Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2010 Yazıları
2010 1.Baskı
599 Okunma
ASPxHyperLink

2010 Mayıs
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri EROL
resaterol@akevler.org

 

MAYIS 2010

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

Sömürünün sebepleri

Reşat Nuri EROL

01.05.2010

Devlet yönetiminde “adalet” olmadan olmuyor, “denge” olmadan olmuyor, “bilgi” olmadan olmuyor; “ilim” olmadan, “müsbet ilim” olmadan hiç olmuyor.

Neden?

Çünkü çağımızda devlet yönetmek “ilim” işidir de ondan; İLİM.

Allah’ın gönderdiği kitaplarda “adalet sistemi” vardır, “denge sistemi” vardır.

“Adalet, denge ve ilim” yoksa, elbette gerçek anlamda “devlet” de yoktur.

“Devlet” yoksa; gerisi teferruattır, üzerinde durmaya bile gerek yoktur!

İnsanlar dünyada huzur, saadet, refah ve adaleti aramıyor mu?

Aramaz olur mu, elbette arıyor ve gerçekten aramasını bilenler buluyor.

Nerede buluyor?

İki kaynakta buluyor:

Birinci kaynak olarak “İlâhi Kitaplarda” buluyor, ikinci kaynak olarak “müsbet ilimde” buluyor. Bu kaynaklara dayalı olarak kurulan “dünya düzeni”nde insan huzur, saadet, refah ve adalete kavuşuyor. Bu düzen ekonomi alanında kamu gelirlerini azamiye çıkarıyor, halkın refah seviyesini de en yüksek yerde tutuyor.

***

Yukarıda özetlediklerimi aklı başında olan herkes, aklıselim sahibi olan herkes çok iyi bilir; bu arada dünyayı sömüren sömürü sermayesi de bilir.

Bildiği için de, sömürü sermayesi dünya çapındaki zulmünü ve sömürüsünü sürdürebilmek için insanları “dinsizleştirmeyi” ve “ilimsizleştirmeyi” hedef almıştır.

“Din” yoksa, “inanç” yoksa, “bilgi” yoksa, “ilim” yoksa; elbette “adalet” yoktur, “huzur” yoktur, “saadet” yoktur, “refah” yoktur…

Bütün bunlar ve benzerleri yoksa, “devlet düzeni” de yoktur, “devlet”in kendisi de yoktur veya kısa zamanda yok olur.

Cumhuriyetin kanunlarında ‘şeriat’ yani ‘hukuk’ yasak olmadığı halde; ‘şeriat’ kelimesi irtica olarak kabul edilmiş, insanlar özellikle fıkıhtan, fıkıh ilminden ve hukuktan, hukuk ilminden uzaklaştırılmıştır. Ondan sonra da sömürü sermayesi bu boşluğu doldurmakta, kendi sömürü tezgâhını ‘hukuk’ diye yutturmaktadır.

Bu bilgisizlik ve ilimsizlik deryasında gerçekleştirilmeye çalışılan çeşitli açılımları ve sözde anayasa çalışmalarını bir de bu açıdan düşünün, bir de bu pencereden bakın bakalım.

Baktığınızda, gerçekten bakabildiğinizde neler göreceksiniz neler?!..

***

Sömürü sermayesi ekonomiyi çökertmek için faizi meşru kılmıştır.

Bastığı karşılıksız parayı insanlara “faizli kredi” olarak vermekte, sonra bu karşılıksız para karşılığında onlardan bir de “faiz” almaktadır!

Verdiği şey boştur, karşılıksızdır. Aldığı “faiz” ise büsbütün saçmadır. Bu yolla “küçük ve orta ölçekli işletmeleri” çökertmekte, onların yerine kendi “büyük uluslararası sömürü işletmeleri”ni ikame etmek istemektedir.

Ne var ki bunu sadece Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde başarmıştır.

Türkiye’de ise özellikle son yıllarda küçük ve orta ölçekli işletmeleri çökertmiş ama onların yerine kendi sermayesiyle büyük işletmeler kuramamıştır.

Böylece “faizli sistem” yalnız ülkemizi yıkmakta, sermayenin sömürüsüne bile yaramamakta, çünkü giderek geriye sömürülecek bir şey de kalmamaktadır.

Bunu belki de bilerek ve planlayarak kasıtlı olarak yapmaktadır.

Türkiye devletini yıkmayı hedeflediği için buralarda ciddi yatırımlar yapmamakta veya yapamamaktadır.

Bir çözüm cümlesi:

Oysa millî paramızı biz faizsiz işletmelere “faizsiz kredi” olarak versek, işsizliğin büyük kısmı çözülmüş olur.

Biz ne veriyoruz?

Matbaada basılmış boyalı bir kâğıdı. Bunu üretime verirsek enflasyon yapmaz.

Boş kâğıttan ne diye ‘faiz’ istiyoruz ki; zaten ‘vergi’ alıyoruz yetmez mi?!.

Yetmez!

Çünkü halkımız, hükümetimiz, ülkemiz, devletimiz sömürülecek ya; yetmez!

Sonuç:

Çağımızda devlet yönetmek “İLİM” işidir; ilminiz yoksa sömürülürsünüz.

 

 

***

 

 

 

 

 

Kayıtlı ekonomi şart

Reşat Nuri EROL

03.05.2010

Sömürünün sebepleri üzerinde durduk… Sömürü sermayesinin dayattığı sistem sebebiyle sömürünün gerçekleşmekte olduğunu anlattık… Sömürünün ana kaynağı bilgisizlik ve ilimsizliktir dedik… Ve çağımızda devlet yönetmenin ilim işi olduğunu hatırlattık...

Çağımızdaki “zulüm düzeni” sömürüye dayanmakta ve asırlardan beri sürdürülebilirliğini bu sayede gerçekleştirebilmektedir. İnsanlar ikiye ayrılmış durumda: Bir tarafta sömüren çok küçük bir azınlık ve onların yardakçıları, diğer tarafta sömürülenler. Bilgi ve iletişim çağında insanlar sömürüldüklerini bilmekte ve anlamakta ama alternatif çözüm bilemediklerinden veya bulamadıklarından bu zulme katlanmak zorunda kalmaktadırlar.

Biz, “Tek çare ve çözüm ADİL DÜZEN’dir” derken, işte bu biricik alternatifi “ADİL EKONOMİK DÜZEN” ile birlikte bütün insanlığa sunmuş oluyoruz.

Her şeyin sonu olduğu gibi elbette sömürünün bir sonu vardır.

Nitekim zulme dayalı sömürü sermayesi giderek gücünü kaybediyorken, beşeriyet adalete dayalı alternatif düzeni sabırsızlıkla bekliyor...

***

Sömürü sermayesinin sömürüyü sürdürebilmek için ülkelere oynadığı oyunlar ve dayattığı sistemler vardır. Küresel sömürü sermayesinin sömürdüğü ülkelere dayattığı sistem ve oynadığı oyunlardan biri de “gelir vergisi sistemi”dir. İşletmelerde gelirden vergi alındığı için her işletme gelirini ve giderini kanunen olduğu gibi göstermek zorundadır.

Büyük işletmeler bünyelerinde barındırdıkları becerikli muhasipler sayesinde, çeşitli atraksiyonlarla bu badireden kurtulmakta ve kendilerince çözümler üretmektedirler.

Küçük ve orta ölçekli işletmeler ise bu becerikli muhasipleri finanse edemedikleri için bu atraksiyonları yapamamakta, zamanla büyükler karşısında ezilip yok olmaktadırlar.

Vergi yükü, sigorta yükü, sosyal güvenlik yükü o kadar çok ve ağırdır ki; işetmeler vergiyi tam gösterseler bir-iki yıl içinde iflas ederler.

Vergi kaçırmak, kaçak işçi çalıştırmak suretiyle maliyetler düşürülmekte, işletmeler bu sayede ayakta kalabilmekte ve dolayısıyla Türkiye de bu sayede yaşamaktadır.

Bunu bilen siyasi iktidarlar bu kaçakçılığa göz yummaktadırlar; çünkü göz yummazlarsa, işletmeler ve ekonomi, dolayısıyla ülke birden bire büsbütün çöker.

Bu “kaçakçılık düzeni”ne sömürü sermayesi de teşvik etmektedir. Çünkü kaçakçılık demek “kayıt dışı ekonomi” demektir. Kayıt dışı ekonomi ise “gelişemeyen ekonomi” demektir, bugün var yarın yok demektir. Ülkelerde kayıt dışı işletmeler, gelişemeyen ekonomiler olacak ki, küresel sömürü sermayesi sömürüsünü sürdürebilsin…

***

O halde sömürüyü sona erdirmenin, işsizliği ortadan kaldırmanın, ekonomiyi gerçek anlamda canlandırmanın ilk şartı, “kayıt dışı ekonomiye son vermek” olmalıdır.

-Bunun için devlet “faizli işlem” yapmamalıdır.

-Gelir vergisi ve vergi beyannameleri kaldırılmalıdır.

-Sosyal güvenlik yükünü işveren değil devlet yüklenmelidir.

-Yabancı işçilerin gelip ülkemizde çalışmalarına izin verilmelidir.

İhracat-ithalat dengesini istiyorsak, öncelikle gümrükler ve vizeler meselesi tek taraflı da olsa çözüme kavuşturulmalıdır. Bir ülke, önder bir ülke, bu konuda bütün beşeriyete öncülük etmelidir. Bu ülke neden “Türkiye” olmasın? Türkiye’nin bu potansiyeli vardır.

Sonuç olarak, kayıtlar kişilere vergi yükü getirmemelidir.

Bu yetmez. Yapılması gereken önemli bir şey daha vardır.

“Genel Hizmet Kooperatifleri” kurulmalı, özellikle orta ve küçük işletmelerin muhasebe ile birlikte bütün muamele işlemlerini “hizmet kooperatifleri” tutmalıdır.

Böylece ekonomi kayıt altına alınmalı, ülkemiz kayıtlı ekonomiye geçmelidir.

Şairin dediği gibi: Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

Çıkar yol kayıtlı ekonomidir; kayıtlı ekonomi şarttır.

 

 

***

 

 

 

 

Devlet yönetimi ‘ilim’ işidir

Reşat Nuri EROL

04.05.2010

Hep sömürülmekten şikâyet eder dururuz ya; her şeyden önce sömürünün sebeplerini anlayıp kavramak ve “alternatif çözümler” üretmek gerekmekte…

Bilgi çağında şunu iyi bilmeliyiz ki; bilenler bilmeyenleri sömürür ve bu sömürülerini “sistem” hâline getirdikten sonra sömürür de sömürür…

Bilginiz ve ilminiz yoksa veya bilgi edinip de bildiklerinizi “ilmî bir sistem/düzen” hâline getirmemişseniz, birileri tarafından hep sömürülürsünüz…

Önceki yazımda, yazımın başlığından da anlaşılacağı üzere, “Kayıtlı ekonomi şart” dedim ve son bölümde şöyle bir hükme vardım:

O halde sömürüyü sona erdirmenin, işsizliği ortadan kaldırmanın, ekonomiyi gerçek anlamda canlandırmanın ilk şartı, “kayıt dışı ekonomiye son vermek” olmalıdır.

Böyle dedikten sonra, “kayıtlı ekonomiye geçiş” için yapılması gerekenleri sıraladım.

“Kayıtlı ekonomi şart” derken; yapılması gerekenlerin ilmî dayanakları olması gerektiği ve mesela bizim yaptığımız gibi “ADİL EKONOMİK DÜZEN” denen ilmî bir sisteme istinat etmesi gerektiği hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır.

***

Ekonomi alanında yapılması gerekenleri yapmak ve bütün bunları başarabilmek için her şeyden önce “paranın tanımı” yapılmalıdır. Bugünkü Türk Lirası “faiz parası”dır. Çağımızda faize dayanan her şey tekel sömürü sermayesine bağlı ve bağımlıdır. Bu durumu şimdilik tek taraflı olarak bugün birden bire kaldıramayız. Global/küresel sermaye dedikleri tekel sermaye ile diyalogda olabilmemiz için bugünkü faizli para aynen devam etmelidir.

Ancak, her şeyin bir ilki ve bir başlangıcı vardır. Biz de yeni düzenlemelere ve yeni bir düzene geçişe bir yerden başlayabiliriz. Alternatif bir sistemin ilk adımı her an atılabilir. Mesela, çıkaracağımız bir kanunla, şu anda da var olan ve her an yeniden yükseklere fırlama tehlikesi bulunan enflasyonun etkisini sıfırlayabiliriz.

Şöyle ki:

1. Devlet altın alıp satmalı, kârsız alıp satmalıdır. Bütün arz ve talebe cevap vermelidir. Hazinemizdeki altın stoka göre Türk Lirası altın değeri itibariyle ayarlanmalıdır. Böylece günlük olarak gerçek enflasyon ölçülmüş olur.

2. Her türlü ödemeler “Türk Lirası” üzerinden yapılacak, kimse altın alıp vermeye zorlanmayacaktır. Ancak her türkü borçlanmalar “Altın Değeri” üzerinden olacak, günü gelince Altın Değeri hesaplanarak ödenecektir.

3. Gelir vergisi kalkacak, bunun yerine işletmeler cirodan vergi ödeyeceklerdir. İsterlerse mal senedini, isterlerse parasını vereceklerdir. Yani bütün vergiler KDV üzerinden tahsil edilecek; ancak sadece bir defa ve üreticiden mal olarak tahsil edilecek, sonra kâr veya zarar edenden vergi alınmayacaktır. “Faizsiz Kredi” de yalnız üreticiye verilecek; üretici önceki yıl verdiği “kamu payı” yani ödediği “vergi” kadar krediyi “faizsiz kredi” olarak alma hakkına sahip olacaktır.

4. İşletmelerden çalıştırdıkları kişiler sayısınca bir “sigorta payı” alınacak; bu pay “vergi” gibi alınacak, bunlar bir fonda toplanacak. Bu fon çalışmayan veya çalışamayanlara bölüşülecek. İşletmeler bordro yapmak zorunda olmayacaklardır.

***

Sonuç olarak, bu yazı silsilesindeki en önemli hüküm cümlemiz şudur: Bu çağda devleti yönetmek ‘İLİM’ işidir.

Bir “usta”, herhangi bir şeyin ustası, bilgisi olmadığından nasıl “ilim” sahibi bir “mühendis” gibi uçak yapamazsa, nasıl bir bilgisayarı inşa edemezse; çağımızda ilme dayanılmadan, sistem olmadan yönetim yapılamaz, devlet yönetilemez.

Nitekim gerektiği gibi yönetilemiyor...

Evet; çağımızda devlet yönetmek ‘İLİM’ işidir, ilminiz yoksa sömürülürsünüz…

Nitekim sömürülüyoruz…

 

 

***

 

 

 

 

Tarım, ‘ET’ ithalatı ve TEHLİKE!

Reşat Nuri EROL

05.05.2010

Dikkatli okuyucularım, zaman zaman birbirinin mütemmimi yazılar yazdığımın farkındadır. Geçtiğimiz ay önce ‘iktisat stratejisi, tarım ve toprak’ dedim ve dört yazı yazdım: ‘İktisat stratejisi’ (16.04.2010), ‘Toprak, tarım ve tarım stratejisi’ (18.04), ‘Tarım stratejisi ve Adil Düzen’ (20.04), ‘Tarımda faiz, icra ve iflas’ (23.04.2010)

Yazıların başlıklarından da anlaşılacağı üzere, öncelikle genel iktisat stratejisi üzerinde durdum… Bilahare toprak ve tarım meselesine yoğunlaştıktan sonra, ülkemizin mutlaka bir ‘tarım stratejisi’ olması gereğini hatırlattım… Elbette, her konuda olduğu gibi bu konuda da, bizim olmazsa olmaz şartımız olan ‘ADİL (EKONOMİK) DÜZEN’ ile tarım stratejimizi irtibatlandırmayı ihmal etmedim… Bütün bu hatırlatma ve uyarılardan sonra; Ege Bölgemizin önemli şehirlerinden Manisa’da, Manisa’nın Gediz Ovası’nda son yıllarda tarımda yaşanan faiz, icra ve iflasları örnekleriyle yazdım…

Demek ki neymiş, ne oluyormuş? Önerdiğimiz çare ve çözümlerle birlikte alternatif sistem ve düzeni uygulamadığınızda, stratejinizi belirleyip buna göre ülke yönetimini gerçekleştirmediğinizde; mukadder akıbetinizi beklerken yaşanması muhtemel yıkımları yaşıyorsunuz. Ülkemizin en verimli Ege Bölgesi’nin Gediz Ovası’nda bu ‘icra ve iflaslar’ yaşanıyorsa; varın diğer bölgelerimizin ne hallere düştüğün siz düşünün!..

Bugünkü yazımın başlığında ‘Tarım, ‘ET’ ve ithalat’ dedim ve ‘ET’ yani ‘hayvancılık’ meselesine özel vurgu yaptım.

Düşünsenize…

Bir zamanlar hayvan ihracatçısı olan ülkemiz hayvan ithalatçısı konumuna düşürüldü!..

Bir zamanlar tarım üretimi kendi kendine yeten dünyanın nadir ve sayılı birkaç ülkesinden biriyken, tarım ürünleri ithalatçısı hâline getirildi!..

Çok değil, daha doksanlı yılların başında (1991-92), Gaziantepli Nurettin Aktaş ve bu satırların yazarı bendeniz, Doğu Anadolu’da topladığımız küçük baş hayvanları (koyun ve keçi), dört beş binlik partiler hâlinde Orta Doğu ülkelerine ihraç ediyorduk… Aradan çok uzun zaman geçmeden hayvancılığımızın ne hâle düşürüldüğüne bakar mısınız?!.

‘Et ve hayvancılık’ deyip geçmeyin; hayvancılık demek aynı zamanda ‘tarım’ demektir… Tarım ve hayvancılık demek, özellikle Orta ve Doğu Anadolu’da ‘istihdam ve iktisat/ekonomi’ demektir… Tarım ve hayvancılık demek, ‘işsizliğe çare ve çözüm’ demektir… Tarım demek, gelmiş bulunan ‘sosyal tufan’a ‘DUR’ demektir…

Peki, bu ekonomik ve sosyal tufana hükümet tarafından üretilen çözüm neymiş?

Et, süt, hayvan üreticilerimize vurulabilecek en büyük darbe: İTHALAT!

Kemal Derviş döneminde tarımı batırmak üzere bir gecede çıkarılan kanunları hatırlayalım… Hedef belliydi; Türkiye’deki ana tarım ürünlerinde üretimi düşürmek… Hedeflerine ulaştılar, üretimi düşürdüler, bu günlere yani tarım ve hayvancılık zengini Türkiye’de ‘ithalat’ yapar hâle geldik; ihracatçılıktan ithalatçılığa düşürüldük…

Nasıl geldik, nasıl getirildik, nasıl düşürüldük?

İşte rakamlar: 2005’te 21,5 milyon ton olan buğday üretimi 2009’da 17 milyon tona düştü!.. 2005’te 9,5 milyon ton olan arpa üretimi 2009’da 6 milyon tona düştü!.. 2005’te 2,3 milyon ton olan pamuk üretimi 2009’da 2 milyon tonun altına düştü!.. 2005’teki 520 bin ton kırmızı mercimek üretimi 2009’da 111 bin tona düştü!.. 2005’te 26 bin ton olan susam üretimi 2009’da 20 bin tonun altına düştü!.. Ve sonunda et ithal eder hâle düşürüldük!..

“Deccal Tabakta” kitabının yazarı ve Gıda Güvenliği Hareketi Genel Başkanı Kemal Özer, daha önemli bir ‘TEHLİKE’ye dikkat çekiyor:

“Gelen bilgiler doğru ise; bazı çevreler canlı cansız et dolu gemileri limanlara yaklaştırmış bile. Etin fiyatı bu kadar yükselmişken; menşei şaibeli, hastalıklı, yaşlı, niteliksiz, antibiyotik deposuna çevrilmiş hayvan etlerini ‘sözde helâl’ etiketleri ile bize sunarlarsa, şaşıracak değiliz...”

Evet;

Deccal tarımda, Deccal ette, Deccal soframızda, ‘Deccal tabakta’!..

Böyle giderse;

Sadece ekonomimiz ve tarımımız değil, soframız ve sağlığımız da tehlikede!..

 

 

***

 

 

 

 

Tarımdaki çöküş nedir?

Reşat Nuri EROL

08.05.2010

İnsanlar ilk dönemde sadece meyve toplayıcılığı ile geçiniyorlardı.

Nüfus arttı, soğuklar geldi, meyveler yetmez oldu; insan avcılığa başladı.

Nüfus arttı, av hayvanları tükendi, havalar ısındı; insanlar çobanlığa başladı.

Otlaklar azaldı ve tükendi; insanlar tarıma yöneldi ve çiftçilik yapmaya başladı.

Tarım arazileri artan nüfusa yetmedi, insanlar üretimi artırmayı denedi ve başardı.

Önce “pazar mübadelesi”, sonra “tüccar mübadelesi” dönemi doğdu. Yeryüzü tek pazar olmaya başladı, “serbest piyasa” ekonomisine doğru giden adımlar atıldı. Üretimi daha da artırmak için “emek mübadelesi” dönemine geçildi. “Sermaye terakümü/birikimi” ile büyük fabrikalar oluştu, “ağır sanayi” sayesinde sanayi malları ucuzladı. Sanayileşen dünyada halk şehirlere göç etmeye başladı, “TARIM” kesimi zor durumlara girdi. İnsanlık tarihindeki bu gelişmelerin ardından hâlen yaşamakta olduğumuz döneme gelindi.

***

Bilgiyi, teknolojiyi, sanayi ürünlerini elinde bulunduranlar, özellikle “tarım ülkelerini emperyalistçe”, bazen “vahşice” ve acımasıca sömürdüler. Son zamanlarda “Vahşi Kapitalizm” adeta “Vampir Kapitalizm” hâline dönüştü.

Sömüren ülkeler, sömürülen ülkelerin sırtından geçinir oldular, onları sömürdükçe sömürdüler; hâlen de sömürmeye devam ediyorlar...

Ulaşım ve haberleşme alanındaki gelişmeler dünyayı adeta tek bir ülke hâline getirdi. Okullar, üniversiteler, eğitim, basın ve yayın insanların gözünü açtı. İletişim çağı başladı.

Ancak, bu arada insanlık açısından vahim bir gelişme gerçekleşti, “Tarım Sektörü” üretim ve sağlık açısından çöktü. Büyük sermaye sanayi sektöründe olduğu gibi tarım sektörünü geliştiremedi, yönetemedi, insanlığa bu alanda yararlı olamadı.

***

Tarım sektörünün ilmî teknolojiye kavuşturulamamasının dört sebebi vardır.

1. Tarım sektörü canlıdır; insan ona emredemez, insan ona ancak hizmet edebilir. Dolayısıyla merkezi talimatlarla tarım yapılamaz. Tarımı ancak ona özel yakınlık ve akrabalık ilişkisini kurabilen kimseler yapabilir.

2. Tarım sektörü merkezi bir fabrika veya atölyede toplanamaz, onun ayağına gitmek gerekir, tarlaya gitmek gerekir. Oysa sermaye kırlara ve tarlalara açılamaz, oralara kadar uzanamaz. Dolayısıyla tarım sektörü sanayide olduğu gibi işçilik sistemi ile çözülemez.

3. Tarım özel ihtisas istemektedir. Üretilecek tarım ürünleri sayısızdır. Ayrıca her ürünün yetişmesi yere, araziye, tarlaya, mevsime, hava şartlarına göre değişir. Her üretim için özel bilgi ve tecrübe gerekmektedir. Atalardan gelen binlerce yıllık bilgi ve tecrübe sayesinde o tarlada o ürün yetiştirilebilir. Dolayısıyla merkezi projelerle tarımda bir sonuç alınmaz.

4. Tarımın dördüncü zorluğu, ürünün emekle orantılı olmayışıdır. Bizim hesaplayacağımız sebeplerle bir günlük emekle bazen yüzlerce kilo ürün elde edebilirisiniz; bazen yüz gün çalışırsınız ama bir kilo bile tarım ürünü elde edemezsiniz. Dolayısıyla tarım sektörü sanayideki gibi merkezi işletmelerle işletilemez.

***

Tarım işçiliği ve emekçiliği yapmayan ülkeler ancak sömüren ülkelerdir.

Bizim gibi sömürülen ülkeler ancak borçlanarak belki bir zaman varlığımızı sürdürebiliriz ama bu durum çok fazla sürdürülebilir değildir.

Sanayi ve ulaşımın gelişmesi sonucu halkımız köyleri bırakmış, kentlere taşınmıştır. Ürettiğimiz sanayi malları dünya piyasalarında yeterince satılmamaktadır. Tarlalarımız da terk edilmiş ve kırlaşmış bulunduğu için; bir taraftan tarımımız ve tarım üretimimiz çökerken, diğer taraftan ekonomimiz de çökmektedir. Ancak borçlanarak yaşayabiliyoruz.

Demem o ki: Dün sözünü ettiğim ‘ET İTHALATI’ sadece et ithalatı değildir, tarımımızın çökmesi de sadece tarım çöküşü değildir; bir ülkenin topyekün çöküşüdür.

 

 

***

 

 

 

 

Tarımı canlandırmak ve hep canlı tutmak

Reşat Nuri EROL

11.05.2010

Temel prensip olarak sadece eleştirmiyor, sadece tenkit etmiyor; aynı zamanda eleştirdiğimiz konularda tedavi reçetelerini, çare ve çözümleri de hep hatırlatıyoruz…

Neden?

Umulur ki etkisi ve faydası olur da; ele aldığımız konuda uyanması gerekenler bir nebzecik uyanır, yapılması gerekenler yapılır, çözülmesi gereken sorunlar çözülür.

Türkiye’nin, ülkemizin, insanımızın ana gündemi, ana sorunları nelerdir?

-Ekonomi, işsizlik, istihdam, istikrar…

-Tarım, hayvancılık, et; köyden kente göç…

-Açılım, PKK, anarşi, terör, şehitler, cenazeler…

-ANAYASA; yasalar, adaletsizlikler, borçlar, medya…

***

Bugün, daha baştan çare ve çözüm olarak yazacağım sonuç/hüküm cümlesi şöyle: Türkiye’nin işsizliği ortadan kaldırmanın bir yolu da, Türkiye’nin ana problemlerinden biri olan tarım sektörünü canlandırmaktan geçmektedir. Tarım sektörünü canlandırmak, yeniden canlandırmak ve hep canlı tutmak…

Tarım sektörünü canlandırmak için oraların, köylerimizin, köylülerimizin hayat standartlarını ve şartlarını yükseltmemiz, oralarda yaşayanlara daha çok kazandırmamız; hattâ sanayiciden ve şehirliden daha çok kazandırmamız gerekir.

Aksi halde hiç kimse köyde oturmayı istemeyecektir.

O halde, her şeyden önce köylünün yaşama şartlarını yükseltmeliyiz. Köyde yaşayanlar köyde kazandıklarını şehirlerdeymişçesine yemeli; hattâ gerektiğinde kolaylıkla şehirlerimize ulaşabilmelidirler. Ayrıca, köylerdeki tarım sektörünün yanında, küçük kır/köy sanayi işletmeleri sayesinde buralarda yaşayanların sanayi gelirlerinin de olması gerekir.

Tarım ürünlerini ucuzlatmak yerine; halkın eline bol para vererek alım gücünü artırmalı ve tarım ürünlerini pahalılaştırmalıyız. Köylümüz tarımdan kazandığını başka hiçbir şeyden kazanamamalıdır. Kazandıktan sonra da köyde, kasabada veya istediği kentlerde kazancını harcayacak imkânı da bulmalıdır.

***

Bütün bu anlattıklarımı gerçekleştirmek için şunları yapmalıyız.

1. Köye yol, su, elektrik, gaz gibi alt yapıları götürmeliyiz.

Köyde elektrik ucuz olmalıdır. Köyde gaz ucuz olmalıdır. Köyde ulaşım ve haberleşme çok ucuz olmalıdır. Köyde oturan telefon ederek istediğini ayağına getirebilmelidir. Köylülerin kasaba veya kentlerde evleri olmalı, istedikleri zaman kente gelip bir müddet masrafsız kalabilmelidir. Hastası ve okul/eğitim ihtiyacı olanlar, bu ihtiyaçlarını kolayca kentlerde giderebilmelidir.

2. Ön ödemeli sipariş sistemi (selem sistemi) getirilmeli ve geliştirilmelidir.

Köylü mahsulünü daha üretmeden önce satmalıdır. Bunun için devlet kentli/köylü bütün halka yıl başında “sipariş kredisi” vermekte.. Onlar mağazalara/marketlere gidip yıllık ihtiyaçlarını peşin paraları ile sipariş etmekte.. Onlar da tüccarlara sipariş vermekte.. Tüccarlar peşin ödeyerek köylüye tarım ürünlerini sipariş etmekte.. Böylece daha devre başında herkes tüm ürününü satmış olmakta, parasını da peşin almakta. Bu arada tüccar ihracat ve ithalat bağlantılarını da yapacaktır. Böylece köylünün elinde mallar zebil ziyan olmayacaktır.

3. Köylere küçük sanayi götürülmeli, köylü tarımdan artırdığı zamanlarını küçük sanayi işletmelerinde değerlendirebilmelidir.

Yani, köylümüz tarlasının başında üretici olacaktır. Bu tarım ürünlerini ucuza mâl etme imkânını sağlar. Yan geliri de olduğu için tok satıcı olur. Herkes sipariş verdiği için de tarım üretimi tam olarak değerlendirilmiş olur.

4. Bu arada “Genel Hizmet Kooperatifleri” kurularak küçük firmalar büyük firmalar gibi çalışabilmeli, küçük firmalar da büyük firmalar gibi markalaşmalıdır.

 

 

***

 

 

 

 

Tehlikeler var

Reşat Nuri EROL

12.05.2010

Tehlike var, çok tehlikeli bir durum var…

Türkiye için, vatan ve vatandaş için, ülke ve devlet için tehlike var, tehlikeler var… Sadece ülkemizde değil, Yunanistan’dan İran’a, Azerbaycan ve Ermenistan’dan Filistin ve İsrail’e kadar komşu ülkelerde tehlikeler var… Sadece Yunanistan’da değil, AB üyesi diğer Akdeniz ülkeleri İtalya, İspanya ve Portekiz’de de tehlikeler var… Tehlike sadece iflas eden İzlanda’da değil ki; İngiltere ve İrlanda’ya kadar uzanıyor, oralarda da tehlikeler var…

Tehlike bütün Avrupa Birliği ülkelerini sarmış durumda; çok yönlü tehlikeler var…

Tehlike okyanusun ötesine uzanıyor, ABD’de Japonya’da bile tehlikeler var…

Tehlike zaten okyanus ötesinden “KRİZ” olarak geldiğinde tehlike vardı…

Hülâsa; insanlık için, dünya için, dünya düzeni için tehlikeler var…

***

Tehlikeler var, hem de “TUFAN” seviyesinde, ekonomik ve sosyal tufanlar seviyesinde tehlikeler dünyanın her tarafında var olmasına var da…

Bu tehlikelerin, “bu ekonomik ve sosyal tehlikelerin/tufanların” gerçek anlamdaki geniş boyutlarıyla farkına varması gerekenler bunun farkında mı?..

Tehlikelerin farkındaysalar, o zaman birazcık ümitvâr olabiliriz…

Tehlikelerin gerçekten de farkındaysalar, o zaman çare ve çözümleri de düşünüyor ve konuşuyorlar demektir; o zaman bir miktar ümitvâr olabiliriz…

Tehlikelerin nereden geldiğini, nereden kaynaklandığını, hangi ekonomik ve sosyal sorunlara dayandığını biliyor ve anlıyorlarsa; o zaman gerçekten ümitvâr olabiliriz…

Tehlikelerin tarihî süreçlerini, insanlığın bugüne kadar yaşadığı ve hâlen yaşamakta bulunduğu evreleri en geniş şekliyle kavrayabiliyorlarsa; mesele yok, ümitvâr olabiliriz…

Ama ilgililer, yetkililer, yöneticiler, siyasiler, siviller, sivil ve askeri bürokratlar, sivil toplum kuruluşları, hükmedenler, hükümet edenler ve daha niceleri işaret ettiğimiz tehlikelerin farkında değilseler; o zaman felâketler bizi bekliyor demektir.

***

Tehlikeler küçük tedirginlikler seviyesinde hissediliyordu. İşsizlik, istihdam ve ekonomik sorunlar hiç gündemden düşmüyor ama halkımız ve yöneticilerimiz bu temel konulara yoğunlaşmaya başladığı anda derhal farklı gündem balonları patlatılıyor. “Baykal Balonu/Kaseti” ana gündemi bir anda allak bullak ediveriyor. Sömürüye dayalı “vahşi zulüm düzeni”ni ayakta tutmaya çabalayanların elinde kim bilir daha nice “şantaj kasetleri” vardır. Dışa bağımlı basın da bu gibi organizasyonları iyi beceriyor, iyi âlet oluyor.

Aybaşında enflasyon rakamları açıklandı ve iki haneli rakamlara ulaştığı görüldü. Tarımdaki tehlikeli çöküşün nerelere varabileceği son zamanlardaki et ithalatı tartışmalarında daha iyi anlaşılır olmaya başladı. Tarım, hayvancılık, et ve süt ürünlerinin üretimi, tüketimi, pazarlanması gibi konuları, işsizlik ve istihdam konularıyla bağlantılı olarak biraz daha işlemeyi düşünüyordum ama “gündem” bir anda başka yönde patlak verdi!

“AÇILIM” ile başlayıp tam da “ANAYASA” meselesinin hiç olmazsa birkaç maddeciği üzerine yoğunlaşma gerçekleşmişken; yine her gün asgari bir-iki şehit haberi gelmeye başladı! Yetmedi, bir yerden düğmeye basılarak birden bire “kaset savaşları” başlayıverdi! Gündem ağırlıklı olarak Anayasa olunca, “MİLLÎ ANAYASA” nasıl ve nice olmalı diye derin tahlillere girilmesi gerekirken, bir anda hiç de beklenmedik bir şekilde bambaşka ve de çok tehlikeli bir kulvara, kaset savaşlarına çekiliverdik!..

SONUÇ olarak, ekonomik ve sosyal tufanlar seviyesindeki “TEHLİKELER VAR” olmasına var da; bu “ekonomik ve sosyal tehlikelerin/tufanların” farkına varması gerekenler bunların farkında mı, çare ve çözümleri düşünüp üretiyorlar mı?!.

 

 

***

 

 

 

 

Mâli Kural!

Reşat Nuri EROL

14.05.2010

Gizlenen gerçeklerin zamanla ortaya çıkmak gibi özellikleri vardır. Bütün mesele sabredebilmektir. Zamanı gelince, er veya geç gerçekler bir şekilde ortaya dökülüyor. Böyle olmasa hayat olmaz, dünya dönmez, düzen olmaz, hayat ve kâinat dengesi sağlanamaz.

‘Gizlenen gerçekler’ deyince, neredeyse bütün baba yazarların günlerdir yazdığı ‘Baykal gizlilikleri ve kasetleri’ üzerinde duracağımı zannetmeyin. Siz de benim gibi yapın; o meseleyi fazla merak etmeyin, sadece biraz sabredin ve zamana havale edin. Nasıl olsa bir müddet sonra veya zamanı gelince her şey bütün çıplaklığı ile ortaya dökülüverir!..

Şunu çok iyi bilelim. Birileri ‘kafesteki maymuna bak’ dedikten sonra, bizim ruhumuz bile duymadan banka veya devlet bütçelerimizdeki milyarları tırtıklıyor veya ‘ipteki cambaza bak’ diyerek dikkatimizi dağıttıktan sonra, cebimizdeki cüzdanı yürütüyor!

Onlar ‘iktidarı ve muhalefeti’ ile bir yerlerde yazılan senaryolara göre rollerini oynarken, olan bize oluyor, olan gariban vatandaşa oluyor, olan tüyü bitmemiş yetime oluyor!

Şöyle bir derinlemesine düşünsenize… Yedi-sekiz yıldan beri ‘bunlar bizden’ dediğimiz, nice yıllar en zor şartlarda birlikte yürüdüğümüz yol arkadaşlarımız iktidarda, hem de ‘Anayasa çoğunluğu’ ile iktidarda ama; “ANAYASA” başta olmak üzere hangi ‘ana meselemiz’ çözüme kavuşturuldu?!.

DİNÎ (meselâ başörtüsü yasağı ve kamusal alan ucubesi);

İLMÎ (meselâ katsayı ve her türlü eğitim hakkı);

İKTİSÂDÎ (işsizlik, istihdam, icra, iflas, faiz, kredi vs başta olmak üzere her türlü ekonomik sorunlar);

SİYASÎ (dünyada hiçbir ülkede olmayan yüzde 10 barajı ve diğerleri) ile;

SOSYAL (hani hepsine birden “SOSYAL TUFAN” dediklerimiz de dahil)

Hangi ana sorunumuz çözüme kavuşturulup sahil-i selâmete ulaştırıldı?!.

Hangisi?!.

Onun için biz sade vatandaşlar olarak kendi dertlerimizle, kendi meselelerimizle, kendi sorunlarımızla ilgilenelim; çare ve çözümleri üzerinde kendimiz duralım. İyi bilinsin ki, iş başa kalmıştır. Kendi söküğümüzü kendimiz dikelim. Kimseden fayda yok!

***

Evet, gizlenen gerçeklerde söz ediyordum…

Gizlenemeyen son bir gerçek de dün ortaya çıktı!

Başbakan Yardımcısı Sayın Ali Babacan açıkladı!

Artık Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “Mâli Kural”ı var!

***

Hani IMF ile anlaşma yapılmamıştı ya? Hani bizi hayretler içinde bırakan bir şekilde, ilk defa IMF’ye karşı dayılanmalar, efelenmeler ve bilmem ne tafralar vardı ya? Meğer hepsi hikâyeymiş! IMF ile anlaşma yapılmamasının ve o günlerde bize de çok ilginç gelen bir şekilde IMF tarafından fazla bir itiraz gelmemesinin temel sebebi şimdi anlaşıldı.

Ne diyordum?

Gizlenen gerçeklerin zamanla ortaya çıkmak gibi özellikleri vardır.

Gizlenen gerçek ortaya çıktı: Mâli Kural Kanun Taslağı!

Meclis son günlerde çok çalıştı ya! Şimdi dinleniyorlar. Ama senaryo yazanlar boş durmuyor. Meclis’e sunulmak üzere yeni tasarılar ve taslaklar yolda...

Son tasarı, son taslak neymiş?

“Mâli Kural Kanun Taslağı”!

“MÂLİ KURAL” neymiş?

Mâli Kural, birçok gelişmekte olan ülkede IMF tarafından teşvik edilerek uygulanır... Kısaca, “mâli kural” hükümetlerin yapacakları harcamalara kısıtlama getirilmesidir... Fazla bütçe açığı verilmemesini sağlamaktır... İlk başta kulağa ne kadar da hoş geliyor, değil mi?.. Böylelikle devletin yapacağı harcama miktarı kısıtlanmış olacak... Yani devlet harcamaları ve hükümet IMF zihniyetine teslim edilmiş olacak!..

 

 

***

 

 

 

 

İşsizlik ve istihdam

Reşat Nuri EROL

16.05.2010

Hükümet, aradan sekiz yıl geçtikten sonra, nihayet “işsizlik meselesi” ile ilgili derin uykusundan uyanıyormuş… “İşsizlik meselesi”ne olan ilgisizliğine son veriyormuş… “Ulusal İstihdam Stratejisi” hazırlıyormuş… “Mâli Kural”dan (bu konuyla ilgili endişelerimi ve ‘Mâli Kural’ın ne demek olduğunu önceki yazımda yazdım ya, neyse) sonra ekonomi yönetimi ile ilgili bakanların gündemi “işsizlik” imiş… Bu hafta içinde ekonomi yönetiminden sorumlu bakanlar, bir süredir hükümetin üzerinde çalıştığı “Ulusal İstihdam Stratejisi” üzerinde konuşmak için bir araya gelmiş; edinilen bilgilere göre bu hafta sonunda “istihdam stratejisi” ile ilgili çalışmalar hızlandırılacak ve tekrar taraflara sunulacakmış...

Bu arada pazartesi günü Türkiye İstatistik Kurumu, Ocak-Şubat-Mart aylarını kapsayan Şubat dönemi istihdam verilerini açıklayacak... Malum olduğu üzere, Ocak döneminde işsizlik oranı yüzde 14,5 seviyelerine çıkmıştı!.. Bunlar resmî rakamlar… Biz ise bıkıp usanmadan işsizliğin bu resmî rakamların çok üzerinde ve “felaket” veya “sosyal tufan” seviyelerinde olduğunu hep hatırlatıyoruz ama…

Hükümete ve ekonomi bakanlarına ‘Günaydın! Bugünlere kadar nerelerdeydiniz?’ demiyorum, demeyeceğim. Bu kadar uzun süreli ilgisizlik ve ihmalden sonra, her şeye rağmen sonunda “işsizlik ve istihdam meselesi”ni gündemlerine almaları sevindirici bir gelişme. Sekiz yıllık ihmalin, ilgisizliğin ve zararın neresinden dönülürse, -adeta işsizler ordusuna dönüşen milyonlarca vatandaşlarımız için- orası kârdır. Bizim (vatandaşımız) için önemli olan bağcıyı (hükümeti) dövmek değil, üzüm yemek yani halkımızın işsizlik meselesinin çözümlenmesidir.

Umarım, “işsizlik ve istihdam” konusunda bugüne kadar yazdıklarım ve bundan sonra yazacaklarım dikkate alınır da, hiç olmazsa ülkemizin ana sorunlarından biri olan “işsizlik ve istihdam sorunu” acilen çözüme kavuşturulur.

***

Başbakan ve hükümet üyelerinin görüşlerine değer verdiği ve dikkate aldığı Hayrettin Karaman, dünkü (13.05.2010) “Yoksulluk ve işsizlik” başlıklı yazısında meseleyi gündemine almış: ‘Anayasa değişikliği, yargının direnişi, Ergenekon davası, daha çok demokrasi, skandallar... derken bazı önemli konular ve problemler ister istemez gözden, gönülden ve çözüm teşebbüslerinden uzak kalıyor, unutuluyor, erteleniyor. Hâlbuki mesela en önemlilerinden ikisi yoksulluk ve işsizlik problemleri olanca gerçekliği, acıları ve kahırlarıyla devam ediyor. / Demokrasi ve hukuk devleti için çalışılıyor, ama en önemli insan hakkı hayat ve insanca yaşama hakkıdır; bu konuda önemli bir gelişme sağlanamıyor. Hem terör ve cinayetler doğrudan hayat hakkını tehdit ediyor, hem de yoksulluk ve işsizlik, bunlara maruz kalanları ölümle hayat arasındaki bir kritik çizgide tutuyor, ölümü tercih edenler oluyor, etmeyenler de yaşamıyor, yaşar gibi yapıyor ve sürünüyorlar...’

Hayrettin Hoca yazısını, benim son zamanlarda “tarım ve istihdam” konusunda yazdığım yazılarla birebir örtüşen bir çözüm önerisi ile sonlandırmış: ‘Köye, küçük üretim araçlarına ve büyük küçük tarım üretimine dönüş gerçekleştirilmeli, bunun için gerekli teşvikler, gerekiyorsa kanuni düzenlemeler yapılmalıdır.’

Tekrar hatırlatıyorum: Hükümet ve ekonomi bakanları, Hayrettin Karaman başta olmak üzere, bendenizin ve diğer aklıselim sahiplerinin çözüm önerilerini dikkate alıp yapılması gerekenleri yaparlarsa, hem hükümet hem de halkımız için çok hayırlı olacaktır.

***

Sonuç:

Topluluk bir sorunu çözmek isterse onu tartışmaya başlar.

İlgililer ve çözüm üreticiler birbirlerine o sorunu anlatıp tartışırlar. B

irinin aklına gelen bir şey öbürünün düşüncelerine temel olur.

Birinin düşünceleri öbürünün uygulamasına sebep olur.

Herkes o sorunu çözmekle meşgul olur ve sonunda sorun çözülür.

İktidar ve muhalefet, halkı hiç de ilgilendirmeyen ve ana sorunlarına çözüm olmayan lüzumsuz meselelerle oyalanacağına, “işsizlik ve istihdam” gibi ciddi meselelerle ilgilense iyi olur.

 

 

***

 

 

 

 

Yeni dünya ve TÜRKİYE  

Reşat Nuri EROL

19.05.2010

Bugün yazı yazmayacaktım. Sebebine gelince, sabah erkenden kahvaltılı bir iş görüşmesi vardı. Yakın iş arkadaşımın Libya’dan misafirleri geliyordu; rica etti, sabah erkenden birlikte olacaktık, tercümanlık ve mihmandarlık yapacaktım… Gece bu niyetle yattım, sabah erken kalktım ve hazırlık yapıyorken telefon geldi; Libyalı iş adamları gelememiş… Nedense, hemen geçen gün Libya’da düşen uçak aklıma geliverdi!..

Geçen ay, önce Suudi Arabistanlı emekli akademisyen ve iş adamı yakın arkadaşım gelmişti. Bir hafta boyunca hemen her gün kendisiyle ve diğer iş adamlarıyla değişik görüşmeler yaptık; bu ay sonunda görüşmelerimize devam edeceğiz…

Sonra Sudanlı yeni emekli yüksek dereceli bürokrat ve iş adamı Ankara üzerinden İstanbul’a geldi (sonra Kahire üzerinden Hartum’a gitti)… İki gün boyunca İstanbullu iş adamı arkadaşlarımla birlikte taraflar arasında Sudan ve Türkiye’de yapılabilecek işleri yoğun bir şekilde konuştuk… Sonuç: Türkiyeli arkadaşlar Sudan ziyareti yapmaya karar verdiler…

Son olarak, bu sabah Libyalı iş adamları ile ilk defa buluşacak ve kahvaltılı bir iş görüşmesi yapacaktık ama bu sabah gelemedikleri için görüşme şimdilik ertelendi…

Dışişleri Bakanımız her hafta önemli bir ülkede; özellikle İran merkezli gelişmeler önemli… Başbakanımız, 10 bakanı ile gittiği Yunanistan’dan yeni döndü; AB ile birlikte Güney Avrupa ülkeleri (İtalya, İspanya, Portekiz) kendilerine özgü krizde… Rusya Devlet Başkanı Medvedev, dört uçakla ülkemize tarihî bir ziyaret gerçekleştirdi, başta “enerji” olmak üzere (gaz, petrol, atom), çok boyutlu önemli anlaşmalara imzalar atıldı…

Türkiye artık gerçekten de “merkez ülke” konumunda.

Sadece Balkanlar’da, Kafkasya’da, Ortadoğu’da değil; bütün dünyada.

Son zamanlardaki gelişmeleri değerlendiren Mahir Kaynak’ın bugünkü (16 Mart) yazısının hüküm cümlesi şöyle: Türkiye’nin yapması gereken şey, kendi geçmişindeki insanlar arası ilişki modelini geliştirerek “yeni bir medeniyet”e öncülük etmesidir.

***

Düşünmeye başladım…

Ellili yıllarda Balkanlardaydım (Eski Yugoslavya şimdi birkaç ülke oldu! Sadece benim memleketlerim dörde bölündü: Kosova, Sancak (Sırbistan), Bosna-Hersek, Karadağ)… Altmışlı yıllarda İzmir dâhil Türkiye’deki birkaç şehirde… Yetmişli yılların başından itibaren Almanya’da ve Türkiye’de… Seksenli yıllarda yedi yıl Suudi Arabistan’da ve diğer ülkelerde… Doksanlı yıllarda, zaman zaman Türkiye, Balkanlar, Avrupa, Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya ülkeleri arasında adeta mekik dokumalar… Hangi ay hangi ülkede olacağım tamamen gelişmelere ve zuhurata bağlı/bağımlıydı…

Ve… III. milenyum Türkiye’si, III. bin yıl Türkiye’si…

Küçülen bir dünya ve Türkiye merkezli gelişmeler…

III. bin yıl medeniyetini kurmaya aday Türkiye…

Yeni bir dünya düzeni ve yeni bir medeniyet…

Ve bu yeniliklere öncülük eden Türkiye…

***

Her şeyden önce kırk yıllık ilmî çalışmalarımızdaki bilgilerime ve şahsi ömürlük veya beşeriyetin tarihî tecrübelerine; ayrıca dünyanın dört bir tarafındaki ülke insanları ile yaptığım görüşmelerdeki izlenimlerime ve bütün bunlara istinat eden sezilerime dayanarak yazıyorum:

Geçmiş yıllarda Türkiye’den bir yerlere gitmek önemliyken, şimdilerde dış ülkelerden Türkiye’ye gelmek önem kazandı, çünkü TÜRKİYE “merkez ülke” konumuna geldi.

III. bin yılın başlarında, insanlık tarihinin bu önemli merhalesinde TÜRKİYE yeniden kendisi için “mukadder” hâle gelen görevini yerine getirme durumu ile baş başa.

Tarih yeniden tekerrür ediyor, tarih yeniden yazılıyor, tarih nihayet tabiî mecrasına doğru yeniden akıyor ve TÜRKİYE de o tarihin en merkezî yerindeki yerini alıyor.

 

 

***

 

 

 

 

Partiler, halk ve İŞSİZLİK

Reşat Nuri EROL

20.05.2010

Meclis’teki partilerimiz kendi dertleriyle meşgul, halkımızın dertlerini unuttular. AKP ‘beni kapatacaklar’ diye anayasa maddelerini değiştirmekle meşgul. Ana muhalefet partisi CHP de ona karşı gelmekle uğraşıyorken; ‘skandal’ veya ‘komplo’ patlayıverdi; o da ‘yeni başkan-eski başkan’ derken, kendi dertleriyle baş başa. Partilerimizin anlamadıkları nedir? AKP kanun değiştirmekle kapanmaktan kurtulacağını sanıyor.

Oysa, Türkiye’de nice partiler kapatıldı, hiçbirisi hukuki sebeplerle kapatılmadı ki; kapatılmak için olmadık uyduruk sebepler bulundu!

Bu arada hatırlatalım; bizim hâkimlerin hukuktan anladıkları yok ama hukuku istedikleri gibi yorumlama/uydurma hususunda onları dünyada geçen bulunmaz!

Gelelim bugün ele alacağım, bugüne kadar halledilmeyen asıl meselemize, halkımızın kahir ekseriyetinin ana meselesine.

Nedir o mesele?

İŞ-SİZ-LİK!

***

Biz bu İŞSİZLİK MESELESİNİN ÇÖZÜMÜ hakkında bugüne kadar nice yazılar yazdık ama…

AK Parti her nedense bugüne kadar ilgilenmeye bile tenezzül etmedi, etmiyor!..

Muhalefetteki diğerleri, yani CHP ve MHP de ayrı dünyalarda!..

Ne yapıyorlar; Meclis’te itişip kakışıyorlar!..

Halkımıza hep zaman kaybettiriyorlar!..

Biz sekiz seneden beri bu köşede ve başka yerlerde AK Parti’ye; ‘Gelin, size halkımızın en önemli sorunu olan işsizlik meselesini anlatalım, nasıl çözüleceğini tartışalım’ dedik… Geçmişte boşa geçen sekiz yıl boyunca ilgilenmediler!.. Şimdi de, ‘biz bazı anayasa maddelerini değiştireceğiz, partimizi kapanmaktan kurtaracağız’ diyorlar!..

Adında ‘adalet ve kalkınma’ kavramları olan iktidar partisi anayasa çoğunluğunu elinde bulundurduğu nice yılları heder ettikten sonra, şimdilerde kendi kapanma/ma derdine düşmüş; geçmişte olduğu gibi günümüzde de milyonlarca insanın açlığından, yokluğundan, fukaralığından, işsizliğinden haberi yokmuşçasına ilgisiz!

Adında ‘halk’ kelimesi olan ana muhalefet partisi CHP ise daima rejimi koruma derdinde, halkın ‘işsizlik ve istihdam’ başta olmak üzere ana dertlerine o da ilgisiz!

Ey iktidar partisi! Sen önce işsizlik ve istihdam meselesini çöz. Sonra yüz defa kapansan da, yüz birinci defa yine açılır, yine yeni parti olur ve yine sen iktidar olursun.

Anlaşılan o ki, AKP veya CHP’nin ‘İŞSİZLİK VE İSTİHDAM MESELESİ’ başta olmak üzere, halkımızın ana sorunlarını çözüme kavuşturacağı yok.

Onlar kendi dertleriyle meşgul, onlar kendi dertleriyle baş başa!..

***

O halde iş başa kaldı; gelin kendi derdimizi ‘halk’ olarak kendimiz çözelim.

İddia ediyor ve diyoruz ki: Türk halkı “İŞSİZLİK MESELESİ”ni kendi arasında konuşmaya başlasa, bu önemli sorunu mutlaka kendi kendine de çözer...

O zaman halkın ana sorunlarına ilgisiz bu partiler de adam olur...

Ama çözüm olmasın diye dışa bağımlı basın/medya halkı oyalamakta, gereksiz sorunlar çıkarmakta… Meclis’teki partilerimiz ise bir taraftan birbirleriyle, diğer taraftan kendi içlerindeki fitne fücur, skandal ve komplolarla boğuşmakta; halkın sorunlarına ayıracakları vakitleri yok!.. Adalet yani yargı bürokrasisi ise âlemlere ibret…

***

BAHADDİN (Yıldız) Kardeşim! İZMİR’deki ilk gençlik yıllarımızda, sen dâhil bizler sayılı birkaç kişiydik ve hep ümitlerimiz vardı, cihadımız vardı… Mücadelemize başladık, İzmir dışına taşırdık, Türkiye’ye yaydık; Afganistan’a, Bosna’ya, Kosova’ya, Balkanlar’a, dünyanın daha başka yerlerine götürdük ve bugünlere kadar sürdürdük… Çok sevdiğin AFGANİSTAN’dasın ya; az da olsa, İSTANBUL’da tekrar buluşma ümidim var ama… Buluşamazsak, bundan sonrası âhirette inşaallah… İNNÂ LİLLÂHİ VE İNNÂ İLEYHİ RACİÛN… SANA ve cihat arkadaşın FARUK AKTAŞ’a şehadet ve rahmet; ailelerine ve çocuklarına başta olmak üzere bizlere sabır ve metanet…

 

 

***

 

 

 

 

İşsizlik meselesinin çözümü

Reşat Nuri EROL

21.05.2010

Hükümetler, iktidarlar, bürokratlar ve “ZALİM EKONOMİK DÜZEN”in yılmaz savunucu ve uygulayıcıları ‘gölge etmeseler başka ihsan istemeyeceğiz’ ama…

‘Partiler, halk ve işsizlik’ yazımda özetle dedim ki: Anlaşılan o ki, AKP veya CHP’nin ‘İŞSİZLİK VE İSTİHDAM MESELESİ’ başta olmak üzere, halkımızın ana sorunlarını çözüme kavuşturacağı yok.

Onlar kendi dertleriyle meşgul, onlar kendi dertleriyle baş başa!

O halde iş başa kaldı; gelin kendi derdimizi ‘halk’ olarak kendimiz çözelim. İddia ediyor ve diyoruz ki: Türk halkı “İŞSİZLİK MESELESİ”ni kendi arasında konuşmaya başlasa, bu önemli sorunu mutlaka kendi kendine de çözer...

Evet, halkımız çeşitli şekillerde örgütlenerek bütün sorunlarını kendisi çözmesine çözer ama;

‘Âh, şu gölge edenler ile onların uyguladığı zalim faizli düzen/sistem olmasa!’

***

Mesela…

Mevcut “zalim ekonomik düzen”de Türkiye’de yabancı işçi çalıştırılması kanunen yasaktır. Ne var ki İstanbul’da ve bazı şehirlerimizde yabancı işçi çalıştırma, faturasız iş yapma kadar yaygındır. Oysa Avrupa ve Amerika ile diğer bazı dünya ülkelerindeki ekonomik gelişmeler hep ithal edilen emek, bilgi, tecrübe ve teknoloji ile gerçekleştirilmiştir. Ucuz emek, ucuz işçilik ise başlı başına bir girdidir.

CHP bugünlerde gündemde ya; CHP dâhil, solcu iktidarlar bu soruna kesinlikle çözüm getirmezler. Ayrıca kaçak çalışmaların da önünü kesmek isterler, böylece ekonomiyi iyice baltalarlar. İnsanlar aç kalır ve tekrar sermayenin temsilcileri olan partilere oy verirler.

ADİL EKONOMİK DÜZEN” ise faturayı ortadan kaldıracaktır. Halk ürettiği malını değerlendirmek için ürününü “vakıf/kooperatif ambar”a teslim edecek ve karşılığında “teslimat belgesi” alacaktır. Bu “belge”nin piyasadaki satışı faturaya tâbi değildir. Çünkü üretilen ürün ambara verilince “vergisi orada kesilir” ve “vergilendirme meselesi” orada biter. Bu düzende yabancı işçi çalıştırmak ise tamamen serbesttir. Bundan önce bu “yabancı işçi meselesi”ni birkaç yazıda belirtmiş, yabancı işçi çalıştırmanın işsizliği artırmayacağını söylemiş; ne var ki bunun bazı detaylarını izah etmemiştim. Bugün yabancı işçi çalıştırmanın işsizliği nasıl ortadan kaldıracağını açıklayacağım.

Ekonomide şöyle bir kural vardır: Bir ülkede eğer tam istihdam sağlanmamışsa, yani herkes iş bulamamışsa; ücretleri artırdıkça çalışanlar çoğalır. Düşük ücrette çalışmayanlar yüksek ücrette çalışırlar. Böylece ücreti artırmakla işsizlik azalır. Uygun ücretle iş bulan herkes çalışmaya başlar ve işini yapmaya devam eder. Tam istihdam sağlanmış ve herkes iş bulmuşsa, ondan sonra ücretleri artırırsanız çalışanlar daha az zamanda yeter paradan fazla kazandıkları için çalışmayanlar artmaya başlar. Bu sefer kendilerine göre yeterli ücreti bulamayanlar çalışmazlar ve işsiz kalırlar. Bir taraftan çalışanlar yüksek ücretle çalışırlar, diğerleri ise asgari ücreti de bulamadıkları için çalışamazlar. Böylece çalışanlar refahta, çalışmayan veya çalışamayan diğerleri de sefalette olurlar.

Bu kanun Batı’da çok iyi bilinmekte, bunlara dair grafikler çizilmektedir.

***

Ülkemiz bugün bu durumdadır. Türkiye’de işi olanların ücretleri çok yüksek, işi olmayan diğerleri ise asgari ücretle de olsa iş bulamıyorlar.

Neden?

Çünkü yasaklar, engeller/engellemeler ve “zalim ekonomik düzen” var!

Böyle bir durumda olan ülke acaba işsizliğe nasıl çare bulacaktır?

Ücretleri azaltsın diyebiliriz. Ancak, bunu yapmak mümkün değildir. Devlet de dâhil olmak üzere hiçbir işveren ücretleri azaltamaz; işçiyi işten çıkarabilir ama ücretleri azaltamaz. Bu sosyal bir kanundur. Sözleşmelere riayet etmek gerekir.

Bizi dinleyin, işsizlik meselesini nasıl çözeceğimizi anlatmaya devam edelim.

Bitmedi, çözümlerimizi anlatmaya devam edeceğim…

 

 

***

 

 

 

 

İşsizlik meselesinin çözümü-2

Reşat Nuri EROL

22.05.2010

Kaldığımız yerden devam ediyoruz…

Dışarıdan ucuz işçi getirirsiniz. Böylece ülkemizdeki üretim gücü ve emek artacağı için ülkemizdeki işsizler yüksek ücretle iş bulmuş olacaklardır. Çünkü yüksek ücrete göre emek vardır. Düşük ücretle çalışılacak yerlerde ülke insanı çalışmaz. Çünkü vatandaşın giderleri yabancı işçiye nisbetle çok daha fazladır. Vatandaşın kişiliği, statüsü, sosyal durumu düşük ücretle çalışmaya izin vermez. Ancak, düşük ücretli işler yapılmazsa üretim eksik olur. Geçinmek mümkün olmaz. Dışarıdan gelen işçiler kendi ülkelerine nisbetle bizim ülkemizde çok yüksek ücretle çalışacaklarından onlar seve seve çalışırlar. Böylece üretimdeki ortalama maliyet yine eski fiyatlarda kalır.

Bunu şöyle açıklayabiliriz.

Ülkede iki türlü ücret oluşur; yüksek ücretli vatandaşlar, düşük ücretli yabancılar. Eğer bunlar eşitse, bunların toplamı normal ücretle oluşan maliyetleri oluşturur. Dolayısıyla ekonomimiz çalışır ve dünya pazarlarında yaşama şansımız olur.

Oysa dışarıdan yabancı işçi getirmezsek, yüksek ücretlerle eksik emeğe göre piyasamız oluşacak, ürettiklerimiz bize bile yetmeyecektir. O zaman da dışarıdan borç alarak ithalat yapmak durumunda oluruz. Maliyetlerimiz yüksek olduğu için ihracat da yapamayız. Bu durum işsizliğimizin ve diğer ekonomik sorunlarımızın ana kaynağı olur.

Aslında Türkiye kaçak işçi çalıştırarak maliyetleri düşürmüştür, hâlen de düşürmektedir. Böylece üretim ve ihracat sürdürülmüş, ülkemiz onlar sayesinde krizden kolayca çıkma imkânını bulmuştur. Ne var ki yabancı işçiler meşru yollardan çalıştırılamadığı için ancak yolsuzluk yapan ve kaçak işçi çalıştıranlar ekmek yiyebiliyor. Meşru yollarda kalmak isteyen inanmış, namuslu, dürüst vatandaşlarımız ıstıraplar içinde sürünüyor.

*

Biz bütün bunların böyle olduğunu kırk-elli sene evvelinden beri düşünerek, araştırarak ve bizzat yaşayarak bildik; şimdi çok daha iyi biliyoruz. Bu sorunlara çare ve çözümler bulalım diye 1967 yılında Akevler Kooperatif’ini kurduk. Resmi kuruluşlar şehir eşkıyalarıyla bir oldular ve üzerimize saldırdılar. (Bu vahşi saldırılardaki bazı detayları müstakil bir yazı olarak ayrıca yazacağım.) Bu sebeple kooperatifimiz sorunları kendi içinde çözdü ama yurt çapında çözemedi. Kooperatifimizi bu baskılardan kurtarsınlar diye siyasi parti/ler kurduk. Son olarak o partilerden biri (AK Parti) sekiz senedir anayasa ekseriyeti ile iktidardadır ama ülkemizdeki ekonomik ve sosyal perişanlık hâlâ devam etmektedir!

Neden?

*

Çünkü “Millî Görüş” olmayınca olmuyor...

“Millî Görüş Gömleği” çıkarılınca işler yürümüyor...

Ayrıca, meğer onlar “ADİL EKONOMİK DÜZEN”e karşı imişler...

Bizim değil, yıllardır “ZALİM faizli sömürü DÜZENİ”nin yanında imişler...

*

Meselenin daha farklı boyutları ile ilgilenenlere ve delil arayanlara, bir not ve bir hatırlatma daha: Ali Bulaç’ın “TÜSİAD ile MÜSİAD’ın izdivacı” yazılarına bakınız. (Zaman, 17 ve 19 Mayıs 2010)

*

Biz ümidimizi kesmiş değiliz.

Mücadele ve mücahede devam ediyor. Çalışmaya devam ediyoruz...

Kur’an ve müsbet ilimler üzerinde çalışıyor, hatalarımızı ve eksiklerimizi öğreniyoruz.

Hatalarımızı belirledikten ve eksiklerimizi tamamladıktan sonra, zamanı gelince “Adil Düzen Projesi”ni bir bütün olarak ve “III. Bin Yıl Medeniyet Projesi” olarak uygulayacağız... Artık “ADİL DÜZEN” ile “ADİL EKONOMİK DÜZEN”e karşı oldukları bilinen o malum kişi/ler/den hiçbir şey istemiyoruz, aradan çekilsinler…

Ve;

Gölge etmesinler, başka ihsan istemez!

 

 

***

 

 

 

 

Yoksulluk ve işsizlik

Reşat Nuri EROL

23.05.2010

Yazar, halkı ilgilendirmeyen ve dertlerine derman olmayan suni gündemlerdeki konu başlıklarını sıraladıktan sonra, 13 Mayıs tarihli yazısında diyor ki:

“Bazı önemli konular ve problemler ister istemez gözden, gönülden ve çözüm teşebbüslerinden uzak kalıyor, unutuluyor, erteleniyor. Hâlbuki mesela en önemlilerinden ikisi YOKSULLUK VE İŞSİZLİK problemleri olanca gerçekliği, acıları ve kahırlarıyla devam ediyor…”

Böyle diyen ve yazan kim?

Hocaların hocası ve Yeni Şafak yazarı Prof. Dr. Hayrettin Karaman.

Nihayet; bizim sürekli vurguladığımız ve her fırsatta çözüm önerilerimizi hatırlattığımız çok önemli bir konuda, bir kısım siyasilerimizin ‘fikir babası’ bir kalemden bunları okumak güzel, umut verici ve önemli.

Yazısının sonunda hatırlattıkları daha da önemli:

“Siyasi ve ideolojik muhalefet yoksulluk ve işsizlik konusunu hep istismar etmiştir, ama uygulanabilir, uygulanmış da sonuç almış hiçbir teklifleri, program ve projeleri yoktur. Bu yüzden onları ciddiye almıyorum. Ama samimi olarak işsizlik ve yoksulluk konularıyla ilgilenen, bu problemlere maruz kalanlarla empati içinde olan, çare bulmak için düşünen ve çırpınan insanlarımızın bulunduğu da bir gerçek, lakin bir başka gerçek de bunların sayılarının yetersiz, faaliyetlerinin de kifayetsiz olduğudur.”

Hayrettin Hoca böyle derken, özellikle bizi de kastettiğini adım gibi biliyorum. Çünkü kendisi İzmir’de öğretim görevlisi olduğu 1970’li yıllardan beri çalışanlarımızı ve çalışmalarımızı yakından tanıyor ve biliyor. Nitekim yayımlanan üç ciltlik geniş hatırat kitabında bu çalışmalarımızdan geniş bir şekilde bahsediyor…

Hilmi Altın arkadaşımız, Hayrettin Karaman Hoca’nın ‘YOKSULLUK VE İŞSİZLİK’ yazısı ile ilgili yazısını değerlendirirken, başta ‘işsizlik ve istihdam meselesi’ olmak üzere, ülkemizin ana sorunlarını çözerken otuz-kırk yıldan beri Akevler Kooperatifi mensupları olarak yaşadığımız olumsuzlukları ve engellemeleri hatırlatmış. Bundan önceki yazımda dedim ki: Bu sorunlara çare ve çözümler bulalım diye 1967 yılında Akevler Kooperatif’ini kurduk. Resmi kuruluşlar şehir eşkıyalarıyla bir oldular ve üzerimize saldırdılar. (Bu vahşi saldırılardaki bazı detayları müstakil bir yazı olarak ayrıca yazacağım.)

Madem böyle bir söz verdim, sözümü hemen yerine getiriyorum. Bundan sonra yazacaklarımı, İzmir’deki Akevler merkezli kooperatiflerimizde yönetici olan Hilmi Altın arkadaşımızın hatırlattıklarından derlemiş olacağım. Bu arada, bundan sonra yazacaklarımı okurken, ‘yeşil sermaye’ gibi saçma bahanelerle saldırılan KOMBASSAN ve YİMPAŞ gibi ‘halk holdingleri’ teşebbüslerini de düşünmenizi tavsiye ederim. Bu gibi ‘çok ortaklı halk teşebbüsleri’ var olmasın ve başarıya ulaşmasın zihniyetinde olanlar, bazı resmi kuruluşlar ve şehir eşkıyaları ile işbirliği yaparak ilk vahşi saldırılarını bize karşı yapmışlardı.

Biz diyoruz ki: Ülkemizin ana sorunlarına çözümler ararken ‘iktidar-muhalefet ayırımı ve anlayışı’ yerine, hep birlikte ortaklaşa çözüm aramak gerekir. Bunun için ilmî verilere dayanarak çözümler üreten herkese projelerini gerçekleştirmek için oyu oranında bütçeden ayrılan bir fon vermek gerekir. Proje fonları ‘bilim adamları’ aracılığı ile; uygulama fonları ‘meslek kuruluşları’ ile; çalışma fonları da ‘emek kurumları’ aracılığı ile kullandırılmalıdır.

Bu konuda özellikle Hayrettin Karaman gibi hocalara önemli görevler düşmektedir.

Yapılması gereken, İŞSİZLİK VE YOKSULLUK konularıyla ilgilenen, projesi olan, uygulama ve denemeleri olan bilim ve ekonomi çevrelerinin önünü açmaktır.

Örneğin İzmir Akevler Kooperatifleri bu konuda önemli bir örnektir; başta ‘İŞSİZLİK’ olmak üzere, değişik konularda bilimsel olarak ürettiği, denediği ve geliştirdiği ekonomik projeleri vardır. Bu projeleri tekel sermayenin veya bir gücün desteği ile değil, ortaklarının küçük ortaklık payları ve kendi çabaları ile üretmiştir.

Bu çalışmalar yapılırken karşılaşılan engeller, bundan sonraki yazımın konusudur.

 

 

***

 

 

 

 

Yoksulluk ve işsizlik-2

Reşat Nuri EROL

24.05.2010

Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın ‘Yoksulluk ve işsizlik’ yazısından yola çıktık, Hilmi Altın arkadaşımızın önceki yazımda sözünü ettiğim çalışmalarımız sırasında önümüze konan engellemelere geldik. Bu bölümde yalnızca üretilen arsalarımız için yapılan haksızlıklardan bazılarını sayalım. (Bu gibi engellemeler ancak şeytanın aklına gelir.)

-Burası tarihi sit alanı bölgesine yakın, üzerinde bir şey yapmayın, bekleyin!..

-Burası doğal sit alanı bölgesine yakın, üzerinde bir şey yapmayın, bekleyin!..

-Buraların etrafında orman var, buranın bir kısmı da ormana dahil, sakın üzerinde bir şey yapmayın, bekleyin!..

-Buralarda ormandan çıkma yerler de var, 2B kanunu netleşmedi, bekleyin!..

Kırk yıldan beri bekletiyorlar!!!

Hâlâ bekliyoruz!!!

*

-Doğal gaz boru hattı geçiyor, bekleyin!.. (Sonra çaprazlama geçti!)

-Yol geçecek, bekleyin!.. (Hiçbir makul sebep bulamadıkları yerde, ‘otoban gişeleri buraya gelecek, bir şey yapmayın’ dediler.)

-Otoban geçecek, güzergah geçecek, buraya imar verilemez!..

-Demiryolu geçecek, hızlı tren hattı geçecek, bekleyin!.. (Bu yerlerimiz değerinin 1/5’ine istimlâk edildi. Mahkeme yoluyla itiraz edilince; ‘sen misin itiraz eden’ gibisinden, bu sefer de biçilen önceki değerin sadece 1/3’ü verildi!)

Elektrik hattı, İzmir’in yüksek gerilim hattı, arazimizi kuzeyden güneye doğru biçecek şekilde üzerinden geçti.

‘Araziye giden kadastro yolu yok’ vs. vs. dendi, onlarca yıl kazma vuramadık. Oysa çevrede 5’er dönümlük devasa taş ocakları ve çukurları, etrafta fabrikalar var!

Bütün bu yerlerimiz tapuludur, en yenisinin tapusu 40 sene önce alınmıştır.

Mahkeme ve adaleti sağlama uğraşıları 30 senedir devam ediyor;

SONUÇ YOK!

*

Bu da yetmezmiş gibi bütün imar çalışmaları bittikten sonra, bütün emekler verildikten sonra bu engeller ortaya konmaktadır. Hâlen, yaklaşık olarak 700 dönümlük tapulu arazilerimiz üzerinde bir tek çivi bile çaktırılmamaktadır. Yaklaşık 10 000 kişinin istihdam edileceği, alın teri ve el emeği çalışmalarla ortaya çıkarılan bu olanaklar, birileri tarafından “birinci derecede engel olunacak alanlar” olarak seçilmiş. Bunlar yetmezmiş gibi DGM (Devlet Güvenlik Mahkemesi) dâhil, yüzlerce kere değişik mahkemelere gidilmiş, çalışanlar ve yöneticiler oralarda yıllardan beri meşgul edilmiş, ortaklar/üyeler mağdur edilmiştir.

Sekiz yıllık AK Parti iktidarı döneminde de bu mağduriyetler devam etmiştir…

*

Bütün bu engellemelere rağmen, hiçbir yerden kredi kullanılmadan, ortakların desteği ve ortaklıkların kendi olanak ve projeleri ile çok yönlü çalışmalarımız devam etmiştir...

Allah’ın izni ve inayeti ile bundan sonra da devam edecektir…

Nitekim devam etmekte ve giderek güçlenmektedir.

İşte bu ülkede ‘İŞSİZLİK VE YOKSULLUK ÇÖZÜLSÜN’ diye sadece dilek ve temennide bulunanlar VAR ama önümüzdeki engelleri kaldıranlar maalesef YOK!!!

*

SONUÇ VE SON SÖZ:

Yalnızca tapulu yerlerimizdeki haksızlıklara son versinler, hiçbir yerden kredi veya herhangi bir destek almadan, geliştirilen ‘ortaklık modeli’ ile ilk aşamada ve bir yıl içinde 10 000 kişiye istihdam sağlayalım. Bu örnek model ile tüm Türkiye’de istihdamı, iki yıl sonra işsizliği ve yoksulluğu çözelim.

Hilmi Altın’dan son bir HATIRLATMA daha:

Bu gibi engeller çıkarılmaya devam edilirse, çalışmalarımızın sonucu biraz gecikir ama Akevler her zaman olduğu gibi -Allah’ın izni ve inayeti ile- çözüm bulacak ve yoluna devam edecektir.

Vesselâm…

 

 

***

 

 

 

 

AB çöker! Kapitalizm çöküyor…

Reşat Nuri EROL

25.05.2010

Tesbitlerimize önce yakından başlayalım, Avrupa’dan; sonra ABD yani ‘Süper Güç Amerika’ ve dünyadaki diğer ‘KAPİTALİST’ gelişmiş ülkelere geçeriz.

‘Avrupa’ deyince; elbette kırk yıldan beri peşinde dolandığımız ve adeta ‘kara sevdalısı’ olduğumuz, bugüne kadar iktidar olan diğer partilerimiz gibi ‘AK Parti’ iktidarının da sekiz yıldan beri ‘ana projesi’ olan ‘Avrupa Birliği’ni (AB) kastediyorum.

İşte o Avrupa Birliği’nin, yani kısacası AB’nin ana ülkesi olan Almanya Başbakanı Angela Merkel; Avrupa’daki mâli krizin kontrol altına alınmasıyla ortak para birimi Euro’nun korunması için, spekülatörlere karşı harekete geçilmesi ve kamu borçlarının azaltılması çağrısı yapmış... Angela Merkel, Almanya Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada, Euro’nun tehlike altında olduğunu ve kurtarılmaması hâlinde bunun hesaplanamayacak sonuçları olacağını söylemiş...

O hesaplanamayacak sonuçlar ne olabilir ki?!.

Kendisi soruyor ve kendisi cevap veriyor:

“EURO PROJESİ ÇÖKERSE, AVRUPA PROJESİ ÇÖKER!”

Almanya Başbakanı Angela Merkel aynen böyle söylüyor.

“AVRUPA PROJESİ ÇÖKER!”

AVRUPA ÇÖKER!..

AB ÇÖKER!..

***

Hani Prof. Dr. Osman Altuğ’un meşhur ‘üçkâğıt ekonomisi’ diye tanımladığı ‘faizli kapitalist dünya ekonomisi’ var ya; işte o ekonominin ana merkezlerinde sürekli olarak dalgalanmalar, kaybetmeler, inişler, düşüşler, çöküşler ve daha bilmem neler yaşanıyor…

Geçtiğimiz günlerde bu ülkelerdeki ekonomi merkezlerinde neler oldu?

Borsalar düştü, Euro değer kaybetti, çöküşler yaşandı…

Neden düştü, neden kaybetti, neden çöküyor?

Bazı Avrupa ülkelerinin borçlanmalarına yönelik kaygıların sürmesi ve Almanya Finansal Denetleme Kurumu’nun son kararı, Avrupa ve Amerika borsaları ile Euro’nun değerinde düşüşe yol açtı. Detaylar şöyle: Avrupa’nın Euro’su, Amerika’nın doları karşısında son dört yılın en düşük düzeyinde indi ve Tokyo Borsası’nda 1 dolar 22 sentten işlem gördü... Londra, Paris ve Frankfurt borsalarında yaklaşık yüzde 3 düşüş gözlendi... New York Borsası’nda Dow Jones Endeksi’nde düşüş yüzde 1,5 oldu... Tokyo Borsası’nda Nikkei Endeksi de günü yüzde 0,5 değer kaybıyla kapattı, çöküşler yaşandı...

Bu gibi haberler her gün olmasa da, her hafta yayımlanıyor. Günlük, haftalık, aylık, yıllık verilere ve raporlara bakıldığında açıkça görülüyor ki; Avrupa, Amerika ve onları takip veya taklit eden dünya ülkeleri ekonomik ve sosyal olarak çöküyor…

Faizli vahşi/vampir kapitalizm çöküyor…

BATI VE KAPİTALİZM ÇÖKÜYOR…

BATI TOPYEKÜN ÇÖKÜYOR…

***

Bu tesbitlerden sonra, sorulası mukadder sorular olmalı.

Bu mukadder soru/lar veya sorun/lar şöyle sıralanabilir:

-Komünizm ve sosyalizm çöktü; acaba kapitalizm de çöker mi?

-Batı aile yapısı ve toplum sistemi çöküyor; Batı topyekün çöker mi?

-Batı ekonomik ve sosyal yapısı çöküyor; ‘Batı Medeniyeti’ de çöker mi?

Madem ki çağımız dünyasında bütün bu dalgalanmalar, kaybetmeler, inişler, düşüşler, çöküşler yaşanıyor; yeniden var oluşu, yeniden dirilişi düşünmek, alternatif çare ve çözümler üretmek gerekmiyor mu?

Elbette gerekiyor ve biz bu köşede işte onu yapıyoruz; yapmaya devam edeceğiz...

 

 

***

 

 

 

 

Dünya tehlikede

Reşat Nuri EROL

28.05.2010

Bugünkü yazımı yazmaya başlamadan önce, günlük okumalarım arasında rastladığım bir ekonomi yazarının iki cümlesi dikkatimi çekti, not ettim:

“Avrupa çöküyor, Avrupa artık hasta adam. Aslında küresel sistemin temel problemlerinin düzelmesi açısından hiçbir ciddi önlemin alınmamasının dünya ekonomik düzenini daha tehlikeli bir noktaya taşıdığını düşünüyorum.”

Her iki cümle de bundan önce yazdığım ve bugün yazacağım yazımın özeti.

İki şeye özellikle dikkatinizi çekerim.

Birincisi: Avrupa hasta adam, Avrupa çöküyor…

İkincisi ve dünya için daha tehlikeli olanı: Küresel sistemin içler acısı durumu ve bu durumun dünya ekonomik düzenini daha tehlikeli hâle getirmesi…

Avrupa hasta ve çöküyor…

Dünya ekonomik düzeni ve küresel sistem tehlikede…

***

Avrupa deyince, Amerika deyince, topyekün ‘Batı’ deyince, bugüne kadar hep ‘gelişmiş ve kalkınmış’ ülkeler akla geliyordu ama; dünya ile ilgili yapılan ekonomik analizlere ve genel değerlendirmelere bakıldığında, bu gelişmiş ülkeler ile dünyanın bugünü ve özellikle de geleceği tek kelimeyle ‘vahim’ olarak görülüyor, böyle deniyor.

Böyle gören ve diyen kim?

IMF!

IMF’nin “Mâli Gözlem Raporu” böyle diyor. ‘Gelişmişlik ve kalkınmışlık’ deyince, o ülkeler için varsa yoksa ‘ekonomi’ en başta gelir ve ‘ekonomik göstergeler’ kötüyse, onlara göre her şey kötü, vahim ve tehlikeli demektir.

***

IMF’nin “Mâli Gözlem Raporu” geçenlerde yayımlandı. Rapora göre, 2010 yılında gelişmiş ekonomilerin ortalama KAMU KESİMİ BORÇ YÜKÜ (kamu kesimi borç stoku / GSYH) yüzde 98 olacak ve bu oran 2015’de yüzde 110’a ulaşacak! Gelişmiş ekonomiler içinde EN BORÇLU EKONOMİ olan Japonya’nın 2010 yılındaki kamu borç yükü yüzde 227’yi aşıyor. Bu oranın 2015’de yüzde 250’yi bulması bekleniyor. Japonya artık her an patlayacak ‘saatli bomba’ olarak tanımlanıyor. Japonya’yı yüzde 133 ile Yunanistan, yüzde 120 ile İzlanda, yüzde 119 ile İtalya, yüzde 100 ile Belçika izliyor. ABD’nin borç yükünün 2010’da yüzde 93, Fransa’nın yüzde 84, İngiltere’nin yüzde 78, Almanya’nın yüzde 77, İspanya’nın yüzde 67 olması bekleniyor. Sorunlu ekonomiler arasında yer alan Portekiz’in kamu borç yükü de yüzde 87 oranıyla dikkati çeken bir düzeyde bulunuyor. Bu ekonomilerin hepsinde borç yükünün 2015’e kadar daha da artacağı tahmin ediliyor. 2010 yılında yeni yükselen ekonomilerin kamu kesimi borç yükünün ortalama yüzde 38 ile gelişmiş ülkelerin neredeyse üçte biri oranında kalacağı bekleniyor. Bunlar arasında en yüksek borç yüküne sahip ülkeler yüzde 79 ile Hindistan ve Macaristan. Onları yüzde 67 ile Brezilya, yüzde 57 ile Malezya, yüzde 56 ile Pakistan, yüzde 55 ile Polonya izliyor. Bu grupta yer alan Türkiye yüzde 45 ile gerilerde duruyor. Rusya’nın kamu kesimi borç yükü yok denecek kadar düşük, yüzde 8. Çin de çok düşük borç yüküne sahip ülkelerin başında geliyor, yüzde 20. Yeni yükselen ekonomilerin kamu kesimi borç yükünün 2015’e kadar 4 puan düşeceği tahmin ediliyor.Kamu açığında rekor üç gelişmiş ekonomiye ait olacak. İngiltere yüzde 11.4 oranındaki bütçe açığı ile birinci sırada görünüyor. Onu yüzde 11 ile ABD, yüzde 10.4 ile İspanya izliyor. Japonya yüzde 9.8, Fransa yüzde 8.2, Yunanistan yüzde 8.1 ve Almanya yüzde 5.7 açık verecek. Sorunlu ülkeler arasındaki Portekiz yüzde 8.8 açık verecek.

***

“Faizli vahşi/vampir kapitalizm ve dünya ekonomi düzeni”nin insanlığı getirdiği yer işte tam da burası, uçurumun kenarı!

Dünya ve insanlık tehlikede!

Tehlikeden kurtulmak mümkün ve Erbakan’ın dediği gibi kurtuluş için “TEK ÇARE ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN”...

 

 

***

 

 

 

 

Kapitalizm çöküyor…  

Reşat Nuri EROL

30.05.2010

Krizleri kanıksadık mı, nedir?

Dünya ekonomik krizden ha kurtuldu, ha kurtulacak, ha kurtuluyor derken; “yeni bir kriz”, dolayısıyla yeni bir korku tüm piyasaları esir sardı.

Bundan önceki yazımızın başlığı neydi: Dünya tehlikede!

Neden tehlikede?

Tehlikede, çünkü Avrupa hasta ve çöküyor…

Hepsinden önce batı Avrupa’daki İzlanda iflas etti.

Sıra doğu Avrupa’daki Yunanistan’a geldi, komşumuz Yunanistan iflasın eşiğinde.

Yunanistan çok hasta, yoğun bakımda; suni destek ve yardımlarla ayakta durabiliyor. Ancak, taşıma suyla değirmen ne zamana kadar dönebilir ki?

Yunanistan’dan sonra sırada İspanya ve Portekiz var. Bu iki ülkenin borç batağından çıkamayacağı ve borç silme operasyonu yapacağı endişesi özellikle borsaları olumsuz etkiliyor.

Görünen o ki; Yunanistan, İspanya ve Portekiz borç silmeden bu krizden çıkamaz, çıkamayacak. Sonuç: Avrupa hasta ve çöküyor…

***

Yukarıda andığım üç Avrupa ülkesi bir yana, bazı uzmanlar Avrupa’nın iki önemli ülkesi İngiltere ve İtalya’nın bile bir borç sorunuyla karşılaşabileceğini düşünüyor.

Özellikle banka hisselerinde başlayan düşüş tüm borsaları geriletirken, euro’daki düşüş de giderek hızlandı. Bir ara euro kuru son yılların en düşük seviyesi olan 1.20 seviyesinin bile altına düştü. Bu gidişin devam etmesi durumunda dolar ve euro’nun eşitleneceğini iddia eden yatırımcılar vadeli piyasaların da çökmesine neden oldu.

Bu korku tüm dünyada yatırımcıları paniğe sürükleyince, Euro’dan kaçanlar ABD ve Asya’ya yöneldi. Bir borç silme operasyonu olursa bundan en çok bankalar zarar göreceği için banka hisselerinde büyük satışlar yaşandı.

***

“Yunanistan, İspanya ve Portekiz borç silmeden bu krizden çıkamaz, çıkamayacak” dedik. Yunanistan, İspanya ve Portekiz’in borç silmesi Almanya ve Fransa başta olmak üzere, Avrupa’daki tüm ülkeleri yakından ilgilendiriyor.

Neden?

Çünkü Yunanistan’ın borcunun 75 milyar doları Fransız, 45 milyar doları Alman bankalarına...

İspanya’nın 1.1 trilyon dolar borcunun 238 milyar doları Alman, 220 milyar doları Fransız bankalarına…

Portekiz’in borçlarının ise 47 milyar doları Alman, 45 milyar doları ise Fransız bankalarına...

Dolayısıyla bu ülkeler bir borç silme operasyonu yaparsa, bu bankalar büyük oranda zarar edecek. Geçenlerde ne oldu? Avrupa Birliği Yunanistan’a 14.5 milyar euro krediyi göndermesine rağmen piyasalar sakinleşmedi. Panik daha sonraki günlere de sarktı.

Krizler… Korkular… Düşüşler… Çöküşler... İflaslar…  

Avrupa ve dünya piyasaları neredeyse her gün gerileyerek açılıyor…

Bütün bu korkular tüm dünya borsalarında büyük düşüşler ve çöküşler yaşanmasına sebep oluyor, daha da olmaya devam edecek...

Kapitalizm çökecek…

***

İşte bu ve benzeri gelişmelere bakıldığında görüyor ve anlıyoruz ki; Avrupa hasta ve çöküyor…

Avrupa demek dünya ekonomisinin ve medeniyetinin merkezi demektir. Avrupa’da tehlike varsa, bütün dünya ekonomik düzeni ve küresel sistem tehlikede demektir…

Sonuç olarak kapitalizm çöküyor, Batı çöküyor, Batı medeniyeti çöküyor…

Bütün dünya Batı medeniyetine alternatif medeniyeti bekliyor…

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2010 Yazıları
1-2010 Ocak
749 Okunma
2-2010 Şubat
605 Okunma
3-2010 Mart
681 Okunma
4-2010 Nisan
760 Okunma
5-2010 Mayıs
599 Okunma
6-2010 Haziran
662 Okunma
7-2010 Temmuz
595 Okunma
8-2010 Ağustos
725 Okunma
9-2010 Eylül
627 Okunma
10-2010 Ekim
595 Okunma
11-2010 Kasım
649 Okunma
12-2010 Aralık
710 Okunma