Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2010 Yazıları
2010 1.Baskı
626 Okunma
ASPxHyperLink

2010 Kasım
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri EROL
resaterol@akevler.org

 

KASIM 2010

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sömürüyü nasıl bitirelim?

Reşat Nuri EROL

01.11.2010

Bundan önceki yazımızda “katmerli bir şekilde sömürülüyoruz” dedik…

Önce, karşılığı olmayan “dolar” denen “kâğıt parçası” ile nasıl sömürüldüğümüzü…

Sonra, üstüne üstlük bu karşılıksız sözde paraya bir de nasıl “faiz” verdiğimizi…

Yetmedi, sonrasında “enflasyon” sebebiyle bir kere daha sömürüldüğümüzü…

Bu da yetmemişçesine, daha sonraki “başka çeşit para oyunlarıyla” ve maalesef bizzat kendi “Merkez Bankamız” tarafından nasıl sömürüldüğümüzü; yani birkaç defa katmerli bir şekilde nasıl soyulduğumuzu bütün detaylarıyla anlattık…

***

Peki, acaba bu sömürüyü engellemek ve bitirmek için ne yapmalıyız?

Bu katmerli sömürü ve soygundan kurtuluşumuz nasıl olacaktır?

***

Bunun yani bu katmerli sömürü ve soygunun bilincine ulaşmış kimseler, her şeyden önce bir “kooperatif” kuracaklar...

Kooperatif bankada bir hesap açacak...

Kooperatif üyesi olan “ortaklar” ellerindeki paralarını o hesaba yatırıp çekecekler...

Kendi aramızda yaptığımız bütün alışverişlerde kendi “Kooperatif Senedimizi” kullanacağız...

Böylece hiç olmazsa kendi aramızdaki ilişkilerde o karşılığı olmayan sözde para denen kâğıt parçaları ile sömürülmeyeceğiz...

İstanbul halkı veya ülkemizdeki herhangi bir şehrimizin halkı, semt semt “kooperatifler” kuracak ve aralarında kendi “Kooperatif Senetlerini” hiç olmazsa kendi aralarında “para” olarak kullanacaklar...

Sonra bu kooperatifler birleşip bir “Merkez Kooperatif” kuracaklar...

Önce o il veya ilçeden TL ve dolar bertaraf edilecek…

Sonra bütün İstanbul’da böyle yapılacak...

Sonra bütün Türkiye’de…

Sonra dünyada…

***

İşte bu şekilde ülkemizde ve dünyada dolar sömürüsü bitecek.

Görülüyor ki sömürü sermayesi bizim aptallığımızdan yararlanıyor.

Bütün mesele insan psikolojisini bilmek, ekonominin reel kurallarını bilmektir. İnsan psikolojisini ve gerçek ekonomiyi bilirsek, bu sömürü ve soygunu bitirebiliriz. Karşılıksız paranın biricik alternatifi “karşılığı olan para” çıktığı anda bu sömürü ve soygun biter.

Aksi halde katmerli sömürü ve soygun devam eder gider…

***

Bu arada sömürenlere de söyleyeceğimiz bir iki sözümüz vardır:

Tamam; “faiz ve sömürü” sayesinde “sermaye terakümü” oldu, bu sayede “sanayi devrimi” gerçekleşti ve çağımız dünyası uygarlık olarak bugünkü seviyeye ulaştı…

Sömürdünüz…

Katmerli şekilde sömürdünüz…

Sömürdünüz, kalkındırdınız, uygarlaştırdınız...

Sanayileşme, sayenizde Türkiye dâhil bütün dünyaya yayıldı…

Artık şunu anlamanızın zamanıdır:

Bundan sonra “sömürü düzeni” bitmiştir.

Ancak “uygarlaşma” bitmedi, insanlığın uygarlaşma hamleleri devam edecektir.

Yeni düzende, geleceğin dünyasında varlığınızı ve etkinliğinizi sürdürmek istiyorsanız; “faizli sömürü düzeni”nden vazgeçip “FAİZSİZ ORTAKLIK SİSTEMİ”ne gelmelisiniz.

Yani uygarlaşma çabasına devam etmelisiniz.

Yoksa bütün gericiler gibi zamanla siz de tarih olursunuz, yok olup gidersiniz.

Yok olmak istemiyorsanız bu sese ve seslenişe kulak verin!

 

 

***

 

 

 

 

Sosyal Devlet

Reşat Nuri EROL

02.11.2010

Bir an için hayal edelim: Öyle bir ülkede yaşıyorsunuz ki, orada sadece “para” derdiyle çalışmanıza gerek yok, “topluluk” gerçekten “sosyal topluluk” olmuş, “devlet” de sözde değil gerçekten “sosyal devlet” olmuş ve sizin hayatınızı garanti etmiş.

Ne demek istediğimi, başından geçen ve yaşanan bir olayı hocamın anlatımıyla aktarayım: “Dün, lise talebesi iken yakın dost olduğum ama uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşım geldi. Kendisi benden üç-dört yaş büyük, yani epey yaşlı. Kırk sene önce birisine yardın olmak üzere bir ortaklık kurmuştuk. Ben ona …. lira ile katılmıştım, bir yer almıştık. O yerimiz imar vermediklerinden hâlâ duruyor! Arkadaşım hastalanmış, hastahanelere düşmüş... Hastalık sebebiyle her şeyini yitirmiş olduğundan, kırk sene önce verdiği …. lirasını almak için geldi; ne yazık ki ben o zamanın …. lirasını verme imkanına sahip değilim.”

İşte, “sosyal güvencesi olmayan insanlar” bugün böyle yaşıyorlar.

Güya “sosyal güvenlik” var, güya anayasamızda “sosyal devlet” söz olarak var ama mekanizması yok!

Özel hastahanelerdeki gariban hastalar “can” derdinden çok “para” derdine düşmüş!!!

İşte, biz böylesine “dünya cehennemi” olan bir “zalim dünya düzeni” istemiyoruz.

***

Devlet sözde değil özde ve gerçekten “Sosyal Devlet” olmalıdır. Para ile tedavi yasaklanmalıdır. Madem ki özel hastahanelere izin verildi. Devlet hastahaneleri kendisi yapsın, doktorlara versin. Devlet ilacını bedava versin. Devlet elektrik ve ısıtma masraflarını karşılıksız versin. Herkes bir doktora bağlansın ve onların sayısı kadar onlara para verilsin. İnsanlar “hastalık ağrısı” çekerken bir de “para ağrısı” çekmesin.

Taraflar arasında niza olduğu zaman “hakemler” devreye girsin ve tarafların sorunları hemen çözülsün. İnsanlar onlarca yıl “Adalet Sarayı!” denilen mahkemelerde onlarca yıl adaletin gecikmesinin sebebiyet verdiği adaletsizlik sebebiyle sürünmesinler; ayrıca adaletin gerçekleşmesi için bir bedel ödemek durumunda olmasınlar.

Herkesin yeryüzünün sahibi olmaktan dolayı asgari bir “kira payı” olsun. İşte, sözünü ettiğimiz o “Sosyal Devlet”in masrafları kişiler için bu kira hakkından temin edilsin. Yani bu dünya insanlar için “cehennem gibi değil, “cennet gibi” olsun.

Hastalık ve ölüm önlenemez, insanlar arasında niza olmadan geçecek bir hayat düşünülemez ama insanlar acı ve korku içinde yaşamasınlar; dünyaları “cehennem gibi” olmasın, “cennet gibi” olsun.

***

“SOSYAL DEVLET” sadece ve sadece “ADİL DÜZEN” ile tesis edilebilir.

“ADİL DÜZEN”den yalnız Adil Düzenciler değil, tüm insanlık yararlanacaktır; hattâ baştan karşı gelip “ADİL DÜZEN”i getirmemek için karşı olan, savaş veren, darbe hazırlıkları yapan herkes yararlanacaktır; inansın inanmasın herkes ondan istifade edecektir.

Arabistan’da binlerce yıl devlet yoktu, sürekli kabile kavgaları vardı. Kimse güvenlik içinde değildi. İslâmiyet gelip de “Barış Devleti” kurunca, kurtlar ile kuzular barış içinde birlikte yaşamaya başladılar.

***

Şimdilik küçük “sosyal patlamalar” başladı, “SOSYAL TUFAN” kapıda!

Bu tufandan kurtulmak için “ADİL DÜZEN”e ihtiyaç vardır.

Bugün parası olmayana “sosyal güvenlik” yoktur.

“ADİL DÜZEN”de herkese “sosyal güvenlik” sağlanacaktır.

“ADİL DÜZEN”in getirdiği bu “dünya cenneti”nin ve “SOSYAL DEVLET”in ne olduğunu öğrenmek isterseniz; “Adil Düzene Göre İNSANLIK ANAYASASI” çalışmalarımızı anlayarak okumanız, iyice anlayıp kavradıktan sonra da gerçekleştirmek için uygulamanız gerekmektedir.

Vesselâm…

 

 

***

 

 

 

 

Sömürü düzeni yıkılıyor

Reşat Nuri EROL

06.11.2010

Sömürü sermayesi ne yapmak istiyor?

Tüm insanları işçi hâline getirmek ve böylece bir ve tek “dünya sermaye devleti” kurarak dünyayı sadece kendisi idare etmek istiyor.

İnsanları “işçi” yani “köle” hâline getirebilmesi için birtakım tedbirler almaktadır.

a) Önce faizi meşrulaştırmakta, gelir vergisini uygulatmakta, ağır vergi ve sigorta işlemleri içinde küçük ve orta işletmeleri ortadan kaldırarak tekel bir küresel sömürü gücü oluşturmak istemektedir.

b) Gümrükler ve vizelerle serbest gidiş-gelişleri ve alış-satışları engellemekte, böylece herkesi kendisinden alışveriş yapmaya zorlamaktadır. O ülkelere güya ‘sizin sanayiniz, sizin üretiminiz, sizin ülkeniz korunsun’ diye bu saçmalıkları yaptırmaktadır.

c) Tüm basın ve yayın organlarını, ülkelerdeki bütün ana medya organlarını elinde tutarak, insanlığa ve ülkelere gerçeklerin anlatılmasını her türlü medya aracılığıyla engellemekte, insanların gafletten uyanmalarını önlemektedir.

d) Tüm üniversitelerde ve her türlü eğitim kurumlarında eğitim programlarını merkezileştirerek kendi isteğine göre saçma sapan şeyleri sadece ezberletmekte, öğretim bile yaptırmamakta, insanların gerçek anlamda eğitim almalarını engellemektedir.

Sömürü sermayesi bunların dışında; “aile” düşmanlığı, “din” düşmanlığı, “devlet” düşmanlığı ve “mülkiyet” düşmanlığı yapmakta, bunu timsahın iki çenesi olan “zalim komünizm” veya “vahşi kapitalizm” aracılığıyla gerçekleştirmektedir.

Böylece insanları “ferdileştirerek” ve “yalnızlaştırarak” sadece kendisine “köle” yapmak istemektedir.

***

Yukarıda anlatılan tesbitler, bizim haftalık olarak yapmakta olduğumuz “Kur’an ve İlim Seminerleri” notlarımızdan derlenmiştir. İşte; Allah bunların amellerinin boşa gittiğini, başarıya ulaşmayacaklarını, sonunda mutlaka hüsrana uğrayacaklarını haber vermektedir.

Bundan elli sene evvel bu işi başaracakları sanılıyordu.

Ancak, belli bir zaman geçtikten sonra yeryüzünde beklenmedik olaylar oldu. Sovyetler yıkıldı. İnsanlık düşmanı canavarın alt çenesi gitti. Papalık ve din Batı dünyasında yeniden etkin olmaya başladı. “Sermaye tekeli kapitalizm” ve “devlet tekeli sosyalizm”in yanında “halk ekonomisi ve sanayi üretimi” bütün dünyaya legal veya illegal olarak da olsa yayılmaya başladı. Böylece sömürenlerin amelleri yavaş yavaş boşa çıkmakta, yani yaptıkları yüzlerce yıllık sömürü plan ve projeler çökmektedir.

Sömürü sermayesi, sömürüsünü gerçekleştirmek için “Birinci ve İkinci Cihan Savaşları”nı çıkardı, “Osmanlı İmparatorluğu” dâhil imparatorlukların yıkılmasına sebebiyet verdi, “nasyonal” ve “enternasyonal” dikta rejimlerini kurdu, kurdurdu.

***

Ancak;

Zamanla o dikta rejimleri ve o diktatörler yok oldular.

- Artık ne Lenin var, ne de Stalin.

- Artık ne Hitler var, ne de Mussolini.

- Artık ne Baba Bush var, ne de Oğul Bush.

- Zamanla hepsi yok olup gittiler, tarih oldular.

Yani Allah’ın “edalle e’mâlehüm” ifadesinin büyük kısmı gerçekleşti.

Şimdi henüz edalleye uğramayan iki amelleri, iki müesseseleri kalmıştır:

- Biri insanların emeklerini vampir gibi emdikleri “karşılıksız kâğıt para” ve

- Diğeri de sömürü sermayenin emrindeki her türlü “millî olmayan medya”lardır.

Bunların da sonları yaklaşmaktadır.

Yakında “karşılıksız faizli para” olan “dolar” tepetaklak gidecek ve tekel sermayenin ana sermayesi iflas etmiş olacaktır.

Yakında bütün ülkelerde “millî medyalar” oluşacak ve artık tekelci sermayenin yanıltmaları, sömürü sermayesinin aldatmacaları sona erecektir.

Evet, Kur’an bunun haberini vermektedir.

 

 

***

 

 

 

 

Sömürü nasıl yok olacak?

Reşat Nuri EROL

07.11.2010

Sömürü sermayesinin yok olması için her şeyden önce devletler kendileri devlet olarak yalnız “kendi paralarını” kullanacak, bankalarında “yabancı para” bulundurmayacaklardır.

Parayı “döviz” ile değil “altın” ile dengeleyeceklerdir.

Bunu “öncü bir devlet” uyguladı mı, “diğer devletler” birkaç ay yapılan bu uygulamaya bakarlar; bu uygulama başarıya ulaştı mı, “her devlet” bu yola gider.

Devletler bu yola gidince “sömürü sermayesinin karşılıksız kâğıt parası iflas edecek” demektir.

Sömürü sermayesinin bugünkü sömürü tekeli, basında, medyada “basın ve yayın kooperatifleri”nin oluşması ile sona erecektir.

Bunun için devlet basını/medyayı destekleyecek, “basın kooperatifleri” kurulacak, bu kooperatifler “vergiden muaf” tutulacaktır. Basın ürünlerinin “dağıtım ve nakliyesi” bedava yapılacaktır.

Devlet “yazarlara mâli destek” verecek, bunun karşılığında devletin kendi ilanları basın organlarında karşılıksız yayınlanacak, “devletin vergisi” bu olacaktır.

***

Sömürü sermayesi devletleri dünyayı sömürmek için kendilerine göre bir “zalim düzen” oluşturmakta, bir önceki yazıda söz ettiğim şekilde “gümrük ve vize” uygulamalardan yararlanarak kendi sömürülerini sürdürmektedir.

Oysa iman etmiş olan sömürmeyenler “iç ve dış güvenliği” sağlayarak, “gümrük ve vizeleri” kaldırarak yeryüzünü “güvenlik içinde üretim ve dolaşım alanı” hâline çevirmektedirler.

İnananlar teşkilatlanacaklar, “siyasi dayanışma ortaklıkları” kuracaklar, bedenen savunmaya katılan müminler olacaklardır.

Bunlara katılmayıp mâlen “bedel” verenler olacaktır.

Böylece yeryüzünün güvenliği sağlanacaktır.

Nöbet ve bedel, ocak ve bucak ile il ve ülkede gerçekleşecektir.

Türkiye’de 1960’lardan itibaren bu sistem “Millî Görüş ve Adil Düzen” olarak ortaya konmuş ve tüm insanlığa anlatılmış olmaktadır.

***

Evet, insanlık yeryüzünün güvenini sağlayacak, sömürü sermayesinin zulüm ve tasallutundan kurtulacaktır.

Dünyanın her yerinde kurt ile kuzu bir yerde ve bir arada yaşayacak, kuzular saldırıya uğramadan rahatlıkla otlayacaktır.

Bucaklarda insanlığın ideal ve gerçek demokratik düzeni kurulacak, iller iç güvenliği sağlayacak, devletler dış savunmalarını yapacaklardır.

Hâkimlik ve savcılık düzeninin yerine “hakemlik sistemi” gelecek, gerçek adalet tesis edilecek, silahlı güçler hakemlerin verdiği kararların icra organları olacaklardır.

Hakka ve adalete dayalı bu düzeni (Adil Düzen) kabul etmeyen mikroplar her zaman bulunacak, “barış devletleri” bu mikropları etkisiz hâle getireceklerdir.

***

Bugün ben bahçemde, arazimde, tarlamda, seramda domates yetiştiriyorum. Bu domates ulaşım sayesinde Avrupa’nın bir şehrinde ve köyünde yenebiliyor. Bunun gerçekleşmesi için vizelerin ve gümrüklerin olmaması gerekir; yani bütün yolların açık olması gerekir. Bunun için araçların ve ulaşım imkânlarının olması gerekir. Eğer bunlar varsa, benim domatesim bir Almanyalının veya bir Rusyalının sofrasında yemek olur; bunlar yoksa benim domatesim tarlada çürür, Alman veya Rus da bu nimetten yoksun kalır.

O halde insanlar arasında işbölümünün doğması, aralarında iletişimin oluşması, yani “BARIŞ VE ADALET DÜZENİ”nin gerçekleşmesi için devletlerin yani iman etmiş olanların yapması gerekenler işte yukarıda anlatılanlardır.

Yani…

“ADİL DÜZEN”…

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”…

 

 

***

 

 

 

 

Sömürenler ve işbirlikçilerin sonu

Reşat Nuri EROL

08.11.2010

Ne olur?

“Yaşlanan sistem” ömrünü tamamlamış olduğundan bir şekilde devre dışı kalır ve atılıp gider, yerine “yeni bir sistem” gelir, “yeni bir düzen” gelir.

Bizim yeni bir “sistem”, yeni bir “düzen” olarak önerdiğimiz “ADİL DÜZEN” nedir?

“ADİL DÜZEN” insanlığın “tarım uygarlığı”ndan “sanayi uygarlığı”na geçme düzenidir. Batı dünyası sanayide inkılâp yaptı, gelişmiş ekonomiyi sanayide oluşturdu ama tarımda henüz gelişmiş ekonomileri oluşturamadı.

Tekel merkezî sistemde tarım gelişmez, gelişemez. Tarımın, tarlanın, toprağın ayağına gitmek gerekmektedir. Tarımda “hükmedici” değil, “hizmet edici” olunacaktır. Tarımda verim emekle orantılı değildir. Tarımda şartlar sanayideki gibi birbirine benzemez. Her tarım arazisinin kendine özgü özellikleri ve şartları vardır. O şartları bilmeyen ve onlara uyum sağlayamayanlar tarımda başarılı olamazlar. Nitekim olamıyorlar...  

***

O halde “yeni düzen”de, “yeni medeniyet”te, insanlığın geçiş yapmakta olduğu “yeni bir çağ”da “sanayi”nin yanında “tarım”ı da geliştirmemiz gerekir.

Bu da ancak adil bir düzen ve o düzendeki “selem sistemi” ile mümkündür.

Meselenin anlaşılırlığını biraz daha açalım:

Bu sistemi gerçekleştirmek için yeni ve çağın şartlarına uygun bir “hukuk sistemi” ile yeni bir “yönetim sistemi” gerekmektedir. Birkaç bin yıllık “tarım dönemi hukuku” yani “Nuh Nebi’den kalma hukuk sistemi” ile “sanayi ve bilgi/sayar çağı”nın sorunlarını çözemezsiniz…

Türkiye’de olduğu gibi; anayasa çoğunluğunuz olsa bile, “yeni bir anayasa” yapmayı beceremezsiniz, bocalar durursunuz…

Bize göre bu beceriksizlik ve bocalamaların çare ve çözümleri vardır.

Hukuk sistemi için bk.:

Adil Düzene Göre İNSANLIK ANAYASASI…

Yönetim sistemi için bk.:

ADİL DÜZEN ve ADİL EKONOMİK DÜZEN…

***

“Kur’an” ve Kur’an’ın çağın idrak seviyesine göre anlaşılmasını kolaylaştıran “müsbet ilimler” bize işte bunları öğretiyor.

Millî Görüş liderimiz ve önderimiz diyor ki:

“İman var, her şey var.”  

İman edenler, Allah’ın inzâl ettiklerine uyanlar, sosyal evrime ayak uyduranlar, beşikten mezara kadar Kur’an ve ilim üzerinde çalışanlar evrimleşiyorlar...

Tekel sömürü sermayesi (ve onunla birlikte hareket eden işbirlikçiler), sömürüsünü devam ettirmek için küfründe direniyor, dünyanın ve insanlığın sosyal evrimine karşı çıkıyor. Oysa sosyal evrimi ve bu yöndeki gelişmeleri durdurmak mümkün değildir.

Tekel sömürü sermayesinin yapacağı bir iş vardır:

“Faizli kapitalist sistem”i terk edecek ve “faizsiz ortaklık sistemi”ne geçecek; “karşılıksız para” basımını ve ihracını sonlandıracak, insanları sömürme hakkı olduğu şeklindeki inanışına son verecek.

Böyle yaparsa varlığını devam ettirecek; aksi halde eskiyen “zalim faizli kapitalist düzen/sistem” ile birlikte kendisi de yok olup gidecek.

***

Soru: Sadece sömürü sermayesi mi yok olacak?

Cevap: Hayır?

Sömürü sermayesi ile birlikte hareket eden, onunla işbirliği yapan veya onun peşinden gidenler de yok olacak, yapıp ettikleri dünya ve âhirette boşa gidecektir…

Onlar kendilerini biliyorlar ama biz bilmeyenler için hatırlatalım: Onlar “Millî Görüş gömleğini çıkaranlar” ile “ADİL DÜZEN ceketini hiç giymeyenler”dir…

***

Bâtıl yollarda olanlar sömürürler…

Hakka tâbi olanlar ise sömürmez, hizmet ederler…

Peygamberler sisteminde olanlar sömürmezler, sadece hizmet ederler...

Vesselâm mea’d-duâ, duâ, duâ…

 

 

***

 

 

 

 

İnsan, inanç ve düzen

Reşat Nuri EROL

09.11.2010

İnsanlık milenyumun başında, III. bin yılın başında…

III. bin yılın başında insanlık iki gruba ayrılmış bulunuyor:

- Bir grup eski “sömürü düzeni”ni devam ettirmek isteyen gruptur.

- Diğeri ise “III. Bin Yıl Uygarlığı”nı, yani “ADİL DÜZEN”i getirmek isteyen gruptur.

Ne var ki, bu ikinci grupta olduğu veya olması gerektiği halde; en hafifinden “hata yapanlar” veya -daha gerçekçi ifade edersek- “hidayetleri kararanlar” büyük hata işlemektedirler. Onlar; -yine en hafifinden- birden “ADİL DÜZEN”e geçilemediği için “faizli cari zalim düzen”de ısrar ediyorlar veya “ADİL EKONOMİK DÜZEN”e hiç “inanmıyorlar”!

Millî Görüş Lideri ne diyor: “İman var, her şey var.”

Eğer “iman” da yoksa, “inanç” da yoksa; geriye kalan nedir ki?!.

Geriye kalan nedir?!.

***

Türkiye’dekileri genel olarak hatırlayalım, bunlar kimlerdir?

En başta gelenler, “ADİL DÜZEN”i ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i benimser gibi görünüp de onu bırakanlardır...

AK Partililer “Millî Görüş gömleğini çıkardıklarını” ve “Adil Düzenci olmadıklarını” yani “Adil Düzen ceketini hiç giymediklerini” açıkça söylüyorlar; “kapitalist zalim faizci sömürü düzeni” içinde debelenip duruyorlar...

Milliyetçi Hareket Partililer (MHP) ve benzerleri de aslında hakkı hedefliyorlar; ne var ki sadece Millî Görüşe muhalefet etmek için karşı grupta oluyorlar. DYP’liler (DP), ANAP’lılar, BDP’liler, CHP’liler ve diğerleri de aynı durumdadırlar…

Dünyada solda yer alanlar, sosyalist veya kapitalist olanlar, tekel sömürü sermayesinin içinde olanlar veya onunla işbirliği yapanlar…

***

İnsanlık 20’inci yüzyılı inançsızlıkla, “ateizm”le ve ateizmden ürettiği zalim siyasi, iktisadi ve sosyal “izm”lerle geçirdi; kapitalizm, komünizm, sosyalizm, liberalizm vs.

Sonuç ortada, ödenen ağır bedeller ortada, yaşanan vahşet ve katliamlar ortada!

Bir yüzyıl boyunca dinlere ve inançlara karşı sadece kötülük düşünülmüş, düşmanlık yapılmış, inananlara zulmedilmiş, dindarlar katledilmiş…

Şimdi ise insanlar yeniden normal düşünmeye başlamış...

Gelecekte, yakın gelecekte insanlar “ADİL DÜZEN”i benimseyecekler, “ADİL DÜZEN” ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN” karşısındaki yanlış düşüncelerini düzelteceklerdir.

“ADİL DÜZEN” istemeyenler neyi isteyecekler; “zalim düzen” mi isteyecekler?!.

Günü gelince sapkınlıklarını elbette anlayacaklar, dalâlet çukurlarından çıkacaklar, elbette Hakka yönelecekler, yeniden hidayete ereceklerdir…

İnsanlar bugün, çağın idraki demek olan gelişmiş ve hâlen gelişmekte olan “müsbet ilimlere” dayanarak Kur’an’ı okudukça, okuyup da daha iyi anladıkça, elbette onu hayatlarının ana rehberi yapmayı ve temel prensiplerini uygulamayı düşüneceklerdir. Çünkü insanlık bugünkü hâliyle tam bir şaşkınlık içindedir, yaptıkları hep boşa gitmektedir. Ancak ve ancak Kur’an’a uymakla ve onun temel esaslarını uygulamakla her şey düzelecektir.

***

Bir kimse “ADİL DÜZEN”i ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i yanlış öğrendiği veya öğrenemediği için karşı olabilir, bundan dolayı da birtakım yanlışlıklar yapmış olabilir.

Ama Hakkı öğrendikten sonra, kendisine tebliğ ulaştıktan sonra, gerçekleri bütün çıplaklığıyla kavradıktan sonra artık onun herhangi bir mazereti olamaz.

Tam tersine, Hakkı öğrendikten sonra bile bile, ısrarla ve de inatla karşı çıkar da “ADİL DÜZEN”e değil “zalim düzen”e tâbi olarak devam ederse; işte onun ve onun gibilerin bütün amelleri, bütün yaptıkları boşa çıkar, etkisiz olur, iki cihanda da perişan olur.

Ve’s-selâm…

 

 

***

 

 

 

 

Sorun ve tek çözüm

Reşat Nuri EROL

10.11.2010

Sorun önce “ADİL DÜZEN”in, “ADİL EKONOMİK DÜZEN”in anlaşılmamasıdır.

“ADİL DÜZEN” anlaşılmadıkça, karşı çıkanların elbette mazeretleri vardır.

Biz “ADİL DÜZEN”i yeterince anlatabildik mi?

Anlatamadık!

Önceleri biz de yeterince bilmiyorduk ki anlatalım.

Sonra, biz uygulamamıştık ki örnekleriyle anlatalım.

Halkımız yazılanlardan ve anlatılanlardan çok, gözleriyle gördüğüne inanır; bundan dolayı uygulama örnekleriyle göstermek gerekiyor, uygulamalı anlatmak gerekiyor.

Ne zaman yeteri kadar öğrenir ve uygularsak, o zaman “ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN” hükümran olmaya başlayacaktır.

İşte o zaman insanlar iki grup olacak; birileri görerek ve anlayarak “ADİL DÜZEN”e katılacak, birileri de görecek ve anlayacaklar ama katılmak istemeyeceklerdir.

İşte o katılmayanlar “inançsız, münkir”, katılanlar ise “inançlı, mümin” kimselerdir.

***

Malum olduğu üzere, “Hak” var, “bâtıl” var.

“Hak” nedir, “bâtıl” nedir?

-“Doğru, iyi, yararlı ve adil” olan “Hak”tır.

-“Yanlış, kötü, zararlı ve zalim” olan “bâtıl”dır.

Meseleyi biraz açalım: İnsanda dört meleke vardır; fikir, his, irade, ünsiyet.

-Fikirler doğruyu yanlıştan ayırır.

-Hisler iyiyi kötüden ayırır.

-İrade yararlıyı zararlıdan ayırır.

-Ünsiyet adil olanı zulümden ayırır.

İnsan melekeleri sayesinde bunları ayırmayı bilmektedir.

Tekrar edelim:

-“Doğru, iyi, yararlı ve adil” olan “Hak”tır.

-“Yanlış, kötü, zararlı ve zalim” olan “bâtıl”dır.

Hakka tâbi olanlar “müminler”, bâtıla tâbi olanlar “münkirler” yani örtenlerdir.

Nankörler Hakkı terk edip kendileri bâtıla tâbi oldular, bile bile tâbi oldular.

Burada bir sual sorulabilir:

Acaba nankörler neden bâtıla tâbi olurlar?

Bâtıla tâbi olurlar, çünkü onlar mevcut zalim ve bâtıl düzenin içinde varlık sahibi olmuşlar, makam/mevki sahibi olmuşlar, güç sahibi olmuşlar. Kendi varlıkları, makamları ve güçleri devam etsin diye insanlığın ilerlemesini önlemeye çalışırlar. Oysa inkılâplar olmazsa, ilerleme olmazsa insanlığın varlığı da sürdürülemez. İnkılaplar varlığın sürdürülmesidir.

Hak gelince onların tâbi olduğa bâtıl/lar elbette zâil olacaktır.

Bugünün bâtılları nelerdir? Faiz ve zina serbestliği, dinleri dışlayan lâiklik, ekseriyet demokrasisi, dayatılan çeşitli zorunluluklar, hakimlik sistemi ve ekonomide faiz, faiz, FAİZ…

İşte bunlar bâtıllardır. Onlar işte bu bâtıllara tâbi olmuşlardır.

***

“Kapitalizm” nedir; “ticaret” serbest, “faiz” serbest!

“Komünizm” veya “sosyalizm” nedir; “ticaret” yasak, “faiz” yasak!

“ADİL EKONOMİK DÜZEN” nedir; “ticaret” serbest, “faiz” yasak, yani iki “im”in vasatı, ikisinin ortası, yani “denge düzeni”dir.

“Millî Görüş” ve “Adil Düzen” dünyada “kapitalizm” ve “komünizm”in sebebiyet verdiği işte bu “zalim” gidişatı sona erdirmektedir.

Evet, bütün sorun işte budur; ticaretin serbest ama faizin yasak olmasıdır.

“ADİL DÜZEN” demek denge düzeni demektir, “ADİL DÜZEN” demek herkesin hakkını ve hukukunu koruyan düzen demektir.

“ADİL DÜZEN ÇALIŞMALARI” 1960’larda İzmir’de başlamıştır...

1969’dan itibaren Millî Görüş Hareketi ile birlikte bu çalışmalar siyasi söyleme dönüştü...

Erbakan’ın tesbitiyle, 1990’larda Refah-Yol Hükümeti uygulamalarıyla “ADİL DÜZEN”in kokusu gösterildi…

Sonra, araya bir “fetret devri” girdi; “Millî Görüş gömleğini çıkaran, Adil Düzen ceketini hiç giymeyen” bir grup anayasa ekseriyeti ile iktidar oldu!

“Millî Görüş” ve “ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN” olmayınca, sekiz yıl sonrasında sonuç ortada!

Sonuç ortada olduğuna göre; demek ki “SORUN” neymiş?

Sorun “zalim/vampir kan emici kapitalist faizci düzen” imiş, yani “bâtıl düzen” imiş, yani “sömürücü düzen” imiş…

AK Parti iktidarının da sorunları çözemeyeceği anlaşıldığına göre; sorunun tek çaresi, tek çözümü “Millî Görüş” ve “ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN”dir.

 

 

***

 

 

 

 

Bu zulüm biter!

Reşat Nuri EROL

11.11.2010

Günümüz Türkiye’sinde doğru dürüst bir “nizam/düzen” yoktur, “barış” yoktur, “adalet” yoktur, “huzur” yoktur, “saadet” yoktur, “refah” yoktur...

Dağlarda silahlı çatışmalar vardır...

Sokaklar korku içindedir...

Kimse ne terörden ne hukuktan emin değildir...

Mahkemeler baskı içinde neye karar vereceklerini bilemez durumdadır...

Bu ülkenin, bu devletin halkı ve siyasiler memnun eden bir anayasası bile yoktur; daha ne olsun?!.

Özetle: Türkiye’de hükümran bir “zalim düzen” vardır.

Bu böyle gitmez, elbette her “zalim düzen”in sonu vardır ve ülkemizdeki bu “zalim düzen”in de sonu gelecektir.

Aslında bu “zalim düzen”in sonu gelmiştir ama henüz yerine “adil bir düzen” veya bizim kırk yıldan beri üzerinde çalıştığımız “ADİL DÜZEN” gelmediği, getirilmediği, birileri engel olduğu için “zalim düzen” devam ediyor, devam ettiriliyor…

Hem de maalesef bizim kendilerini çok yakından tanıdığımız ve “bir zamanlar o yollarda birlikte yürüdüğümüz birileri” tarafından devam ettiriliyor, zalim düzeni onlar uyguluyor!!!

Ama bu böyle gitmez, elbet bir gün BU ZULÜM BİTER!

Ne zaman biter?

***

Ülkelerin ömründe birkaç yıl, birkaç on yıl ne ki;

Bu “zulüm yılları” da elbet bir gün biter!

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın bir zamanda “ADİL DÜZEN” geldiği zaman; artık “nizamsızlık/düzensizlik sorunu” kalmayacaktır.

PKK başta olmak üzere “barışsızlık sorunu” kalmayacaktır.

Hakemlik sistemi uygulanmaya başladığında mahkemelerdeki ve her alandaki “adaletsizlik sorunu” kalmayacaktır.

Ekonomide “selem sistemi” ile birlikte “faizsiz ortaklık ve faizsiz emeğe kredi sistemleri” uygulanmaya başladığında “refahsızlık ve gelir dağılımı adaletsizlikleri sorunu” kalmayacaktır…

“ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN” geldiğinde bu sorunlar olmayacaktır.

Herkesin “güvenliği, huzuru, saadeti, refahı” sağlanacaktır.

Bütün bunlar nasıl yapılacaktır?

Her şeyden önce “ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI” örnek alınarak, gerçek bir “ANAYASA” yapılacak, hukuk sistemi revize edilerek, “HAKEMLİK SİSTEMİ” her alanda gerçekten uygulanacaktır.

Böylece mahkemelerin yansızlığı, bağımsızlığı, etkinliği ve saygınlığı tesis edilecek, devlet gerçek “HUKUK DEVLETİ” olacaktır.

Sonra da “YERİNDEN YÖNETİM SİSTEMİ” ile silahlı güçler hakemlerin yani halkın emrine verilecek, onlar yapılması gerekenleri yerine getireceklerdir.

***

Yukarıda “zalim düzen”in sebebiyet verdiği zulümleri saydık, bu zulümlerin sona erdirilmesi ve tamamen bitirilmesi için yapılması gerekenleri sıraladık.

“ADİL DÜZEN” işte bunların bir ocakta, bir sokakta, bir semtte, bir bucakta, bir ilde, bir ülkede, bir toplulukta ve bütün insanlıkta gerçekleşmesini hedefleyen bir “düzen”dir.

Bizim ortaya koyduğumuz “ADİL DÜZEN”de hatalarımız olabilir, eksiklerimiz olabilir.

O hatalar ve eksikler “ADİL DÜZEN”in hataları ve eksikleri değil, bizim hatalarımız ve eksiklerimizdir.

Bize muhalefet edenlerin yapacakları biricik ve tek şey; bizim hatalarımızı düzelterek, eksiklerimizi tamamlayarak “ADİL DÜZEN”e katkıda bulunmaktır.

Böyle yapmayıp “sadece muhalefet etmek” ne insanîdir, ne İslâmîdir, ne de ilmîdir.

“ADİL DÜZEN”i reddetmek, inkâr etmek, görmemezlikten gelmek, bahşettiği nimetler karşısında nankörlük etmek, ortaya koyduğu değerleri ve temel esasları inkâr etmek ise; sadece yaşanılan ülkedeki halka değil, bütün insanlığa karşı yapılan en büyük ihanettir.

Çünkü “ADİL DÜZEN” sadece bir parti programı değil; çağdaş “faizli zalim kapitalist sömürü düzeni” karşısındaki “biricik alternatif” olmasının yanında, batmakta olan “Batı Medeniyeti” karşısında insanlığı “SOSYAL TUFAN”dan kurtaracak olan “biricik medeniyet projesi”dir.

Ülkemizdeki ve dünyadaki zulüm işte böyle biter!

Vesselâm…

 

 

***

 

 

 

 

Hak, doğru, iyi ve ‘yeni medeniyet’

Reşat Nuri EROL

14.11.2010

Hak-bâtıl mücadelesi hep vardı, şimdi de var, bundan sonra da hep olacaktır.

Peygamberler “bâtıl”a karşı “Hakk”ı getirmişlerdir.

O halde “Hakk”ı açıklayalım.

Hak; doğru ve iyi olanı söylemek ve onu bilmektir.

Ekonomide finans ekonomisi vardır. Buna karşı reel ekonomi vardır. Reel ekonomi “sevap”tır, “doğru”dur, “iyi”dir. Çünkü dışarıda olan olaylara ve karşılığı olan varlıklara tekabül eder.

Bunun yalanı nedir?

“Burada 50 ton buğday var” dediğinizde, eğer 40 ton olmuşsa, bu doğru değildir.

“Yalan”ın ve “yanlış”ın değil de, “doğru”nun ve “iyi”nin peşinde gidilecektir.

“İyi” nedir?

İyiliğin tesbiti çok zordur.

İneği kurban etmek “iyi”dir ama insanı kurban etmek “kötü”dür.

Bunu nasıl izah edeceğiz?

Varlık yokluktan iyidir. Evet, biz inekleri kesiyoruz ama ineklerin nüfusu nerede ise insanların nüfusu kadardır. Eğer inekleri sadece besler de kesmezsek, o zaman nüfusları yabani inek benzeri hayvanlar kadar olur ki, inekler onların sayılarının yüzde biridir. Oysa insan kesmede/öldürmede bir çoğalma yoktur, azalma vardır.

İşte, “iyi” olmanın böylesine kriterleri vardır. Varlık yokluktan iyidir, yarar zarardan iyidir, birlik ayrılıktan iyidir, ilerilik durağanlıktan iyidir ve tropi entropiden (düzelme bozulmadan) iyidir. Başkasının zararına olmayan, yararlı olan iyidir.

“Hak” ve “doğru” olan ile başladık, “iyi” olan ile devam ettik.

Tekrar “Hakk”a dönelim.

Asıl olan herkese aynı hakkı tanımadır, herkese hakkını vermedir.

Birlikte yaşamak için herkese hakkını vermek gerekir.

Hak da iki sebeple oluşur:

1. Çalışırsınız, emek verirsiniz, üretirsiniz; o sizin hakkınız olur.

2. İhtiyacınız, zaruri ihtiyacınız da hakkınız olabilir; hakkınızdır.

***

Kur’an peygamberlerin kıssalarını/hikâyelerini anlatmakta, bu arada Son Peygamber Hazreti Muhammed’i de anlatmaktadır.

Bu kıssalar bizlere örnek olsun diye anlatılmaktadır, anlatılanlardan ibret almalıyız.

Kur’an bütün insanların yararlanması için indirilmiştir.

Çekim kanununu Newton bulmuştur ama bütün insanlar yararlanıyorlar. Eğer Newton buldu diye insanlar ondan yararlanmasaydılar bugünkü makine uygarlığı oluşmazdı.

Eğer Kur’an Hazreti Muhammed’e nâzil oldu diye ondan yararlanmayacaksak, o zaman geri kalmaya mahkûm oluruz.

Amerikalı bir yazar, yazdığı kitapta en etkin birinci insan olarak Hazreti Muhammed’i, ikinci olarak da Newton’u göstermiştir.

Newton bugünkü sanayi uygarlığının kurucusu olarak görülüyor; yönetim ve hukukun mimarı da Hazreti Muhammed olmaktadır.

İnsanlık Newton’dan yararlandığı gibi Hazreti Muhammed’den de yararlanmıştır; bundan sonra da yararlanmalıdır.

***

Hazreti Muhammed aleyhisselâm neler yapmıştır?

1. Önce Mekke’de insanlara Kur’an’ı okumaya ve öğretmeye başlamıştır...

2. Sonra Medine’ye gitmiş ve Kur’an’a göre ilk İslâm devletini kurmuş, kendisinden sonra gelen dört halife o devleti imparatorluk seviyesine yüceltmişlerdir...

3. Kur’an’ın ve Hazreti Muhammed’in öğretilerine dayanan müçtehit imamlar ve fakihler müsbet ilimlerin metotlarını ortaya koymuşlardır…

4. Hakka dayalı “İslâm Medeniyeti” işte yukarıdaki bu temel esaslara ve verilere dayanarak kurulmuştur.

Müslümanlar dilde, hukukta ve yönetimde Hakkın, doğruluğun, iyiliğin ve müsbet ilmin kurallarını uygulamışlar; Avrupalılar da tabiî ilimler ile sanayide bu metotları uygulayarak “medeniyetler” kurmuşlar.

Bugün kurmamız gereken ‘yeni medeniyet’ten önceki medeniyetler, yani “İslâm Medeniyeti” ile “Batı Medeniyeti” işte bu temel esaslara ve verilere dayanmıştır.

“Hakka dayalı yeni medeniyet, III. bin yıl barış ve adalet medeniyeti” de bu temel esaslara ve verilere dayanacaktır.

Ve’s-selâm…

 

 

***

 

 

 

 

KURBAN(1): Mücadele devam ediyor…

Reşat Nuri EROL

15.11.2010

Cennetteki ayrılıktan sonra Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın dünyada Arafat’ta yani Mekke’de buluştukları rivayet edilir…

Mezopotamyalı (Ur) veya Anadolulu (Urfa) Hz. İbrahim babası Azer başta olmak üzere, kavminin mensupları ve Nemrut ile olan mücadelesini bitirince, Filistin ve Mısır’dan sonra Mekke’yi mesken edinir; eşi Mısırlı Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmail ile birlikte…

O Hz. İsmail ki; vakti gelip de “kurban” edileceğinde teslimiyet içinde olacaktır…

O Hz. Hacer ki; Hz. İbrahim’e verilen emir gereği, kundaktaki bebeği Hz. İsmail ile Zemzem’in fışkıracağı yeryüzündeki o “nokta”ya, sonra insanlığın merkezi olacak çöldeki o dağ başı “Kâbe”ye terk edildiğinde “teslim olup itaat edecek” ama boş durmayıp Safa ile Merve arasında “sa’y” edecek, çırpınırcasına defalarca (7 defa) gidip gelecektir…

Allah’ın emriyle su ve yiyeceğin olmadığı çöldeki o dağ başında biricik bebeğiyle terk edildiğinde durmayacak, beşeriyete kıyamete kadar örnek olacak olan mücadelesini devam ettirecektir…

İnsanlığın Hz. Âdem ve Hz. Havva ile başlayan…

Hz. İbrahim, Hz. Hacer ve Hz. İsmail ile belli bir şekle bürünen…

Hz. Muhammed ile eşi Hz. Hatice başta olmak üzere, Ashab-ı Kiramın Arafat-Mekke-Medine üçgenindeki “23 yıllık cihatları” ile kıyamete kadar bütün insanlığa örnek olacak sisteme dönüşen mücadelesi devam ediyor…

***

Hz. Âdem ile Hz. Havva ve çocukları…

Hz. İbrahim ile Hz. Hacer ve biricik oğulları Hz. İsmail…

Hz. Muhammed ile Hz. Hatice, Ashab-ı Kiram ve bütün beşeriyete rehberlik…

O’ndan geldik, O’na döneceğiz…

Ruhlar âleminden dünyaya, dünyadan âhirete…

Yaratılan ilk insandan itibaren, bütün insanlığın peygamberlerin önderliğinde ve rehberliğinde sürdürdüğü o kutlu O’na dönüş mücadelesi devam ediyor

Bütün mesele, asıl mesele, biricik mesele; bu dönüşü, bu mücadeleyi fehmetmek, anlamak, kavramak, idrak etmek, şuuruna varmak ve beşikten mezara kadar süren dünya hayatındaki her merhalede gereğini bir ameller bütünü olarak yapmak...

Yapılması gerekenleri yaparken Hakka, hakikate, adalete, doğrulara “kurban” olmak; bâtıla, yalana, zulme ve her türlü yanlışlara “kurban” gitmemek...

İki nokta arasındaki “doğru” tektir ama o iki nokta arasındaki “yanlışlar, yalanlar, yamukluklar, eğriler, şeytanlıklar, bâtıl yollar” sonsuzdur, sonsuz!..

Bütün mesele işte o “doğru yol”dan, işte o “sırat-ı mustakim”den, her gün beş vakit namaz ve niyazda Fatiha Sûresi’ndeki yedi âyette anıldığı üzere ayrılmamak…

***

Evet…

Mücadele devam ediyor…

Bütün beşeriyet, bütün insanlık; kadını ve erkeğiyle, yaşlısı ve genciyle, doğulusu ve batılısıyla, kuzeylisi ve güneylisiyle, Avrupalısı ve Asyalısıyla, Amerikalısı ve Afrikalısıyla bütün beşeriyet, bütün insanlık “kurban” edilmek isteniyor…

Faizci tekel sömürü sermayesi; emrindeki “kapitalizm, komünizm, sosyalizm, faşizm, emperyalizm” başta olmak üzere, burada daha fazlasıyla adını anmaya gerek görmediğim her türlü “izm”lerle, bütün beşeriyeti, bütün insanlığı “kurban” etmek istiyor…

İnsanlık; işte yukarıda andığım “Ulu’l-Azm” yani azimet sahibi peygamberlerin bize “örnek olan ve kıyamete kadar hep örnek olmaya devam edecek mücadelelerinin rehberliğinde” iki cihan saadetine ulaşma mücadelesini devam ettiriyor…

Ama dikkat; artık iş başa kaldı! O önderler, o peygamberler artık yok! Ama onların vârisleri olan “âlimler” var. Evet, bu arada çok ama çoook dikkat edile; değişik tipleri ve çeşitleriyle başkaları değil, sadece ve sadece “âlimler” var. Kitap, Kur’an, ilim, âlim; “âlimler” ve sadece onları rehber edinen “liderler”… Evet, mücadele devam ediyor…

 

 

***

 

 

 

 

KURBAN(2): Ben senin kurbânınam…

Reşat Nuri EROL

KURBAN üzerine okuduklarım ve yaşadıklarım ciltler dolusu olur; KURBAN ile ilgili yazdıklarım, çalışma arkadaşlarımla her yıl yazdıklarımız nice makaleler, kitapçıklar, kitaplar olur...

Oysa bütün okunanlar, yaşananlar, yazılanlar, yapılanlar tek bir teslimiyete “teslim olmak” makamında; Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail’in teslimiyetleri!

Hazreti Hacer’den olan biricik oğlu Hazreti İsmail’i “KURBAN ET” emrini yerine getirme teşebbüsü ve Hazreti İsmail’in teslimiyeti:

“Babacığım! Emredileni yap, inşallah beni sabredenlerden bulacaksın.”

Bütün mesele Hazreti İbrahim ile Hazreti İsmail’in bu teslimiyetini anlamak…

Sonra bu teslimiyet ruhu ve şuuru ile kurban kesebilmek; kurban olmak…

İşte bu başarılabiliyorsa, o zaman Fuzûli gibi şöyle demeli, diyebilmeliyiz:

“Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem ıyd için

Dem-be-dem sâat-be-sâat ben senin kurbânınam.”

***

Bizim Saadet Partisi İstanbul İl Başkanlığı bünyesinde bir çalışma grubumuz var:

Ekonomik ve Sosyal İşler Çalışma Grubu.

Grubumuz “KURBAN” ile ilgili mütevazi bir çalışma yaptı.

Önce TESBİT ve TEŞHİS:

Tarım ve Hayvancılık refah ve kalkınmada önemli ve önceliklidir.

Hükümetlerin sahip çıktığı sürekli bir devlet politikası olmalıdır.

Tarım ve hayvancılıkta, ülkemiz yakın zamana kadar kendine yeten ve dünyanın önde gelen ülkelerinden biri idi.

Ancak, AB ve IMF dayatmalarıyla uygulanan yanlış politikalar yüzünden canlı hayvan ithal eder duruma getirildik.

En önemli besin kaynağı et, bayramlarda bile vatandaşımızın evine giremez oldu. 1980’de Türkiye nüfusu 44 milyon, koyun sayısı 50 milyondu. Geçen 30 yılda nüfus 73 milyona çıkarken koyun sayısı 23 milyona düştü. (Koyun sayısı: 1980’de 50, 1991’de 40, 2000’de 28, 2010’da 23 milyon adet.) 1 kg et Avrupa’da 3 Euro (4 Dolar), ABD’de 5 Dolar iken, Türkiye’de yapılan zamlarla 17 Dolar’a yükseldi! Kişi başı et tüketimi ABD’de 94 kg, Avrupa’da 71 kg iken, Türkiye’de ise 6 kg seviyelerinde!

Bu duruma nasıl geldik?

-Hayvancılık köylünün (halkın) elinden alınıyor...

-Besicilik maliyetleri sürekli tırmanıyor... (1 torba yem geçen yıl 20 TL iken bu yıl 35 TL.)

-Tarım ve hayvancılık tekelci büyük şirketlerin kontrolüne bırakılıyor...

-Köylerde çoban bulunamazken, şehirler işsizlerle doluyor...

-Borç batağındaki belediyeler kurban satış çadırları için fahiş kiralar alıyor...

-Sonuçta kurban fiyatları aldı başını gidiyor...

Ne satıcı memnun, ne alıcı memnun!

Netice;

Milletimiz KURBAN BAYRAMI’nı yaşayamıyor!

***

Sonra TEDAVİ ve ÇÖZÜM:

-Hayvancılık için faizsiz ve uzun vadeli teşvik kredisi verilmeli!

-Besicilerin damızlık hayvan ihtiyacı devlet tarafından karşılanmalı, hayvan sayısı nüfusa yetecek orana getirilmeli!

-Tarım Bakanlığı’nda özel hayvancılık müsteşarlığı kurulmalı!

-Et Balık Kurumu, et ve et-süt ürünleri piyasasında fiyatları kontrol altında tutacak şekilde etkili ve yönlendirici görev yapmalı!

-Hayvan ithalatı sadece ırk iyileştirme ve süt veriminin artması amacıyla yapılmalı!

-Donmuş et ithalatına kesinlikle izin verilmemeli!

Saadet Partisi iktidarında TARIM stratejik sektör olarak FAİZSİZ KREDİ ile desteklenecektir... “Adil Ekonomik Düzen”de tarımsal girdileri artıran FAİZ ve haksız VERGİLER kaldırılacaktır... Üretim artırılarak ülkemize bolluk ve bereket gelecektir...

***

“MÜBAREK KURBAN BAYRAMINIZI EN SAMİMİ DUYGULARIMIZLA TEBRİK EDERİZ… BİRLİK, BERABERLİK VE HUZUR İÇERİSİNDE SAADET DOLU NİCE BAYRAMLAR DİLERİZ…” Ekonomik ve Sosyal İşler Çalışma Grubu

 

 

***

 

 

 

 

KURBAN(3): Zalim düzene kurban…

Reşat Nuri EROL

20.11.2010

Zalim düzene “kurban” olmamak için yapılması gerekenler belli ama bu yapılması gerekenleri yapanlar yok!

Lafı uzatmadan, asıl yazmak istediklerimi baştan yazayım.

Millî Gazete, Kurban Bayramı’nda bayram tatili/izni yapan tek gazete...

Bayram tatiline girmeden önce, bayramın birinci günü yayımlanan Millî Gazete’nin manşeti şöyleydi:

Zulümden kurtulmak için İSLÂM BİRLİĞİ

Yoksulluktan kurtulmak için ADİL DÜZEN

Millî Gazete aynı haberi internette şu başlıkla duyuruyor:

Saadet Lideri Erbakan, Kurban Bayramı mesajında önemli konulara değindi; İslâm Birliği ve Adil Düzen kurulmalı

Dikkat:

Türkiye’de bunu apaçık söyleyen tek lider var; Erbakan.

Bayram mesajı uzun…

Buraya sadece -beni yakından ilgilendiren ve bence,- zalim düzene “kurban” olmamak için hepimizin hem ‘düşünce’ hem de ‘uygulama’ olarak üzerinde durmamız gereken bölümü alıyorum:

Millî Görüş Lideri ve Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan,Kurban Bayramı” nedeniyle yayınladığı mesajda, ülkemizin ve İslâm âleminin bayramını kutlayarak, Müslümanların zulümden kurtulması için İSLÂM Birliği’nin kurulması, fakir-fukaranın yoksulluktan kurtulması için de ADİL DÜZEN’e geçilmesinin önemine dikkat çekti ve şöyle dedi:

“Ayrıca kurban etimizi, fakir-fukaraya veriyoruz. Fakir-fukarayı da düşünmek bir müslüman olarak vazifemizdir. O insanların fakir-fukaralıktan kurtulmasını sağlamaktır, vazifemiz. Bunu temin etmek için de, ADİL DÜZEN gerekir. O itibarla, bu bayram münasebetiyle, bir yandan tek bir ümmet olduğumuzu dikkate alarak, İSLÂM BİRLİĞİ’ni bir an evvel kurmamız gerektiğini idrak etmemiz lazım. Fakir-fukaranın yoksulluktan kurtulması için faizci-kapitalist nizamdan ADİL DÜZEN’e geçmemiz lazım geldiğini idrak etmemiz lazım.”

***

Annem ve kardeşim bu sene Arafat’ta, Mina’da, Müzdelife’de, Mekke’de yani Hac görevinde... Her gün her an onları düşünüyorum... Annemin hayatta olan sekiz evladı var ama onun İsmail’i benim; aramızda öylesine güçlü bir bağ var; diğer yedi evladının hepsi kız… Erkek kardeşlerim (Mehmet, Ali, Nihat) biz henüz Kosova’da yaşıyorken küçük yaşta vefat ettiler… Annemin ve ailemin İsmail’i olarak bugünlerde yaşadığım ‘özel’ duygular var…

Hikmeti İlâhi, bundan önceki iki “kurban” yazımda Hz. İbrahim ve Hz. İsmail üzerinde çokça durma gereği duydum ve öyle yaptım…

Yaptıkça da, ‘Bizim İbrahim’imiz, bizim İsmail’imiz kimdir?’ diye çokça düşündüm…

Aynen Ali Şeriati gibi: “Sen de İbrahim gibi kendi İsmail’ini getirmelisin Mina’ya. Senin İsmail’in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim’in İsmail’i sevdiği kadar sevdiğin bir şey olmalı. Senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikati duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın. Eğer Allah’a yaklaşmak istiyorsan, İsmail’i Mina’da kurban etmen gerek. İsmail’in yerine geçecek koçu (fidye) sen tespit etme, bırak Allah sana yardım etsin ve bir hediye olarak göndersin. O, koçu ancak bu şekilde kurban olarak kabul eder. Koç ancak İsmail’in bedeli olduğunda kurbandır; yalnızca kurban olsun diye koç boğazlamak ise kasaplıktır.

***

Bir kanalda Prof. Dr. Ali Murat Daryal’ı dinlerken, onun ‘kurban kesmeyen kavimler insan keserler’ sözünü ve kitabını (Kurban Kesmenin Psikolojik ve Metafizik Temelleri) hatırladım...

Irak, Afganistan, Filistin, Bosna’da milyonları katledenleri hatırladım…

İnsanlık kurbanla Allah’a yaklaşmazsa, Allah için kurban kesmezse, o zaman birbirini boğazlamaktan ve zalim düzene “kurban” olmaktan kurtulamaz…

Vesselâm…

 

 

***

 

 

 

 

Gafillere hatırlatmalar

Reşat Nuri EROL

21.11.2010

Biz ne diyoruz, neyi araştırıyoruz, neyi uyguluyoruz, neyi öneriyoruz?

Araştırmalarımız sonucunda müsbet ilmin bize verdiği verileri insanlığa ulaştırmaya çalışıyoruz. Hatalar bizim, doğrular müsbet ilmin ve Kitab’ın. Biz Kitab’ın söylediklerini müsbet ilimle değerlendiriyoruz, yorumluyoruz. Gerçekten anlamak isteyenler için basit, sade, akla hitap eden, anlaşılır şeyler söylüyoruz. Anlamak istemeyenler; hele hele açıkça inkâr eden münkirlere ve gafillere bir şey yok!

Örnek olarak diyoruz ki: Bugün “para” denen şey nedir?

Merkez Bankası’nın bastığı bir kâğıttır, kâğıt parçasıdır. Devlet olarak maliyeti sıfır gibidir. Ama milletin, halkın oluşturduğu “devlet” gücünü ve otoritesini değerlendirerek bastığınızdan dolayı o kâğıt parçası “para” olarak değer kazanmaktadır.

İşte, devlet olarak bastığınız ve maliyeti neredeyse sıfır olan parayı vatandaşınıza “faizsiz kredi” olarak verdiğimizde, o vatandaş yaptığı işten, yaptığı üretimden “vergi”sini öder. Ama siz halkın parasını, milletin malını kendisinden esirgiyorsunuz!!!

-Bunu yapmamak nedir?

-Bunu az yapmak nedir?

-Hele bunun faizi nedir?

Merkez Bankası parayı az çıkarıyor ki para zor bulunsun!

Merkez Bankası parayı piyasaya az sürüyor ki, sömürü sermayesi “BORÇ” ve de “FAİZ” ile para versin ve ülkemizi, halkımızı, müteşebbisimizi, her türlü üreticimizi sömürsün de sömürsün!

Yani…

Sömürü sermayesine halkı sömürten bizzat devletin Merkez Bankası’dır!

Eğer Merkez Bankası yeteri kadar para bassa, halk faizsiz parayı bulabilse, sermaye faizli sömürü parasını kimseye veremez; SÖMÜRÜ BİTER.

Sadece sömürü bitmez; bütün işletmeler faaliyete geçer ve İŞSİZLİK DE BİTER.

***

Şimdiki durumda “ithalat patlaması” var. Hâlen hükümet olanların yaptığı uygulamada halk ve her türlü üreticilerimiz sömürü sermayesine “FAİZ” ödemek zorunda olduğu için yeterince üretim yapamıyor. Yapsa, stoktaki malların faizini vermek zorundadır. Bu durum malları gün geçtikçe daha da pahalılaştırıyor.

Pahalılaşan mallar daha sonra hiç satılmıyor.

İcralar kapıya dayanıyor…

Hacizler geliyor…

Ve iflaslar…

En sonunda intiharlar, evet intiharlar ve kapanan iş yerleri, yok olan aileler…

***

Şimdi bu açıklamamıza karşı bir fikriniz mi var, bir düşünceniz mi var?

Hayır; kapitalizme gafilce teslimiyet dışında bir şey yok, yok, yok, YOK!!!

Olsa, görüşünüz olsa, alternatifiniz olsa cevap verirsiniz; ama veremiyorsunuz.

Ve ısrarla “yanlış”ta ve “bâtı”da, “zulüm”de ve “FAİZ”de debeleniyorsunuz...

Evet, işte bundan dolayı başarısızsınız; sonunda, en sonunda helâk olacaksınız...

Sadece Kitab’a karşı geldiğiniz için değil; aynı zamanda müsbet ilmin verilerine de karşı geldiğiniz için; öğrenmek istemediğiniz için başarısızsınız, gaflettesiniz...

“Biz Millî Görüş’e karşıyız, biz Adil Düzen’e karşıyız, biz Adil Ekonomik Düzen’e karşıyız!” diyenlere dediklerimizi; şimdi de “Biz Millî Görüş gömleğini çıkarmadık ama bilmem ne kaftanı giydik, Adil Düzenci de değiliz!” diyenlere diyor ve şöyle sesleniyoruz:

“-Sen Millî Görüş’e güya inanıyorsun da onun nizamı olan “ADİL DÜZEN”i nasıl reddediyorsun?

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”e nasıl karşı oluyorsun?

Kâinatın nizamına nasıl karşı oluyorsun?

Bize diyebilirisin ki; kâinatın nizamı böyle değil, ilim öyle değil; böyle!

Ama ‘ben ilme karşıyım’ nasıl diyebilirsin!

“ADİL DÜZEN” nedir?

“ADİL DÜZEN” müsbet ilmin verilerine göre düzenlenmiş hukuktur, sistemdir, düzendir; behey gafil!”

 

 

***

 

 

 

 

Adil Düzen Medeniyeti(1):

Demokrasi ve lâiklik

Reşat Nuri EROL

22.11.2010

Biz neden “ADİL DÜZEN”in, “ADİL EKONOMİK DÜZEN”in gelmesini istiyoruz?

“ADİL DÜZEN”in gelmesini istiyoruz; çünkü bizim ve insanlığın “adalet, hak, doğruluk ve iyilik ile ilgili sorunlarımızı” sadece ve sadece “Adil Düzen” çözmektedir.

Bu “cahiliye çağı”nda, bu “zulüm çağı”nda, bu “sosyal tufan” çağında; yeniden medenileşmemiz, yeniden uygarlaşmamız, yeniden “yeni bir dünya” inşa etmemiz, yeniden “yaşanabilir adil ve müreffeh bir dünya” oluşturmamız ancak böyle mümkündür.

Bugün dünyanın ve Türkiye’nin çözülmeyen, çözülemeyen pek çok sorunları vardır. Bizim “Türkiye’nin 100 Sorunu ve 100 Sorunun Çözümü” başlıklı geniş bir çalışmamız vardır. “ADİL DÜZEN” ile “ADİL EKONOMİK DÜZEN” işte o çözümleri bize öğreten düzendir.

***

Milenyumun, III. bin yılın başına geldik, “yeni bir medeniyet” kuracağız...

Medeniyetlerin ömürleri biner yıldır, ortaya çıkışları ve tarih sahnesinden çekilişleri Milâdî takvime bağlanmıştır. Hakka ve adalete dayalı “yeni medeniyet” aslında bundan iki-üç veya üç-dört asır önce doğmaya başlamıştır.

İnsanlık “demokrasiyi, lâikliği, liberalliği ve sosyalliği” benimsemiştir. Çağımız dünyasında artık hiç kimse “demokrasiye, lâikliğe, liberalliğe ve sosyalliğe” karşı çıkmıyor; sadece art niyetli ve kötü amaçlı birileri insanlığın bu değerlerini çarpıtarak istismar ediyorlar, bu kavramlara kendilerine göre anlamlar yüklüyorlar.

Bütün mesele bu kavramların gerçek şekliyle anlaşılması ve anlaşıldıktan sonra da bu anlayışa göre uygulama mekanizmalarının kurulmasıdır.

***

“Demokrasi” deyip kötü ve art niyetli insanlar “ekseriyet sistemi”ni ve “merkezî yönetim sistemi”ni getirmişlerdir.

Yukarıda, kötü amaçlı birileri insanlığın bu değerlerini çarpıtarak istismar ediyorlar dedik.

Mesela nasıl?

Dört-beş senede bir, halk, ekonomik ve sosyal baskılar içinde seçime girecek, hükümeti oluşturacak, merkezî hükümet ülkeyi güya demokrasi ile yönetecek ve bunun adı da “demokrasi” olacak!

Sadece merkezî hükümette değil, yerel yönetimlerde de aynı komedi oynanacak!

Bu söylem ve uygulamanın adı da güya “demokrasi” olacak!

Nasıl ve kime veya  kimlere “demokrasi” ise?!.

Erbakan’ın tesbitiyle bu ancak “demokratur” olabilir.

Oysa “ADİL DÜZEN”in öğrettiği ve önerdiği demokrasi “içtihat sistemi”dir, “yerel icmalar sistemi”dir, “hakemlik sistemi”dir.

“Adil Düzen”de merkez hâkim değil hadimdir.

***

“Lâiklik” deyip dinleri dışlamışlar…

“Lâiklik” deyip dinlerin yani Allah’ın yönetime ve dünya işlerine karışma yetkileri yoktur şeklinde bir varsayım uydurmuşlar ve halka bunu dayatmışlar…

Yani tam bir “dinsiz lâiklik” anlayışı ve uygulaması, dini dışlayan ve tamamen devre dışı bırakan bir lâiklik; nasıl bir “lâiklik” ise?!.

Oysa “ADİL DÜZEN” dinde/düzende zorlamayı kaldırmakla, bütün dinlere devlet işlerine katılma yetkisini tanımakla; yani dine düzeni ahlâkî yönden denetleme yetkisini vermekle “dindar lâikliği” getirmiştir.

Bütün sorunlarda “müsbet ilmi” hakem yapmıştır.

Bağımsız, yansız, etkin ve saygın adalet mekanizması için “hakemlik sistemi”ni getirmiştir.

Demek ki sahtekâr Batı “sahte lâiklik” içindedir.

“ADİL DÜZEN” ise olması gereken “gerçek lâikliği” getirmiştir.

***

“ADİL DÜZEN MEDENİYETİ” kurulurken, “ADİL DÜZEN”in “demokrasi” ve “lâiklik” alanlarındaki önerileri, bu önerilere gerçekleştirecek mekanizmaları özetle işte böyledir.

“Liberallik” ve “sosyallik” alanlarındaki öneri ve mekanizmalar gelecek yazıda…

 

 

***

 

 

 

 

Adil Düzen Medeniyeti(2):

Liberallik ve sosyallik

Reşat Nuri EROL

23.11.2010

Biz “ADİL DÜZEN” ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN” diyor; sadece demekle kalmıyor, bunun gerekçelerini ve mekanizmalarını açıklıyoruz.

Milenyumun, III. bin yılın başına geldik, “yeni bir medeniyet” kuracağız diyoruz ve nasıl kurulacağını açıklıyoruz…

Bunun “ADİL DÜZEN MEDENİYETİ” olacağını ortaya koyuyoruz...

İnsanlık “demokrasiyi, lâikliği, liberalliği ve sosyalliği” benimsemiştir ama bunların gerçek tanımlarını ve mekanizmalarını ortaya koyamamıştır diyoruz. Bunu dedikten sonra da; gerçek “demokrasiye, lâikliğe, liberalliğe ve sosyalliğe” nasıl ulaşılacağını ortaya koyuyor, mekanizmalarını da kuruyoruz…

Önceki yazıda “demokrasi” ve “lâiklik” dedik…

Bugünkü yazıda da “liberallik” ve “sosyallik” diyoruz…

***

“LİBERALLİK” özel mülkiyettir; insanların serbestçe iş yapmalarıdır, kimsenin başkasının işçisi olmak zorunda kalmasına izin vermemektir.

Gerçek ve olması gereken “liberallik” böyledir.

Batı ise bu tanımda ifade edilen iyilik ve avantajları sadece “tekel sömürü sermayesi sahiplerine” tanımıştır. Yani krallar ve yöneticiler, kilise ve diğerleri sömürmesin; sadece biz tekel sermaye sahipleri sömürelim, havra da bu sömürüye ortak olsun diye liberalliği kendilerine göre tanımlamışlar, sömürü mekanizmasını da buna göre kurmuşlardır.

“ADİL DÜZEN” ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN” ise liberalliği özel mülkiyete dokunulmazlık ilkesi şeklinde getirmiştir. Hakemlerden oluşan yargı kararları dışında insanların çalışmalarına ve yaşamalarına müdahale edilmez, edilemez.

“Faiz” yasaktır, faizsiz krediler vardır, selem kredisi vardır.

“Vergi” de üretim, ticaret ve hizmet şekline göre beşte birdir, onda birdir, kırkta birdir; kesinlikle daha fazla değildir.

Daha fazla vergi almak devletlerin ve yerel yönetimlerin hakkı değildir.

***

“SOSYALLİK” deyip istismar ediyorlar. Batı dünyası sosyalliği paralı sigorta şeklinde görmüştür. Adına “sosyallik” denilerek sigorta kurumları yoluyla sömürüyü geliştirmiştir.

“Sosyal Sigorta” demek, küçük işletmelerin iş yapamaması demektir, bu sistemle ezilmesi demektir. Sigortasız olan kimselerin aç ve hasta ölmesi demektir.

Bugün ölmek üzere olan kimseyi yanınızdan geçen bir arabaya para verip hastaneye götüremezsiniz; çünkü sigortasızdır!

Onu çalıştıramazsınız; çünkü sömürü sermayesi adeta çalışma yasağını koymuştur; açlıktan ölebilir ama çalışamaz!

Sendika, grev, lokavt bu zulüm içindir!

“ADİL DÜZEN” ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN” ise ‘yeryüzü bütün insanlarındır, herkesin yeryüzünden kira payı vardır’ demektedir.

-Çalışmayanların, çalışamayanların da yaşama hakları vardır.

-Aidatsız ve primsiz bütün insanlar sigortalıdır ve güvencededir.

-Hasta olanlar tedavi edilirler ve genel hizmetlerden yararlanırlar.

-Bunun dışında yollar ve diğer kamu alanları bütün vatandaşlara açıktır.

-İnsanlar buralardan ve benzeri bütün kamu alanlarından parasız yararlanırlar.

-Hattâ su, elektrik, gaz gibi maddelerin ve haberleşme araçlarının asgari tüketim miktarı da bedelsiz olarak halka verilmektedir.

İnsanlardan zaruri denebilecek belli bir kilometreye kadar ulaşımlarında yolculuk yani ulaşım ücreti alınmamaktadır.

***

Bir zamanlar yeryüzünde Hakka ve adalete dayalı “ADİL DÜZEN MEDENİYETİ” vardı.

Bugünkü “Avrupa Batı Uygarlığı” işte o medeniyetin kuvvete ve zulme dönüşmüş şeklidir.

Şimdi yeryüzündeki “zulüm düzeni” sona erecek, yeniden “ADİL DÜZEN” kurulacak ve bu düzen kısa zamanda bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olmak üzere “ADİL DÜZEN MEDENİYETİ” seviyesine ulaşacaktır.

Vesselâm…

 

 

***

 

 

 

 

Adil Düzen Medeniyeti(3):

Bâtıl Batı’yla olmaz

Reşat Nuri EROL

Bugün “medeniyet” yazımda “Bâtıl Batı’yla olmaz” diyorum.

Bunun gerekçesi bundan önceki yazımın son satırlarında saklı.

Meselenin iyice netleşip vuzuha kavuşması için o cümleleri biraz açarak tesbitimizi tamamlar, hükmümüzü verebiliriz.

Bir zamanlar yeryüzünde Hakka ve adalete dayalı “ADİL DÜZEN MEDENİYETİ” vardı. Bugünkü “Batı Uygarlığı” işte o medeniyetin “kuvvete ve zulme dönüşmüş” şeklidir.

Zulüm ile âbâd olunamayacağına göre; yeryüzündeki “zulüm düzeni” sona erecek, yeniden “ADİL DÜZEN” kurulacak ve bu düzen kısa zamanda bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olmak üzere “ADİL DÜZEN MEDENİYETİ” seviyesine ulaşacaktır.

Dünya dönüyor, devran/dönem değişiyor, “savaş ve zulüm” asırlarından sonra sıra “barış ve adalet” asırlarına geliyor; yani “ADİL DÜZEN MEDENİYETİ”ne geliyor. Zulüm ile âbâd olunamayacağı gerçeğini görmeyenlerin sonu iki cihanda da berbat olacaktır.

İşte bundan dolayı Bâtıl Batı ile olmaz, olamaz…

Olamadığı iki-üç asırlık Batılılaşma maceramızdan belli...

AB, ABD, BM, DB, IMF ve de NATO peşinde olanlara duyurulur…

Faizci, inkârcı ve de zinacı Batı ile bu işlerin olacağını zannedenlere hatırlatılır…

***

Kasım ayı geçip gitmeden bu ay dikkatimi çeken bazı notları sizlerle paylaşmalıyım.

Birincisi, hasta olan bir büyüğümüz vesilesiyle Sibel Eraslan tarafından yazılmış; “Pantoloncu Necdet”.

Yirmi yıldan fazladır İslâm Medeniyeti Vakfı Genel Sekreterliği yapıyorum... Necdet Ağabey’in dükkânının olduğu caddede (Selâmi Ali Efendi Cad. Üsküdar), vakıf merkezini inşa etmeye başladığım yıllardan itibaren (90’lı yılların başı), hemen her gün kendisine uğrayıp selam verir, sohbet ederdik...

Allah Necdet ağabeyimize şifalar ihsan etsin…

Sibel Hanım, Refah Partisi İstanbul İl Hanımları Başkanlığı da yaptı, o zamandan tanışıyoruz; o zaman yol arkadaşıydık…

Kendisi şimdi genel olarak AK Parti’yi destekleyen Yeni Akit gazetesinde, zaman zaman -bâtıl Batı peşinde koşan ve eski arkadaşlarımızdan oluşan- AK Partililerin bazı politikalarını metheden yazılar yazıyor…

Necdet Abi ile ilgili yazısının başlığı şöyle:

Yol arkadaşım “Pantoloncu Necdet”…

Yazı uzun… Benim dikkatimi yazının sonundaki birkaç cümle çekti, aşağıda o cümleleri sizinle paylaşma ihtiyacı duydum… Cümleleri okurken bir taraftan “sekiz yıllık AK Parti iktidarını”, diğer taraftan “eski yol arkadaşlıklarını” düşünmenizi ve “yol arkadaşları ayrı yollarda (bâtıl Batı yollarında) yürümeye başladığında dünyanın ne hâle geldiğini” düşünmenizi tavsiye ederim…

***

‘Yol arkadaşım “Pantoloncu Necdet”…’ yazısındaki pek çok yönden ibret alınası ve üzerinde derin derin düşünülesi son cümleler şöyle:

-“Arkadaş olmanın tarihe karıştığı...

-Herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı...

-Makam, mal ve para hırsı yüzünden kadınların bile gözlerinin döndüğü...

-Her şeyin satılık ve her şeyin fiyatının olduğu şu günlerde...

Allah rızası için sevmek bahsinin tefsiri gibidir Pantoloncu Necdet Aköz...”

Demek ki; Millî Görüş gömleğini çıkarınca, “ADİL DÜZEN” ceketini veya kaftanını hiç giymeyince (kaftan benzetmesi malum ve de “has” birilerine hatırlatmadır) ve sonunda bâtıl Batı zihniyetinin peşine takılınca, oralardan medet umunca “SONUÇ” şöyle oluyormuş:

“Arkadaş olmanın tarihe karıştığı... Herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı... Makam, mal ve para hırsı yüzünden kadınların bile gözlerinin döndüğü... Her şeyin satılık ve her şeyin fiyatının olduğu şu günler…”

Ne diyelim;

Allah kararan hidayetlere “tevbe ve yeniden hidayet” nasip etsin…

 

 

***

 

 

 

 

Adil Düzen Medeniyeti(4):

Gâvur kalkanıyla olmaz

Reşat Nuri EROL

25.11.2010

Bugünkü bu yazım, bundan önceki yazımın devamı mahiyetindedir ve özellikle bu son iki yazı tek bir yazı gibi okunmalıdır. O yazıda “eski yol arkadaşlarımızdan” söz ediyor ve sonunda “yollar ayrılınca” yanlış yollara girenlerin veya “Millî Görüş” yolundan çıkanların, kendilerini ve dünyamızı ne hâle getirdiklerini yazıyorduk; Sibel Eraslan’ın tesbitleriyle:

“Arkadaş olmanın tarihe karıştığı... Herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı... Makam, mal ve para hırsı yüzünden kadınların bile gözlerinin döndüğü... Her şeyin satılık ve her şeyin fiyatının olduğu şu günler…”

Söz “YOL”dan ve “eski yol arkadaşları”ndan açılmışken; bizimle olan yol arkadaşlıklarını sona erdirip kendilerine göre daha “HAS” bir yola girdiklerini iddia eden ama şimdilik göründüğü kadarıyla ANAP ve AK Parti gidişatını taklit eden yol arkadaşları…

“Millî Görüş” ve “ADİL DÜZEN” olmaksızın, -her türlü eski ve de aykırı “solcu ve sosyalistler” dahil- herkesle yapılacak yeni ve “HAS” yol arkadaşlıkları!!!

AK Parti iktidarının başından beri “AB, ABD, BM, DB, IMF” vs. başta olmak üzere, bâtıl Batı uygarlığının bütün kurumları hep gündemde oldu ya…

Bugünlerde de Müslüman kardeş ve komşu İran’a ve bütün Ortadoğu ülkelerine karşı “Füze Kalkanı Projesi” gündemde ya…

Lizbon’da “NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi” yapıldı ya…

Aynı zamanda “yeni parti, yeni medeniyet” iddiasıyla ortaya atılan bu arkadaşların bu arada parti programları ortaya çıkmaya başladı ya..

Bakalım bizim “HAS” arkadaşlarımız, bizi terk edince, eski aykırı solcular dahil, daha başka kimlerle arkadaşlık yapacaklar, “Millî Görüş” ve “Adil Düzen”i terk edince hangi yöne yönelecekler ‘bekleyelim ve görelim bakalım’ derken; bendenize bir mesaj geldi…

Bir arkadaş “HAS” program çalışmaları ile ilgili minik bir bölümü mesaj olarak göndermiş, aynen aktarıyorum:

HAS Parti’nin programından bir cümle aktarmak istedim: “Her şey; iç ve dış politika, Merkez Bankası, piyasa, AB, NATO, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü vs bu prensip etrafında dönecek, asla bu prensibin dışına çıkılmayacaktır.'” (Bkz. http://www.numankurtulmus.com.tr/page.aspx?key=program) Bu ifadeler Numan beyin Millî Görüş gömleğini çıkarıp bu düzenin bir partisi olduğunu ispatlıyor. Evet IMF’ci, ABD’ci, İsrail’ci, NATO’cular; yeni partiniz hayırlı olsun!”

***

Sizinle paylaşmam ricasıyla bana ulaştırılan mini bir yorum şöyle:

Tacizin belgesi mi olur? Yaşasın çok mutluyuz; Lizbon’da yapılan “NATO Zirvesi”nde Türkiye’nin talepleri kabul edilmiş ve ‘Füze Kalkanı Projesi’ için İran tehdit olarak yer almamış. Sormalı şimdi; tacizin belgesi mi olur? ABD, ay pardon NATO Irak’a girerken de “işgal” diye bir karar alınmamıştı, değil mi? Neydi hedef “demokrasi ve barışın tesisi!” Gördünüz mü “demokrasi”yi? İşte öyle göreceksiniz “savunma stratejisi”ni, “füze kalkanı”nı!”

***

“Gâvurun kalkanı mı, yoksa ne?” başlıklı yazı (23.11.2010), Ahmet Taşgetiren’in yazısı. “Bu söz Saadet Lideri Erbakan’a ait” diyerek yazmaya başlamış.

Yazarın bir sorusu şöyle:

“-Acaba Türkiye’de bir Saadet iktidarı olsaydı, son NATO görüşmesinde, ucu NATO’dan çıkmaya varan bir tercihi uygulamaya koyar mıydı?”

Ve şu cümlesiyle bitiriyor:

Refahyol iktidarının en önemli stratejik hamlesi olan D-8’in hayatiyet kazanması için bile, bu etkenin normalleşmesinin gerekli olduğu, zaman içindeki gelişmelerle görülmüştür.”

Evet, Millî Görüş Lideri ve Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan meseleyi muhteşem bir cümleyle özetliyor:

GÂVURUN KALKANINDAN HAYIR GELMEZ.”

Domuzdan post, gâvurdan dost olmaz…

Bâtıl Batı anlayışıyla olmaz…

Gâvurluk zihniyetiyle hiç olmaz, olamaz…

Tek çare, tek çözüm:

“ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN”…

Yani;

“ADİL DÜZEN MEDENİYETİ”…

 

***

 

 

 

 

Adil Düzen Medeniyeti(5):

Bu NATO’yla olmaz

Reşat Nuri EROL

26.11.2010

NATO, bir görüşe göre Türkiye’nin de üyesi olduğu, tarih boyunca gerçekleşen en büyük ittifaktır. Bu tanımlama doğru ama eksiktir.

Bize göre NATO, tekel sermayenin kendine göre oluşturduğu sömürü dengesini korumak için kurduğu teşkilattır.

NATO ve Varşova Paktı güya birbirlerine karşı kur(dur)ulmuştu; şimdi Rusya NATO ile dost!

Ne iş?!.

NATO gerçekte üye olanların kendi ülkelerini dize getirmek için vardı ve tâ başından beri Türkiye’yi de ‘Seni Varşova Paktı’na yem ederim, hâ!’ deyip emrine almıştı.

Aynı şekilde Sovyetler de ‘Sizi Türkiye’ye yem ederiz, hâ!’ diyerek Bulgaristan, Romanya ve diğerlerini emrine almıştı.

Gorbaçov bu tezgahı bozuncaya kadar bu oyun böyle devam etti.

Tekel sömürü sermayesi önce “din savaşları” (Haçlı Seferleri ve Avrupa’daki onlarca yıl, hattâ yüz yıl süren din savaşları) ile dengeyi kurdu.

Sonra “rejim savaşları” ile kendince yeni bir denge kurmaya çalıştı. Şimdi de “bölgesel gruplaşmalar” ile denge kurmak istiyor:

Irak, İran, Afganistan, Orta Asya, Moğolistan çizgisiyle yeryüzünü ikiye bölecek, bunlarla sınırda çatışma ile dengeyi kuracak.

İran arada kalmak istemiyor, Türkiye gibi Batı bloğunda olmak istiyor.

AB de bu görüşte. İran aynı zamanda Müslüman varlığını sürdürme niyetinde.

Aslında Türkiye ve İran bu hengâmede tarafsız kalarak bağımsızlıklarını koruma politikası izliyor olabilirler.

***

NATO bugünkü şekliyle “ülkeler ittifakı” olmaktan çıktı, artık bir “çelişkiler yumağı”na dönüştü.

Eski ana düşmanı Rusya bile işbirliği yaptığı bir ülkeler arasında!

Yani; eskiden karşı safta olanlar yanında, ancak düşmanın kim olduğu, tehdidin nereden geleceği bilinmiyor!

Sermaye NATO’nun varlığını sürdürüyor, finanse ediyor.

Üye devletler de paranın hatırı için sabrediyor.

Tekel sermaye başlangıçta Afganistan’ı kullandı.

Saddam döneminde Irak’ı da