Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 610
MÂİDE SÛRESİ TEFSİRİ -19.AYETLER
7.5.2011
2902 Okunma, 1 Yorum

MÂİDE SÛRESİ TEFSİRİ - 18

(YAv EaHLa eLKiTAvBı)

“Ey Ehli Kitap”

 “Ya” nida harfidir, yani hitabı birisine yöneltmek içindir, tahsis için değildir. Yani, ‘Ahmet, sana söylüyorum’ diyor ama başkaları duymasın demiyor.

Kur’an kimlere hitap etmiştir?

a) Kur’an bütün insanlara fert fert inmiştir. Her fert Kur’an’ı kendisine Allah’ın gönderdiği mektuptur diyerek okuyacaktır. Kur’an kâfir olanlara doğrudan hitap etmez, onlar için söyle der. Yani kâfir olmayanlara görev verir, onlara tebliğ etme görevi verir. Kâfir kimdir? Mü’min olmayan kâfir değildir. Mü’min olma, Kur’an’ın Allah sözü olduğunu kabul edip kendi hayatını ona göre tanzim etmedir. Kâfir olan da, Kur’an’ın Allah sözü olduğunu baştan reddedip ona karşı çıkandır. Bunun dışında ne mü’min ne de kâfir olanlar vardır. Bunlar Kur’an’ı okurlar. Onu baştan ne reddetmiş ne de kabul etmişlerdir. Hak ise kabul edeceğim der, hak değilse reddedeceğim der. İşte Kur’an bunları da muhatap alır.

b) Kur’an bütün topluluklara ayrı ayrı inmiştir. Topluluklar kimlerdir? Aşiretler, on civarında ailenin oluşturduğu kimselerdir. Kabileler, bunlar yüz civarında aşiretten oluşur. Şa’bler, bunlar yüz civarında kabileden oluşur. Kavimler, bunlar yüz civarında şa’bden oluşur. Tüm insanlık, bunlar da yüz civarında kavimden oluşur. Kur’an bunların hepsine ayrı ayrı inmiştir. Bunlardan isteyenler Kur’an’ı kendilerine rehber yaparlar.

c) Kur’an sosyal grupları da ayrı ayrı muhatap almıştır. “Minhac” sahipleri ki bunlar tarikatlardır, bunları ayrı ayrı muhatap almıştır. “Şır’a” sahipleri ki bunlar ehli ilimdir, bunları da ayrı ayrı muhatap almıştır. “Mensek” sahipleri ki bunlar meslekî kuruluşlardır. “Viche” sahipleri ki bunlar siyasi topluluklardır, yani ilmî, dinî, meslekî ve siyasî dayanışma ortaklıklarını muhatap almışlardır.

d) Bunun dışında başkanları ve âlimleri yani resulleri ve nebileri doğrudan muhatap almıştır. Onlara Kur’an’ı tebliğ etme ve uygulama görevini vermiştir.

Bunlar içinde şeriatları olmayan toplulukları şeriatı olan topluluklardan ayırmış ve şeriatı olanlara “Ehli Kitap” demiştir. Şeriatın olmadığı döneme de “cahiliye dönemi” demiştir. Türkçede “kitap” yazılı şeylere denmektedir. Oysa kitap yazılı hukukun metinleridir, yazılı kanunlardır. Yazmak hattetmek demektir. Bizim “kitab” dediğimize de "mushaf" veya "merkum" denmektedir. Yani “kitap” demek kanun demektir. Şeriatın yazılı olan kısmıdır. Çünkü şeriat yalnız yazılı metinler değildir. Yazılı metinlerin yorumlanması ile oluşan kurallardır. “Ehli Kitap” dediğimiz zaman, yazılı metinleri yani kanunları olan topluluk demektir. Bunu tam anlayabilmemiz için insanlık tarihine bakmamız gerekir.

İnsanlar ilk yaratıldıklarında ilkel bir hayat sürmüşlerdir. Önce tüyleri dökülmüş çıplak olmuşlardı. Ağaç yaprakları ile örtünmeye başladılar. Sonra ağaçların veya bitkilerin lifleri ile elbise örmeyi öğrendiler. Bugüne kadar dokuma yaparak yaşamaktadırlar. Meyve toplayarak geçiniyor, ancak yaz kış meyve olan yerlerde yaşıyorlardı. Ağaç kovuklarına ve mağaralara sığındılar. Çalılardan çardak yaptılar. Taştan evler yaptılar. Bugün köşklere ulaştılar. Taşımak için önce ağaç dallarına koyarak sürüklediler. Sonra sepet yapmayı öğrendiler. Çuval yaptılar. Ata binmeyi becerdiler. Şimdi göklerde uçuyoruz.

Meyve yerken soğuklar olup meyve bulamayınca et yemeye başladılar. Av hayvanları tükenince hayvanları ehlileştirip süt içmeye başladılar. Otlaklar tükenince tarımcılığa başladılar. Böylece insanlar göçebe topluluk olmaktan çıkıp yerleşik tarım topluluğa ulaştılar.

Gerek göçebe gerek tarım topluluğu iken küçük topluluklar idiler. Herkes birbirini tanıyordu. Başkanlar halkını tanıyor, halk da başkanlarını tanıyordu. Başkanın yönetiminde sözlü kurallar toplulukları yönetmeye yetiyordu. O zaman da  Allah’tan vahiy alan başkanlar vardı ama onların yazılı kuralları yoktu. Bunların dinleri Şamanizm günümüze kadar gelmiştir. Yani yöneticiler var, onlar Allah’ın sözcüleridir. Onların dediklerini yapmak Tanrı’nın emrine girmek demektir. Bugün tarikatlardaki şeyhler de çağımızın şamanlarıdır.

Bu usul ile insanlık 50 bin sene yaşadı.

Sonra dünyada yeni bir olay oldu. Kuzeyden gelen Sümerler Mezopotamya’da barajlar yaptılar. Hem geniş alanlar sulandı, hem de sular toplandı, tüm yaz kullanılabildi. Sulama tarımı doğdu, tarım verimi yüzlerce defa arttı. Bunun üzerine çevreden göçler geldi. Kentler doğmaya başladı. İnsanlar artık başkanların sözlü talimatları ile yönetilemedi. Yazılı metinler ortaya çıktı. Halk yazılı kurallara uymaya başladı.

İlk yazılı kuralları getiren peygamber Hazreti Nuh peygamberdir.

İşte, yazılı kuralları olan topluluklara “Ehli Kitap” denir.

Yazılı kuralları başlangıçta peygamberler koydular. Ne var ki sonra o kuralları devlet adamları benimsediler ve böylece önce iller, sonra da devletler doğdu. Daha sonra imparatorluklar meydana geldi. Şimdi de Birleşmiş Milletler var.

Bu yazılı kurallara “kanun” denmektedir.

Kanunlarla şeriat arasında şu fark vardır. Kanunlar tekli sistemdir. Oysa şeriat çoklu sistemdir. Şeriat şır’alardan oluşur.

Tevrat kanundur.

Kur’an şeriattır.

Tevrat’ta içtihat yoktur, farklı hükümler çıkarılamaz. İncil de öyledir, resmi Papalık fetvaları vardır, İncil’i yalnız Papa yorumlayabilir. Luter (Luther) bunu değiştirememiş, sadece Papa’dan bağımsız kendileri fetva vermeye başlamışlardır.

Kur’an’da ise kanunlar yoktur, kanunların nasıl yapılacağı vardır.

Bugün anayasalar vardır, devletin yapısını ve kanun yapma şekillerini öğretir. Batı ancak son asırlarda bunu öğrenmiştir. Oysa Kur’an anayasa olarak nâzil olmuştur. Sünnet onun ilk uygulamasıdır. Sünnet kanundur.  

Kur’an şu kuralları koymuştur.

Özel hukukta insanlar mezheplere ayrılacak, herkes kendi mezhebine göre hareket edecek, onunla ilzam olunacaktır. Yani topluluklarda özel hukuk kanunları yoktur. Mezhepler var, halk istediği mezhebi kendisine seçer. Çok merkez vardır. Bir Türk Arjantinli bir köylü ile aynı mezhepte olur ve onlar o mezhebe göre ilzam olunurlar. Bir evde bile farklı mezhepte insanlar olur, onlar da o mezhebe göre ilzam olunurlar.

Kamu hukukunda ise yerinden yönetim vardır. Aşiretin kurallarını aşiret meclisi koyar ve onunla yönetir. Bucakların kamu ile ilgili kanunlarını bucak meclisi koyar ve o uygulanır. İl merkez bucaklarının kanunlarını iller koyar ve o bucaklarda onlar uygulanır; taşra bucaklarda geçerli değildir. Merkez illerin merkez bucaklarının kanunlarını ulusal meclis koyar ve onlar uygulanır; taşra illerindeki bucaklara karışmazlar. İnsanlığın da merkez bölgeleri vardır, oradaki merkez bucaklara insanlık meclisinin yaptığı kanunlar uygulanır; ülke bucaklarına teşmil edilmez.  

İşte, “Ey Ehli Kitap” dediğimiz zaman, ey mezhep sahibi olanlar demektir ve ey bucaklar demektir. Özel hukuk çok eskiden beri gelişmiştir, kamu hukuku ise ancak son yüzyıllarda gelişmeye başlamıştır.

Burada “Ehli Kitap” dediğimiz zaman, bucaklar ve mezhepler anlaşılacaktır. Her birine ayrı ayrı hitap etmektedir. “Kitap” müfrettir. O halde herhangi bir kitap ehlini muhatap almaktadır. Yani her bucağa ayrı ayrı hitap etmektedir.

Devlet merkezinden valilere bir emir çıkarılsa, ‘Valiler, yarın Ankara’da olacaksınız’ dense, mektup gönderilir. Her valiye ayrı ayrı mektup gelir, her valiye ayrı hitap eder. Her biri kendi aldığı emri uygulamakla görevli olur.

Allah da Kur’an’ı bütün insanlara göndermiştir. Herkes kendisi anlayacak ve kendisi uygulayacaktır. Buradaki muhatap her bucak veya her mezhep ayrı ayrı olur.

Bundan önce bu âyete benzer âyet gelmişti, orada da “Ey Ehli Kitap” diye başlamıştı, “Size beyan eden resulümüz gelmiştir” denmişti. Şimdi aynı ifadeyi, tekrar etmektedir. Yine “Kul/söyle” dememekte veya harfi atıfla atfetmemektedir. Te’kiden tekrar etmektedir. Orada “gizlediklerinizi ortaya çıkarmaktadır” deniyor. Burada ise yeni hükümler koyuyor. Arada Yahudilerin ve Hıristiyanların Meryem oğlunun tanrı olduğunu söylemlerini reddetmekte, biz Allah’ın çocuklarıyız diyenlerin iddialarını reddetmektedir. Sonra tekrar “Ey Ehli Kitap” diye hitaba yeniden başlamaktadır. Oradaki ehli kitap kendi din ve inanışlarındaki ehli kitaptır. Kur’an onlardan kendi dinlerini ve kitaplarını bırakmalarını istememekte, sadece dinlerindeki çarpık anlayışları düzeltmeleri için onlara yardımcı olmaktadır.

Bizim savunduğumuz bir iddiamız vardır. Bugün dünyada yayılmış dört büyük din de hak dindir. Zamanla tahrif edilmişlerdir. Kur’an’ın bunlardan istediği kendi safiyetlerine dönmeleridir. Bunu da iki şekilde başaracaklardır. Biri, bugün müsbet ilmin vardığı sonuçlarla dinlerini karşılaştıracaklar ve müsbet ilme aykırı anlayışları ayıklayacaklar, kitaplarını müsbet ilme göre yorumlayacaklardır. Diğeri ise; Kur’an’ı esas alacaklar, Kur’an’ın yardımı ile bâtıl hükümleri atacaklardır. Çünkü Kur’an son kitaptır, lafzı ve manâsıyla tahrif edilmemiştir, ondan yardım alacaklardır.

İşte bundan önceki Ehli Kitap bu ehli kitaptır, yani kendilerine kitap verilenlerdir.

Şimdi ise bütün kitap sahiplerine hitap etmektedir.

Mezopotamya’dan beri gelen bir kanunlar sistemi daha vardır. Bunlar münzel kitaplardan yararlanarak kralların ve meclislerin koyduğu kanundur. Hattâ münzel kitaba karşı olduğunu söyleyen Jan Jak Ruso ve Marks gibi ateistlerin önerdikleri kanun sahipleri de ehli kitaptır. Gerçi Marks veya Ruso sermayenin aletidirler. İnsanlığın düzenini bozmak için gerçekleri tahrif etmektedirler. Ancak sonra Batı’da demokrasi doğmuştur. Bugün çok ileri safhadadır. Türkiye Cumhuriyeti büyük bir şekilde gerçek demokrasiye yaklaşmaktadır. Marks insanları kamplara ayırmak, düzenlerini bozmak için sosyalizmi savunmuştur. Kırk milyon insan bu sebeple öldürülmüştür. Ne var ki samimi sosyalistler ortaya çıkmış ve kapitalizmden daha ileri bir düzeni yeryüzüne getirmişlerdir. Bugün Çin’deki sosyalizm samimi sosyalizmdir, sermayenin oyuncağı değildir.

Bugün yeryüzü tamamen devlet aşaması öncesi yönetimden kurtulmuş, iyi kötü ehli kitap olmuştur. İşte bu ikinci ehli kitap bunlardır. Yani Hıristiyanlar dahil tüm insanlıktır. Bu ehli kitap bugünkü ehli kitaptır, bugünkü topluluklardır.

(QaD CAvEaKuM)

“Şimdi size gelmiştir.”

Kur’an 1400 sene önce nâzil olmuştur. Tüm Arabistan’da duyulmuştur. Sonra fetihler başlamış, tüm dünya onunla savaşmış ve direnmeye başlamıştır. Yirminci yüzyıla kadar bu didişme devam etmiştir.

Yirminci yüzyılda ne olmuştur?

Tekniğin ilerlemesi ile dünya küçülmüş ve adeta bir köy olmuştur.

Dört büyük değişme olmuştur.

1. Eskiden aylarca, hattâ yıllarca ulaşılması mümkün olmayan yerlere çağımızda bir günde ulaşılabiliyor. Türkiye’de bir köye gitmekten daha kolay bir şekilde Vaşington’a (Washington) veya Pekin’e gitmek mümkün olmuştur.

2. Haberleşme ise artık sorun olmaktan çıkmıştır. Eskiden aylarca, belki de yıllarca sonra bir yere ulaşması mümkün olan mektupların yerine cep telefonları sayesinde bir dakikadan daha kısa zamanda sesimizle varma imkanını buluyoruz.

3. Bunun gibi akşam olduğu zaman ocak başına geçip sabahlamadan başka imkana sahip değilken, şimdi elektrik sayesinde her yer aydınlatılabiliyor, gecemiz gündüz olmuştur.

4. Dördüncü olarak da adeta yeni insan beyni icad edilmiş, bilgisayarlar ve hesap makineleri bulunmuştur.

Bu dört büyük buluş sayesinde tüm dünya birbirinden haberdar olmuştur. Daha önce her bölgeye ve her devlete bir peygamber gönderildiği, farklı kitaplar indirildiği halde, Kur’an son kitap ve Hazreti Peygamber de son peygamber olmuştur. Bu teklik ancak III. bin yılda başarıya ulaşmıştır.

O halde şimdi bugünkü araçları kullanarak Kur’an’ı tüm dünyaya ulaştırdığımız zaman bu âyet gerçekleşecektir.

Gerçekleşecek de neler olacaktır?

a) Kur’an çağımızın sorunlarını çözecek şekilde yeniden yorumlanacaktır. Bugünkü müsbet ilimler üzerine yeni “Adil Düzen”i ortaya koyacaktır. Yerinden yönetim sistemi gelecek, hakemler sistemi gelecek, faizsiz para sistemi gelecektir. Bu yeni dünya düzeni herkese aş herkese iş bulacak sistemleri ortaya koyacaktır.

b) Bir bin dil kenti kurulacak, her on daire bir dile tahsis edilecek, dünyadaki ülkelerden gelecek olan insanlar bu sitede hem çalışacak hem de Arapça öğrenecek, Kur’an’ı kendi dillerine çevireceklerdir. Bir internet sitemiz oluşacak ve bu sitede bin dilde yayın yapacağız. Orada her insan  kolayca kendi dilinde Kur’an’ı ve hükümlerini bulacaktır.

c) İnsanlığın haberleşebilmeleri için bir cep telefonu ve dolayısıyla internet şebekesini kuracağız. Görüşmeler ve yazışmalar ücretsiz olacaktır. Bu kuruluş vakıf kuruluş olacaktır. Vakıf kuruluşlar cep telefonlarını ve bilgisayarlarını halka bedava denecek kadar ucuz satacaklardır.

Gelip Arapça öğrenip kendi diline çevirenlerin din ve inanışlarına karışmayacağız, onları mü’min veya müslim etmeye çalışmayacağız. Bizim onlardan istediğimiz sadece halkın Kur’an’ı internetten takip etmeleri için halka yardım etmedir. Bunlardan teknik bir şekilde yararlanacağız. İşte böylece Kur’an’ın yeryüzünde bin yerde her bölgede bir temsilcisi bulunmuş olacaktır.

Bunun dışında İstanbul’da ve Mekke’de her devlete bir ilçe kurma imkanını sağlayacağız. Biz de onların ülkelerinde ilçeler kuracağız. Karşılıklı diyalog doğacaktır. Zorlama yoktur ama bu yeni dünya düzeninde Kur’an tüm insanlığa ulaşmış olacaktır. Teorik olarak geliştirdiğimiz herkese aş ve herkese iş düzenini tüm insanlara uygulamalı olarak göstererek anlatmış olacağız.

Şimdi düşünelim...

Bu düzende tüm insanlar bilgisayara sahip, herkes hiçbir masraf yapmadan dünya ile irtibatta. İsterse Kur’an sitesini açıyor ve kendi diliyle takip edebiliyor. Bankaya vardığı zaman “Adil Düzen”e göre alışveriş yapabiliyor, selem senedini kullanıyor.

İşte o zaman o insanlara ‘Ey Ehli Kitap, size resulümüz gelmiştir’ diye hitap etme imkanına sahip olacağız. Kur’an’ın mucizesi o zaman da yeniden ortaya çıkacaktır.

İşte şimdi bu seminerleri uygulama yapmak üzere takip edenler, bu âyetin emrini yerine getirmek ve insanlığa tebliğ etmek için hazırlanmaktadırlar.

Burada şunu belirtmek isterim ki, bu seminerler güncelliğini koruyarak devam edecektir. Bugün biz yazıyorsak yarın sizler yazacaksınız ve internette yayınlanacaktır.

Bu seminerlerimizin sonraki şekli şöyle olacaktır.

  1. Yeryüzünde ona yakın rasih olacak, her biri Kur’an’ı ayrı ayrı yorumlayarak seminer yapacaktır.
  2. Her ülkede bu on rasihi takip eden rasih olacak, Kur’an’ı kendi ülkelerine göre yorumlayacaklardır. Halk Arapça yazılmış insanlık rasihlerinin yorumlarını değil, kendi dilleri ile yazılmış olanlarını okuyacaklardır. Bunları fakihler takip edecektir.
  3. Her ilde fakihler bulunacak, her biri ülkedeki rasihlerden birini seçecek, onlar rasihlerin haftalık seminerlerini halkın anlayacağı dile çevireceklerdir. Bunları ehl-i zikirler okuyacaktır.
  4. Bucaklardaki zakirler ise artık kitaplardan seminerleri okumayacaklar, özetleyip anlatacaklardır. Reşat Nuri Erol şimdi Üsküdar’da bunu yapmaktadır.

İşte, insanlık bu organizasyona ulaştığı zaman Kur’an’ın “Kad caeküm rasûlünâ” hitabı tamamlanmış olacaktır. Yenibosna’da Lütfi Hocaoğlu ve arkadaşlarının hazırlamakta olduğu Ruhu’l-Kur’an programı rasihlerin, fakihlerin ve zakirlerin yetişmesinde yeni imkanlardan yararlanma yolunu açmaktadır.

Gelecekte artık dersler okullarda okunmayacaktır. Namazlar arası zikirde dersler yapılacak ve beşikten mezara kadar ilimler tahsil edilecektir. Bilgisayar sayesinde herkes hocalık yapabilecektir. Okullar sadece imtihanlar yapıp diplomalar vereceklerdir. Eğitim yerinden ve namazlar arası olacaktır.

Söylediklerimiz üzerinde düşünün, siz de söylediklerimizi tasdik edeceksiniz.

(RaSUvLuNAv)

“Resulümüz.”

“Resulümüz size gelmiştir.”

Resul” burada marifedir. Bu Hazreti Muhammed’dir.

Hazreti Muhammed önce kendi aşiretini inzar etmiştir. Sonra Kureyş’e hitap etmiş, tüm kentin halkına gelmiştir. Sonra Medine Devleti’ni kurmuş ve tüm Arapların resulü olmuştur. Öldükten sonra da tüm insanlığın resulü olmuştur.

Her bucak başkanı resuldür. Ne var ki bu hilafet şeklinde anlaşılacaktır. Kâinatın rabbi Allah var, O’nun yeryüzündeki halifesi bucaklardır. Her bucak Allah’ı temsil etmektedir. Merkez bucaklar da Allah’ı temsil etmektedir, onlar hakim değil hadimdirler, ümme’l-kuradırlar. Başkanları da bucak halkı seçer. Yani başkanları onlar gönderir. Resulün yani Hazreti Muhammed’in halifeleridir. Bu sebepledir ki ezan ve kamette Hazreti Muhammed’in adını zikrediyoruz. Eğer bucak başkanları Hazreti Muhammed’in halifeleri olmasaydı biz o zaman kendi bucak başkanımızı zikrederdik. Bununla beraber bucağımızı kurduğumuz zaman ezan ve kametlerde bazı değişiklikler yapacağız. Onun içindir ki ezan sünnet bile değildir.

‘Namaz cemaatle farz olunca nasıl duyuralım?’ dediler. ‘Yahudiler gibi borazan öttürelim, Hıristiyanlar gibi çan çalalım’ dediler. Hazreti Muhammed hiçbirini tasvip etmedi. Gece sahabelerden biri rüya gördü. Bugünkü ezana yakın ifadeler kullanıldığını gördüğünü anlattı. Hazreti Peygamber de tasvip etti. Ezan böyle doğdu. Sonra değişiklikler yapılmıştır. Bu şunu gösterir ki, ezan üzerinde  değişiklik yapmak bucaklar için caizdir.

Biz şunları öneriyoruz.

“Allah’tan başka ilah yoktur” dediğimizde, “Muhammed Allah’ın resulüdür” demeden önce “Eşhedü enne el-Kur’an’e kitabullah” dememiz gerekir. Çünkü biz önce Kur’an’a inanır, ondan sonra Muhammed’in resul olduğuna inanırız. Kur’an’da bu sıra gözetilmiştir. Kitapları ve resulleri zikretmektedir.

Ondan sonra “Muhammeden resulullahi ve enne Hasan imamuna” demiş olmamız gerekir. Beş vakit namazı böyle kılmamız gerekir. Bu eğer namaz kıldıran aşiret başkanı ise böyle yapılır. Baştan bizi yadırgayacaklar, herkes bizi tecrit edecektir ama sonra herkes bunu böyle yapacaktır.

Böyle bir ezan ve kamet okunması ise artık aşiretin oluştuğunu ifade eder. Bunun için on aile olarak bir araya gelmemiz ve birinin başkanlığında karar kılmamız gerekir. Beş vakit namazı da o kıldıracaktır. Bugün olduğu gibi başkan yerine daha iyi kıraat yapanın namaz kıldırması yanlıştır. Aşiret mensubu olmayanlar aşirete namaz kıldıramazlar. Aşiret başkanı yoksa, aşirette en kıdemli olan kimse imam olur.

Cuma namazı kılınırken veya cuma namazında ezan ve kamette “Eşhedü enne Muhammedün rasulullah ve enne  fulanu emiruna” dememiz gerekir. Bu suretle bucağı kurmuş ve başkanımızı seçmiş oluruz.

İşte, yeryüzünde hayatta olan başkanlarla beraber Hazreti Muhammed’in adını zikretmekle tüm ehli kitaba yani başkanlara resul gelmiş olur.

(YuBayYıNu LaKuM)

“Size beyan ediyor.”

Beyan etme” zaten mevcut olan bir şeyi ortaya çıkarma demektir.

Peygamberler yeni şeyler icad etmezler, sosyal kanunlar olarak mevcut olanları açıklarlar ve ortaya çıkarırlar.

Evinizin bir yerinde evin anahtarı saklanmıştır. Dışarı çıkacaksınız ama anahtarın nerede olduğunu bilmiyorsunuz. Arasanız bir günde bile bulamazsınız. Cebinizdeki telefonla eşinize telefon edersiniz. O size anahtarı filan yere koydum der, siz de gidip alır, dışarıya bir dakika içinde çıkarsınız. İşte, eşinizin size anahtarın yerini göstermesi “beyan”dır.

İlâhi kanunlar zaten vardır. Kitaplar ve peygamberler onu “beyan” ederler.

“Adil Düzen” de böyledir.

Kur’an’dan öğrenilmiştir. Ne var ki artık aklımız da onu bilmektedir.

Neden?

Çünkü gittiniz, kitabı kaldırdınız ve gördünüz ki; yukarıdaki örnekte anlatıldığı üzere, eşinizin tarif ettiği yerde anahtar vardır. Ondan sonrasında artık eşinize gerek kalmamıştır. Onun sözlerine inanmanız gerekmeyecektir. Ama baştan telefon ettiğiniz zaman eşinizin söylediklerine inanmak zorundasınız. Çünkü inanmanızda bir zarar yoktur.

İşte, biz de peygamberlerin beyanına inanırız ve onu uygularız. Sonra doğru söyleyip söylemediğini tahkik ederiz.

Eşimizin söylediği anahtar yerinde bulunmazsa telefon eder ve anahtar yok deriz.

(GaLAy FaTRaTin MiNa elRuSUvLi)

“Resullerin fetreti üzerine size beyan eden resul gelmiştir.”

Buradaki “Alâ” “beyan”a da taalluk eder, “caeküm”e de taalluk eder. Size fetret üzerine beyan eder, yahut fetret üzerine gelmiştir anlamlarına gelir. Her iki manâ da doğrudur.

Hazreti İsa’ya kadar peş peşe nebiler gelirdi. O zamana kadar insanlık hiçbir dönemde fetret devrinde olmamıştır. Oysa Hazreti İsa’dan sonra aradan 600 yıldan fazla zaman geçtiği halde bir resul gelmemiştir.

İşte şimdi “er-Resul” geldi denmektedir.

Hazreti İsa beklenen son peygamberden önce gelen peygamberdir. Adeta ikisi birden son peygamberdir. Yeryüzünün düzeni bu iki son peygamber tarafından düzenlenmiş olacaktır. Dolayısıyla Hazreti Muhammed fetret üzerine gelmiştir.

İkincisi ise; her devirde peygamber gelip açıklama yapardı. Oysa Hazreti Muhammed’den sonra böyle vahiy alan bir peygamber gelmeyecektir. İnsanlık daima fetret içinde olacaktır. Son resul tüm insanlığın resulü olacaktır. O’nun halifesi olacak olan bucak başkanları yoluyla tüm insanlara Hazreti Muhammed resul olarak gelmiştir.

Bu âyetten dolayıdır ki Kur’an’dan sonra gelen en büyük delil Sünnet’tir. Kur’an ve hadisler Hazreti Muhammed aleyhisselâmı örnek insan olarak anlatmaktadır. Kur’an’ın istediği insan olmaya örnektir. Örnek insanın modelidir. Bir kişi olarak modeldir. Bir mübelliğ olarak modeldir. Bir başkan olarak modeldir. Allah O’nu öyle yaratmış ve bize örnek yapmıştır. Biz Kur’an’ı ancak onun hayatı ile anlarız. Bu durum Hazreti Muhammed’in üstün insan olmasından değil, tam tersine Hazreti Muhammed’in vasat insan olmasındandır.

Hazreti Muhammed neden en üstün vasıfları ile yaratılmamış da normal insan vasıfları ile yaratılmış? Çünkü o bize örnektir.

İmam Hatip Okulları yeni açılmıştı. Ben İstanbul’da üniversite talebesi idim. Artvin’den bir köylümü getirdim, okula kaydetmek istedim. Kaydetmediler! Hocalara dedim ki: Hazreti Peygamber kendisine gelen müracaatı hiç reddetmezdi, siz bahanelerle reddediyorsunuz. Bana cevap verdiler: O peygamberdi!

İşte, insanlar bunu demesinler diye, Allah Hazreti Muhammed’i vasat bir insan olarak yaratmıştır. Birçok kimse Hazreti Muhammed’i insan üstü vasıfları olan kişi olarak anlatmağa çalışmaktadır. Hazreti Muhammed ameli salihle büyük olmuştur. Yoksa o doğrudan bir insandan başka bir şey değildir. Herkes Kur’an’ın istediği şekilde yaşarsa, O’nun yaptıklarını yaparsa, o da o mertebelere yükselebilir.

İşte, Hazreti Muhammed bilhassa tebliğ hususunda örnek bir resuldür. Cuma imamlarının hepsi O’nun gibi olmalıdır, O’nun halifesi olarak da görevleri yerine getirmelidir.

Kur’an kıyamete kadar sürecek olan bir uygarlık öğreticisidir. Bugünkü teknoloji ile ulaştığımız seviyede artık Kur’an hayatını tüm insanlık olarak yaşayabiliriz.

Bundan önce, “size kitab ve nur gelmiştir” denmişti.

Şimdi de “beşir ve nezir”den bahsetmektedir.

Topluca yaşamanın iki mesnedi vardır.

-Biri kurallardır, şeriattır, kanunlardır.

-Diğeri de yöneticidir, başkandır, imamdır, resuldür.

Bu âyet de yöneticiden bahsedecektir.

İslâm/barış düzeni son derece basit ve sade bir düzendir. Ocak ve bucak gibi küçük topluluklar oluşturulmaktadır. Her topluluk kendi kanunlarını kendisi yapıyor. Sonra kendisinin biat ettiği başkana uyuyor. Beğenmezse ocağını ve bucağını değiştiriyor. Dolayısıyla başkanını da değiştiriyor.

Fitr” iki parmak arasındaki boşluktur. Baş parmakla işaret parmağı arasında bulunan boşluktur. Diğerleri bitişik olduğu halde onda aralık vardır.

Fetret” vahyin kesildiği devredir, peygamberlerin gelmediği devredir.

İnsanlık bin sene fetret devrinde olmuştur. Bin sene evvel içtihat kapısı kapatılmış, vahiy de kesilmiş ve şeriat/içtihat bakımından fetret devrine girilmiştir. Batı’nın ulaştığı sanayi döneminde şaşkına dönülmüştür. Batı, “ekseriyet sistemi kuralları” gibi saçma ve gülünç kurallar ile çağını omuzlamaktadır. Müsbet ilimlerin bu kadar ilerlemiş olduğu bir dünyada işsizliğe hâlâ çare bulunamamıştır, teröre çare bulunamamıştır.

İlim sömürmek için ve fitne çıkarmak için kullanılmaktadır. İşte ilim bunun için yeterli değildir. İlim ne yapılacağını öğretmez, nasıl yapılacağını öğretir. İman olmazsa insanlar ilmi sömürmek için ve azdırmak için kullanırlar. İlim kadar imana da ihtiyaç vardır.

İlmin uygulanması için bir örgüte ihtiyaç vardır, inanmış âlimlerden oluşan bir örgüte ihtiyaç vardır. Bu örgüt sayesinde insanlar sanayi döneminin hukukunu bulacaklardır.

İşte şimdi o dönemde yaşıyoruz.

Tarım dönemi hukuku uygulanamaz haldedir.

Henüz sanayi dönemi hukuku da gelmemiştir, gelememiştir.

“Akevler Adil Düzen Çalışmaları” internetle yayılacak ve insanlığa ulaşacaktır. Her yerde insanlar kendi kendilerine bu internete girecek ve resulün halifesi olduklarını idrak ederek Hazreti Peygamber gibi davete başlayacaklardır. Bu davetin sonunda dünyanın her yerinde önce “Adil Düzen Semtleri” doğacaktır. Kooperatifler kurulacak. Semtlerin bakkalı olacak, işyerleri olacak, bunların senetleri olacak, tüccarları olacak. İşte bu bakkallar sonra iller seviyesinde birleşecekler, sonra ülkeler seviyesinde birleşecekler, sonunda insanlığı oluşturacaklardır. Bunu bizim bu mütevazi ama iddialı “Kur’an ve İlim Seminerleri” yapacaktır.

Bundan başka bir çözüm yoktur.

Resul” bizim için usvedir, örnektir. Ne var ki uydurma hurafelerle donatılmış resul değil, tarihî resul bizim için usvedir.

Bunun için Kütüb-ü Sitte’yi esas alarak Hazreti Muhammed’in tarihî şahsiyetini ele alacağız, onu insan üstü yapan hurafelerden arındıracağız.

Bunu nasıl yapacağız?

Kur’an’la ve müsbet ilimle yapacağız. Sonunda her mezhebin bir hadis kitabı olacaktır. Ayrıca icmalarla kesin olanlar bulunacaktır.

İşte o hadislerde anlatılan Hazreti Muhammed bizim için usve olacaktır.

Daha ne kadar çok yapılacak işler olduğunu hep beraber görüyoruz; görüyorsunuz.

Bunun tasası bize düşmez. Biz bizim gücümüz neye yeterse onu yapacağız.

Bundan sonrasını ve geri kalanını yapmak bize değil O’na aittir.

(EaN TaQUvLUv)

“Söylersiniz diye”

“Anneniz öldü. Üzülürsünüz diye söylemeden çekindim” dersiniz. Yahut “Anneniz öldü. Üzülmeyesiniz diye söylemedim.” Burada En'le gelen cümle böyledir.

Söylemeyesiniz diye şimdi size resul gelmiştir.

Söylersiniz diye şimdi size resul geldi.

Aynı manaya gelir.

Söylemeye hakkınız olur.

Evet, 1400 sene önce Hazreti Peygamber gelip insanlığı hidayete götürdüğü halde, şimdi kimse gelmiyor. Beklenen Mehdi ve Hazreti İsa da ufuklarda görülmüyor. O zaman siz dersiniz ki; 1400 senedir Allah insanlığı unuttu, insanlık da onu unuttu, azdı.

İşte şimdi ufukta “Adil Düzen”le insanlığı kurtuluşa erdirme durumu gözüktü. Yeni peygamber yok ama onun halifeleri vardır. Onlar onun söylediklerini söylemekte, onun yaptıklarını yapmaktadırlar. Bunların söyleneceği güne çok yaklaşmış bulunuyoruz. Artık bize kitap gelmedi, bize nezir gelmedi diyemeyeceksiniz. Bugün yeryüzüne F. Gülenciler yayılmışlar her yerde okul açmışlardır. Zenginlerden para alıyorlar. Fakirlerden de kabiliyetli olanları parasız okutuyorlar. Okulları vasat okullarından daha ileri durumdadır.

Gelecekte ne/ler olacaktır?

Bu okullar daha ilmî olacaktır. Batı’nın bâtıl inanışlarını değil, yalnız müsbet ilimlerini okutacaktır. Bu okullar ana okulları seviyesinden başlayacak, ilk, orta, yüksek ve akademik seviyelere kadar ulaşacaklardır. Okullar lâik okullar olacaktır, yani o devletin müfredatı ne diyorsa onu okutacaklar ama ayrıca İslâm’ın fiziğini, kimyasını, matematiğini Arapça tedris edeceklerdir; isteyenler tedris edecektir.

Bunu yapan yalnız F. Gülenciler olmayacak, onlara benzer on kadar kuruluş olacaktır. Süleymancılar ve Millî Görüşçüler rahatlıkla bu yarışa katılabilirler.

Bu nasıl yapılacaktır?

Önce semt kooperatifleri kurmak ve yaygınlaştırmakla olacaktır. Millî Görüşçüler ve Nurcular bugünkü çalışmaların temelini Akevler’de attılar, başlangıçta Akevler ile birlikte çalışmaya başlayarak Kur’an’a yaklaştılar. Sonra onlar cari sistemle bu işleri yaptılar. Buna o zaman gerek varmış ki Allah izin verdi. Gelecekte ise ya Akevler düzelecek ve yeni hamle yapacak, ya da yeni Akevler bu işi yapacaktır. Bunun gibi Millî Görüşçüler de F. Gülenciler de mecburen böyle olacaklar veya yok olacaklardır.

(MAv CAyEaNAv)

“Bize ciet etmedi.”

“Bize gelmedi.”

İnsan topluluk içinde yaşayacak şekilde yaratılmıştır. İnsan topluluk içinde kişiliğini koruyarak yaşar. Bunun için borçlu ve alacaklı olur. Anne karnına düştükten sonra onun hukuku doğmaya başlar. Anne babası onu dünyaya getirip büyütürler. Onbeş yaşına kadar anne babasının yardımı ile yaşar ve gelişir. Böylece borçlanmış olur. Ne var ki bu borçlanma anne babasına karşı değildir. Çünkü anne babasına karşı olabilmesi için anne babanın bebek olması ve onları emzirerek büyütmesi gerekir. İnsanlığa borçlanır. Çünkü anne babası da dedelerine borçlu idiler, onu ödediler. Kendisi de evlenip çocuklar yetiştirerek borcunu ödemiş olur. Diğer taraftan olgun hâle geldiklerinde kendileri anne babalarına bakarak alacaklı olurlar. Yaşlanınca da onlara borçlarını öderler.  Bu sosyal hak ve borçlardır. Ayrıca bugün kimse kendi ürettiğini tüketmez. Çalışır ve alacaklı olur. Sonra başkalarının ürettiği malları almak suretiyle alacağını alır. Buna “ekonomik hak ve borçlar” diyoruz.

İşte, insan bu haklara riayet edecektir. Ne var ki bunların neler olduğunu nasıl bilecektir. İşte insana bunu bildiren öğretmenler vardır. Onlar kişilere senin şu şu borçların var. Evleneceksin, borcunu ödeyeceksin, en az üç çocuk büyüteceksin. Şu malı aldın, ona karşılık şu kadar saat çalışman gerekir. İşte bunları diyecek kimselere ihtiyaç vardır.

Üç mezhep vardır.

Eş’airlere göre, mezhebinden bir öğretmen ona söylemedikçe insan hiçbir şey yapmakla yükümlü değildir. Hiçbir hakkı da yoktur.

Mu’tezile mezhebine göre öğretmene gerek kalmadan insan doğuştan hak ve görevlere sahiptir.

Matüridilere göre ise insan doğuştan hak sahibidir. Birisinin bildirmesi gerekmez. Görevler de böyledir. Ne var ki bir öğretmen bulunmadığı takdirde bilmedikleri hususlarda mazurdurlar. O sebeple bir öğretmenin gelmesi gerekmektedir.

İşte, Kur’an’ın bu âyeti Matüridi mezhebine delil olmaktadır.

(MiN BaŞIyRın Va Lav NaÜIyRin)

“Beşir veya nezirden kimse gelmedi.”

Nekreden önce gelen "Min" türde teb’iz içindir. Marifeden önce gelen “Min”, bireyin cüzlerini teb’iz içindir. Yani beşirlerden kimse gelmedi, nezirlerden kimse gelmedi. Böyle dersiniz diye size resulümüz  gelmiştir.

Firmanın adını söylersiniz. Böyle yaptı dersiniz ama yapan firma değil onun temsilcisidir. Resulümüz gelmiştir demekle kendisinin gelmesi gerekmez, risaletin gelmesi yeterlidir. Bu sebeple “size Muhammed gelmiştir” denmiyor, “resulümüz gelmiştir” deniyor.

Evet, bucak başkanları resulün halifesidirler, Hazreti Muhammed’in değil. Onlar  Allah’a karşı sorumludurlar, Hazreti Muhammed’e karşı değil.

Bunu daha açık bir şekilde ifade edelim.

Bir devlet görevlisi gelir ve sizinle bir anlaşma yapar. Sonra o gider başka görevli gelir. Siz yeni görevliye muhatapsınız, borcunuz varsa ona verirsiniz. Ben seninle anlaşma yapmadım, o gelsin diyemezsiniz. Çünkü sizinle anlaşan memur değil devlettir. Memur onun temsilcisidir. Resul de böyledir. Hazreti Muhammed’in risaleti devam etmektedir ama artık resul olan o değil, şimdiki başkanlardır. Hazreti Muhammed’e izafe edilen üsve yani örnek olması hasebiyledir, yoksa yetki hususunda değildir.

Yani bir bucak başkanının resul olabilmesi için Hazreti Muhammed gibi risaleti yerine getirmesi gerekir. Hazreti Muhammed bir metredir, bir ölçüdür. Hazreti Muhammed fail veya hakim değildir. Ona insan üstü ve farklılığı ifade eden ünvanlar vermek küfre kadar varan haramdır. “Hazret” demeyi de bu sebeple ben mekruh görürüm. “Nebi Muhammed” demek, hele “Son Nebi” demek fazlasıyla yetmez mi? Ondan üstün rütbe mi vardır? Sadece “Muhammed aleyhisselâm” demek de aynı manâya gelir, yetmez mi?  

Öğretmen ne iş yapacaktır?

İnsanlara Allah’ın mesajını ulaştıracaktır, Kur’an’ı götürecektir. Şimdi bizim yaptığımız gibi yorumlar yaparak Allah’ın insanlardan ne istediğini onlara aktaracaktır. Ondan sonra da diyecektir ki: Bakınız, sizi Allah yarattı... Buralara getirdi... Bu kadar nimet verdi... Sen kendi başına gelmedin. Allah sana bu kadar insanı hizmetçi olarak verdi. Şimdi senin insanlığa ve içinde yaşadığın topluluğa borçların vardır. Onları yerine getir. Allah sana daha fazlasını verecektir. Bu “tebşir”dir. Eğer bu emirleri yerine getirmezsen şu şu kötülüklerle karşılaşırsın. Bu da “inzar”dır.

Gerek tebşir gerekse inzar hem dünya hem de âhiret içindir. Bu dünyada ve âhirette saadet için bu görevleri yerine getireceksin. Dünyada ve âhirette azaba uğramaman için de yasaklardan kaçınacaksın. İşte bu tebşir ve inzar görevimizi yerine getirmemiz için tüm dünyada organize olmalıyız.

Fethullah Gülen cemaatinin uygulaması göstermiştir ki, böyle bir örgütlenme insanlık içinde kolay olmaktadır. Ben kendileriyle ilk yıllardan itibaren (İzmir, 1961) ilgiledim. Onları ve 1965’ten itibaren Fethullah Gülen’i yakından tanırım. Başlangıçta ne kadar yoksul ve gariban olduklarını çok iyi bilmekteyim. Onlar o günkü şartlarda başlayıp da bugün bu kadar büyük başarılar elde ettiğine göre, siz daha çok ve daha büyük başarılar elde edeceksiniz. Onlar bu işi yapmazlarsa, onların başarısı da size kalacaktır.

Ne yapmalıyız?

“BİN DİL ÜNİVERSİTESİ”ni kurmalıyız. Tüm dünyadaki ilimleri Kur’an Arapçasına çevirmeliyiz. Kur’an’ı ve Kur’an Arapçasını o dillere çevirmeliyiz. Biz dünyanın her yerinden aynı dili konuşan onar aileyi getirip “Bin Dil Üniversitesi”nde eğitmeliyiz. Arapça öğretmeliyiz. Ayrıca bunlara iş verip meslekte de yetiştirmeliyiz. Ülkelerine döndüklerinde işte onlar münzir ve mübeşşir olsunlar. Bunun için Müslüman olmaları şart değildir. Kendi dinlerinde kalsınlar, yeter ki “Adil Düzen”i benimsesinler.

(FAQaD CAyEaKuM BaŞIyRun Va NaÜIyRun)

“Size şimdi beşir ve nezir gelmiştir.”

Bundan önce de “Caekum” denmiş, orada “Kad” ile bağlanmıştır; burada ise “FeKad” ile bağlanmıştır. “Fa”nın manâsı süreklidir. “İn Ci’te Ükrimüke” dersem, gelirsen bir defaya mahsus olmak üzere ikram ederim demektir. “İn Ci’te Fa Ükrimüke” dersem, her gelişinde sana ikram ederim manâsındadır. Sebep-sonuç ilişkisi doğar.

Birincisinde Kitabın gelmesinden bahsetmişti. Orada “Kad” kullandı. Burada ise  beşir ve nezirin gelmesinden bahsetmektedir. “FeKad” getirilmiştir.

Kur’an bir defa indi, lafzı ve usulü ile değişmeyecek, yenilenmeyecek. Oysa risalet ise yeni başkanların seçilmesi ile yenilenecektir. Bu sebeple “Fa” harfi ile gelmiştir. Nekre olarak gelmesi de pek çok resullerin geleceğini ifade eder.

Beşir ne nezir izhar edilmiştir. Çünkü kail değişmiştir. Bir de onların bekledikleri nezir ve beşir başkasıdır, gelen başkasıdır.

(Va elLAHu GaLAy KulLi ŞaYEin QaDIyRun)

“Ve Allah kadir olandır, her şeye gücü yetendir.”

Kur’an’da âyetlerde tekrarlanan deyimler vardır. Bunlar cümle olarak çok manâları ifade ederler. Bir de bunların fıkhi manâları vardır. “Allah her şeye kadirdir” ifadesi biraz farklı deyişlerle 39 yerde geçmektedir. Bundan evvelki “caeküm” âyetinde bir âyet sonu terimi yoktur. Burada vardır.

Ve” harfi “Lillahi Mülkü’s-Semavati ve’l-Erdi”ye atfetmektedir. İkisi de isim cümlesidir. Böylece iki âyeti de birbirine bağlamaktadır. Orada “Masir O’nadır” denmiş ve marife getirilmiş, burada ise nekre getirilmiştir.

Kadir”i gücü yeten anlamında olmayıp ölçülendiren anlamında olarak alırsak, Allah her şeyi ölçülü yapandır anlamına gelir.

Takdir” planlamadır. Canlılar karşılarına çıkan imkanları değerlendirirler. Plan veya projeleri yoktur. İlk insanlar da hayvanlar gibi plansız projesiz işler yaparlardı. Allah ise takdir etmiş ve insanları adım adım gidecekleri yere götürmüştür.

  1. İlk insanı meyvecilik yapacak şekilde yarattı. O dönemin insanları yaz kış meyve veren yerlerde hayata başladılar. Bugün bu yerin Nil nehrinin çıkış yerlerinde bir yerde olduğu bilinmektedir. Havalar soğuyup yüksek yerde yaşayamayınca, Nil’i takip ederek aşağıya indiler. İşte bu Allah’ın takdiri ile olmuştur.   
  2. Aşağıya doğru inince yaz kış meyve veren ağaçlar kalmamıştı. Bu sefer ceviz ve fındık ile benzeri meyveleri toplamaya başladılar. Ne var ki bunların taşınması gerekmektedir. Bunun için sepet yaptılar, çuval yaptılar.
  3. Havalar soğudu, nüfusları çoğaldı ve artık meyve ile geçinemediler. O zamana kadar yemekleri ateşte pişirmeyi de öğrenmişlerdi. Bu sefer balıkları ve etleri pişirerek yemeye başladılar.
  4. Avın peşine takıldılar, yabani hayvanları avlamaya başladılar, dünyaya yayıldılar. Bütün bunlar doğa kanunlarına ve şartlara göre oluştu. Bu kendiliğinden olmadı. Bu şekilde planlanmış ve o şekilde olmuştur.

Yani Hıristiyanların Hazreti İsa’yı tanrılaştırması da takdir-i ilâhidir. Pavlus Hıristiyanlığı bozmasaydı Roma ona sahip çıkmaz, bu sefer Hıristiyanlık yeryüzüne yayılmazdı. Geçmişte olanlar hep takdir-i ilâhidir, hepsi hayırdır. Geçmişte yapanlar hep hayır yapmış değildirler. Onların içindekilerin çoğu kötü niyetli olabilir. Onlar günahlarının cezasını çekebilirler. Diğer taraftan iyi niyetle kaderi değiştirmek isteyenler de olabilir. Onlar kaderi değiştiremezler ama sevaplarını alırlar.

Bunu çok iyi anlamak için bir kabın içindeki suya bir damla boya damlatırsanız moleküller istediği yere gidebilirler, dolaşmakta tamamen serbesttirler. Ne var ki kabın dışına çıkamadıkları gibi bir yerde toplanıp yığılamazlar, sıcaklık ve basıncı değiştiremezler, yoğunlukları farklılaştıramazlar. Ama kendileri hürdürler. Kader içinde insanlar da böyledir. Kader değişmez ama insanlar istedikleri gibi hareket ederler.

Kur’an bundan sonra neler olacağını bildirmektedir.

  1. İsrail oğulları Filistin’de toplanacaklardır. Mevcut yurtları onların olacaktır.
  2. Hıristiyanlar ve Müslümanlar daima süper güç olmaya devam edecek, iktidar aralarında devredip duracaktır.
  3. Kur’an düzeni yeryüzüne hakim olacaktır. “Adil Düzen” gelecektir.
  4. Savaş kıyamete kadar devam edecek, sürekli barış hiçbir zaman olamayacaktır.

Tarihî olaylar takdiri ilâhi olduğu için kimse değiştiremez. İnsanlar iyi veya kötü olarak hareket ederler ve en sonunda onlar ona göre cezalandırılırlar ve mükafatlandırılırlar. Tarihin akışı değişmez.

Tarihte örnekler vardır. Yaşlanmış topluluk mutlaka değişecek ve yenilenecektir. Bunu kimse durduramaz. Ne var ki değişmeyi ortaya koyanlar varsa, halk da bunlara uyarsa, değişme kansız olur. Değişmeyi ortaya koyanlar yoksa veya halk bunlara uymazsa, o zaman değişme kanlı olur.

Meclis’te tartışma olur. Birileri Cumhuriyet’i istemezler veya Medeni Kanun’u istemezler. Mustafa Kemal bakar ki iş kötü, Meclis kendi iradesiyle bu işi başaramayacak; “Bu olacak ama bazı başlar gidecek!” der ve bu uyarı üzerine başlar gitmeden olması gereken olur. Burada karşı gelenler samimi idiler. Onlar kaderi bilmiyorlardı. Kendilerine göre gerçeği savunmuşlardır. Niyetleri böyle ise cennete giderler. Mustafa Kemal de bilgisi dahilinde kadere uymuş olabilir. O da cennete gidebilir.

İşte, “Allah her şeye kadirdir” derken  Ehl-i Kitaba yani Hıristiyanlara, Müslümanlara, Budistlere, Hindulara, sağcılara, solculara bunu söylemektedir.

“Adil Düzen” takdir-i ilâhidir. Kâfirler hoşlanmasa da “Adil Düzen” gelecektir. Kanlı veya kansız olması sizin elinizdedir; başlar uçar veya uçmaz...

Burada bu vesileyle önemli bir hususa daha işaret etmek isteriz. “Adil Düzen” Kur’an düzenidir; bizim anladığımız Kur’an düzenidir. Mutlaka bizimki doğrudur demiyoruz. Siz bizden daha iyi Kur’an’ı ve Tevrat’ı anlarsınız, ilâhi düzen olarak o gelir. Diğer kitaplardan söz etmedim, çünkü onlar şeriat kitapları değil tarikat kitaplarıdır.

 

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL

www.akevler.biz (0532) 246 68 92

 

 

 

KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ-610/ADİL DÜZEN DERSLERİ-440    07 Mayıs 2010

 

ELEKTRİKTE VE EMLAKTA

ARZ-TALEP SORUNLARI VE

ÇÖZÜM ÖNERİLERİMİZ…

Sağlıklı ekonomi sistemi serbest arz ve talep kanunlarının çalıştırılması ile olur. Uygarlaşma serbest arz ve talep kanunlarını çalıştırmadır. Depo edilemeyen değerler, sayıları yeter derecede olmayan malların arz ve talebi gerçekleştirilemez, yani serbest piyasa fiyat, kira ve ücretleri oluşamaz.

“Adil (Ekonomik) Düzen” bunları da serbest arz ve talep sistemine getirme düzenidir.

Örnek olarak elektriği ele alalım.

Elektrik depo edilemediği için üreticiler ne kadar enerji üreteceklerini bilemezler. Tüketiciler de ne kadar enerjiyi tüketeceklerini bilemezler. Serbest fiyat oluşamaz. Dolayısıyla tekel zorunlu olur. Ya devlet üretir ve istediği fiyatla satar, ya da tekel sermaye üretir ve istediği fiyatla satar.

Türkiye gibi sermayenin emrindeki devletlerde ise bakana fiyatları koyma yetkisi verilir, o fiyatları koyar. Özel teşebbüs ama devlet emrinde. Bu sistemde de halk ezilir.

Bugün petrol ve elektriği maliyetlerinin birkaç katı pahalı olarak kullanıyoruz. Enerji pahalı olunca maliyetler pahalı olur, ürettiklerimizi satamayız ve işsizlik ortaya çıkar.

 

“Adil (Ekonomik) Düzen”de bu sorun şöyle çözülür.

Devlet tarihlere göre elektrik senedi çıkarır. Bunları enerji üretim santrallerine verir. Santraller bunları satarak hangi tarihte ne kadar elektrik üreteceğini yılbaşında öğrenir. Ona göre hazırlık yapar. Halk da günü geldiğinde çok önceden satın aldığı elektriği tüketir.

Evet, elektrik depo edilemez ama elektrik senetleri depo edilebilir. Miktarları ile arz ve talep kanunları doğar. Borsa elektrik senetleri alıp satar. Senetler çoğalınca fiyatları düşürür, seneler azalırsa fiyatları artırır. Böylece üretici borsaya senetleri satarak ne üreteceğini bilir. Tüketiciler de senetleri alarak dengeyi sağlarlar.

 

Arz ve talep kanunlarının çalışamadığı bir alan da kiralardır. Bazen aylarca, hattâ yıllarca kiralık ev ararsın ama bulamazsın. Bazen de kiralık bir daire yıllarca kiracı bekler. Sonra kiracı ve kiralayan o kadar azdır ki, kiracı ile kiralayanın pazarlık yapma gücü yoktur. Durum böyle olunca, o zaman da serbest arz ve talep kanunları çalışmaz.

Bunun için “Adil (Ekonomik) Düzen”de bulunan çözüm şudur.

Belediye iki çeşit senet çıkarıyor. Biri “imar senedi”dir. Bunları bakkallara dağıtıyor Kiracılar bakkallardan bu senetleri alarak komisyonculara bu senetleri ödüyorlar.

Belediye ikinci tip bir senet daha çıkartıyor, bu da kira senedidir. Komisyonculara verilir. Onlar mal sahiplerine bu senetle kiraları öderler.

Yani mal sahipleri kiracılara değil komisyonculara kiralar ve kira senedini alırlar. Kiracılara ise aynı miktarda imar senediyle kiralarlar. Komisyoncular kiraları imar senedi cinsinden tahsil eder, kira senediyle ödeme yaparlar; kendileri de %2 komisyonlarını alırlar.

Kiralanan daireler çok, kiraya verilen daireler daha azdır. İmar senedi ile kira senedi fiyatı arasındaki farkla kiralanmamış dairelerin sahipleri de kiralarını alırlar. Komisyoncular ancak kiraya verdikleri dairelerden %2 alacaklarından ucuza kiralayacaklardır. Komisyonculardaki rekabetten dolayı da mülk sahipleri en fazla kira ile kiralamaya çalışacaklardır. Arz ve talep kanunları bu şekilde oluşacaktır.

 

Bu konular her Pazar günü saat 11 ile 14 arası Medhal’de yaptığımız seminerlerde işlenmektedir. Daha fazla bilgi almak isteyenler seminere gelebilirler. Bizi kritik ederek yardımcı olurlarsa kendilerine dua ederiz.

Bu seminerlerde yalnız kira sorunu değil tüm ekonomik sorunlar tartışılmaktadır.

Faizli sistemi ezberlemek için Amerikalara gidiyorsunuz ama “Adil (Ekonomik) Düzen” üzerinde çalışmak için İstanbul Esenler’e zahmet edemiyorsunuz!..

Sonuçları siz takdir edin...

Henüz çözemediğimiz sorun vardır.

Bu yolla boş evler olacak ama kiraya verilmemiş ev olmayacaktır. Boş evler azaldıkça kiralar artacaktır. Bu durum kiracıları zor durumda bırakmaz mı? Sonra boş evlerin bulunması israf değil midir? Yeni evler nasıl yapılacaktır? İnşaatta arz ve talep kanunları çalışır mı gibi sorunlarla karşı karşıya kalırız. Bunun için çalışmalarımıza katılmanız gerekir.

 

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL

www.akevler.biz (0532) 246 68 92

 

 

 

KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ-610/ADİL DÜZEN DERSLERİ-440    07 Mayıs 2010

 

İSLÂM ÜLKEKERİ

ARAP ÜLKELERİNDE NE/LER OLUYOR?

Tarihteki ilk medeniyet, Hazreti Nuh’un Mezopotamya medeniyetidir. Tuğlalar üzerine yazılan kütüphaneler bugün ilk medeniyetin nasıl başladığını bize anlatmakta, Nuh Tufanı’ndan bahsetmektedir. Mezopotamya’ya sonrasında ve ona rakip olan Mısır medeniyetinde Firavunlar ehramları diktiler.

İkinci hak medeniyetini Musa peygamber İbranilerde oluşturdu. Tevrat hâlâ insanlığa hidayet etmektedir. Yunanlılar bu uygarlığı çıplak kadın heykelleri ile yaşattılar.

Nihayet Hazreti İsa geldi ve insanlığa laikliği armağan etti. Roma ve Bizans Hıristiyanlığı kabul etti ve kendi zulmü için kulandı.

Hazreti Muhammed geldi ve insanlığa İslâmiyet’i/barışı getirdi...

Sermayenin yani Yahudilerin kışkırtması ile Haçlı Seferleri tertipleyen Avrupa İslâmiyet’ten uygarlığı öğrendi ve bugünkü uygarlığa ulaştı...

 

İslâm ülkeleri ne zaman nasıl gerilemeye başladılar?

15’inci yüzyılda (1453) İstanbul fethedildi. Daha önce İspanya’ya kadar gidilmiş ve orada Endülüs Medeniyeti kurulmuş, İslâmiyet dünyanın her tarafına yayılmış, adeta tek güç olmaya başlamıştı. Avrupa güneyden Endülüs ve Sicilya’dan İslâm’ın tehdidi ile karşı karşıya iken Osmanlılar Viyana kapılarına kadar gittiler. Avrupa’nın son kalesi de düşerse tüm Avrupa İslâm ülkesi olacaktı.

İslâm medeniyeti yaşlanmağa başlamıştı. Viyana bozgunundan sonra gerileye gerileye Sakarya’ya kadar geldik. Ankara’daki Meclis’te top sesleri işitilmeye başlanmıştı. Viyana’dan beter korkulu rüyalar görmekteydik.

Avrupalılar bizi yendiler ama kendileri de perişan oldular... Bu arada Yahudiler zengin oldular ve silahla değil de ekonomi ile Yahudilerin tekel sermayesi Avrupa’yı esir ettiler... Yahudiler Avrupa ülkelerini birbirlerine düşürerek beşyüz senedir onları savaştırmaktadır. Bu yetmemiş gibi nerede ise Kilise’yi tamamen ortadan kaldıracak hâle getirdi.

Sermaye dünyanın yarısına sosyalizmi getirerek alenen dinsizlik yaptırdı.

 

Sorun olan tek halk Müslümanlardı, çünkü Müslümanların Kur’an’ı vardı.

Kur’an uygarlığın üstünde idi.

Sermaye İslâmiyet’i toptan ortadan kaldırmak istemiş, tüm İslâm ülkelerine dikta rejimlerini getirmiş, dinsizlik yaptırmıştır.

Diktatörlerin temel görevi halklarını dinsizleştirmek ve ulusları parçalamaktı...

Türkiye’de de bu siyaset uygulandı…

Sovyetler uygulamıştı…

Arapları da devletçiklere ayırmış ve her birini dinsiz kabilecilik içinde yönetiyordu...

Bu plan 1980’lere kadar iyi yürümüştü...

1980’lerin sonunda beklenmedik bir olay oldu. Sovyet Lider Gorbaçov din düşmanlığını kaldırdı. Bundan önce (1979) İran’da inkılap olmuş, Türkiye’de Millî Görüş Hareketi (1969) ortaya çıkmıştı. Son olarak Türkiye’deki 1 Mart (2003) Tezkeresi sermayenin gücünü perişan etti. ABD’de Obama’nın başkan seçilmesi, Rusya’da Putin’in alenen cephe alması, Avrupa’da Papalığın etkili hâle gelmesi sermayeyi şaşkına çevirdi.

 

Arap ülkelerinde ne/ler oluyor?

Sermayenin şimdiki planı İslâm ülkelerini kan gölüne çevirmektir. Dinsiz diktatörlerin yerini ılımlı yöneticilerle değiştirerek yeni bir şey/ler düşünmektedir. İslâm âlemini organize edip dünyaya karşı ayaklandırmayı planlamaktadır...

İşte, bugün Arap ülkelerinde oluşan olaylar bunlardır.

Mısır ordunun müdahalesi ile duruldu. Bundan hoşlanmayan sermaye şimdi diktatörleri de göndermeden huzursuzluğu yaşatmak istemektedir.

İslâm âlemi bunu anlamalıdır...

İslâmî düzen gelmelidir, İslâm/barış devlet yönetim sistemi gelmelidir...

Hulefa-i Raşidin döneminde olduğu gibi devletler teşkilatlanmalıdır…

 

Bu teşkilatlanma nasıl oldu?

Hazreti Ömer komutanlara “divan” denilen bir defter verdi. İsteyenler kendilerini bir divana yazdırıyordu. Ordular böyle oluşmuştu; demokratik ordu. Komutamlar onları atayan başkana biat ederler, halk da seçtiği komutana biat eder ve sorun çözülür.

Krallar veya diktatörler böylece ömürlerini uzatmış olurlar.

Diktatörlük kolay değildir. Hiçbir diktatör silah zoruyla diktatör olmaz. Halkın sevdiği başkanı istismar eden bir şebeke çevresini sarar ve onun adına zulmetmeye başlar. İsyanlar olunca dikta rejim ortaya çıkar.

Akıllı diktatör demokrasiye geçendir.

İnönü ve Gorbaçov böyle akıllı kimselerdir.

Bunun yanında mevcut diktatörler ölünce artık biat sistemi ile başkan seçilmelidir. Çocuklarına miras bırakma sistemine son verilmelidir. Yeni başkanı sıralama usulü ile ordu komutanları seçebilir, yahut ileride ilmî âkile oluşturulur ve onların sorumluları sıralama usulü ile başkanı seçerler.

Demek ki çözüm orduların İslâmî sistemle demokratik yoldan oluşturulmasıdır.

 

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL

www.akevler.biz (0532) 246 68 92

 

 

 

Geçmişten geleceğe: İnsan, ilim, tarih, din…

Reşat Nuri EROL

İnsan, ilim, tarih yani “geçmiş” ile “bugün” ve “gelecek” yani “yeni düzen” (Adil [Ekonomik] Düzen) ve “yeni medeniyet” (Adil [Ekonomik] Düzen Medeniyeti)…

Durumu ve genel tesbitimizi hülasa eden yukarıdaki tek cümle, bundan önce yazdığım yedi yazı ile bundan sonra yazacağım bir-iki yazının özü/özeti sayılabilir. Zaten sözkonusu yedi yazının ilkine de kısa bir “tarih özeti” ile girizgah yapmıştım. Devamında yazacaklarımda da “tarih” diyeceğim ama önce her şeyin başı olan “ilim” ile başlıyorum…

İlim, geçmişte cereyan eden olayların bıraktıkları izleri izleyerek “geçmişte neler olduğunu bulmak” ve onlara dayanarak da “gelecekte neler olacağını keşfetmektir” diye tanımlanabilir. Yani ilim bir tür gayb biliciliğidir, kehanettir, kaşifliktir desek yeridir.

Mesela, yarın saat 20.02’de güneş İstanbul’da yeni batmış olacaktır. Bunu biliyoruz.

Nasıl biliyoruz?

Çünkü şimdiye kadar yaz-kış güneşi izledik, farklı vakitlerde doğduğunu ve battığını tesbit ettik. Yıllarca yaptığımız gözlemlerde bunları öğrendik. Bu “gayb” değil midir?

Hayır, gayb değildir. Çünkü güneşin hareketi “hesabî”dir, “gaybî” değildir.

Oysa, ‘yarın şu kadar kg yağmur yağacak’ diyecek kimse yoktur; ‘yarın sağanak yağmur yağacak’ diyebilirsin ama kilogramını veremezsin. İlim işte bunları bilmektir.

***

Tarih ilmi de geçmişte cereyan eden olayları inceler, ‘geçmişte şu oldu, şu oldu’ der; ‘bu bilgilere istinaden bundan sonra da şu olacaktır’ denir. Ama tarihe istinaden ‘gelecekte şöyle olacaktır’ demek çok daha zordur. Çünkü sosyal konularda “hesabî” olanların yanında “gaybî” olan pek çok olay vardır. Bununla beraber “ihtimaliyat hesapları” da kesine yakın bilgiler verir. Örnek olarak, bin iki yüz defa zar atsam, “yek” gelme ihtimali altıda bir olduğu için iki yüze yakın bir sayı elde ederiz.

Tarih kitapları çok şaşırtıcı uydurmalarla doludur. Örnek olarak iki tarih kaynağını ele alalım. Eskiden kalma bir “Heredot Tarihi” var, bir de “Tevrat” vardır. Heredot tarihini Tevrat’ı taklit ederek yazmıştır. İyonya siteleri o zaman Yahudilerle meskun idi. Yunanlılar tüm faaliyetleri Tevrat’tan yani Yahudilerden öğrenmişlerdir. Bununla beraber Tevrat’ta anlatılanlar bire bir “tarih” oluyor, Heredot’un anlattıkları ise bire bir “efsane” oluyor.

O halde, gerek geçmişi doğru öğrenmek gerekse geleceği doğru bilmek için Tevrat’ı ve Kur’an’ı iyi okumak gerekir. Tevrat’ta tahrifat ve değişmeler vardır. Kur’an ise mücmeldir. Onlar birbirini teyid ediyorsa, işte onda şüphe etmememiz gerekir. İlim budur.

***

Bugünlerde “bir kitap” okuyoruz...

İleride bu kitap ve bu okuma ile ilgili daha ayrıntılı bilgi veririm, inşaallah...

Kitabın iddiası şu: Dünyadaki olaylar dinlerden gelmektedir... Kötülük ve iyilik, savaş ve barış zaten vardır; dinleri ve dinlerin yetiştirdiklerini onlar kullanmaktadır...

Şöyle açıklayalım:

-Müslümanlar İslâmiyet’e dayanarak Avrupa’nın ortalarına kadar gittiler...

-Hıristiyanlar da dinlerine dayanarak dünyayı istila ettiler...

Bu dinler gelmeseydi bu istilalar olmayacak mıydı?

Olacaktı… Ama “din” yerine başka bahaneler bulunacaktı… Okumakta olduğumuz kitap öyle diyor… Yukarıdaki yani okumakta olduğumuz kitaptaki bu tesbit ve teşhise katılmamak mümkün değildir. Bugünkü uygarlık tarihteki istilalar sonucunda doğmuştur. İnsanlarda savaşma ve istila etme psikolojisi vardır. Savaş olmak zorundadır. Savaş bir bahane ile olur. Nasıl insan yemek yemeden duramazsa, savaşmadan da duramaz.

Dinler burada “amaç” değil “araç”tır. Dinler/inançlar bunu bildikleri için; savaşı yönlendirerek savaş potansiyelini insanlık yararına kullanırlar. Batıl inanç sahipleri de bu potansiyeli değerlendirir ve kullanırlar; nitekim bugün de kullanıyorlar… (Devamı olacak…)

 

Geçmişten geleceğe: Biz ne yapmak istiyoruz?  

Reşat Nuri EROL

Önce insan dedik, insanlık dedik, insanlığın yeryüzü serüvenini değişik detayları ile anlattık, özellikle tarım döneminden sanayi dönemine geçiş süreci üzerinde durduk…

Sonra (bir önceki yazımızda) yine insan dedik, ilim dedik, tarih ilmi dedik, tarih kitapları dedik ve konuyu “din”in amaç değil araç olduğu meselesine gelip dayandırdıktan sonra, insandaki savaş psikolojisine ve savaşma potansiyeline getirdik…

***

Çinliler ile Müslümanlar arasında 751 yılında Talas’da (Kırgızistan) bir savaş oldu...

-Çinliler değil de Müslümanlar galip geldi ve insanlığın geleceği farklı şekillendi...

Aynı şekilde 1071 yılında Malazgirt’te Bizanslılar ile Türkler arasında savaş oldu...

-Müslüman Türkler galip geldi ve Anadolu ile insanlık tarihi farklı gelişti...

-Ama ne Talas ne de Malazgirt sonrasında kanlı soykırımlar olmadı… Savaş zayiatları dışında, esir edilen imparator bile Alpaslan tarafından serbest bırakıldı...

Oysa, dine inanmayan kapitalist ve komünistler/sosyalistler yani dinsizler, iki cihan savaşında insanlığa soykırımlar yaşattılar, kırk milyondan fazla insanı katlettiler...

[1071 demişken, bugünlerde 2023 vizyonu gündemde ya; acaba onların bir de 2071 vizyonu var mı, ya da 2023’e de 1071-2071-3071 yani “yeni bir medeniyet” vizyonundan bakabiliyorlar mı diye düşünmeden edemedim… Ben düşünüyorum, siz de düşünün…]

Dinler yeni insan yaratmaz, yeni topluluklar da meydana getirmezler; dinler insanları ve var olan toplulukları eğitirler, yetiştirirler, yönlendirirler, onların savaş dürtülerini “zulme” değil “adalete” çevirirler, kötülerle mücadeleye hasrederler...

İnanmayanlar kötülük cephesini oluşturur, inananlar iyilik cephesini oluşturur...

Dünya hayatı nedir?

Dünya hayatı veya dünyadaki mücadele; iyiler ile kötüler, zalimler ile adiller, savaş taraftarları ile barış taraftarları arasındaki mücadeledir, bu mücadeleden ibarettir…

Dünya hayatını böyle anlayıp anlamlandırdıktan sonra, bizi ilgilendiren ve bizim asıl amacımız olan kritik soruyu soralım ve cevabını da vermeye çalışalım…

***

Biz ne yapmak istiyoruz?

İnsanların mücadele etme ve yarışma gücünü uygarlaşmaya yani medenileşmeye ve çağımız dünyasının en önemli ihtiyacı olan “yeni medeniyet” inşa edilmesi yönüne yöneltmek istiyoruz. “Adil (Ekonomik) Düzen’in gelmesi için çile çekin, çaba gösterin, gece-gündüz çalışın, malınızla-canınızla bu amaç için cihad edin” diyoruz...

İnsanlar mutlaka sömürüye, zulme, adaletsizliğe ve baskıya karşı direneceklerdir; zaten direnmektedirler... Biz ise bu direnmeyi “Adil (Ekonomik) Düzen” için yapın diyoruz; hem de savaşarak değil, “Adil (Ekonomik) Düzen”in örnek müesseselerini oluşturarak bunu yapın diyoruz... Mücadele ve mücahedeyi önce “mallarınızla” yapın diyoruz; nitekim Kur’an da böyle yapmamızı emrediyor: Mallarınızı harcayın, nefislerinizi tehlikeye sokmayın diyor...

Biz bunları söylemezsek insanlar mafyalara, çetelere, sömürgecilere, insanlık düşmanlarına, PKK gibi anarşi gruplarına katılacak ve kendilerini de, kavimlerini de, ülkelerini de, iyi-kötü var olan devlet ve düzenlerini de mahvedeceklerdir.

İşte; 1960’larda, inanmış halkımız ve biz, artık bir çıkış yolu arıyorduk...

Kırk yıllık ateizm uygulamasına karşı çıkmaya kararlı idik ama bunu nasıl yapacaktık?

Biz o yıllarda bunun legal yoldan olmasını istedik. Millî Görüş Hareketi’nin kurucu lideri ve önderi Necmeddin Erbakan da aynı görüşte idi. Bugünkü Türkiye “O”nun ve “O”nun benzeri bir-iki liderin sağduyusu sayesinde kanlı isyan ve ihtilallere sahne olmadı. Demokrasiye geçtik ve çağdaşlarımıza nisbetle daha ileri seviyede bir devlet olduk. Bundan sonra da Kur’an ve müsbet ilimler Türkiye’yi aydınlatmaya devam edecek, Türkiye en uygar/medeni ülke olacak, zamanla muasır medeniyetin de fevkine çıkacaktır...

 

İnsanlık, ilim, İstanbul ve ÇILGIN PROJE!

Reşat Nuri EROL

Sadece dünya değil, kâinat insan/insanlık için yaratılmış; yaratan Allah… Yaradılış sonrasında yeryüzünde kendisine insanı halife kılan Allah… İlk yaratılıştan itibaren günümüze kadar insanın/insanlığın yeryüzünde yaşarken neyi nasıl yapması gerektiğini peygamber ve kitaplarla bildiren Allah… Bundan sonra artık peygamberler olmadan yaşayacağımız dönemlerde ve nice asırlarda nasıl yaşayacağımızı, doğru yolu nasıl bulup muhafaza edeceğimizi, yeni düzen ve medeniyetleri nasıl inşa edeceğimizi öğreten Allah… “Âlimler (yani ilim) nebilerin (peygamberlerin) vârisleridir” diye bildiren yine Allah

O halde “ilim” her şeyin başı, rehberi, önderi, yol göstericisi olmak konumunda ve mecburiyetinde; kendinin, dinin, siyasetin/yönetimin ve ekonominin rehberi

Başka çare, çözüm ve alternatif yok, yok, yok…

İnsanın ve insanlığın kalan ömründeki rehberi ilim ve kitap/Kur’an, yani yine Allah

İnsan/insanlık bu gerçeği bildiği, anladığı, kavradığı, idrak ettiği ve gereğini yaptığı sürece “sorun” yok; nitekim geçmişte yaşanan binlerce yıllarda da olmamış… Ama bu gerçeği unutup sırat-ı müstakimden ayrılarak yanlış, sapık, bâtıl küfür yollarına saptığında neler olduğunu tarih yazıyor; birkaç asırdan beri de insanlık bizzat kendisi yaşıyor…

Peki, yukarıda kısaca hatırlattığım bu hakikatler, bu gerçekler apaçık ortadayken; önce biz, yani Türkiye ve İslâm âlemi, sonra bütün beşeriyet, bütün insanlık ilmî, dinî, iktisadî ve siyasî meselelerini ne kadar ilim ve kitap/Kur’an merkezli çözüyor, çözebiliyor?!.

NE KADAR?!.

***

İlmî, dinî, iktisadî, siyasî ve sosyal genel durum ortada değil mi?..

Ülkemize ve dünyaya kısa bir nazar atfetmek, her şeyi anlamak için yeterli değil mi?..

Krizler ve kargaşalar, işsizlikler ve açlıklar, yokluklar ve yolsuzluklar, savaşlar ve milyonlara varan katliamlar, her türlü iktisadi ve sosyal patlamalar…

Ya da bizim her vesileyle hep hatırlattığımız üzere; hayatın ilmî, dinî, iktisadî, siyasî alanlarında, yani hayatımızın bütününde “sosyal tufanlar” yoktur diyebilen var mı?..

Anlaşıldı, ‘sosyal tufan yoktur’ diyebilen yok…

O halde “tesbit ve teşhis” konusunda anlaşabildiğimize göre…

Bir sonraki merhaleye yani “tedavi, çare ve çözümler” merhalesine geçebiliriz…

Soruyoruz… Peki, hayatın her alanındaki bu “sosyal tufanlara çare ve çözüm” olmak üzere, muhterem ve merhum Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmeddin Erbakan’ın Türkiye’ye, İslâm âlemine ve bütün dünyaya/insanlığa duyurduğu “Adil Düzen, Adil Ekonomik Düzen, Adil Düzen Dünya Medeniyeti” projeleri dışında, insanlığın kurtuluşu mesabesinde ürettiği “çılgın bir proje” bilen, gören, duyan var mı?!. VAR MI?!..

***

Bakınız, bundan önceki dokuz yazımda önemli şeyler yazmaya/anlatmaya çalıştım…

Belki, bundan sonra yazacağım birkaç yazı da bu minval üzere olacak…

Dün, İstanbul için güya “çılgın bir RANT projesi” açıklandı…

Hatırlatırım; dokuz yazımdan önce, “KİT’leri satıp yok ettiler, sıra BİT(İDO)’lerde” başlıklı dört yazı yazdım: Birkaç milyar değerindeki İDO’yu bile muhafaza edemeyen, belediye borçlarının bir yıllık faizine satan, sıradaki İGDAŞ gibi diğer BİT’leri satma hazırlığında olan kapitalist faizci zihniyet sahipleri; nasıl “Kanal İstanbul” yapacak, yapsa bile nasıl muhafaza edecek, nasıl birilerine peşkeş çekmeyecek?!.

Yine klasik ve mukadder sorularımı sorarak bitireyim: Biz kırk yıldan beri sadece İSTANBUL, sadece Türkiye, sadece İslâm âlemi için değil; bütün İNSANLIK için “nice çılgın projeler” açıklıyoruz, anlatıyoruz, duyuruyoruz, yazıyoruz… Peki, bütün İstanbul’u ve insanlığı sosyal tufanlardan kurtaracak “Adil Düzen, Adil Ekonomik Düzen, Adil Düzen Dünya Medeniyeti” dışında “çılgın projeniz” var mı?!. Var mı?!. VAR MI?!..

 

Bizim ÇILGIN PROJE/lerimiz!

Bu yazıyı yazdığım bugün 29 Nisan 2011… Bugün kısaca hatırlatacağım meseleyi 09 Nisan 2011 günü projelendirip yazmışız… Başından itibaren sadece başlığına kadar sayfada yazılanlar aynen şöyle: KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ-606 (606. seminer)/ ADİL (EKONOMİK) DÜZEN DERSLERİ-436 (436. ders) 09 Nisan 2011 / “Dünyanın Ekonomi Merkezi” ve “III. Bin Yıl Medeniyeti Baş Şehri” İSTANBUL…

Anlayanlar ve ilgilenenler için sadece konunun başlığı ve başlıktan önce yazdıklarım bile çok şey ifade ediyor ve açıklıyor… Ben bu başlık altındaki seminer/ders notlarımızın çok azından söz edeceğim; orijinal metnin tamamına www.akevler.biz sitemizin “Seminerler” penceresinden ulaşabilirsiniz… Önce genel bir bilgi: Bilenler biliyor, bilmeyenler için hatırlatıyorum; Akevler 1967’den beri 44-45 yıldır çalışıyor… Türkiye’deki ilk toplu konut projesi ve sitesi, Akevler tarafından 1967 yılından itibaren projelendirilip inşasına başlandı ve “Akevler İzmir Sitesi” olarak kuruldu… Akevler Kredi Ve Yardımlaşma Kooperatifi’nin “gaye” maddesi özetle şöyledir: “Gayemiz; çalışmada (iş hayatında) ve yaşamada (ev ve aile hayatında) birbirleriyle anlaşabilecek insanları bir araya getirmek ve aralarında dinî, ilmî, iktisadî, idarî/siyasî ve sosyal dayanışmayı gerçekleştirmektir…”

Türkiye ve bütün dünyaya örnek olan TOKİ’yi kurma fikrini Akevler’den aldığını, Merhum Başbakan ve Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, bizzat Fehmi Koru’ya söylemiştir…

TOKİ, KİPTAŞ ve diğer bütün toplu konut yapan şirket ve holdingler, Akevler’in Türkiye’deki ilk toplu konut projesini “örnek” alıp maddî olarak siteler yapıyorlar ama bu sitelere bir türlü manevî/sosyal boyut ve “gaye” maddemizde ifade ettiğim diğer “dinî, ilmî, iktisadî, idarî/siyasî ve sosyal dayanışma” özelliklerini ve hikmetlerini katamıyorlar…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemin ilk yıllarında, baş başa yaptığımız bir görüşmede şöyle demişti: -Biz KİPTAŞ olarak yüzlerce konut ürettik, siz Akevler olarak şimdiye kadar kaç konut ürettiniz?!..

Çok kısa bir cevap verdim ve kısa bir de soru sordum: -İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve KİPTAŞ’ın imkanlarını bana ver, sizin ürettiğinizin on misli konut üreteyim… Ayrıca, sizin ürettiğiniz konutlarda bizim Akevler Sitesi’ndeki gibi manevî ve sosyal boyut yok, onu da katayım… (Bk. Yukarıdaki Akevler “gaye” maddesi.)

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı R. T. Erdoğan o gün bir şey diyemedi…

Bugünkü, dokuz yıldır Başbakan olan R. T. Erdoğan da; Akevler’i başından beri bildiği; Millî Görüş Hareketi Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dan yüzlerce defa dinlediği; Refah Partisi İl Başkan Yardımcısı olarak birlikte çalıştığımız yıllardan itibaren, son yıllarda da Millî Gazete’deki bu köşede bendeniz de kendisine binlerce defa Adil Düzen, Adil Ekonomik Düzen, Adil Düzen Dünya Medeniyetiolarak tebliğ” ettiğim halde; “Bizim ÇILGIN PROJE/lerimiz”le ilgilenmemeye ısrar ve inatla devam ediyor…!!!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda İstanbul’un dört devasa sorunu vardı: SU, ÇÖP, İMAR VE TRAFİK sorunları… Su ve çöp sorunu “kısmen çözüldü” ama imar ve trafik sorunları her gün daha da büyüyerek var olmaya devam ediyor… Biz, “İstanbul’un bu sorunları” başta olmak üzere, onlarca başka sorununu da çözecek nice “ÇILGIN PROJE/lerimizi” kendisine anlattık… Sonuç alamayınca, 610 haftadan beri yaptığımız seminerlerde yazdığımız seminer notlarımızı internet sitemizde binlerce (hattâ on binlerce) sayfa olarak yayımladık… Deryaları kanalla birleştirme sevdalısı ve çılgın projecisi Başkan/Başbakan bilmezse, elbette Hak ve halk biliyor… Başkan ve Başbakan olarak “İstanbul’un trafik sorununu” bile çözemeyen çılgın projeci, uluslararası gemilerin trafik sorununu çözecekmiş!!! Dokuz yıldır elinde “anayasa çoğunluğu” olan ve “bir anayasa” bile yapamayan AKP iktidarı, şimdi “yeni anayasa” yapacakmış!!! Hadi canım sen de, hadi canım siz (AKP) de!!! “Anayasa meselesi”ni niye hatırlattım? Bizim bir de “Adil Düzene Göre İNSANLIK ANAYASASI” çılgın projemiz var… Başbakan ve AKP’liler ilgilenmiyor ama halkımızın bilgisine ve ilgisine sunulur…

 

Çılgın Proje “Adil İstanbul”, “Adil Anayasa”dır

Çılgın Proje “Kanal İstanbul” değil, “Adil İstanbul”dur; “Adil Türkiye”dir, “Adil Dünya”dır. Yani Türkiye’de, bütün dünyaya “Adil Düzen Dünya Medeniyeti Projesi” olarak örnek olacak “Adil (Ekonomik) Düzen” tesis etmektir. İstanbul, Türkiye ve dünyanın yani bütün insanlığın en acil ve bir an bile geciktirilmemesi gereken “asıl projesi” budur.

Çılgın proje “Kanal İstanbul” değil, “Adil Anayasa”dır; “Adil Türkiye Anayasası”dır, “Adil Dünya/İnsanlık Anayasası”dır. Yani Türkiye’de, bütün dünyaya “Adil Düzene Göre İNSANLIK ANAYASASI Projesi” olarak örnek olacak “bir anayasa” hazırlayıp yürürlüğe koymaktır. İstanbul, Türkiye ve dünyanın yani bütün insanlığın en acil ve bir an bile geciktirilmemesi gereken “asıl projesi” budur.

Dünya (yani bütün insanlık), kıtalar (mesela Afrika, Asya), bölgeler (mesela Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar yani Türkiye’nin tüm çevresi), birlikler (mesela Avrupa Birliği), ülkeler (Türkiye dahil, istisnasız dünyadaki bütün ülkeler), iller (doğu-batı, kuzey-güneydeki bütün illerimiz), ülkemizdeki bütün ilçeler ve bucaklar “Kanal İstanbul” değil;

“Adil İstanbul”, “Adil Türkiye”, “Adil Düzen Dünya Medeniyeti Projesi” ve “Adil Anayasa”, “Adil Türkiye Anayasası”, “Adil Dünya/İnsanlık Anayasası” bekliyor…

Yani bütün dünyada zulümleri ve savaşları, zalim yönetimleri ve yöneticileri, zalim düzenleri ve sistemleri, zalim sömürüleri ve yoksullukları sona erdirecek bir hak, eşitlik, barış ve adalete dayalı “Adil Düzene Göre İNSANLIK ANAYASASI Projesi” bekliyor…

***

“Medine Sözleşmesi/Anayasası” size bir şey hatırlatmıyor mu? Hazreti Muhammed aleyhisselâm, kıyamete kadar “örnek” alınacak “Medine Devleti”ni kurarken, her şeyden önce ve en başta ne yaptı: ANAYASA… O’ndan sonra gelen Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar, adalet merkezli bu anayasa prensiplerine bağlı oldukları oranda başarılı oldular ve hükümranlıkları devam etti; zulüm merkezli yönetime yöneldiklerinde de başarısız olup tarihteki yerlerini aldılar... Malum, “adalet” mülkün yani hükmetmenin temelidir... Yine malumdur ki, “zulüm” ile âbad olunmaz, olunamaz, olunamıyor...

Dünkü yazımın sonunda da meselenin ehemmiyetini kısmen hatırlatmıştım; bir kere daha hatırlatıyorum: Dokuz yıldır, isminde “adalet” kelimesi, elinde “anayasa çoğunluğu” olan ve “bir anayasa” bile yapamayan AKP iktidarı, şimdi “yeni anayasa” yapacakmış!!! Hadi canım sen de, hadi canım siz (AKP) de!!! “Anayasa meselesi”ni niye hatırlattım? Bizim bir de “Adil Düzene Göre İNSANLIK ANAYASASI” çılgın projemiz var… Başbakan ve AKP’liler ilgilenmiyor ama halkımızın bilgisine ve ilgisine sunulur…

Evet, aynen böyle demiş, artık meseleyi Hakka ve halkımıza havale etmiştim…

Anayasa Çalışmalarımıza 1970’li yılların başlarında İzmir’de başlamış, haftalık “Millî Görüş Açısından Anayasa Çalışmaları” seminerlerimizi bizzat bendeniz organize etmiştim; bu çalışmalarımız 12 yıl ve 610 haftadan beri hâlen İstanbul’da devam ediyor…

***

Bu vesileyle minik bir sitem ve hatırlatma/tebliğ/irşad daha:

Tam da bu yazıyı yazıyorken, bir vesileyle televizyonu açtım, kanalları gezerken, I. Oturum Müzakereleri’nde “Yeni Anayasanın Felsefesi ve Temel Prensipleri”ni müzakere eden “Abant Platformu” katılımcılarının konuşmalarına rastladım ve bir müddet izledi. Konuşmalardaki eksikliklere ve “anayasa” meselesinde asıl derde deva olacak çare ve çözümlerin dile getiril/e/memesine üzüldüm... Biz, İzmir’de 1965’ten itibaren birkaç yıl Fethullah Gülen ile birlikte çalıştığımız, son bir-iki yıl içinde İstanbul’daki en üst düzey “cemaat” yöneticilerine üç ayrı zaman ve mekanda çalışmalarımızın ulaştığı seviyeyi “tebliğ” ettiğimiz, ayrıca Fethullah Gülen Hocaefendiye de bazı çalışmalarımızı bizzat gönderdiğim halde; ısrar ve inatla bizi ve çalışmalarımızı görmemezlikten geliyorlar!!!  

Herkesle ve her kesimle “diyalog ve işbirliği” ama “Müslümanlar” ve özellikle “Adil Düzen Çalışanları ve Çalışmaları” hariç; nasıl “diyalog ve işbirliği” oluyorsa?!.

 

Bin yıllık medeniyet projesi

Reşat Nuri EROL

Türkiye’nin, Türkiye’yi yönetenlerin veya yönettiklerini zannedenlerin “gelecek” ile ilgili “proje” ve vizyonu ne kadar geniştir, ne kadar uzak görüşlüdür ve kaç yıllıktır?

10 yıl, 100 yıl, 1000 yıl…

Kaç yıllık?!.

Ya da sorumu şöyle sorayım: Siz, Türkiye’de (hattâ bütün dünyada) bu konularda Millî Görüş Hareketi’nin kurucusu ve önderi Prof. Dr. Necmeddin Erbakan ve Akevler dışında “1000 Yıllık Medeniyet Projesi” üreten bir yeri veya birilerini biliyor musunuz?

Hani bir yazar (Turgut Özakpınar) “Şu Çılgın Türkler” diye bir kitap yazmıştı ya; “çılgınlık” o kitapta olumlu anlamda ele alınıyor, “çılgınlık” Cumhuriyet’i kuran kadronun imkansızı başarması anlamında dile getiriliyordu. O kadro bu çılgın hedefi gerçekleştirdi ve o kadronun lideri Mustafa Kemal, Cumhuriyet’i kurduktan çok değil sadece birkaç yıl sonra hangi “çılgın” hedefi gösterdİ: Muasır medeniyetin fevkine çıkmak…

Evet…Muasır medeniyetin fevkine çıkmak…

Yine mukadder ve mutlaka sorulası, üzerinde de gereğince durulası bir soru daha: Siz, seksen kusur yıldan beri, Millî Görüş Hareketi’nin kurucusu ve önderi Prof. Dr. Necmeddin Erbakan ve Akevler dışında “Türkiye’yi muasır medeniyetin fevkine ulaştıracak Yeni Bir Medeniyet Projesi” üreten bir yeri veya birilerini biliyor musunuz?

Yani…

Adil Düzen, Adil Ekonomik Düzen, Adil Düzen Dünya Medeniyeti Projesi

***

Merhum Erbakan Hocamız ile yıllarca bu “projeler” üzerinde çalıştık… Hattâ ömrünün son yıllarında bile telefon eder, “Reşat, çalışmamız lazım, Süleyman (Karagülle) beyle birlikte gelin de çalışalım…” der; bir araya gelir ve o hasta hâliyle bile bir celsede en az 5-6 saat çalışırdık… “O”nun olduğu toplantılarda en çok “Mücahit Erbakan” diye haykırdık; malı ve canıyla (canı ve sağlığı pahasına) son nefesine kadar çalışan bir mücahit

Seksenli yıllardan itibaren, takriben 25 yıl öncesinde “Adil (Ekonomik) Düzen Dünya Medeniyeti Projesi Çalışanları” olarak Erbakan Hocamızın önderliğinde Altınoluk (Balıkesir) veya Ankara’da bir araya gelir, saatlerce, günlerce, haftalarca çalışırdık… Proje oluşturulduktan sonra, bilahare konferanslarla anlatma ve dünyaya duyurma dönemi başladı… Erbakan Hoca, bütün beşeriyeti içinde bulunduğu buhran ve bunalımlardan, yani “sosyal tufanlardan” ve “zalim dünya düzeninden” kurtaracak olan çılgın projesini Türkiye’ye, İslâm âlemine ve bütün dünyaya anlatmaya başladı…

Yıllardan beri Türkiye’de ve dünyada bu projeyi duymayan ve bilmeyen var mı?..

YOK!

“D-8, D-20, D-60, D-160 Projesi” de bu konuda atılmış ilk reel adım değil mi?..

DEĞİL Mİ?..

***

… Ve bütün bu gelişmelerin içinde yaşayan, hattâ ilk gençlik yıllarından itibaren bu hareketin içinde büyüyen biri/leri, şimdi utanıp sıkılmadan kendisini/kendilerini “projeci” diye lanse etmeye ve yutturmaya kalkışıyor/lar… Hem de “Millî Görüş” gömleğini çıkardıktan ve “Adil (Ekonomik) Düzen” ceketini ise başından beri hiç giymedikten sonra… Hele bu “Adil (Ekonomik) Düzen Meselesi” daha da önemli, hattâ her şeyden de önemli... Çünkü, aradan bir yıldan biraz fazla zaman geçti; o “sözde projeci” kişi, bizzat “Adil (Ekonomik) Düzen Medeniyet Projesi”nin fikir babası Süleyman Karagülle’ye, uzun telefon görüşmesinde ne dese beğenirsiniz: Ben “Adil Düzen”e başından beri karşıydım ve inanmıyordum!!! Kendisi BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) eş başkanı ya; bizim yerli, millî ve İslâmî/insanî/barışçı projemizi ne yapsın?!. Kendileri “muhafazakâr” ya; O’na ve onun peşinden gidenlere, ABD’li neo-konların yani yeni-muhafazakârların BOP projeleri yeter!!!

 

Bin Ladin ve “Bin Yıllık Medeniyet Projesi”

Reşat Nuri EROL

İyiler ve kötüler… Adiller ve zalimler… Barış taraftarları ve savaş taraftarları… Dünyada şimdiye kadar var olan mücadele bunlar arasındaydı, sürmekte olan mücadele bunlar arasında; bundan sonra kıyamete kadar sürecek mücadele de bunlar arasında olacaktır…

“İyiler ve Kötüler” Mehmed Şevket Eygi’nin bugünkü (3 Mayıs) yazısının başlığı ve şu cümleyle başlıyor: “Bugünkü agresif ABD Evangelistlerinin dokuz yüz sene önceki Haçlılardan pek farkı yok.”

Bin yıl önce Haçlılar İslam ülkelerine hangi gerekçelerle ve hangi projelerle gelmeye başladılar; bin yıl sonra bugün hangi gerekçelerle ve hangi projelerle geliyorlar, hangi gerekçelerle Pakistan, Afganistan, Irak, Filistin, Libya, Sudan’da (ve diğer İslam ülkelerine) hangi sudan sebeplerle katliam, işgal, terör, tecavüz, sömürü, soygun yapıyorlar?!.

Kur’an’ın dediği gibi “Biz ıslah edicileriz” diyorlar; Afganistan, İran (İran-Irak savaşında), Irak’ta birer milyon insanı, Filistin ve Bosna (güya medeni Avrupa ortasında) dahil Müslümanların yaşadığı ülkelerde yüzbinleri savaş terörüyle katlediyorlar; hayatta kalan milyonlara da çok yönlü “sosyal tufanlar” içinde zulmediyorlar

Bütün bu katliamlarının, vahşetlerinin, çok yönlü sömürü, tecavüz ve zulümlerinin günahını da 11 Eylül öncesindeki nice yıllarda ve 11 Eylül sonrasındaki on yılda da, kendi yetiştirdikleri ve Afganistan’daki Sovyet savaşlarından beri kendi işbirlikçileri olan günah keçisi Bin Ladin’e atıveriyorlar!!! Soğuk Savaş bitti, Afganistan ve Irak işgalleri bitti, diğerleri de bitmek üzere; dolayısıyla Bin Ladin’in son kullanma tarihi de bitti…

Şimdi “BOP” diyerek, “demokrasi ve özgürlük” diyerek, “renkli halk devrimleri” yaparak, Müslüman ülkelerde son kullanma tarihleri gelip geçmiş olan kendi ürettikleri “diktatörleri” devirmenin ve yeni “zalim sömürü düzenleri” kurmanın zamanıdır…

Bin yıllık zalim Haçlıların yani “kötülerin/ zalimlerin/ savaşçıların” plan ve projesi (BOP) bu ama elbette Allah’ın ve O’nun yeryüzündeki halifesi olan “iyilerin/ adillerin/ barışçıların” de bir plan ve projesi var ve O/onlar plan ve proje yapanların en hayırlılarıdır.

O proje “Bin Yıllık Medeniyet Projesi”, “III. Bin Yıl Medeniyet Projesi”dir. Yani… Adil Düzen, Adil Ekonomik Düzen, Adil Düzen Dünya Medeniyeti Projesi

Bu vesileyle, -önceki yazımda da hatırlattığım üzere,- bizim “Bin Yılık Medeniyet Projemiz” olan “Adil (Ekonomik) Düzen”e başından beri karşı olup inanmayan; ama ABD’li Haçlı Evangelist neo-konların yani “yeni-muhafazakârların” projelerine (BOP) inanıp eş başkanlık yapan bizim “yerli-muhafazakâr/lar”ın başının ve bendelerinin inandığı ve “muhafazakârlık ettiği” ettiği “proje” neymiş, ona bakalım.

Proje başlangıçta dardı, zamanla daha çok sömürmek için genişletildi. Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika’yı (GOKAP) da kapsayan Büyük Orta Doğu Projesi (BOP), ABD’nin Fas, Moritanya, Libya, Sudan yani bütün Kuzey Afrika ile Orta Asya, Kafkasya, Balkanlar ve Türkiye ile bütün Arap dünyasını içine alan “İslâm Coğrafyası sömürü stratejisi ve projesi”dir. Uzun vadede gerçekleştirilmeye göre planlanıp projelendirilmiştir. ABD’nin, “yeni-muhafazakârlar” (neo-konlar) denilen ekibinin ve onların dünyadaki işbirlikçilerinin 1997’de geliştirdiği “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi”nin (PNAC) bir alt unsurudur. Aslında BOP, 1957’de belirlenen ve Eisenhower Doktrini olarak da bilinen “Orta Doğu’da Barış ve İstikrarı Koruma” plan ve projesinin devamından ibarettir.

1997 yılına dikkat! 1997 yılında Türkiye’de (Erbakan ve 28 Şubat) ve ondan yüz yıl öncesinde 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde (I. Siyonist Yahudiler Kongresi) ne oldu?

Bin yıl öncesinde, basit bahanelerle Haçlı Seferlerini başlattılar… Birkaç on yıl önce de “Bin Ladin”, “İslâm tehdidi”, “İslâmcı terör”, “medeniyetler krizi”, “medeniyetler çatışması”, “diktatörler ve rejim değişikliği”, “küresel güvenlik”, “enerji güvenliği”, “demokrasi ve özgürlük ihracı” ve daha nice kavramların bugün yaşadığımız savaşlar ve “yeni sömürü projeleri”nin ön hazırlıkları olduğunu artık çok iyi biliyoruz...

 

 

 

 

 


Yorumcu 
Yorum 
Cengiz Demirci
11.05.2011
22:59

Hz Osman'ın en büyük zaafı genişleyen islam topraklarının emanetini akrabalarına dağıtması idi, sonrasında Hz Ali bu fitnenin önünü alamamış İslam Medeniyeti siyasi alanda çıkmaza girmişti.

Teklif

1.Seminerler kısmında sadece İstanbul Akevlerde semineri verilen konular semineri veren kişi adı ile siteye girilsin.

2.Kişi Akevler İstanbulda verdiği herhangi bir konuyu seminerler kısmına kendi adı ile girebilsin. Semineri verilmeyen konular makaleler kısmında makale sahibinin adı ile yayınlansın.

Gerekçe

1.Seminerler kısmında sadece seminer yazıları verilir, makale gazete yazısı gibi yazılar girilmez

2.Teknik olarak site kişiye odaklı dizayn edilmiştir. Bir yazarın ismi ve resmi altında başka birinin yazısı yazılamaz. Yorumlar kısmında, seminer konusu ile ilgili ise, ayrıca eklenebilir.



YorumYap

Çok Yorumlanan Seminerler
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 834
Hûd Sûresi Tefsiri 74-78. Âyetler
17.10.2015 7178 Okunma
11 Yorum 15.11.2015 22:07
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 884
Nahl Suresi Tefsiri 73-77. Ayetler
15.10.2016 2983 Okunma
5 Yorum 18.10.2016 13:55
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 850
İbrahim Sûresi Tefsiri 23-26. Âyetler
6.2.2016 4096 Okunma
4 Yorum 07.02.2016 19:39
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 967
Taha Suresi Tefsiri 37-41. Ayetler
2.6.2018 1649 Okunma
4 Yorum 03.06.2018 01:37
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 993
Enbiya Suresi Tefsiri 76-82. Ayetler
22.12.2018 1144 Okunma
4 Yorum 28.12.2018 17:19
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 817
Hûd Sûresi Tefsiri 9-12. Âyetler
6.6.2015 4042 Okunma
3 Yorum 25.06.2015 04:16
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 822
Hûd Sûresi Tefsiri 28-31. Ayetler
11.7.2015 3480 Okunma
3 Yorum 13.07.2015 01:16
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 838
Hûd Sûresi Tefsiri 90-95. Âyetler
14.11.2015 5331 Okunma
3 Yorum 21.11.2015 15:31
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 885
Nahl Suresi Tefsiri 78-82. Ayetler
22.10.2016 2930 Okunma
3 Yorum 23.10.2016 08:37
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 913
İsra Suresi Tefsiri 88-92. Ayetler
6.5.2017 2625 Okunma
3 Yorum 10.05.2017 12:21
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 996
Enbiya Suresi Tefsiri 95-100. Ayetler
12.1.2019 1089 Okunma
3 Yorum 20.01.2019 14:05
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 1004
Hac Suresi Tefsiri 23-26. Ayetler
9.3.2019 1037 Okunma
3 Yorum 10.03.2019 14:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 537
AHZÂB SÛRESİ TEFSİRİ -35.AYETLER
21.11.2009 2496 Okunma
2 Yorum 02.12.2009 12:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 818
Hûd Sûresi Tefsiri 13-16. Âyetler
13.6.2015 3531 Okunma
2 Yorum 25.06.2015 04:19
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 825
Hûd Sûresi Tefsiri 41-44. Âyetler
8.8.2015 4032 Okunma
2 Yorum 11.08.2015 17:51
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 837
Hûd Sûresi Tefsiri 87-89. Âyetler
7.11.2015 4103 Okunma
2 Yorum 08.11.2015 18:47
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 842
Hûd Sûresi Tefsiri 114-116. Âyetler
12.12.2015 4675 Okunma
2 Yorum 20.12.2015 12:52
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 844
Hûd Sûresi Tefsiri 120-123. Âyetler
26.12.2015 4097 Okunma
2 Yorum 27.12.2015 13:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 857
Hicr Sûresi Tefsiri 9. Âyetler
26.3.2016 3129 Okunma
2 Yorum 27.03.2016 10:09
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 858
Hicr Sûresi Tefsiri 10-15. Âyetler
2.4.2016 5446 Okunma
2 Yorum 03.04.2016 10:18
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 864
Hicr Suresi Tefsiri 57-66. Ayetler
14.5.2016 5942 Okunma
2 Yorum 15.05.2016 08:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 877
Nahl Suresi Tefsiri 36-39. Ayetler
20.8.2016 2894 Okunma
2 Yorum 21.08.2016 18:09
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 887
Nahl Suresi Tefsiri 89-92. Ayetler
5.11.2016 3042 Okunma
2 Yorum 07.11.2016 09:00
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 889
Nahl Suresi Tefsiri 98-105. Ayetler
19.11.2016 3272 Okunma
2 Yorum 20.11.2016 09:05
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 912
İsra Suresi Tefsiri 81-87. Ayetler
29.4.2017 2274 Okunma
2 Yorum 30.04.2017 10:06
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 965
Taha Suresi Tefsiri 17-24. Ayetler
19.5.2018 1537 Okunma
2 Yorum 24.05.2018 06:16
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 989
Enbiya Suresi Tefsiri 44-50. Ayetler
24.11.2018 1115 Okunma
2 Yorum 30.11.2018 12:01
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 999
Hac Suresi Tefsiri 1-4. Ayetler
2.2.2019 1065 Okunma
2 Yorum 03.02.2019 09:54
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 1005
Hac Suresi Tefsiri 27-30. Ayetler
16.3.2019 971 Okunma
2 Yorum 17.03.2019 11:00
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 1033
Nur Suresi Tefsiri 6-11. Ayetler
12.10.2019 498 Okunma
2 Yorum 16.10.2019 14:52
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 1040
Nur Suresi Tefsiri 35-38. Ayetler
30.11.2019 194 Okunma
2 Yorum 03.12.2019 13:53
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 541
AHZÂB SÛRESİ TEFSİRİ -49-50.AYETLER
26.12.2009 1984 Okunma
1 Yorum 01.09.2016 13:43
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 545
AHZÂB SÛRESİ TEFSİRİ -58-62.AYETLER
23.1.2010 2174 Okunma
1 Yorum 01.09.2016 13:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 560
YUSUF SURESİ TEFSİRİ-41-42.AYETLER
8.5.2010 2316 Okunma
1 Yorum 11.05.2010 11:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 610
MÂİDE SÛRESİ TEFSİRİ -19.AYETLER
7.5.2011 2902 Okunma
1 Yorum 11.05.2011 22:59
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 819
Hûd Sûresi Tefsiri 17-22. Ayetler
20.6.2015 4610 Okunma
1 Yorum 25.06.2015 04:09
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 824
Hûd Sûresi Tefsiri 37-40. Âyetler
1.8.2015 4450 Okunma
1 Yorum 11.08.2015 17:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 826
Hûd Sûresi Tefsiri 45-47. Âyetler
16.8.2015 3964 Okunma
1 Yorum 16.08.2015 19:50
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 827
Hûd Sûresi Tefsiri 48-49. Âyetler
22.8.2015 4134 Okunma
1 Yorum 25.08.2015 20:45
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 828
Hûd Sûresi Tefsiri 50-52. Âyetler
29.8.2015 4090 Okunma
1 Yorum 05.09.2015 13:29
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 829
Hûd Sûresi Tefsiri 53-57. Âyetler
5.9.2015 3833 Okunma
1 Yorum 05.09.2015 20:25
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 830
Hûd Sûresi Tefsiri 58-60. Âyetler
12.9.2015 4066 Okunma
1 Yorum 18.09.2015 07:28
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 831
Hûd Sûresi Tefsiri 61-63. Âyetler
19.9.2015 3828 Okunma
1 Yorum 20.09.2015 18:10
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 832
Hûd Sûresi Tefsiri 64-68. Âyetler
3.10.2015 4185 Okunma
1 Yorum 03.10.2015 21:47
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 833
Hûd Sûresi Tefsiri 69-73. Âyetler
10.10.2015 4310 Okunma
1 Yorum 10.10.2015 23:53
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 835
Hûd Sûresi Tefsiri 79-83. Âyetler
24.10.2015 4423 Okunma
1 Yorum 25.10.2015 13:19
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 836
Hûd Sûresi Tefsiri 84-86. Âyetler
31.10.2015 3964 Okunma
1 Yorum 31.10.2015 19:43
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 839
Hûd Sûresi Tefsiri 96-101. Âyetler
21.11.2015 3967 Okunma
1 Yorum 22.11.2015 09:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 840
Hûd Sûresi Tefsiri 102-108. Âyetler
28.11.2015 4122 Okunma
1 Yorum 30.11.2015 09:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 841
Hûd Sûresi Tefsiri 109-113. Âyetler
5.12.2015 5126 Okunma
1 Yorum 05.12.2015 22:42