Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2010 Yazıları
2010 1.Baskı
681 Okunma
ASPxHyperLink

2010 Mart
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri EROL
resaterol@akevler.org

 

MART 2010

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Kusura bakma, IMFci/FAİZciyim!’

Reşat Nuri EROL

01.03.2010

ASKON Genel Kurulu toplantısında, başlangıçta sevindim; sonra üzüldüm…

Ertesi gün gazetelere ve haber sitelerine baktığımda daha çok üzüldüm…

Sevindim, çünkü iki parti liderimiz toplantıda bir araya gelmişlerdi

Gelişmeleri dikkatle izliyor, düşünüyor ve ilk yazı başlığımı ‘Bir Toplantı, İki Lider’ diye tasarlıyordum…

Numan Bey -bilahare detaylarını vereceğim- önemli mesajlar içeren yapıcı bir konuşma yaptı…

Tayyip Bey ise o yapıcı mesajlara alıp değerlendireceğine, en ‘gıcık’ olduğum IMF meselesine yöneldi ve ‘Kusura bakma Numan Bey kardeşim, dünya küresel... Ekonomiyi sadece Türkiye ölçeğinde düşünemeyiz... IMF dediniz...’

IMF!.. IMF!.. IMF!..

FAİZ!.. FAİZ!.. FAİZ!..

Ben işte tam da bu noktadan sonra koptum, not almaktan vazgeçtim, ‘Başbakan yine büyüklere masallar anlatmaya başladı!’ diye not ettim ve not defterimi kapattım…

Konuşmaların bitmesini ve ASKON tarafından yazdıklarıma ve yaptıklarıma istinaden bendenize layık görülen ‘Komisyon Özel Ödülü’nü hem de bizzat başbakanın elinden almak için sabırla beklemeye başladım…

Başbakanın konuşması bitince ödülümü aldım...

Ödülümü alırken başbakana iletmem gereken mesajı şifahi olarak söyledikten sonra, yazılı küçük bir not olarak da takdim ettim…

***

Saatlerce süren ve kanaatimce çok önemli mesajların verildiği toplantıdaki konuşmalar bazı gazete ve haber sitelerinde kısaca geçiştirildi…

Sadece IMF polemiği öne çıkarıldı…

Haber başlığı ve kısa detay aynen şöyle:

Erdoğan’dan Kurtulmuş’a: Kusura bakma kardeşim!

Anadolu Aslanları İşadamları Derneği’nin (ASKON) dün yapılan genel kurulu Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında IMF diyaloguna sahne oldu…

‘Marufun Egemenliği’ ana temalı genel kurulda önce kürsüye çıkan Kurtulmuş, IMF’yi ve hükümetin ekonomi politikalarını eleştirdi. “Sayın Başbakan’a ricamızdır. IMF ile anlaşmayın. Millet sizden bunu bekliyor” diyen Kurtulmuş, ekonominin dinamiklerinin, zengini daha zengin hâle getirdiğini, buna karşı fakiri daha da fakirleştirdiğini kaydetti.

Kürsüye gelen Başbakan Erdoğan ise; “Kusura bakma Numan Bey kardeşim, dünya küresel. Ekonomiyi sadece Türkiye ölçeğinde düşünemeyiz. IMF dediniz... İşimize gelmezse yine imzalamayız, evet. Ama IMF’den korkmanın, kaçmanın manası ne? Eğer en iyi krediyi IMF’den alabiliyorsam ondan bunu alırım. Hiç de çekinmem. Ve siyaseten IMF yön vermeye kalkarsa, kusura bakma, bizim yolumuz burada ayrılır, deriz. Bugüne kadar bunu yaptık.” dedi.

Yani;

Ey vatandaş!

Kusura bakma, ben/biz IMF’ciyiz, ben/biz FAİZCİYİZ!

***

‘Marufun Egemenliği’ ana temalı toplantının açış konuşmasını ASKON Genel Başkanı Mustafa Koca yaptı ve çok önemli mesajlar verdi…

Genel Kurul’da konuşan Saadet Lideri Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, Türkiye ekonomisinin durumu ve siyasal yapısı üzerine dikkat çekici analizler yaptı...

Türkiye ekonomisinde bakış açısı ve model yanlışlığı olduğuna işaret etti, 2000 yılından bu yana uygulanan IMF destekli modelin ülke ekonomisini iflas noktasına getirdiğini söyledi... Bu konular üzerinde ayrıca duracağım…

Soranlara ve merak edenlere: ASKON’un “İletişim Ödülleri” Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından verildi. Ödül alan gazeteciler: Perihan Çakıroğlu (Bugün), Turhan Bozkurt (Zaman), İbrahim Kahveci (Yeni Şafak), Volkan Özsoy (Dünya), Mustafa Uzun (Vakit), Hacer Gemici (HaberTürk), Vahap Munyar (Hürriyet), Servet Yıldırım (CNBC-E), Hüseyin Özay (Star) ve Reşat Nuri Erol (Millî Gazete).

 

 

***

 

 

 

 

KOBİ’ler… Faizler… Faizsiz krediler…

Reşat Nuri EROL

02.03.2009

ASKON Genel Kurulu’nda konuşmalar başladı…

‘Marufun Egemenliği’ ana temalı toplantının açış konuşmasını ASKON Genel Başkanı Mustafa Koca yaptı, önemli mesajlar verdi: Kriz

Amerika; Amerika’da başlayan kriz

Avrupa; Avrupa’ya sıçraya kriz ve batma noktasına gelen AB ülkeleri…

‘Serbest piyasa’ mı, ‘serkeş piyasa’ mı?..

AVM’ler ve bakkallar…

İşsizlik

Sivil Anayasa

Ve ‘FAİZSİZ’ krediler, ‘FAİZSİZ’ ekonomi

Avrupa yani AB ile ilgili büyük endişeler ve vurgu yapılan altı çizilesi cümleler; EURO bu savaşta büyük yenilgiye uğrayabilir

Ülkenin çok yönlü gelişmesine katkı veren, vergi ödeyen, askerlik yapan, reel sektörde bizatihi ter dökenlerin temsilcisi olarak, ilgili herkese haykırış: Artık milletin önüne engel çıkartmaktan vazgeçin… Birikimlerimiz heder olmasın… Bu millete yazık etmeyin… Artık sürprizler yaşamak istemiyoruz… Lütfen herkes kendi işine baksın…

Bilmek gerekir ki, bu millet su getirenle testiyi kıranları ayıracak bilgeliğe sahip…

Tüm saldırılara karşı en iyi tedbir: Direnç noktalarını tahkim etmek… Yani, maddî ve manevî değerlerimize sahip çıkalım ve bu yolda bir birlik ve beraberlik becerisi ortaya koyalım… Buna tüm kurumlar, sivil toplum kuruluşları ve siyasiler de katılsın…

***

Makro tabloda görülen olumsuzluklar:

- İŞSİZLİK yükselmiş, BORÇLANMA önemli oranda artmış…

- Büyüme eksilerde, doğal olarak BÜTÇE AÇIĞI yukarılara fırlamış…

- Bankaların talihsiz tutumları tüm reel sektörün not defterine kaydedilmiş…

- Çok ciddi miktarda işyeri kapanmış, nakit akış dengeleri bozulan çok sayıda firma sıkıntıda…

***

KOBİ’ler korunmalı… Yok olmalarının doğal seleksiyon olduğunu kabul etmek mümkün değil… KOBİ’ler ülkemizin bel kemiği olmaya devam edecek; etmeli…

Olumsuz etkileri ülkemizdeki her sektöre bir şekilde uzanan küresel düzeyde vahşi bir kapitalizm hüküm sürmekte ve asla namuslu falan değil…

Şehirlerin ortalarına yerleşmiş sayısız AVM’ler yapısal tahribatlara sebep olmakta, ‘serbest piyasa’ maalesef ‘serkeş piyasa’ya dönüşmekte, ülkemizin üretim yeteneğini alıp götürmekte… Çılgın ve büyük sömürücü sermayeler her AVM’de aynı markalarla yer kapmakta ve yerel küçüklere fırsat vermemekte… Bu kadar büyük sermayelere karşı ‘bakkal’ normunda kalan KOBİ’ler kendi güçleriyle gerekli mücadeleyi verememekte…

***

Reel sektördeki fotoğraf: 2009 yılının ilk yarısında tüm şirketler küçülme yaşamış…

Ancak ikinci yarısında küçükler yüzde 0,9 oranında olsa da küçülmeye devam ederken, büyükler yüzde 48 oranında büyümüş!..

Oysa istihdamın yükünü hâlâ küçükler çekmeye devam etmekte…

Tablo şöyle: KOBİ’ler işletme sayısının yüzde 99’unu işgal ederken, yatırım payının yüzde 6.5 kadarını alıyor; ancak, istihdama katkıları yüzde 46, üretim payları ise yüzde 38 ve bu görüntüleri ile her türlü desteği hak ederlerken, kredilerden aldıkları pay sadece yüzde 4!!!

İşte bu sebeplerden dolayı ‘KOBİ Garanti Fonu’nun engelleri çözülmeli ve KOBİ’ler finansla/krediyle daha rahat buluşabilmeli; hem de ‘FAİZSİZ’ olarak…

İŞSİZLİĞİ yüzde 13’lerden aşağıya çok rahat bir şekilde çekemiyoruz…

Neden?..

Çünkü büyüme dönemlerinde yakaladığımız katma değeri, ‘borç sarmalı’ yüzünden ‘yüksek FAİZ bedeli’ olarak dışarıya ödüyoruz da ondan…

Bu önemli handikapımızı kökten çözeceğimiz günleri hasretle bekliyoruz…

Yılına göre bütçenin dörtte birini, beşte birini sadece FAİZLERE VERMEK gerçekten çok acıtıcı…

 

 

***

 

 

 

 

Adalet... Medeniyet… IMF ve FAİZ…

Reşat Nuri EROL

03.03.2010

ASKON VI. Genel Kurulu’nda konuşan Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, toplantıda “Marufun Egemenliği” ana temasının kullanılmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi... Evrensel doğru anlamına gelen “maruf”, Hz. Adem’den beri tüm insanlığın peşinden koştuğu değerleri ihtiva etmekte... Bunun toplumsal hayatta ve siyasette karşılığı üç kelimede özetlenmekte: ADALET, ÖZGÜRLK ve REFAH…

Adil bir toplumda yer almak… Ortak değerleri çoğaltmak… Yeryüzünü adaletle şenlendirmek… Emeğin yüceltilmesi… Haksızlığa karşı mücadele… Adil bir toplumda yaşamak; herkesin kendi hayatında özgürce yaşaması ve herkesin refahtan pay alabileceği bir ‘sistem’in, bir ‘düzen’in kurulması... Bu anlamda ortak değerler üzerindeki mücadelemizi çoğalttıkça, yeryüzünün de bir barış ve esenlik yurdu olmasını temin edeceğiz…

Yeni krizler bizi bekliyor; su krizi, gıda krizi vs.. vs… Kriz bir ‘medeniyet krizi’dir… İlmen bu krizlerin çözümü mümkün değil, çare yeni bir medeniyet… Yaşadığımız krizler keşke sadece ‘finansal kriz’ veya ‘siyasal krizler’den ibaret kalsaydı... İnsanlığın karşı karşıya olduğu ve bir müddet daha devam edeceği görülen bu krizler esas itibarıyla bir ‘medeniyet krizi’dir, ‘uygarlık krizi’dir... Son üç asırdır tüm kurum ve kuruluşlarıyla dünyaya egemen olan düşünce bir ‘medeniyet krizi’nin habercisi...

Kapitalizm ‘vahşi kapitalizm’den ‘vampir kapitalizm’e evrilmiş… Gelir dağılımı adaletsizliği var… Küresel adalet, küresel erdem ve kendi kalkınma ihtiyacı… Önümüzdeki dönemde ‘küresel adaletsizliğe’ karşı ‘küresel adalet’i talep edenlerin, ‘soysuzlaşma’ya karşı ‘küresel erdem’i savunanların, ‘küresel kültür emperyalizmi’ne karşı ‘kendi değerlerini savunan, kendi değerleri üzerinde yükselmek isteyenler’in dünyanın her tarafında sesleri daha gür çıkacak... Bu tablo içinde ‘yeni medeniyet değerleri’ni yükseltecek ülkelerin başında TÜRKİYE geliyor... Bu moral ve fikir gücü bizde var... Dünyanın bizlere dayattığı şeylere mahkûm olmayalım…

IMF ile ilişkiler… Bu konuda ve bu vesileyle yazdığım ilk yazıda (01.03.2010) da vurguladığım üzere; bu mesele benim için çok önemlidir ve Merkez Bankası ile kamu bankaları olan “hükümet” ne diye karşılığı olmayan “kâğıt para”yı başkalarından alır da kendisi basmaz, bir türlü anlamam… Bu kâğıt parçalarını ‘BORÇ’ olarak alıp üstüne üstlük bir de ‘FAİZ’ ödemek akıl kârı mıdır?!.

Nitekim ASKON toplantısında Numan Kurtulmuş da Türkiye ekonomisinde ‘bakış açısı’ ve ‘model yanlışlığı’ olduğuna işaret etti… 2000 yılından bu yana uygulanan IMF destekli model ülke ekonomisini iflas noktasına getirdi… Bu programla birlikte Türkiye’de tarım nüfusu hızla düşürüldü… ‘Talep enflasyonunu önlüyoruz’ adı altında milletin alım gücü azaltıldı… Özelleştirmeler ile çok önemli kamu yatırımları satıldı… Bankacılık sektörü yabancıların denetimine geçti… Büyük özel sektör yabancılaştırıldı… Türkiye’de tezgâh dağıldı… İşsizlik ve yoksulluk arttı…

Kurtulmuş, Türkiye’nin acilen IMF’den kurtulması gerektiğine dikkat çektikten sonra, başbakana hitaben ‘Sayın Başbakanımıza buradan seslenmek istiyorum’ dedi ve devam etti: Bir süredir IMF ile anlaşma imzalamıyoruz. Kıyamet kopmuyor. Ben buradan kendisinden rica ediyorum, lütfen IMF ile stand by anlaşmasını imzalamayın. IMF dünyanın bir gerçeği, doğru, ama IMF kendi pusulasını bile şaşırmış, kendi rotasını kaybetmiş. Dünyada insanları daha da yoksullaştıran, dünyada açlığı ve yoksulluğu ortaya çıkaran dünyanın bir gerçeği... Bunu ben söylemiyorum, IMF Başkanı Mr. Kahn söylüyor ve diyor ki: ‘IMF olarak bazı ülkelerde öyle programlar uyguluyoruz ki, tezgâhın dağılmasına sebep oluyoruz.’

Bugünkü yazımı bir okuyucunun minik değerlendirmesi ile sonlandırmak istiyorum:

Sekiz yıldır değişen hiçbir şey yok, yine ülkenin en büyük gider kalemi ‘FAİZ’dir.

Evet, IMF!.. IMF!.. IMF!..

Yani FAİZ!.. FAİZ!.. FAİZ!..

 

 

***

 

 

 

 

Adalet.. Refah.. Özgürlük…

Reşat Nuri EROL

04.03.2010

Numan Kurtulmuş ASKON toplantısında neyi hatırlatıyor?

Davos toplantılarını en ince ayrıntısına kadar takip ettiklerini ifade ettikten sonra, Davos’ta toplanan dünyanın egemenlerinin de sıkıntıda olduklarını hatırlatıyor…

Davos’ta toplananlar ne diyor?

Dünyadaki tezler/imiz yürümüyor… Kapitalizm yürümüyor... Acaba dünyadaki sömürümüzü sürdürebilmek ve vahşi kapitalizmi devam ettirmek için bu tezleri nasıl formatlayabiliriz, nasıl yeni bir formül bulabiliriz?..

Bunu tartışıyorlar; kendilerince bu çıkmazlarına çare ve çözüm arıyorlar...

Bu tartışmalar, Davos’a katılma sevdası ve problemi olanlara ithaf olunur...

Davos’çular kimdi, neydi, ne yapıyorlardı, dünyayı ve insanlığı ne hâle getirdiler?

Numan Kurtulmuş işte bu duruma açıklık getiriyor…

Temelde hakkaniyet duygusuna sahip olmayan, paylaşma duygusu olmayan, iktisadi olarak insanlığı sömürmeyi gelişmenin iktisadi formülü olarak kabul eden ve asla hiçbir şekilde dayanışma, paylaşma duyguları içinde olmayan, dünyaya temerküz duygusu içinde bakan, dünyanın yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle oluşturmuş olduğu paradigmalarla, kurduğu uygarlıklarla, kurduğu tezlerle gelinecek nokta burasıydı…

Onun için buraya geldik...

Bu ‘krizler’ buzdağının görünen kısmı...

Bu ‘krizler’in altında son derece derin, son derece büyük, köklü ‘krizler’ var…

Mevcut paradigmalarla bu ‘krizleri çözme’nin ilmen imkanı yok... Dolayısıyla yerkürede ‘yeni bir ses’e, ‘yeni bir medeniyet’e, ‘yeni bir insan tipi’ne ihtiyaç var...

Çünkü:

1970’lerle başlayan bu süreç…

1980’lerde küreselleşme ve yüksek teknolojiyle birlikte modern kapitalizm ‘vahşi kapitalizm’den ‘vampir kapitalizm’e doğru evrimleşmiş...

1990’dan sonra dünyaya tek başına hakim olan ‘vampir kapitalizm’ bütün küresel paradigmalarını ortaya koymuş...

1990’lardan itibaren rakibi kalmamış olan, bütün gücüyle dünyaya abanan bu gücün bizi getirdiği nokta ortada... İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar ‘gelir adaletsizliği’ var, ‘açlık ve sefalet’ insanlığın ortak kaderi hâline gelmiş…

***

İşte, insanlık açısından tam da gelinen bu noktada ‘çare ve çözümler’ gerekiyor...

Saadet Lideri Numan Kurtulmuş ‘çare ve çözümler’ olarak neleri hatırlatmış?

Özellikle ‘Marufun Egemenliği’ sloganının ve ana temasının kullanılması ile ilgili çok önemli detayları dile getirmeyi ihmal etmemiş: Bizim de yıllardır ifade etmek istediğimiz işte buydu… Özellikle günümüzde ‘maruf’ dediğimiz, ‘evrensel mutlak doğrular’ etrafında dünyanın yeniden şekillenmesi, dünyanın yeniden sorunlarını çözecek bir bakış açısına sahip olması hepimizin, tüm insanlığın beklediği en temel adımlardan birisi…

‘Marufun Egemenliği’ni bir slogan olarak, bir fikir olarak ortaya koymak son derece isabetli... Ancak başta siyasilerimiz olmak üzere, üniversitelerimiz, ilim çevrelerimiz, sivil toplum kuruluşlarımız ‘marufun ne olduğunu’ hayatımıza aktarmak ve bunlar üzerinde araştırmalarını, uygulamalarını ortaya koymak zorunda... Biliyoruz ki, ‘evrensel doğru’ olarak tercüme edeceğimiz ‘maruf’, Hz. Adem’den beri tüm insanlığın peşinden koştuğu değerleri ihtiva etmekte... Bunu toplumsal hayatta, siyasette karşılığı üç kelimede özetlenmiş: Adalet, özgürlük ve refah... Hz. Adem’den beri insanlar farklı kültürlere, farklı meşreplere sahip olmalarına rağmen, aslında bu üç temel doğrunun arayışı içinde...

Bu durumda, bugünlük sonuç olarak diyelim ki:

Artık ‘ADALET, REFAH VE ÖZGÜRLÜK’ isteyenlerin sesi daha gür çıkmalı…

 

 

***

 

 

 

 

Türkiye Gemisi batmasın diye…

Reşat Nuri EROL

07.03.2010

ASKON Genel Kurulu’ndan pek çok yorumlar ve dersler çıkardım ve bunların bir bölümünü siz değerli okuyucularla paylaştım. Konu ile ilgili ilk yazımın (01.03.2010) başlığı, Tayyip Erdoğan’ın Numan Kurtulmuş’a verdiği cevaba dikkati çekmek için şöyle oldu:

‘Kusura bakma, IMFci/FAİZciyim!’

Yazımın başlığında ve ilk bölümünde, Tayyip Erdoğan’ın konuşmasından anladığım, ayrıca değişik izlenimlerimle hissettiğim başbakandaki değişim ve evrime işaret ettim. Benim hissettiklerimi, -kadınların hislerinin daha güçlü olmasından dolayı olsa gerek- bir hanım da hissetmiş ve aynı gün (01.03.2010) benzer şeyler yazmış. Mezkûr ASKON Genel Kurulu toplantısında Başbakan’ın elinden ödül alan, ödül alırken Başbakan’a benim gibi birkaç kelam söyleyen Bugün gazetesi yazarı Perihan Çakıroğlu’ndan söz ediyorum…

Yazısının başlığı: ASKON Genel Kurulu’ndan çıkan dersler

Yazının ilk iki cümlesi, benim ilk yazımla örtüşürcesine, aynen şöyle:

‘Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’la, Başbakan Tayyip Erdoğan sık sık yan yana gelmez...

Anadolu Aslanları İşadamları Derneği (ASKON) Genel Kurulu’nda ikisi de konuştu, bizler de Erdoğan’ın geçirdiği evrimi daha iyi görebildik...’

Nitekim ben de toplantının başında iki liderin bir araya gelmesinden duyduğum memnuniyeti ilk yazımda dile getirmiş ve ‘Bir Toplantı, İki Lider’ başlıklı bir yazı yazmayı tasarladığımı yazdım. Ancak, Erdoğan’ın konuşmasını dinlerken düşüncelerim değişti

Toplantının başında gösterilen, “Marufun Egemenliği” meselesinin senaryolaştırılıp anlatıldığı ‘kısa film’de, henüz ilk seferinde batan meşhur Titanik Gemisi sembol olarak alınmıştı ve iyi anlayıp kavrayabilenler için çok derin mesajlar içeriyordu...

Geminin lüks üst katlarında oturan zenginler hep eğlence içinde yiyip içip eğlenirken, alt katlardaki yoksullar bu debdebeden pay alamadıkları için öfkelerini, kendilerinin de içinde bulundukları gemiyi batırma eylemlerine dönüştürdüler...

Tasarladıkları akıllıca bir plan değildi ve sonunda gemi battı.

Zenginler ile yoksullar aynı gemide oldukları için birlikte boğuldular.

***

Bir Adil Düzen Çalışanı olarak Perihan Çakıroğlu’nun yazısındaki ara başlık ve o başlık altında yazdıkları daha çok dikkatimi çekti. Başlık ve yazının bir bölümü şöyle:

“Adil Düzen”den “Marufun Egemenliği”ne

‘ASKON, köken olarak “Millî Görüş” kriterlerini destekleyen bir iş (adamları) örgütüdür. Bu görüşün fikir babası, duayen politikacısı da Necmettin Erbakan’dır. Erbakan’ın “Adil Düzen” konseptinin, Genel Kurul’da nasıl “Marufun Egemenliği”ne dönüştüğünü izledik. ASKON Başkanı Mustafa Koca, temanın özünü, vazgeçilmez mutlak iyilikler ve mutlak güzellikler olarak yansıttı salona...’

***

Perihan Hanım, ASKON Başkanı Mustafa Koca’nın konuşmasından sonra gösterilen kısa filme ve filmin içeriğinde anlatılanlara işaret ettikten sonra, içinde hep birlikte yaşadığımız geminin batmaması için önce soruyor ve ardından cevap veriyor:

Çözüm neydi peki?

Adalet, özgürlük ve refahın eşit paylaşılmasıydı. Hem Koca hem de Kurtulmuş, Erdoğan’ın gözlerinin içine bakarak, çözümü anlattılar. Vahşi kapitalizm, krizle ‘Vampir Kapitalizm’e dönüşmüştü. IMF ise Erbakan Hoca’nın daha önce de savunduğu gibi yine kapitalizmin emperyalist simgesiydi ve zengin ülkelere çalışıyordu. Kurtulmuş ile Koca’ya göre Türkiye, IMF’yi tümüyle defterden silmeli, kendi özüne dönmeliydi...’

Ben de Perihan Çakıroğlu, Mustafa Koca ve Numan Kurtulmuş ile aynı kanaatteyim; Devlet/Hükümet Gemisi’nin kaptanı konumunda olan Tayyip Erdoğan’a Türkiye Gemisi’nin batmaması için aynı mesajı vermeye çalışıyoruz

Vesselâm

 

 

***

 

 

 

 

Kapitalizm dini imanı para

Reşat Nuri EROL

08.03.2010

Bir hafta arayla önce ASKON (Anadolu Aslanları İş Adamları Derneği), ardından TUSKON (Türkiye İş Adamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) toplantısı… Bu toplantılarda iki parti lideri Tayyip Erdoğan ve Numan Kurtulmuş tarafından özellikle ekonomi ağırlıklı verilen mesajlar… Bu iki toplantı arasındaki günlerde gündeme gelen diğer konular…

En çarpıcı gündemi IMF konusu oluşturdu. Numan Kurtulmuş özellikle IMF’nin istediği Gelir İdaresi’nin bağımsızlaştırılmasını ‘Duyun-u Umumiye’ olmaya benzeterek dedi ki; Osmanlı’da gelirlerin 1/3’üne el konulmuşken, şimdi yüzde 100’üne el konulmaya çalışılıyor... Türkiye’nin IMF ile anlaşma yapmaması gerektiğini ısrarla vurgulayan Kurtulmuş, 1999’dan beri IMF ile yürütülen ekonomide mülkiyet değişiminin çok özel bir politika olarak uygulandığını, hane halkının yardıma muhtaç hâle getirilerek kapıya bırakılan yardımların tehdit olarak dahi kullanılabildiğini açıkladı...

Numan Kurtulmuş hafta içinde ekonomi ile ilgili önemli konuları dile getirdikten sonra, yine dönüp IMF konusuna gelerek şu sert açıklamayı yaptı: Başbakan bile ASKON toplantısında IMF anlaşmasını ucuz para kaynağı olarak açıkladı... Bu iş madem bu kadar basit neden kamuoyuna açıklamıyorlar?!. IMF konusunda artık her şey gizli tutuluyor... Çerçeve anlaşması tamam diyen Ali Babacan bile şimdi açıklamıyor...

***

Fırsat buldukça üyesi olduğum İstanbul Saadet Partisi Ekonomik Konular Başkanlığı toplantılarına katılıyorum… Ekonomik Konular Başkanlığı, Anadolu esnafı ile doğrudan yoğun ticari ilişkisi olan Mahmutpaşa esnafı ile yüz yüze bir anket araştırması yaptı… Numan Kurtulmuş geçen hafta bu çalışmanın sonuçlarını duyurdu… Mahmutpaşa’da 260 iş yeri sahibiyle yüz yüze anket gerçekleştirildi... Mahmutpaşa Anadolu esnafının mal aldığı yer, oradan Anadolu’nun da nabzını tutmak mümkün... Arkadaşlarımız 260 Mahmutpaşa esnafıyla yüz yüze görüştü, sonuçlar maalesef çok kötü ve endişe verici... Bazı yanıtlar şöyle; ‘işlerim çok kötü’ diyenler yüzde 41, ‘kötü’ diyenler yüzde 48, ‘çok iyi’ ya da ‘olumlu’ diyenler sadece yüzde 1.5! Yüzde 23’ü alacağının yasal takibe girdiğini ancak öyle alabileceğini söylüyor... Normal ticarette alacaklarının ancak 6 ayda alabildiğini söyleyenlerin oranı yüzde 15. ‘Alacaklarımı zamanında tahsil edebiliyorum’ diyenlerin oranı yüzde 19. ‘Sorunlarınızı kimler dinliyor?’ diye sorduk. Yüzde 89’u ‘kimse dinlemiyor’ dedi. Yüzde 9’u ‘Belediye dinliyor’ derken, sadece yüzde 2’si ‘İstanbul Ticaret Odası (İTO) dinliyor’ dedi. ‘Vali dinliyor’ diyen bir kişi bile yok!..

***

Saadet Lideri Kurtulmuş tarafından hafta içi ekonomi ağırlıklı verilen mesajların özü ve özeti şöyle: Üç tane sakallının, başörtülünün cipe binmesi fakirleşmemizi örtmüyor… Tüm özelleştirmelerle elde edilen gelir toplamı 50 milyar dolar... Aynı politikalar sonucu devlet iç borç faizi için bir yılda 51 milyar dolar ödemek zorunda!.. Bankacılık ve finans iyileştirilmişti ama sonuç; 7 yılda tüketici kredileri de özel sektörün borcu da patladı... Özel sektörün borcu şu anda 220 milyar doları aşmış durumda.. Sermaye el değiştiriyor, bizim iş adamlarımızın şirketleri de küresel sermayenin eline geçiyor... Ayrıca ülkeye sıcak para denilen ‘spekülatif para’ girişi de aynı hızla devam ediyor... Tobin vergisini önerdik; ‘3 ay, 6 ay, 2 yıl süreler koy, uzun süre kalırsa vergi alma ama kısa vadede çıkacaksa bir bedel ödesinler’ dedik... Bu ülkeye 1 milyar dolar giriyor 2 milyar dolar olup çıkıyor!!!

Kurtulmuş, özellikle Başbakan Erdoğan’ın sık sık kullandığı ‘paranın dini imanı yoktur’ sözünü sert bir dille eleştirdi ve bu sözün ‘Kapitalizmin dini imanı paradır’ sözünü örtmek için kullanıldığını hatırlatmayı da ihmal etmedi…

‘Paranın dini de imanı da olur’ diyen Kurtulmuş, sözünü şöyle tamamladı:

Kapitalizmin dini, imanı paradır…

Kapitalizm ve IMF üzerinde günlerdir durduk ya; doğrusu bunların alternatifi üzerinde de durmak gerekiyor...

Bundan sonra bir-iki yazıda bunu yapmayı düşünüyorum…

 

 

***

 

 

 

 

Kapitalizmin kurumları IMF ve DB - 1

Reşat Nuri EROL

09.03.2010

Bundan önceki yazımın son cümlesi neydi, ne demiştim?

Kapitalizm ve IMF üzerinde günlerdir durduk ya; doğrusu bunların alternatifi üzerinde de durmak gerekiyor... Bundan sonra bir-iki yazıda bunu yapmayı düşünüyorum…’

Öyleyse, bugün bu sözümüzü ve düşüncemizi yerine getirelim.

“Kapitalizmin alternatifi” deyince benim ne diyeceğimi çok iyi biliyorsunuz; kapitalizmin alternatifi bize göre elbette “Adil Düzen/ Adil Ekonomik Düzen”dir.  

“Kapitalizmin uluslararası ana kurumları” deyince, ilk akla gelen uluslararası kurumlar hangileridir, özellikleri ve fonksiyonları nelerdir?

Fonksiyon ve şöhretleriyle elbette “IMF” (yani International Monetary Fund/ Uluslararası Para Fonu) ve kısa adıyla “Dünya Bankası”dır (yani IBRD/ Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası veya Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası).

Bu köşenin müdavimi olan değerli okuyucularım, “No stand-by, IMF bye bye!” başlıklı yazılarımı (Ekim 2009) hatırlayacaklardır…

“No stand-by, IMF bye bye!” dediğimiz bu “IMF” ve onun ikiz kardeşi “Dünya Bankası” neymiş, önce onları kısaca inceleyelim…

Bilahare alternatif düşünce ve önerilerimiz üzerinde duralım…

***

Uluslararası Para Fonu, ya da daha çok bilinen kısaltmasıyla IMF (International Monetary Fund), küresel finansal düzeni takip etmek; borsa, döviz kurları, ödeme planları gibi konularda denetim ve organizasyon yapmak, aynı zamanda teknik ve finansal destek sağlamak gibi görevleri bulunan uluslararası bir organizasyon... 1944 yılında ABD’nin New Hampshire eyaletindeki Bretton Woods’da kurulan ve 1947’de fiilen çalışmaya başlayan milletlerarası ekonomik meselelerle uğraşan bir kuruluş...

Bilindiği üzere, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ndan sonra uluslararası ekonomik meseleler karışık hâle geldi… Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra düşülen ekonomik kriz ile savaş sonrası ekonomik depresyonlar da ekonomik ilişkileri tehdit eder bir vaziyet aldı...

Avrupa devletlerinin, İkinci Dünya Savaşı sonrası bozuk ve depresyon içindeki ekonomik durumlarının aksine, Amerika Birleşik Devletleri’nin savaş boyunca ihracatının ve altın stoklarının artması, ekonomik bakımdan yardım yapacak tek ülke durumuna gelmesine sebep oldu... ABD (yani küresel sömürü sermayesi), Avrupa devletlerine doğrudan yardım yapmak yerine, mâli kurumlar kurarak yardım yapılması taraftarı oldu ve 1944 yılında Bretton Woods’ta 45 devletin iştirakiyle birtakım kararlar alındı... Bretton Woods Antlaşması’nda; birisi, “Uluslararası Para Fonu” yani kısaltılmış ve de meşhur adıyla “IMF”, diğeri “Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası” (IBRD) yahut kısa ve yaygın olan Dünya Bankası isimleriyle iki ekonomik kurumun kurulması kararlaştırıldı...

IMF’nin başlangıçtaki gayesi, Avrupa devletlerinin tediye bilançolarında ortaya çıkabilecek geçici ve kısa vadeli ödeme güçlüklerinde faizli krediler vererek uluslararası ticaretin bu yüzden daralmasını önlemek; Dünya Bankası da “uzun vadeli ve yine faizli yatırım kredileri” vermek suretiyle, Avrupa devletlerinin yeniden imarını sağlamak, tediye bilançolarındaki bünyevi dengesizlikleri gidermek için kurulmuştur.

***

IMF ve Dünya Bankası’ndan oluşan her iki uluslararası müessesenin sermaye ve kaynaklarının önemli bir kısmı ABD yani küresel sömürü sermayesi tarafından temin edilmiş, bilahare Türkiye dâhil Birleşmiş Milletler’e kayıtlı bütün dünya ülkeleri üye yapılmıştır...

Bu uluslararası müesseselere üye olan ülkelerin, prensip olarak ülke içinde enflasyonu önleyici para politikaları takip etmeleri istenmiştir…

Dış ticareti ise tek taraflı devalüasyon ve ithal tahditleri yüzünden daraltmamaları, bilakis bu tahditleri mümkün mertebe kaldırmaları gerekeceği telkin edilmiştir...

Devamı var…

 

 

***

 

 

 

 

Kapitalizmin kurumları: IMF ve DB - 2

Reşat Nuri EROL

10.03.2010

IMF kendisini 186 üyeli yani bu kadar sayıda devletin üye olduğu bir kurum olarak tanımlıyor. Küba ve Kuzey Kore gibi birkaç ülke üye olmamış.

IMF ve Dünya Bankası’nın gaye ve hedefleri nelerdir?

Milletlerarası ticaretin dengeli şekilde gelişmesini üye devletlerin tam istihdama ve yüksek büyüme hızına ulaşmasına imkân hazırlamak… Ödemeler dengesi güçlüklerinin çözümünde yardımcı olmak… Kambiyo istikrarını kurmak ve tek taraflı devalüasyonlara mâni olmak… Çok taraflı dış ödemeler sisteminin kurulmasını sağlamak...

Bu gaye ve hedefleri sağlamak için fona üye ülkelerin girmiş olduğu bazı taahhütler de şunlar: Dış turizm de dahil olmak üzere dış ticaret muamelelerinde döviz kontrol ve tahditlerini önlemek… Millî para biriminin altın veya dolar olarak paritesini tespit ve fona tescil ettirmek… Fona tescil edilen pariteyi değiştirmemek ve ancak tediye bilançolarındaki bünyevi değişikliklerde, çok zaruri hallerde devalüasyona gitmek…

Üye ülkelerin altın mukabilinde döviz alıp satabilmeleri, müstahsil ülkelerin altın satmaları serbest bırakılmıştır.

***

IMF’nin, tediye bilançoları açık veya fazlalık veren ülkelere düzenleyici müdahale yapma imkânı var... Fonun en yetkili organı, üye ülkelerin mümessillerinden teşekkül eden Güvernörler Heyeti yılda bir toplanır... Bu heyet kendi arasından 12 kişilik bir Müdürler Meclisi seçerek yetkisini bunlara devreder...

Güvernörler Heyeti’nde her üye ülke, sabit bir oy sayısı yanında, fona iştirak hissesiyle oranlı bir oy sayısına da sahip… Buna göre en fazla oy hakkına sahip ülke, en fazla sermayeyle iştirak eden ABD yani kurucu küresel sömürü sermayesi... Herhangi bir ülke mutlaka hem Uluslararası Para Fonuna (IMF) ve hem de Dünya Bankası’na (IBRD) bir arada üye olmak durumunda... IMF para fonuna üye devletlerin hisselerine ‘kota’ denmekte… Kotaların yüzde 25’i altın ile, kalan yüzde 75’i millî para ile ödenmiş veya taahhüt edilmiş... Başlangıçta 8 milyar dolar olan sermayesi zamanla çok artmış... Bunun yanında serbest dövizli ülkelerde tahvil satmak suretiyle fon ve kaynaklarını artırma imkânı da mevcut... Fon, her üyeye kotasının yüzde 25’i tutarında krediyi talep vukuunda, otomatik olarak vermekle mükellef; fonun verdiği kredilerde vade 5 yılı geçemez...

Dünya Bankası’nın kurumsal yapısı da IMF’nin kurumsal yapısı gibidir. Başlangıçta 8 milyar dolar sermaye ile kurulan Dünya Bankası, 1959 yılında bu sermayesini 20 milyar dolara yükseltmiş, daha sonraki senelerde bu miktar çok artmıştır...

***

Dünya Bankası, kredi açarken aşağıdaki şartları göz önünde bulundurmakta:

Dünya Bankası’ndan borç almak isteyen ülkenin, özel piyasadan ve makul şartlarla kredi alamayacağı belli olmalı...

Banka tarafından verilen kredinin kullanılacağı projenin bankaya sunulması ve kabul edilmesi gerekmekte...

Banka üye ülkelerle sadece hazine, merkez bankası, istikrar fonu idaresi ve diğer resmi veya yarı resmi müesseselerle temas eder ve üye devletlere kamu yatırımları için bu kanallardan kredi sağlar…

Bankaya borçlanan doğrudan üye devlet değil de, üye ülkedeki özel teşebbüs ise; Banka projeleri tetkik etmekle beraber krediyi doğrudan teşebbüse açmaz, mutlaka üye devletin kefaleti ile merkez bankası veya başka bir resmi yahut yarı resmi teşekkülün tavassutunu alır...

Mesela, Türkiye’de özel teşebbüse Türkiye Sınai Kalkınma Bankası aracılığıyla ikrazda bulunmakta…

IMF verilerine göre fonun borç verme kaynağı 174 milyar dolar, alacakları ise 75 ülkeden 34 milyar dolar…

Türkiye, IMF’ye en fazla borcu olan ülkelerin başında geliyor ve hükümet hâlâ IMF ile stand-by anlaşması yapmayı düşünüyor!..

Konu ile ilgili alternatif düşünce ve önerilerimiz bundan sonraki yazılarımızda…

 

 

***

 

 

 

 

IMF’nin alternatifi nedir?

Reşat Nuri EROL

11.03.2010

Küresel tekel sömürü sermayesi, ABD Merkez Bankası’nı (FED) devlet bankası gibi değil de, ‘özel sektör bankası’ gibi kurmuş…

Dolar, karşılığı olmayan dolar, kâğıt parçası olan dolar onun parası…

Birkaç sentlik/kuruşluk kâğıt parçasını matbaada bastıktan sonra yüz dolar hâline getiriyor, ABD’ye yani devlete, devletin Merkez Bankası’na borç/kredi diye veriyor!.. Devletin kendisi para bas(a)mıyor, sömürü sermayesinden borç/kredi alıyor!..

IMF’nin konuşlandığı süper güç ABD işte böyle bir devlet!

Küresel tekel sömürü sermayesi, ABD denen işte bu ülkede IMF’yi ve Dünya Bankası’nı kurmuş, bunlara devletleri üye/ortak etmiş…

Bu şekilde kurduğu tezgahla dünya devletlerinin Merkez Bankalarını emrine almış...

Böylece bütün dünyayı ‘karşılıksız faizli tek para sistemi’ ile emrine almış, dünya çapında ekonomi tekeli kurmuş...

***

Önce şunu açıklıkla söyleyelim ki; bugünkü dünyada, ‘vahşi/vampir kapitalizme dayalı bu dünya sistemi’nde, ‘ekonomi düzeni’ ancak böyle kurulabilir...

Sistem/düzen değişmediği yani alternatif getirilmediği sürece bu durum böyle devam eder gider…

Bugünkü ‘zalim dünya düzeni’nde, bir an için ABD Merkez Bankası’nın iflas ettiğini, IMF’nin kapandığını, Dünya Bankası’nın çöktüğünü ve tekel sermayenin yok olduğunu düşünelim; dünyanın hâli ne olur?!.

Dünya devletleri perişan olur, hükümetler apışıp kalır, insanlar çaresizlik içinde ne yapacaklarını şaşırır, belki bazıları parasızlık ve açlıktan kırılır...

İşte bu gibi sebeplerden dolayı, alternatif oluşturmadıkça IMF’ye ve Dünya Bankası’na karşı olmak yanlıştır. Malum olduğu üzere, tabiat boşluk kabul etmez, boşluk bir şekilde birileri tarafından doldurulur.

Hak gelmeden bâtıl zâil olmaz.

İşte bundan dolayı alternatif düzen hazır olup uygulanmadıkça, IMF’ye sadece karşı olmak doğru değildir.

***

Her şey gibi tekel sömürü sermayesinin de ömrü vardır ve her geçen gün bu ömrü tükenmektedir… Bugünkü bu hâliyle ne ABD Merkez Bankası, ne IMF, ne Dünya Bankası, ne de bunların benzerleri dünyanın ekonomisini dengede tutamaz...

17. asırda Avrupa’da, özellikle Hollanda’da Lâle Senetleri vardı ve bunlar altından daha kıymetliydi. İnsanlar bir sabah uyandıklarında senetlerin değeri sıfırlanmış, 1637 yılında Lâle Piyasası çökmüş, Lâle Senetleri sahibi milyarderler bir gecede iflas etmişti...

İşte buraya yazıyorum; aynen bunun gibi bir gelişmenin sonucunda, bir gün insanlar uyandıklarında ‘karşılıksız faizli kâğıt para’nın sıfıra doğru gittiğini veya sıfırlandığını, hiçbir değerinin kalmadığını göreceklerdir...

Enflasyon, devalüasyon ve hiç bitmeyen ekonomik krizler bunun habercileridir.

Vahşi/vampir kapitalizmin kurumlarına, IMF’ye ve Dünya Bankası’na teslim olmak; uçuruma doğru yuvarlanan dünya ekonomisi içinde helâk olmak demektir.

***

İşte, yukarıda sıraladığım gerekçelerden dolaydır ki; biz IMF’ye karşı olmakla vakit geçirmedik, alternatif geliştirdik ve dünyaya ‘faizsiz karşılıklı para ekonomisi sistemi’ni getirdik...

Biz sermayeyi dışlamadık, ona düşmanlık yapmadık…

Bilakis, onu da uçurumda helâk olmaktan kurtarmak için çözümler ürettik...

Bu alternatif sisteme/düzene “ADİL DÜZEN” dedik…

Bu çare ve çözüme “ADİL EKONOMİK DÜZEN” dedik...

Erbakan işte bu alternatifi insanlığa sundu, kurtuluş çözüm ve çarelerini gösterdi ve ondan sonra bu alternatife dayanarak IMF’nin faiz sömürüsüne ‘HAYIR’ dedi...

IMF’nin alternatifi işte budur.

Biricik alternatif budur.

Vesselâm…

 

 

***

 

 

 

 

IMF’ye alternatif sistemin detayları

Reşat Nuri EROL

12.03.2010

IMF ile ilgili eleştirilerimizi yaptık…

İki yazıda IMF ve ikiz kardeşi Dünya Bankası’nı tanıttık…

Bugün de alternatif olarak önerdiğimiz sistemin bazı detaylarını verelim.

Bizim bu konudaki tavsiyelerimiz nelerdir?

-IMF’ye karşı olmayın…

-IMF’ye teslim de olmayın…

-IMF’ye karşı ‘alternatif çözüm’ üretin...

-Bizim kırk yılda ürettiğimiz “ADİL DÜZEN” alternatifine, “ADİL EKONOMİK DÜZEN” alternatifine ve özellikle de “FAİZSİZ SELEM SENEDİ” sistemine sahip çıkın...

IMF’nin alternatifi “ADİL EKONOMİK DÜZEN”de para IMF’nin parası olarak devam edecektir ama mal ile para arasına “Mal Senetleri” girecektir...

Böylece periyodik krizlerle yuvarlanmakta olan insanlık ekonomisi frenlenerek düzlüğe çıkacak, ondan sonra “faizsiz para/senet ekonomisi”ne geçilecektir...

***

Bunun nasıl yapılacağını izah edelim:

Belediyeler kendi arsaları, kendi yapıları, su ve elektrik gibi tesisleri karşılığında kentlerinin “İmar Senedi”ni çıkarırlar. Komisyonculara, belediyenin arsaları ve yapılarının karşılığı çıkarılan senetler, halka satılmak üzere verilir. Halk bu arsa ve yapıları alabilmek için belediyeden senetleri para ile satın alır. Belediyede nakit fon birikir. O senetlerle halk komisyonculardan taşınmazları satın alır. Komisyoncular aynı şekilde bu senetlerle halktan arsa ve yapıları alır. Halk elde ettiği senetleri bankaya giderek paraya çevirir. Böylece belde/kent içindeki taşınmazlar para ile değil, “senetler”le alınıp satılmaya başlanır. Senetler karşılıksız olmaz. Çünkü bütün senetlerin arsa ve yapı olarak karşılığı vardır. Yani halkın elinde senet varsa, belediyenin kasasında karşılığı vardır, veya komisyoncuların hesabında arsa ve yapıları vardır.

Demek ki, karşılıksız para karşılıklı hâle getirilmiştir; arsa ve yapıların değerleri de para ile değil, senetle ölçüldüğü için faizsizdir ve enflasyonsuzdur.

Mağazalar mallarını para ile değil “mal/mağaza senedi” ile satarlar. Halk senedi kasadan parayla satın alır. Elde edilen bu parayla mağazalar piyasadan mal satın alırlar. Sonraları mağazalar malları da senetle almaya başlar; yani paraları olan tüccarlar piyasadan mal satın alır, mağazaya senetle satar, senedi kasada parayla değiştirirler. Halk senedi parayla tedarik eder, sonra mağazadan senetle mal alır. Böylece mağazanın içinde para çalışmaz.

Mağaza senedinin karşılığında daima mağazada mal bulunur.

Fiyatlar da mağaza senediyle oluşur, dolayısıyla paradaki dalgalanmalar mağazaya etki etmez.

***

Görülüyor ki; IMF’nin müdahale ettiği Merkez Bankası’nın çıkardığı TL’ye dokunmadan, kentlerdeki gayrimenkullerimizin değerleri “senet”le belirlenmekte, alınıp satılmaktadır; mağazalardaki malların değeri de “senet”le belirlenmekte ve alınıp satılmaktadır.

Burada önemli olan nedir?

Dikkat edilirse, bizim geliştirdiğimiz “Selem Sistemi” faizli karşılıksız para sistemini ortadan kaldırmıyor, ona zarar vermiyor...

Para malı alıp satacağına, malı temsil eden “senetler” alınıp satılıyor...

Dolayısıyla paranın temsil ettiği değerler sisteminde bir değişiklik olmamakta...

Geçmişteki ve günümüzdeki gelişmelere baktığımızda görüyoruz ki; faizli karşılıksız para sistemi ortadan kalkacak ama bunu senet kaldırmayacak… Senet sistemi olmasa da, ‘faizli karşılıksız para sistemi’ kendi kendine yok olup gidecek...

Alternatif olarak geliştirdiğimiz ve önerdiğimiz “Selem Senedi Sistemi” o para sistemini de ıslah edebilir ve yok olmasını önleyebilir.

 

 

***

 

 

 

 

IMF GİTTİ!

Reşat Nuri EROL

13.03.2010

Evet, -şimdilik- IMF gitti!..

‘IMF tekrar gelir mi?’ diye soranlara cevabım; -şimdilik- onu bilemem!..

Bilemem; çünkü onun cevabını sadece ‘ben’ tek başıma değil, ‘biz’ yani ‘hepimiz’ hep beraber vereceğiz de ondan bilemem!..

‘IMF tekrar gelir mi, bilemem’ dedim ama şunu çok iyi biliyorum:

Biz

Halk olarak biz

Hükümet olarak biz

Muhalefet olarak biz

Her türlü ekonomik kuruluş ve varlıklarımızla biz

Ama özellikle ‘ilim/teori’ ve ‘amel/pratik’ olarak ‘BİZ’ gerekli hazırlık ve çalışmalarımızı yaparsak… Önceki iki yazımda da yazdığım üzere, ‘BİZ’ derslerimize iyi çalışıp ödevlerimizi yaptıktan sonra ‘IMF’ye alternatif sistem/düzen’e geçersek…

Yani…

‘BİZ’ bir bütün olarak hepimiz, elbirliği içinde dört elle sarılmamız gereken esbaba sarılıp yine bir bütün olarak yapılması gerekenleri yaptıktan sonra…

‘Hah, işte şimdi HAK geldi BÂTIL zâil oldu’ diyecek duruma geldikten sonra…

İşte o gün şunu çok iyi biliyor ve diyorum ki:

Bir daha gelmemek üzere IMF gitti!..

IMF GİTTİ!

***

Hatırlasanıza, son bir-iki senemiz nasıl ve ne gibi oyalamalarla geçti?

‘Efendim, IMF heyeti geldi, geliyor, gelecek; yok gelmiyor!..’

‘Ha anlaştık, yok anlaşmadık; efendim, görüşüyoruz, anlaşmak üzereyiz!..’

Böyle diye diye, elimiz kolumuz bağlı, ucuz para da alamadan, ekonomimizi bir türlü düzlüğe çıkaramadan, yapılması gerekenleri yapamadan bir-iki senemizi kaybettik!..

‘Gölge etme başka ihsan istemez’ sözü, herhalde böyle bir durum için söylenmiş olsa gerek... Günlerimiz, haftalarımız, aylarımız, yıllarımız IMF’nin gölgesinde geçti...

IMF son zamanlarda bize ‘ihsan’ etmedi ama elhamdülillah ‘zarar’ da ver(e)medi...

Bu sayede dünya ekonomi krizini en az zararla savuşturduk...

Artık IMF’nin gölgesi de gitti...

IMF GİTTİ!

***

ASKON toplantısında Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, söz sırası kendisine geldiğinde, Saadet Partisi Lideri Numan Kurtulmuş’un ‘yapıcı, yol gösterici ve sonuç alıcı’ mahiyetteki ‘IMF ile anlaşma yapmayın’ uyarısına ne demişti?..

‘Numan Bey Kardeşim!..’ diye söze başlamış, gerekçelerini sıraladıktan sonra IMF ile ilgili düşünce ve görüşlerini dile getirmişti…

Sayın Başbakanımızın o gün verdiği cevabı biliyorsunuz…

O uyarıdan birkaç gün sonra IMF gitti!..

IMF GİTTİ!

***

Sayın Başbakan’ın Numan Beye hitap ettiği gibi biz de ona hitap ediyor ve diyoruz ki:

Eskiden Millî Görüş yolunda beraber yolculuk yaptığımız Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Bey Kardeşimiz!

IMF’yi gönderdiniz, IMF gitti. Şimdi bürokratlarınız bizimle görüşsünler.

Biz onlara sıfır faizli, en ucuz, kullanabildikleri kadar TL ve döviz bulalım.

Birkaç ay veya bir sene de bizimle görüşsünler ve öğrensinler...

Vesselâm…

IMF gerçekten gittiyse; bundan sonra yapılması gerekenler, gelecek yazımızda...

 

 

***

 

 

 

 

IMF’siz yapılacaklar ve mucize!  

Reşat Nuri EROL

14.03.2010

Son yazımızda ‘IMF GİTTİ’ dedik…

IMF gerçekten gittiyse, o zaman biz bize kaldık demektir…

19. IMF Stand-By’ının sona ermesinden bu yana geçen 22 aylık sürede devam eden görüşmelerden sonra, 20. IMF Stand-By’ı yapılmayacaksa, artık kendi başımızın çaresine bakacağız demektir…

IMF gittiğine göre; IMF’siz ne yapmalı, nerden başlamalıyız?

Biz bize kaldıysak, dışa bağımlılığımız bittiyse; şimdi ülkemizi istediğimiz gibi kendimiz idare eder ve bir yıl içinde işsiz insan bırakmayız...

Hep hatırlattığımız üzere, “İŞSİZLİK ve istihdam ülkemizin bir numaralı sorunu” olduğuna göre, önce işsizlik sorununu -bu köşede zaman zaman anlattığım şekilde- acilen çözmeliyiz…  

Bunu başardığımızda, çok değil, sadece üç-dört sene sonra önemli bir mesafe kat ederiz…

Hani hep gıpta edilerek söylenir ya, hani hep ‘Almanya’ ve ‘Japonya’ örnekleri verilir ya; hattâ daha sonraları ‘Kore’ ve bilmem ‘nire’ örnekleri de verilir ya…

İşte o Almanya ve Japonya’yı yakalar ve de geçeriz...

Bir müddet sonra da bütün dünyaya örnek ‘süper güç’ oluruz…

***

Bunu, bu ‘mucize’yi gerçekleştirmek için yapmamız gereken işler nelerdir?

1. Devlet tüm ödemeleri ve tahsilâtı TL üzerinden yapacak, dövizi ve yabancı parayı asla kullanmayacak... [Bu konuda yapılması gerekenlerle ilgili bazı detaylar önceki yazılarımda ve diğer çalışmalarımızda bulunmaktadır.]

***

2. Borçlanmaları ise altın değerinden yapacak, faizleri sıfırlayacak... Yani, devlet yeni bir anlayış ve uygulamayla ‘altın değeri’ üzerinden ‘alacaklı’ ve ‘borçlu’ olacak, tahsilatını ise tahsil tarihindeki ‘altın karşılığı değer’ üzerinden yapacak...

***

3. Merkez Bankası altını kârsız olarak alıp satacak... Merkez Bankası kendisine yıl başında ‘altın stoku’ belirleyecek, bu stokun seviyesi ile altının TL cinsinden değerini bilgisayara hesaplatacak... Altının stoku yükselirse değeri düşecek, altının stoku düşerse değeri yükselecek...

***

4. Yukarıdaki tedbirleri aldıktan sonra Merkez Bankası bankalara altın değeri üzerinden faizsiz kredi verecek... Bankalar da işletmelere altın değeri üzerinden faizsiz kredi açacak... Kredileşme ilkesi içerisinde bu ‘kredi sistemi’ çalışacak; yani işletmeler ne hacimde mevduat yatırırlarsa o hacimde ‘faizsiz kredi’ kullanacak...

Bankalar işletmelerin cirolarından alacakları belli yüzdelerle çalışacak... İşletme satın aldığı malın parasını senetle ödeyecek; banka senedin tam karşılığını müşteriye para olarak ödeyecek; banka ödediği senet miktarının yüzde 2’sini işletmeden tahsil edecek...

***

5. Her çalışana ‘çalışma/emek kredisi’ tanınacak… Kişi bu emek kredisini kullanarak istediği işletmede ‘üretici’ olarak çalışacak, çalışma yerini kendisi seçecek… Ücretini bankadan alacak, üretici firma borçlanacak…

Üretici firma çalıştırdığı işçiye veya iş/letme türüne göre ‘ham madde kredisi’ alacak; üretim yapılacak ve üretilen mal satıldıktan sonra kredi ödenecek…

- Bütün bu işlemler ve hazırlıklar gerçekleştirildikten sonra üretim yapılacak…

- İşletme üretimi yaptıktan sonra ürettiği ürünü ‘ortak ambar’a koyacak...

- Üretici ürünü sattığı zaman banka/lar alacaklarını tahsil edecek...

***

Önemli bir hatırlatma:

Ekonominin önemli sorunlarından olan ‘enflasyon’ bu sistemde problem olmayacaktır.

Neden olmayacaktır?

Bu sistemde piyasaya sürülen ‘para’ kadar ortak ambarlarda üretilen ‘mal’ stoklanmış olacağından enflasyon olmayacaktır.

Ve ‘mucize’:

İşsizlik, istihdam, üretim ve pazar sorunu bu şekilde çözülecektir.

 

 

***

 

 

 

 

Ekonomik ve sosyal sorunlar…

Reşat Nuri EROL

16.03.2010

Sabah okumalarımı bitirince, yazı yazmaya oturdum…

Mazur görürseniz, yine ‘IMF meselesi’ merkezli bir yazı olacak…

‘Yine mi IMF?’ demeyin; çünkü ‘sorunlar’ var olamaya ve ‘çözüme’ kavuşturulmamaya devam ettiği sürece, bizim görevimiz ‘sorunları’ elbette ‘çözümleri’ ile birlikte hatırlatmak…

Biz görevimizi yerine getiriyoruz…

Mart ayı başından beri IMF merkezli 12 yazı yazmışım… Konu ASKON toplantısında AK Parti Lideri Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, SP Lideri Numan Kurtulmuş’a verdiği cevap üzerine açıldı ve ilk yazımı (1.3.2010) ‘Kusura bakma, IMFci/FAİZciyim!’ başlığı altında, son yazımı (14.3.2010) da “IMF’siz yapılacaklar ve mucize!” başlığı altında yazdım…

Malum, görüşmelerin sonuna doğru Türkiye yetkilileri IMF ile -şimdilik- stand-by anlaşması yapmayacaklarını ilân ettiler!.. Üşenmedim, o günkü bütün günlük gazetelerin birinci sayfalarına baktım ve konu ile ilgili haber başlıklarını not ettim…

Milli Gazete: Bendenizin ‘IMF’nin alternatifi nedir?’ başlıklı yazımın (11.3.2010) yanında, ilan sebebiyle tek ekonomi sayfası olmasına rağmen, tam altı IMF haberi ile konuyu önemini vurgulayarak duyurdu…

Sabah: ‘IMF ile anlaşma ortadan kalktı’…

Zaman: Görüşmeler bitti, IMF ile anlaşma yok…

Tercüman: IMF’ye güle güle…

Türkiye: IMF’ye gerek kalmadı…

Yeni Şafak: IMF’ye veda…

Star: Yarım asır sonra IMF’ye veda…

Güneş: IMF’ye rest…

Bugün: IMF ile yeni anlaşma yok…

Akşam: Ekonomide normalleşme.. IMF dayatmasına ‘EVET’ demeyiz…

Habertürk: 22 ay sonra IMF anlaşması rafa…

Vatan: ‘IMF ayakta duramayana gider’…

Ortadoğu: IMF ile görüşmelere ara verildi…

Vakit: Türkiye-IMF ilişkileri askıda…

Taraf: Bahara kadar mola…

Milliyet/internetin başlığı bana haberlerin en ilginci gibi geldi: Seçim yakın, IMF uzak

Piyasa analistleri IMF ile stand-by yapılmayacak olmasını “Erken seçim ufukta” diye yorumlarken, Başbakan görüşmelerin ‘belediyeler’ konusunda tıkandığı mesajını verdi

Başbakanımızın bu ‘belediyeler’ meselesini aklınızın bir köşesine not edin, gerekebilir...

‘Neden?’ derseniz; şimdilik, ‘özelleştirme’ adı altında sekiz yılda seksen yıllık KİT’lerimizin satıldığını ve sıranın belediyelerin BİT’lerine geldiğini  hatırlatırım…  

***

Yazımın başında, bu sabahki okumalarımdan söz açmıştım… Bugün en çok ekonomi editörü ve yazarımız Necmettin Çakmak arkadaşımın yazısını, özellikle yazı başlığını sevdim:

IMF gitti, dertler bitti mi?..

Yazıda vurgulanan meseleler dikkat çekici:

Yani ortada bir yanıltmaca vardır; kandırmaca vardır. Evet, IMF ile sadece bu dönemdeki pazarlık süreci bitmiştir…

Türkiye, bugün için IMF ile stand-by anlaşması yapmayacaktır ama IMF programının dikte ettiği bütün talepleri Orta Vadeli Program (OVP) çerçevesinde yerine getirecektir…

Özü itibariyle IMF’nin stand-by anlaşmalarından farklı olmayan OVP ve Mali Kural, AB’nin neo-liberal politikalar çerçevesinde hazırlanmıştır. Dolayısıyla ekonomi yönetiminin IMF’nin mi yoksa AB’nin mi ya da OECD’nin güdümünde yürüdüğünün fazla bir önemi yoktur…

Necmettin Çakmak (okumadıysanız, dikkatlice okumanızı tavsiye edeceğim) yazısını şöyle sonlandırmış: Sonuçta yeterli tepki gösterilmediği sürece kapitalizmin hangi kurumu üzerinden gelirse gelsin işsizlik, yoksulluk ve sömürü giderek derinleşecektir. Bir vesayet/manda kurumu olan IMF’nin boyunduruğundan ülkemiz asla kurtulamayacaktır...

***

Vahşi/vampir kapitalizm…

IMF başta olmak üzere kapitalizm kurumlarının boyunduruğu…

İŞSİZLİK, yoksulluk, iç ve dış BORÇLAR , sömürü, ‘millî’ olmayan MEDYA, ‘âdil’ olmayan YARGI, yeni ANAYASA…

Ve daha niceçözümbekleyen ‘sorunlar, sorunlar, sorunlar’…

Bu köşede hep bu ‘sorunları’ gündeme getiriyor, ardından sabır ve sebatla ‘çözümleri’ bilebildiğim kadarıyla yazmaya gayret ediyorum...

‘Ekonomik ve sosyal sorunların çözümleri’ bundan sonraki yazımın konusudur.

 

 

***

 

 

 

 

İşsizlik çözülemiyor

Reşat Nuri EROL

17.03.2010

Mart ayının ilk gününden beri yazdığım 14 yazı ile ben neyi anlatmaya çalışıyorum?

‘Vahşi/vampir kapitalizm’in ‘IMF, BORÇ, FAİZ’ sarmalı merkezli, hem de ‘FAİZLİ BORÇ’ merkezli ekonomi politikaları ile bir yere varılamayacağını anlatıyorum…

İşte görüyorsunuz, demokrasi tarihimizde ender rastlanan bir şekilde bir partimiz, hem de iddialı bir şekilde ve anayasa çoğunluğu ile sekiz yıldan beri tek başına iktidarda…

‘İktidar’da olmasına iktidarda ama; ‘işsizlik, borçlar, medya ve yargı sorunları’ dediğimiz ve hep hatırlattığımız üzere, artık ‘SOSYAL TUFAN’a dönüşen ülkemizin ana sorunlarının hangisini çözmeye muktediroldu; hangisini?!.

Cevap:

Hiçbirini!

Bu arada seksen yılda kıt kanaat imkanlarla kurduğumuz KİT’lerimiz de özellikle son sekiz yılda ‘özelleştirme’ kılıfı altında, sabık Maliye Bakanı’nın tâbiriyle söylersek, ‘babalar gibi satılmak’ suretiyle uçtu gitti ama ‘borçlar’ aynen duruyor!..

‘Borçlar aynen duruyor’ dedim ama yanlış ve eksik söyledim:

Maalesef aynen durmuyor; bu iktidar döneminde borçlarımız iki misli artmış olarak yerinde duruyor!..

Peki, ya İŞSİZLİK?!.

***

Aslında bugünkü yazımda, dün söz verdiğim üzere ‘dört temel ekonomik ve sosyal sorunun çözümleri’ üzerinde duracaktım ama yine olmadı, çözümler yarına kaldı…

Çözümler neden yarına kaldı?

Yarına kaldı, çünkü ana sorunlarımızın en başta geleni ‘İŞSİZLİK’ ile ilgili olarak dün çok önemli ve ürkütücü ‘resmî rakamlar’ açıklandı… Bu resmî açıklamaya göre Türkiye’deki Aralık dönemi işsizlik oranı yüzde 13,5 olarak belirlendi...

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) üçer aylık dönemler itibariyle her ay açıkladığı Hanehalkı İşgücü Araştırması, “Kasım, Aralık 2009, Ocak 2010” dönemini kapsayan “Aralık” ayı sonuçlarına göre, Türkiye genelinde işsiz sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre 29 bin kişi artarak, 3 milyon 361 bin kişiye yükselmiş... Kasım döneminde ise işsizlik oranı yüzde 13,1 seviyesinde... Buna göre işsizlik oranında 0,4 puanlık artış var…

2005 yılından itibaren Hane Halkı İşgücü Anketi tahminleri, hareketli üçer aylık dönem ortalamaları esas alınmak kaydıyla aylık olarak yayınlanıyor. Bu seride ilgili üç aylık dönemin ağırlıkları, dönem ortası aya ilişkin nüfus projeksiyonları esas alınarak hesaplanırken, ifade kolaylığı açısından tahminler de dönem ortası ay adıyla ifade ediliyor.

‘Resmî rakamlar’ böyle ama bizim tespitlerimiz farklı:

Bize göre Türkiye’de 15-16 milyon çalışabilecek insan var...

Bunun yarısı, 7-8 milyon kişi çalışmamakta, yani işsiz…

Çalışanların da en az yüzde 25’i gizli işsiz, yani çalışır gözükmekte ama çalışmamakta...

Ülkemizdeki tüm ekonomik sorunların ana kaynağı işte budur; ‘İŞSİZLİK’tir...

Sonuç:

Türkiye’nin en önemli sorunu ‘İŞSİZLİK’ çözülemiyor…

***

Destek mahiyetinde olmak üzere bugünkü yazımı iki görüşle bitireyim.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Yönetim Kurulu Üyesi ve Antakya Ticaret Borsacı Başkanı Mehmet Ali Kuseyri, ekonominin düzeldiğinin iddia edildiği bir ortamda işsizliğin artmasının çelişki yarattığını söylüyor ve diyor ki:

‘İŞSİZLİK’ hükümetin öncelikli çözmesi gereken konu olmalı, aksi halde ‘sosyal patlamalar’ yaşanır...

Bunu hiçbirimiz arzu etmeyiz…

Hatay Genç İşadamları Derneği (HAGİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Aykut Özbuğday da; ülkenin en büyük sorununun ‘İŞSİZLİK’ olduğunu, hükümetin ekonomiye ağırlık vermesi gerektiğini söylüyor...

Bu bölgeden üçüncü bir görüş daha var; ona da belki gelecek yazımda yer veririm.

‘Ekonomik ve sosyal sorunların çözümleri’ bundan sonraki yazıya kaldı…

 

 

***

 

 

 

 

Ekonomik ve sosyal sorunların çözümü - 1

Reşat Nuri EROL

18.03.2010

Bizim usulümüz, bizim metodumuz önce ‘tesbit ve teşhis’, ondan sonra ‘çare, çözüm ve tedavi’ metodudur.

Bu metoda göre baktığımızda açıkça görülüyor ki:

Türkiye’nin ‘acilen çözüm bekleyen’ dört ana sorunu vardır…

Türkiye’nin ‘komalık hasta’ seviyesinde dört temel sorunu vardır…

Türkiye’nin sadece ‘kriz’ değil, ‘tufan’ seviyesinde dört sorunu vardır…

Bu sorunlardan ikisi ‘sosyal sorun’, ikisi de ‘ekonomik sorun’dur.

“Sosyal sorunlar” çözülmeden “ekonomik sorunlar” çözülemez...

Öyleyse, önce sosyal sorunlarımızın teşhis ve tedavisi üzerinde duralım.

Sosyal sorunlarımızı çözdükten sonra, ekonomik sorunlarımızı çözüme kavuşturalım.

***

Bize göre bir numaralı sorun basın/medya sorunudur.

Diğer sorunlardan önce “millî” olmayan medya/basın sorunu çözülmelidir.

Önce tesbit ve teşhis:

Sömürü sermayesine bağlı ve de bağımlı şirret ve millî olmayan basın/medya var oldukça, onun karşısında “Millî Medya/Basın” oluşturulmadıkça, devletimize ve milletimize yararlı hiçbir yenilik, açılım ve reform yapılamaz. Bir yenilik ve açılım yapmak istediğiniz zaman; dışarıdan veya onların içimizdeki çıkarcıları tarafından düğmeye basılır ve o yenilik, o açılım orada kalır. Medya sömürü sermayesi tarafından güçlendirilmiş ve kutsallaştırılmıştır. Yazarlara olağanüstü refah sağlanmış ve sermayeye esir edilmişler, iç sermaye de dış sermaye ve sömürüye esir edilmiştir. İktidarlar sık sık değiştiği için yazarlar iktidardan değil de, dışa bağımlı sermayeden korkmaktadır.

Çözüm/tedavi basittir:

Daha önce ‘Medya Kooperatifleri’ çözümünü defalarca yazdık. Ayrıca, Türkiye’de yüz kişilik yazar kadrosu oluşturulmalı, bu kadroya milletvekillerine sağlanan imkânlar sağlanmalı, bu kadrolar siyasi partilere tahsis edilmeli, siyasi partiler bu kadrolara atama yapabilmeli ve alabilmelidir. Bunlar yazılarını istedikleri basın organında yazabilmeli, istedikleri medya organında konuşabilmeli, maaşlarını da devletten alabilmelidir.

Millete bağlı bağımsız ‘Millî Medya/Basın” böyle oluşur.

***

İkinci ana sorunumuz yargı/adalet sorunudur ve “Adalet yönetimin temeli”dir.

Tesbit ve teşhis:

Türkiye’de hâkimler baskı altındadır; Yargıtay’ın baskısı altındadır, terfileri Yargıtay’ın tasdik ettiği mahkeme kararları ile yapılmaktadır. HSYK’nun baskısı altındadır; hâkimler bunların izni ile cezalandırılmaktadır. Adalet Bakanı’nın, dolayısıyla Hükümet’in baskısı altındadır. Bütçedeki yargı faslını hükümet ayarlamakta, tayinler Adalet Bakanlığı’nca yapılmaktadır. Hâkimler ayrıca savcıların baskısı altındadır; savcılar hakimlerin masasında ve seviyesinde oturmakta, onlarla eşitlik içinde bulunmaktadır! Ayrıca hakimler rüşvet mafyası, terör mafyası, geçim sıkıntısı ve şirret basının tehdidindedir.

Çözüm ve tedavi olarak; soruşturma, bilirkişi, savunma ve hakemler yüksek kurulları oluşturulmalıdır.

Bu kurullara siyasi partiler aldıkları her yüzde 5 oy için birer ilim adamı atamalı, partiler oyları birbirlerine kullandırabilmelidir. Örnek olarak, ‘Hakemler Yüksek Kurulu’ her ilçeye yirmiye yakın hakem atamalı. Bu hakemler avukat olabilir. Bunların maaşlarını devlet vermeli. Hakemlerden birini bir taraf, diğerini diğer taraf seçmeli, başhakemi hakemler seçmeli; bunların verdiği kararlar kesin olmalıdır. Hakemlerin aleyhine verdikleri kararlardan dolayı yine hakemlerin nezdinde dava açılabilmeli, hakemler mahkûm olurlarsa hakemliklerine son verilmeli ve mağduriyet devlet bütçesinden giderilmelidir. Haksız da olsa davayı kazanan kazanmış olmalıdır. Hâkimler yalnız davaların yürütülmesini ve tescilini sağlamalı, karar alma yetkileri olmamalıdır.

Böylece adalet ve yargı reformu gerçekleşir, yargımız yansız, bağımsız, saygın ve etkin hâle gelir, gerçek adalet sağlanır.

Sosyal sorunlarımızın tesbit, teşhis, tedavi ve çözümünden sonra ekonomik sorunlarımızın tesbit, teşhis, tedavi ve çözümü bundan sonraki yazımızın konusudur.

 

 

***

 

 

 

 

Ekonomik ve sosyal sorunların çözümü - 2

Reşat Nuri EROL

19.03.2010

Türkiye’nin üçüncü sorunu ‘İŞSİZLİK’tir.

Türkiye’de on beş milyon çalışabilecek insan vardır. Bunun sadece yarısı çalışmamakta, sadece yedi-sekiz milyon insanımız iş bulabilmektedir. Çalışanların da en az yüzde 25’i gizli işsizdir. Yani, bu çalışanlarımız da çalışır gibi gözükmekte ama gerçekte çalışmamaktadır. Ülkemizdeki tüm ekonomik sorunların ana kaynağı budur, ‘işsizlik’tir. Ve bu sorunun aynı zamanda çok yönlü sosyal yansımaları da vardır. Bu bir numaralı ekonomik sorun çözüme kavuşturulmadıkça, zamanla sosyal sorunlara ve sosyal patlamalara da sebebiyet vermektedir.

Yani, ülkemizin bir numaralı ekonomik sorunu ‘İŞSİZLİK’tir.

İşsizliğin biricik çare ve çözümü, “çalışana faizsiz kredi hakkı”nın tanınmasıdır.

Çalışana, emek sahibine diyoruz ki; çalışacağın yeri kendin seç ve git, istediğin işletmeyle ve işletmeciyle anlaş, ondan orada çalıştığına ve üretim yaptığına dair bir kâğıt/belge al ve getir. Belgede, ‘falan emek sahibi benim işimde şu kadar saat çalışmıştır’ yazılı olsun. Biz işvereni borçlandıralım, çalışan emek sahibine ‘resmî ücret’ini ödeyelim.

İşverene de diyoruz ki:

- İşçiyi çalıştır, parasını biz ödeyelim...

- Ham maddeyi al, parasını biz ödeyelim...

- İşletmeni ‘faizsiz’ olarak borçlandıralım...

- Mamulü sattığın zaman borçlarını ödersin...

Dikkat edin; bu sistemde faiz yok, cebrî icra yok.

Böylece ülkemizde iş arayan ve çalışmak isteyen işsiz kalmayacak.

***

Türkiye’nin dördüncü ve en büyük sorunu dış borçlar sorunudur.

Üç kıtaya hükmeden koca Osmanlı İmparatorluğu’nu borçlandırarak yıktılar. ‘Osmanlı eski bir örnek’ diyorsanız, o zaman yeni ve taze bir örnek verelim: İşte kapı komşumuz ve borç sebebiyle batan ülkelerin en yenisi Yunanistan! Osmanlı artığı Yunanistan borçlar, bütçe açıkları, diğer ekonomik ve sosyal sorunlar sebebiyle battı, batıyor!..

Batılılar, IMF ile Dünya Bankası gibi Batılı ekonomi kuruluşları, borçlarını ödemediğinde Türkiye’yi de istedikleri zaman çökertebilecek durumdalar.

Son sekiz yılda, seksen yıllık birikimlerimiz olan KİT’leri (Kamu İktisadi Teşekkülleri) sattık… Şimdi de BİT’lerimizi (Belediye İktisadi Teşekkülleri), yollarımızı, barajlarımızı ve daha bilmem nerelerimizi satacakmışız!..

Peki, bunlar da bittikte sonra sıra hangi satışa gelecek, neyin satışına gelecek?!.

Türkiye baş belası dış borç sorununu hemen, hiç bekletmeden, acilen çözmelidir.

Çare ve çözüm için:

- Dış borçlarımız iç borca çevrilmeli…

- Faizli borçlar kredileşme borcuna çevrilmeli…

- Para yani nakit borçlarımız mal borcuna çevrilmeli…

- Son olarak kalan borçlarımız iştirake/ortaklığa çevrilmelidir.

***

Bu dört ana sorun çözülmedikçe Türkiye’nin hiçbir sorunu çözülemez; ne enerji, ne açılım, ne demokrasi, ne Alevi, ne Kürt sorunu, ne de diğer sayısız sorunlar çözülemez…

Palyatif ve pansuman tedbirlerle geçen günlere yazıktır…

Zaman kaybetmeden, Türkiye’nin ‘acilen çözüm bekleyen’ dört ekonomik ve sosyal ana sorunu çözüme kavuşturulmalıdır...

Dünya ve Türkiye ölçeğindeki bu sorunların sadece ‘KRİZ’ değil, ‘TUFAN’ hem de ‘SOSYAL TUFAN’ seviyesinde olduğu iyi bilinmelidir...

Son olarak çözüm sırasını tekrar hatırlatıyoruz:

‘Sosyal sorunlar’ çözülmeden ‘ekonomik sorunlar’ çözülemez…

Önce sosyal sorunlar (MEDYA ve YARGI/ ADALET/ ANAYASA), sonra ekonomik sorunlar (İŞSİZLİK ve BORÇLAR) çözülmelidir...

 

 

***

 

 

 

 

Biz ne yapıyoruz, neler yapmalıyız?

Reşat Nuri EROL

20.03.2010

Her şey düşünme, tasarlama, planlama ve çalışma ile başlar.

Biz genel olarak ne yapıyoruz, neleri tasavvur ediyor, neleri çalışıyoruz?

Biz öncelikle “düşünüyor”, “tasarlıyor”, “tasavvur ediyor” ve “çalışıyoruz”...

Biz şimdi “Adil Düzen”i ve “Adil Ekonomik Düzen”i düşünüyor ve “tasavvur” ediyoruz. O düzen kurulduğunda gerçekleşecek olan nimetli, bereketli, saadetli ve adaletli hayatı düşünüyor ve tasavvur ediyoruz; kırk yıldır bunun ilmî çalışmalarını yapıyoruz…

Ama o düzen geldiği zaman ayrıca bizim bugün tasavvur edemediğimiz daha başka pek çok nimetlerle karşılaşılmış olunacaktır.

Nasıl 2000’li yılların hayatı geçmişe göre tamamen farklıysa, bundan yüz sene evvel kimse bugünkü dünyayı tasavvur edememişse; bugünden gelecekteki genel olarak “ADİL DÜZEN” ve özel olarak “ADİL EKONOMİK DÜZEN”in ekonomik, siyasi ve sosyal hayata yapacağı değişimi ve katkıları da tam olarak tasavvur edemiyoruz.

Anlattığım meseleyi biraz daha açarak örneklerle açıklamaya ve anlamaya çalışalım.

***

Mesela, bundan yüz-yüz elli sene önceki hayatı ve bugün ulaşılan seviyeyi düşünelim.

- Yüz, yüz elli sene kadar önce, insanlar bulundukları yerin en çok 500 metre ötesine seslerini duyurabilirlerdi. Şimdi uzayda veya Ay’da olsalar bile, birbirleriyle konuşabiliyor, hattâ görüntülü olarak görüşebiliyorlar.

- Bundan yüz elli sene evvel, en çok saatte 30 kilometre koşan ata veya başka bir binek hayvanına binebiliyorlardı. Şimdi, belli hazırlıklar tamama erdikten sonra, birkaç gün veya bir hafta sürmüyor, Ay’a veya uzayın başka bir yerine bile gidebiliyor ve oralarda günlerce, haftalarca, hattâ aylarca kalabiliyorlar.

- Bundan yüz sene evvelinde, fenerle yapılan aydınlatmada ancak birkaç 100 metreyi aydınlatıyorlardı. Şimdiki aydınlatma teknolojisi sayesinde ise geceler adeta gündüz gibi olmuştur. Şehirde doğup büyüyenler o günleri bilmezler, ama biz yaşımız gereği her iki hayatı yani elektriksiz ve elektrikli hayatı yaşadık. Herkes bir müddet dağ başındaki yaylalarda kampa gidip o elektriksiz ilkel ve doğal hayatı yaşamalıdır.

- Bugün bilgisayarla yazıyor, yazdıklarımızı istediğimiz yere mail ile ulaştırıyoruz. Oysa geçmiş zamanda yazı makinesi bile yoktu. Yazılacaklar kâğıda elle yazılır, İstanbul’dan Ankara’ya mektup bir haftada ulaşamazdı. Mektubun cevabı ise haftalar sonra gelirdi. Ülkeler arası haberleşmede ve ABD gibi deniz aşırı ülkeler için ise birkaç ay beklemek gerekirdi.

***

“Teknoloji”de gerçekleşen bu inkılâbı insanların geneli “düşünmüş, tasarlamış, tasavvur etmiş ve beklemiş” değildi ama o beklenmeyen ve düşlenmeyenler oldu.  

Geçmişte bunlar olduysa, olabildiyse; gelecekte de neden olmasın?

İşte, genel olarak “ADİL DÜZEN” ve özel olarak “ADİL EKONOMİK DÜZEN” geldiğinde, bugünkü Batı uygarlığında sadece “teknoloji”de olan ilerlemeler değil:

- YÖNETİMDE/SİYASETTE de durum böyle olacaktır…

- ÜRETİMDE/EKONOMİDE de böyle olacaktır…

- SOSYAL HAYATTA da böyle olacaktır…

- İLMÎ ÇALIŞMALARDA da olacaktır…

“ADİL DÜZEN MEDENİYETİ”nde genel durum tamamen değişecek, bugün için kahir ekseriyetin hiçbir şekilde düşünmediği, düşlemediği, tasavvur bile etmediği “nimetli, bereketli, saadetli ve adaletli ileri hayat seviyesi” ortaya çıkacaktır.

İnsanlık “dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal alanlarda” bugüne kadar ulaşamadığı merhalelere ulaşacaktır.

Millî Görüşçüler olarak biz böyle düşünüyor, böyle tasavvur ediyor ve insanlık saadetinin gerçekleşmesi için var gücümüzle çalışıyoruz…

Siz de bu hayırlı çalışmalarda gücümüze güç katmak istiyorsanız; buyurun gelin, birlikte çalışalım…

 

 

***

 

 

 

 

Vergi adaletsizliği

Reşat Nuri EROL

22.03.2010

Ülkemizde ‘adaletsizlikler’ var mı?

Ülkemizde ‘adaletsizlikler’ var; çok var, hem de pek çok var…

Bugün o adaletsizlikleri tek tek sayacak değilim, çünkü siz zaten her gün ve her an o adaletsizliklerle yani zalimliklerle birlikte ve iç içe yaşıyorsunuz…

Onlarla birlikte yaşadığınız için de o adaletsizlikleri yani zalimlikleri çok iyi biliyorsunuz…

‘Adalet mülkün/yönetimin esası/temeli’ olduğuna göre; bu adaletsizliklere yani zulümlere rağmen devletimiz nasıl ayakta kalabiliyor veya bu şekilde daha ne kadar ayakta kalıp varlığını sürdürebilir, varın siz de bizim gibi düşünün…

Sadece düşünmekle kalmayın, elbette çare ve çözümleri de düşünün…

Mesela ‘ADİL VERGİ SİSTEMİ/DÜZENİ’ nasıl olmalı diye düşünün…

Çünkü bugünkü yazımda vergi adaletsizliğinden söz edeceğim de ondan...

Çünkü 22/03/2010-26/03/2010 tarihleri arasında ‘Vergi Haftası’ var da ondan…

Nerden çıktı bu ‘Vergi Haftası’ diye merak edebilirsiniz: Kamuoyunda, yani en çok vergi verenler nezdinde, yani halkımız arasında sağlıklı bir vergi bilincinin oluşturulması ve toplumun tüm kesimlerine benimsetilmesi için 1990 yılından itibaren her yıl Mart ayının son haftası ‘Vergi Haftası’ olarak çeşitli etkinliklerle kutlanmakta... Bu vesileyle önce bizim ‘hatırlamamız’ gereken; hatırladıktan sonra da gereğini herkese, özellikle de isminde ‘ADALET’ kelimesi bulunan iktidar partisi yöneticilerine ‘hatırlatmamız’ gereken acı ve acilen düzeltilesi ‘vergi adaletsizlikleri’ ile ilgili gerçekler neler ise onlar üzerinde duralım…

Biz Ekonomik Konular Komisyonu olarak mesele üzerinde durduk, konuyu düşündük ve görüşümüzü aşağıdaki şekilde özetledik…

 

FAKİRİN VERGİ YÜKÜ ZENGİNİN İKİ KATI!!!

Evet, yanlış okumadınız, Türkiye’de fakir zenginin iki katı vergi ödemekte…

Türkiye’de en fakir yüzde 5’lik kesimin vergi yükü, en zengin yüzde 5’lik kesimin vergi yükünden iki kat fazla... Bu durum Türkiye’deki vergi sisteminin/düzeninin çarpıklığını, zulmünü ve adaletsizliğini açıkça ortaya koymakta...

Türkiye’de vergilerin üçte ikisi KDV, Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ve Özel İletişim Vergisi (ÖİV) gibi tüketim üzerindeki vergilerden, yani fakir halkımızın en çok tükettiklerinden toplanmakta... Tüketim vergilerine çok yüklenilmesinin başka bir nedeni de, toplanabilen gelir vergisinin düşük kalması, yani yöneticilerimizin acziyeti...

Tüketim vergileri her gelirdeki insan için aynı oranda olduğundan, gelirinin çok daha büyük bir kısmını harcayan dar gelirli halkımız, tüketim vergileri yoluyla gelirinin daha büyük bir kısmını vergi olarak ödemekte ve bu şekilde kendisine zulmedilmekte…

 

GELİR VERGİSİ ÇOK AZ TOPLANIYOR…

Daha çok geliri olanın daha yüksek oranda vergi ödediği gelir vergisi Türkiye’de yeterince toplanamadığı için uygulanmakta olan ‘vergi sistemi/düzeni’ gelir dağılımını düzeltici değil bozucu, adaleti sağlayıcı değil zulmedici etki yaratmakta…

Gelir vergisi, Türkiye’de toplam vergi gelirleri içinde 1980 yılında %52 iken; 1990 yılında %41’e, 2000 yılında %23’e, 2009 yılında %20’ye düşmüş!.. (Kaynak: www.gelirler.gov.tr). Şimdi milyarderlerimiz her yıl nasıl artıyormuş, anladınız mı?!. Elbette birilerinin yani halkımızın parası azalırken, birilerinin de fahiş şekilde artar!..

Sorun, tüketim vergisini toplamaktan ziyade, gelir vergisinin çok az toplanması...

 

VERGİ YÜKÜ ÜCRETLİ KESİM ÜZERİNDE…

2009 yılı Türkiye’sinde, akaryakıt ticareti yapanlar 6,345.- TL, Otelciler 2,471.- TL, büyük müteahhitler 5,145.- TL yıllık vergi ödemişken; aylık maaşı brüt 2,210.- TL olan bir ücretli yıllık 4,540.-TL vergi ödemekte!.. Ücretli kesim üstündeki vergi yükü Türkiye’de %36 seviyesinde!.. (Kaynak: Anadolu Ajansı’dır ve bu ajans devletin ajansıdır.).

Tek çare ve çözüm “ADİL BİR VERGİ SİSTEMİ/DÜZENİ”dir...

 

 

***

 

 

 

 

Pazar, piyasa ve para

Reşat Nuri EROl

23.03.2010

Üreticiler tarafından üretilen mallar piyasaya ulaştığında, o piyasanın kendine özgü şartlarına göre yani piyasada belirlenmiş bir bedelle alınıp satılır. Piyasa kendi şartlarını öyle oluşturur ki, satın alıcılardaki toplam para satıcılardaki toplam malı satın alabilir.

Fiyatlar böyle oluşur…

Piyasadaki ‘denge’ böyle sağlanır.

Pazarda satıcılardan mallarını hemen acele satmak isteyenler fiyatları ucuz tutar, bu sayede bir an evvel mallarını satarlar. Sabahtan öğleye kadar pazarda böyle bir fiyat politikası vardır. Öğleye kadar satışta tok olan satıcılar pazarladıkları mallarının fiyatlarını düşürmezler. İhtiyaç sahiplerinden bir an evvel alacaklarını satın alıp gitmek durumunda olanlar, fiyatların durumuna bakmaksızın, yüksek fiyatlarla alacakları malları satın alırlar.

Öğleden sonra ise satılmayan malların fiyatları düşmeye başlar...

Halktan parası az olanlar sabahleyin pazara gelir, bildikleri ve her zaman ucuz satanlardan alacakları malları almaya çalışırlar. Piyasanın ilk açıldığı, pazarın ilk kurulduğu saatlerde bunu gerçekleştiremezlerse; öğleden sonrayı, özellikle de akşam pazarı denilen vakti beklemeye ve o saatlerdeki fiyatları takip etmeye başlarlar.

Halk genel olarak böyle hareket eder.

Tüccarın piyasa/pazar davranışları ise tamamen farklıdır.

Halk gibi ihtiyacını gidermekten ziyade, bu işin ticaretini yapanlar ise öğleden sonra, özellikle ‘akşam pazarı’ diye tabir edilen vakitlerde, üreticilerin ve pazarcılık yapan halkın mallarını ucuz olarak alırlar. Alacaklarını ‘ucuz’ almalılar ki, daha sonra aldıkları fiyattan az-çok daha ‘pahalı’ satsınlar ve ‘kâr’ etsinler, bu sayede ‘ticaret’ yapabilsinler.

Pazarda yani piyasada böyle bir ‘pahalı-ucuz dengesi’ vardır.

***

İlk insanlar meyve toplayıcılığı ile geçiniyor, ihtiyaçlarını böyle karşılıyor, para olarak her türlü kuru yemiş ve fıstık gibi meyveleri kullanıyorlardı. Bu dönem ‘toplayıcılık dönemi’dir.

Avcılık döneminde hayvan derileri ‘para’ olarak kullanılmıştır.

Çobanlık döneminde ise yün ve yumurta ‘para’ olarak kullanılmıştır.

Tarım döneminde bakır ve gümüş gibi madenler ‘para’ olarak kullanılmıştır.

***

Mal mübadelesi artıp uluslararası ticaret gelişince; para olarak kullanılan ‘gümüş’ başta olmak üzere kullanılan madenlerin taşınması zorlaştığından, daha az bulunan ve dolayısıyla diğerlerine göre çok daha değerli olan ‘altın’ madeni insanlar ve özellikle uluslar arası ticaret yapan tüccarlar arasında para olarak kullanılmağa başlanmıştır.

Hazreti Nuh Nebi zamanında insanlığın ilk medeniyetinin kurulması, yani Mezopotamya Medeniyeti dönemi ile birlikte uluslararası ticaret başlamıştır. Mezopotamya, Mısır, İran ve Anadolu’da medeniyetler oluşmuş, uluslararası ticaret gelişmiş, ‘altın’ para olarak kullanılmaya başlanmış, ne var ki henüz ‘altın sikke’ çıkarılmamıştır.

Yerel pazarlar/piyasalar ‘altın’ üzerine değil, ‘gümüş’ üzerine kurulur.

Çünkü fiyatlar gümüş karşılığı oluşur.

Ancak ‘gümüş’ün taşınması zor olduğundan dışarıdan gelen tüccarlar ‘altın’ getirip gümüş karşılığı altınlarını satar, elde ettikleri gümüş paralarla ülkelerine götürecek oldukları malları satın alır; yahut tersini yapar, ‘gümüş’ karşılığında o ülkeye getirdikleri mallarını satar, elde ettikleri gümüş paralarla ‘altın’ satın alır ve onu memleketlerine götürürler.

Bu durumda çıkan sonuç şudur:

‘Gümüş’ ülke içi paradır.

‘Altın’ dış para yani dövizdir.

Gelecek yazımda meselenin ‘ölçme, tartma ve para’ yönü üzerinde duracağım…

 

 

***

 

 

 

 

Ölçme, tartma ve para

Reşat Nuri EROL

26.03.2010

İnsanlar ilk yaratıldıklarından ve yeryüzünde birlikte yaşamaya başladıklarından beri, hayatlarını idame ettirebilmek için ‘mal mübadelesi’ yapmaktadırlar.

Mal mübadelesinin yapılabilmesi için ilk dönemlerde bunu ‘ölçme ve tartama’ işlemiyle, sonraki dönemlerde icat ettikleri ‘madeni paralar’ sayesinde, günümüzde ise ‘kâğıt para’ ile gerçekleştirmişlerdir.  

‘Yumurta’ ve ‘ceviz’ veya ‘koyun’ ve ‘deri’ gibi malları sayarak; buna karşılık ‘tahıl’ ve benzeri bazı tarım ürünlerini de ölçerek karşılıklı mübadele etmişlerdir.

Diğer bazı malları ise tartarak veya kendi özel kriterlerine göre takas yaparak değiştirmişlerdir.

İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden itibaren karşılıklı ihtiyaçlar böyle giderilmiştir.

İhtiyaç giderme ve tedarik yerleri olan pazarlar böyle kurulmuş, piyasalar bu şekilde oluşmuştur. Bu ihtiyaçlar giderilirken, insanlığın ilerlemeler kaydetmeye başladığı ilk dönemlerde ‘bakır ve gümüş’ madenleri ‘para’ olarak kullanılmaya başlanmış, daha sonra ticaret ilerleyip geliştikçe özellikle ‘altın madeni’ uluslararası ‘para’ olmuştur.

Burada ölçme ve tartmada kullanılan uzunluk ve ağırlık birimlerinin hepsinin detaylarını girecek değilim. Bir kısmının sadece adını anacak, önemli olanları hakkında kısa bilgiler vereceğim. Öteden beri kullanılıp da artık devre dışı kalan konu ile ilgili hatırlamamız gereken kelimeler şöyle:

Dinar, dirhem, miskal, arşın, dönüm, evlek, endaze, fersah, merhale, kulaç, okka, çeki, kantar, batman…

Tartma ilk insanlar tarafından nasıl yapılırdı?

Tartma, bir çubuğun ortasına ip bağlamak ve iki başına birer kefe asmak suretiyle yapılırdı. Kefenin birine ağırlığı bilinen taşlar konulur, diğerine ise tartılacak eşya konurdu. Kefeler denkleşince ağırlıklar eşitlenmiş, böylece tartma işlemi tamamlanmış olurdu.

Çubuk, ip ve kabak kabuklarından oluşan insanların yaptığı ‘ilk teraziler’ ile bugün gramın binde birlerini bile ölçen ‘hassas teraziler’ hep bu sistemle çalışmıştır.

Zamanla, ağırlık birimi olarak kullanılan ‘gümüş’ küçük eşit parçalara bölünmüştür. Bu ağırlıklar terazinin ağırlık kefesine konmaktadır. Bu ağırlık parçaları aynı zamanda ‘para’ olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Buna ‘dirhem’ deniyor. Dirhem ağırlık birimi olarak Türkiye Cumhuriyeti dönemine kadar kullanılmıştır. 3,2 gram ağırlığındadır. Gramının fiyatı 0,75 TL olduğuna göre, bir Osmanlı dirhemi gümüş 2,5 TL civarındadır.

Tarih kitaplarından elde ettiğimiz bilgilere baktığımızda, ‘meskuk/sikke para’ M.Ö. yedinci yüzyılda Anadolu’da Lidyalılar tarafından icad edildiği ve kullanıldığı yazılıdır. Dolayısıyla ilk kez 2600 yıl önce Batı Anadolu’da basılan sikkeler, o dönemdeki birbirinden bağımsız olarak yalnızca birkaç toplumda; Anadolu’da, Çin’de ve Hindistan’da vardır.

‘Meskuk’ Arapça bir kelimedir ve para şeklinde olan, yani külçe veya ziynet eşyası şeklinde olmayan madendir. ‘Sikke’ de Arapça bir kelimedir; belli bir ölçüye göre basılan madeni bir paradır ve ilkel çağlardan beri ticarette geçerli olan değiş-tokuş yöntemleri yerine daha kullanışlı bir değişim aracı olarak kullanılmak üzere icad edilmiştir. Sikkenin kâğıt paraya üstünlüğü madenindendir. Kâğıt paranın maddesi değersizdir. Sikkenin hem yapım maddesi değerlidir, hem de daha kullanışlıdır. Bu nedenle daha çok tercih edilmiştir. Eski çağlarda ‘sikkeler’ yapılırken kullanılan başlıca metaller arasında altın, gümüş ve bakır ile yine altın ve gümüş karışımı olan elektron, tunç ve pirinç sayılabilir. Anadolu’daki ilk ‘metal paralar’ elektrondan yapılmıştır.

Değerli metallerin ‘para’ yapımında kullanılması 20. yüzyıla kadar sürmüş, ancak ‘kâğıt para’nın kullanılmaya başlanıp yaygınlaşması ile yavaş yavaş terk edilmiştir.

Günümüzdeki ‘bozuk para’ ihtiyacı için yapılan metal paralarda ise nikel, bakır-nikel, tunç, alüminyum ve tunç-alüminyum gibi metal ve alaşımlar kullanılmaktadır.

 

 

***

 

 

 

 

IMF’siz nasıl döviz bulalım? - 1

Reşat Nuri EROL

30.03.2010

IMF gerçekten Türkiye’den gitti mi? IMF Türkiye’den ümidini tamamen kesti de gitti mi? IMF’nin bir daha ülkemize gelmemek üzere gittiği iddia edilebilir mi?

IMF gittiyse gitti; artık bir daha bizi sömürmeyecek demektir...

Yahut IMF gitmedi; şimdilik taktik veya strateji gereği geri çekildi…

IMF bize karşı boş durmayacak; bir taraftan sinsi sinsi hazırlıklarını yapacak, diğer taraftan fırsat kollamaya başlayacak…

Ve fırsatını bulduğu anda da bizi çökertecek saldırıda bulunacak demektir.

Her ne olursa olsun, yukarıda saydıklarımızdan hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin; her halükârda bizim IMF’siz istediğimiz kadar döviz bulabilmemiz gerekir.

Peki, biz IMF’siz nasıl döviz bulacağız?

Bugün bu sorunun çözümü üzerinde duralım.

***

Maliyetleri düşürerek döviz bulmak...

Döviz bulmanın en sağlıklı ve kolay yolu üretim maliyetlerini düşürmedir, ucuza bol mal üretmedir. Üretilen mallar çok ve ucuz olunca, istediğiniz kadar kolaylıkla müşteri bulur, ürettiğiniz mallara uluslar arası piyasalarda Pazar bulur, bu sayede döviz elde edersiniz.

Bunun için neler yapmalıyız?

1) Kredilerin faizlerini sıfırlayamalıyız. Bu uygulama hem stok üretimini sağlar, böylece faiz yükünden ve belasında kurtulan üreticiler üretip stok yaparlar, hem de maliyetleri düşürür, maliyetlere faiz yükü binmemiş olur.

2) Çalışana ‘emek kredisi’ vermeliyiz. İşletmelere ve müteşebbislere ‘ham madde kredisi’ vermeliyiz. Bu krediler altına kote edilir, geri ödemeler altın değeri üzerinden yapılır ama verilen kredilere faiz yürütülmez, cebrî icra uygulanmaz. Bu sayede tam istihdam sağlanır, işsizlik sorunu da çözüme kavuşturulur. Anlattığımız şartlar gerçekleştirildiğinde üretimle birlikte alım gücü de artar. Ülke içinde ve ülke dışında kolayca pazar bulunur.

3) Yeni bir hamle döneminde olduğumuza göre bir-iki seneliğine işçiden vergi alınmaz, sigorta kesintisi yapılmaz. Herkes üretime geçer. Maliyetler düşer. Giderler iç borçlanma veya enflasyonla kapatılır. Enflasyonun kötü etkisini yok etmek için de ödemeler TL üzerinden, borçlanmalar altın üzerinden yapılır.

***

Merkez Bankası dolar ve döviz alacak.

Merkez Bankası dolar/döviz alırken nelere dikkat edecek?

Türk Lirası altına kote edilir ve operasyon buna göre yapılır. Merkez Bankası altını kârsız alır ve satar. Banka tüm taleplere cevap verir. Altın stoku sabit tutulur.

Altının TL cinsinden kuru öyle hesaplanır ki, istenen döviz miktarı ülkemize girsin. Dövizi TL ile satın alan Merkez Bankası istediği kadar döviz bulur. Halk TL’sini altına kote edeceğinden kendi ülke parasını dövizden daha kıymetli olarak görür. Bu şekilde yurt içindeki ve yurt dışındaki halkımızın katılımı ve katkısı sağlanır.

Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, birkaç ay (Ekim) önce yaptığı değerlendirmede, ‘Bugün geldiğimiz noktada dış finansman ihtiyacı azalıyor. Dış ticaret ve cari açığımız azalıyor...’ diyor ve Uluslararası Para Fonu’na (IMF) eskisi kadar ihtiyacımız olmadığını söylüyordu. Başkanın görüşüne bakılırsa, ödemeler dengesinin sermaye hareketleri tarafındaki gelişmelerini de dikkate aldığımızda, Türkiye’nin elde bulunan veriler çerçevesinde dış finansmana çok da ihtiyacı yokmuş. İhtiyacımız azaldığına göre işimiz biraz daha kolaylaşmış demektir.

Dolar/döviz bulmanın iki yolu yukarıda anlattığım gibi olabilir.

Dolar/döviz bulmanın iki-üç yolu daha var, onlar da gelecek yazımın konusudur.

 

 

***

 

 

 

 

IMF’siz nasıl döviz bulalım? - 2

Reşat Nuri EROL

31.03.2010

Önceki yazımızda ne dedik, neyi sorduk?

“Uluslararası Para Fonu (IMF) gerçekten gitti mi, IMF Türkiye’den ümidini tamamen kesti de gitti mi?” diye sorduk.

İki ihtimal var: IMF gittiyse gitti; artık bir daha bizi sömüremeyecek demektir...

Yahut IMF gitmedi, şimdilik taktik veya strateji gereği geri çekildi; fırsat kollayacak ve fırsatını bulduğu anda da bizi çökertecek saldırıya geçecektir...

Her iki durumda da biz, ‘dolar/döviz tedariki derdimiz’ ile baş başa kaldık, kendi derdimizin devasını bulacağız, kendi sorunumuza kendimiz çözüm bulacağız demektir.

Önceki yazımızda, üretim maliyetlerini düşürmek ve Merkez Bankası’nın döviz alması uygulamaları sayesinde bu sorunun çözüme kavuşturulabileceğini anlattık.

Bugün de bu sorunun çözümü yolunda değerlendirebileceğimiz diğer çözüm yolları üzerinde duralım.

Önceki yazıda Merkez Bankası’nın dolar/döviz tedarik edebileceğini ve bunun nasıl olabileceğini anlatmıştım.

Bugün yine Merkez Bankası’nın çözüm yolunda yapabileceği ikinci bir operasyon şekli üzerinde duracağım.

***

Merkez Bankaları ile karşılıklı kredileşme yapılır.

Dışarıdan mal alabilmek için bize dolar gerek, bize döviz gerek. Bunun için Merkez Bankası dışarıdaki bankalara TL’yi borç verir, onlardan da kendi ülke paralarını borç alır.

Türkiye’de ihracat yapanlar Merkez Bankası’ndan TL karşılığı o ülkenin parasını alır, malı satın alır. Oraya satanlar onların parasını alır, bankaya gidip TL’ye çevirir.

Böylece dövize ihtiyacımız kalmaz.

Herkesten, her ülkeden bizden aldıkları kadar biz de onlardan mal alırız. ABD ve AB ülkeleri ile de böyle ilişki kurarız. Bizimle ticarî ilişkilerini sürdürmek istiyorlarsa, onlara TL’yi kredi olarak veririz, doları ve diğer döviz çeşitlerini kredi olarak alırız.

Burada şöyle bir sorun çıkabilir.

ABD ve AB bizimle bu şekilde kredileşmeye girmeyebilir. Oysa biz ağırlıklı ticaretimizi onlarla yapıyoruz. O zaman ne yapacağız? Hiç merak etmeyin, diğer devletler onlardan döviz alır ve bize satarlar. Belki biraz pahalı satarlar ama ona karşılık bizden mal almak zorunda kaldıkları için bize ucuza gelir.

***

Ormanları rehnederek yani ipotek ederek değerlendirmek.

Döviz tedarik etmenin bir yolu daha vardır, o da Türkiye’nin ormanlarını bir ve/ya birkaç dönümlük parsellere ayırarak değerlendirmedir. Bu parsellere yol, elektrik, su, hattâ gaz gibi altyapı imkânları sağlanır. Sonra bu parseller başta Ortadoğu ülkeleri olmak üzere yurt dışı ve yurt içindeki kimselere kredileşme ilkesi içinde kiraya verilir.

Şöyle ki; kişilerden 20 bin dolar alınır ve altyapısı tamamlanmış bir dönümlük bir dinlenme parseli teslim edilir. İçinde orman ağaçlarının ıskartalarından villalar (ahşap evler) yapılır ve 40 bin dolara teslim edilir. Bu parselleri kiralayanlar istedikleri kadar yararlanırlar, istedikleri zaman dolarlarını alıp arsayı bize iade edebilirler. İsterlerse prefabrik ahşap evlerini de alıp götürürler veya bizim takdir ettiğimiz bedeli alırlar.

Böylece ülkemizin ihtiyacı olan dövizi fazlasıyla tedarik etmiş oluruz.

Ormanlarımızın ormanlık vasfını koruruz. Bu arada ele geçen yeni imkânlarla ağaçsız kırlarımızı da ormanlaştırırız ve onları da böyle değerlendiririz.

***

Ülkemizde bugünlerde başka bir gelişme daha gerçekleşiyor.

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Başkanı, “sukuk” yani “faizsiz bono” ile Körfez ülkelerindeki paraların Türkiye’ye çekilmesi için düzenlemeler yapılacağını açıkladı.

Bu da ülkemizin döviz ihtiyacını karşılamak için uygulanacak beşinci bir yol olabilir.

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2010 Yazıları
1-2010 Ocak
749 Okunma
2-2010 Şubat
605 Okunma
3-2010 Mart
681 Okunma
4-2010 Nisan
760 Okunma
5-2010 Mayıs
598 Okunma
6-2010 Haziran
662 Okunma
7-2010 Temmuz
595 Okunma
8-2010 Ağustos
725 Okunma
9-2010 Eylül
627 Okunma
10-2010 Ekim
595 Okunma
11-2010 Kasım
649 Okunma
12-2010 Aralık
710 Okunma