyinlerine etki ediyorlar.

O’nun rahmeti ile necata eriyoruz.

وَمِنْ خِزْيِ يَوْمِئِذٍ

Va MiN PiZYı YaVMaEiÜin

“Ve o günün hızyinden”

Burada “ve necceynâ” kelimesi tekrar edilmemiş, çünkü iki defa olay olmamış, bir defada gelen afetten Hazreti Salih’i ve beraberindekileri kurtarmıştır.

“Âd kavmini azabı galizden” denmekte, burada “o günün hızyinden” denmektedir. Buradaki “hızy” kelimesi derin manalar içermelidir. Dikenli çalı demektir. Böylece ona yanaşmak zor olur. İnsanlar arasında birbiriyle buluşma ve bir olma önlendiği zaman hızy olmuş olur. Türkçedeki rezil olma anlamındadır.

Bir topluluk dağılma durumunda ise bu hızydir. Ben daha önce yazdığım makalemde adlarını saymış ve bunlar parti kurucularıdır demiştim. Bunlar arasına ayrılık girmezse iktidarda kalırlar. Önce partiler arası hızy girmiştir. MHP HDP’nin bulunduğu yerde benim yerim yok demiş, Bahçeli CHP ile başbakanlığı kabul etmemiştir. AK Parti üç partiden birini yanında bulamamıştır. Tam bir hızy içinde olmuşlardır. AK Parti de Erdoğan, Gül, Davutoğlu, Soylu, Kurtulmuş grupları olarak paramparça. İşte bu hızydır.

O günün hızyından Hazreti Salih ve onunla beraber inananlar kurtulmuşlardır.

Bugün de bir Salih ortaya çıkacak, onlar arasında birliği sağlayacak ve yönetime o grup hâkim olacaktır. Diğerlerinin durumu sayhadır.

إِنَّ رَبَّكَ

EinNa RabBaKa

“Senin Rabbin”

Buradaki “Senin Rabbin” Hazreti Muhammed’e hitaben denmektedir.

Evet, “Senin Rabbin” bu sûrede iki defa geçmektedir. Biri kıssaların sonunda, biri de Hazreti Salih Peygamberde geçmekte, burada geçmektedir. Diğer peygamberlerin kıssalarında geçmektedir. Hassaten bize bu konuda hatırlatma yapılmaktadır.

Allah Adil Düzen Çalışanlarını hızydan kurtaracak, bu hızy yevminden kurtaracaktır. 

هُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (66)

HuVa eLQaViyYu eLGaZIyZu

“Kavi aziz olan O’dur.”

Burada harfi tarifle getirilmiştir. Zamir Rabbe aittir, âlemlerin Rabbine aittir.

Allah müminlerin kalbini telif edecektir.

Adil Kur’an Düzeni Çalışanları birleşecek ve duruma hâkim olacaklardır.

وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ (67)

Va EaPaÜa elLaÜIyNa JaLaMUv elÖayXaTu FaEaÖBaXUv FIy DiYARıHıM CAvÇiMIyNa

“Zalim olanları sayha ahzetmiş ve dârlarında casimin olarak ısbah etmişlerdir.”

“Sayha” patlamadır. Patladığı zaman çıkan sestir, dağılma anlamındadır.

“Racef” dalgalı deniz demektir. Gök gürültüsü, deprem ve sarsıntı anlamlarında da kullanılmıştır. Kur’an’da Salih ve Şuayb kavmi için sayha ve racef getirilmiştir. Âyetlerde kelimeler yerlerine konmuştur.

“Sayha” patlama ve patlamanın çıkardığı gürültüdür.

“Racef” ise fırtına ve rüzgârdır. Sıkışmış bir havanın patlaması sonunda oluşan hortumlu rüzgârdır.

Diyelim ki sıvı halinde olan patlayan bir madde birden patlayıp sıcak havaya dönüştü. Hafifleyeceği için birden havaya yükselemeye başlar ve yerin dönmesi sebebiyle o da dönmeye başlar. Böylece basınç azalır. Hava dolmaya başlar. Etrafındakileri sürükleyip götürür. Benzer şekilde bu sefer denizlerde su döngüleri oluşur, buna girdap deriz, insanları içeriye alıp derine doğru sürükler. Durulunca da aldıkları gerisin geriye çöker. Patlama ve sonunda çökme bir arada olur.

Kâfir olanların ahzından bahsetmektedir, zalim olanların ahzından bahsetmektedir.

Burada “ehaze” denmekte, Şuayb Peygamberdekinde ise “ehazet” denmektedir.

“Recefe”yi hep “ehazet” ile zikretmektedir.

Sadece Salih Peygamberde yani bu âyette “ehaze” denmektedir.

وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُوا

Va EaPaÜa elLaÜIyNa JaLaMUv

“Ve zalim olanları ahz etti”

Burada “ehaze”, Şuayb Peygamberde ise “ehazet” gelmektedir.

Şems Sûresi’nde:

كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوَاهَا (11) إِذِ انْبَعَثَ أَشْقَاهَا (12) فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ نَاقَةَ اللَّهِ وَسُقْيَاهَا (13) فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوَّاهَا (14) وَلَا يَخَافُ عُقْبَاهَا (15)

“Semud tağvası sebebiyle tekzip etti. Onun eşkası inbias etmiştir. Allah’ın resulü onlara Allah’ın devesi ve sukyası demişti. Onlar onu tekzib ettiler, onu (deveyi) akr ettiler. Rableri onları zenbleri sebebiyle demdeme etti ve tesviye etti. Onun ukbasından havf etmedi.”

Azmışlar, kamu mallarını yağmalıyorlardı. Mafyalar oluşmuştu. Resuller yerine görevli âlimler onlara Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Vakıflar Bankası Allah’ın nakasıdır ve onun faaliyet alanları kendisine aittir dediler. Onu/onları tekzip ettiler ve Vakıfları ile birlikte Vakıflar Bankası’nı kısırlaştırdılar, çalışamaz ve işe yaramaz hâle getirdiler. Bunun üzerine Rableri onların üzerine atom bombaları yağdırdı, yeryüzünü dümdüz etti. Sonundan korkmadı.

Bundan bin sene sonra bu âyeti okuyanlar bu manayı vereceklerdir.

Burada üzerinde durulacak önemli nokta atom bombalarını küfür ettiklerinden dolayı değil, tekzip ettiklerinden dolayı değil, zulüm ettiklerinden dolayı yağdırılmış olmaktadır. Zulüm de karanlıktır. Ülkeyi içinden çıkılmaz kanunlarla doldurdular, sonra da kanunsuz yani kuralsız yaşamaya başladılar. Yeryüzü hukuk devleti değil kabileler sistemine dönüştü.

Kur’an sanki Hazreti Salih ve kavmi misalinde bizi anlatıyor.

الصَّيْحَةُ

elÖayXaTu

“Sayha”

Gürültü ile patlayarak ortalığı çökertmedir. Atom bombasıdır yahut onun benzeri bombadır. Hazreti Salih ve Hazreti Lut peygamberler için bunları getirmektedir. Tasvir edilen bomba atom bombasıdır. Sayha tamamen ona uymaktadır.

O zaman insanların teknolojisi atom bombasını yapacak durumda değildi. Uzaydan gelenlerle atmış olabilir. Yeryüzünde böyle uzaydan çekilmiş fotoğraflar gibi kaya çizimlerine rastlanmaktadır. Melekler olabildiği gibi uzay insanları da olabilir.

“Sayha” kelimesi geçen âyetleri iyice inceleyip yerlerini bulmamız gerekmektedir.

Eğer atom bombası kullanılmışsa, oralarda şimdi kalıntılarını buluruz, hattâ patlama yaşlarını da tespit ederiz. İbn Rüşd diyor ki; Kur’an’ın her asırda bir mucizesi ortaya çıkar. İşte bu da geleceğin mucizesi olur.

فَأَصْبَحُوا

FaEaÖBaXUv

“Isbah ettiler”

“Isbah etmek” birden yeni şeylerle karşılaşmak demektir. 

فِي دِيَارِهِمْ

FIy DiYARıHıM

“Onların diyârında”

“Diyar” burada “dâr”ın cemidir.

“Dâr” çevrili yer demektir, ev manasına geldiği gibi mahalle, kent, hattâ ülke manasına da gelir. Burada çoğul çoğula izafe edildiği dârdan maksat evlerde demektir. Bulundukları yerde ölmüşlerdir.

Bugün evleri tahrip etmeden insanları ışık ve sesle öldüren bombalar icat edilmiştir. Yeni savaşta onlar kullanılacaktır. Kur’an bunlardan bahsetmektedir.

جَاثِمِينَ (67)

CAvÇiMIyNa

“Çökmüş olarak.”

Suda tortunun dibe çökmesi gibi herkes evinde yere yatmış olarak görülecektir.

كَأَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا أَلَا إِنَّ ثَمُودَ كَفَرُوا رَبَّهُمْ أَلَا بُعْدًا لِثَمُودَ (68)

KaEaN LaM YaĞNaV FIyHAv EaLAv EinNa ÇaMUvDa KaFaRUv RabBaHuM EaLa BuGDan Li ÇaMUvDa

“Sanki orada gani olmamış gibi… Semud Rablarına küfretti. Semud için bu’d vardır.”

Burada “Bu’d” kelimesi kullanılmaktadır.

“Bu’d” kelimesi Kur’an’da beş defa geçmektedir. Bir tanesi Zuhruf’ta; âhirette zalim olanlar pişman olacaklar, o kötü yakınlım ile benim aramda iki maşrık kadar uzaklık olsaydı derler, diyor. Buradan anlıyoruz ki bu’d uzaklıktır.

Onun dışında “Bu’den” kelimesi dört defa geçmektedir. Dördü de Hûd Sûresi’ndedir. Mezopotamya kavmi için geçmektedir.

İlk uygarlığı Mezopotamyalılar kurdular.

İkinci uygarlığı Hazreti İbrahim Peygamber kurdu. Bugün yeryüzünde İbrahim Uygarlığı hâkimdir. Birinci uygarlık yok olup gitmiştir. Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih ve Medyen halkı için söylenmektedir. Hazreti Nuh Peygambere ait kavmin bu’dunda neden bu’d olduğu açıklanmamıştır. Hazreti Hûd ve Hazreti Salih peygamberin kavmi için küfrettiklerinden dolayı bu’d vardır denmektedir. Medyen halkının bu’dunu da Semud’a benzetmektedir. Demek ki onlarda küfür ettiklerinden dolayı bu’d vardır. Hazreti Nuh Peygamberin kavmi helâk olmuştur. Oysa Hazreti Hûd ve Hazreti Salih peygamberin kavimleri çıkıp gitmemişlerdir. Sanki yok imişler gibi oldular deniyor. Buradan anlaşılıyor ki bu üç kavme tahrip etmeyen bomba kullanılmıştır.

Oysa Hazreti Lut Peygamberin kıssasında altını üstüne getirdik denmektedir. Demek ki Kur’an’da iki bombadan bahsetmektedir. Biri Lut kavmine yağdırılan atom bombasıdır. ‘Geri bakma’ diyor. Nagazaki’deki bombaya bakan pilotun gözleri kör olmuştur. Diğeri tahribatsız bombadır. Hazreti Hûd, Hazreti Salih ve Medyen halkına bu bomba kullanılmıştır.

Çağımızdaki helakin atomdan ziyade tahribatsız bombalarla olacağını bekleyebiliriz. Üçüncü cihan savaşı böyle ortaya çıkacaktır. O halde bizim yapacağımız iş olarak dinlenme evlerinde ve yüz lojmanlı apartmanlarda bu bombalara karşı tedbir almamız gerekmektedir. Bu ancak atılan bombada kimyasal maddenin bulunması ile olur. Yahut radyoaktif ışınlaması ile olur. Bunlara karşı alınacak tedbir, özel maskeler ve elbiselerdir yahut hava tüpleridir. Dışarıdan nefes alınacağına hava tüpünden nefes alınacaktır. Hava uçurtmalarıdır. Uçurtmaya bağlanan borudan temiz hava emilir. Yahut helikopterlerdir. Her evin helikopteri olur. Biner, yukarıya çıkar ve temiz havanın olduğu yere gider. Taşınır. Ahşap evler de oraya taşınabilir.

Kur’an bize deriden çadırları eklemektedir.

كَأَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا

KaEaN LaM YaĞNaV FIyHAv

“Sanki orada yaşamadılar”

Binaları vardır ama insanların kendileri yoktur.

Birden bütün kültürleri ile yapıları ile yok oldular.

“Ğani” ihtiyacı olmamak demektir. “An” ile kullanıldığı zaman ihtiyacı olmamak demektir. “Ğena” olarak kullanıldığı zaman zengin olmak anlamındadır. Sanki orasını onlar kullanmamış duruma dönüldü. Hayat yeniden başlar.

İnsanlığı bu büyük helâkten kurtarma çabasındayız. Şunu bilmeliyiz ki insanlık adım adım buna yaklaşmaktadır. Bunu çağın âlimleri bilmektedir.

Bundan kurtulmak daima mümkündür. Bunun için Türkiye anahtardır. Türkiye’nin anahtarı da Millî Görüş ve Nur cemaatidir. Millî Görüş çözümleri üretecek, Nur cemaati de bunu tüm dünyaya anlatacak. Her iki grubun menşei Akevler’dir.

Akevler’e bunlara anlatmak görevi düşer. Anlarlarsa kendilerini ve dünyayı kurtarırlar, anlamazlarsa kendileri helak olur, insanlığı da helâke götürürler.

أَلَا إِنَّ ثَمُودَ كَفَرُوا رَبَّهُمْ

EaLAv EinNa ÇaMUvDa KaFaRUv RabBaHuM

“Semud Rablarına küfretmedi mi?”

Bize, Semud’un tarihini inceleyin, Rablerine nasıl küfrettiklerini görün diyor; Tevrat ve Mezopotamya tabletleri sizin kaynağınızdır.  

أَلَا بُعْدًا لِثَمُودَ (68)

EaLa BuGDan Li ÇaMUvDa

“Semud kavmi bu'd olmadı mı?”

Kazılar ve tabletler bunların hepsini bize gösterecektir. Gelecekte bütün bunlar ortaya çıkacaktır. Şimdi bizim yapacağımız şey atom ve tahribatsız bombalardan korunacak yüz lojmanlı evler yapmak ve yüzer adetten oluşan taşınır ahşap villalar üretmektir.

İşte Hûd Sûresi’nin bize anlattıkları.

 

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL

www.akevler.org       (0532) 246 68 92

 

 

 


Yorumcu 
Yorum 
Reşat Nuri Erol
03.10.2015
21:47


1967...1968...1969...AKEVLER 49 YILDIR ÇALIŞIYOR...2013...2014...2015

BİZLER ÇALIŞIYOR VE YENİ İSLÂM MEDENİYETİ’Nİ KURUYORUZ...

SİZLERİ DE ÇALIŞMALARIMIZA DÂVET EDİYORUZ; BUYURUN, BİRLİKTE ÇALIŞALIM...

ADİL DÜZEN 832

“ADİL DÜZEN” III. BİNYIL MEDENİYETİ PROJESİDİR

BİZE DÜŞEN SADECE MÜBÎN/AÇIK TEBLİĞDİR.” (KUR’AN; Yâsin Sûresi, 36/17)

Haftalık Seminer Dergisi; 832. Hafta - 03 Ekim 2015 - Fiyatı: www.akevler.orga tıklamak!

BU DERGİYİ HER HAFTA OKUTABİLİR.. ÇOĞALTABİLİR.. DAĞITABİLİRSİNİZ...

“ADİL DÜZEN” UYGULAMALARI YAPMAK İÇİN BİZLERE DANIŞABİLİRSİNİZ...

 

*KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ; 832. SEMİNER

“HİÇ BİLENLER İLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?”      (KUR’AN; Zümer Sûresi, 39/9)

İ L İ M  TALEP ETMEK HER MÜSLÜMANIN ÜZERİNE FARZDIR.”      (Hadis)

Adres: AKEVLER İSTANBUL KOOPERATİFLERİ MERKEZİ,  Zafer Mah. Coşarsu Sk. No: 29 YENİBOSNA / İSTANBUL    Tel: (0212) 452 76 51

Tefsir Seminer Notları Yenibosna’da Cumartesi akşamları okunup tartışılmaktadır.

GAYEMİZ: Bu “SEMİNER NOTLARI”nın İstanbul, Türkiye ve bütün dünyada “OKUNMASI, ANLAŞILMASI VE UYGULANMASI”DIR. Süleyman KARAGÜLLE, Reşat Nuri EROL

 

***

 

*“ADİL DÜZEN” DERSLERİ/YORUMLARI;

1 KASIM SEÇİMİ SONUÇLARI!

İLMÎLİK DEMEK “USUL” DEMEKTİR

İKİ MERKEZ; SERMAYE VE KUR’AN

TANRI VE OLASILIK

Süleyman KARAGÜLLE

 

***

 

*MAKALELER

Seçime kadar “AYG” uyarılarına devam…

Önce İSTİĞFAR sonra TEVBE ediniz…

Seçime kadar “AYG”(*) uyarılarına devam-2

Seçime kadar “AYG”(*) uyarılarına devam-3

Bayram ve Hac günlerinde musibet ve nasihatler

Bayram ve Hac günlerinde musibet ve nasihatler-2

Bayram ve Hac günlerinde musibet ve nasihatler-3

“Millî Görüş ve Adil Düzen” olmadan bu kadar!

Hakk’a dayalı medeniyet gelinceye kadar

Reşat Nuri EROL

 

***

 

HÛD SÛRESİ - 19. Hafta

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (1) أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ (2) وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ (3) إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (4) أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (5) وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (6) وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ (7) وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (8) وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ إِنَّهُ لَيَئُوسٌ كَفُورٌ (9) وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ (10) إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (11) فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ (12) أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (13) فَإِلَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (14) مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ (15) أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (16) أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً أُولَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (17) وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أُولَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهَادُ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ (18) الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ (19) أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ (20) أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (21) لَا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (22) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُوا إِلَى رَبِّهِمْ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (23) مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (24) وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (25) أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ (26) فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ (27) .قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتَانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ (28) وَيَاقَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّهُمْ مُلَاقُو رَبِّهِمْ وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ (29) وَيَاقَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (30) وَلَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ وَلَا أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللَّهُ خَيْرًا اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا فِي أَنْفُسِهِمْ إِنِّي إِذًا لَمِنَ الظَّالِمِينَ (31) قَالُوا يَانُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (32) قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُمْ بِهِ اللَّهُ إِنْ شَاءَ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ (33) وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدْتُ أَنْ أَنْصَحَ لَكُمْ إِنْ كَانَ اللَّهُ يُرِيدُ أَنْ يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (34) أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ إِجْرَامِي وَأَنَا بَرِيءٌ مِمَّا تُجْرِمُونَ (35) وَأُوحِيَ إِلَى نُوحٍ أَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ إِلَّا مَنْ قَدْ آمَنَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ (36) وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ (37) وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَأٌ مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُ قَالَ إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ (38) فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ (39) حَتَّى إِذَا جَاءَ أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ آمَنَ وَمَا آمَنَ مَعَهُ إِلَّا قَلِيلٌ (40) وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللَّهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (41) وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَابُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ (42) قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ (43) وَقِيلَ يَاأَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَاسَمَاءُ أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (44) وَنَادَى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَإِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَأَنْتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ (45) قَالَ يَانُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلَا تَسْأَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنِّي أَعِظُكَ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ (46) قَالَ رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَإِلَّا تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي أَكُنْ مِنَ الْخَاسِرِينَ (47) قِيلَ يَانُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ وَأُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (48) تِلْكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهَا إِلَيْكَ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَا أَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هَذَا فَاصْبِرْ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ (49) وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُودًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا مُفْتَرُونَ (50) يَاقَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي أَفَلَا تَعْقِلُونَ (51) وَيَاقَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً إِلَى قُوَّتِكُمْ وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِمِينَ (52) قَالُوا يَاهُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِي آلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ (53) إِنْ نَقُولُ إِلَّا اعْتَرَاكَ بَعْضُ آلِهَتِنَا بِسُوءٍ قَالَ إِنِّي أُشْهِدُ اللَّهَ وَاشْهَدُوا أَنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ (54) مِنْ دُونِهِ فَكِيدُونِي جَمِيعًا ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ (55) إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ رَبِّي وَرَبِّكُمْ مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (56) فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ مَا أُرْسِلْتُ بِهِ إِلَيْكُمْ وَيَسْتَخْلِفُ رَبِّي قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّونَهُ شَيْئًا إِنَّ رَبِّي عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ (57) وَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ (58) وَتِلْكَ عَادٌ جَحَدُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْا رُسُلَهُ وَاتَّبَعُوا أَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ (59) وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا إِنَّ عَادًا كَفَرُوا رَبَّهُمْ أَلَا بُعْدًا لِعَادٍ قَوْمِ هُودٍ (60) وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ هُوَ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي قَرِيبٌ مُجِيبٌ (61) قَالُوا يَاصَالِحُ قَدْ كُنْتَ فِينَا مَرْجُوًّا قَبْلَ هَذَا أَتَنْهَانَا أَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا وَإِنَّنَا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ (62) قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتَانِي مِنْهُ رَحْمَةً فَمَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ عَصَيْتُهُ فَمَا تَزِيدُونَنِي غَيْرَ تَخْسِيرٍ (63)

 

***

 

وَيَاقَوْمِ هَذِهِ نَاقَةُ اللَّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللَّهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَرِيبٌ (64) فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا فِي دَارِكُمْ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ ذَلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ (65) فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَمِنْ خِزْيِ يَوْمِئِذٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (66) وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ (67) كَأَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا أَلَا إِنَّ ثَمُودَ كَفَرُوا رَبَّهُمْ أَلَا بُعْدًا لِثَمُودَ (68)

 

***

 

وَيَاقَوْمِ هَذِهِ نَاقَةُ اللَّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللَّهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَرِيبٌ (64)

Va YAv RaVMı HAvZiHIy NAvQatU elLAvHı LaKuM EAvYaTun FaÜAvRUvHAv TaEKuL FIy EaRWı elLAvHı Va LAv TaMasSUvHAv BiSUvEin FYaEPUÜKuM GaÜABun QaRIyBun

“Ve ey kavim; bu Allah’ın devesidir. Sizin içindir. Ayettir. Vizr edin de Allah’ın arzından ekl etsin. Ve ona sû’ ile messetmeyin, yoksa karib bir azab sizi ahzeder.”





YorumYap

Çok Okunan Seminerler
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 834
Hûd Sûresi Tefsiri 74-78. Âyetler
17.10.2015 6963 Okunma
11 Yorum 15.11.2015 22:07
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 845
İbrahim Sûresi Tefsiri 1-4. Âyetler
2.1.2016 6739 Okunma
1 Yorum 02.01.2016 21:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 863
Hicr Suresi Tefsiri 48-56. Ayetler
7.5.2016 6245 Okunma
1 Yorum 08.05.2016 07:02
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 864
Hicr Suresi Tefsiri 57-66. Ayetler
14.5.2016 5792 Okunma
2 Yorum 15.05.2016 08:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 853
İbrahim Sûresi Tefsiri 35-41. Âyetler
27.2.2016 5346 Okunma
1 Yorum 06.03.2016 14:57
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 858
Hicr Sûresi Tefsiri 10-15. Âyetler
2.4.2016 5293 Okunma
2 Yorum 03.04.2016 10:18
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 862
Hicr Suresi Tefsiri 39-47. Ayetler
30.4.2016 5225 Okunma
1 Yorum 01.05.2016 07:57
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 838
Hûd Sûresi Tefsiri 90-95. Âyetler
14.11.2015 5175 Okunma
3 Yorum 21.11.2015 15:31
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 944
Kehf Suresi Tefsiri 107-110. Ayetler
23.12.2017 5037 Okunma
1 Yorum 28.12.2017 19:52
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 855
İbrahim Sûresi Tefsiri 47-52. Âyetler
12.3.2016 4885 Okunma
1 Yorum 14.03.2016 09:38
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 841
Hûd Sûresi Tefsiri 109-113. Âyetler
5.12.2015 4851 Okunma
1 Yorum 05.12.2015 22:42
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 865
Hicr Suresi Tefsiri 67-77. Ayetler
21.5.2016 4736 Okunma
1 Yorum 21.05.2016 21:37
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 819
Hûd Sûresi Tefsiri 17-22. Ayetler
20.6.2015 4500 Okunma
1 Yorum 25.06.2015 04:09
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 842
Hûd Sûresi Tefsiri 114-116. Âyetler
12.12.2015 4497 Okunma
2 Yorum 20.12.2015 12:52
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 852
İbrahim Sûresi Tefsiri 32-34. Âyetler
20.2.2016 4478 Okunma
1 Yorum 14.03.2016 09:40
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 824
Hûd Sûresi Tefsiri 37-40. Âyetler
1.8.2015 4334 Okunma
1 Yorum 11.08.2015 17:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 823
Hûd Sûresi Tefsiri 32-36. âyetler
25.7.2015 4276 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 835
Hûd Sûresi Tefsiri 79-83. Âyetler
24.10.2015 4271 Okunma
1 Yorum 25.10.2015 13:19
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 833
Hûd Sûresi Tefsiri 69-73. Âyetler
10.10.2015 4165 Okunma
1 Yorum 10.10.2015 23:53
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 843
Hûd Sûresi Tefsiri 117-119. Âyetler
19.12.2015 4159 Okunma
1 Yorum 20.12.2015 06:15
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 949
Meryem Suresi Tefsiri 23-26. Ayetler
27.1.2018 4130 Okunma
1 Yorum 28.01.2018 07:59
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 815
Hûd Sûresi Tefsiri 4-6. Ayetler
23.5.2015 4126 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 846
İbrahim Sûresi Tefsiri 5-8. Âyetler
9.1.2016 4073 Okunma
1 Yorum 17.01.2016 08:17
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 808
YUNUS SURESİ TEFSİRİ 90-92.AYETLER -FİRAVUN ÖLDÜ MÜ?
4.4.2015 4059 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 832
Hûd Sûresi Tefsiri 64-68. Âyetler
3.10.2015 4055 Okunma
1 Yorum 03.10.2015 21:47
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 827
Hûd Sûresi Tefsiri 48-49. Âyetler
22.8.2015 4022 Okunma
1 Yorum 25.08.2015 20:45
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 840
Hûd Sûresi Tefsiri 102-108. Âyetler
28.11.2015 3986 Okunma
1 Yorum 30.11.2015 09:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 828
Hûd Sûresi Tefsiri 50-52. Âyetler
29.8.2015 3963 Okunma
1 Yorum 05.09.2015 13:29
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 844
Hûd Sûresi Tefsiri 120-123. Âyetler
26.12.2015 3962 Okunma
2 Yorum 27.12.2015 13:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 830
Hûd Sûresi Tefsiri 58-60. Âyetler
12.9.2015 3958 Okunma
1 Yorum 18.09.2015 07:28
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 900
İsra Suresi Tefsiri 23-27. Ayetler
4.2.2017 3939 Okunma
1 Yorum 05.02.2017 09:37
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 837
Hûd Sûresi Tefsiri 87-89. Âyetler
7.11.2015 3930 Okunma
2 Yorum 08.11.2015 18:47
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 850
İbrahim Sûresi Tefsiri 23-26. Âyetler
6.2.2016 3919 Okunma
4 Yorum 07.02.2016 19:39
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 817
Hûd Sûresi Tefsiri 9-12. Âyetler
6.6.2015 3915 Okunma
3 Yorum 25.06.2015 04:16
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 870
Nahl Suresi Tefsiri 5-9. Ayetler
25.6.2016 3902 Okunma
1 Yorum 26.06.2016 10:29
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 839
Hûd Sûresi Tefsiri 96-101. Âyetler
21.11.2015 3856 Okunma
1 Yorum 22.11.2015 09:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 826
Hûd Sûresi Tefsiri 45-47. Âyetler
16.8.2015 3836 Okunma
1 Yorum 16.08.2015 19:50
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 836
Hûd Sûresi Tefsiri 84-86. Âyetler
31.10.2015 3814 Okunma
1 Yorum 31.10.2015 19:43
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 825
Hûd Sûresi Tefsiri 41-44. Âyetler
8.8.2015 3790 Okunma
2 Yorum 11.08.2015 17:51
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 848
İbrahim Sûresi Tefsiri 12-17. Âyetler
23.1.2016 3779 Okunma
1 Yorum 23.01.2016 22:00
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 860
Hicr Suresi Tefsiri 23-30 Ayetler
16.4.2016 3776 Okunma
1 Yorum 17.04.2016 10:06
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 856
Hicr Sûresi Tefsiri 1-8. Âyetler
19.3.2016 3758 Okunma
1 Yorum 20.03.2016 10:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 829
Hûd Sûresi Tefsiri 53-57. Âyetler
5.9.2015 3734 Okunma
1 Yorum 05.09.2015 20:25
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 831
Hûd Sûresi Tefsiri 61-63. Âyetler
19.9.2015 3704 Okunma
1 Yorum 20.09.2015 18:10
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 849
İbrahim Sûresi Tefsiri 18-22. Âyetler
30.1.2016 3698 Okunma
1 Yorum 01.02.2016 14:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 861
Hicr Suresi Tefsiri 31-38 Ayetler
23.4.2016 3536 Okunma
1 Yorum 24.04.2016 05:35
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 847
İbrahim Sûresi Tefsiri 9-11. Âyetler
16.1.2016 3532 Okunma
1 Yorum 17.01.2016 08:15
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 859
Hicr Sûresi Tefsiri 16-22. Âyetler
9.4.2016 3522 Okunma
1 Yorum 14.04.2016 03:12
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 816
Hûd Sûresi Tefsiri 7-9. Ayetler
30.5.2015 3494 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 818
Hûd Sûresi Tefsiri 13-16. Âyetler
13.6.2015 3428 Okunma
2 Yorum 25.06.2015 04:19