Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2010 Yazıları
2010 1.Baskı
596 Okunma
ASPxHyperLink

2010 Ekim
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri EROL
resaterol@akevler.org

 

EKİM 2010

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

Son “TUFAN” yazısı

Reşat Nuri EROL

01.10.2010

Beşi bir yerde olmak üzere, bu beşinci yazı ile geçmişteki “Nuh Tufanı”ndan çağımızdaki “SOSYAL TUFAN”a yazılarıma şimdilik son noktayı koyuyorum. “Tufandan medeniyete” yazımda, insanlığın ekonomi, ilim, din ve siyaset/yönetim alanlarında yaşadığı geçişleri anlatmıştım. Görülen odur ki, çağımız dünyası dört değişimin “SOSYAL TUFAN” merhalesinde düğümlendiği noktadadır.

İnsanlık bundan önce nebati ilişkiler içindeydi, sosyal olarak yakın “Komşuluk İlişkileri” ve ekonomik olarak da “Mal Mübadelesi” içinde yaşıyordu. Çağımızda ise insanlık “Geniş Hayat İlişkileri” içindedir, topluluğun yani bütün insanlığın sinir sistemi olan “Bilgisayar ve Haberleşme Çağı”na geçmektedir.

Tarihte böyle büyük bir inkılâp sadece bir defa olmuş, insanlık o zaman diliminde “Göçebe Dönemi”nden “Tarım Dönemi”ne geçmiştir.

Dünya şimdi de “Tarım Dönemi”nden “Sanayi Dönemi”ne geçmektedir.

Geçmişte “gaz” hâlinden “katı” hâle geçmiş, şimdi de “katı” hâlden “sıvı” hâle geçiyor.

Bugünkü geçiş önceki geçişten daha büyük ve daha zor bir geçiştir.

İnsanlık “nebati” hâlden “hayati” hâle inkılâb ediyor.

İnsanlık “Göçebe Dönemi”nden “Tarım Yaşayışı”na kolay geçememiş, ancak “Nuh Tufanı” sonrasında bu yeni hayata intibak edilebilmiştir. Çağımız dünyasında “Nuh Nebi döneminden kalma bir düzen” devam ediyor. Bu düzen “Tarım Dönemi Düzeni”dir. Sanayi dönemine uymuyor. Bundan dolayı insanlığı büyük bir “Sosyal Tufan” bekliyor.

Evet, bu “SOSYAL TUFAN” geliyor, geldi veya şu anda bu tufanı yaşıyoruz...

Tufanın geliş şeklinin veya yaşanmakta olan musibetlerin aşağıda sadece isimleri bir defa daha verilecek ve bu vesileyle bir hatırlatma daha yapılmış olacaktır.

I. ÇEVRE KİRLİLİĞİ:

a) Hava Kirliliği,

b) Su Kirliliği,

c) Toprak Kirliliği,

d) Gıda Kirliliği ve Kıtlığı.

II. NESLİN BOZULMASI:

a) AIDS gibi zührevi hastalıklar,

b) Seleksiyonun bozulması,

c) Evlilik müessesesinin çöküşü,

d) Kişisel veya toplu intiharlarla hayat bağının kopuşu.

III. KİTLE İMHA SİLAHLARI:

a) Biyolojik silahlar,

b) Kimyasal silahlar,

c) Yangın ve yıkım silahları,

d) Atom bombası.

IV. ANARŞİK OLAYLAR:

a) Rüşvet eşkıyası,

b) Senet eşkıyası,

c) İş hayatı eşkıyaları/mafyaları,

d) Dağ, terör eşkıyaları.

Görülüyor ki insanlık 16 koldan uçuruma doğru gidiyor...

Bu gidişata dur denmediği ve gerekenler yapılmadığı için her geçen yıl bu bozulmalar daha da artıyor.

Bozulma bu artış hızıyla devam eder de durdurulmazsa; yapılan hesaplamalara göre insanlık 100 ile 200 yıl sonra yok olacak ve yeryüzü yaşanamayacak bir gezegene dönüşecektir.

“Karalarda ve denizlerde insanların işledikleri işlerden dolayı fesat zuhur etti.” âyeti, çağımızdaki bu bozulmayı en açık bir şekilde anlatmaktadır.

“Göçebe Dönemi”nden “Tarım Dönemi”ne geçişteki “NUH TUFANI” yerine, bugün “Tarım Dönemi”nden “Sanayi Dönemi”ne geçişte “SOSYAL TUFAN” yaşanmaktadır.

Yukarıda bu sosyal tufanın 16 şeklini kısaca hatırlattım.

Bu “SOSYAL TUFAN” ancak “sosyal bir düzen” ile önlenebilir.

İşte bu sosyal düzenin adı “ADİL DÜZEN”dir;

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”dir.

Hazreti Nuh peygamber gemiyi yaparken, inanmayan inkârcılar dalga geçiyor, ‘dünyayı sular kaplayacakmış, her taraf deniz olacakmış, bu tahtalar onları kurtaracakmış’ deyip gülüyor, geminin yapıldığı yerden gelip geçtikçe alay ediyorlardı.

Şimdi de kimileri “ADİL DÜZEN” ile eğleniyor, gülüyor ve ciddiye almıyor...

Biz “Adil Düzen Çalışanları”, bu beş yazının sonununda, bir sonuç ve hüküm cümlesi olarak şu hatırlatmayı yapıyoruz:

“SOSYAL TUFAN”a karşı sosyal bir gemi olan “ADİL DÜZEN GEMİSİ”ne binenler kurtulacaktır.

“ADİL DÜZEN”i inkâr eden ve alay edenlerin tümü “SOSYAL TUFAN” deryasında boğulurken…

Sadece “ADİL DÜZEN GEMİSİ”ne binenler kurtuluşa ereceklerdir.

Ve’s-selâm…

 

 

***

 

 

 

 

Hatırlatmalar…

Reşat Nuri EROL

02.10.2010

Son iki aydır yazdıklarımla ilgili bazı hatırlatmalar: Ağustos ayı sonunda; ‘İnsanlık çare arıyor-1,2’ ve ‘ÇARE-1,2’ başlıkları altında toplam ‘dört yazı’ yazdım...

Özetle dedim ki: Büyük sömürü sermayesi zamanla sistem olarak ‘kapitalizm’ dediğimiz şekle dönüştü, halkı sömürmeye başladı; hâlâ sömürüyor… İnsanlık bu sömürüye karşı, zamanla ‘vahşi/vampir kapitalist faizli ekonomik sistem’e dönüşen ve sürekli olarak ‘KRİZLER’e sebebiyet veren bu ‘ZALİM DÜZEN’e karşı çare ve çözüm arıyor… / Sosyalizm/komünizm yıkıldı gitti... / Kapitalizm son demlerinde can çekişiyor… / Ve sonuç olarak bugün insanlık çıkmazda, çare arıyor... / Artık ‘komünizm’i ağzına alan yok; ‘kapitalizm’in perişan hâli ise ayan beyan ortada... / Bu durumda herkes, bütün insanlık ‘yeni bir düzen’ arıyor, ‘çare’ arıyor...

‘ÇARE’ yazılarımda özetle dedim ki: Çare “ADİL DÜZEN”dir. / Çare “ADİL EKONOMİK DÜZEN”dir. / Çare faslında son söz büyüğümüzün: Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Anadolu Gençlik Derneği (AGD) Kocaeli Üniversitesi Mezunları Grubu’nun iftarında, “Ya Siyonizmin kölesi olacağız, ya da Millî Görüş’e sarılıp ecdadımız gibi tüm insanlığı kurtaracağız” dedikten sonra, şöyle devam etti: “Komünizm, nasıl 80 sene insanlara zulmedip yok olduysa, Siyonizmin nizamı da yok olmaya mahkûmdur. Bu nizamla yaşamak mümkün değildir. Komünizm gitti, Siyonizm gidecek, geriye ne kaldı? “ADİL DÜZEN”. “ADİL DÜZEN” bir tercih değil, bir zaruret, kurtuluş ilacıdır. Ecdadımızın yaptığı gibi Millî Görüş’e sarılırsak kurtuluşumuz mümkündür.”

***

Eylül ayı sonundaki ‘beş yazı’da: Önce iki yazıda ‘Dünya, Türkiye ve benim hayalim’ diyerek meseleye giriş yaptıktan sonra, ‘Dünya arayışta…’ başlığı altında bu girizgâhı biraz daha genişlettim.

Sonra ‘Mesele önemli: TUFAN’ ve ‘Tufandan yeni medeniyete’ yazılarının ardından, ‘Son TUFAN yazısı’ ile süreci tamamladım.

Özellikle son beş yazımı, Birleşmiş Milletler’in ‘Bin Yıl Kalkınma Hedefleri Zirvesi’ vesilesiyle yazdım.

Zirvenin gündeminde yoksulluk, açlık, hastalık ve eğitim sorunlarıyla mücadele vardı... BM’ye üye 189 ülkenin devlet ve hükümet başkanları bundan 10 yıl önce, 2000 yılında, yoksulluğun 1990 yılına oranla 2015 yılına kadar yarı yarıya azaltılması yönünde bir dizi hedef belirlemişti... Bu hedefler arasında açlık çekenlerin, anne ve çocuk ölümlerinin ve ayrıca eğitim sorununun yarı yarıya azaltılması bulunuyordu...

Netice: Geçmiş on yılda sağlanan ilerleme beklenen düzeyde olmadı!

Bu nedenle zirveye katılan liderlerin yeni bir eylem planı ile açlıkla mücadele çabalarına hız vermesi bekleniyormuş...

Geriye sadece beş yıl kalmış! Kaybedilen on yıl ve kalan beş yıl!

‘Dünya, Türkiye ve benim hayalim’ başlıklı yazımda, bir hayalimden söz etmiştim.

Şöyle ki: Türkiye ve Türk milleti kadir kıymet bilseydi de kırk yıldan beri Millî Görüş Lideri Necmettin Erbakan’a her seçimde sahip çıksaydı…

Türkiye’deki düzen 12 Eylül ve 28 Şubat darbeleri ile O’nun önünü kesmeseydi…

Önce birkaç on yıl ‘başbakan’ olsaydı ve ‘ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN’ ile Türkiye’yi çağımız dünyasına örnek olacak bir ‘süper güç’ yapsaydı…

Ve bugünlerde, ‘III. Bin Yıl’ın başından beri ülkenin başındaki ‘Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Necmettin Erbakan’ olarak, insanlığı ‘Sosyal Tufan’dan kurtaracak ‘Nuhun Gemisi ADİL DÜZEN’i Amerika’daki BM toplantısının ‘Bin Yıl Kalkınma Hedefleri Zirvesi’nde anlatsaydı

Benimki de böyle bir hayaldi işte…

***

Millî Görüş Lideri, kırk yıldan beri bize, Türk milletine ve bütün dünyaya bir şeyler anlatıyor ya…

Saadet Partisi yeni bir kongreye gidiyor ve yeni genel başkanını seçiyor ya…

Bizim için geçmişte ve bugünlerde yaşananlar ile bundan sonra yapılması gerekenler var ya…

İşte, bütün bunlarla ilgili -bir köşe yazısına sığacak kadar- bazı hatırlatmalar…

 

 

***

 

 

 

 

‘Ekonomide Yeni Düzen’

Reşat Nuri EROL

03.10.2010

Bundan önceki altı yazım, TC Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de katılımıyla gerçekleşen, Birleşmiş Milletler’in ‘Bin Yıl Kalkınma Hedefleri Zirvesi’ vesilesiyle yazıldı. Sayın Cumhurbaşkanı, Amerika’dan döner dönmez -ayağının tozuyla ve Anadolu Ajansı’nın (AA) ifadesiyle- ‘Ekonomide Yeni Düzen’ istedi. İstanbul’da, Çırağan Sarayı’nda düzenlenen “Yeni Normal Dünyada Türkiye’nin Yeni Konumu, Yeni Gücü” konulu panelin açılışında konuşan Cumhurbaşkanı Gül, “Hâlen etkilerini hissettiğimiz küresel ekonomik kriz, uluslararası yönetim zafiyetini ortaya koymuştur. Ekonomik alanda da yeni ve normal bir düzen kurma gereği ortaya çıkmıştır.” dedi.

Tamam, ‘Ekonomide Yeni Düzen’ ama önce ‘Yeni Dünya Düzeni’ gerekiyor… Kırk yıllık Millî Görüş Hareketi son on yıllarda bu dünya düzeninin “ADİL” yani siyaseti ve ekonomisiyle “ADİL DÜZEN” olması gerektiğini, hattâ elzem olduğunu söylüyor…

Uluslararası sistemin üç boyutlu bir eksik denge hâlinde olduğunu düşündüğünü ve bu üç eksik denge hâlinin siyasî, iktisadî, beşerî boyutlu açıklardan kaynaklandığını da değerlendirdiğini ifade eden Gül, stratejik ve siyasi bakımdan tecelli eden eksik dengenin temel sebebinin “Soğuk Savaş”ın ardından “yeni bir uluslararası düzen”in kurulamaması olduğunu belirtti. Günümüzde “Soğuk Savaş ve Dehşet Dengesi”nin dayattığı dinamiklerle yola devam edilmesinin artık mümkün olmadığını ifade ederek, gezegenin artık iki süper gücün etrafından dönmediği gibi, Batı’nın ağırlığının da giderek azaldığını kaydetti.

Sayın Cumhurbaşkanımızın yukarıdaki tesbitlerine aynen katılmakla birlikte, gördüğüm bazı eksikliklere bu yazımda değinmeyeceğim. Çünkü genel olarak görüşleri öylesine olumlu ki, kimi eksiklikleri şimdilik görmemezlikten gelmemiz gerekiyor.

Bugünlük, Sayın Cumhurbaşkanı A. Gül’ün bazı önemli tesbitleri üzerinde duralım:

Öte yandan hâlen etkilerini hissettiğimiz küresel ekonomik kriz, uluslararası yönetim zafiyetini ortaya koymuştur.

Ekonomik alanda da yeni ve normal bir düzen kurma gereği ortaya çıkmıştır.

Bir taraftan mâli disiplin ve kamu finansmanı bakımından günlük açıklar veren gelişmiş ekonomiler…

Diğer tarafta yüksek büyüme gösteren bir cari denge fazlası nedeniyle devasa egemen fonlar oluşturan yükselen ekonomiler, bir taraftan artan petrol ve emtia fiyatlarıyla ihya olan bir avuç ülke, diğer yandan yüksek petrol, emtia ve bu fiyatların pençesinde kıvranan en az gelişmiş ülkeler...

Tüm bunlar, uluslararası ekonomik sistemde eksik denge hâlinin olduğunu gösteren emarelerdir. Bu durum yeni ve normal bir dengeye kavuşuncaya kadar, küresel ve bölgesel düzeyde simetrik şoklarla karşılaşmak ihtimali daima vardır...

ADİL ve sağlam temellere dayanan, doğru fikir üretenlerin karşısında dünyanın en iyi orduları bile dayanamamaktadır. Türkiye, adalet ve güç arasında sağlam bir dengenin tesir edildiği yeni ve normal bir dünyada yaşama arzusunun samimiyetle seslendirmeye devam edecektir…

Sadece yenenlerin ödüllendirildiği, kaybedenlerin cezalandırıldığı bir “sistem” yerine, yenenlerin kazanıldığı bir “düzen” olmalıdır ki düşmanlıklar olmasın.

Katılımcı, ADİL ve herkesi kucaklayan, ancak tehditleri de göğüsleyebilecek güç, araç ve düzenlemelerine sahip bir uluslararası DÜZEN.

Çok kültürlü, çok boyutlu heterojen bir DÜZEN

Kimlik ve inançların, hiyerarşik olarak sınıflandırılmadığı, ötekileştirilmeyen bir DÜZEN

Güç merkezlerini çoğullaştıran ve birbirine muhtaç kılan bir dünya

Sembollere değil, niteliklere bakarak tavır almayı tercih edenlerin dünyası

Türkiye’nin iç ve dış politikasının değişmez hedefi; çağımızın siyasi, iktisadi ve beşeri alanda sağlanabilen en ileri standartları Türk halkına sunmak olmalıdır.

Bu nedenle yeni normal dünya için sağlam, ayakları yere basan gerçekçi bir vizyonu oluşturmamız gerekmektedir.

Bireysel hak ve özgürlüklerden demokratik toplumun dinamiklerine milliyetçilikten laikliğe, eşitlikten adalete kadar pek çok kavrama bakışımızı gözden geçirmemiz gerekmektedir...

 

 

***

 

 

 

 

Eksik olan ve yapılması gereken

Reşat Nuri EROL

04.10.2010

Hâlen yaşayan nesillerin ilk ilmî, dinî, iktisadî siyasî ve sosyal faaliyetleri altmışlı yıllarda başladı. Bütün bu faaliyetlerin ve yapılanmaların çok önemli bir eksiği vardı: Bütün kurum ve kuruluşlar; dernekler, vakıflar, şirketler, partiler ve diğerleri oluştururken ‘cari sistem’ içinde oluşturuldu, ‘Batı kuralları’ içinde oluşturuldu. Mesela, şirket veya fabrika kuruluyorsa, kapitalizmin kurallarına göre kuruluyordu. Faaliyetlere başlanmasından beri aradan elli yıl geçmiş olmasına rağmen, hâlâ aynı şekilde kuruluyor!

Bu önemli eksikliğin iki sebebi vardı.

Birincisi:

O zamanki memurlara ve bürokratlara, o dönemdeki yöneticilere ‘yeni bir şey’ anlatamazdık. Çünkü onlar yürürlükteki kanunlarla değil de, geleneklerle devleti yönetiyorlardı. Daha evvelkilerin yaptıkları onlar için ‘değişmez kural’ yani kanun gibi idi.

İkincisi:

Halkımız bilmediği bir sisteme nasıl götürülecekti. Başka bir ifade ile biz de o zaman “ADİL DÜZEN”i ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i bilmiyorduk.

Ne dersiniz, bu ikinci eksiklik, birincisinden daha önemli gibi görünmüyor mu?

Bence daha önemlidir.

***

“Gümüş Motor” mücadelesinden itibaren, aradan kırk-elli yıl geçti ve bugünlere geldik. Bugün görünen o ki, yazımın yukarıdaki bölümünde işaret ettiğim merhale aşılmış, eksikler büyük ölçüde tamamlanmıştır.

Artık bütün ilmî, dinî, iktisadî, siyasî ve sosyal faaliyetlerimizi yürüttüğümüz kurumlarımızı “ADİL DÜZEN”e ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN”e uygun olarak yeniden yapılandırmalı ve ona göre işletip yönetmeliyiz.

Bunun mânâsı ‘yürürlükteki kanunlara aykırı oluşturmalıyız’ değildir; tam tersine, ‘yürürlükteki kanunlara uyarak, memurların/bürokratların/yöneticilerin bilmediği kanunları onlara öğreterek’ kurumlarımızı yeniden yapılandırmalıyız veya yenilerini kurmalıyız. Kanunlar zaten genel olarak hukukun genel mantığına ve ruhuna uygundur.

Mesela, bugünlerde yine/yeniden gündemde olan ‘başörtüsü/türban’ kanunen yasak değildir, başörtüsünü yasaklayan bir kanun maddesi yoktur ama kanunsuz yasak uygulaması var!

Demek ki bizim sorunumuz kanunlar değildir; kanunların birileri tarafından yanlış, kötü, tek taraflı ve zalimane uygulanmasıdır.

Ne oluyor, neler yapılıyor, nasıl zulmediliyor? Birileri kendi safsatalarını kanun diye yutturuyorlar! Hukukumuzda kesinlikle ‘kamu alanı’ diye bir şey yoktur. Ama birileri böyle bir saçmalığı yetmiş milyona yutturdu; hâlâ yutturuyorlar, hâlâ uğraşıyoruz!!!

***

Yazımızın başlığında ‘eksik olan’ dedik ve eksikliği anlattıktan sonra ‘bu eksikliğin nasıl çözümlenmesi gerektiğini’ yazdık.

Kırk yıllık mücadelemizde önce “MİLLÎ GÖRÜŞ” dedik…

Sonra “ADİL DÜZEN” ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN” dedik.

Bu mücadele yollarında bir zamanlar beraber yürüdüğümüz bir grup arkadaş; “Millî Görüş Gömleği” ile bu işlerin olmayacağını iddia ettiler ve gömlek çıkardılar, “Adil Düzen”i ise başından beri hep inkâr ettiler. Sonra AB ile ABD yollarına düştüler, Siyonistlerden ödüller aldılar, her şeylerini “Batı düzeni”ne göre yapılandırdılar. Yani siyaseten irtidat ettiler; şimdi ikinci bir grup da onların yolunu izliyor!..

Gidenler için yapacak bir şey yok!

Liderimizin ve Önderimizin dediği gibi; ‘Allah hidayet versin, Allah şuur versin…’ demenin ötesinde, onlara diyecek bir şey de yok!

Ama kalanlara tekrar ve bir defa daha ehemmiyetine binaen hatırlatıyoruz:

Artık bütün ilmî, dinî, iktisadî, siyasî ve sosyal faaliyetlerimizi yürüttüğümüz kurumlarımızı “ADİL DÜZEN”e ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN”e uygun olarak yeniden yapılandırmalı ve ona göre işletip yönetmeliyiz.

 

 

***

 

 

 

 

Bu ‘inat ve örtme’ neden?

Reşat Nuri EROL

05.10.2010

Bazı YAZARLAR -bildikleri halde- bazı gerçekleri, bazı söylemleri, bazı teklifleri, bazı ‘TEŞHİS’ ve ‘TEDAVİ’leri (konferanslar ve kitaplar), bazı projeleri görmemezlikten gelme konusunda ‘ısrar ve inat’ ediyorlar; ALİ BULAÇ bunlardan sadece biri! Mesela, yazarın bugünkü (04.10.2010) yazısında yazdıklarına bakalım.

Önce; “Milli Görüş partileri, diğerlerine olan artılarına rağmen: ...” deyip övdükten sonra, kendince “Millî Görüş Hareketi”nin kusurlarını ve eksiklerini sayıyor... “a) Ulus devletin örgütlenme modeline alternatif olacak bir idari ve toplumsal örgütlenme modeli önermekte yetersiz kaldıkları; b) İktisadi ve toplumsal hayatın ıslahını, Kartezyen bir zeminde “manevi ve ahlaki kalkınma ile maddi-ekonomik kalkınma” şeklinde tasarladıkları; c) Yerel kimliklerin ve küreselleşmenin ulusal yapıları nasıl çözdükleri konusu üzerinde yeterince imal-i fikr edip alternatif geniş şemsiyeler açamadıkları…”

Sonra; yazısının sonunda, içinde “... adil piyasa ve adaletli bir dünya ...” ifadesi geçen kocaman bir paragraf yazıyor. Ama ısrarla, inatla -söylemeye ve yazmaya dilimin ve kalemimin varmadığı- daha başka kelimelerle ifade edilmesi gereken bir şekilde, “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i ve “ADİL DÜZEN”i, yani -hep söylediğim ve yazdığım üzere,- bütün insanlığın “SOSYAL TUFAN” seviyesindeki sorunlarını çözecek “ADİL DÜZEN MEDENİYET PROJESİ”ni GÖRMEMEZLİKTEN GELİYOR! ‘Görmedim, duymadım, yazmıyorum’ oyununu oynuyor ve bunu yirmi seneden beri ısrarla yapıyor!!!

Bunu sadece ‘yazar’ın kendisi değil;

Yazdığı ‘ZAMAN Gazetesi ve cemaati’ de inatla yapıyor!!!

Acaba neden?!.

***

Ali Bulaç’ın sadece bugünkü yazısı değil, bundan önceki Millî Görüş’ten son kopuş!” başlıklı yazısı (02.10.2010) da, yukarıdaki değerlendirmeyi yapmama sebebiyet verdi. Yazarın, ısrar ve inatla ileri sürdüğü görüşleri şöyle: “Beklendiği üzere Numan Kurtulmuş, SP’den ayrıldı. Bunun yakın tarihimiz ve orta gelecekte şekillenecek siyaset açısından büyük anlamı var: 1969’da MNP ile başlayan “merkezi Milli Görüş hareketi” noktalanmış bulunmaktadır. / Bundan sonra MNP, MSP, RP ve FP’nin devamı olarak kurulan SP, Türkiye’nin ve bölgenin siyasi hayatında dönüştürücü rol oynamaya aday bir siyasi parti olmaktan çıkıp, … siyasi ilgisi ve gündemi folklorik düzeyde kalan bir kulüp olarak devam edecektir / Evet, dramatik bir biçimde Milli Görüş noktalandı... / “Biten” SP merkezinde kalan, arkaik ve folklorik olarak seyirlik halde duracak olan.. Milli Görüş’tür.” Ve asıl ‘akıl verme’ başlıyor: “1 Ekim 2010 kopuşundan sonra ve yine Milli Görüş geleneğinden yeni bir siyasi çizgi uç vermiş oldu. Bundan sonraki aşama Türkiye, bölge, İslam dünyası ve küresel kapitalizmle olan ilişkilerimiz açısından hayati derecede önemlidir:” / Numan’a ‘özel’ akıl: “İlki, birçoklarının içinden geçtiği üzere, arkadaşlarıyla birlikte AK Parti’ye ilhak etmesi ve R. Tayyip Erdoğan’dan sonra parti liderliği yarışının en kuvvetli adayları arasında yer alması.” Ve son nokta; bütün çıplaklığıyla ‘asıl gerçeği’ acı bir şekilde itiraf: “Küresel kapitalizmle ilişkiler ve liberal politikalar iktidar olmanın bedeli olarak ihtimal hesaplarına dâhil edildi.” !!!

***

Her neyse…

Ülkemizdeki en akıllı zannettiğimiz ALİ BULAÇ gibi bir ‘YAZAR’ veya ‘BENZERİ YAZARLAR’ın durumu bile buysa; onlara fazla takılmaya gerek yok!

Biz “MİLLÎ GÖRÜŞ ve ADİL DÜZEN ÇALIŞMALARIMIZA” bakalım...

ONLAR istese de ‘İSTEMESE’ de, onlar görse de ‘GÖRMESE’ de, onlar duysa da ‘DUYMASA’ da, onlar yazsa da ‘YAZMASA’ da; daha doğrusu onlar üstünü ‘ÖRTSE’ de (kelimenin Arapçasını yazmıyorum); Allah elbette nurunu tamamlayacak ve yeryüzüne “ADİL DÜZEN”i getirecektir.

Erbakan Hocamızın da son vesileyle hatırlattığı üzere:

“Allah (onlara) hidayet ve şuur versin. /

Allah en iyisini ve en güzelini yapar.”

Ve’s-selâm…

 

 

***

 

 

 

 

İşte bu kadar!

Reşat Nuri EROL

09.10.2010

Evet; ‘İşte bu kadar!’ dedikten sonra, soruyorum:

‘Nerdeydiniz şimdiye kadar?!.’

Tevafuk denen şey bu olsa gerek. Mehmed Şevket Eygi’nin “İktidar İsterse Başörtüsü Yasağını Hemen Kaldırır” yazısının yayımlandığı ve Millî Gazete’nin birinci sayfasının en üstünde anons edildiği gün, YÖK yapılması gerekeni yaptı!

Aynı gün bendeniz “Eksik olan ve yapılması gereken” yazımda bir örnek verirken ne dedim: “Mesela, bugünlerde yine/yeniden gündemde olan ‘başörtüsü/türban’ kanunen yasak değildir, başörtüsünü yasaklayan bir kanun maddesi yoktur ama ülkemizde kanunsuz yasak uygulaması vardır! Demek ki bizim sorunumuz kanunlar değildir; kanunların birileri tarafından yanlış, kötü, tek taraflı ve zalimane uygulanmasıdır. / Ne oluyor, neler yapılıyor, nasıl zulmediliyor? Birileri kendi safsatalarını kanun diye yutturuyorlar! Hukukumuzda kesinlikle ‘kamu alanı’ diye bir şey yoktur. Ama birileri böyle bir saçmalığı yetmiş milyona yutturdu; hâlâ yutturuyorlar, hâlâ uğraşıyoruz!!!

Evet, ‘hâlâ uğraşıyoruz’ diyorum; çünkü milyonlarca aile babası gibi kızlarım ve biz de, -sekiz yıldan beri iktidar olan AKP döneminde bile,- işte bu ‘baş belası kanunsuz başörtüsü zulmü’ yüzünden mağduruz.

Büyük kızım Ayşenur, İmam Hatip Lisesi’nde okuduğu yıllarda bile, başörtüsü sebebiyle idareciler tarafından rahatsız edildi! İstanbul’da okuduğu ‘üniversite’yi ise ‘Peruk Başörtüsü!’ ile bitirmek zorunda kaldı!

Evlendi, anne oldu ama çilesi bitmedi; ‘hâlâ uğraşıyoruz’: Açık öğretim fakültesi imtihanlarına hâlâ peruk başörtüsü ile girmek zorunda kalıyor!

Burası halkı Müslüman Türkiye, ‘Muhafazakâr AKP!’ sekiz yıldan beri iktidarda ve biz bu zulümleri işte o sekiz yılda yaşadık!!!

***

Tarhan Erdem, Radikal gazetesinde, bugünkü (5.10.2010) köşesinde yazıyor: “Elimde son sekiz yılda yaptığımız üç araştırma sonucu var. Ülkemizde başını örten insan sayısı artmaktadır. 2003’te başını örten kadınların sayısı 14,6 milyondan, 17,9 milyona çıkmıştır. Bugün, kadınlarının yüzde yetmişi örtünen bir toplumun kızlarına, okula örtünmeden gelmelerini yasa kurallarını ileri sürerek söylemişiz.”

Avni Özgürel aynı gün aynı gazetede (Radikal, 5.10.2010), “Ya türban Türkiye’nin gündeminden düşerse…” başlıklı yazısını şöyle bir cümle ile bitirmiş: “Geriye bakıp sormak hakkımız değil mi: Madem bu kadar basitti çözümün önünü açmak, neden bunca zaman kavga ettirdiniz millete?”

‘Kadınlarının yüzde yetmişi örtünen bir ülkede’, bir parti tek başına ‘Anayasa Çoğunluğu ile iktidarda’ ve o ülkedeki ‘sekiz yıllık başörtüsü zulmü’ bir ‘YÖK yazısı’ ile sona erebiliyor!

Haberin başlığı şöyle: ‘Başörtülü öğrenci dersten atılamayacak.’

Haberin özü ve özetine bakalım: YÖK, İstanbul Üniversitesi’ne gönderdiği yazı ile disiplin yönetmeliğine uymayan öğrencilerin dersten çıkarılmasını yasakladı. Yönetmeliğe göre sadece tutanak tutulacak. Talimata uymayan öğretim üyelerine soruşturma açılacak.

Yazımın başlığında ve başında ne dedim:

‘İşte bu kadar!’

Ama sormadan da edemedim:

‘Nerdeydiniz şimdiye kadar?!.’

***

Hazır söz YÖK’ten açılmışken, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın geçen gün yaptığı çok önemli bir eleştirisini kısaca hatırlatalım. Eleştirilerinde İsrail ve ABD’den domates ve buğday tohumu alınması konusunu gündeme getirdi ve şu uyarıyı yaptı:

“Sonunun ne olacağı belli de değil, bu domates tohumunu alıyorsunuz, genetik programlama denen bir şey var, içine genetik bir mekanizma yerleştirirler, hiç fark etmeyiz ve yeriz.

Hiç bilmediğimiz hastalıklara da kapılabiliriz. Bir milleti de toptan yok edebilirsiniz zaman içinde. Öyle şeyler yerleştirirler ki o tohumdan yiyen insanlar zaman içinde ölür...

Böyle çok tehlikeli bir şey var.

Üniversitelerimizin bu tür konularda bize yardım etmesi gerek.

Üniversitelerimiz ‘başörtüsü ’ ile uğraşacaklarına ‘böyle şeylerle’ uğraşsalar ya!

 

 

***

 

 

 

 

Millî Görüş’ü örtenler

Reşat Nuri EROL

10.10.2010

“Bu ‘inat ve örtme’ neden?” yazıma pek çok mesaj, telefon, tebrik ve teşekkür aldım. Ben de buradan hepsine teşekkür ederim.

Şunu bir kere daha anladım; meğer bu konuda benim gibi pek çok muzdarip Millî Görüşçü varmış.

Allah hepimize sabır versin.

Muzdariplerin hâline tercüman bir mesaj şöyle:

“Öncelikle size çok çok teşekkür ediyorum. Ali Bulaç’ın bu abuk sabuk yazısını ben de okudum. Sadece Ali Bulaç böyle söylemiyor, Ahmet Hakan başta olmak üzere birçok yazar Millî Görüş’ün Erbakan’ı sevenler kulübü hâline geleceğini ifade ediyor, elbette birileri böyle olmasını istiyor, onlar da yazıyor. Hakikaten insanlar bu adamları aklı başında adamlar olarak biliyor, ancak bunlar Millî Görüş’ü ya anlamamışlar ya da sizin ifade ettiğiniz gibi anlamak istemiyorlar. Biz Allah rızası için çalışmalarımızı Erbakan Hocamızın ifadesiyle takatimiz yetene kadar sürdüreceğiz. Böyle insanlara biz sessiz yığınlar adına köşenizden cevap vermeniz bizi mutlu etmiştir. Allah işinizi rast getirsin.”

(… Sendikası Gen. Bşk. Yrd. … - Ankara / ismi mahfuz)

***

Bugünkü konuya sorularla giriş yapayım:

Erbakan’ın Liderliğindeki kırk yıllık Millî Görüş Hareketi olmasaydı;

-Türkiye ve dünyada insanları “sağ-sol” veya “kapitalist-komünist” olarak bölen ve sömürenlere karşı alternatif olan “Millî Görüş ve Adil Düzen” çıkar mıydı?

-Türkiye bütün kesimleriyle bugünkü durumda olur muydu?

-Bütün Müslümanlar bugün ulaştıkları seviyeye ulaşabilirler miydi?

-Turgut Özal ve ANAP, R. Tayyip Erdoğan ve arkadaşları (AKP), Numan Kurtulmuş ve arkadaşları, siyasette ve ulaştıkları makamlarda olabilirler miydi?

-Ali Bulaç, Ahmet Hakan ve BENZERLERİ, Millî Görüş Hareketi olmasaydı, bugünkü Türkiye’yi ve ellerine geçen o imkânları bulabilirler miydi?

(Sorularımla ne demek istediğimi daha fazla merak edenlere, ‘Erbakan’dan Önce – Erbakan’dan Sonra’ yazılarıma bakmalarını tavsiye ederim.)

***

Önceki yazımda geçen “inat” ve “ısrar” kelimeleri gayet açık bir şekilde anlaşıldıkları için bir yana bırakıyorum ama -umumi talep üzerine- “örtme” kavramı üzerinde durmam gerekiyor. Yukarıdaki sorularımda sorduğum üzere; “Millî Görüş Hareketi” sayesinde Türkiye vatandaşları, Müslümanlar, önemli şahsiyetler ve sade vatandaşlar olarak dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal alanlarda pek çok “NİMETLERE” ulaşmışsak, bugün bunları “inat ve ısrarla inkâr etmek ve örtmek” en hafifinden “küfran-ı nimet”tir.

Madem “küfran-ı nimet” dedik, kelimeyi biraz açalım. “Kefera” kelimesi “hafera” kelimesi ile kardeştir; hafriyat yapılmış bir çukuru toprakla kapatmadır, ‘üstünü örtme’dir. “Hafr, Kabr, Küfr” aynı mânâlarda ve benzer kelimelerdir. ‘Nimetleri kapatmak, üstünü örtmek’ yani ‘nankörlük etmek’ veya ‘küfran-ı nimet’ de bir çeşit küfürdür.

“MİLLÎ GÖRÜŞ HAREKETİ”ni ve “SOSYAL TUFAN” seviyesindeki çağdaş sorunlarımızın biricik kurtuluş reçetesi veya “Nuhun Gemisi” mesabesindeki kurtarıcısı, aynı zamanda “III. Bin Yıl Medeniyet Projesi” olan “ADİL DÜZEN”i “inkâr etmek” ve “üstünü örtmek” en hafifinden “küfran-ı nimet”tir.

- Bunlardan bir kısmı vardır ki; biz onlara henüz “Millî Görüş ve Adil Düzen”i ulaştıramadığımız için “mazur”durlar; onlar “örtücü” değildirler ama öğrenmek istemedikleri için “cahil”dirler. Çeşitli sebeplerle öğrenemeyenler ise daima mazurdurlar.

- Diğerleri ise; “Millî Görüş ve Adil Düzen” onlara ulaştığı halde, onlar buna kulak vermiyorlar, ‘görmedim, duymadım, yazmıyorum’ inadındalar, işte onlar “örtücü”dürler.

- Türkiye’de değişik gruplar ve topluluklar arasında “Millî Görüş ve Adil Düzen”i “kabul edenler” var, “bilmeyenler mazurlar” var, “cahil” olanlar var, bilerek “örtenler” vardır.

- Dünya ve tüm insanlık için de durum budur.

Biz bu anlattıklarımızla sadece bir “durum tesbiti” yapıyor ve herkesin “hidayete ermesini”, hidayette olanların da “şuurlu olmasını” istiyor ve dua ediyoruz...

Ve’s-selâm…

 

 

***

 

 

 

 

Oradaydım...

Oradaydık…

Reşat Nuri EROL

12.10.2010

ORADAYDIM…

Kırk yıldan beri Millî Görüş partilerinin il divanlarına katılırım…

MSP döneminde İzmir Gençlik Başkanı ve Merkez İlçe Başkanı olarak; RP döneminde İstanbul İl Başkan Yardımcısı olarak bütün toplantılara zaten katılmam gerekiyordu. Millî Görüş Hareketi I. ve II. Şahlanış Hamlelerini bu iki parti döneminde (MSP/Selâmet ve RP/Refah) gerçekleştirdi. Her iki Şahlanış Hamlesini bizzat yönetici olarak yaşadım. İşte, biraz da o yıllarda edindiğim tecrübelerime ve izlenimlerime de dayanarak mübalağasız yazıyorum:

Pazar günü yapılan “Saadet Partisi İstanbul İl Divanı Toplantısı” gibi disiplinli, coşkulu, çok katılımlı ve hepsinden daha önemlisi “HEYECANLI” bir il divanı hatırlamıyorum...

İstanbul’da gerçekleşen bu çok katılım, coşku, disiplin ve HEYECAN -aşağıda izlenimlerini aktaracağım katılımcıların değerlendirmelerinden de anlaşılacağı üzere- tek kelimeyle “III. Millî Görüş Şahlanış Hamlesi”nin MÜJDECİSİmesabesindeydi…

“Millî Görüş Hareketi” sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin 81 vilayetinde yaptığı divan toplantılarıyla da bu müjdeyi pekiştirdi; darısı 17 Ekim Büyük Kongre’sinin başına!

***

ORADAYDIK…

Divana katılan birkaç kişinin değerlendirme ve duygularını aktarmam yeterli olacaktır.

Fatih Baran: Pazar sabahı SP yeniden doğdu! Dün (pazar) İstanbul İl Divanı’na katıldım. 1000 kişilik salonun hiç abartısız 4 katı bir insan seli... Bir Pazar sabahı İstanbul teşkilatını buraya yığan neydi?.. Üstelik İstanbul’un istifa ettiği söylenen ilçe başkanları dâhil 35 ilçe başkanı ‘Hocama selâm, Millî Görüşe devam’ diyerek divana gelenleri ayakta selamladılar. /

Turan: Demek ki bazen musibet yaşamak gerekiyor... Ben de Hocamı haklı buluyorum... İstanbul İl Divanı’ndaydık... Gerçekten de Saadet tarihinde böyle katılımlı ve disiplinli divan yaşanmamıştı… /

Nazlı - AYNEN HOCAM AYNEN! Dün İstanbul İl Divanı vardı; 8 yılın en coşkulu, en feyizli, en kalabalık toplantısı (3000 kusur kişi) idi. 8 yıllık teşkilatçıyım, ben böyle bir toplantı görmedim inanın... Zafere çok yaklaştık Allah’ın izniyle... /

İsim: MİLLÎ GÖRÜŞ BİTMEZ... Bugün ordaydım ve Hocamın bahsettiği o heyecanı ve azmi kendi gözlerimle gördüm. Elhamdülillah biz ne olaylara göğüs gerdik, bu nedir ki; çok basitçe atlattık. Hocamın da dediği gibi ‘Biz karada gemiler yapmaya devam edeceğiz, ancak inanacağız ki ALLAH (c.c) denizi ayağımıza getirecektir.’ Bu yüzden dava kardeşlerim, biz sadece inanalım, inşaallah zafer yakındır ve zafer bizimdir. Ayrıca bizi öldürmeyen her darbe daha da güçlendirecektir. /

İsim: Kalanlardan: Ben de oradaydım. Gerçekten çok coşkulu bir program oldu. Gözlerim doldu, nasıl bir dava ki bu gözlerimizi bile dolduruyor ve Erbakan Hocamın ‘Sağlamların alınlarından öpüyorum’  sözü içime derinden işledi. Allah yolumuzu açık etsin. 17 Ekim’de herkes her şeyi görecek inşaallah… /

Kenan Akcan: Allah nasip etti, ben de oradaydım. Gerçekten 3. Şahlanışın başladığına şahit oldum. Şuurlu Millî Görüş Hareketi’nin yeniden canlandığını gördüm. İlk eğitimimizi de orada almış olduk. Yeniden gür bir sesle ÖNCE AHLÂK VE MANEVİYAT. Selâm olsun sadıklara... /

Selahattinoğlu Fatih; Şehir Frankfurt/Kayseri: Maşallah, Maşallah... Oradaki insanların gözlerindeki heyecan (fotoğraflarda bile) hissediliyor. Allah cc aşkınızı artırsın. Allah cc bu yolda layıkıyla amel edebilenlerden eylesin. Çok konuşup da bazı büyüklerimiz gibi daha sonra kaybolmaktan korkuyoruz. Sen bizleri koru ya Rabbi. Zafer inananlarındır inşallah./

Muhammed; Şehir: İstanbul: Dün SP’nin 81 ilde İl Divanları coşkulu bir şekilde yapıldı, yandaş ve Millî Görüş düşmanı basında yer bulamadı. Numan bir fuara katıldı, tüm medyada olağanüstü bir şekilde verildi. Biz 70’li yıllarda da aynı şeyleri yaşamıştık ama şimdi internet siteleri onların bu yalan ve görmezden gelmelerini anlamsız kılıyor, hiçbir şey gizlenemiyor.

Ve’s-selâm…

 

 

***

 

 

 

 

Adil ve zalim insanlar ve sistemler

Reşat Nuri EROL

13.10.2010

İnsanları, bütün insanlığı birbirine bağlayan caddeler, yollar, ulaşım şekilleri, haberleşme araçları var. İnsanlığın şehirlerarası, uluslar arası, kıtalar arası kara, demir, deniz ve hava yolları var. İnsanlığın ülke içinde ülke yolları, il yolları, bucak yolları, kasaba ve köy yolları var.

Bütün bu yollar insanları ve o insanların oluşturdukları toplulukları birbirine bağlar.

*

Yeryüzünde bu yolları yapan “hayırsever ve ‘ADİL’ insanlar ve sistemler” var.

Bir de bu yolları tıkayan “şer sever ve ‘ZALİM’ insanlar ve sistemler” var.

Mü’minler var, Müslimler var;

Kâfirler var, Münafıklar var.

*

Hakkı ve adaleti esas/temel alan “düzenler/sistemler” var.

Kuvvete ve zulme dayanan “düzenler ve sistemler” var.

“ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN” var.

Bir de çeşit çeşit “ZALİM DÜZENLER” var;

Kapitalizm, komünizm ve diğerleri…

***

“Yol” var, “yollar” var…

“İyi yollar” var, “kötü yollar” var…

“Doğru yollar” var, “yanlış/sapık yollar” var…

Daima “doğru yolda, sırat-ı mustakimde olanlar” var.

Daima “yanlış, yamuk, sapık, bâtıl yollarda olanlar” var.

Bir de “yoldan çıkanlar” var, “yoldan sapanlar” var, “hidayeti kararanlar” var…

*

Evet, yoldan çıkanlar, yoldan sapanlar var; bir de insanların ve toplulukların doğru yola girmelerini ve o yollarda gitmelerini engelleyenler var.

Bunlar “ADİL DÜZEN”i ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i kendileri uygulamadıkları gibi başkalarının “ADİL DÜZEN” uygulamalarına da mâni olurlar.

Bunlar “bir grup, bir topluluk” teşkil ederler. Bu durumda düşünelim bakalım “ADİL DÜZEN”in gelmesini istemeyen kimler vardır?

Otel odalarında toplanıp “ADİL DÜZEN”in getirilmesini istemeyenler kimlerdir?

Bunlar tekel sömürü sermayesinin mensupları ile onların hizmetkârlarıdır.

Yani yeryüzünü sömüren “tekel sömürü sermayesi ile onun işbirlikçileri”dir.

Bunlar “ADİL DÜZEN”in ne olduğunu biliyorlar ancak sömürülerini bu “zalim düzen”de devam ettirdikleri için “ADİL DÜZEN”in gelmesinin önünde engel teşkil ediyorlar.

İşte onlar ve onların işbirlikçi hizmetkârları bir tek topluluk oluşturuyorlar.

Bunların tamamı dolara yani paraya tapan kötü niyetlilerdir.

Tebbet Sûresi’ndeki “Ebû Lehebler”dir bunlar.

Uygarlaşmaya, medeniyetleşmeye karşı direnenlerdir, “ADİL DÜZEN”e geçmeyi önleyenlerdir.

*

“ADİL DÜZEN” nedir?

İnsanlığın “adalet ve barış” içinde birleşmesidir.

Bizim bir görevimiz de; insanların bir arada olmasını engelleyen ve hâlen dünyanın her tarafında uygulanmakta olan “gümrükler ve vizeler düzenini” ortadan kaldırmadır.

Bu zalim “gümrükler ve vizeler düzeni”ni kurdurup uygulatanlar kimlerdir?

Küresel sömürü sermayesi mensupları ile onların yeryüzündeki işbirlikçileridir.

Kendileri bütün insanları sömürsünler diye bu engelleri koymuşlardır.

Tüm insanlığın zavallı, aciz ve zalim yöneticileri de işte bu küfretmiş olanlara hizmet etmektedir. ‘Gümrükleri kaldırdım, vizeleri kaldırdım!’ diyen devlet yöneticileri bu engelleri ve setleri yıkmış olur.

 

 

***

 

 

 

 

Millî Görüş ve insanlık; nerden nereye?..

Reşat Nuri EROL

14.10.2010

Önce minik bir bilgi ve hatırlatma: Bu satırlar, Millî Görüş Lideri ile birlikte baş başa geçirilen iki saat sonrasında, o akşamın sabahında yazılmaktadır...

Sorulası ve üzerinde derin derin düşünülesi soru şudur:

İnsan “fert olarak” nerden nereye; insanlık “bir bütün olarak” nerden nereye; Müslümanlar “ümmet/topluluk olarak” nerden nereye; Türkiye “ülke ve devlet olarak” nerden nereye?..

Ve “Millî Görüş Hareketi” nerden nereye?..

Çok değil, birkaç asır öncesini hatırlayalım, dört-beş asır öncesi:

Müslümanlar ve İslâm âlemi Osmanlıların şahsında insan, devlet, “adalet”, düzen ve hükümranlık olarak zirvede...

Batı dünyası ise başta “zulüm” her yönüyle diplerde…

Sonra İslâm âleminde ve Müslümanlar arasında asırlara yayılan bir duraklama, gevşeme, gerileme ve çöküş…

Batı dünyasında ise özellikle Avrupa’da başlayan reform, Rönesans, aydınlanma, kalkınma…

Ve beş asır sonrasında, bugün yaşanmakta olan çağımız

Evet, çağımız

***

Çağımızda devran yeniden dönmekte, dönem değişmekte, nöbet değişikliği gerçekleşmekte; Batı dünyası zirveden aşağılara (hem de aşağıların aşağısına doğru) yuvarlanmaya başlamışken; Doğu, İslâm âlemi, Müslümanlar yeniden zirveye tırmanmaya başladılar...

-“Millî Görüş Hareketi” işte bu yeniden zirveye tırmanışın “adı”dır...

-“Millî Görüş Mensupları” insanlığın işte bu yeni hamlesinin “öncüleri”dir...

-“Necmettin Erbakan” da; sadece Türkiye değil, sadece İslâm dünyası değil, bütün insanlık için “yeni bir başlangıç, yeni bir umut, yeni bir hamle, yeni bir kurtuluş, yeni bir medeniyet projesi” olan bu hareketin yani “Millî Görüş Hareketinin Lideri”dir…

Bu harekette “evvelûn, sabikûn, mukarrabûn” olmak kolay değildir...

Olduktan sonra “sabır, sadakat, istikamet ve heyecanla” devam edebilmek de kolay değildir...

Nitekim, kırk yıllık Millî Görüş Hareketi tarihimize baktığımızda, dönem dönem yaşananları hatırladığımızda… Önce 1970’lerde MSP, sonra 1990’larda Refah Partisi (RP) ve şimdi de 2010’larda Saadet Partisi (SP) döneminde yaşadıklarımıza baktığımızda…

Önce 1970’lerde bırakanlar, “istifa” edip “tek tek” terk edenler, bir yerlere gidenler veya gidecek yer bulamayıp kaybolanlar şimdi nerelerdeler; bilen var mı?!.

Sonra 1990’ların sonunda-2000’lerin başında, hem de “Millî Görüş gömleğini çıkararak-Adil Düzen ceketini ise hiç giymeyerek” gidenler…

Batan Batı’nın (AB, ABD, IMF, Dünya Bankası, BM, NATO, BOP ve diğerleri, yani Siyonizm ve sömürü sermayesi) peşine takılanlar, iki cihanda da nereye doğru sürüklendiklerini ve ne yaptıklarını idrak edebiliyorlar mı?!.

***

Ve şimdi 2010’larda yani bu günlerde, bu haftalarda, bu aylarda; -hep “yazdığım” ve bugün de önemine binaen hatırlatma ihtiyacı hissettiğim- insanlığı “SOSYAL TUFAN”dan kurtaracak olan “MİLLÎ GÖRÜŞ-ADİL DÜZEN GEMİSİ”ni “tek tek veya toplu istifalarla terk edenler” ne yaptıklarının ve nereye gittiklerinin farkında mı?!.

İlginç olan şudur:

Millî Görüş Hareketi I. Hamle ve Şahlanışını MSP zamanında, II. Hamle ve Şahlanışını Refah Partisi zamanında gerçekleştirdi ama aynı dönemlerde de “istifaları, ayrılıkları, gömlek çıkarmaları ve yazamayacağım başka şeyleri” de yaşadı…

Ve şimdi:

Millî Görüş Hareketi III. Hamle ve Şahlanışına hazırlanırken; “istifa edenler, ayrılanlar, gemiyi terk edenler” acaba kimlere hizmet ettiklerinin farkında mı?!.

Millî Görüş Lideri ile yapılan uzun görüşmenin hemen ardından, bir köşe yazısına sığdığı kadarıyla, şimdilik düşünce ve duygularım bu kadar!

Devamı olur mu?

Bakacağız…

 

 

***

 

 

 

 

Millî Görüş(2): Gömleksiz olmaz, olamaz!

Reşat Nuri EROL

15.10.2010

Önceki yazımızın sonuna doğru bir yerinde ne demiştik?

İlginç olan şudur: Millî Görüş Hareketi I. Hamle ve Şahlanışını MSP (Millî Selâmet Partisi) zamanında, II. Hamle ve Şahlanışını RP (Refah Partisi) zamanında gerçekleştirdi ama aynı dönemlerde de “istifaları, ayrılıkları, ‘gömlek çıkarmaları’ ve ‘yazamayacağım’ başka şeyleri” de yaşadı…

‘Yazamayacağım’ çok şey var ama burada -beni çok etkileyen ve birkaç yıl özel emek verdiğim- sadece birini anmadan geçemeyeceğim:

RP İstanbul İl Başkanı olduğu dönemde yardımcılığını yaptığım “kişi”, meğer o yıllarda, başından beri “ADİL DÜZEN”e hep karşıymış(!), 15 ilim adamına(!) “ADİL DÜZEN” aleyhinde “raporlar” hazırlatıyormuş da haberimiz yokmuş!

(O sözde raporların küçük bir kısmı elimize geçti ve her satırına gerekli cevaplar yazıldı; ilgilenenlerin bilgisine.)

İşte o “kişi” sekiz yıldan beri Başbakan!

“ADİL DÜZEN”e başından beri hep karşı olan, harekete sırt çevirdiğinde ise “Millî Görüş” gömleğini çıkaran “kişi” başta olmak üzere, “onun peşinden gidenlere” tek soru:

-“Millî Görüş gömleği” ve “Adil Düzen ceketi” olmadan, bugüne kadar Türkiye’nin hangi ana sorununu çözdünüz; ya da “Millî Görüş gömleği ve Adil Düzen ceketi” olmadan sorunlara çare ve çözüm üretilebiliyor musunuz?..

***

Türkiye’nin dört ana sorununu bu vesileyle tekrar hatırlayalım:

1. İŞSİZLİK ve istihdam...

2. BORÇLAR: Dış ve iç borçlar...

3. MEDYA: Millî olmayan her türlü medya...

4. YARGI: Adalet, Anayasa ve Yargı Kurumları sorunları...

-“Millî Görüş gömleği” ve “Adil Düzen ceketi” olmadan, sekiz yıldan beri ülkemizin bu dört sorundan hangisi çözüldü; hangisi?..

“Türkiye’nin 100 Sorunu”nu buraya yazmıyorum, çünkü bir gazete köşe yazısına bu sorunların sadece isimleri bile sığmaz. Ama şu kadarını hatırlatayım: “TÜRKİYE’NİN 100 SORUNU VE 100 ÇÖZÜMÜ” araştırma ve çalışmamız hazırdır; ilgilenenlerin bilgisine…

Demek ki neymiş?

Gömleksiz olmazmış, olamazmış, olmuyormuş…

“Millî Görüş gömleği ve Adil Düzen ceketi” olmadan olmuyormuş.

***

Sözü Saadet’e, Saadet Partisi’ne getirmeye çalışıyorum…

Daha doğrusu “Millî Görüş Hareketi”nin I. ve II. Hamle ve Şahlanışlarını yaptığı “çıraklık” (MSP) ve “kalfalık” (RP) dönemlerinden sonra; tam da şimdiki “ustalık” döneminde, “III. Hamle ve Şahlanış” merhalesine gelmişken, “gemiyi tek tek veya topluca terk edenlere” getirmeye çalışıyorum…

Bakıyorum da; “onlar” da, yukarıda örnek olarak andığım ve anlattığım “kişi” ve “onun peşinden gidenler” gibi “Millî Görüş gömleği ve Adil Düzen ceketi” olmadan bu işlerin olabileceğini zannediyorlar!

Zavallılar, MSP zamanında gemiyi terk edenlerin nerede olduklarını biliyorlar mı; veya RP/FP sonrasında terk edenlerin “sözde başarılarına” ya da bana göre “başarısızlıklarına” mı özeniyorlar?!.

Sadece son iki yılı hatırlayalım:

“Millî Görüş” kavramını kerhen, adeta yabancı bir kelimeymiş gibi bazen andılar ama özünü ve ruhunu anlatmadan etrafında dolandılar; bu arada kendilerini güya “medeniyetçi” olarak lanse ederken, “ADİL DÜZEN” söylemini yani “ADİL DÜZEN MEDENİYET PROJESİ”ni ise tek bir defacık olsun ağızlarına bile almadılar!!!

Sonuç:

Bu işler “gömleksiz” olmaz; bu kış/kriz şartlarında “ceketsiz” hiç olmaz!

Yani “Millî Görüş gömleği ve Adil Düzen ceketi” olmadan kesinlikle hiçbir şey olmaz, olamaz!

Delil ve örnek mi istiyorsunuz:

İşte sekiz yıldan beri sözde iktidarda olanlar ve Türkiye’nin sorunları!

Kritik soru şu:

Yoksa siz de onları mı örnek alıyorsunuz?!.

 

 

***

 

 

 

 

Millî Görüş(3): Müjdeler olsun…

Reşat Nuri EROL

18.10.2010

Üstadım ile birlikte Erbakan Hocamıza yaptığımız ziyaretin ardından çok değil, sadece üç gün sonra; -görüşmeden edindiğim izlenimlere istinaden- “beklediğim müjdelerin ilk bölümünü” Erbakan Hocamız bugün (Cuma) açıklamış oldu...

Evet, “müjdelerin ilk bölümü” diyorum; çünkü kırkbir yıllık Erbakan Hocamı iyi tanıdığımı ve peyderpey “yeni müjdelerle” karşımıza çıkacağını çok iyi biliyordum...

Bu arada ‘yeni müjdeler’ de olacak...

Bundan önce yazdığım iki “Millî Görüş” yazımın devamı olan bugünkü yazımda, Erbakan Hocamızın müjdeli açıklamalarının sadece ‘ilk bölümü’ üzerinde duracağım:

Saadet Partimizin 17 Ekim günü yapılacak olan Olağanüstü Büyük Kongresi’nin büyük önemi ve mânâsı vardır. 20. asrın ilk yarısı 1. ve 2. Cihan Harpleri ile geçmiş, insanlık beklediği özlediği ‘saadet dünyası’nı bir türlü bulamamıştır. İkinci Cihan Harbi’nin arkasından ‘yeni bir dünya’ya kavuşmayı beklerken; 1945’de Yalta’da Roosevelt, Stalin ve Churchill’in bir araya gelerek ana hatlarını tespit ettikleri ‘yeni dünya’ saadet getireceğine; önce 45 yıl süreyle devam eden ‘soğuk harp’ ile; bilahare 1990’dan sonra da bugüne kadar 20 yıldan beri devam eden ‘20. Haçlı Seferi’ dönemiyle sadece insanlığın zulüm içerisinde kan ve gözyaşı ile ızdırap çekmesine sebep olmuştur. Bu gerçekler, insanlığın saadetinin ırkçı emperyalizmin eline bırakılamayacağını ispat için kâfi gerçeklerdir.

Irak savaşları, Çeçenistan, Keşmir, Bosna, Kosova, Afganistan ve dünyanın her yerinde Müslümanlara yapılan zulümler ile yaşadığımız ve en son Gazze (Filistin) olayları ile bütün açıklığıyla ortaya çıkan gerçekler insanlığın artık daha fazla vakit kaybetmeden ‘Yeni Bir Saadet Dünyası’na kavuşmasını zaruri kılmaktadır.

Yeni saadet dünyasını tarih boyunca olduğu gibi ancak Millî Görüş kurabilir. Bunun sebebi, “Millî Görüş”ün diğer bütün bâtıl görüşlerle temelde sahip olduğu 7 mühim farktır.

İşte “İLK MÜJDELER” olan 7 TEMEL SEBEP:

1- Maneviyatsız saadet olmaz.

2- “ADİL DÜZEN”siz saadet olmaz. Komünizm gibi faizci kapitalist nizam da çökmeye mahkumdur. Zorla yaşatmak dahi mümkün değildir. “ADİL DÜZEN” bir tercih değil, kurtuluşun tek çaresidir. Bir zorunluluktur.

3- Bizim medeniyetimiz diğerlerinden üstündür.

4- Saadet için bugünkü zulüm dünyası yerine; “Yeni Bir Dünya”nın, “Saadet Dünyası”nın kurulması kaçınılmazdır.

5- Bulunduğumuz tarihî dönüm noktasında: Türkiye, Avrupa kapısına zincirle bağlanmayacak ve İsrail’e vilayet olmayacak; Tarihteki şerefli yerini alacak.

6- “Millî Görüş” uyanıklıktır, işbirlikçilere destek olmaz.

7- Millî Görüşçüler güncel yanılgı hastalığına düşmemişlerdir.

“Yeni bir saadet dünyası”nın ancak “Millî Görüş” ile kurulabileceğinin diğer açık bir delili de, Adem(a.s)’dan beri var olan insanlık tarihidir.

“Millî Görüş” ile ilgili ilk yazımda dört-beş asırlık bir dönemi ele almış, devranın döndüğünü ve “yeni dönemde adaleti tesis etme ve dünyaya nizamat verme nöbetini” yeniden Müslümanların devralacağını anlatmıştım. Erbakan Hocamız özellikle son bir yüzyıllık dönemi özetledikten sonra; “İLK MÜJDELER” mesabesindeki TEMEL SEBEPLERİ bugünkü mübarek Cuma gününde açıklamış ve “müjdelemiş” oldu.

İlk yazımdaki bir bölümü tekrar hatırlamakta yarar var:

Çağımızda devran yeniden dönmekte, dönem değişmekte, nöbet değişikliği gerçekleşmekte; Batı dünyası zirveden aşağılara (hem de aşağıların aşağısına doğru) yuvarlanmaya başlamışken; Doğu, İslâm âlemi, Müslümanlar yeniden zirveye tırmanmaya başladılar...

Erbakan Hocamız bu mübarek Cuma gününde; işte bu yeniden uyanışın, yeniden dönüşün, yeniden varoluşun, yeryüzüne yeniden adaleti ve saadeti tesis etmenin ilk müjdelerini verdi.

Evet; MÜJDELER OLSUN…

Ama “yeni müjdeleri beklemeyi ve o müjdelerin gerçekleşmesinin gereklerini yapmayı” da sakın ihmal etmeyin!

Ve’s-SELÂM mea’d-duâ, duâ, DUÂ

 

 

***

 

 

 

 

Millî Görüş(4): Tek Yol ADİL DÜZEN

Reşat Nuri EROL

19.10.2010

Üçüncü ‘Millî Görüş(3): Müjdeler olsun’ yazım tevafuken iki gün gecikmeli çıktı.

Bugünkü (18.10.2010 Pazartesi) Millî Gazete’nin ilk sayfasını görünce, ‘iyi ki gecikmeli çıkmış’ diye düşündüm.

Çünkü yazımın ana teması ‘Müjdeler olsun’ muhtevalıydı ve Saadet Partisi Büyük Kongresi gerçekten de pek çok müjdeyi içeriyor, gazetemiz de bunları manşet, başlık, haber ve değerlendirmeleriyle detaylı bir şekilde bildiriyordu…

Millî Gazete’nin birinci sayfası ile orta sayfasındaki sadece başlıklara bakmak bile bu müjdeleri anlamaya yeterliydi: (Saadetliler) ‘Dünya Lideri’ni seçti: ERBAKAN

3. Şahlanış DönemiTek Çare MİLLÎ GÖRÜŞ

Ne Komünizm, Ne Kapitalizm; ADİL DÜZEN

Müjdeler olsun... Sevinin geliyoruz... Bereket geliyor... Biz canlı kuş istiyoruz

Bu ‘canlı kuş’ örneği çok önemli...

Erbakan Hocamız kendisini ziyaret ettiğimizde bu ‘canlı kuş-içi saman dolu kuş’ misalini anlatmış, o anda çok beğenmiş ve dinlerken; ‘keşke bu örneği kongrede de anlatsa’ diye düşünmüştüm...

Hocamız ve Genel Başkanımız Büyük Kongre’de de anlattı; artık siz de ‘canlı kuş-içi saman dolu kuş’ örneğini biliyorsunuz, duymayan ve bilmeyen herkese anlatmalısınız…

Bugünkü Millî Gazete’nin orta sayfasında çok önemli ve dikkat çekici başlık var; ben size ‘tekrar hatırlatmak için’ sadece üçünü seçtim:

GÖZLERİN YAŞARDIĞI AN…

Millî Görüş Erbakan ile 3. Büyük Şahlanışını Başlatıyor…

TEK YOL ‘ADİL DÜZEN’…

İnat edenlere bir şey demiyorum; inanan ve anlamak isteyenler için bu kadarı da yeter!

***

Artık ilk hedefimiz, Haziran 2011’de yapılacak olan milletvekili seçimleridir.

Erbakan Hocamızın tesbit ve ifadesiyle; 3. Şahlanışını başlatan Millî Görüş Hareketi ve Saadet Partisi için bu seçim sadece Türkiye değil, aynı zamanda bütün insanlık için bir ‘dönüm noktası’dır ve bu seçimlerde Saadet Partisi’nin iktidara gelmesinden başka kurtuluş çaresi yoktur.

İşte bu gerçeği ırkçı emperyalizm de çok iyi bildiği için aylardan beri, hattâ yıllardan beri kendi zulüm dünyasını devam ettirebilmek ve “ADİL DÜZEN”i engellemek için Türkiye’de kendi gayesi uğrunda kullanabileceği bir partinin iktidara gelmesi için elinden gelen bütün gayreti ile hazırlıklarını -bir kere daha- yapmaktadır.

Irkçı emperyalizm için tek hedef Saadet Partisi iktidarını engelleyebilmektir.

Bunu açıktan söylemez.

Fakat aklı fikri bundadır.

Bundan dolayı 5 hazırlık yapmıştır, hâlen de yapmaya devam etmektedir.

Bu hazırlıklar şunlardır:

1- Bu köşede her vesileyle hatırlattığım üzere, bütün basını ele geçirmiştir.

2- Bütün bankaları ele geçirmiştir.

3- Bütün millî büyük müesseseleri (özelleştirme ile veya başka şekillerde) ele geçirmiştir.

4- Muhafazakâr insanlar Saadet Partisi’ne değil, AKP’ye oy versinler diye AKP’ye maksatlı tavizler vermektedir.

5- Okşayarak yutma metodunu bütün gücüyle uygulamaktadır.

Irkçı emperyalizmin bu 5 koldan hazırlıklarına karşılık Millî Görüş de Saadet Partisi olarak 5 koldan mukabil hazırlıklarını yapmaktadır. Bu hazırlıklar şunlardır :

1- Şuurlanma.

2- Çelikleşme.

3- Üretim.

4- Milko hamlesi.

 5- Üçüncü Şahlanış. Heyecan...

İşte, Türkiye’yi ve bütün insanlığı ilgilendiren bu tarihî dönüm noktasında, 17 Ekim 2010 Saadet Partisi Büyük Kongresi öncesinde yaşanan olaylar ile bundan sonra yaşanacak gelişmelerin gerçek mânâsı budur.

***

Bugünkü yazımı, genç bir arkadaşımın mesajı ile bitirmek istiyorum:

“ELHAMDÜLİLLAH… Rabbime (c.c.) bize Hocamızın liderliğinde mücadelemize devam etmeyi ve O ustanın tezgahından geçmeyi nasip ettiği için sonsuz hamd-ü senalar olsun. İNŞAALLAH mücevherler, inciler, elmaslar çıkmış olan bu tezgâhtan geçerken büyük hizmetlerde bulunuruz.” Önder Sipahioğlu (Ekonomik Konular Çalışanı)

Bi’l-vesile SELÂM, HAMD, ŞÜKÜR ve duâ, duâ, DUÂ...

 

 

***

 

 

 

 

Millî Görüş(5): Görev başladı…

Reşat Nuri EROL

20.10.2010

Büyük Kongre’de görev verildi ve görev başladı…

Kritik soru şu: Ne görevi verildi, neler yapılacak?..

Bu kritik soru kadar bu sorunun cevabı da önemli.

Verilen görevi bir slogan, bir afiş, bir pankart cümlesinde özetlemek mümkün mü?

Bir önceki yazımda andığım slogan ve başlıklardan birini seçerek sorunun cevabını veriyorum:

Ne Komünizm, Ne Kapitalizm; ADİL DÜZEN...

Evet, komünizm yıkılıp gitti, kapitalizm can çekişiyor, çöküş aşamasına girmiş, yıkılmak üzere.

‘Sosyal Tufan’ hayatın ilmî, dinî, iktisadî ve siyasî olmak üzere her alanını ahtapot gibi sarmış, her şeyi yavaş yavaş yok ediyor.

Dünya ve bütün insanlık için sadece ‘kriz’ veya ‘krizler’ değil, “TUFAN!” seviyesinde ‘acil durum’ hâli ilân edilse yeridir.

Dünya ve insanlık bu durumda “çare ve çözüm” arıyor...

Millî Görüş Lideri ve Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, görevi devraldığının ilk gününde (dün), ‘şuurlanacağız, çelikleşeceğiz’ dedikten sonra, ‘Ne görev verildi?’ sorusunun cevabını verdi. Erbakan, kongrenin “Yaşanabilir Bir Türkiye, Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünya”nın kurulması görevini verdiğini anlattıktan sonra; “Bütün insanlığın saadeti için KAPİTALİZM çöktükten sonra bugün yerine ne konacak belli değil. Çünkü KOMÜNİZM gibi o da çökmeye mahkûmdur. Kongrede, bunların yerine konacak olan “ADİL DÜZEN”i kurma görevi verilmiştir. Konuşma görevi değil...” dedi.

***

Üçüncü Şahlanış Hamlesi yapılırken yapılması gereken hazırlıklar ve çalışmalar, bir önceki yazımızda birer kelimeyle hatırlatılmıştı: 1- Şuurlanma. 2- Çelikleşme. 3- Üretim. 4- Milko hamlesi. 5- Üçüncü Şahlanış; Heyecan...

Bunlarla ilgili bazı detayları, Hocamızın üslubuyla bir kere daha hatırlayalım:

1- ŞUURLANMA. Bütün Millî Görüşçüler, bütün partimiz mensupları bu olayları yaşayarak davamızı gerçek mânâsı ile anlamak ve bizim diğer 60 partiden bir tanesi olmadığımızı, ilk ve tek parti olduğumuzu daha iyi kavramak imkân ve fırsatını bulmuşlardır.

2- ÇELİKLEŞME. Bütün kadrolarımız davaya sapasağlam bağlı, şuurlu insanlardan meydana gelmek suretiyle çelikleşmiştir.

3- HEYECAN. Bu olayların arkasından bütün camiamız mensuplarına büyük bir canlılık ve heyecan gelmiştir. Herkes kendi öz parti ve inancına kavuşmuş olmanın ve temel esasların muhafazasının sevinci, huzuru ve memnuniyetini yaşamaktadır. Millî Görüş’ün seçimi kazanıp iktidar olmak hedefi ve görevi yanında; yeni muhteşem hizmetlerini yapabilmesi için de bu şuurlanmaya, çelikleşmeye, heyecan ve coşkuya ihtiyacı vardı.

Mimar Sinan Örneği: Nitekim Mimar Sinan; “çıraklık” dönemindeki Şehzadebaşı ve “kalfalık” dönemindeki Süleymaniye’den sonra, “ustalık” döneminde Selimiye’yi yaparken aynı şekilde yepyeni bir aşkla, şevkle ve heyecanla kollarını sıvamıştır.

Biz Millî Görüşçüler de; 70’li yıllardaki “çıraklık” dönemimizde (MSP), MC hükümetleri ile büyük hamleler yaptık...

1996’daki “kalfalık” döneminde en büyük parti (Refah Partisi) olarak efsanevi hizmetleri gerçekleştirdik...

Şimdi de Saadet Partisi ile “ustalık” dönemimiz için hazırlıklarımızı yapıyoruz...

Yeni muhteşem hizmetler bizi bekliyor...

***

Evet, Saadet Partisi’nin Büyük Kongre’sinde görev verildi ve görev başladı…

Görev yerine getirilirken gerçekleştirilecek hedefleri bir kere daha hatırlayalım:

- Yaşanabilir Türkiye,

- Yeniden Büyük Türkiye,

- Yeni Bir Dünya’nın kuruluşu,

- ADİL DÜNYA DÜZENİ’nin kurulması.

Yani;

- Ne Komünizm, Ne Kapitalizm; “ADİL DÜZEN”.

 

 

***

 

 

 

 

Millî Görüş(6): Şuurlandık, çelikleştik, geliyoruz…

Reşat Nuri EROL

23.10.2010

ERBAKAN sadece “önder”imiz değil, sadece “lider”imiz değil, sadece “başkan”ımız değildir; ERBAKAN aynı zamanda “Millî Görüş Hareketi”nin başından beri bizim “HOCA”mızdır.

Nitekim yaşamakta olduğumuz bu süreçte de hocalığını yapmaktadır.

Geriye dönüp baktığımda; 12 Eylül 1980 darbesi sonunda yurt dışına çıkmak zorunda kaldığımda, henüz seksenli yılların başında Hocamızın bu özelliğinin aynı zamanda uluslararası seviyede olduğunu bizzat yaşayarak öğrendim.

S. Arabistan’da yaşadığım yedi yıl boyunca, dünyanın her tarafından gelen Müslümanların “Necmüddîn Erbakan”ı nasıl “önder, lider, başkan ve hoca” olarak benimsediklerini bizzat yaşayarak gördüm.

Sırası ve yeri değil, yoksa bu konuda yazacak ve söyleyecek pek çok sözüm ve hatıralarım var. Sırası geldiğinde onlar da yazılır ve anlatılır inşaallah.

Ancak, bu vesileyle -bütün aklımla ve imanımla;- bilen bilmeyen, anlayan anlamayan, inanan inanmayan herkese söylemeden ve yazmadan geçemeyeceğim bir gerçek var:

Erbakan Hocamızın önderliğinde ve liderliğinde başlayan ve hâlen devam etmekte olan “Millî Görüş Hareketi”, daha sonra tarihteki yerini alacak ve yüzlerce, binlerce yıl sonra bile insanlık âlemi tarafından anılacaktır.

***

Bir önceki yazımda da vurgulayarak hatırlattığım üzere, Erbakan Hocamız ve Liderimiz ne diyor? “Ne Komünizm, Ne Kapitalizm; ADİL DÜZEN”.

- Dünyada ve Türkiye’de bunu söyleyen ikinci bir “LİDER” var mı?

“ADİL DÜZEN” sadece iki kelimelik basit bir söz değil, -her vesileyle hep hatırlattığım üzere- var olan “SOSYAL TUFAN”a karşı Türkiye’yi, dünyayı ve bütün insanlığı kurtaracak olan “III. BİN YIL MEDENİYETİ PROJESİ”dir.

Ey Millî Görüşçüler! Ve de Ey Millî Görüşe karşı olanlar!

Erbakan Hocamız “ADİL DÜZEN” derken, bizlere işte bunları anlatıp öğretiyor…

Sadece anlatıp öğretmekle kalmıyor; 84 yaşında önümüze düşüp “önderlik, liderlik, başkanlık” yapıyor, “HOCALIK” yapıyor!..

Bütün anlayanlara ve anlamayanlara soruyorum:

“GENÇ” olduğu iddia edilenlerden hangisi ERBAKAN’ın bu söylediklerini söyleyebiliyor veya yapabildiklerini yapabiliyor;

Hangisi, HANGİSİ?!.

***

Her neyse; onlar ne derlerse desinler, onlar “bilerek” veya “bilmeyerek” ne kadar karşı çıkarlarsa çıksınlar; biz Millî Görüşçüler işimize bakalım…

Doğru bildiğimiz yolda yol almaya bakalım…

Ve bu doğru yolda sağa-sola sapmadan yürürken; Hocamızın son olarak ne dediğine, bu sefer bizlere neler öğrettiğine bakalım:

“Bu hizmetleri yapmak için daha fazla ‘şuurlanmamız, çelikleşmemiz ve şahlanmamız’ gerekiyor.

İşte son olaylarla Allah’ın lutfu ile bu hamleler gerçekleşmiştir.

ŞUURLANDIK, ÇELİKLEŞTİK, GELİYORUZ...

17 Ekim 2010 Olağanüstü Büyük Kongremizin arkasından şuurlu, çelik gibi kadromuzla çok daha güçlenmiş olarak üretim, Milko hamlelerini ve şahlanışımızı gerçekleştireceğiz inşaallah...

Böylece Türkiye’miz ve bütün insanlığın kurtulması için beklenen muhteşem hizmetleri Allah’ın lutfuyla ifa edeceğiz...

Değişmeyen gerçekler şunlardır:

1- Saadete ancak Millî Görüşle erişilebilir.

2- Millî Görüş’ün bir tek partisi vardır, o da Saadet Partisi’dir.

3- Millî Görüş’ün temel esaslarını ve uygulama temel esaslarını muhafaza ana vazifemizdir. Çünkü saadete ancak bunlarla erişilebilir.

4- Yolumuz hakkı üstün tutan yoldur ve saadetin tek çaresidir.

5- Zafer inananlarındır ve zafer yakındır.

Onların dağları yerinden oynatacak kadar kuvvetli organizasyonları olsa dahi, biliniz ki Allah’ın dediği olur.

Siz Allah’ın yoluna ihlâsla hizmet ederseniz, Allah size yardım eder.

Ancak siz galip gelirsiniz, başka kimse galip gelemez.

El âkibetu li’l-müttekîn...”

Bi’l-vesile SELÂM, HAMD, ŞÜKÜR ve duâ, duâ, DUÂ...

 

 

***

 

 

 

 

Millî Görüş(7): İnanç var, her şey var!

Reşat Nuri EROL

24.10.2010

Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erakan, Saadet Partisi Genel Başkanı seçildiği Büyük Kongre öncesinde tarihî bir açıklama yapmıştı.

Bundan önce yazdığım altı yazı ile bu yedinci yazının temelini, işte o açıklama oluşturmaktadır.

Yedi yazı boyunca, Millî Görüş Liderimizin o açıklamalarını değerlendirmeye ve yorumlamaya çalıştım.

Bir nokta çok anlamlı ve dikkat çekiciydi:

Erbakan’ın 14 Ekim’de yaptığı açıklama, kendisinin Meclis’e ilk kez girdiği tarih olan 14 Ekim 1969 tarihinin 41. sene-i devriyesinde olması bakımından da derin bir anlam taşıyordu...

Erbakan’ın o açıklamasında iki başlık özellikle dikkat çekiyordu.

Birincisi:

“İnanç var, her şey var!”

İkincisi:

“Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir.”

‘İnanç’ ve ‘her şey’ ama ‘her şey’…

Son aylarda yaşananlar, son yıllarda yaşananlar…

Ve bu dünyada başlayıp ebediyete doğru uzanan mücadelemiz…

İşte; ‘her şeyin özeti’ bu değil mi, ‘hayatın her şeyi işte bu kadar’ değil mi?

***

Biz sözü yine Erbakan Hocamızın açıklamalarına bırakalım:

“Biz, kısa zamanda ufak oy oranlarından, en büyük oy oranlarına çıkmanın ustasıyız. Çünkü inancımız var.

“İnanç var, her şey var!”

3. Şahlanış başlamıştır. Yeniden iktidara geliyoruz inşallah...

“Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir.”

Tarihimizin altın sayfaları Millî Görüş’le yazılmıştır…

Allah hepimizi hidayete erdikten sonra dalâlete saptırmasın...

Ne mutlu sebatla, sabırla, sadakatle, ihlâsla, şuurla, Allah rızası yolunda çalışanlara. Birlikte rahmet vardır. Ayrılıkta azap vardır.”

***

“Ne yapacağız?

1) Camianın aydınlatılması.

2) Temel esaslara sımsıkı sarılınması.

3) Şuurlanma ve çelikleşme hamlelerinin gerçekleştirilmesi.

4) Asıl ana gaye göz önünde bulundurularak bütün gücüyle o istikamette çalışılması.

5) Dış güçlerin etkilerine karşı uyanık ve şuurlu olunması ve camianın uyarılması.

6) Sıratı müstakimden şaşmamak esastır.

Diğer partilere heves edilirse yavaş yavaş onlara benzenir, Millî Görüş’ten uzaklaşılır ve adım adım helâk olmaya gidilir. 40 yıllık denemeler bunu tekrar tekrar ispat etmiştir.

***

Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, tarihî açıklamalarını şöyle sonlandırmıştı: “17 Ekim 2010 Olağanüstü Büyük Kongremiz münasebetiyle yapmış olduğum bu açıklamaları sona erdirirken, Cenab-ı Hakk’a bize yaptığı sonsuz yardımlardan dolayı bir kere daha şükrediyorum. Kongremizin Türkiye ve insanlığın kurtuluşuna vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum. Bütün Millî Görüş camiasını gösterdikleri şuur, inanç, sabır, azim ve atılım heyecanından dolayı tebrik ediyorum. Hepinizi gelecek sene iktidar olmanın nasip olması duasıyla Allah’a emanet ediyorum. Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü.”

***

“İnanç var, her şey var!”ı, Necip Fazıl’ın mısraları ile noktalayalım:

“Sen bir devsin, yükü ağırdır devin,

Kalk ayağa dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed’im sevinin başlar yüksekte;

Ölsek de sevinin, eve dönsek de.

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte...

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir.

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir.”

 

 

***

 

 

 

 

Millî Görüş(8): Ne Komünizm, Ne Kapitalizm; ADİL DÜZEN

Reşat Nuri EROL

25.10.2010

Bu köşe ekonomi köşesi...

Sadece ‘ekonomi’ üzerinde durmak, yazmak, okumak ve değerlendirmeler yapmak hem size hem bana çoğu zaman sıkıcı gelebilir ama yapacak bir şey yok; ‘ekonomi’ hayatın dört temel gerçeğinden biri.

Diğerleri ‘ilim, din ve siyaset/yönetim’.

Bu dörtlü olmadan hayat olmuyor, bu dörtlü olmadan dünya dönmüyor!

Hele hele bu dörtlü arasında ahenk, uyum, denge ve adalet yoksa hiç dönmüyor!

Bunlardan herhangi biri olmadan diğeri veya diğerleri olmaz, olamaz; olmuyor...

İlimsiz din olmaz...

Dinsiz ekonomi olmaz...

Ekonomisiz siyaset/yönetim olmaz...

“İLİM” en başta olmak üzere hepsinin rehberi olmadan hiç olmaz!

Nitekim olmuyor, olmuyor; olamıyor…

***

KOMÜNİZM 20’inci yüzyılda ‘din’siz bir dünya hayatını döndürmeye çabaladı; başaramadı, yok olup gitti!

Yok olup gitmesine gitti ama insanlığa çok ağır bir bedel ödetti.

Komünist rejimleri idame ettirmek için yetmiş yılda kırk milyondan fazla insanın katledildiği rakamlarla ifade ediliyorsa; sadece bu bile çok ağır bir bedel değil midir?

Dinsiz komünizm diktatoryasının nasıl bir zulüm çarkı olduğunu, bir zamanlar komünizmle yönetilen bir ülkede (Yugoslavya) doğmuş biri olarak çok iyi biliyorum. Ben o komünist ülkede yaşadığım yıllarda çocuktum ama annem ve babam hayatta; zaman zaman bir araya geldiğimizde hâlâ yaşadıkları komünizm zulmü yıllarından hâtıralar anlatırlar…

Komünizmden kaçanlar… Bu topraklarda yani Türkiye’de yaşayan ve herhangi bir Balkan veya Kafkasya ülkesindeki komünizm zulmünden kaçarcasına hicret etmek zorunda kalmış milyonlarca aile var. Akrabalarınız, arkadaşlarınız, komşularınız, tanıdıklarınız…

***

KAPİTALİZM ise herkesin malumu!

Son cümlemi yazdıktan sonra neden ünlem(!) işareti koyduğum garibinize gidebilir ama gitmesin!

Çünkü gerçekten garip bir ülkede ve dünyanın garip bir döneminde yaşıyoruz!

Türkiye sekiz yıldan beri Muhafazakârlarca(!) -faiz meşrulaştırılarak, zina kanunlaştırılarak- kapitalistçe yönetiliyor!!!

Kapitalizmin ‘vahşi’ ve de ‘vampir’ olduğunu söyleyen ‘yeni birileri’ de onları taklit etmeye yelteniyor!!!

Kapitalizm komünizm öncesinde de vardı, hâlâ var!

Kapitalizm kötüydü ki komünizmi doğurdu ama komünizm yıkılıp gitti;

Kapitalizm hâlâ ayakta!!!

Kapitalizm kötü ama çağımız dünyası ve Türkiye hâlâ kapitalizm zulmü ile yönetiliyor!

Kapitalizm insanlığı krizden krize sürüklüyor ama kapitalizmden vazgeçen yok!

Kapitalizmin sebebiyet verdiği her türlü zulümleri her biriniz bizzat yaşamakta olduğunuz için sizlere kapitalizmi anlatmak abes geliyor; siz kapitalizmi çok iyi biliyorsunuz!

***

Komünizm dedik…

Kapitalizm dedik…

Kötülüklerini yazdık…

“ADİL DÜZEN” dememiz gerekiyordu…

“ADİL EKONOMİK DÜZEN” dememiz gerekiyordu…

Onları da dedik…

Bu arada dersimizi de çalıştık; hâlâ çalışıyoruz…

Yani; Komünizm ve Kapitalizmin alternatifini getirmemiz gerekiyordu…

“MİLLÎ GÖRÜŞ” Hareketi, 41 yıllık mücadelesinde işte bunu gerçekleştirmeyi başardı. Komünizm ve Kapitalizmin alternatifini getirdi:

“ADİL DÜZEN”.

Nitekim, bundan önce yazılan dördüncü ve beşinci yazılarımda önemli hatırlatmalar yaptım. Bana göre o yazılarda geçen vurucu ve çarpıcı cümle şuydu:

‘Ne Komünizm, Ne Kapitalizm; ADİL DÜZEN’.

Bu cümleyi ve sloganı söyledik ve yazdık. Erbakan’ın Genel Başkan olduğu gün dediği gibi; artık ‘KONUŞMA’ değil, söyleme değil, yazma değil, ‘KURMA’ zamanı, yapma zamanı, uygulama zamanı; “ADİL DÜZEN”i kurma zamanı!

‘Ne Komünizm, Ne Kapitalizm; ADİL DÜZEN’...

 

 

***

 

 

 

 

Millî Görüş(9): Kurmak ve uygulamak…

Reşat Nuri EROL

26.10.2010

Millî Görüş Hareketi’nin gazetesi Millî Gazete ilk çıktığı günden beri diyor ki:

“Hak Geldi Bâtıl Zâil Oldu.”

Bu cümleyi iyi anlayıp kavramak ve gereğini yapmak gerekiyor.

Öncelikle dikkat edilmesi ve öncelik verilmesi gereken nedir?

-HAKKIN GELMESİ!

Hakkın gelmesi gerçekleştirildikten sonrası kolay!

Hak gelirse bâtıl zâil olur; kendiliğinden zâil olur.

Çünkü bâtıl zaten zâil olmaya mahkumdur.

Söz konusu cümle Kur’an âyetidir ve âyetin devamı da yazdığım son cümledir; yani bâtılın yok olmaya mahkum olmasıdır.

Demek ki neymiş:

HAK gelince bâtıl yok olurmuş.

O halde bütün mesele, asıl mesele neymiş?

-HAKKIN GELMESİ!

HAKKIN gelmesi; kurulması, kurumsallaşması, yapılması, uygulanması, tatbik edilmesi, yaşanması ve yaşatılması…

***

Anlaşıldığı üzere, bundan önceki sekiz yazım, ağırlıklı olarak Millî Görüş Lideri Prof. Dr Necmettin Erbakan’ın, Saadet Partisi Olağanüstü Büyük Kongresi vesilesiyle, 14 Ekim’de yaptığı açıklamalar esas alınarak yazıldı.

Yaptığım aynı zamanda bir denemeydi; bundan sonra Millî Görüş mensuplarının, çalışanlarının, yazarlarının ve her türlü ilgililerinin de yapabileceği örnek bir deneme:

Millî Görüş Lideri’nin bu çok önemli ve tarihî açıklamasının bütününü bölüm bölüm değerlendirmek...

Bir-iki hafta boyunca söylenenleri gündemde tutmak...

Önemine binaen her gün bazı hatırlatmalarda bulunmak...

Ve yaptığım bu örnek çalışmada da görüldüğü üzere; her hafta ve her önemli vesilede, Millî Görüş Lideri ve Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın söylediklerini günlerce değerlendirip yorumlama ve sürekli olarak bütün araçları kullanarak gündemde tutma örneğini vermek…

Ama hepsinden daha da önemlisi:

Millî Görüş Liderimizin ne dediğini çok iyi anlamak, kavramak, idrak etmek, şuuruna ermek, çelikleşmek ve gereğini yapmak yani KURMAK, kurumsallaştırmak ve yapmak, uygulamak, UYGULAMAK…

***

Millî Görüş Lideri Necmettin Erbakan, “çıraklık” ve “kalfalık” dönemlerinde yapılanları hatırlattıktan sonra, üçüncü hamle ve şahlanışla başlayan bu yeni “USTALIK” döneminde çok önemli şeyler söyledi, söylüyor; bundan sonra da söyleyecek…

Kanaatim ve görüşüm odur ki; Türkiye’nin ve dünyanın içinde bulunduğu çıkmazlardan, krizlerden ve her türlü ilmî, dinî, iktisadî ve siyasî sorunlardan, yani “SOSYAL TUFAN”dan kurtulması için bu söylenenlere çok dikkat etmesi gerekiyor!

Dikkat etmek, çok dikkat etmek; iyi dinlemek, iyi anlamak, doğru anlamak ve artık yapmak, KURMAK, kurumsallaşmak ve yapmak, uygulamak, UYGULAMAK...

Bundan önce yazdığım sekiz yazıda benim için en dikkat edici cümle, dördüncü ve beşinci yazılarımda geçen ve sekizinci yazıma da başlık olan şu cümleydi:

‘Ne Komünizm, Ne Kapitalizm; ADİL DÜZEN’.

Millî Görüş Lideri Necmettin Erbakan’ın, “Saadet Partisi Genel Başkanı” seçildiği Olağanüstü Büyük Kongre’deki konuşmasında dediği gibi; artık konuşma ve slogan zamanı değil, kurma ve uygulama zamanı:

“Bütün insanlığın saadeti için KAPİTALİZM çöktükten sonra bugün yerine ne konacak belli değil. Çünkü KOMÜNİZM gibi o da çökmeye mahkûmdur. Kongrede, bunların yerine konacak olan “ADİL DÜZEN”i kurma görevi verilmiştir. Konuşma görevi değil...”

Yazımın ilk bölümündeki cümleyi tekrar hatırlayalım:

HAKKIN gelmesi; kurulması, kurumsallaşması, yapılması, uygulanması, tatbik edilmesi, yaşanması ve yaşatılması…

 

 

***

 

 

 

 

İŞSİZLİK(1): Halk işsiz ve aç!

27.10.2010

İşsizlik aldı başını gidiyor…

İşsizlik sorununun çözümü konusunda AK Parti iktidarı bir arpa boyu yol alamadı…

Özelleştirmelerle seksen yıllık birikimler sekiz yılda tarümar edildi, satılacak bir şey kalmadı; artık yollar, köprüler, barajlar, nehirler, limanlar satılacakmış veya satılıyormuş!!!

Sömürücü yabancı kaynak miktarı Eylül sonunda 117 milyar dolara çıkmış; 75 milyarı borsada, 33 milyarı hazine bonolarında, 10 milyarı mevduatta; yani tamamı FAİZDE!

İşsizlik sorununu çözecek “üretim”de tek kuruş yok; hepsi FAHİŞ FAİZDE!

Cari açık, bütçe açıkları, ithalat patlaması gibi konulara hiç girmiyorum…

Ekonomi genel olarak sade vatandaş için hiç de iç açıcı değil…

İşsizlik başta, ekonomik sorunları çözmek gerekiyor…

İktidardan ümidimi kestim; ümidim halkta…

İşimize bakalım, sorunu kendimiz çözelim.

***

Ortada temizlenmesi gereken bir pislik varsa, temizlersiniz. Bir evi temizlemeye başladığınız zaman birden temizleyemezsiniz; bir kenardan süpürmeye başlarsınız...

İşsizliği çözerken de, sorunu ülkenin yahut beldenin bütününde çözemezsiniz. İşe bir semtten başlanmalıdır. Kırda, köyde, kentte, taşrada bir sokaktan işe başlamalıyız...

-Semtteki bir müteşebbis “bir bakkal/market” açıyor, parasıyla mal alıyor ve satıyor.

-Başka bir vatandaş da sokakta “bir işyeri” kuruyor ve orada insanları çalıştırıyor.

-Semttekiler/sokaktakiler işyerinde para kazanıyor, bakkaldan alışveriş yapıyor.

-Köylerdekiler, taşralardakiler de çalışıp zirai mahsullerini üretiyorlar.

Bizim sokaktaki bakkalı/ minik marketi işletmeyen başka bir “müteşebbis” vatandaş da onların yani o köylülerin tarım mahsullerini alıyor ve götürüp pazarda ve bizim bakkalda satıyor. Böylece tarım ürünlerini satan köylü, köyünde bu sistemle kurduğumuz bakkaldan sanayi ürünlerini alarak yaşıyor. Kriz olmayan normal zamanlarda bu böyle devam ediyor...

***

SÖMÜRÜ SERMAYESİ boş durmuyor, “suni krizler” çıkarıyor; veya KAPİTALİZM kendiliğinden zaten hep “krizler” üretiyor…

TÜRKİYE de kapitalizmle ve sömürü sermayesinin direktifleriyle güya yönetiliyor; daha doğrusu sömürülüyor…

Yani; köyün, semtin, sokağın dışında, ülke içinde veya ülke dışında zaman zaman “KRİZ/LER” oluyor!..

Semtte, sokakta üretilen sanayi mamulleri satılmıyor…

Veya köylünün üretiği tarım ürünleri satılmıyor; tarım ve hayvancılık tamamen çökmüş durumda!..

Satılanlar da para etmiyor, üretim maliyetlerini bile karşılamıyor...

Semtteki, sokaktaki imalathane kapanıyor...

Köylerimizdeki tarlalar hacizde!..

Halk işsiz ve çaresiz!..

Üretim stop!

Halk bakkaldan alışveriş yapamıyor; bakkalı işleten de bakkalını kapatıyor.

Sonuç:

HALK İŞSİZ VE AÇ!  

***

İşte, bir ülkede “İŞSİZLİK VE KRİZ/LER” böyle başlar...

Bunu gidermek için devlet güya destek/ler veriyor...

Zoraki olarak işler güya ite kaka yürüyor...

DEVLET gittikçe borçlanıp batıyor...

Bunun sonu Osmanlılarda olduğu gibi yıkılmakla sonuçlanır.

Türkiye göz göre göre işte böyle yıkıma doğru sürükleniyor.

Bir ülke halkıyla birlikte işte böyle batırılıyor.

***

Merak etmeyin; çare ve çözüm var.

Çare ve çözümler gelecek yazılarda...

 

 

***

 

 

 

 

İŞSİZLİK(2): Semt işyerleri

Reşat Nuri EROL

28.10.2010

Ülkemizde uygulanmakta olan ve son sekiz yıldaki iktidar döneminde zerre kadar değişmeyen “faizli kapitalist sömürü düzeni”nde “İŞSİZLİK var, halk işsiz ve aç” dedik... Malum olduğu üzere; biz temel prensibimiz ve metodumuz gereği bir şeyi sadece “tesbit ve teşhis” etmekle iktifa etmez, sadece eleştirmekle yetinmeyiz.

Uyarı mahiyetindeki bu görevlerimizi yerine getirdikten sonra, bize göre “tedavi, çare, çözüm, alternatif” ne ise onu da apaçık ortaya koyarız.

O halde, madem bu ülkede “İŞSİZLİK var, halk işsiz ve aç” dedik; şimdi bize göre “ADİL EKONOMİK DÜZEN”de neler olur, “İşsizlik Sorunu Nasıl Çözülür” onları görelim.

***

Vakıflar Bankası faizsiz çalışan bir bankadır veya faizsiz çalışmalıdır.

Banka bir semtte üretim yapılacak bir “İŞYERİ” kuruyor, veya bir “Bakkal/Market” için gerekli tesisleri yaptırıyor.

“İşyeri”nde veya “Bakkal”da çalışacak kimseye bir lojman veriyor, bir binek, bir de nakliye arabasını satın alıyor.

Üretim yapılan bir işyeri…

Veya tüketim mallarının satıldığı bir işyeri…

Bunların tamamı ortalama 300 bin liraya mâl oluyor.

- Banka bunları, bakkalı işletecek kimseye “cirodan” kiraya veriyor

- Veya üretim yapacak usta başına veya mühendise “cirodan” kiraya veriyor...

***

Semtte, semt sakini olarak oturan ve çalışabilen ortalama 200 kişi vardır.

Bunlar üretim yapılan işyerinde çalışıyır ve semt bakkalında alışveriş yapıyor.

Bakkalda olmayan ve ihtiyaç görülen tüketim mallarını da yine o semtin bakkalı sipariş veriyor.

Semt sakinlerinin kişi başına aylık gelirleri ortalama bin liradır; yani 200 bin kiralık iş yapılıyor, satılıyor ve bakkaladan/marketten de 200 bin liralık alışveriş yapılıyor diyelim.

Banka bakkaldan ve işyerinden % 1 (yüzde bir) kira payı alıyor; yani 200 bin lira ciroya ayda 4 bin lira kira alıyor. Bunun toplamı senede 50 bin lira eder; yani yıllık % 25 (yüzde yirmibeş) gelir getiriyor demektir.

Semt sakinleri sadece % 2 (yüzde iki) ile katılıyorlar. Fert başına 20 TL düşmektedir. Saati beş liradan dört saat fazla çalışıyorlar demektir.

***

Banka bir şey yapıyor;

KİRA getiren tesislerin “HİSSE SENETLERİ”ni çıkarıp halka satıyor.

Böylece banka parasını geri çektiği gibi; semt sakinleri de artık bankaya “KİRA” da vermiyorlar, kendi semtlerindeki işyerlerinin sahibi oluyorlar.

Hayat normal olarak devam ediyor...

Anlattığımız bu durum, bugünkü durumdan daha iyidir.

Ama biz bu durumu şimdilik eşit kabul edelim. Yani; kriz olmadığı zaman, faizli kapitalizmin içinde yaşadığı gibi yaşandığını kabul edelim.

Kira vermeden, faiz vermeden yaşıyor. Bu onun kazancıdır. Ama asgari durumu ele alalım, kapitalizmdeki kadar yaşıyor kabul edelim.

İşte bu kadarcık iyileştirme bile muazzam bir iyileştirmedir.

Daha fazlası, daha iyisi ve daha güzeli gelecek yazıda…

***

SEMT, KÖY, SOKAK

“Semt” dedik; semti ve diğerlerini tanımlayalım.

-Yüz haneli topluluklara “semt” diyoruz.

-Tarım semtlerine ise “köy” denmektedir.

-Sanayi semtlerine de “sokak” denmektedir.

 

 

***

 

 

 

 

İŞSİZLİK(2): Semt işyerleri

Reşat Nuri EROL

28.10.2010

Ülkemizde uygulanmakta olan ve son sekiz yıldaki iktidar döneminde zerre kadar değişmeyen “faizli kapitalist sömürü düzeni”nde “İŞSİZLİK var, halk işsiz ve aç” dedik... Malum olduğu üzere; biz temel prensibimiz ve metodumuz gereği bir şeyi sadece “tesbit ve teşhis” etmekle iktifa etmez, sadece eleştirmekle yetinmeyiz.

Uyarı mahiyetindeki bu görevlerimizi yerine getirdikten sonra, bize göre “tedavi, çare, çözüm, alternatif” ne ise onu da apaçık ortaya koyarız.

O halde, madem bu ülkede “İŞSİZLİK var, halk işsiz ve aç” dedik; şimdi bize göre “ADİL EKONOMİK DÜZEN”de neler olur, “İşsizlik Sorunu Nasıl Çözülür” onları görelim.

***

Vakıflar Bankası faizsiz çalışan bir bankadır veya faizsiz çalışmalıdır.

Banka bir semtte üretim yapılacak bir “İŞYERİ” kuruyor, veya bir “Bakkal/Market” için gerekli tesisleri yaptırıyor.

“İşyeri”nde veya “Bakkal”da çalışacak kimseye bir lojman veriyor, bir binek, bir de nakliye arabasını satın alıyor.

Üretim yapılan bir işyeri…

Veya tüketim mallarının satıldığı bir işyeri…

Bunların tamamı ortalama 300 bin liraya mâl oluyor.

- Banka bunları, bakkalı işletecek kimseye “cirodan” kiraya veriyor

- Veya üretim yapacak usta başına veya mühendise “cirodan” kiraya veriyor...

***

Semtte, semt sakini olarak oturan ve çalışabilen ortalama 200 kişi vardır.

Bunlar üretim yapılan işyerinde çalışıyır ve semt bakkalında alışveriş yapıyor.

Bakkalda olmayan ve ihtiyaç görülen tüketim mallarını da yine o semtin bakkalı sipariş veriyor.

Semt sakinlerinin kişi başına aylık gelirleri ortalama bin liradır; yani 200 bin kiralık iş yapılıyor, satılıyor ve bakkaladan/marketten de 200 bin liralık alışveriş yapılıyor diyelim.

Banka bakkaldan ve işyerinden % 1 (yüzde bir) kira payı alıyor; yani 200 bin lira ciroya ayda 4 bin lira kira alıyor. Bunun toplamı senede 50 bin lira eder; yani yıllık % 25 (yüzde yirmibeş) gelir getiriyor demektir.

Semt sakinleri sadece % 2 (yüzde iki) ile katılıyorlar. Fert başına 20 TL düşmektedir. Saati beş liradan dört saat fazla çalışıyorlar demektir.

***

Banka bir şey yapıyor;

KİRA getiren tesislerin “HİSSE SENETLERİ”ni çıkarıp halka satıyor.

Böylece banka parasını geri çektiği gibi; semt sakinleri de artık bankaya “KİRA” da vermiyorlar, kendi semtlerindeki işyerlerinin sahibi oluyorlar.

Hayat normal olarak devam ediyor...

Anlattığımız bu durum, bugünkü durumdan daha iyidir.

Ama biz bu durumu şimdilik eşit kabul edelim. Yani; kriz olmadığı zaman, faizli kapitalizmin içinde yaşadığı gibi yaşandığını kabul edelim.

Kira vermeden, faiz vermeden yaşıyor. Bu onun kazancıdır. Ama asgari durumu ele alalım, kapitalizmdeki kadar yaşıyor kabul edelim.

İşte bu kadarcık iyileştirme bile muazzam bir iyileştirmedir.

Daha fazlası, daha iyisi ve daha güzeli gelecek yazıda…

***

SEMT, KÖY, SOKAK

“Semt” dedik; semti ve diğerlerini tanımlayalım.

-Yüz haneli topluluklara “semt” diyoruz.

-Tarım semtlerine ise “köy” denmektedir.

-Sanayi semtlerine de “sokak” denmektedir.

 

 

***

 

 

 

 

Yok olmadan UYANALIM!

Reşat Nuri EROL

30.10.2010

İktidar partisinin “muhafazakâr demokrasi” diye isimlendirdiği, kendine göre bir siyaseti vardır:

-İslâm düzeni olmaksızın; kendilerine göre anladıkları klasik dinî inançları serbest hâle getirmek, insanlara inançlarını yaşatma imkânlarını hazırlamak...

-Bazı alanlarda adalet olmasa da; kendi anlayışlarına göre adaleti tesis etmek, ülkemizin kalkınmasını, halkımızın her alanda refahını ve saadetini sağlamak...

-İçte ve dışta malum birileriyle gerginlik yapmadan; uzlaşarak, sabrederek hedefe ulaşmak, anti demokratik uygulamaları uzlaşarak ortadan kaldırmak...

-Millî Görüş gömleği olmasa da olur anlayışıyla; uluslararası platformlarda tarafsız olmak, herkesle iyi geçinmek, komşularla olan sorunları sıfırlamak…

İktidar partisince sekiz seneden beri uygulanmaya çalışılan siyaset budur.

-Ancak, sadece bu siyaset anlayışı ile ülke sorunları çözülememiştir.

-Ülke sorunları çözümsüz olarak var olmaya devam etmektedir.

Bu durum bizi ve halkı memnun eden bir durum değildir.

***

Türkiye’nin çözüm bekleyen dört ana sorununu her vesileyle hep hatırlatıyoruz: İŞSİZLİK, iç ve BORÇLAR, millî olmayan MEDYA ve bir türlü var olmayan etkin, saygın YARGI/ADALET.

(“Adalet Sarayları” inşa ediliyor ama Firavun sarayları gibi lüks binalarla “ADALET” gelmiyor! Bu kadar mahkeme binasına muhtaç olmak da ayrı bir “adaletsizlik” yani “zulüm” alâmeti; demek ki halkımız mahkeme saraylarında sürünüyor!)

AK Parti sekiz yıldan beri tek başına iktidarda ama yukarıda özetlediğimiz siyaset anlayışı ile Türkiye’nin ana sorunlarından hiçbiri çözümlenmiş değil.

Çözülmek bir yana; bu sorunlar maalesef giderek daha da büyümekte, kangrenleşmekte ve ülkeyi tamamen yıkılmaya doğru sürüklemektedir.

Çünkü sorunlar çözülmedikçe ekonomik, siyasi ve sosyal hastalıklar hâline dönüşmekte, çok yakın zamanda “sosyal patlamalara” sebebiyet verecek seviyelere doğru tırmanmaktadır.

Aklı başında olan, gören gözleri olan, işiten kulakları olan herkes çok iyi biliyor ki; “SOSYAL TUFAN” içindeyiz!

Yani…

-Bu siyaset İŞSİZLİK sorununu çözmüyor...

-Bu siyaset PKK ve terör sorununu çözmüyor...

-Bu siyaset rüşveti ve ahlâksızlığı ortadan kaldırmıyor...

-AK Parti’nin siyaseti başörtüsü vs. zulümlerini yok etmiyor...

Adında “ADALET” kelimesi olan sekiz yıllık iktidar partisinin hükümet olduğu dönemde, pek çok alandaki “zulümler” ve “çözümsüzlükler” aynen devam ediyor…

Demek ki, sadece isimle veya lafla “adalet ve kalkınma” olmuyormuş. Ağır bir bedel ödedik ama karşılığında AKP gibi bir siyasi anlayış ve zihniyetle olamayacağını öğrendik!

*

Bu durumda ne yapılmalıdır?

“ADİL DÜZEN” getirilmezse sorunlar çözülmez, çözülemez...

Gittikçe kötüye giden duruma dur diyebilmek ancak “ADİL DÜZEN” ile mümkündür; “ADİL EKONOMİK DÜZEN” ile mümkündür...

“ADİL DÜZEN” gelmedikçe, “ADİL EKONOMİK DÜZEN” gelmedikçe; uyuşturucu ilaçlarla ağrı kesilir, yapılan zulümlerin acısı dindirilir ama her türlü hastalıklar şiddetlerini giderek artırır...

Artırır, artırır, artırır ve bir gün topyekün bütün ülkeyi batırır!

Batmak istemiyorsak bir an önce uyanalım…

Derin uykudan, gafletten uyanalım…

Yok olmadan UYANALIM!..

 

 

***

 

 

 

 

Katmerli sömürülüyoruz!

Reşat Nuri EROL

31.10.2010

İş hayatında veya normal hayatta öyle işler vardır ki, tek başına yapılmaları mümkün değildir. Mutlaka yardımlaşma gerekir. Bir masayı tek başınıza kaldıramazsınız. Kestiğiniz ağaçları tek başınıza kaldırıp götüremezsiniz. Bunun için karşılıklı yardımlaşma gerekir.

Bir adada yaşayan iki kişi anlaşıyor. Biri diğerine yardım ediyor. Biri bir gün 3 saat yardım ettiyse, diğeri de başka bir gün ona 3 saat yardım ediyor. Bunun için ilk çalıştıran kimse diğerine bir gün borçlu olduğuna dair bir “belge” veriyor. Sonra çalıştıran yeni belge tanzim etmiyor, önceden aldığı “belge”yi iade ediyor. Sonra birincisi tekrar yardım ettiğinde aynı “belge”yi veriyor. Böylece “belge” ikisi arasında gidip geliyor.

Şimdi, diyelim ki “belge”nin üzerinde ad yazılı değil, kimin önce çalıştırıp verdiği belli değil. Sonunda “belge” ikincisinin elinde kaldığı takdirde, ikinci bir gün veya o kadar saat birinciye bedava çalışmış olur.

Bir adım daha atalım:

Bu iki kişi arasında olan “belge/para” çok kişi arasında olabilir. Adada on kişi varsa, biri on kişiyi de çalıştırıyor ve onlara on kadar “belge”yi dağıtıyor. Adadakiler artık birbirlerini çalıştırdıkları zaman o “belgeleri” verip alıyorlar. Kimse ilk çalıştırana gidip sen de çalış demiyor. Böylece ilk çalıştıran on kişiyi böyle çalıştırıyor.

***

İşte, dünyada tedavülde olan “karşılıksız dolarlar”ın anlamı budur.

Durum aynen yukarıda anlattığımız örnekte olduğu gibidir.

İşte bu şekilde sömürüldükçe sömürülüyoruz…

***

Karşılığı olmayan doları ilk çıkaran bizden alın terimizi yani emeğimizi alıyor ama sonra o bize bir şey vermiyor! Biz onun verdiği o kâğıt parçası ile aramızda alıp veriyoruz. O ise bizi kandırmış olmanın zevkiyle karşıdan bize bakıp kıs kıs gülüyor…

İş bu kadarla kalsa yine iyi...

Başlangıçta bizi sadece bir kereliğine bedava çalıştırmış olmuyor.

Bir de üstüne üstlük, karşılığı olmayan o kâğıt parçasını bize “FAİZ” ile veriyor!

Biz onun boş kâğıdına önce alın terimizi yani emeğimizi veriyor, bir de faiz ödüyoruz! Yani bizden istediklerini “katmerli” olarak karşılıksız alıyor!

Böylece sömürü katmerleşerek ve katlanarak devam ediyor...

Ama karşı tarafın sömürüsüne bu da yetmiyor...

Sömürü başkalaşıp devam ediyor…

Durmadan karşılıksız kâğıt para çıkararak “ENFLASYON” yapıyor...

Cebimizdeki paraları çalıyor, sabah uyandığımızda cüzdanımız eksiliyor! .

O ise enflasyondan yararlanarak durmadan yeni paralar çıkardıkça çıkarıyor!

***

Başka bir şey daha yapıyor:

Dolar çıkarmıyor, dolara kote edilmiş TL çıkartıyor; Türkiye yeni para basınca, ona karşılık olan doları Merkez Bankası’na koyuyor!

Böylece biz sadece dolar kullanmış oluyoruz!

Sonra Türk Lirası’nı batırıyor, sıfırları attırıyor, yeni para ürettiriyor.

O da dolara kote edilmiş olduğu için biz yeni parayı çıkardığımızda aslında doları çıkarmış oluyoruz!

Bunu yapan hükümet, maliye bakanı veya sözde iktidar, bu yaptığını bize “ekonomik başarı” diye yutturuyor!

Yani;

Birileri karşılıksız kâğıt parçası para basıyor ve bizden karşılığını alıyor; emeğimizi alıyor/çalıyor, fahiş faiz alıyor, enflasyonla bizi soyuyor, ulusal paramızı IMF ile kendisine kote ettiriyor ve bizim çıkardığımız yeni TL’ler sadece ona hizmet ediyor.

Demek ki, doları kullandığımızda, Merkez Bankası dolar alıp sattığında, sömürülmeye devam ediyoruz demektir.

Hep sömürüldük…

Hâlâ katmerli bir şekilde sömürülüyoruz…

Son sekiz-on yılda da değişen bir şey yok; daha çok sömürülüyoruz…

Hem de katmerli bir şekilde sömürülüyoruz…

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2010 Yazıları
1-2010 Ocak
749 Okunma
2-2010 Şubat
605 Okunma
3-2010 Mart
681 Okunma
4-2010 Nisan
760 Okunma
5-2010 Mayıs
599 Okunma
6-2010 Haziran
662 Okunma
7-2010 Temmuz
595 Okunma
8-2010 Ağustos
725 Okunma
9-2010 Eylül
627 Okunma
10-2010 Ekim
596 Okunma
11-2010 Kasım
649 Okunma
12-2010 Aralık
710 Okunma