Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2010 Yazıları
2010 1.Baskı
767 Okunma
ASPxHyperLink

2010 Aralık
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri EROL
resaterol@akevler.org

 

ARALIK 2010

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

Üçüncü Şahlanış(3): Erbakan diyor ki…

Reşat Nuri EROL

01.12.2010

“-Eğer bugün başörtülü bir hanımın beyi Cumhurbaşkanı olabiliyorsa, bu o hanımın ve o beyin değil, sizin hizmetlerinizin sonucudur...

-Siz bugüne kadar çağ açan büyük hizmetler yaptınız...

-Büyük Kıbrıs Zaferi sizin eserinizdir, manevi kalkınmanın plana bağlanması sizin eserinizdir...

-Biz 3 defa iktidara geldik. Her gelişimizde İmam Hatip Okulları kapanmıştı, yeniden açtık; 600 tane İmam Hatip Okulu açtık, 600 bin evladımızı buralarda okuttuk...

-5 bin Kur’an Kursu açtık, 1 milyon evladımızı buralarda okuttuk...

-Bütün okullara “Din ve Ahlâk Dersi”ni biz koyduk...

-Türkiye’nin “İslâm Konferansı”na üye olmasını biz emrettik...

-İslâm Bankası’na kurucu ortak olduk...

-Böylece Türkiye’yi aslına çekip, özüne çekip asıl yerine oturtmak için önemli adımlar attık…

-Bunların yanında “yeni bir dünya” kurmak için D8’leri kurduk ve Türkiye ile İran arasında alışverişte doları kaldırdık. Bütün bunlar çağ açan, çağ atlatan adımlardır...

-Müslüman ülkelerle ticarî münasebetleri geliştirdik...

-İran’la petrol anlaşmasını imzaladık, Irak boru hattını yeniden açtık...

-Bundan başka Amerika’nın Çekiş Gücü’nü Türkiye’den dışarıya biz çıkarttık...

-İş başına geldiğimiz zaman efsane hükümet olma vasfını kazandık. Neyle?

-Yüz alan memura 250 vererek, 100 alan işçiye 230 vererek, yüz alan köylüye 312 vererek, yüz alan BAĞ-KUR emeklisine 1000 vermek suretiyle akılları durduracak hamleleri yaptık...

“Önce Havuz Sistemi’ni kurduk, bütün devletin parasını bir havuzda topladık. Bir de baktık ki; Allah bize çok büyük zenginlik vermiş, biz çok zenginmişiz, çok paramız varmış. Şaşırdık… “FAİZ”le para alacağımıza; Devletin kendi parasını devlet için, millet için kullanmaya başladık. Çünkü bir takım insanlar devletin parasını alıyor, yüzde 40 “FAİZ”le devlete veriyor. Yüzde 60 “FAİZ”le nasıl alıyor? İzmir’de TEDAŞ elektrik parasını topluyor, gidiyor özel bir bankaya yüzde 40’la yatırıyor, sonra o özel banka devletin bu parasını, devlete yüzde 60 “FAİZ”le veriyor. Böylece devletin parası belli bir kesime aktarılıyor. İşçi, memur, köylü, esnaf fakir kalıyordu. Bunun için “BORÇ ALMAYACAĞIZ” dedik, “FAİZ VERMEYECEĞİZ” dedik. 14 MİLYAR DOLAR “FAİZ”DEN KURTARDIK. Bundan başka kaynak paketlerinden 10 milyar dolar temin ettik ve o güne kadar zarar eden devlet müesseselerini kâra geçirerek 7 milyar ilave para temin ettik. Biz gelince devlet müesseseleri kâr ediyor, biz gidince zarar ediyor. Neden? At sahibine göre kişner. Bu sebepten dolayıdır ki, hâlâ milletin duasını almış hizmetleri yapmak mümkün oldu.

Neyle?

“FAİZ”DEN KAÇINMAK SURETİYLE.

İşte bu “ADİL DÜZEN”in kokusudur.

Şimdi “ADİL DÜZEN”i bütünüyle uygulamaya geliyoruz.

Maliyetler 3’te birine düşecek. Aynı parayla 3 misli insan çalıştıracaksın. Dünyanın en ucuz malı bizde üretilecek.

Dünyanın en güçlü ekonomisine biz sahip olacağız ve hemen göreceksiniz; “ADİL DÜZEN”i önce İsrail uygulayacak, görür görmez. Tıpkı İslâmî Banka’ya önce karşı çıkması gibi; şimdi kendisi” İslâmî Fonlar” yapıyor. Tıpkı Mecelle’yi kullandığı gibi...

“Saadet Partisi ne diyor?

12 Haziran’dan sonra bolluk geliyor, bereket geliyor...

Müjdeler olsun; şimdi 12 Haziran’da Allah’ın izniyle yeniden geliyoruz...

Bugün “Besmele”yi çektik; o gün de icraatın “Besmele”sini çekeceğiz, inşallah...

Önce D8’ler canlanacak... Etrafında 60 tane Müslüman ülke toplanacak... Onun etrafında bütün ezilen ülkeler toplanacak ve “YENİ BİR DÜNYA” kurulacak...

Bu dünya “ADİL DÜZEN’E DAYANAN BİR DÜNYA” olacak...

Böylece insanlığa en büyük hizmeti yapmış olacağız, ecdadımızın yaptığı gibi... Bu sebepten dolayıdır ki; şimdi saymış olduğum muazzam hizmetlere, çığır açan hizmetlere ilaveten şimdi muhteşem hizmetleri yapmaya geliyoruz...

“YENİDEN BÜYÜK TÜRKİYE”, “YAŞANABİLİR TÜRKİYE” ve “YENİ BİR DÜNYA”nın kuruluşu hayırlı olsun...

Bunları yapmış olmanın şerefi sizindir...

Bugün bu sebepten dolayı tarihi bir gündür. Büyük günler içinde yaşarken belli olmaz, arkadan sonuçları geldiği zaman belli olur ve inşallah bugüne kadar büyük mânâ ifade ettiği için, yıllar boyunca, asırlar boyunca konuşulacak...”

(Devam edecek)

 

 

***

 

 

 

 

Üçüncü Şahlanış(4): Erbakan diyor ki…

Reşat Nuri EROL

02.12.2010

“Çok Aziz ve Muhterem Kardeşlerim!

Biz 12 Haziran’da bugünkü yönetimi neden değiştireceğiz?

Çünkü bugünkü yönetim bildiğiniz gibi bizim talebelerimiz. Bunlar arka kapıdan kaçıp top oynayanlar. Hepsi evladımızdır. Kendilerini şahsen severiz. Fakat vatanımızı, milletimizi de seviyoruz; daha çok seviyoruz. Türkiye gibi tarihin en büyük devleti ve coğrafyanın merkezindeki bir devleti idare etmek yedi tane Allah vergisi ister. BİLGİ, TECRÜBE, HİDAYET, FERASET, DİRAYET, ŞUUR ve VİZYON.

‘Efendim, ben Türkiye’yi idare etmek istiyorum’ diyebilirsin.

Ama bu iş istekle olmaz. Allah bu vergileri verdiyse yapabilirsin. Yoksa bir an için gelsen dahi, arkadan gitmeye mecbur kalırsın.

Önce “BİLGİ” sahibi olacak, bu milletin inancını bilecek, bu milletin tarihini bileceksin...

İkincisi “TECRÜBE” sahibi olman lazım. İş yapmak tecrübe ister.

Şimdi şunların yaptıkları işe bakınız.

“Demokratikleşme” diyor, ortada bir şey yok, yüzüne gözüne bulaştırıyor.

“Kürt Meselesi” diye bir şey çıkartıyor, ortada bir şey yok, yüzüne gözüne bulaştırıyor.

“Kalkan” diye bir şey çıkarıyor, şöyle yapacağım, böyle yapacağım diyor ama tam tersini yapıyor. Hiçbir meseleyi düzeltmiş değil.

“Kıbrıs Meselesi”ni sözde düzeltecekti, içinden çıkılmaz hâle getirdi.

Hiçbir meseleyi çözebilmiş değiller.

Kendileri evladımızdır, kendilerini şahsen severiz ama Türkiye’yi daha çok sevdiğimiz için, kendilerine işe başlarken gereken nasihati yaptık:

“Bak dedik; sizin 100 milyar dolar para bulmanız lazım.

BORÇla, FAİZle, VERGİyle, ZAMla değil, bizim yaptığımız gibi “MİLLÎ KAYNAKLAR”dan bulmamız lâzım.”

“Eğer bunları “MİLLÎ KAYNAKLAR”dan bulmaz da “BORÇ”la yapmaya kalkarsanız, BİR MÜDDET SONRA BORCUNUZ 500 MİLYAR DOLARA ÇIKAR.

SONRA 1 TRİLYON DOLARA ÇIKAR” demiştim.

Şimdi bir de bakıyorum ki keramet göstermişim.

Neden?

Çünkü söylediğim gibi; “MİLLÎ KAYNAKLAR”a gitmediler ve “BORÇ”la, “FAİZ”le bu işi yapmaya kalktılar. 80 senede devlet 80 milyar dolar BORÇLANMIŞ; bunlar geldi 8 senenin içerisinde 580 MİLYAR DOLAR BORÇLANDI!

HER ŞEY “FAİZ”E GİDİYOR, MİLLETE BİR ŞEY KALMIYOR. BU BÖYLE GİTMEZ, BU BÖYLE GİTMEZ...

Bunlar bizim evladımız, imkan olsa bunların başını okşayarak deriz ki:

‘Gel evladım. Bak, sen bunu istiyorsun ama bunun şartları var. 7 tane şart olacak; BİLGİ, TECRÜBE, HİDAYET, FERASET, DİRAYET, ŞUUR ve VİZYON. Cenab-ı Allah bunların tamamını sana vermemiş. Bu istemekle olmaz. Bunlar olmadan da yönetim olmaz. Türkiye gibi büyük bir ülke yönetilemez. Dinleyeceksen, sen yap biz söyleyelim. Sen yap, nasihat dinleyeceksin.’

‘Hayır, ben nasihat dinlemem, illa Siyonizm’in söylediğini yapacağım!’ dersen; bu vatan şehitlerin vatanıdır, bizim vatanımızdır; o zaman buna müsade etmeyiz. Demokratik yoldan milletin oyuyla karar verme mekanizmasını senin elinden alırız. Seni yine kardeş olarak bağrımıza basarız ama kararı sen veremezsin. Çünkü bu Allah vergisi sende yok. İşte şimdi 12 Haziran’da yapacağımız iş budur. 8 SENE SABRETTİK, BEKLEDİK; OLMUYOR, OLMUYOR, OLMUYOR…

“Hep sürüngen hayat... Hep İŞSİZLİK… Geçim sıkıntısından dolayı kredi kartlarını nasıl ödeyeceğiz diye halk çırpınıp duruyor...

Bundan dolayı önümüzdeki seçimler Türkiye’nin ve insanlığın kurtuluşu bakımından çok büyük önem taşımaktadır.

İşte bu yenilik için 7 ay önceden seferberlik ilan ediyoruz ve böylece bugünden itibaren kolları sıvayarak insanlığın kurtuluşu için hep beraber canla başla çalışacağımıza söz veriyoruz.

Maneviyatçı bir Türkiye istiyorsa, Hakkı üstün tutan bir Türkiye istiyorsa, Barışı koruyan bir Türkiye istiyorsa, Milletiyle vatanıyla bütünlük içinde bir Türkiye istiyorsa, tarihteki şerefli yerini almak istiyorsa, bağımsız, hür müreffeh, öncü, lider ülke Türkiye istiyorsa; işte “SAADET PARTİSİ”, işte “MİLLÎ GÖRÜŞ”, işte “ADİL DÜZEN”, işte 12 Haziran seçimleri. İşin özeti budur.”

(Devam edecek)

 

 

***

 

 

 

 

Üçüncü Şahlanış(5): Erbakan diyor ki…

Reşat Nuri EROL

03.12.2010

“Şimdi kollarımızı sıvayacağız. Bütün Türkiye sathında insanlarımızı şuurlandıracağız. Gerçekleri anlatacağız. Çelikleşeceğiz... Bugün ilan ettiğimiz seferberlik bu seferberliktir. “3. ŞAHLANIŞ” dediğimiz budur.

Canla başla çalışacağız. 75 milyona gerçeği anlatacağız ve tatlı bir şekilde, şefkatle bu işi beceremeyenlerin elinden devletin ve milletin idaresini “MİLLÎ GÖRÜŞ”e intikal ettirmek suretiyle tarihteki şerefli yerimizi alacağız.

Buna nasıl İstiklal Savaşı’nı yaptıysak bugün de ihtiyacımız var, çünkü Türkiye bir tehlikeye doğru gidiyor…

Biz tarihin en şerefli milletiyiz. Yeniden tarihteki şerefli yerimizi alacağız.

“ADİL DÜZEN” kuracağız.

Çünkü biz Müslümanız, iyilik isteriz, herkesin saadetini isteriz.

Afrika’daki bir insanın bile aç kalmasına gönlümüz razı olmaz.

Bu vazifeyi tarihimiz boyunca yaptığımız gibi ecdadımızın torunları olarak bugün de bu vazifeyi yapmak bize düşüyor...

(Erbakan, konuşmasının bu bölümünde Lozan Anlaşması safhasını bazı önemli detayları ile anlattıktan sonra, diyor ki;)

“İnönü, Mısır Hahamı Hayim Nahum’u anlaşma yapmak üzere onlara (Avrupalılara) gönderdi... Hayim Nahum (Avrupalılara dedi ki;) ‘Bu Türkiye olduğu müddetçe nasıl 19 Haçlı Seferi’ni püskürttüyse, kurduğumuz İsrail’i de denize döker. O sebepten dolayıdır ki Türkiye’nin varlığına müsaade edemeyiz... Bizim hahamlar meclisi toplandı ve dedi ki; kalbimizin yanında aklımızı da kullanalım... Stratejimizi değiştirdik.

Ne yapacağız?

Yumuşak lokma metodu kullanacağız.

Bunları yok etmeden biz başımızı yastığa rahat koyamayız.

Neymiş bu yumuşak lokma metodu?

Harp yapmayacağız.

Ya?

1- Türkiye’yi fakirleştireceğiz.

2- Türkiye’yi ‘işsiz bırakacağız.

3- Borca esir edeceğiz.

4- Dinini değiştireceğiz.

5- Böleceğiz Türk, Kürt, Alevi, Sünni diye.

6- Böldüğümüz parçaları birbiriyle savaştıracağız.

7- Savaşla yorulmuş parçaları İsrail’e vilayet yapacağız.

Bu yedi maddeye “Hayim Nahum Doktrini” denir. Bu kararı aldık, size tebliğ ediyorum. Siz “LOZAN”ı yalancıktan imzalayın ve böylece yumuşak lokma taktiği için zaman kazanın. Aslolan “SEVR” olsun. Biraz gecikecek ama böylece Büyük İsrail’i daha kolay kuracaksınız...

“80 seneden beri üzerimizde ırkçı emperyalizm bu doktrini uyguluyor…

“Şimdi 8 senelik AKP dönemini elimize mezura alıp ölçüp değerlendirelim. 8 yıl önce Türkiye’nin 3’te 1’i “FAKİR”di, şimdi 3’te 2’si “FAKİR”. Hayim Nahum’un birinci doktrini tatbik ediliyor. İŞSİZLİK %20’yi aşmıştır. ‘Efendim, eskiden de işsizlik vardı.’ Vardı ama böyle değildi.

ŞİMDİ BÜTÜN MİLLET İŞSİZ.

Bu “FAİZ”le iş göremezsin. Sen aldığın bütün parayı götürüp Siyonizm’e veriyorsun. Millet yatırım yapamıyor, iş yapamıyor. Millete bir şey kalmıyor. Onların emrine girdiğin için...

“Bunu isteyerek yapmıyorsun. Siyonizm, -bu sözümü unutmayın, tarihî bir söz söylüyorum,- Siyonizm; ‘Kim, ben mi? Ben Siyonizm’e hizmet edebilir miyim?’ marşını söylete söylete kendi ordusuna seni asker gibi kullanır. Sen böyle zannedersin, hâlbuki o seni kullanıyor. İŞTE KULLANDI, FAKİRLEŞTİRDİ, İŞSİZLİĞİ ARTIRDI, BORCA ESİR ETTİ, HER ŞEY BORCA GİDİYOR...

“Ve Türkiye’de İslâm dininin değiştirilmek suretiyle yok edilmesi için yoğun faaliyetler yapılıyor... Bunlar dini değiştirerek yok etmeye çalışıyorlar...

“Şu sözümü unutmayın. ‘Bilmemek, bilmemek değildir; bilmediğini bilmemektir.’ Bir daha söylüyorum. ‘BİLMEMEK, BİLMEK DEĞİLDİR; BİLMEDİĞİNİ BİLMEMEKTİR.’ O sebepten dolayı ben bu işi çok iyi yapıyorum zannedersin, hâlbuki sen bilmediğin için öyle zannediyorsun. O iş öyle yapılmaz. Tarihe bak, milletini tanı. Nasıl olması icap ettiğini dinle, öğren ve onu yapmaya çalış...

“İşte bu sebeplerden dolayıdır ki 12 HAZİRAN SEÇİMLERİ çok mühimdir; ülkemizin, vatanımızın, bu şehitler diyarının yok olmasına, uşak olmasına müsaade edemeyiz. YENİDEN BİR MİLLÎ KALKINMA HAREKETİ YAPIYORUZ...”

 

 

***

 

 

 

 

Ortak üretim ve tüketim

Reşat Nuri EROL

04.12.2010

İnsan birlikte üretip ayrı ayrı tüketen varlıktır.

Birlikte çalışmak demek “işbölümü” yapmak demektir.

Herkes ayrı ayrı iş yapar, birleştirilir ve “ortak ürün” ortaya çıkar.

İnsan bu faaliyetleri yaparken bazı sorunlarla karşılaşmaktadır.

-Birinci sorun emekleri birleştirme sorunudur; bu sorun “ücret” ile çözülür.

-İkinci sorun ürünün bölüşülmesi sorunudur; bu da “fiyat” müessesesi ile çözülür.

*

Ücret birim emeğin ürettiği mal miktarıdır. Herkes en çok ücreti hak etmek ve almak için çalışır. Bu yapılırken de bir işi en az emekle kim üretebiliyorsa o işi o yapar.

Böylece “işbölümü” olur.

Kim neyi en az ücretle üretiyorsa o iş ona verilmiş olur.

Ücretlere yapılan müdahaleler daima bu çözümü ortadan kaldırır.

Bu konuda bundan başka çözüm de şimdiye kadar bulunamamıştır; bulunamayacaktır.

*

Fiyat birim malın doğurduğu insan sayısıdır, yani birim malın ürettiği emek demektir.

Bir mal en çok kimin işine yarıyorsa fiyat o kadar yüksek olur. Bu da “serbest fiyat” ile sağlanır. Müdahale ile fiyatın bu fonksiyonunu ortadan kalkar. Bu konuda da bundan başka çözüm şimdiye kadar bulunamamıştır, bundan sonra da bulunamayacaktır.

***

Ekonomik çevre: Birlikte üretimin yapıldığı alana “çevre” denir. Farklı çevrede farklı fiyatlar ve ücretler oluşur. Çevre büyüdükçe iletişim ve ulaşım zorlaşır, çevre küçüldükçe ücretler düşer, fiyatlar yükselir. Her mal için ayrı uygun çevre vardır.

Nakliyesi daha kolay olan “altın” gibi mallar insanlık çevresinde üretilip tüketilir.

Nakliyesi daha kolay olan “emek” gibi değerler ülke içinde değerlendirilir.

Nakliyesi zor olan “inşaat malzemesi” gibi değerler il içinde üretilir.

Zorunlu ihtiyaç malları ise genel olarak bucaklarda üretilir ve üretildikten sonra nakliye durumuna göre bucakta, ilde, ülkede ve insanlıkta tüketilir.

*

Gelişmişlik: Ücret kg/gün dür. Fiyat ise gün/kg dır.

Biz insan olarak ücretin ve fiyatın daima büyük olmasını isteriz.

O halde gelişmişlik “ücret” ile “fiyat”ın çarpımıdır.

Gelişmişlik=Ücret*Fiyat.

Gelişmişlik konusuna basit biri örnek verelim: Mesela Artvin’in Camili bucağında bir kişi günde 36 kilo mısır değerinde iş yapıyor. 4 kilo mısır da bir kişinin günlük giderini karşılıyor. Mısırın fiyatı kişi/kilogram olduğuna göre; gelişmişlik derecesi 9’dur.

Küçük piyasalarda daha az farklı imkân ve ihtiyaç olduğundan gelişmişlik küçüktür. Piyasanın büyümesi onun gelişmişliğini artırır. Mal bir çevreden diğer çevreye giderken iletişim ve ulaşım masrafları artar.

***

Değerli mallar büyük çevrede, değersiz ağır mallar küçük piyasalarda üretilir.

Senet: İşletmeye giren mal karşılığı verilen belgedir.

Böylece; Senet=Fiyat*Mal’dır.

Para: Borsaya verilen senet karşılığı alınan belgedir.

Böylece; Para=Kur*Senet’tir.

Bu şekilde karşılıksız para çıkmamış olur.

*

EKONOMİ ağırlıklı yazılarımıza yeniden başladık.

Gelecek yazının konusu: “İstanbul Mala-Mal Mağazaları”.

 

 

***

 

 

 

 

İstanbul Mala-Mal Mağazaları

Reşat Nuri EROL

05.12.2010

Önce minik bir hatırlatma: Çaresiz, dünden beri, dünkü (Ortak üretim ve tüketim) yazımızla yine sıkıcı ‘ekonomi’ konularımıza döndük.

Oysa, ne de güzel;

-‘ADİL DÜZEN MEDENİYETİ’ diyorduk (yedi yazı)…

-‘Üçüncü Şahlanış: Erbakan diyor ki’ diyorduk (beş yazı)…

Ve şevkle, heyecanla, dikkatle yazıp okuyorduk...

SEÇİM aylarında ve seçim atmosferindeyiz ya, Haziran 2011’de seçim var ya; anketlerde seçmene ‘oy verirken neye dikkat ediyor, neye öncelik veriyorsunuz’ diye sorulduğunda, verilen cevap şöyle: % 70 (yüzde yetmiş) “EKONOMİ”!

-Demek ki neymiş?

“EKONOMİ” seçmenin bir numaralı sorunu, derdi ve önceliğiymiş...

Yani; “EKONOMİ” önemli, hem de çok önemliymiş...

O halde “EKONOMİ” konularına devam…

***

İstanbul dünyanın merkezidir.

İstanbul’da bir “Kardeşler Kenti” kurulmalıdır.

Dünyada bin bölge vardır. Her bölgede bir “Türkiye’de Satılacak Malların Alış Mağazası” kurulacak; bir de “Türkiye’den gelen Malların Satış Mağazası” kurulacaktır.

Ayrıca İstanbul’da bin dönümlük bir yer ayrılacak ve her dönümde iki mağaza oluşturulacaktır. Dünyadaki bölgelerden gelen malları Türkiye’de satan mağazalar da kurulur.

Bu mağazalarda “para” kullanılmaz, “İstanbul Kardeş Mağazalar Senedi” kullanılır. Buralara mal satacak olanlar bu senetle satarlar, mal alanlar da bu senetle alırlar. Böylece Türkiye’den mal almak isteyenler aynı zamanda mutlaka mal satmak zorundadır.

Her ülke ile olması gereken “ihracat ve ithalat dengesi” bu şekilde sağlanır.

Dolayısıyla dünyadaki krizler “İstanbul Mala-Mal Mağazaları”na tesir etmez.

Bu mağazaların işleyebilmesi için dövize gerek kalmayacaktır. Senet mal karşılığı çıkacağı için “senedin değeri değişmez” yani “enflasyon” olmaz. Senetleri “FAİZSİZ” olarak mağazalara koyduğunuz için “faizin pahalandırma etkileri” ortadan kalkar.

Bunları yapmak için mutlaka iktidar olmak gerekmez. İktidarın cari düzende yürüyen işleri vardır, buna ayıracak vakti yoktur. Olsa dahi, böyle reformlara giriştiği zaman iç ve dış darbelerle iktidardan olur. Oysa geçmişteki Millî Görüş partilerinin (Millî Selâmet Partisi ve Refah Partisi) yaptığı gibi yılmadan uğraş verilirse, bu iş başarıya ulaşır.

***

NELER YAPILACAK?

  1. Her söze kulak verilecek ve en iyisine uyulacak... Söyleyene değil söylenene kulak verilecek... Böyle yapılırsa; o zaman bizim sesimizi de duymuş olur, bizim çözüm önerilerimize de kulak vermiş olurlar...
  2. İyilikte yardımlaşacak, kötülükte yardımlaşmayacak... İyilerle yardımlaşacak değil, iyilikte yardımlaşacak... Kim iyilik yapıyorsa, bu kimse başka bir partili veya ayrı görüşte de olsa, onun yanında olacak...
  3. Onlar onu sevmese de o herkesi sevecek, herkesin iyiliğini isteyecek... Karşı tarafı çökertmekle değil, onu düzeltmekle meşgul olacak... AK Parti veya benzer zihniyette olanların iktidarına değil, “ADİL DÜZEN”in iktidarına, “ADİL EKONOMİK DÜZEN”in iktidara gelmesine gayret edilecek...
  4. Beyanlarında “adil” olacak; haklıya haklı, haksıza haksız diyecek; iki taraf arasında hükmettiğinde adaletle hükmedecek... Bu bendendir, ne yaparsa doğrudur; bu karşıdandır, ne yaparsa kötüdür mantığından kurtulacak...

***

Böyle yapan biri varsa, -ki “SAADET” var;- hiç endişelenmeyin, zafer onundur.

 

 

***

 

 

 

 

Sonuç ortada!

Reşat Nuri EROL

06.12.2010

İnsanlar bir şey yapmalarına müsaade edilmediği zaman ‘Niye müsade yok?!’ derler.

‘Peki, buyurun yapın bakalım!’ denilip müsade edildiğinde, iş başlarına kaldığında da sıkıntıya düşerler, yapılması gerekenleri yapamazlar ve en sonunda başarısız olurlar.

Hayatta daima böyle olaylarla karşılaşırsınız. Uzaktan baktığınız zaman kolayca başaracağınızı zannettiğiniz iş sonunda başarısızlığa uğrar.

Sözü “kapitalist anlayışa” yani “kapitalizm düzenine” getirmek istiyorum. Genel olarak kapitalizm düzeninde “para” olursa, “parayla her işin halledileceği” zannedilir. Hani Napolyon başarı için “para, para, para” demiş ya; işte aynen onun gibi her şeyin para ile halledileceğini zannedenler vardır. Bizdeki söz gibi; “dini imanı para” olanlar vardır. O paralar bir şekilde ele geçtiğinde de iş başarılamaz, zarar edilir; borçlar, faizler, icralar, iflaslar, intiharlar, yok olan aileler işte böyle olmakta ve oluşmaktadır.

Faizli kapitalist düzende birileri kaybediyorken elbette birileri kazanmaktadır.

Peki, bu düzende birileri hep kaybederken, kim kazanmakta, kim kâr etmektedir?

Birileri, birkaç kişi, eskiden beri tanımladığımız şekliyle “mutlu bir azınlık” ve “onların işbirlikçileri” kazanmakta; vatandaş, halk, garibanlar ise kaybetmektedir.

***

Ülkeyi en basitinden “kapitalizm”e karşı “alternatif bir sistem/düzen” hazırlıkları olmaksızın yönetme sevdasında olan birilerine, bir şekilde müsade edildi, ülke yönetimi kendilerine teslim edildi, ‘buyurun yapın bakalım’ dendi; sonuç ortada!

Seçimler, şartlar, gelişmeler, müdahaleler bir yana; sade bir vatandaş olarak beni/bizi en sonunda olanlar yani “sonuç” ilgilendiriyor ve “sonuç” apaçık ortada!

Bundan önce bu köşede yayımlanan “Erbakan diyor ki” yazılarımda bu “sonuç” yeri geldikçe net olarak ortaya kondu ve bu sonuç karşısında “yapılması gerekenler” de yazıldı.

Açıkça yazayım; “alternatif bir sistem/düzen” derken, elbette “zalim faizli kapitalist sistem/düzen”e karşı kırk yılda geliştirdiğimiz “Millî Görüş” gömleğini ve “ADİL DÜZEN” ceketini kastediyorum. “ADİL DÜZEN” ceketini hiç giymeyenler ve bir müddet önce ‘başından beri “ADİL DÜZEN”e karşı olduklarını itiraf eden’ler; sekiz-dokuz yıl önce de zaten işe “Millî Görüş” gömleğini çıkararak başlamışlardı...

Sekiz yıl sonra “sonuç” ortada!

***

Sonuç: Türkiye 80 senede 80 milyar dolar borçlanmıştı…

‘Buyurun yapın bakalım’ denenler ne yaptı?

8 yılda ülkeyi, milleti, halkı, özel sektörü 580 milyar dolar borçlandırdılar…

Bu arada 80 yılda oluşturulan birikimleri yani KİT’leri de sekiz yılda “ÖZELLEŞTİRME” adı altında birilerine sattılar…

Halbuki “ÖZERKLEŞTİRİP” halka devredebilirlerdi.

Artık satacak bir şey de kalmadı; yollar, köprüler, barajlar vs satılacakmış!..

Erbakan’ın deyimiyle: “BORÇ”la, “FAİZ”le bu işi yapmaya kalktılar... Her şey “FAİZ”E gidiyor, millete bir şey kalmıyor; bu böyle gitmez, bu böyle gitmez...

Erbakan’ın tesbitleri devam ediyor: Türkiye gibi tarihin en büyük devleti ve coğrafyanın merkezindeki bir devleti idare etmek yedi tane Allah vergisi ister:

BİLGİ, TECRÜBE, HİDAYET, FERASET, DİRAYET, ŞUUR ve VİZYON.

‘Efendim, ben Türkiye’yi idare etmek istiyorum’ diyebilirsin. Ama bu iş istekle olmaz. Allah bu özellikleri verdiyse yapabilirsin. Yoksa bir an için iktidara gelsen dahi, arkadan gitmeye mecbur kalırsın.”

***

Evet; ‘denenmesi gerekenler denendi’:

Sekiz yıl sonra “SONUÇ” ORTADA!

O halde seçmen olarak yedi ay sonra ne yapacağınızı biliyorsunuz…

Kur’an diyor ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”

 

 

***

 

 

 

 

Daima dikkat!

Reşat Nuri EROL

07.12.2010

Sadece parayla, sadece güçle, sadece kuvvet ile olmayacağını bundan önceki yazımda hatırlatmıştım. Parayı harcayan şunu öğrenmişse, kazanmaktadır.

Her şeyden önce şu temel esas ve prensip iyi bilinmeli ve iyi kavranmalıdır:

Elbette “para” da gereklidir ama kazanç sadece “parayla” ilgili değildir, kazanç sadece parayla elde edilmemektedir; kazanç aynı zamanda “azmetmekle” ilgilidir.

Başarısızlığa uğradığınız zaman eğer vazgeçmişseniz, ilk başarısızlıkta pes etmişseniz, biliniz ki; siz mutlaka başarısızsınız ve bu anlayışla hep başarısız olacaksınız. Peki, başarmak için ne yapmak gerekir?

Başarmak için değişik yollar denersiniz ama sonunda istediğinize ulaşırsınız, sonunda istediğiniz bir şekilde olmaktadır.

Bir işte başarılı olmak için orada ısrar etmek gerekmektedir.

Sabır, sebat ve ısrar, ısrar, ısrar…

Uykularda bile o işi, yapılan işi düşünmekle başarılı olunmaktadır. Allah bunları yani böyle yapanları başarılı kılar; iyilikte de kötülükte de bunlar yani azmedenler, sabredenler, sebat edenler ve ısrar edenler başarılı olurlar. Hayatın bu temel prensipleri ile ilgilenmeyenler her zaman kaybetmeye ve kazananlar tarafından sömürülmeye mahkûmdurlar.

***

Yukarıdaki girizgâhı, sözü bugün asıl anlatmak istediğim konuya getirmek için yazdım. Sadece paraya, sadece güce, sadece kuvvete inanan (neredeyse ‘tapan’) hasta kalpliler iyi günlerde inanır görünürler, sıkıntı olunca kaçarlar. Biz bunun böyle olduğunu hayatımızda hep gördük ve yaşadık. Başarı bizde iken bizim yanımızda olurlar, hem de samimileri iterek yanımızda olurlar, kendileri en önde yer alırlar; ama sıkıntı gelince de ortada yoklar!

Bunları nasıl anlarız?

Mücadele, mücahede, çile, sıkıntı olmadığı zaman sizinle beraberdirler ve atıp tutarlar; hapishaneyi, zoru, sıkıntıyı, yokluğu görünce de bir yerlere kaçarlar! Siz cihada devam eder, cihad yapar ve zamanla sıkıntıları atlatırsınız; onlar o zaman yine gelirler ve başköşede otururlar! İşte, bir mü’min bunları anlamalıdır.

Önemle hatırlatıyorum: Sabikûnu, evvelûnu, mukarrabûnu unutmamalısınız. Yarın başarıya ulaştığınızda, o güne kadar sizinle beraber olanları itip onlar öne geçmek isterler. Dikkat edip onları tesbit etmeniz gerekir. Muhasebe tam tutulmalıdır. Herkese öneride bulunacak, davet edecek, muhasebeye geçecek ama dikkat edeceksiniz.

Onlar iki gruptur.

Onların bir kısmı alenen karşı çıkar, tartışırsınız. Onlar ileride sizin yanınızda yer alabilirler. Onlar baştan bilmedikleri ve anlamadıkları için karşı çıkmışlardır. Anlayarak, idrak ederek, inanarak size geldiklerinde onların sizden bir farkları olmaz.

Onların bir kısmı da; ileride ne olur ne olmaz diye sizi destekler görünürler ama onlardan bir fedakârlık istediğinizde dünya başlarına çöker.

Siz nice sıkıntılardan sonra başardığınızda ise onlar sizden önde olurlar.

İşte bunlara çok dikkat edeceksiniz. Sadece bugün değil, o iktidar günü geldiğinde daha çok dikkat edeceksiniz. Dikkat edilmediğinde neler olduğunu birkaç defa hep beraber yaşadık. Bundan sonra aynı şeyleri yaşamamak için şimdiden dikkat!

***

Dikkat edilmezse ne olur?

Ne yazık ki, onlar iktidar olunca ya baştan beri birlikte yürüdükleri arkadaşlarını unuturlar, ya da yaşamakta olduğumuz dönem gibi en kritik bir merhalede, basit bir bahaneyle gemiyi terk edip giderler. Siz böyle olmamalısınız, yoksa onların durumuna düşersiniz.

Madem bu kadarını yazdım, merak edilen bundan sonraki merhaleyi de yazayım.

Elbet vadesi dolunca, günü gelince devran döner, iktidarları sona erer ve sırasıyla önce halka, sonra Hakka hesap verme dönemi başlar.

Yaşanan pek çok örnekte görüldüğü üzere; kimilerinin hiç iktidarları da olmaz, sadece yollarını şaşırmış olduklarıyla kalırlar.

Bundan dolayı ömür boyu ve hayatın her merhalesinde DAİMA DİKKAT!

 

 

***

 

 

 

 

Korkun ve sevinin

Reşat Nuri EROL

09.12.2010

Siz onlara “ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN”i anlattığınız zaman insanlar ikiye ayrılırlar...

Bir kısmı “ADİL (EKONIMİK) DÜZEN”e daha baştan karşı olurlar... Mesela S. Demirel ve benzerlerinin durumu budur; “din”e evet ama “düzen”e geçit yok!.. Bir kısmı ise “ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN”i kabul eder, hattâ heyecanla onu savunmaya çalışırlar ama iş uygulamaya gelince, işte o zaman; ‘Sen ne söylüyorsun, sen ne diyorsun, hiç bu çağda böyle şey uygulanır mı’ derler!

İşte bunlar kalblerinde, inançlarında “maraz/hastalık” olanlardır.

Zamanı gelmeden elbette uygulama olmaz, olamaz. Onun için her şey gibi uygulamanın da gününü beklemek gerekir. Elbette ‘hemen uygulanamaz’ denebilir ancak ‘bu çağda bu nasıl uygulanır’ demek hatalıdır, hastalık alametidir.

Biz hiç kimseye “ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN”i hemen uygulayın demiyoruz; uygulama yapmak üzere araştırma ve hazırlık yapın diyoruz, her an uygulamaya başlayabilmek için de yol arayın diyoruz...

Bu vesileyle şu gerçeği hiç unutmayalım: Allah bizden akıllıdır; O bize bir şeyi emrediyorsa, biz mutlaka onu uygulama imkanını bir gün bulacağız demektir.

***

Kimi insanların kalplerinde (gönüllerinde ve beyinlerinde) bir korku var. Bu korkuyu Allah onların kalblerine düşürdü, bu marazı Allah onların kalplerine koydu. Kalpleri hasta olanlar “ADİL DÜZEN”den bahsedemezler, onu söyleyemezler. Biz var olan “zalim düzen”e karşı onları “adaletli alternatif bir düzen” sahibi yapıyoruz ama onlar kabul edemiyorlar!

Ne oluyor?

“ADİL DÜZEN” sonunda yine bizim omuzlarımıza kalıyor.

Oysa “ADİL DÜZEN”i getirmek hepimize farzdır.

Başkaları getirmeyince bize kalıyor; gelmedikçe de onu getirmek farz-ı ayn oluyor.

Her ne olursa olsun, biz bu işi yüklemiş bulunuyoruz.

‘Şunlara bakın şunlara;’ diyorlar, ‘dünyaya hükmeden zalim güçlere karşı bu aciz kişiler dünyayı kurtaracaklarını sanıyorlar, bu zavallı halleri ile dünyaya nizamat veriyorlar!’

Bunları söyleyenlerin yanıldıkları nokta şudur.

Biz “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i getirmeyeceğiz, biz sadece haber veriyoruz, Allah’ın Kur’an’daki müjdesini iletiyoruz; getirecek olan Allah.

“SOSYAL TUFAN” var; dinî, ilmî, iktisadî, siyasî olmak üzere hayatın her alanında sadece “kriz” ölçeğinde değil, “tufan” seviyesinde büyük sorunlar var, “korkun” diyoruz...

“ADİL DÜZEN” gelecek, “ADİL EKONOMİK DÜZEN” gelecek ve hayatın dinî, ilmî, iktisadî, siyasî alanlarındaki bütün sorunlarınız bitecek, “sevinin” diyoruz...

***

Bunları biz yapacağız demiyoruz.

Onu kalbinde maraz/hastalık olan zavallılar söylüyor.

Kendilerini bir şey zannediyorlar.

Evet, bir gün gelecek, bugün çok güçlü gibi görünüp caka satanların o gün hayret ve hayranlıktan gözleri fal taşı gibi açılacak...

Amerika’da ikiz kuleler yıkıldı. Kuleleri yıktıranlar bunu bahane ederek dünyaya savaş ilan ettiler; ‘ya bizdensiniz ya da karşımızdasınız’ dediler. Birinci ve İkinci Cihan Savaşları gibi küresel çapta savaş çıkarmak istediler. Böylece emperyalist sömürü sermayesi savaşları finanse edecek, sonunda yeni bir dünya kurulacaktı. Yem olarak da Türkiye seçilmişti.

İlk savaş İran ile Türkiye arasında başlayacaktı...

Allah korudu, tezkere (1 Mart 2003) TBMM’den geçmedi...

Hatırlayın; o günlerde kendilerini süper yazar kabul eden zavallılar, ABD ile birlikte hareket etmezsek Türkiye’nin ve İslâm âleminin soykırımına uğrayacağını yazdılar!!!

Evet…

işte buraya yazıyoruz; birkaç on yıl sonra bu korkakların, bu kalplerinde maraz/hastalık olanların soyları tükenecek, artık hiç kimse dünyanın “zalimler” tarafından “zulüm düzeni” ile yönetileceğini söyleyemeyecektir.

Son bir hatırlatma daha:

İnsanlığın Hz. Âdem ile başlayan mücadelesi Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed, Hulefa-i Raşidin, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemiyle birlikte devam ediyor…

Zulme ve zalimlere karşı barış bayrağı, adalet bayrağı daima dalgalanacaktır...

Hakka, barışa ve adalete inanıp uygulayanlar varlıklarını kıyamete kadar sürdüreceklerdir...

Vesselâm…

 

 

***

 

 

 

 

Çare ve çözüm belli

Reşat Nuri EROL

10.12.2010

Zaman zaman bu köşede “özelleştirme-özerkleştirme” üzerine de yazılar yazıyorum.

İktidardakiler sekiz yılda, -eski maliye bakanının ifadesiyle- satabileceklerini “babalar gibi sattı”, elde satılabilecek az şey kaldı.

Şimdi sıra onlarda; köprüler, yollar, barajlar, kalan KİT’ler…

(Mesela EBK (Et ve Balık Kurumu)!)

Yine bu köşede ülkede “millî medya” olmadığını da defalarca yazdım.

Her iki konu da “devletin bekası” bakımından çok ama çok önemlidir.

Bu açıdan bakıldığında televizyon, telefon, internet ve medya çok önemlidir. Bunlar birilerinin elinde veya kontrolünde olunca ihtilaller çok kolay gerçekleştirilmektedir. Geçmişte yapılan müdahaleler, ihtilaller, darbeler hep bu araçlar kullanılarak gerçekleştirildi.

Bu sebeple bunların özelleştirilmesi son derece sakıncalı ve yanlıştır.

Bir ülkeyi, bir devleti, bir memleketi, bir milleti savaşsız teslim almak isteyenler bunları “özelleştiriyor” ve birilerinin emrine veya kontrolüne teslim ediyor, ülke mefluç hâle getiriliyor.

Erbakan’ın son günlerde hatırlattığı üzere; sadece 28 Şubat müdahalesi ülkeye 14-15 yıl kaybettirdi...

***

Bize göre bunların hepsinin çare ve çözümü var, çare ve çözüm belli.

Her şeyden önce “özelleştirme” değil “ÖZERKLEŞTİRME” yapılmalı.

Biz iktidar olduğumuzda bunların hepsini özerkleştireceğiz; özelleştirilenleri de özerkleştireceğiz... Bütçeden pay vereceğiz… Halka belli oranda bedava kullandıracağız...

Yani;

-“ADİL EKONOMİK DÜZEN”de birisiyle cep telefonu ile konuşurken para ödemeyeceksin...

-“ADİL EKONOMİK DÜZEN”de bir yerden bir yere giderken para ödemeyeceksin...

-“ADİL EKONOMİK DÜZEN”de tedavi olurken de para ödemeyeceksin...

-“ADİL EKONOMİK DÜZEN”de, asgari kullanım oranında olmak şartıyla, ana ihtiyaç araçları ve maddeleri başta olmak üzere, pek çok şeye para ödemeyeceksin...

Bunları bizden önce sosyalistler vaat ettiler ama nasıl yapacaklarını bilemediler, mekanizmasını getiremediler.

Biz ise onların o vaatlerinin yanında ne yapacağımızı bilerek önerilerimizi getiriyoruz; hem de “sosyal tufan” seviyesinde var olan bütün ilmî, iktisadî, siyasî ve ahlâkî bütün sorunlara çare ve çözümler sunarak önerilerimizi getiriyoruz.

Gerçek inkılâp, gerçek çare ve çözüm işte böyle olur.

***

Madem sosyalistlerden yani “sosyalizm”den söz ettik, “komünizm” ve “kapitalizm”i de katarak konuyu biraz daha açalım.

Bugün bu “izm”lerin zulümleri ve yaptıkları sebebiyle insanlığın çıkmazda olduğunu herkes görmektedir. 20. yüzyılda bu çıkmaz çok açık bir şekilde ortaya çıkmış ve tek çare “sosyalizm/komünizm” denmiştir. 1917’de iktidara gelen sosyalist yönetim Sovyetler’de 70 sene içinde kırk milyon insanı öldürmüş ama çare bulamamıştır. Sonra Faşizm, Nazizm ve ülkemizde Kemalizm gibi millî yönetimler denenmiştir. Bunlar Sovyetler yani komünistler kadar hunharca kan akıtmamışlar ama onların yapıp ettikleriyle de sonuç elde edilememiştir. Faşizm ve Nazizm zamanla ortadan kaybolup gitmiştir. Kemalizm ise yumuşak iniş yaparak bugünkü Türkiye’ye gelinmiştir.

Ne var ki ilmî, iktisadî, siyasî ve ahlâkî bütün sorunlar çözülmemiş; çözüm bir yana, bu sorunlar zamanla iyice yerleşmiş ve artmış, “sosyal tufan” seviyesine çıkmıştır.

Batı’da ırkçı emperyalizm, sömürü sermayesi, yani “vahşi kapitalizm” ise ABD’yi arkasına alarak 1850’den beri yeni rejim ve zulüm mekanizması uygulamaktadır.

SONUÇ olarak bugün gelinen noktada, tek sermaye devleti oluşturma hayaliyle yapılan uygulamalar ve zulümler sorunları çözememiştir.

“Kriz” üstüne “kriz/ler” olmaktadır. “Sosyalizm/komünizm” gibi artık “kapitalizm” de ömrünü doldurmaktadır.

On sene sonra artık herkes kapitalizmin çare ve çözüm olmadığını iyice anlayıp kavrayacaktır.

‘O halde çözüm nedir?’ diye soranlardansanız ve bu köşenin dikkatli okuyucuysanız;

Çare ve çözümü biliyorsunuz, çare ve çözüm belli:

“ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN”.

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan: Otoyolun yüzde 99’u faize gitti!

Reşat Nuri EROL

11.12.2010

Millî Görüş Lideri ve Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, seçim startını İstanbul Eyüp Sultan’dan vermiş;

“3. ŞAHLANIŞ”ı başlatmış ve demişti ki:

“Refah-yol Hükümeti döneminde “ADİL DÜZEN”in sadece kokusunu kokladık...

Şimdi “ADİL DÜZEN”in kendisi geliyor...

Neden biz yapıyoruz oluyor da başkaları yapamıyor.

Çünkü at sahibine göre kişner.

Saadet geliyor, bolluk bereket geliyor, müjdeler olsun…”

“Tarihî günler yaşıyoruz. 6,5 ay sonra yeni bir seçim olacak.

Bu seçim tarihî bir seçimdir…

Türkiye var mı olacak, yoksa İsrail’e vilayet mi olacak?

Tarihin en şerefli devleti yok mu olacak, köle mi olacak?

Yoksa tarihteki şerefli yerini mi alacak?

Böyle önemli bir seçime 6 ay gibi kısa bir zaman kalmıştır...

Bu döneme girerken, önce şahlanışı büyük kongremizle başlattık. 17 Ekim’de yaptığımız muhteşem kongre sonrası kollar sıvandı...

HAK-BÂTIL MÜCADELESİ:

“Hak-bâtıl mücadelesi bir seçim olacak…

Hakkı Millî Görüş temsil edecek, bâtılı ise emperyalizm ve Siyonizm temsil ediyor...

Millî Görüş 14 yıl önce iktidardan uzaklaştırıldı; inşallah yeniden Millî Görüş geliyor...

“Besmele”yi çekeceğiz ve bıraktığımız yerden başlayacağız...

‘Siz yüzde 5 oy alan bir partisiniz, nasıl iktidara gelirsiniz?’ diyorlar.

Sen bizi tanıyor musun?

Bizim 41 yıllık tarihimizde yüzde 3’ten, yüzde 5’ten nasıl yukarılara çıktığımızı herkes biliyor. Şimdi de herkes görecek...”

“DEMOKRASİ” DEĞİL “DEMOKRATUR” VAR:

“Siyonizm ülkeleri kendi çıkarları doğrultusunda yönetir ve bunu da sözde “demokrasi” denilen “demokratur” ile yapar…

“Demokrasi” demek halkın kendisini idare etmesi demektir.

“Demokratur” demek halkın idareye alet edilmesi demektir.

‘Sen seçtin kardeşim!’ diyor.

Bütün televizyonlar senin elinde. Bütün paralar senin elinde. Otuz gazete senin elinde. Milleti kandırmak için 300 tane yazar gece gündüz yazı yazıyor. Nerden ben seçtim.

Sen seçtirdin!

Ben seçmiyorum, sen beni seçime alet olarak kullanıp istediğini seçiyorsun. “Demokratur” denilen nizam bu.

Siyonizm her yerde olduğu gibi Türkiye’de de önümüzdeki seçimlere Demokratur çalışmasını yapmıştır.

Basında AKP aleyhine bir şey yazan insan işinden kovulur.

Niçin AKP aleyhine yazamaz?

Çünkü Siyonizmin planlarını en iyi AKP zihniyeti uyguluyor. AKP’nin yöneticileri biz vatan millete hizmet ediyoruz zannediyor, o niyetle çalışıyorlar ama…”

YAHUDİ ORDUSUNA ASKER OLMAK!

AKP’lilerde Allah’ın 7 vergisinin eksik olduğunu kaydeden Erbakan, bunların “bilgi, tecrübe, hidayet, feraset, dirayet, şuur, vizyon” olduğunu kaydetti ve şuuru anlattı:

“Yahudi insanları kullanmakta öyle ustadır ki, ‘Kim, ben mi? Ben hiç Yahudi’ye hizmet eder miyim yahu?!’ şarkısını söylettire söylettire Yahudi ordusunda sana askerlik yaptırır. Bunlar da öyle.

Sorsan, ‘Biz Yahudi’ye hizmet eder miyiz?!’ derler.

Bal gibi Yahudi ordusunda bu şarkıyı söyleyerek askerlik yapıyorsun be adam. Şuurun yok. Ne yaptığını bilmiyorsun.

‘Herkes methediyor, sen niye eleştiriyorsun?’ diyorlar.

Bunun hepsinin senaryosunu Yahudi yazıyor, ‘Siz de bu Saadet Partililere benzeyin diye icraatlar yapın’ diyor. Yahudi, AKP ilk kurulduğunda; ‘Sakın hâ, İslâm’dan söz etmeyin’ diye azarlıyordu. Sonra Saadet güçlenince ise; ‘Aman, Saadet geliyor, sen Suriye ile vizeleri kaldır, Suud Kralı sana madalya taksın!’ Bunların hepsini onlar tanzim ediyor.

Niçin?

Bizim inançlı insanlarımız Saadet Partisi’ne değil,

aldanarak AKP’ye oy versin diye...”

OTOYOLUN YÜZDE 99’U NERDE? “FAİZ”E GİTTİ!

“İşsizlik var” diyorsun; ‘işsizlik her zaman vardı’ diyorlar.

Vardı ama böylesi yoktu. Şimdi yüzde 20’ye çıkmış.

Türkiye’yi fakirleştiriyorlar ama böyle fakirleşmemişti, böylesine borca esir edilmemişti. 80 senede Türkiye 80 milyar dolar dış borç yapmış.

Bunlar 8 senede 580 milyar dolar dış borç yapmış. Şimdi gelmiş, ‘OTOYOL YAPTIM’ diyor. Çocuk mu kandırıyorsun. Senin aldığın borçla bu otoyolun 100 mislini yapman lazımdı. Nerde otoyolun yüzde 99’u? Yahudi’ye “FAİZ” olarak gitti!

Senin yaptığın Yahudi tahsildarlığı...

Millet geçim sıkıntısı içerisinde.

Müstemleke kimliği faaliyetleri var.

Lider ülke kalkınması yok.”

 

 

***

 

 

 

 

‘Malıyla, canıyla mücadele eden bir Müslüman’

Reşat Nuri EROL

12.12.2010

‘MALIYLA, CANIYLA MÜCADELE EDEN BİR MÜSLÜMAN’, BUGÜN 28 ŞUBAT’A BAKINCA NE GÖRÜR?…

Erbakan, Zaman gazetesi röportajında, “Bugünden bakınca 28 Şubat’ta daha farklı tavır sergiler miydiniz?” sorusuna cevap veriyor:

“İzin verirseniz işe aslından başlayalım.” diyerek başlıyor, uzun uzadıya Siyonizm’i ve 20. Haçlı Seferi’nin hâlen devrede olduğunu anlatıyor...

Sözü 28 Şubat sürecine getiriyor ve 18 maddelik kararlar için;

“ABD Savunma Başdanışmanı Makovski tarafından hazırlanan planın askerler tarafından ‘teklifimiz’ diye ortaya konulduğunu sonradan öğrendik... Müslüman birinin bunları yazamayacağını düşündük. 5 saat konuştular. Biri bırakıp biri alıyor. Aczimendi’yi televizyona koyup, ‘görmüyor musun efendim’ diyorlar.

Neyi göreceğim, sizin oyununuz bu.

Gerçeği biliyoruz da, her şey söylenmiyor. Demirel, onlarla beraber. Çiller, susuyor. Ben tek başımayım. DYP’deki 50 kişi, “Hepinizi Yassıada’ya götüreceğiz” diye tehdit edildi. Ordunun geneli işin içinde değildi, cuntacılar vardı. Ben tek başıma iktidar mıyım, ortağımı tanımam mı? Tek başına iktidar olsam, hiç şüphesiz ilgililer kimlerse bir saniye bekletmezdim, görevden alırdım.”

SP liderine göre, asker amacına ulaşamayınca, 4 ay boyunca başka taktikleri devreye soktu. Hükümet çekilmeseydi darbe olmayacaktı ama başka oyunlar oynanacaktı.

Erbakan, Türkiye’nin 28 Şubat yüzünden 14 yıl kaybettiğine, sürecin 2011 seçimlerinde biteceğine inanıyor. Erbakan, ileride ‘MALIYLA, CANIYLA MÜCADELE EDEN BİR MÜSLÜMAN olarak anılmak’ istiyor. Siyaseti bırakmaya ise hiç niyeti yok. “Siyaset cihattır, insan gücü yettiği kadar bu işi bırakmaz.” diyor. Cumhurbaşkanlığı adaylığıyla ilgili olaraksa, “Bunu halka sorun.” ifadesini kullanıyor.

***

‘MÜCADELE HAK VE BATIL MÜCADELESİ’

Erbakan, NTV’de canlı yayında konuştu, Ruşen Çakır ile arkadaşının sorularını cevapladı ve onların sorularına rağmen, cihadı ve Siyonizmi anlatmaya devam etti...

İşte o cevaplardan kesitler:

“Biz baştan beri ‘MÜCADELE HAK VE BATIL MÜCADELESİ’ dedik.

Biz Hak yolunda yürümeye devam ediyoruz.

Saydığınız insanlar (Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eski Millî Görüş bakanları) sevdiğim insanlar, dostlarımdır, ancak düşünceleri yanlıştır. Siyonizme alet olmaktadırlar. Millî Görüş’le birlikte milletimiz aslına dönmeye başladı, Millî Görüş Hareketi çok büyük hizmet etmiştir...

AKP’nin İsrail ile arasının bozulduğuna inanmıyorum. Siyonizmin amentüsü dört maddedir ve bunları gerçekleştirmek için bütün güçlerini kullanacaklardır…

Onlar benim talebelerim, iyi niyetlidirler. Kendilerine iyi niyet ve şefkat dilerim. Onlar İsrail tarafından kullanılıyorlar.

Niye böyle biliyor musunuz?

Seçim geliyor. Millet aslına dönüyor ve Saadet Partisi’ne kayıyor. İsrail endişeli, bütün tedbirlerini alıyorlar. Bütün gerginlikler İsrail’in senaryosudur. Onlar AKP’yi azarlayıp duruyordu; tesettürden bahsetme, İmam-Hatip’ten bahsetme!.. Fakat Türkiye aslına dönmeye başlayınca bunlar tekrar gündeme gelmeye başladı… İsrail senaryoyu kurmuş, camideki sakallı Hüsnü’yü kandırıyor. AKP tesettürü savunuyor diyorlar. Bunlar benim evlatlarım. ‘Bana çak’ diyor, ‘one minute de’ diyor, İsrail. ‘Suriye ile vizeleri kaldır, Müslümanlarla ilişki içinde gözük’ diyor. Maneviyatçı insanlarımızın oyunun AKP’ye gitmesini bu şekilde sağlıyorlar. 28 Şubat’taki 300’ler meclisi, bugün AKP’yi iktidarda tutmak için uğraş veriyor... AKP ‘ben de maneviyata hizmet ediyorum’ gibi görünerek Siyonizmin planıyla oy alma çabasında. Fakat milletimiz görecektir ki AKP içi saman dolu bir kuştur, Saadet Partisi ise bu kuşun canlısıdır.”

***

Gelecek yazı: Millî Görüş gömleğini çıkarırsan hayrı ve şerri ayıramazsın...

 

 

***

 

 

 

 

Millî Görüş’süz ve Adil Düzen’siz nereye?!.

Reşat Nuri EROL

13.12.2010

Önceki yazımda Erbakan’ın Zaman gazetesi röportajı ile NTV canlı yayın röportajından kesitler sundum. Bugünkü yazıma, -istifade edilmesi dua ve dileklerimle,- Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM) tarafından Gençlik Parkı Kültür Merkezi’nde düzenlenen “Millî Görüş İktidarı; Niçin ve nasıl?” konulu konferansta, Erbakan’ın yaptığı çarpıcı ve ufuk açıcı sözleri ile başlıyorum.

MİLLÎ GÖRÜŞ GÖMLEĞİ YOKSA HİDAYET DE YOK! Millî Görüş Lideri ve Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, seçim startını İstanbul Eyüp Sultan’da verdikten ve “3. ŞAHLANIŞ”ı başlattıktan sonra; yaşından umulmayacak seviyede, adeta genç bir insanın heyecan ve çalışma azmiyle konuşmalarını sürdürüyor.

ESAM Konferansı’ndaki en etkili hatırlatması neydi?

Millî Görüş gömleğini çıkartırsan hidayetin de kaybolur, hayır ve şerri ayıramazsın. ‘İslâm Birliği’ demez, ‘Avrupa Birliği’ diye çırpınırsın. Onlar da kapıda zincirle seni bekletirler.”

MİLLÎ GÖRÜŞ İKTİDARINDA “MİLLET”E VAR,

“FAİZ”E VE “SİYONİZM”E YOK!

“Yanlışlıkları, hataları söylemek, vatan ve millet sevgimizin bize yüklediği bir vecibedir. MİLLÎ GÖRÜŞ İKTİDARI döneminde yaptıklarımız ortadadır. Hükümetimiz döneminde “DENK BÜTÇE” oluşturarak ÇALIŞANLARIMIZA VE EMEKLİLERİMİZE yüzde 200’e varan zam vermiştik. Bu, hiçbir hükümet döneminde yapılmamış bir zamdır. Biz “HAVUZ SİSTEMİ”ni de oluşturarak “FAİZ”e para gitmesini de önlemiş olduk. “FAİZ”e giden parayı biz millet yararına kullandık. Siyonizme hizmet etmedik. Bizim AK Parti Hükümeti’nin politikalarına getirdiğimiz eleştiriler onların kişiliklerine getirilmiş eleştiriler değildir. Biz milletin menfaatine ters düşen bütün yanlışlıkların karşısındayız… Millî Görüş gömleğini çıkartırsan hidayetin de kaybolur. Hayır ve şerri ayıramazsın. ‘İSLÂM BİRLİĞİ’ demez, ‘AVRUPA BİRLİĞİ’ diye çırpınırsın. Onlar da kapıda zincirle seni bekletirler.”

“MANEVİYATSIZ” VE “ADİL DÜZEN”SİZ SAADET YOK!

Necmettin Erbakan, Millî Görüş zihniyetini yansıtacak bir iktidar anlayışı istediklerini belirterek, bu anlayışın HAKÇA BİR BÖLÜŞÜM anlamına geldiğini kaydetti. “Millî Görüş”ün doğru hak anlayışına dayandığını ifade eden Erbakan, “Türkiye’deki diğer siyasi hareketler bâtıl hak anlayışına dayanır. Liberalizmmiş, solcuymuş, sağcıymış, hepsi temelden sakattır. Bunların eğitilmesi lazımdır.” diye konuştu. Maneviyatsız ve “Adil Düzen”siz bir saadetin olamayacağını dile getiren Erbakan, bunun için “Yeni Bir Dünya Düzeni”nin kurulması gerektiğini kaydetti ve bu “Yeni Dünya Düzeni”nin kurulması için de “Millî Görüş” fikrine sahip insanlara büyük görevler düştüğünü söyledi.

***

“İŞSİZ, YOKSUL VE AÇLAR” İLE “AŞIRI ZENGİNLER” ÜLKESİ!

Erbakan bu tesbitleri yapıyor, bunları söylüyor, hatırlatıyor; bu arada çare ve çözümleri de gündeme getiriyor. Hükümet ne yapıyor?

DEVLETin resmî verilerine bakalım: TÜİK verileri baz alınarak hazırlanan araştırmaya göre; 2010 yılı Kasım ayında Türkiye’de “YOKSULLUK SINIRI” 2 bin 520 lira, “AÇLIK SINIRI” da 926 lira olmuş! 657’ye tâbi “MEMURLAR, İŞÇİ, EMEKLİ, GAZİ VE YETİMLER” buradan kendilerinin hangi sınıfta yer aldığını öğrenebilirler.

“İŞSİZLER”in bakmasına gerek yok, onların işi olmadığı için henüz sınıfı da yok!

Bu arada DIŞ TİCARET AÇIĞI yüzde 136,4 artışla 6 milyar 328 milyon dolara ulaşmış! Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2010 Ekim ayında, geçen yılın aynı ayına göre Türkiye’nin ihracatının yüzde 8,8, ithalatının ise yüzde 35,5 oranında artış gösterdiğini bildirdi! İhracat-ithalat makası giderek açılıyor!

Artan Bütçe Açıkları, İç ve Dış Borçlar, Fahiş Faiz Giderleri!!!

BÖYLE NEREYE VE NE ZAMANA KADAR?!.

 

 

***

 

 

 

 

Zalim “İŞ” ve “AŞ” bulma sistemi

Reşat Nuri EROL

14.12.2010

“Canlı” nedir?

Canlı, sürekli olarak dışarıdan gerekenleri alıp kendi benzerini meydana getiren varlıktır.

Dışarıdan ihtiyaçlarını almasına “çalışma”; bunları kullanarak varlığını sürdürmek ve benzerini meydana getirmesine de “yaşama” diyoruz.

İNSAN çalışan ve yaşayan canlı bir varlıktır.

Ormandaki ağaçlar ayrı ayrı üretip ayrı ayrı tüketirler. Vücudumuzdaki hücreler birlikte üretip birlikte tüketirler. Arılar ayrı ayrı üretip birlikte tüketirler. İnsanlar ise birlikte üretip ayrı ayrı tüketirler. Bu şekilde yaşayan insandan başka bir canlı yoktur.

İNSANLAR bir köyde birlikte çalışıp üretirler, bir ilçede birlikte çalışıp üretirler, bir ülkede birlikte çalışıp üretirler, insanlıkta/dünyada birlikte çalışıp üretirler; sonra birlikte çalışıp ürettiklerini ülkelere, bölgelere, ilçelere, semtlere götürüp halka ulaştırırlar. Yani; tüm insanlık birlikte çalışıp üretmekte, ayrı ayrı bölüşerek tüketip yaşamaktadır.

*

Bu büyük organizasyon nasıl sağlanıyor?

Bunun için iki sistem vardır; “iş verme sistemi” ve “iş bulma sistemi”.

Bunun doğal olanı “iş bulma sistemi”dir.

Nedir bu doğal iş bulma sistemi?

Herkes kendi yapacağı işi kendisi arar, kendisi bulur, o işi yapar ve ürününü topluluğa verir. Halk da kendisinin ihtiyacını kendisi tesbit eder, ortak üründen istediklerini alır.

İnsanlar ilk yaratıldıkları günden beri bu sistemi uyguladılar.

20’inci yüzyıla kadar bu böyle geldi. Halk istediğini üretir, satar; sonra istediğini satın alır ve tüketir. Aracılar, halkın ürettiği malları alır, isteyenlere satar. Aracılar, halkın ne üreteceğine ve ne tüketeceğine karışmaz. Bu doğal sistem 20’inci yüzyılda bozuldu. Bu bozukluk ve düzensizlik devam ediyor…

*

Yukarıda anlattığım bu doğal sistem bozulunca ne oldu?

Aracı tekeller oluştu.

Sermeye (kapitalist sömürü sermayesi, ırkçı emperyalist sermaye) veya devlet (komünist veya sosyalist devlet) halkın ne üreteceğine o karar verir, halka istediği malı sunar, halk da ister istemez o malı alıp tüketir. İşte buna “iş verme sistemi” diyoruz.

Bize göre; insan fıtratına/tabiatına uygun ve tabiî/doğal olan “iş bulma, aş bulma sistemi” yerine bugün “iş verme, aş verme sistemi” ikame edilmiştir.

SONUÇ olarak çağımızdaki “ZALİM DÜNYA DÜZENİ”nde halkın elinden “şahsiyet/kişilik” alınmış, halk “hayvan” mesabesine indirilmiştir. Ahırdaki ineklerine sen ne istersen onu yaptırırsın, onlara senin istediğin yemleri verirsin. Bugün insanlar sermayenin veya devletin birer hayvanı hâline getirilmiştir.

İnsanları insan olmaktan çıkarıp hayvanlaştıran “zalim düzendeki ‘iş’ ve ‘aş’ bulma sistemi” işte böyle bir sistem/düzen! Ve “muhafazakâr” birileri insanı hayvan mesabesine düşüren işte bu “ZALİM DÜZEN”i uygulamalı olarak ısrarla muhafazaya devam ederken; “Millî Görüş Gemisi”ni terk eden, “ADİL DÜZEN GEMİSİ”ne ise hiç binmeyen birileri de onları taklit etmeye, bu “ZALİM DÜZEN”i biraz daha yaşatmaya özeniyor!

Zavallılar…

Gelecek yazı: Adil “İŞ” ve “AŞ” bulma sistemi.

***

ABDÜLKADİR ÖZKAN’a TEŞEKKÜR: Pek Muhterem Kardeşim! Önce, “Adil Düzen olmadan dar gelirlinin alım gücü artmaz” başlıklı bir yazı yazdığınızdan… Sonra, yazında “Bu gazete (Millî Gazete) yıllardan beri “Adil Düzen”i anlatmaya çalışıyor. Gazetemiz yazarlarından kardeşim Reşat Nuri Erol sürekli olarak “Adil Ekonomik Düzen”i tüm detaylarına kadar köşesinde anlatıyor. Hem de uygulamalı örnekler veriyor.” diye hatırlatıp şehadet ettiğinizden dolayı, çok teşekkür ederim... Allah razı olsun... Allah, Erbakan Hocamızın liderliğinde, önderliğinde, başbakanlığında “ADİL DÜZEN DEVLETİ”nde yaşamayı nasip etsin...

 

 

***

 

 

 

 

Adil “İŞ” ve “AŞ” bulma sistemi

Reşat Nuri EROL

15.12.2010

Zalim dünya düzenindeki iş ve aş bulma sistemini, yani “iş verme, aş verme sistemi”ni bundan önceki yazımda anlattım; bu arada bize göre insan fıtratına/tabiatına uygun ve tabiî/doğal olanın “iş bulma, aş bulma sistemi” olduğunu hatırlattım.

Bizim önerdiğimiz “ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN” insanlığın yeniden “İŞ BULMA, AŞ BULMA SİSTEMİ”ne geçmesini savunuyor.

Bunu başarmak için örgütlenmeye ihtiyaç vardır.

Bu örgütlenme nasıl sağlanacaktır?

Bunun için bizim önerdiğimiz sistem şudur. Siyasi kuruluşlar sadece kamu görevlerini yapsınlar; “yönetim” ile “ekonomi” birbirinden ayrılsın.

Siyasi partiler iktidar olsunlar, ülkenin savunmasını ve güvenliğini sağlasınlar.

Ekonomik kuruluşlar ise “KOOPERATİFLER”den oluşsun.

-BUCAKta “İşletmeler Kooperatifi” olsun;

-İLde “Genel Hizmetler Kooperatifi” olsun;

-ÜLKEde “İş Bulma Kooperatifi” olsun;

-İNSANLIKta “Araştırma Kooperatifi” olsun.

Kooperatifler siyasi kuruluşlara paralel oluşsun. Halk kendi işini ve aşını kendi kooperatiflerinde bulsun. Bu kooperatiflerin organize ettiği işletmeler yönetime üretimden pay olarak “vergi” versinler, yönetim de bu vergilerle kamu görevini görsün.

Bunların dışındaki “ilmî ve ahlâkî kuruluşlar” da bağımsız olsun, bunlara da kamu bütçesinden ayrıca pay verilsin.

***

SONUÇ olarak diyoruz ki; ülkemizde dört tip bağımsız kuruluşlar olsun:

İLMÎ, DİNÎ, MESLEKÎ VE SİYASÎ KURULUŞLAR.

-İlmî kuruluşlar “yasama” görevini;

-Dinî kuruluşlar “denetleme” görevini;

-Meslekî kuruluşlar “üretme” görevini;

-Siyasî kuruluşlar ise “bölüşme” görevini yüklensin.

Aralarında sağlıklı, dengeli, verimli ve adil bir işbölümü olsun.

Bunların tamamı devletin emrinde ve hizmetinde olsun.

Aralarında çıkan ihtilafları “HAKEMLERden oluşmuş bağımsız, yansız, etkin ve saygın YARGI” çözsün. Yargı kararlarını beklemeden doğacak aksaklıkları başkanlar çözsün; bucakta, ilde, ülkede ve insanlıkta başkanlar geçici olarak sorunları çözsün. Mağdur olanlar hakemlere gidip mağduriyetlerini gidersin.

***

AŞ BULMA SORUNUNU halka verdiğimiz “ÖN ÖDEMELİ SİPARİŞ KREDİSİ” ile çözüyoruz. Buna “SELEM KREDİSİ” diyoruz.

Halk peşin ödeyerek yıllık siparişlerini tüccarlara veriyor. Tüccarlar işyerlerine sipariş veriyor. Böylece halk kendi aşını kendisi bulmuş oluyor. Çünkü kredi halka veriliyor.

İŞ BULMA SORUNUNU ise “ÇALIŞMA/ EMEK KREDİSİ” ile çözüyoruz.

Emek sahibi işçi istediği işverene gidiyor.

Orada çalışıyor ve ücreti istihkak ediyor.

Ertesi gün gidip ücretini bankadan alabiliyor.

İşveren borçlanıyor; ürettiği malı sattığı zaman kredisini kapatıyor.

DİKKAT:

Kredide “faiz” yok, cebrî “icra” yok, “haciz” yok...

Böylece krediyi çalışana yani emeğe vermekle hem çalışanın iş bulmasını sağlıyoruz, hem de işverene faizsiz kredi temin ediyoruz.

Çünkü işçi yalnız “emek kredisi”ni getirmiyor, anı zamanda “ham madde kredisi”ni de getiriyor.

İşte Allah’ın ve ilmin bize öğrettiği “Adil Düzen, Adil Ekonomik Düzen” budur.

Düzenimizi beğenmeyenler “zalim düzen”de debelenmeye devam edebilirler.

Ne diyorduk; “Millî Görüş”süz ve “Adil Düzen”siz olmaz, olamaz...

 

 

***

 

 

 

 

2011 bütçesi de FAİZ ve RANTİYEye!..

Reşat Nuri EROL

16.12.2010

Ekonomi penceresinden bakınca; ülkelerin ve dünyanın “ekonomi ve genel dengesi” bozulmuş durumda. Denge bozuk olunca “krizler” kaçınılmaz oluyor, artık “dengesizlik ve krizler” ile iç içe yaşıyoruz. Ancak, bize göre ülkelerin ve dünyanın bu duruma, bu krizlere dayalı dengesiz “zalim dünya düzeni”ne uzun zaman tahammül etmesi mümkün değildir.

Ülkemizde bugünlerde “Bütçe Görüşmeleri” var. Geçmiş dönemlerde parti liderlerinin, özellikle iktidar ve ana muhalefet liderlerinin saatler süren bütçe konuşmaları bir yıllık iktidar-muhalefet hesaplaşması şeklinde geçerdi. Meclis’in en hareketli, heyecanlı ve izlenmeye değer oturumları şüphesiz bütçe görüşmeleri olurdu. Bütçe görüşmeleri liderlerin bir anlamda liderliklerini tüm yönleriyle sergiledikleri oturumlar olurdu.

Sekiz yıllık iktidarın “ekonomi ve işsizlik karnesi” malum olunca, ayrıca meclisteki muhalefet partilerinin performansı bilinince; doğrusu halkın ve benim “iktidar-muhalefet açısından mevcut durumu değiştirecek” bir beklentimiz olamaz!

Hattâ seçim sürecine girilmiş olması sebebiyle, 2011 yılındaki genel durumun ve “2011 Bütçesi”nin geçmiş yıllara nazaran daha kötü olacağı kesin gibi görünüyor...

Neden kesin gibi görünüyor?

Perşembenin (2011) gelişi çarşambadan (geçmiş yıllardan) belli değil mi?

Geçmiş sekiz yılda olanlar, dokuzuncu yılda olacakların habercisi değil mi?

***

BÜTÇENİN ÇOĞU FAHİŞ FAİZLERE!

2011 Bütçesi, AKP iktidarının 9. bütçesi; geçmişteki bütçeler bu bütçenin de ne olacağının habercisi: Fahiş faiz ödemeleri, büyük bütçe açıkları, “verginin de vergisi” dedirten aşırı vergiler ve zamlar, adaletsiz gelir dağılımı ve daha neler de neler!!!  Başbakan Erbakan’ın özlenen “Denk Bütçe” örneği bir yana, daha nice dengesizlikler…

“Millî Görüş gömleği” ve “Adil Ekonomik Düzen ceketi” olmaksızın; IMF ekonomi politikaları, Dünya Bankası ve AB taklitçisi anlayışlarla ancak bu kadar!

Bütçe açığı 30 milyar TL’nin çok çok üzerinde!..

Fahiş FAİZ giderleri 50 milyar TL’yi de aşacak!..

Yatırımlara ayrılan pay ise sadece 21 milyar TL!..

KAMU YATIRIMLARINA sadece 21 milyar ama FAİZE, SÖMÜRÜYE, SİYONİZME 50 milyar yani yatırımlara ayrılanın iki mislinden de fazla!

Bu bütçeyle yeni istihdam alanları ve işsizliğin çözümü çok geç bir bahara!

***

HÂSILANIN YÜZDE 92’si RANTİYEYE!

Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Arif Ersoy, “2011 Bütçesi” vesilesiyle bu aybaşında yaptığı basın toplantısında önemli açıklamalar yaptı:

“Evet, ekonomi büyüyor ama biz büyümeyi değerlendirirken artan nimetlerin kime gittiğine bakıyoruz, sofraya niçin yansıtılmadığı üzerinde duruyoruz. Nitekim 2003 ile 2010 arasındaki 7 yıllık süre içinde AKP döneminde, transfer harcamalarının sadece yüzde 8’i sosyal yardımlar olarak halka aktarılmıştır; burs, aile yardımı, tarımsal destek gibi. Bu 7 yıllık süreçte yapılan 532 milyar TL’lik transfer harcamalarının yüzde 92’si rantiyeye aktarılmıştır. Aynı özelliği 2011 yılı bütçesinde de görüyoruz.”

SONUÇ:

“-Gelir dağılımındaki ADALETSİZLİK ve İŞSİZLİK sorunu kronikleşerek yine devam edecek...

-Ülke kaynaklarında YABANCILARIN PAYI artacak...

-İç ve dış BORÇ stoku ve FAİZLER yoluyla, BÜTÇE kaynaklarının önemli bir bölümü RANTİYEYE aktarılacak...

-Türkiye’ye sıcak para akını devam edecek...

-İthalat ve ihracat arasındaki makas giderecek artacaktır…”

Nice sonuçların sonu: 2011 BÜTÇESİ de öncekiler gibi FAİZ ve RANTİYEYE!..

Tekrar soruyorum:

-“Millî Görüş”süz ve “Adil (Ekonomik) Düzen”siz nereye?!.

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan(1): İki saatlik görüşmeler

Reşat Nuri EROL

17.12.2010

Siz değerli okuyucularımla bugünlerde bu köşede paylaşmak üzere planladığım önemli konuları, ‘Bütçe görüşmeleri, işsizlik ve çözümler, “ADİL EKONOMİK DÜZEN”e göre ana sorunlarımızın bazı çözüm önerileri’ olarak sıralayabilirim.

Ancak, günlük köşe yazarlığı yapınca, günlük gelişmeler ve günlük okumalar/çalışmalar bazı konuları ertelemenizi, bazılarını öne almanızı gerektiriyor.

‘Erbakan fenomeni, Necmettin Erbakan ve Numan Kurtulmuş, Erbakan ve 28 Şubat, Erbakan ve neden yeniden siyaset?’ gibi bazı konular, benim çalışma ve günlük okumalarımda, bu haftanın en güncel ve canlı konuları oluverdi.

Dün ve bugün üzerinde çalışmak durumunda kaldığım konular ile okumalarım çakıştığı gibi; aynı zamanda birkaç yönden heyecanlandırdı da...

Hayatın heyecanını yakalamak ve bu heyecanla iş yapmak özellikle önemli... Bugünlerde gündemde olan bu ‘mesele’ hakkında, yani ‘hayatta var olmanın heyecanı’ ile ‘yaş, yaşlılık, iş yapma, çalışma, mükellefiyet, akıl, güç’ konularını ayrıca yazacağım...

Bu heyecan hâlini, yaşları sekseni geçmiş kırk yıllık hocalarımla son dönemlerde yaptığım çalışmalarda yakından görerek yaşıyorum. Necmettin Erbakan Hocam ile Süleyman Karagülle Hocamın bu yaştaki heyecan, azim ve gayretlerini gördükçe, bu yaşımda bana da adeta ‘ibadet aşkıyla daha çok çalışma azmi’ aşılıyorlar.

Bu hâli yaşıyorum; hocalarımla birlikte yaşıyoruz…

***

Erbakan Hocamızı, Süleyman Karagülle Hocam ile birlikte, Saadet Partisi Genel Başkanı seçileceği haftanın başında Ankara’da ziyaret etmiş ve ‘iki saat’ görüşmüştük.

O görüşmenin etkisiyle, Ekim ayında bu köşede “Millî Görüş” ana başlığı altında ‘dokuz yazı’ (14-26 Ekim 2010) yazdım.

Erbakan’ı iyi anlar ve onun heyecanına kapılırsanız, benim yaptığım gibi dokuz yazı yazarsınız. ‘İki saat’ vurgusunu özellikle yapıyorum. Sebebi var.

Erbakan, Saadet Partisi Genel Başkanı seçildikten sonra, her hafta önemli medya mensupları, gazeteciler ve yazarlarla ortalama ‘iki saatlik’ görüşmeler yapıyor. Son zamanlardaki bazı görüşmeleri hatırlayalım: Star’da Uğur Dündar ve arkadaşı… NTV’de Ruşen Çakır ve çalışma arkadaşı… Değişik günlük gazetelerin köşe yazarları ve görüşme ile ilgili yazdıkları… Bu hafta da Star gazetesinden Şamil Tayyar ile Bugün gazetesinden Ahmet Yavuz Arslan ve daha başka yazarlar, Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile ‘iki saat’ görüşmüşler… Dün (15.12.2010) köşelerinde konu ile ilgili önemli makaleler yazdılar; Şamil Tayyar bugün (16.12.2010) de yazmaya devam etmiş…

Bu yazılanları tam da okumuştum ki; adeta ‘üstüne üstlük’ gibi değerlendirdiğim, Süleyman Hocamdan şimdilik ‘Erbakan, Numan ve akıllı-güçlü olmak’ başlığını koymayı düşündüğüm bir çalışma gelmez mi! Bu yazılanlar üzerinde duralım…

***

‘ERBAKAN FENOMENİ’, Bugün gazetesinden Adem Yavuz Arslan’ın yazı başlığı.

İşte o yazıdan bazı cümleler: “Saadet lideri Necmettin Erbakan ile önceki gün 2 saat süren bir sohbetimiz oldu. Kesinlikle enteresan bir sohbetti...

Millî Görüş’ün efsane lideri 84 yaşında. Ciddi sağlık sorunları da var. Fakat zihni berrak...

İki saat aralıksız konuştu ama isimleri, tarihleri, kronolojiyi hiç karıştırmadı...

84 yaşındaki bir isim için takdire değer bir performansı var...

Öyle bir denklem kurdu ki; sonuçta ‘AK Parti’yi İsrail kurdurdu, Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül Siyonistlerin hizmetkârı’ gibi bir sonuç çıktı...

Erbakan, ilerlemiş yaşına ve sağlık sorunlarına rağmen aktif siyasete dönüşüyle ilgili farklı bir tanımlama yapıyor. Ona göre tercihi ‘koltuk hırsı’ değil bir nevi görev: “Çünkü söz nasihat dinlemediler. Görevi almak milli bir vazifedir” diyor.

Uzun sohbetin kısa özeti şu: Erbakan bir fenomen.

Kamuoyu aktif siyasete dönüşünü ‘koltuk hırsı’ olarak görse de o kendini inandığı dava uğruna son nefesine kadar çalışan bir nefer olarak görüyor. Takipçileri de öyle.

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan(2): 28 Şubat nasıl tezgahlandı?

Reşat Nuri EROL

18.12.2010

Şamil Tayyar herkes gibi benim de çok önemsediğim bir gazeteci ve yazar.

Erbakan ile iki saat görüştükten sonra iki yazı yazdı, özellikle “28 Şubat Darbesi” üzerinde durdu: “Laf dönüp dolaşıp 28 Şubat post modern darbeye geldi.

Darbezede bir başbakan olarak söyleyecekleri vardı. Siyonistlerin, dar anlamda ABD ve İsrail’in darbe planına, 50 civarındaki iktidar mensubu korkak milletvekili yüzünden yenik düştüklerini anlattı. Sonra 30 Ekim 1996 tarihli tercüme edilmiş gizli belgeyi arşivden çıkardı. Belge, Wikileaks yayınları gibi Ankara’dan Washington’a gönderilen ve dedikodulara dayalı ham istihbarat notu değil, Washington’da karara dönüştürülmüş ulusal güvenlik belgesiydi. İkisi arasındaki farkı son yazımda tarif etmiştim. Biri (Wikileaks gibi) pek gizli olmayan ve mahcubiyetten öte sonuç doğurmayan metin, diğeri ölümüne hesaplaşmaya yol açabilen ulusal güvenlik belgesidir.”

DARBE KRİPTOSU!

Şevket Kazan bugünkü (17.12.2010) Millî Gazete’de ‘belge’ ile birlikte “EMİR PENTAGON’DAN” başlığı altında tarihî açıklamalar yaptı. Şamil Tayyar ise belgenin başka boyutları üzerinde duruyor: “Belgede dönemin ABD Dışişleri Bakanı Warren Cristopher’in imzası var. Ankara Büyükelçiliği’ne gönderilmiş. Bilgi olarak Atina, Beyrut, Moskova, Sofya elçilikleri ile Geneva, NATO ve BM Amerikan misyonlarına da ulaştırılmış. / Refahyol hükümetiyle ilgili değerlendirme ve iktidardan düşürme yöntemine yer verilen belgede, ilk yorum koalisyonun büyük ortağı RP ile ilgili olarak yapılıyor: / -Türk hükümetinin milli eğilimlerinden ve Başbakan Erbakan’ın ideolojisinden ilham alarak dış politikayı batıdan ayırıp Arap ve Müslüman dünyasına doğru yeniden yönlendirilmesinden dolayı derin endişe içerisindedir. Kanaatimizce Türkiye’nin İran, Irak, Libya, Nijerya ve Sudan ile bağlarını kuvvetlendirmek konusundaki mevcut tutumu, bizim milli menfaatlerimize aykırıdır, düşmancadır. / İkinci yorum, koalisyonun küçük ortağı DYP ile ilgili... -DYP, Erbakan’ın radikal İslami söylemlerini ılımlaştırmada başarılı olamadığına göre, kendisinin RP ile koalisyonu verimsiz görünmekte… Tansu Çiller’in koalisyondan çekilmesi Erbakan’ı düşürür ve ülkeyi genel seçimlere götürür...”

ASKERE GÖREV!

“Özetle denmek isteniyor ki: RP düşmanca hareket ediyor, DYP ise bunu frenleyebilecek güce sahip değil, seçim de çare olmayacak. O halde? Türkiye’yi hizaya çekebilmek için hükümetin dövülüp hırpalanması, iktidar ortaklarının yerde süründüğü ve güçsüz kaldığı ortamda seçimlere gidilmesi lazım! / Peki kim dövecek? / Belgeden okuyalım: -Türkiye, birleşik devletlerin anahtar stratejik ortağı olarak kalmak mecburiyetindedir ve onun bu pozisyonunu gerçekleştirip sürdürmedeki başarımız, bizim (ABD) milli menfaatlerimizi doğrudan etkileyecektir. Türk askeriyesi, bu sonucu elde etmeye doğru daha büyük çaba sarf etmesi için harekete geçmeye zorlanmalıdır. Bu konudaki aksiyon planlarınızı ve yorumlarınızı bekliyorum.”

28 ŞUBAT NASIL TEZGÂHLANDI?

“Anlaşılıyor ki, ABD, 15 Ekim 1996 tarihinde post modern darbe için düğmeye basmış, TSK’ya da görev biçmiş.

Erbakan’ın masasında ilk defa gördüğümüz bu BELGE, 28 Şubat’ın nasıl tezgâhlandığını göstermesi bakımından çok önemlidir. Bir yerde darbe emrinin belgesidir. Üstelik Wikileaks dedikodusu değil...

Bu belge, 14 yıl öncesine ışık tutarken, içinde bulunduğumuz yakın dönemin anahtar sözcüklerini verecek ölçekte ciddi bir belgedir.

1 Mart 2003 tezkeresinden sonra Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven gibi darbe senaryolarının nasıl pişirildiği sorularına cevap ararken önemli ipuçları verecektir. Ergenekon sürecinde 2007 ve 2009 darbe senaryolarının, Türk dış politikasına yönelik eksen kayması tartışmalarının ve Wikileaks dedikodularının ortalığı saçılmasının nedenlerine ilişkin analizlerimiz karşısında bize “komplocu” diyenlere “kapak” olacaktır.

Maalesef gerçeğin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.

Erbakan’ın dediği gibi; 28 Şubat Türkiye’ye 14 yıl kaybettirdi…

Devamı var…

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan(3): Hak-bâtıl ekseni ve fıkhın hükmü

Reşat Nuri EROL

19.12.2010

Önceki yazımın final cümlesi neydi?

Erbakan’ın dediği gibi; 28 Şubat Türkiye’ye 14 yıl kaybettirdi…

Kaybedilen yıllarla ilgili olarak Şamil Tayyar’ın ikinci yazısındaki tesbitleriyle devam edelim: “Necmettin Erbakan’ın arşivinden çıkan 28 Şubat post modern darbe kriptosundaki vahim ifadeler, sadece o döneme değil, Türkiye’nin darbe tarihine ışık tutacak niteliktedir. Sözkonusu Amerikan ulusal güvenlik belgesi üzerindeki tartışmalar ve yorumlar, kamuoyunun da bu tespite büyük ölçüde katıldığını göstermektedir.

Ayrıntıları ve yorumlarımızı dünkü köşede aktardık, belge tamam...

Şimdi cevabı merak edilen başka sorular var. Böylesine gizli bir belge Erbakan’ın eline nasıl geçti? Ne zaman geçti? Şimdiye kadar neden açıklanmadı? /

Öyle ya, 14 yıl önce Wikileaks yoktu, Julian Assange yoktu, daha vahimi demokrat medya da yoktu. Postal medyasının hükümdar olduğu ortamda böyle bir belgenin varlığından söz etmek idam mangasına kelle taşımakla eş değerdi.”

***

“HAK” VE “BÂTIL” EKSENİ:

Şamil Tayyar ilk yazısının başında ne diyor? “Hocayla uzun bir sohbete koyulduk. İlerleyen yaşına ve konuşma güçlüğüne rağmen hafızası çok canlıydı, olayları tarihleriyle ezbere anlatıp durdu. Küresel oyunu “HAK” ve “BATIL” ekseninde yorumlayıp konuşmaya 5 bin 767 yıl öncesinden başlayınca biraz dağıldık ama kendimizi toparlamamız fazla uzun sürmedi.”

Hak-bâtıl ekseni, insanlık tarihi kadar eskiden beri var olan bu eksendeki mücadele ve ilerlemiş yaşına rağmen, gençlere taş çıkartacak bir sabır, sebat, azim, gayret, heyecan, vizyon vs ile bu eksen üzerinde çalışmak, çalışmak, çalışmak…

Nasıl çalışmak?

İlk yazımı, Bugün gazetesinden Adem Yavuz Arslan’ın şu tesbiti ile bitirmiştim: “Kamuoyu (Erbakan’ın) aktif siyasete dönüşünü ‘koltuk hırsı’ olarak görse de o kendisini inandığı dava uğruna son nefesine kadar çalışan bir nefer olarak görüyor.

Takipçileri de öyle.

İlk yazımda, “bu ‘yaş, yaşlılık, iş yapma, çalışma, mükellefiyet, akıl, güç’ konularını ayrıca yazacağım” demiş, bunun sebebini de şu ana gerekçeye bağlamıştım:

“Bu yazılanları tam da okumuştum ki; adeta ‘üstüne üstlük’ gibi değerlendirdiğim, Süleyman (Karagülle) Hocamdan şimdilik ‘Erbakan, Numan ve akıllı-güçlü olmak’ başlığını koymayı düşündüğüm bir çalışma gelmez mi! Bu yazılanlar üzerinde duralım…”

Evet, önümüzdeki iki-üç yazıda, -bazılarının kafayı fazlasıyla taktığı- işte bu ‘yaş/yaşlılık, akıl ve güç meselesi’ üzerinde duracağım. Bundan sonra yazacaklarımın tamamı, Süleyman Karagülle Hocamın aynı zamanda fıkhî görüşlerinden derlenmiştir.

***

FIKHIN HÜKMÜ NEDİR?

“Kur’an’da onbeş yaşını doldurmayan çocukların mükellef olmadıkları belirtilmiş, onlar sorumlu yapılmamıştır. Bir çocuk veya akıl hastası suç işlerse ona ceza verilmez, babasına veya babasının âkilesine (dayanışma ortaklığına) tazminat ödettirilir.

Ama Kur’an’da hiçbir yerde yaşlı insanın mükellef olmadığı zikredilmez.

Aksine yaşlıların da çocukları olacağı bildirilmiştir. Hazreti İbrahim, yaşlı iken (vefat ettiğinde 173 yaşındaydı) üçüncü hanımı Katura ile evlenmiş ve ondan dört erkek çocuğu (ve altı erkek torunu) olmuştu. İnsan yaşlanınca aklını kaybedebilir; o zaman yaşlı olduğu ve aklı olmadığı için mükellef olmaz. Bedenen yapılan işlerde bedeni sağlam değilse mükellefiyetten çıkar ama sağlam olan kişi sağlığı nisbetinde kulluk yapmaya devam etmek zorundadır.

FIKHIN HÜKMÜ BUDUR.

Bu durum kanunlarımızda da böyledir; aklî melekeleri yerinde olan yaşlı kimse tam ehliyete sahiptir.

Necmettin Erbakan’ın tekrar siyasete dönmüş olmasını yadırgayanlar vardır.

Erbakan neden tekrar siyasete dönmüştür?

(Bu sorunun cevabı ve daha başka önemli detaylar gelecek yazıda.)

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan(4): Dünya ümitle onu bekliyor…

Reşat Nuri EROL

20.12.2010

Erbakan Millî Görüş partilerini (beş parti; Millî Nizam, Millî Selâmet, Refah, Fazilet, Saadet) kurmuştur.

Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki yöneticiler ve Türkiye, Batı’yı adeta tanrılaştırmış ve Batı’nın aciz kulu (hasta adam) hâline gelmişti; onlar (Batılılar) söyler, bizim yöneticiler yapardı!

Bu zihniyete ve anlayışa göre; sadece siyasette değil, her şeyde onlar iyi biz kötü idik.

Aşağılık duyguları iliklerimize kadar işlemişti.

Erbakan işte bu aşağılık anlayışa, bu komplekse ve bu gidişata ‘HAYIR’ dedi; ‘Biz kendi görüşlerimizle sorunlarımızı çözeceğiz’ dedi.

Mustafa Kemal de öyle diyordu; ‘Muasır medeniyetin fevkine (üstüne) çıkacağız. Elimizde  tuttuğumuz meş’ale müsbet ilimdir.’

Bu ‘müsbet ilim’ her şeyin ve insanlığın başı olan ‘müsbet ilim’dir; Batı’nın henüz ne olduğunu keşfedemediği (Fıkıh ilmi gibi) ve ulaşamadığı ‘müsbet ilim’dir.

***

MİLLÎ GÖRÜŞ’ÜN İLK İKİ HAMLESİ:

Erbakan işte bu söylemle (yani ‘Biz kendi sorunlarımızı kendi görüşlerimizle çözeceğiz’ söylemiyle) devreye girdi (bu söylem, yaşanan süreç içinde önce “Millî Görüş”, daha sonra “ADİL DÜZEN” kavramlarını doğurdu) ve bu söylem henüz 1969’da onu (Erbakan’ı) bağımsız milletvekili yaptı. Ardından peş peşe kurulan “Millî Nizam” ve “Millî Selâmet” partileri ile iki-üç sene içinde iktidara ortak etti (MSP-CHP Koalisyon Hükümeti). Millî Görüş Hareketi ilk hamlesini bu dönemde gerçekleştirmiştir.

Batı bu durumdan rahatsız olmuş, Türk ordusuna ve bürokratik yönetime baskı yapmış, bilahare 12 Eylül 1980 darbesi ile Erbakan’ı siyasetten uzaklaştırmıştır.

Erbakan ve Millî Görüş Hareketi, daha  sonra “Refah Partisi” ile ikinci hamlesini yapmış ve bu dönemde “ADİL DÜZEN”i Türkiye ile dünyaya duyurmuştur.

Yine baskılar gelmiş ve peş peşe mahkum olmuştur.

Yani, Erbakan siyaseti bırakmamış, zorla bıraktırılmıştır.

Daha sonra ibra edilince siyasete dönmemesi anormallik olurdu.

***

ERBAKAN’IN ETKİNLİĞİ…

Erbakan geçmiş yıllarda “başbakanlık” (54. Hükümet Başbakanı) görevini yapmış ama “cumhurbaşkanı” görevinde bulunmamıştır.

Süleyman Karagülle anlatmaya devam ediyor: “Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilmeden önce Ankara’da cumhurbaşkanlığı hakkında seminer verdim; o dönemde Erbakan’ın cumhurbaşkanı olmasını istemiştim…

Erbakan, hiç görevli olmadığı yani o zaman hiçbir resmî sıfatı olmadığı halde, İran onu resmen davet etmiş ve devlet başkanından daha üstün protokol uygulamıştı. Oysa İran Şii’dir, Erbakan ise Sünni’dir.

Tüm dünyada iki milyara yakın Müslüman vardır. Bunların hemen hepsi Erbakan’ı biliyor ve onu ümitle bekliyor. Bu kadar güçlü birisini köşkte (cumhurbaşkanlığı köşkünde) oturtsak, Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha büyük ve etkin bir ülke olur. Onun etkinliği yalnız İslâm âlemine değildir. Vahşi kapitalizme dayalı küresel sömürü dünya düzeninde mağdur olan herkes onun yanındadır. Daha da önemlisi, tüm büyük dinlerin mensupları onun yanındadır. Çünkü o “din” ile “ilmi” uzlaştırmış, dini ilmin üstüne çıkarmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman, en son Avrupa seferinde (Avrupa ortalarında) öldüğü halde, naaşı İstanbul’a getirilmeden vefatı duyurulmamıştı.

Oysa Erbakan hayattadır ve hiçbir zihnî melekesinde bir eksimle olmadan yeniden hamleye, yeniden şahlanışa geçmiştir.”

Süleyman Karagülle diyor ki:

“Millet olarak buna şükür/hamd etmemiz gerekirken;

‘Erbakan tekrar ne diye geldi, ne diye siyaset yapıyor?’ diyorlar!!!”

(Devamı var…)

Gelecek yazının konusu: Erbakan, Numan ve akıllı-güçlü olmak…

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan(5): Numan ve akıllı-güçlü olmak

Reşat Nuri EROL

21.12.2010

Bundan önceki yazımın son cümlesi neydi? Süleyman Karagülle diyor ki: “Millet olarak buna (Erbakan’ın yeniden siyasete dönmesine) şükür/hamd etmemiz gerekirken; ‘Erbakan tekrar ne diye geldi, ne diye siyaset yapıyor?’ diyorlar!!!”

İlk yazımda, Süleyman Hocamdan, şimdilik ‘Erbakan, Numan ve akıllı-güçlü olmak’ başlığını koymayı düşündüğüm bir çalışma geldiğini yazmıştım. Süleyman Karagülle anlatmaya devam ediyor ve diyor ki: “Benim çocuklarım da eve dönüp artık istirahat etmem gerektiğini söylüyorlar… Neden İstanbul’da olduğuma ve bu yaşta (82) neden hâlâ çalıştığıma akıl erdiremiyorlar... İnsan iş yaptıkça gençleşir... Ben bu seminerleri anlatıp yazmasam, İstanbul’da mobilya üretim ve pazarlama işletmesiyle (ve diğer ilmî ve iktisadî çalışmalarla) meşgul olmadan otursam; can sıkıntısından hasta olur ve ölürüm. Sağlığım devam ediyorsa, bu yaptığım işlerin bana verdiği güçten dolayıdır...

Erbakan şimdi çalışıyor, yeni hamle yapıyor ve dinçleşiyor...

Sonra; bir kimse çalışmazsa onu kınamalıyız. Çünkü o gücü ona o topluluk vermiştir. O gücünü israf etmeye ve boşa harcamaya hakkı yoktur.

Ne garip ve ne ayıptır ki;

ÇALIŞAN İNSAN KINANIYOR?!.”

***

ERBAKAN “MİLLÎ GÖRÜŞ” VE “ADİL DÜZEN” İÇİN SİYASET YAPTI:

“Erbakan görevi Numan Kurtulmuş’a bıraktı; ne oldu?!.

Erbakan partiyi (partileri) “Millî Görüş” partisi olarak kurdu.

Erbakan “ADİL DÜZEN” için “ADİL EKONOMİK DÜZEN” için siyaset yaptı.

O, Numan Kurtulmuş ve diğerleri gibi sadece “başbakanlığa” veya diğer makamlara talip olsaydı, hiç oradan (o makamlardan) inmezdi...

Numan Kurtulmuş başbakan olayım diye “MİLLÎ GÖRÜŞ”ü bıraktı, “ADİL DÜZEN”i bıraktı, Erbakan’ı devre dışı etti!..

Onun ve arkadaşlarının bu yaptıkları yetmedi; partinin diğer samimi çalışanlarını da ayıkladı/lar, tasfiye etmeye kalkıştı/lar!!!

Bir de hiç gerek yokken ve bu yaptığı kendisinin aleyhinde iken, erkenden olağanüstü büyük kongreye gitti/ler!!!

Numan Kurtulmuş aslında bu kadar akılsız ve zekâsız bir kimse değildir; kötü niyetli biri hiç değildir. Ne var ki bütün bunları kendi aklıyla yapmadı. Ona olmazları vaat edenler en sonunda onu bu duruma düşürdüler...”

***

“ADİL DÜZEN”SİZ VE “MİLLÎ GÖRÜŞ”SÜZ NEYİNİZ VARSA GETİRİN…

Süleyman Karagülle anlatmaya devam ediyor ve diyor ki: “Erbakan, kırk senelik çalışmaları payimal edecek genç arkadaşın elinden partisini kurtardı.

O (ve arkadaşları) da gitti/ler ve kendi partisini/partilerini (HAS Parti) kurdu/lar.

Erbakan’ı (ve benim gibi yaşlı insanları) ‘Erbakan tekrar ne diye geldi, ne diye siyaset yapıyor?’ diyerek yereceğinize; o gencin arkasından gidin de bizi utandırın bakalım... İktidar olun; “ADİL DÜZEN”siz ve “MİLLÎ GÖRÜŞ”süz neyiniz varsa getirin de görelim bakalım; biz de başarılarınızdan dolayı sevinelim...

Çünkü biz; ‘biz yapalım’ demiyoruz, ‘sadece bizim dediklerimizi yapalım’ demiyoruz. Her söze kulak verin, herkesi dinleyin; ama bu arada sakın hâ bizi unutmayın, herkesi dinlerken bizi de dinleyin. Hele hele, herkesle “diyalog” yani bütün dünya ile “diyalog” hâlinde oldukları halde, kırk yıldan beri sadece bizimle “diyalog” yapmayanlar gibi olmayın.

Biz ülkemizin ve insanlığın sorunlarının çözülmesini istiyoruz...

Siz bu sorunları çözerseniz, çözebilirseniz sadece seviniriz...

Bizim çalışmalarımızı Allah (cc) elbette zayi etmez...

Çünkü Numan ve diğerlerini de biz yetiştirdik.

Anlayanlara; şimdilik bu kadar…

Vesselâm…

 

 

***

 

 

 

 

“ADALET” ne zaman?!.

Reşat Nuri EROL

22.12.2010

Bu yazıyı yazarken önce “Biz ne yapmak istiyoruz?” başlığını koydum, sonra değiştirdim ve dedim ki; “ADALET” ne zaman?!.

Önce ilk başlıktaki konumuz üzerinde duralım.

Evet, biz ne yapmak istiyoruz?

İnsanlığın ve çağımız dünyasının sorunlarını çözerek dünyanın daha “ADİL” olmasını ve daha “ileri” gitmesini sağlamağa çalışıyoruz, yeryüzünü “imar ve ıslah” etmek istiyoruz. Peki, bunu nasıl sağlamak istiyoruz?

Biz her şeyden önce her söze kulak veriyoruz, sonra o sözlerin en iyisine tâbi oluyoruz. Bu bizim ilk temel prensibimizdir. Görülerimiz netleştikten sonra, muarızlarımıza bu görüşlerimizi anlatarak bizim yanlışlarımızı ve eksiklerimizi bulmalarını istiyoruz.

Bugüne kadar karşımıza birileri çıkıp da yanlışlarımızı ve eksiklerimizi göstermemişlerdir. Bunu yapmak yerine ya alay etmişler, ya gülmüşler, ya “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”den vazgeçirdik diye öğünmüşler; ya da daha da ileri giderek partilerimizi, vakıflarımızı, derneklerimizi, kooperatiflerimizi kapatmışlar, mallarımızı gasbetmişler! Ama asla oturup da kimse yanlışlarımızı veya eksiklerimizi göstermemiş, gösterememişlerdir.

Bugün artık onların hataları, eksikleri, yanlışları üzerinde fazla durmuyoruz.

Erbakan kırk senedir onların yanlışlarını anlattıktan sonra “çare ve çözümleri” de söylüyor.

Bugüne kadar bir Allah’ın kulu çıkıp da ‘sen bunu yanlış söylüyorsun’ demedi, diyemedi.

***

EKMEĞİN ÜÇTE İKİSİ “FAİZ”E VE “VERGİ”YE GİDİYOR!

Çok önemli ve artık klasiğe dönen meşhur örneğimizi, “EKMEK+FAİZ+VERGİ” örneğimizi bir kere daha hatırlatalım...

Bir ekmek alırken nasıl üç ekmek parası verdiğimizi hatırlatalım…

Daha doğrusu her “bir ekmek alışımızda iki ekmeğimizin nasıl çalındığını” hatırlayalım…

Yıllar önce “ADİL DÜZEN ÇALIŞMALARI” esnasında yaptığımız bir hesaba göre; ödenen ekmek bedelinin üçte biri “VERGİ”den ibarettir, üçte biri de “FAİZ”den ibarettir.

Bir ekmek almak için üç ekmek parası ödüyoruz.

Bugüne kadar yaptığınız hesap yanlıştır diyen olmadı.

Bu durum bugün de değişmiş değildir.

Hele benzin ve mazotun üçte ikisi VERGİ!!!

Bunun çaresi ve çözümü “halka ön ödemeli faizsiz-icrasız kredi verilmesi”dir, “çalışanlara faizsiz-icrasız çalışma kredisi” verilmesidir dedik.

Biri çıkıp da parayı nerede bulacaksınız demedi.

Biz söyledik, kulak vermeden arkalarını çevirip gittiler!..

***

BAŞKA İHSAN İSTEMEZ; MALIMIZI BİZE VERSİNLER, YETER!

İkinci istediğimiz şey, “pilot bölge uygulama denemelerini yapalım” dedik.

Mesela, “başbakan” pekâlâ böyle denemeler için bir para ayır(t)abilir ve bizim değerlendirmemizi isteyebilirdi.

Bir “bakanlık” veya bir “banka”, mesela “Vakıflar Bankası” bu pilot uygulama konusunda yardımcı olabilir.

“Vakıflar Bankası” (veya bir “sermaye grubu” ya da bir “büyük cemaat”) ile neleri nasıl yapabileceğimizi ayrıca geniş olarak yazacağım…

Biz ondan da vazgeçtik.

Kırk yıl önce, (ya da 1967 yılından itibaren sayarsak, 44 yıl önce) ortaklarımızdan yani kooperatif üyelerimizden topladığımız 100’er, 200’er liralarla elde ettiğimiz, satın aldığımız, bugün en az kırk milyon lira değerindeki 150 senelik tapulu (Osmanlı tapusu) toprağımızı/arazimizi geçmişteki yönetimler gasbettiler. Kırk milyon liralık veya dolarlık malımız-mülkümüz gasbedilmiş durumda.

Başka ihsan istemez; malımızı bize versinler, yeter!

Adında “ADALET” kelimesi olan “Adalet Ve Kalkınma Partisi”nin sekiz yıllık döneminde de “ADALET” bir türlü tecelli etmedi!

Geçmişteki yönetimler iflas eden bankaların 50 milyar dolarını ödediler, AK Parti iktidarı her yıl sadece FAİZLERE 50 milyar dolar ödüyor ama bizim malımızı, bizim tapulu mülkümüzü hâlâ vermediler!

Bu “ZULÜM” ve “GASP” daha ne kadar devam edecek?!.

“HAK” ve “ADALET” ne zaman tecelli edecek?!.

Evet,  “ADALET” ne zaman?!.

“ADALET”!!!  

 

 

***

 

 

 

 

İşsizliğe Çözüm(1):

Vakıflar Bankası

Reşat Nuri EROL

23.12.2010

Türkiye’nin bir numaralı sorunu İŞSİZLİK...

Bundan önce “işsizlik sorunu ve çözümleri” ile ilgili pek çok yazı yazdığım gibi; “Erbakan” yazıları öncesindeki son iki yazım da yine işsizlik sorunu ve çözümü ile ilgiliydi. Ben ve çalışma arkadaşlarım, halkımızın bu en önemli sorunu üzerine düşünüyor ve çalışıyor, bu arada çare ve çözümlerimizi yazmasına yazıyoruz da; -Allah onları bir an önce ıslah etsin,- ilgilenmesi gereken ilgililer, yöneticiler, hükümettekiler, bakanlar ısrar ve inatla bu çözümlere bakmıyor, bakamıyorlar; kör ve sağırları oynamaya devam ediyorlar...

Biz her şeye rağmen “tesbit ve teşhislerimizle” bir taraftan tarihe not düşmeye, diğer taraftan özellikle “İŞSİZLİK” gibi “ana sorunlarımızın çare ve çözümlerini” kapsayacak şekilde en önemli görevimiz olan “tebliğ ve hatırlatmalarımıza” devam ediyoruz…

Bugün ve sonraki bir-iki gün işte bu konu üzerinde duracağım…

Halkımızın, ilgilenenlerin ve “ilgililerin” dikkatine!..  

***

Bir an için şöyle bir hayal kuralım: Hükümettekiler, özellikle ilgili ‘bakanlar’ bir gün akıllanıyor, akıllarını başlarına topluyor ve IMF veya diğerlerine değil de, bize başvuruyor; işsizliğin “ADİL DÜZEN ve ADİL EKONOMİK DÜZEN”e göre nasıl çözüleceğini soruyorlar...

Biz de onlara çok basit ve kısa bir çözüm yolu gösteriyoruz:

“İşin en başında ve başlangıcında Vakıflar Bankası’na “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i bilen ve ona inanmış bir ‘Genel Müdür’ atayacaksınız” diyoruz...

İşte o Genel Müdür ilk icraat olarak bir ilçedeki Vakıflar Bankası Şubesi’ne “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i bilen ve ona inanmış bir “Şube Müdürü” atayacak...

Bu şube müdürü, pilot uygulama yapmak üzere ilçedeki bir bucağı örnek bucak olarak seçecek ve burada oranın halkına bir “kooperatif” kurduracak...

Kooperatif bucağın on kadar köyüne birer “semt işletmesi” kuracak...

Bu köy/semt işletmesinin “bakkalı/marketi” olacak; o semtin ihtiyaçları bu bakkalda satılacak... Bir de o semtte üretilen ürünleri alıp depolayacak bir “ambarları” olacak...

Kooperatif ayrıca bucak içi nakliye yapan “arabalar” alacak, üretilen ürünlerin nakliyesini sağlamak üzere “nakliye ortaklığını” kuracak...

***

Kooperatif bucakta on kadar “tüccar” belirleyecek... Bu tüccarları oradaki siyasi partiler aldıkları oy nisbetinde atayacaklar... Bucakta bulunan bakkallar bu tüccarlardan mal satın almak zorunda olacak, bucakta halkın ürettiği mallar da bu tüccarlara satılacak... Bu tüccarların dışındaki tüccarlarla yapılan alışverişlere kooperatif karışmaz, yani kefil olmaz.

Kooperatif bucaktaki ortaklarına birer “Hesap Kartı” verecek, bu hesap kartları yalnız bucak içinde geçerli olacak; bir de ilçe merkezinde “Vakıflar Bankası Şubesi”nde geçerli olacaktır. Bucak içinde bu kartla mal alınır, mal satılır yahut iş yapılır, ücret ödenir. Bu kartlara para ödenmez, para kabul edilmez. Her semtin merkezinde kartı okuma ve doldurma merkezi vardır. Herkes kasadan çekmiş, kasaya yatırmış olur.

Halk, ürettikleri malları “bucak tüccarları” ile pazarlık ederek onlara satar, sattıktan sonra ambara teslim ederler. Hesap kartlarına para şarj edilmiş olur. Sonra onunla bakkala/markete gidip istedikleri malları satın alırlar.

Tüccar aldığı malı götürür, piyasada satar, elde ettiği para ile bakkalda/markette satılacak malları satın alıp getirir. Dolayısıyla Türk Lirasına gerek kalmadan bucak halkı ürettikleri her türlü mallarını satmış ve istedikleri malları almış olur. Hesaplar Türk Lirası üzerinden yapılmış ancak Türk Lirasına el sürülmemiş olur. Böylece bizim banka şubesi herhangi bir para kullandırmak zorunda kalmaz.

***

Devamı var, gelecek yazı; ‘bu sistemin çok yönlü yararları’ üzerine olacaktır.

 

 

***

 

 

 

 

İşsizliğe Çözüm(2):

Adil Ekonomik Düzen’in yararları

Reşat Nuri EROL

24.12.2010

İşsizlik sorununu nasıl çözeceğimizi, bazı detayları ile birlikte, “mekanizmasının” nasıl olacağını/olabileceğini, “bir pilot uygulama örneği” üzerinden önceki yazımızda anlattık.

‘Bu sistemin yararları/faydaları’ nelerdir?

Bugünkü yazımızda önce bunun üzerinde duralım.

 

BİRİNCİ FAYDA…

Halk malını malla değiştiği için (takas, barter) işsizlik söz konusu değildir.

Halk;

-Kriz zamanlarında çok çalışarak yaşar.

-Bolluk zamanında az çalışarak yaşar.

İşsiz insan kalmaz.

 

İKİNCİ FAYDA…

Nakit vermeden sadece hesabî olarak nakit alıp verdiğimizden, uygun yerlere faizsiz istediğimiz kadar kredi verebiliriz.

Böylece sermaye sorunu ortadan kalkar.

 

ÜÇÜNCÜ FAYDA…

Bu sayede bucağımızı krizlere karşı koruyabildiğimiz gibi, bucaktaki her türlü çalışmalara kredi yoluyla yönlendirme yapabiliriz.

Ekonomiyi planlarız.

 

DÖRDÜNCÜ FAYDA…

Fiyatlara ve ücretlere müdahale etmediğimiz, bu arada tekeli de önlediğimiz için “ideal piyasa”yı kurmuş oluruz.

Bundan ötesi can sağlığı…

***

Bir sorun var.

Köylerde açtığımız kooperatif bakkalları ile köylerde açtığımız köy ürünlerini satın alma ambarları çalışmazsa, halk bizden alışveriş yapacağına başka yerlerden yapmayı tercih edecektir; bizde çalışacağına başka yerlerde çalışmayı tercih edecektir.

Bunu önlemek için ekonominin temel gücü olan “FİYAT” ve “ÜCRET” mekanizmalarını harekete geçirmemiz gerekir.

Yani;

-Biz daha fazla “ÜCRET” ödemeliyiz…

-Biz ürettiğimiz malları “daha ucuz” satabilmeliyiz...

-Bizim “FİYATLARIMIZ” her zaman diğerlerine göre daha uygun olmalı…

-Bunu da “müdahalesiz ideal serbest piyasada” yapmalıyız...

***

İşte;

Bizim, bizim sistemin, bizim ekonomik düzenimizin üstünlüğü buradadır.

“ADİL EKONOMİK DÜZEN” bunun sırlarını bulmuştur.

-Bizde mallar dışarıdan ucuzdur…

-Bizde ücretler dışarıdan yüksektir...

Dolayısıyla;

-Halkımız dışarıdan mal almayacak…

-Ürettiği ürünleri dışarıya satmayacaktır...

Bundan ötesi sadece can sağlığı…

***

Bitmedi, Devamı Var…

Gelecek Yazı:

“ADİL EKONOMİK DÜZEN’de ücretler neden yüksek, mallar neden ucuzdur?” konusu, yani “İşsizliğe Çözüm: ADİL EKONOMİK DÜZEN’in diğer yararları” üzerinde olacaktır.

 

 

***

 

 

 

 

İşsizliğe Çözüm(3):

Adil Ekonomik Düzen’in diğer yararları

Reşat Nuri EROL

25.12.2010

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”de ücretler neden yüksektir?

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”de mallar/fiyatlar neden ucuzdur?

 

BİRİNCİSİ…

“Adil Ekonomik Düzen”de “FAİZ” yoktur!

Dolayısıyla raflarda duran mallara “FAİZ MASRAFLARI” binmemektedir. İstediğimiz kadar stok yapabiliyoruz. Oysa faizli sistemde her gün mal pahalılaşmaktadır.

Bizde, bizim sistemde ise mallar ucuzdur. Halk tarafından üretilen malları alıp depolayabiliyoruz. FAİZ YÜKÜ BİNMİYOR. O sebeple halktan malları pahalı alabiliyoruz, yani ücretler (halkın kazancı) yüksektir, dolayısıyla üretim gücü de yüksektir.

***

İKİNCİSİ…

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”de “depolama masrafları” asgaridedir!

Biz üretilen malları ambara koyuyoruz. Ambar masrafları zamanla artmıyor. Yani mal bir gün de ambarda kalsa, bir sene de kalsa aynı kirayı veriyoruz. Üreticiye ambardaki malın “belgesini” veriyoruz. Belgede malın evsafı yazılıdır. Bu belge alınıp satılıyor. Herkes bunun ticaretini yapıyor. Satış gerçekleşince, en sonunda belge nakliyeye veriliyor. Mal oradan oraya dolaşmıyor, birkaç defa nakledilmiyor. Üreticiden tüketiciye kısa yoldan mal ulaşıyor.

-Bu sistem malların uzun yollardan dolaşmasını önlüyor...

-Bu sistem taşınmada/nakliyede doluluğu sağlıyor...

-Bu sistem ticareti ise kolaylaştırıyor...

-Bu sistem hem rekabeti sağlandığı hem de masrafsız olduğu için aracı masrafları asgariye iniyor; bu sayede bizde mallar pahalı alınabiliyor, ucuz satılabiliyor...

***

ÜÇÜNCÜSÜ…

Kooperatif tüccarlara “FAİZSİZ” olarak sınırlı kredi açıyor.

Tüccarların sayısını on civarında tutuyor. Aralarındaki rekabeti her zaman koruyor. Tekel oluşmuyor. Çünkü sermaye faizsizdir. Ticaret senetler üzerinden yapılmaktadır. Ticaret kolaylaşmıştır.

Bizim sistemde tüccar cirodan kazanmaktadır.

Bugünkü kapitalist sistemde ise tüccar kârın yüksekliğinden kazanmaktadır. Yüksek kârlar halkın tükettiği malların fiyatlarını pahalılaştırmakta, halkın ürettiği malları ise ucuzlatmaktadır. Bizde ise kâr asgariye inmiştir. Dolayısıyla bizim tüccarlarımız en pahalı şekilde almakta, en ucuz şekilde satmaktadırlar.

***

DÖRDÜNCÜSÜ…

Bugünkü faizli kapitalist sistemde kredi tüccara verilmektedir.

Tüccar malları en ucuz alıp en pahalı satıyor. Planlamayı da o yapıyor. Halk ürettiği malları satamıyor, halk ihtiyacı olan malları satın alamıyor. Halk ürettiklerini çok ucuza satmak zorunda kalıyor, tükettiklerini ise çok pahalı satın almak zorunda kalıyor.

Biz ise “ADİL EKONOMİK DÜZEN”de krediyi halka “sipariş kredisi” olarak veriyoruz. Halk peşin para ödeyerek yıllık siparişini veriyor.

Bucak tüccarı aldığı paraları bucağın içindeki iş yerlerine vererek malları sipariş ediyor. Sonra sipariş verdiği malları alıp piyasaya götürüyor ve satıyor. Elde ettiği para ile sipariş aldığı malları satın alıyor.

Görüyorsunuz ki hiç TL kullanmadık, hiç “FAİZ” ödemdik.

Bu sayede halk mallarını yılbaşında alıyor, üretici de siparişlerini yılbaşında alıyor. Ne fazla üretildiği için mallar ziyan zebil oluyor, ne de eksik üretildiği için pahalılık oluyor.

***

Devamı Var; Gelecek Yazı:

-Bir BANKA, bir CEMAAT, bir GRUP/DERNEK/VAKIF bu sorunu çözer.

 

 

***

 

 

 

 

İşsizliğe Çözüm(4):

Bir banka, grup, cemaat sorunu çözer

Reşat Nuri EROL

26.12.2010

İşte, önceki yazılarımızda anlattığımız üzere; biz malları üretici olan halktan pahalı aldığımızdan, yine bu malları tüketici olan halka ucuz sattığımızdan, “üreticiler” bizde yani bizim sistemde üretim yapacak, “tüketiciler” de bizden satın alacaktır.

İlk yazımızda sözünü ettiğimiz “Vakıflar Bankası Şube Müdürlüğü” ilçenin “bir bucağında” yaptığı/yapacağı bu “örnek pilot uygulamada” bilgi edinmiştir, eksikliklerini gidermiştir, kendisinden emin olmuştur. “Bucak”taki bu pilot ve örnek uygulamanın başarısından sonra, ilçenin tüm bucaklarına yani “il”e bu düzenlemeyi yapacaktır/yayacaktır.

Bankanın bir “ilçe” şubesi başarılı oldu mu; ondan sonra Vakıflar Bankası tüm “ülke” için bu uygulamaya girecek ve ülke içindeki ekonomi “FAİZSİZ SİSTEM” ile dönmeye başlayacaktır. Daha sonra ister istemez bütün bankalar bu sistemle çalışacaklardır.

***

Burada şöyle bir soru gelebilir:

-Vakıflar Bankası nasıl yaşayacak, masraflarını nasıl karşılayacak?

Bankanın giderlerini kooperatif karşılayacak.

Örnek olarak, kooperatifin gelirinin beşte biri bankanın olacak, banka hizmetlerini karşılıksız yapacaktır.

Buna bağlı olarak şöyle bir soru gelebilir:

-Kooperatifin geliri ne/nasıl olacaktır?

Kooperatif halka sipariş kredisini vermektedir. Tüccar bu kredi ile semt işletmelerine sipariş vermektedir. Üretici ürettiği malları sipariş verenlere verilmek üzere ambara teslim etmekte, ambardan belge almaktadır. İşte bu belgede yazılan mallar teslim edilenden azdır.

Diyelim ki “yüz kasa domates” teslim edilmiş ama kendisine “seksen kasanın belgesi” verilmiştir. Kalan “yirmi kasa domates” ise “kiraya” ve “genel hizmete” verilmiştir.

Banka hizmetleri de genel hizmettir, banka oradan (yani üretimden) payını alır.

***

Burada bir hususa daha işaret ederek şimdilik bu konuya son verelim.

Bugün “fiyatlar” tekeller tarafından tesbit edilmektedir; istedikleri fiyatla almakta, istedikleri fiyatla satmaktadırlar. Bugün “ücretler” de işveren tarafından tesbit edilmekte, devlet müdahale etmektedir. “ADİL EKONOMİK DÜZEN”de ne ücretler ne de fiyatlar tekeller tarafından tesbit edilmez, serbest piyasada halk tarafından oluşturulur.

Bunun için uygun fiyat tesbit sistemleri geliştirilir.

1- Serbest pazarlıkla fiyat ve ücret oluşturulur. Kredi faizsiz ve icarsız olarak halka verilir. Dolayısıyla halk sermayesi ile işverene ve mağazaya gittiği için güçlüdür, serbestçe pazarlık yapabilmektedir.

2- Stoklarla fiyat tesbiti yapılır. Mallar çoğalmışsa fiyatlar düşürülür, mallar azalmışsa fiyatlar yükseltilir. Bununla satış fiyatları yükseltilip düşürüldüğü gibi kredilendirme değerleri de artırılıp eksiltilir.

3- Satılmayan malların fiyatı zamanla düşürülür. Gelmeyen malların fiyatları zamanla yükseltilir.

4- Tüm arz ve talep karşılanmak şartı ile alış ve satış fiyatları sabit tutulur veya kâr sabit tutulur.

-Bir “BANKA”nın (‘Vakıflar Bankası’ olabilir) bir bucaktaki “ADİL DÜZEN KOOPERATİFİ”ne “faizsiz kredi” açmasıyla tüm insanlığın işsizlik sorunu çözülebilir.

-Bir “SERMAYE GRUBU” da bunu yapabilir. (Anadolu Aslanları, nerdesiniz?!.)

-Bir “CEMAAT/TOPLULUK” de bu işi yapabilir, bu sorunu çözebilir.

Bize bu konuda düşen sadece ve sadece açık tebliğdir...

Biz, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da çalışmalarımızı yapıyor ve herkesle açıkça paylaşıyoruz…

Halkımızın, ilgilenenlerin ve “özellikle ilgililerin, yetkililerin, yöneticilerin dikkatine” sunuyoruz!..

 

 

***

 

 

 

 

“ADİL EKONOMİK DÜZEN” işte budur

Reşat Nuri EROL

28.12.2010

İnsan her zaman fakirdir. İnsanın zenginliği o topluluğun varlığına ve varlıklı olmasına bağlıdır. Ben para kazanıyorum diye komşusu açken yatıp uyumak ne büyük gaflettir. Öyle bir gaflettir ki; o topluluk yok olduğunda geriye hiçbir şey kalmaz. ‘Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar’ sözü işte bu durumu ifade eder. Bir topluluğun kıyameti yani yok oluşu işte bu gibi bir açlıklar, fakirlikler, dengesizlikler ve adaletsizlikler sebebiyle gerçekleşir.

Ne dersiniz?

Bugün yaşadığımız ülkemizde yani Türkiye’de ve bütün dünya ülkelerinde “adalet” başta olmak üzere, “adil gelir dağılımı” hangi seviyelerde?..

Açlık, yokluk, yoksulluk, asgari geçim seviyesi hangi seviyelerde?..

“Hak” ile “bâtıl”, “iyi” ile “kötü”, “varlık” ile “yokluk”, “zenginlik” ile “fakirlik”, “adalet” ile “zulüm” hangi seviyelerde?!.  

Biz her vesileyle ve her zaman “ADİL DÜZEN” diyorsak sebebi var; çünkü “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” demek, aç ve işsiz kimseyi bırakmamak demektir. Bir ülkede “aç ve işsizler” ne kadar çoğalıyorsa, o ülkede o kadar “ev ve aile” dağılıyor demektir. Son zamanlarda gazetemiz Millî Gazete de dahil olmak üzere, bütün medyada dağılan, parçalanan, yok olan “işyeri, ev ve aile” haberlerini her gün okuyup izlemiyor musunuz?..

***

Türkçede “fakir” parası olmayan mânâsındadır. Oysa Arapçada bu kelimenin karşılığı “muhtaç” demektir. Bir eksikliğin varsa fakirsin. Serveti olanlar da fakirdirler. Servetiniz var ama muhtaçsınız; çünkü “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e muhtaçsınız...

Allah “ADİL DÜZEN”i yalnız fakirler için emretmiyor.

Zenginlerin zenginliklerini koruyabilmeleri için, halkın yaşaması için, devletin ve hükümetin/hükmetmenin var olması için her yöndeki adalete, adil gelir dağılımına, “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e muhtaçsınız...

Bu ülke Malazgirt 1071’den itibaren kolay kurulmadı…

Bu ülke kurtarılması gerektiğinde kolay kurtulmadı…

Bu ülke akıtılan şehit kanlar üzerinde oturmakta...

Şimdi aklınız ve zenginliğiniz var, ülkeniz ve devletiniz var; her türlü iktisadî ve siyasî varlığınız var; ve bütün bu varlıklarınız olduğu halde “ADİL DÜZEN” için harcamıyorsunuz!!!

***

Madem “ADİL DÜZEN” dedik; “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” nedir?

Tekrar hatırlayalım.

Bugünkü “faizli kapitalist düzende/sistemde” krediler sadece zengin/ler/e verilmekte, zengin/ler daha da zengin edilmekte... Halk ise işsiz ve aşsız, fakir ve muhtaç kalmakta... Zengin zaten zengin, onu bir daha zengin etmenin manası yoktur.

Biz “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”de ne yapacağız?

-Halka faizsiz icrasız sipariş kredisini vereceğiz...

-Onlar da mağazalara sipariş verecekler…

-Onlar da tüccarlara sipariş verecekler…

-Onlar da işyerlerine sipariş verecekler...

-İşyerleri işçileri çalıştıracak, üretim yapacak ve kredilerini kapatacaklar.

Bakınız, biz “halk”a kredi verince “mağaza”ya, “tüccar”a ve “işveren”e de kredi vermiş oluruz. Yeter ki halktan sipariş alsın. Çalışana kredi verelim, işvereni borçlandıralım. Yani krediyi yine müteşebbise, işverene veya zengine vermiş oluruz; hem de faizsiz, hem de icrasız kredi vermiş oluruz. Önce üretimini yapsın, deposuna koysun; sonra mal ne zaman satılırsa o zaman kredisini ödesin.

Bunun sonucu nedir?

Bu sefer de işsiz kimse kalmaz.

İşte “ADİL DÜZEN” budur, “ADİL EKONOMİK DÜZEN” budur.

İşi bilen ve işçi bulan müteşebbis sermaye sıkıntısında olmasın diyoruz.

Biz ne veriyoruz ki; boyalı bir kâğıt.

Siz ey zenginler, işçi bulamazsanız nasıl üreteceksiniz, nasıl ticaret yapacaksınız?

Siz halkı bulamazsanız ürettiğiniz malları kime satacaksınız?

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” size imkânlar hazırlıyor;

Size son model araba yani sistem satın alıyor...

Şimdiden o arabanın şoförlüğünü öğrenmek için Adil Düzen Çalışmalarına katılın...

 

 

***

 

 

 

 

Tarım, kapitalizm, sosyalizm ve karma ekonomi

Reşat Nuri EROL

29.12.2010

Bir Karadeniz köyler birliğini düşünün; eskiden bunlar birer “bucak”tı. Şimdi bunlardan kimi “ilçe” oldu, kimi birliğini yitirdi ama yine de varlıklarını koruyorlar.

On köy bir “bucak”tır.

Bir köy de ortalama “100 hane”dir.

Düşünün; bin hanelik bir “bucak”tasınız...

Önce her ailenin tarlası yani tarım arazisi vardır. İlkbaharda yıllık ihtiyaçlarını eker, sonbaharda ektiklerinin karşılığını alır, bir sene onunla geçinirler.

Bu topluluk binlerce yıllık “tarım topluluğu”dur.

İnsanlar belki on bin senedir böyle yaşadılar; hâlen böyle yaşamakta olanlar vardır.

***

Bu şekildeki “tarım toplumları”nda geçinmenin zorlukları vardır.

Birinci Zorluk:

Herkesin eşit şekilde ekip biçecek tarlası yani yeterli tarım arazisi yoktur. Kimilerinin ekip biçmeye gücü yetişemediği için tarlaları boş durur, kimileri de tarlası olmadığı için kendileri boş dururlar!

İkinci Zorluk:

Herkesin tarlası aynı mahsulü vermez, aynı derecede verimli de olmaz. Kimisinde patates iyi olur, kimsinde fasulye. Herkes kendisi için ektiğinden dolayı ister istemez verimsiz olarak herkes çalışmak zorundadır.

Üçüncü Zorluk:

Herkes her işi yapamaz. Kimi domates yetiştirmesini bilir, kimi mısır. Ama herkes kendi ihtiyacı için çalışacağından bilmediği işleri de yapmak zorunda kalmaktadır. Böylece tarım toplumunda yapılan üretim başarısız bir üretim olmaktadır.

Dördüncü Zorluk:

Tarım toplumundaki aile reislerinden birisinin hasta olduğunu düşünelim. Hastalığı sebebiyle o kişinin tarlası ekilememiştir. Komşular da fazla ürün ekmemişlerdir. Dolayısıyla o aile komşuları ve akrabaları tarafından yeterince desteklenmezse açlıktan ölür. Tarım dönemi tarihinde böyle binlerce olay olmuştur.

***

Tarım topluluklarındaki bu sorunları çözmek için köylüler çok eskiden “pazarcılığı” geliştirdiler. Herkes her ihtiyacını kendi ektiği tarladan giderme yerine, en kolay ve en iyi şekilde üretebildiğini üretiyor, sonra “pazarda” satıyor, ihtiyaçlarını oradan yani “pazardan” alıyordu. Tarlası olmayanlar da başkalarının tarlasında çalışıyor, bu sayede ne işsiz insanlar kalıyor ne de ekilmemiş tarla kalıyordu.

İşte bu uygulama “FİYAT” ve “ÜCRET” sorununu getirdi.

Küçük topluluklarda bu sorunlar çözülmüştür. Ahmet domatesi ekmişse, Mehmet patatesi ekiyordu. Pazarda bulunan mal miktarına göre “fiyat” alıyor, “ücret” de örfle teessüs ediyordu. Sonraları pazar genişledi, insanlar artık serbest pazarla sorunlarını çözemediler.

Bu durumdaki sorunları çözmek için iki yol denendi:

1. Kapitalistlerde tüccarlar oluştu.

Tüccar köylüye sene başında para verdi, sipariş yaptı, sonra üretilen ürünleri pazarlarda sattı. Artık halk birbirleri ile alışveriş yapmadı, aracı tüccarla alışveriş yaptı. Zamanla bu uygulamanın sorunları çözmediği görüldü.

2. Sosyalistler (komünistler) planlama yaptılar.

İnsanların ihtiyaçlarını tesbit ettiler. Sonra onları işyerlerine sipariş verdiler. Yani tüccarın yaptığını devlet planlaması yaptı. Bu uygulama da başarılı olmadı, sosyalizm/komünizm çöktü, yıkılıp gitti.

Tek başına sermaye (kapitalizm) sorunları çözemedi.

Tek başına devlet (sosyalizm) de sorunları çözemedi.

Kapitalistler ve sözde sosyalistler işbirliği yaptılar (karma ekonomi), birlikte sorunları çözmeye karar verdiler; aksak topal şimdi bu düzen yürüyor...

Ancak bu sistem de sorunları çözememiştir.

“ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN” işte bu “kapitalizm”in, bu “sosyalizm”in ve son olarak “karma ekonomi”nin çözemediği sorunları çözdüğünü iddia eden bir “DÜZEN”dir.

(Devamı Var…

Gelecek Yazı:

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”in çözümleri ve gücü)

 

 

 

 

 

***

 

 

 

 


Milli Gazete 2010 Yazıları
1-2010 Ocak
794 Okunma
2-2010 Şubat
657 Okunma
3-2010 Mart
730 Okunma
4-2010 Nisan
827 Okunma
5-2010 Mayıs
656 Okunma
6-2010 Haziran
710 Okunma
7-2010 Temmuz
640 Okunma
8-2010 Ağustos
771 Okunma
9-2010 Eylül
682 Okunma
10-2010 Ekim
645 Okunma
11-2010 Kasım
699 Okunma
12-2010 Aralık
767 Okunma