Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2010 Yazıları
2010 1.Baskı
615 Okunma
ASPxHyperLink

2010 Şubat
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri EROL
resaterol@akevler.org

 

ŞUBAT 2010

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

İnsanlık çare ve çözüm arıyor - 4

Reşat Nuri EROL

01.02.2010

Sömürü sermayesi -timsahın iki çenesi misali- “kapitalizm” ve “sosyalizm” diye iki sömürü sistemi geliştirmiş, bu ikisi dışındaki başka sistemleri, başka alternatifleri yasaklamıştır.

En az yüz yıl, yani yirminci yüzyılda insanlık bu aldatmaca ile oyalandı.

Bu aldatmaca uğruna milyonlarca insanın kanları akıtıldı, bütün beşeriyete sefaletler çektirildi; hâlen de çektirilmeye devam ediliyor...

Biz kırk yıldan beri alternatif sunuyoruz, insanlığın çare ve çözüm arayışlarına teklif sunuyoruz ama ilgilenip kulak vermesi gerekenler maalesef hâlâ kulak vermiyor...

İnsanlık bir yana; iktidara gelmiş bizim kırk yıllık arkadaşlarımız bile sağır, dilsiz ve kör olarak Hakk’a dönmüyorlar, bu çare ve çözümlere kulak vermiyorlar!..

Biz son derece açık ve net konuşuyoruz:

-Ya Hakk’ın dediğine kulak verirsiniz…

-Ya da sonunda helâk olup gidersiniz...

Kâinatı var eden Allah’ın, bu dünyayı insanları sürekli sömürmekte olan sömürü sermayesinin üçkağıtçılarına bırakacağını mı, ya da -Prof. Dr. Osman Altuğ’un tavsif ettiği üzere- meydanı “üçkâğıt ekonomisine” terk edeceğini mi sanıyorsunuz?!.  

Kâinatın sahibi vardır. Yeryüzü “Adil Düzen” nuru ve “Adil Düzen Ekonomisi” ile yakında aydınlanacaktır. Siz sonunda mağlup olacak ve günahlarınızla haşr olacaksınız. Bunları biz söylemiyoruz; sizi ve bizi var eden Kâinatın Rabbi Allah söylüyor.  

***

Ne demek istediğimizi, insanlığın nerden gelip nereye doğru gitmekte olduğunu özetleyerek bu bahsi toparlayalım ve bitirelim.

Beş yüzyıldan beri, Batı dünyasını sömürü sermayesi idare ediyor.

Bugünkü Batı uygarlığı onların eseridir.

Bu mekanizma nasıl kuruldu?

Sömürü sermayesi dünyadan ham madde alıyor, Avrupa’da Hıristiyanlarına mamul hâle getirtiyor ve dünyaya satıyor…

Bu mekanizma yirminci yüzyılda en yüksek seviyeye çıkıyor...

İşte, tam da tüm dünyada “tek sermaye devleti”ni kuracakken, sömürü sermayesi bazı problemlerle karşılaşıyor...

-Önce Türkiye’de Erbakan çıktı, ilim ile dini barıştırdı...

-Arkasından İran’da Humeyni boy gösterdi, din lehine inkılap yaptı...

-Rusya’da Gorbaçov çıktı, timsahın alt çenesini (komünizmi) işlemez hâle getirdi...

-En sonunda ABD’de Obama’nın başkan seçilmesi, sermaye yıkılışının veya sömürü sermayesinin sonunun başlangıcı, daha doğrusu öncekilerin üstüne adeta tuzu biberi oldu.

III. milenyumun başlangıç yılları, yirmi birinci asrın ilk yılları, sömürü sermayesinin hâkimiyetini yitirdiği yılların başlangıcıdır. “Adil Düzen”in ve “Adil Ekonomik Düzen”in hâkim olacağı dönem gelmektedir. Dünya henüz peygamberlerin hakkı üstün tutan sistemini ele almış değildir. Yakında bu alanda büyük inkılâp olacaktır.

***

İnsanlığın çare ve çözüm arayışlarına katkı olmak üzere; biz, gelecek dünyayı “Adil Düzen” ve Adil Ekonomik Düzen” olarak planlıyor ve ortaya koyuyoruz:

-Ulasal devletler olacaktır...

-Yerinden yönetim hâkim olacaktır...

-Hâkimlik sistemi yerine hakemlik sistemi gelecek, yargı üstünlüğü esas olacaktır...

-Faiz kalkacak, karşılıksız para olmayacak, dolayısıyla enflasyon da olmayacaktır...

-Gümrükler ve kotalar yok olacaktır.

Kurulmakta olan bu yeni dünyada ve adalete dayalı yeni dünya düzeninde Türkiye’nin yeri ve görevi, “Adil Düzen”in öncüsü olmaktır; hâkim ülke değil hadim ülke olmaktır; güçlü demokrasisi ve ordusu ile saygın devlet olmaktır…

 

 

***

 

 

Kanserli ekonomi, koruyucu tedavi

Reşat Nuri EROL

03.02.2010

Bu ifade bendenize değil, Prof. Dr. Erkan Topuz’a ait.

Diyor ki:

“Kanserli ekonomi ancak 15 yıl yaşar.”

Bu başlığın altında anlatılanlar, iki yıl önce yazdığım ve dış borca dayalı ekonomimizin çıkmazlarını anlatan “10 yıl sonra Türkiye yok!” yazımın bir başka yönden, meseleye sağlık sektörü ve sağlık politikaları açısından açıklık getiren bir başka versiyonu.

Prof. Topuz’un ifadelerinin dayandığı gerekçeler kanaatimce çok önemli.

“Kanserden korunma” yerine “tedavi”ye odaklanıldığını, bunun da kanserde ve harcamalarda patlamaya neden olduğunu belirten Prof. Dr. Erkan Topuz:

“15 yıl sonra ne devlet kalacak, ne sosyal güvenlik kurumu…

Çünkü bu giderlere hiç kimse dayanamaz…”

Devlet de dayanamaz, SGK da…

Vatandaş da dayanamaz…

Birlikte yıkılırlar…

***

Hepinizin akrabaları, arkadaşları, dostları ve tanıdıkları var.

Ölümlü bir dünyada yaşıyoruz, insanlar ölüyor.

Ölmesine ölüyor da, şöyle bir düşünün bakalım:

Acaba ölümlerin kaçta kaçı kanserden?

Ünlü kanser uzmanı Prof. Dr. Erkan Topuz, şu anda her dört kişiden birinin kanser olduğunu, 2020’ye kadar ise her üç kişiden birisinin kansere yakalanacağını belirterek, bu durumun ortaya çıkaracağı sonuçlara dikkat çekiyor. Kanser vakalarındaki artışa bağlı olarak tedavi masraflarının da çığ gibi arttığını ve gelişmiş ülkeler için silah sanayiinden sonra ikinci en önemli gelir kaynağı olduğunu belirtiyor…

“Dünyanın sonunu insanlar getirecek ve bunu kanserle yapacaklar” diyen de yine Prof. Topuz.

Kanser şimdilik kalp-damar hastalıklarından sonra ikinci sırada yer alan ölüm nedeniymiş, ama artış hızı böyle devam ederse 2030’lardan itibaren birinci sıraya çıkacakmış...

Hastalığın duygusal ve psikolojik yükleri dışında, hasta ile ailesine ve ülke ekonomisine getireceği mâli yük rakamlarla ölçülemeyecek seviyelere doğru gidiyormuş...

Mesela, Türkiye’de en basit bir kanser türü için hasta tamamen kurtulursa 6 aylık bir tedavi kürü için 50 bin lira gidiyormuş…

Eğer hasta kurtulamaz ve kronikleşirse, bu masraflar milyon liraları bulabiliyormuş...

Çünkü kemoterapi uygulaması maalesef devam ediyor ve bu ilaçlar her geçen gün pahalanıyor...

Gidişata bakılırsa:

15 yıl sonra ne devlet kalacak, ne sosyal güvenlik kurumu…

***

“Bir musibet bin nasihatten evlâdır” sözü gibi; Prof. Topuz da “tedavi”den ziyade “korunma”ya önem verilip öne alınmasını tavsiye ettikten sonra, gerekçesini şöyle açıklıyor:

“Çünkü bir korunma bin tedaviden evladır...

Bunun için kanserojenleri hayatımızdan çıkarmalıyız.”

Kanser konusunda izlenen yol yanlış…

Korunma yerine tedavi yöntemi sadece sömürü sermayesinin elindeki ilaç sanayiini palazlandırıyor…

Tedaviye giden milyarlarca doların sadece yüzde yirmisi korunma için yeterli olabiliyor…

Şimdilik kanser ilaçlarına 300 milyar dolar gidiyor ama 2020’li yıllarda 500 milyar doların üzerine çıkacak…

Koruma adına kansere yakalanmamak için Dünya Kanser Birliği 1 dolar harcıyorken, sömürücü firmalar kanser ilaçlarının reklamı için 500 dolar harcıyor…

Tersi yapılsa durum değişecek…

Kimyasallarla birlikte kanserler arttı…

Japon denizinde balinalar sürü hâlinde ölüyorlar, çünkü Japon sanayiinin kirlettiği denizde karaciğer-kolon kanseri olmuşlar…

Aynı şekilde kutup ayıları da kirli denizlerden gelen balıkları yedikleri için kanser oluyor…

Temizliği, saflığı ifade için kullanılan anne sütünden bile toksik madde çıkıyor!..

Koruyucu tedavi tercih edilmezse, kanserli ekonomiyi bekleyebiliriz…

 

 

***

 

 

 

 

Bakkallar ve Başbakan

Reşat Nuri EROL

12.02.2010

Bakkallar büyük bir mücadele veriyor.

Bir tarafta ‘mahalle baskısı’ iddiası, diğer tarafta ‘AVM-Mahalle Bakkalı Çatışması’ var; sanki eski mahalleler ve o mahallelerdeki bakkallar varmış gibi. ‘Mahalle bakkalı devri artık bitti!’ iddiası, bu ekonomik ve sosyal gerçek karşısında yavan kalıyor.

Sosyal değişim aldı başını, gidiyor; her şeyi değiştiriyor…

Başbakan bu değişime karşı direnenlere demiş ki:

“Türkiye değişiyor. Bunu artık ister kabul etsinler, ister etmesinler. Gerçekler ortada ve ben küçük esnafımızın bu noktadaki şikâyetlerini de biliyorum. Ama onlar da artık bu gerçeği görecekler.

Ne yapacaklar?

Bu sorunu sivil toplum örgütleriyle ve kendi aralarında birleşmek suretiyle (bir tek bizim hep hatırlattığımız ‘tüketim kooperatifi’ hatırlatması yok) aşacaklar. Belki marketler, belki süper marketler (burada da bizim ‘mala-mal marketler zinciri’ hatırlatması yok) hâlinde... Hayatın gerçeği bu... Sürekli ilerlemek durumundayız...”

Başbakan Erdoğan böyle dedikten sonra;

AVM’lerin gelişen toplumun bir ihtiyacı hâline geldiğini söylemiş!

Acaba?!.

Neye göre gelişen ve değişen?..

Kapitalizm, çılgın tüketim ve israf ekonomisi yönünde değişerek evrilen ve giderek pek çok değerlerini yitirerek devrilen toplum!

‘Kanaat ve tutumluluk ekonomisi’ni unutan toplum!

Hayatın her alanında değişim var ama yöneticilerimiz bir şeyin, çok acı bir gerçeğin farkında değil; maddî yönden gelişiyormuş gibi görünürken, manevî pek çok değerlerimizi yitiriyoruz. Anadolu köylerimizdeki ‘köy bakkalı’ ile kasaba veya kentteki ‘mahalle bakkalı’ da bütün sosyal fonksiyonlarıyla yitirmekte olduğumuz işte bu önemli değerlerden.

Ama biz farkında olmadan önce pek çok sosyal değerleri ihtiva eden eski köylerimizi ve mahallelerimizi, ondan sonra da oralardaki bakkallarımızı kaybettik. Bu gibi konuları ele aldığım her yazıda hatırlattığım üzere; bu gidişatın sonu sadece küçük ve orta ölçekli işletmelerimiz ile esnafımız için kriz ve kapanış değil, aynı zamanda SOSYAL TUFAN!

Başbakan ile birlikte çalıştığımız yıllarda ve sonraki birkaç görüşmemizde, meselenin püf noktası olan bu ‘sosyal boyutu’ değişik şekillerde, ısrarla, inatla anlatma çabası içinde olmama rağmen; ya ben anlatamadım ya da o anlamadı veya anlamak istemedi!

Şimdi başbakan, hem de 7-8 yıldan beri başbakan ve ‘bakkallar’ hakkında böyle konuşuyor! Aynen bir zamanlar ‘gecekondular’ için konuştuğu gibi:

‘Acımayın, yıkın!’

Bu köşede yayımlanan ‘Acımayın, yıkın!’ başlıklı yazım arşivde (21.06.2005) duruyor, merak edenler bakabilir.

Başbakan, AVM’lerin gelişen toplumun bir ihtiyacı hâline geldiğini, bundan zarar gören mahalle bakkallarının ise çözümü sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çözmeleri gerektiğini söylemesine söylüyor da; bu yönde parti ve hükümet olarak ne yapıyor?!.  

İhtiraslarına gem vurulmadığında halkın ihtiyaçları sınırsızlaşır. Sınırsız olan ihtiyaçlar değildir, eğitimle gemlenmeyen ihtiraslardır. Oysa imkânlar sınırlıdır.

Başbakan itiraf ediyor ve diyor ki: Biz 7 yıldır her vatandaşımızın tek tek gelir düzeyini artırmaya çalışıyoruz. İstediğimiz yere daha henüz gelemedik ama bunun için çalışıyor, ülkenin kaynaklarını çarçur etmeden dikkatli bir şekilde harcamaya çalışıyoruz. Ücretler hâlen istediğimiz seviyede olmayabilir...

Oysa gerçek hiç de öyle değil, çünkü ülkenin imkânları faize ve borçlara gidiyor. Paralar faiz ve borç bataklarına gidince, halkınıza verecek paranız yok!

Baştan tercihinizi ‘halk’tan yana değil de, ‘küresel sömürü sermayesi’nden yana kullandığınız için 7-8 yıldır ülkenin imkânlarında ve ücretlerde olumlu yönde bir gelişme olmuyor.

Hükümette olmayınca; halkta, esnafta, küçük ve orta ölçekli işletmelerde ve dolayısıyla köy veya mahallelerimizde çok önemli sosyal hizmetler gören bakkallarımızda da olması gereken olmuyor…

Onun da ötesinde bu değerler kayboluyor…

Bu durumda ‘Bakkallar ne yapmalı?’ konusu, bundan sonraki yazımın konusudur.

 

 

***

 

 

 

 

Başbakan, bakkallar ve soğuk marketler

Reşat Nuri EROL

13.02.2010

Bakkallar ayakta kalma mücadelesi veriyorken, Başbakan sadece seyrediyor demeyeceğim; maalesef sadece seyretmekle kalmıyor, aynı zamanda kendisinden hiç de beklemediğim şeyler söylüyor ve söylemekle de kalmıyor, aynı zamanda yapıyor…

Neler söylüyor, neler yapıyor?..

Bakkallar başta olmak üzere, küçük esnaf ve küçük işletmelerin dertlerine deva, gönüllerindeki manevî yaralarına şifa olabilecek şeyleri Başbakan olarak maalesef ne söylüyor ne de yapıyor; bambaşka şeyler söylüyor ve yapıyor… Durmadan AVM açılışları yaparken, özetle ‘bakkallar kapanırsa kapansın’ demeye getiriyor!..

Başbakan ile bir toplantıdaki görüşmemizde, bir konu ile ilgili meramımı anlatmaya teşebbüs ettiğimde, ‘Köşendeki yazıları okuyorum’ demişti.

Cevaben, ‘Köşelerde değil de yüz yüze görüşelim, bazı temel meselelerdeki çözüm önerilerimizi arz edelim’ dedim.

Hâlâ vakit bulup yazılarımı okuyabiliyorsa, bu önemli konudaki önerilerimi bir kere daha hatırlatıyorum.

Bakkallar esnafımızın sembol kesimi olduğu için bu konuda söylenenleri ve yapılanları çok önemsiyor, daha önce bu konuyu birkaç defa ele almama rağmen, istifade edilmesi ümidiyle bu vesileyle bir kere daha çare ve çözüm önerilerimi arz ediyorum.

Başbakanın küresel sömürü sermayesine boyun eğdiği ve küçük esnafın yok oluşunu kabullendiği, -bakkallar için söylediklerinin de- aslında çaresizlik içinde halkının içindeki küçük esnafın köleleştirilmesine önlem alamamasının bir itirafı olduğunu söyleyenler ve yazanlar var. Nitekim bu görüş bana da özel olarak ulaştırıldı ve konuyu bir kere daha ele almam hatırlatıldı.

Başbakanın bakkallarla ilgili açıklamasına bir başka açıdan cevap niteliğinde olacak olan bu yazım, inşallah ilgililerin ve halkımızın ufkunu açar.

Bu faslı, kısmen redakte ettiğim mesajı ileten arkadaşın ifadeleri ile noktalayalım:

Sistem/düzen böylesine tıkanmışken, yetkililer ne yapalım ümitsizliği içinde kıvranırken; artık sömürülmeyi ve köleleşmeyi adeta sindirmiş Türk halkına ve küçük esnafa, özellikle bakkallara ellerinden çok şey geldiğini gösteren ve düşününce neler yapılabileceği hususunda mükemmel bir örnek olan bir yazıyı istifadelerinize sunmak istiyorum.

Mesaj böyle diyor ve bizim bir seminer çalışmamızdan derlediğimiz notları gündeme getiriyor...

Bakkal deyip geçemeyiz; çünkü köyden kente, kasabadan mahalleye, sokaktan semte kadar her yerde bakkal Türk toplumsal hayatında sadece basit bir alışveriş yeri değildir.

Bakkal her şeyden önce evimizin hemen yakınında veya civarındaki “Bakkal Amca, Bakkal Teyze”dir ve genellikle küçük bir aile işletmesidir. Mahallemizdeki, semtimizdeki, sokağımızdaki pek çok sosyal aktivitenin cereyan ettiği merkezdir.

Şimdilerde çok yaygın olan ‘kredi kartı’ diye bir şey yokken, ‘bakkal borç/veresiye defteri’ ile isteyen her müşteriye kredi sağlayan yerdir; hem de hiçbir kefalete ve faize gerek kalmaksızın kredi.

Ayrıca küçük çapta bir muhtar, bir emniyet görevlisi, bir muhasip, bir avukat, bir hakemdir Bakkal Amca.

Yukarıdaki apartman katlarından sallanan sepetlerde yazılan veya telefonla iletilen siparişlere cevap veren ‘Bakkal Amca’dan başkası değildir.

Süper markete bu gibi sıcak ve birebir sosyal ilişkiler ifade eden bir şeyin teklif edilmesi bile düşünülemez.

Süper markete herhangi bir emanetinizi bırakamazsınız.

Bakkalınızla başınıza gelen bir hastalıktan, bir ayrılıktan, bir yoksulluktan dolayı dertleşebilirsiniz, ama süper marketle hiçbir konuda dertleşemezsiniz.

Paranız yoksa bakkalınızın ‘veresiye defteri’ne yazdırırsınız ama süper marketin veresiye defteri yoktur!

Bakkal sizden faiz almaz, sizi sıkıştırmaz, hattâ daha fazlasını yapar; çok hamiyetlileri yoksul düşmüş ailelerin çocuklarına parasız şeker, lokum verir, hatta ekmek verir, peynir, zeytin verir, katık edip yesinler diye.

Bakkal asırların birikimiyle oluşan sosyal geleneklerimizin bir kurumudur.

‘Besmele’ ile açılan dükkânlarımızın ‘bereket’ simgesidir.

Bakkallarımızda ne kadar ‘ruh’ varsa, süper market o kadar ‘ruhsuz’dur.

Bakkal Amca ne kadar ‘sıcak’sa, süper market de o kadar ‘soğuk’tur.

Bakkal ne kadar bize ‘yakın’sa, süper market o kadar ‘uzak’tır.

 

 

***

 

 

 

 

Sermayeye karşı bakkallar birliği

Reşat Nuri EROL

14.02.2010

Başbakan Erdoğan, bir AVM açılışında bakkallar meselesini anlatırken, ‘kapanırsa kapansınlar’ demeye getirmiş ya; bizim gibi herkes bu söze karşı çıkmakta...

Biz sadece karşı çıkmakla kalmadık, son birkaç sene içinde önce bakkallarla ilgili uygulamalı önerilerde bulunduk…

Minik bir mahalle bakkalı kurup işlettik…

Bu vesileyle çok önemli bilgi ve deneyimler elde ettik…

Bu bilgi ve deneyimlerimizi ulaşabildiğimiz esnaf birlik başkanlarına bakkallar birliği derneklerinin yöneticilerine ilettik…

İlk görüşmede ilgilenir gibi yaptılar...

Sonra sustular, ilgiyi kestiler; hâlâ susuyorlar ve ilgilenmiyorlar!..

***

Bu gibi gelişmeler karşısında olay nedir, neden böyle oluyor diye düşünmeye başladık ve bazı sonuçlara ulaştık.

Önce sonuç mahiyetindeki bu tesbitler üzerinde duralım.

- Tekel sermaye herhangi bir yerde bir kuruluş ortaya çıkarsa önce onu yerinde ezer.

- Ezemezse; para ile destekler ve o kuruluşu kendisinin istediği bir kuruluşa çevirir.

- Bunu da başaramazsa; o kuruluşu büyütür, büyükçe bir teşkilat hâline getirir. Sonra o teşkilatın yöneticilerini satın alır ve teşkilatı tamamen kendi amaçları için kullanır.

- Bunu da yapamazsa; teşkilatın başına bilgisiz, beceriksiz, korkak ve ne yapacağını bilemez cahil yöneticiler getirir. Böylece o teşkilat mefluç vaziyete getirilir. Tekel sermaye için bunun faydası; o teşkilat vardır diye herkes ümidini ona bağlar ve avunup durur...

Türkiye’de ve dünyada, tekel konumundaki bütün kuruluşlar bu statüye tâbidir. Bu statüye uymayan bir kuruluş olursa, ihbarlarla ve şikâyetlerle devleti ona saldırtarak o kuruluşu çökertirler. Şöyle bir düşünün bakalım; hukuktan itibaren, ekonomi kuruluşları ve hizmet sektörü başta olmak üzere, hemen hemen her alan böylesi bir tekel işgalinde değil mi?

Bu durumda başka birilerinin bakkalları ayakta tutma ve onları yaşatma gücü yoktur.

İş tamamen başa kalmıştır.

Bakkallar kendi sorunlarını yine bizzat kendileri çözmelidirler.

Hem de yeniden yapılanarak ve yine kendileri kendi aralarında yeni birliktelikler ve “birlikler” oluşturarak bunu yapacaklardır.

Başka çözüm yolu yok!

***

Neler yapılmalı? Bakkallar bir araya gelip neler yapmalı?

Her şeyden önce bizzat halkımız köyündeki, mahallesindeki, semtindeki, sokağındaki bakkallarına sahip çıkmalı. Bunu sağlamak için önce halkın bilinçlendirilmesi gerekmekte.

Her yörede bir bakkal, örnek ve öncü olmaya ahdetmiş bir bakkal ortaya çıkmalı ve müşterilerini bilinçlendirmeli.

Bunu ancak kendisinin fiyatları süper marketlerin fiyatlarına eşit olduğu zaman sağlayabilir.

Bunun için “ADİL EKONOMİK DÜZEN” bilgisi gerekmekte.

Bu konuda bizde kırk yıllık bir bilgi birikimi ve yabana atılmayacak uygulama tecrübesi vardır.

“Örnek bir bakkal”ı kurup işlettikten sonra, mahallesinde “BAKKALLAR BİRLİĞİ” oluşturup sömürüden kurtulma sürecine ve dayanışmasına girilmeli...

Küçük küçük “kooperatifler”le önce İstanbul, sonra Türkiye, sonra dünya bu sisteme geçmeli...

Kooperatifler küçük olduklarından dolayı, tekel sömürü sermayesi onların her biriyle tek tek uğraşamaz; uğraşsa bile baş edemez.

Halkın asıl gücü, birlikteliğin ana kuvveti işte buradadır.

Sermaye, makroda kendisinin zararı olmadığı için küçük kooperatiflerle uğraşmaktan vazgeçer.

Bakkalları ortadan kaldıracağına bakkalları sömürmeyi yeğlemeyi tercih eder; yararlanır ama sömüremez.

Her şeyde olduğu gibi bu konuda da “denge” vardır.

Böylece “yeni bir ekonomik dünya düzeni” kurulur.

İnsanlık sermayenin var olduğu, varlığını sürdürdü ama diğerlerini sömüremediği bir düzene geçmiş olur.

Birlikteliğin, birlikte olmanın, bakkallar birliği kurmanın daha başka detayları vardır ve bu gibi bazı önemli detaylar da bundan sonraki yazımın konusudur.

 

 

***

 

 

 

 

Bakkal, banka, kooperatifleşme ve ruh

Reşat Nuri EROL

16.02.2010

Konunun en önemli yerinde kalmıştık, kaldığımız yerden devam ediyorum…

Önceki yazılarımda anlattığım bu tip bakkallar olmadan “krizsiz ekonomi düzeni” kurulamaz ve yaşatılamaz. Her köşe başı ve her önemli sokaktaki bakkallar, orta direk toplumun yani halkımızın sigortası mesabesindedir. Büyük sermaye olmadan da “büyük çapta ekonomi” oluşamaz. Hâsılı, bakkallar ve büyük sermaye birbirlerini ortadan kaldırma savaşı yerine, birbirine dayanışarak “dengeli ekonomi sistemi”ni kurmaları gerekir.

Bir bakkal düşünelim ki elinde banka teminatı, banka garantisi var.

Bu garanti ile süper marketlere gitmekte, süper marketlerden tenzilatlı mal alarak bakkalında satmakta, yani ucuz mal hizmetini mahalle, semt veya sokağına kadar götürmekte...

- Bu uygulama süper marketler aleyhinde değildir, çünkü onların malları satılmakta.

- Bu uygulama bakkalların da aleyhinde değildir, çünkü cirodan kazanmakta.

- En önemlisi halkın aleyhine hiç değildir, çünkü hizmet ayağına gelmekte.

- Yani, bakkallarla süper marketler arasında çıkar paralelliği oluşmakta.

***

Burada önemli bir sorun karşımıza çıkıyor:

Bakkallara bu banka garantisini kim sağlayacak?

İşte “kooperatif/kooperatifleşme” burada devreye giriyor; önceki yazılarımda sözünü ettiğim “bakkallar birliği kooperatifi” veya bakkal kooperatiflerinin çoğalarak ve güçlenerek oluşturdukları “birlik kooperatifleri” ile daha üst birlikler devreye giriyor.

- Önceleri “banka teminat mektubu” temin ediliyor…

- Sonra, bir müddet sonra, sistem iyice rayına oturduktan sonra, “kooperatif” banka kadar güvenilir oluyor ve bankaların yerini kooperatif alıyor...

Bu birliktelik ve bakkal birliklerinin oluşturduğu güç “faizli bankalar” üzerinde öylesine maddî ve manevî baskı oluşturmalıdır ki; bir müddet sonra artık bankalar da “faizli sistem”den vazgeçip işletmelere kooperatifler gibi “faizsiz genel hizmet” verme yarışına girmeliler...

Bu arada ekonominin kalbi mesabesinde olan bankalar halkı ve küçük işletmeleri soyup sömürmeyi değil; gerçekten halka ve ekonomiye hizmet etmeyi düşünmeli, bu düşünce doğrultusunda yeniden yapılanmalılar…

Burada bu vesileyle, bütün bu anlattıklarım yapıldıktan sonra, bu gelişmelerle birlikte kurulup devreye girmesi gereken “Genel Hizmet Kooperatifleri”ni hiç olmazsa isim olarak anmadan geçemeyeceğim. Muhasebe, muamele, avukatlık, hakemlik gibi pek çok hizmetler (25 çeşit hizmet) bu kooperatifler tarafından en iyi ve en ucuz şekilde yapılacaktır…

***

Ülkemizdeki bir kısım “yabancı sermaye”nin ve dolayısıyla “sömürü sermayesi”nin yapmakta olduğu şey “tekelleşme” ve tekelleşmenin de ötesinde ekonominin olmazsa olmaz şartı olan “rekabeti önleme”dir.

Onlara sorarsanız, onlar ve yerli her türlü işbirlikçileri ise aslında devlet tekelleşmesini önlediklerini iddia ederler ama hedefleri tek kelimeyle “tekelleşme”dir.

Rekabeti canlandırdıklarını iddia ederler ama rekabeti öldürürler…

Bir de AVM veya süper market gerçeğinin “ruhu” vardır ki, o ruh “bizim ruhumuz”la taban tabana zıt bir anlayışın ruhudur.

O ruh dostluğa, dayanışmaya, komşuluğa, iyiliğe, yardımlaşmaya uzak olduğu gibi; o ruh bizi vahşi kapitalizmin berbat bir “tüketim toplumu figüranı” olmaya iten hilelerle ayakta durur.

“Müslüman ruhu”nun temel taşlarından biri olan “israfın haramlığı”na dair şimdiye kadar öğrendiklerimizin ve uyguladıklarımızın hepsini bertaraf edip “israf toplumu” hâline gelmemize sebebiyet verir…

Velhâsıl, biz bu anlattıklarımızla sizden yani halkımızdan veya bakkallardan bir şey istemiyoruz; sadece “Adil Ekonomik Düzen”i öğrenmenizi istiyoruz...

Öğrenme ve bilgilenme sonrasında ister uygulayın, ister uygulamayın; siz bilirsiniz!..

Ama şunu iyi bilin ki; “iki nokta arasındaki doğru tektir” ve o doğru yol yani sırat-ı müstakîm üzere yürüyenler felâha erer, diğerlerinin tamamı ise helâk olup gider.

Vesselâm…

 

 

***

 

 

 

Sistem, sermaye ve sektörler

Reşat Nuri EROL

17.02.2010

Dikkat edilirse, aslında üzerinde durduğumuz sadece belli bir meslek gurubu veya sektör temsilcileri değil, topyekün bir sistem ve yeniden yapılanması veya değişmesi gereken düzendir. Sistem olması gereken sağlıklı ve sağlam bir sistem olmayınca, hele hele üstüne üstlük bozuk ve de zalim bir sistem/düzen olunca; bu sistemde/düzende düzeltmek üzere ele aldığınız her mesele veya meslek/sektör grubu ile ilgili problemler bir bütün olarak çözüme kavuşturulamaz. Bu durum malum ve de meşhur benzetmeye benziyor.

Hani deveye ‘boynun ne diye eğri’ diye sorduklarında, deveden alınan cevap misali:

Nerem doğru ki?!.

‘O halde ne diye çözüme kavuşturulamayacak meseleler üzerinde duruyorsun?’ diyenler olabilir.

Onlara derim ki; her derdin devası vardır, her problemin çare ve çözümü vardır.

Nitekim biz de ele aldığımız her meselede bu hatırlatma ve vurguyu mutlaka yapıyoruz.

Ayrıca, bu vesileyle her temel meselenin çözüm aşamasında iki merhalesinin de olduğunu bir kere daha hatırlayalım.

Her meseleyi iki merhalede çözüme kavuşturmalıyız.

-Birinci merhalede, mevcut bozuk düzende yapılması gerenleri yapmak…

-İkinci ve asıl merhalede, adaletli ve düzgün bir düzene geçişi gerçekleştirmek…

***

Milenyumdayız, yeni bir bin yıllık medeniyetin başlangıç yıllarındayız…

III. bin yıla girdiğimiz bu dönemde, sadece bu günlerimizi ve yakın geleceğimizi değil, uzun vadeli geleceğimizi de çok yakından ilgilendiren gelişmelerin ve yapılanmaların arefesindeyiz...

İyi bilinmesi ve anlaşılması gereken gerçek şudur: Geçmiş beş asırda kurulup palazlanan uygarlık temsilcileri kesinlikle meydanı boş bırakmayacak ve kolay kolay teslim olmayacaklardır.

Durumu daha açık ifade edersek; güzel ülkemiz Türkiye’de ve bütün dünyada iki güç arasında büyük bir ‘ekonomik savaş’ vardır ve devam etmektedir...

Nedir bu büyük ‘ekonomik savaş’ ve nasıl cereyan etmektedir?

Bu ekonomik savaş, ‘tekelci ve faizci sömürü sermayesi’ ile yüzlerce yılda oluşmuş ‘halk işletmeleri, halk ekonomisi’ arasında cereyan etmekte olan bir savaştır.

Tekelci ve faizci sömürü sermayesi kademe kademe neler yapmak istemektedir?  

-Öncelikle, ‘bakkal’ gibi küçük işletmeleri ortadan kaldırmak istemektedir…

-Sonra, sıra biraz daha büyükçe olan orta ölçekli işletmelere gelecektir…

-Daha sonra da büyük işletmeleri ortadan kaldırmaya çalışacaktır…

-Sonunda, kendi kontrolünde ‘tek dünya devleti’ni hedeflemekte…

***

Sömürü sermayesi daima saldırıda, savaş devam ediyor...

Sermaye, sırasıyla ve gücü yettiğince önce küçük esnaflarımızı ve özellikle bakkallarımızı bertaraf etme derdinde…

Bu arada örgütlenip güçlenmek ve büyümek isteyen ‘halk ekonomisi holdingleri’ kendisine karşı en büyük rakip gördüğünden, ‘yeşil sermaye’ veya başka bir şeyle itham edip karşı saldırıya geçmiş bulunmakta; bu savaş da henüz bitmedi, devam ediyor…

Sömürü sermayesi bu süreçte neleri nasıl yapmakta?

- Önce, sektör olarak büyük firmalara tekel oluşturacak kadar kredi açmakta ve tekel oluşturmakta, büyük siparişleri ucuza pazarlamakta, küçük siparişleri ise çok pahalı satmakta… Böylece küçük esnaf ve özellikle bakkallar iş yapamaz duruma düşmekte...

- Çok ağır vergiler, işletme giderleri ve muhasebe zorlukları gibi yükler nedeniyle küçük işletmeler ve bakkallar varlıklarını sürdürememekte ve kapanmakta...

- Küçük esnaf ve bakkallar ağır vergi ve sigorta yükü, kayıtları tutma külfeti, muhasip ve hukukçulara ücret verememe nedeniyle ‘kayıt dışı’ çalışmak zorunda kalmakta…

- Piyasadaki para darlığı ve işsizlik nedeniyle halk ve esnaf veresiye çalışmak zorunda kalmakta... Bu zorunluluk ‘bakkalları’ kısmen yaşatmakta ise de, sonunda cari hesap olarak çalışan bir bakkal birkaç müşteriden tahsilât yapamayınca iflas etmekte…

Hülâsa;

Önce sistem düzeltilmeli, sonra sektörler direnmeli ve kurtulmalı.

 

 

***

 

 

 

 

Birlikte kuvvet olup direnmek

Reşat Nuri EROL

19.02.2010

Her şeye rağmen direnmek, direnebilmek ve yıkılmadan ayakta kalabilmek...

Bunu başarmak kolay değil ama “zalim düzen”deki bütün zorluklara rağmen direnenler, bunu başaranlar var; “halk ekonomisi” temsilcileri var olmaya devam etmekte...

Nice olumsuzluklara rağmen, küçük ve orta ölçekli işletmelerin yanında, pek çok küçük esnaf ve onlarla beraber bu mücadelenin sembolü mesabesindeki bakkallarımız var olma mücadelesi vermekte, direnmekte ve varlıklarını sürdürmekte...

Bakkallar ve küçük esnaf sömürü sermayesine karşı nasıl direnebilmekte?

- Bakkallar ve küçük esnaf halkımızla doğrudan ikili sıcak ilişkiler kurmakta, veresiye/borç defteri sayesinde kendi çapında müşterilerine küçük krediler açmakta ve bu gibi uygulamalar sayesinde onlara sosyal hizmetler de vermekte...

- Dağınık olarak varoşlarda ve taşrada olan yerleşim birimlerinde ikamet eden halkımız, büyük marketlere ve AVM’lere ancak haftada bir-iki defa gidebilmekte; günlük ve anlık ihtiyaçlarını ise biraz pahalı olsa da mahallesindeki, semtindeki, sokağındaki yani kendisine en yakın yerdeki bakkal ve küçük esnaftan gidermekte...

- Büyük marketler ve AVM’ler yüksek ücretler, faizli krediler, fahiş kiralar, verimsiz işçilik uygulamaları ve sigorta ile vergi gibi nice yükler nedeniyle, kısmen kayıt dışı çalışan ve aile işletmesi olan bakkallarla rekabet edememekte...

- Aile dayanışması şeklinde çalışan bakkallar ve küçük işletmeler işçilik, ücret, vergi ve sigorta yükünden kurtulabildikleri gibi; gerektiğinde kıt kanaat geçinmeye razı olup çok düşük gelirlerle yetinebilmekte, bu sayede direnip varlıklarını sürdürebilmekte...

Büyük marketler ve AVM’lere karşı direnerek var olma mücadelesi veren bakkallar ve küçük esnaflar, işte yukarıda kısaca hatırlattığımız bu avantajları sayesinde, şimdilik direnmekte ve varlıklarını zor da olsa sürdürebilmekte.

***

Bakkalların, her çeşit esnafın ve küçük ölçekli işletmelerin büyük mücadeleler vererek gerçekleştirdikleri bu direniş ve varlık mücadelesinde önemli bir eksiklikleri vardır.

Nedir bu eksik?

Bu “ekonomik istiklâl savaşı”nda bakkal, küçük esnaf ve küçük işletmeler varlık mücadelesi verirken, tekelci ve faizci bankalara yani sömürü sermayesine sırtını dayayan büyüklere karşı mücadeleyi dengeleyen bir güce ihtiyaç vardır.

Bu güç, daha önce de adını andığım “kooperatifler/ bakkallar birliği kooperatifi/ birlik kooperatifleri” ile “Genel Hizmet Kooperatifleri”nin oluşturacağı güçtür.

Bakkallar, küçük esnaf ve küçük işletmeler bir araya gelip birleşmeli, kooperatifleşmeli, birlikler oluşturmalı ve güç sayesinde faizci, sömürücü, tekelci büyük sermayenin saldırıları karşısında direnip kendilerini korumalıdırlar.

***

“Bakkallar Birliği Kooperatifleri” ile “Genel Hizmet Kooperatifleri”nin vereceği hizmetler ve bu hizmetler sayesinde oluşacak direniş ve var olma gücü nedir?

- Her türlü evrak ve demirbaş kaydı ile zimmet ve envanter muhasebe kayıtları...

- İlmî, dinî, meslekî, idarî ve sosyal dayanışma içinde eğitim ve danışmanlık yapılacak, bu alanlarda ‘teminatlı ehliyetler ve sertifikalar’ verilecek...

- Basın, yayın, reklâm, ulaşım, internet, haberleşme gibi ortak hizmetler...

- Kooperatiflerce verilecek planlama, bakım, sağlık ve güvenlik hizmetleri...

- Yine kooperatifler tarafından verilecek takip, araştırma, ambar ve kasa hizmetleri...

- Sözleşme, kontrol, soruşturma ve hakemlik hizmetleri ile genel koordinatörlük...

Böylece bakkallar, esnaf ve küçük işletmeler de, faizci sömürü sermayesinin desteklediği büyük işletme, büyük market ve AVM’lerin bütün avantajlarını elde edecek; bu direniş veya ekonomik savaşta eşit şartlarda bir mücadele gerçekleşecek.

İlgilileri, yetkilileri, sorumluları, siyasileri bu şartları oluşturmaya dâvet ediyorum...

 

 

***

 

 

 

 

Ana sorunlar, yargı ve “ADALET”

Reşat Nuri EROL

20.02.2010

İktidar partisinin “muktedir” olabilmesi için neler yapılması gerekiyordu?

İlk iktidar olduğu yıldan yani yedi yıl öncesinden itibaren, her vesileyle nelerin yapılmasının elzem olduğunu, öncelikle hangi sorunların hem de acilen çözülmesi gerektiğini sürekli olarak söyledik ve yazdık…

Elbette “anayasa çoğunluğu” elde edilmişken, halkımız iktidar partisine bu gücü vermişken, öncelikle “anayasa meselesi” halledilmeliydi…

Maalesef halledilmedi ve şimdi de bizzat Cumhurbaşkanı ‘Anayasa değişikliği için geç kalındı’ diyor…

İktidar partisinin, ilk iktidar olduğu yıl acilen çözmesi gereken dört ana sorun olduğunu -elbette çözüm önerileriyle birlikte- yazmış ve sürekli hatırlatmıştık:

-İşsizlik…

-Dış borçlar…

-İşlemeyen YARGI…

-Millî olmayan medya…

Yedi yıl öncesinde Türkiye’nin ana sorunları bunlardı; yedi-sekiz yıldan beri hiçbir şey değişmedi, ülkemizin ana sorunları yine aynı!

Sorunları anıp sıralamışken, çare ve çözüm önerilerimizi de hatırlayalım:

- İşsizlik sorununun çözümü için çalışanlara kredi verilmeli…

- Dış borçlar için de dış borcu iç borca çevirme, para borcunu mal borcuna çevirme, borcu iştirake çevirme yolları tercih edilmeli...

- “YARGI”yı “ADİL” bir şekilde çalışır hâle getirmek için de tarafların seçtiği “hakemlik” ve “bilirkişilik” müesseselerinin işler hâle getirilmesi gerekir…

- Millî medyanın oluşması için de medya kooperatifleri kurulmalı, okurlar bu kooperatiflere üye yapılmalı; ilgili, yetkili ve yazarlar da yönetici olmalı…

İktidardakiler yedi yıldır söylenenleri duymadı, yazılanları görmedi!

***

Yapılması gerekenleri vaktinde yapmaz, çözülmesi gereken ana sorunları hem de acilen zamanında çözmezseniz; o sorunlar günü gelince devasa bir dert olarak karşınıza çıkar.

Çözülmeyen sorunlar zaman zaman öne çıkmak ve kendilerini hatırlatmak için sürekli olarak yarışıyorlar ya; birkaç günden beri “adalet/ anayasa/ yargı sorunu” bütün diğer sorunların önüne geçmiş durumda...

“ADALET” demişken; isminde “adalet” kelimesi olan iktidar partisine, aslında kendilerinin de çok iyi bildikleri önemli bir hatırlatma daha yapalım:

Adalet mülkün/yönetimin esasıdır/temelidir.

Hani hep 16 devlet kurmuş olmakla öğünür dururuz ya; ne hikmetse o devletleri nasıl yıkıp batırdığımızı hiç gündeme getirmeyiz.

Ne dersiniz, o devletlerin yıkılışının ana sebebi “adaletsizlik” olmasın.

“Anayasa”dan başlamak üzere, yönetimin esası/temeli olan “adalet” mekanizması ile ilgili “yargı reformu”nu yakın geçmişte yapmadıysanız veya bugün hemen yapmazsanız; pek çok aklı selim sahibi yazarın 17’nci devletimizin yıkılmakta olduğu hatırlatmaları ile karşı karşıya kalırsınız...

Tek çare ve çözüm var:

ADALET…

ADİL DÜZEN…

ADİL EKONOMİK DÜZEN…

***

Yedi yıldan beri söylenenlere kulak vermediniz, yazılanları görmemezlikten geldiniz...

Ancak, bugün gelinen noktada milletimizin ve ülkemizin selâmeti için bu çözüm önerilerini seçip amel etmek üzerinize vecibedir.

Kimlere?

-Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin’e…

-Başbakan R. Tayyip Erdoğan’a…

-Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a…

-Bütün AKP’lilere…

-Bütün MHP’lilere...

-CHP’lilere de tebliğ olunur…

“ADALET”in, ya da bir başka deyişle “yargı”nın, yönetimin esası ve ana mihveri olduğunu bir kere daha hatırlayalım ve yıkılışa doğru giden bu sürece ana sorunları çözerek “DUR” diyelim.

Hem de bir an önce ve acilen “DUR” diyelim çünkü;

Başka Türkiye yok!

 

 

***

 

 

 

 

İktidar şikâyet makamı değildir

Reşat Nuri EROL

23.02.2010

Dünkü yazımda iktidar partisinin yedi-sekiz yıldan beri “iktidar” olduğunu ama özellikle ana sorunları çözüme kavuşturma konusunda “muktedir” olamadığını yazdım ya; bunun bâriz bir itirafnamesi de geçen gün iktidar partisinin ekonomiden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli’den geldi!

Ekonomiden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı şikâyet ediyor ve diyor ki:

“Üretimi desteklemeyen banka tefecidir!”

Sözün detayı şöyle:

‘Üreticiliği desteklemeyen bir bankacılık anlayışı tefeciliğe eşdeğerdir. Siz üreticileri, KOBİ’leri desteklemeyecekseniz yaptığınız bankacılığın ne anlamı var o zaman? Sadece Hazine’ye, devlete borç vermekten ibaret midir bankacılık?..’

Söylenen söz doğru da, söyleyen ve şikâyet eden şahıs yanlış.

Hem “icraat” makamında olup hem de ilk dönemlerde anayasa çoğunluğu ile tek başına “iktidar” olan bir parti üst yöneticisinin “şikâyet” etmeye hakkı var mı?..  

Hele söylediği son cümle tam da evlere/ekonomiye şenlik...

Hem devlet, hükümet, hazine olarak kendisi borç alıyor, hem de şikâyet ediyor!!!

Sen “Devlet”sin, sen “Hükümet”sin, sen “Hazine”sin, sen “Merkez Bankası”sın, sen nice “Kamu Bankası”sın, sen bunlarla istediğin kadar para/kredi üretebilirsin; buna rağmen ne diye “özel bankalar”dan hem de “FAİZLİ BORÇ” alıyorsun?!.

Elinde bu kadar imkânlar varken, daha önce de bu köşede hatırlattığım üzere, dışarıdan veya içeriden hem de “faizle borçlanmak” tek kelimeyle “delilik” değil midir?

Bankaları şikâyet ederken ‘siz üreticileri ve KOBİ’leri desteklemeyecekseniz’ diye şikâyet ediyor ya, ben de soruyorum:

Siz yedi-sekiz yıldan beri üretimi, üreticileri, KOBİ’leri ve “bakkallar” başta olmak üzere küçük esnafı desteklemek için “İktidar Partisi” ve “Hükümet” olarak ne/ler yaptınız?!.

***

Soruları biraz daha detaylandırıyorum. Adama sorarlar:

- Kimi kime şikâyet ediyorsunuz; “iktidar makamı” şikâyet makamı mı, yoksa “çözüm üretme ve icraat makamı” mıdır?..

- Şikâyet ettiğiniz konuyu muhalefet partisindeymiş gibi gündeme getireceğinize, ne diye bugüne kadar çözmediniz veya “hemen şimdi” ne diye çözmüyorsunuz?..

- Bu konuda ve diğer ana sorunlar konusunda özellikle bu köşede yıllardan beri yazılan nice çözüm önerilerini ne diye görmemezlikten ve duymamazlıktan geldiniz?!.

- Bugüne kadar “yapmanız” gerekip de “yapmadığınız” bir konuda, hem de ekonominin kalbi mesabesinde olan “bankalar ve krediler” konusunda yedi-sekiz yıldır bir şey yapmamışken, şimdi neden ve hangi hakla şikâyet ediyorsunuz?!.

***

“Kabahat gelin olmuş, kimse almamış.” Bu sözü hatırladınız değil mi?

İktidar partisinin ekonomi sorumlusu da öyle yapıyor, kabahati özel bankalara atıyor, Türkiye ekonomisinin küçülmesinin sorumlusu olarak özel bankaları görüyor.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) geçtiğimiz günlerde açıkladığı ‘Türk Bankacılık Sektörü Temel Göstergeleri’ raporunu yorumlayan iktidar partisinin ekonomi sorumlusu Bülent Gedikli; kamu bankaları ve katılım bankalarının sınıfı geçtiğini, özel bankaların sınıfta kaldığını söylüyor. Özel bankalar verdikleri “kredi”leri yüzde 0,4 azaltırken, kamu bankaları yüzde 19 oranında artırmış/mış…

Ben de soruyorum:

-Kamu bankaları iktidarın yönetiminde değil mi; kamu bankaları kredileri ne diye sadece yüzde 19 artırmış da yüzde 999 artırmamış?

Elinizde Vakıflar Bankası, Halk Bank, Ziraat Bankası ve diğerleri var.

İddia ediyoruz; bunlardan sadece birini, mesela Vakıflar Bankası’nın yönetimini bize verin, birkaç ayda veya en fazla bir yılda Türkiye ekonomisi nasıl düzelirmiş, görün…

Vesselâm…

 

 

***

 

 

 

 

ASKON; sorunlar ve Genel Kurul

Reşat Nuri EROL

26.02.2010

ASKON 1998 yılında kurulmuş…

Cumartesi (27.02.2010) VI. Genel Kurulunu yapıyor…

ASKON’un kendisini tanıttığı otobiyografinin ilk paragrafı şöyle:

Yıl 1998; ülkemizin uzun yılardan bu tarafa birikmiş olan sosyal, ekonomik ve kültürel sorunları iyice yumak hâline dönüşüyor. Ne resmi kurumlar bu sorunlara çözüm becerisi geliştirme ümidi veriyor, ne de STK’lar yeterli bir performans ortaya koyabiliyor.

Yıl 2010; yukarıdaki paragrafta anlatılanlarda bir değişiklik var mı?

Ülkemizin ana sorunları, özellikle ekonomik sorunları ve diğer ilmî, dinî, siyasî ve sosyal sorunları var olmaya devam ediyor mu?

Resmi kurumlar (devlet, hükümet, askeri-sivil bürokrasi, üniversiteler) ve özellikle Meclis’teki siyasi partiler bu sorunlara çözüm becerisi geliştirme ümidi veriyor mu?

Bugüne kadar çözüme kavuşturulmadıkları için bütün bu ilmî, dinî, iktisadî ve siyasî sorunlar bizim tesbitimizle “SOSYAL TUFAN”a dönüşmüşken; var olan bütün STK’lar (Sivil Toplum Kuruluşları) teorik/ilmî olarak çare ve çözüm üretmede ve pratik/amelî olarak uygulamaya dönüştürmede yeterli bir performans ortaya koyabiliyorlar mı?

Hele ana sorunların iyice depreştiği bugünlerde bu sorular/sorunlar daha da derinleşebilir.

Dua ve dileğim; VI. ASKON Genel Kurul’unda bu sorulara cevap aranmasıdır…

***

ASKON ismindeki “Anadolu” kavramı, bir coğrafi nitelemeden daha ziyade, 1071’den başlayıp bugünlere gelen ve zaman içerisinde Avrupa’nın, Asya’nın ve Afrika topraklarının önemli bir kısmına yayılmış olan “adalet” hükümranlığının kimliksel ifadesi olarak kendisini buluyor. Logodaki “AS” buna tekabül ederken, “KON” kısmı, daha tasarım aşamasında büyük bir konfederasyon oluşturma hedefinin emaresi olarak ekleniyor. Böylece dünya kenti İstanbul yeni bir idealin daha merkezi oluyor. Bu şekilde başlayan serüven kısa zaman içerisinde İstanbul’da yeterli üye sayısına, ülkemizin önemli merkezlerinde de şubelere sahip oluyor: Adıyaman, Ankara, Burdur, Bursa, Gebze, Kocaeli, Konya Malatya, Rize, Samsun, Trabzon. Anadolu Aslanları İşadamları Derneği/ASKON, bir “yarın inşası” idealiyle yürüyor. Bu idealini “doğru adımlar” atarak ve “haklı zenginlikler” üreterek, “derin özgürlükler”i bayraklaştırarak gerçekleştirmeye özen gösteriyor...

ASKON bölgeler arası kalkınma farkını azaltmak ve topyekün kalkınmayı sağlamak amacıyla: “Adil Gelir Dağılımı” için programlar geliştirmeyi; üretim, istihdam ve ihracatı arttırıcı politikalar üretmeyi; yatırım ve işbirliği arayışlarına öncülük etmeyi; üretkenliği, verimliliği ve Ar-Ge’yi teşvik etmeyi amaç edinmiş...

Bu amacı gerçekleştirmek için konferanslar, paneller, özel toplantılar, eğitim ve seminer programları düzenlediği gibi; faaliyetlerini tanıtan ASKON BÜLTEN, ASKON ÇEKİRDEK gibi yayınların yanında, her yıl “Ekonomi Raporları” yayımlıyor...

***

İlk kurulduğu yıllarda ASKON’u (bu arada MÜSİAD’ı da) sık sık ziyaret eder, ilgili yöneticilere öneriler ve projeler sunmakla beraber, özellikle ASKON Genel Sekreteri M. Akif Bayramoğlu ile ekonomik ve sosyal meseleleri müzakere ederdik…

Geçen hafta, önce Anadolu Aslanları İşadamları Derneği (ASKON) Genel Başkanı Mustafa Koca’dan VI. Genel Kurula dâvet mesajı aldım; bendenizi “Ekonomi Ödülü”ne lâyık görmüşler, ödülü almak için de dâvet ediyorlar…

Sonra, 1999 Ocak ayından beri görevde olan ASKON Genel Sekreteri M. Akif Bayramoğlu aradı; dâveti hatırlattıktan sonra, her zamanki gibi önemli bazı memleket meselelerini yine uzunca görüştük…

Yazımın başlığında “sorunlar” dedim ve devamında bu sorunların “SOSYAL TUFAN”a dönüştüğünü hatırlattım…

ASKON VI. Genel Kurulu’nun, tufana dönüşen bu sorunlara gerçek çare ve çözümler üretme yolunda önemli bir vesile olmasını dilerim…

 

 

***

 

 

 

 

Bizim krizimiz ve ‘çıkış yolu’

Reşat Nuri EROL

27.02.2010

Ekonomi bu köşenin ana konusudur…

Ekonomi vatandaşın da ana konusu ve ana derdidir; bütün anketler öyle diyor…

Vatandaşın derdi başka, onun/vatandaşın dışındaki neredeyse herkesin derdi başka!..

Neden?..

Hep söylüyoruz; devletin nizamı, düzeni, sistemi bozuk da ondan…

Bu durum, düzen/sistem düzelip ‘ADALET’ üzere dengeye oturuncaya kadar böyle devam edecek…

Bu yazıyı yazmaya başlamadan önce ‘Bizim krizimiz’ başlıklı bir yazı okudum.

İlk tesbit şu:

Gelişmiş ülkeler, küresel krizin etkilerini atamıyor.

Toparlanma var ama oldukça kırılgan.

O yüzden, ne AB ekonomilerine ne de ABD piyasasına güven var...

Tesbit bu ve gayet doğru. Yazar daha sonra “Bizim (ekonomik) krizimiz” dediği krizimizin detaylarına dalıyor, anlatacaklarını anlatıyor, en sonunda yazısını şu hüküm ve taleple bitiriyor:

Darboğazı aşmanın yolu ise, anayasa değişikliği ve yargı reformundan geçiyor. Bu hususta sadece iktidara değil muhalefete de tarihi sorumluluk düşüyor.

Bu talep de doğru. Anayasa değişikliği ve yargı reformu olmadan, yani bozuk olan nizamı, düzeni, sistemi ‘ADALET’ üzere yeniden yapılandırmadan, ‘EKONOMİ’ başta olmak üzere ilmî, dinî, siyasî hiçbir ana sorunu köklü çözüme kavuşturamazsınız.

***

Fehmi Koru (Taha Kıvanç), bugünkü yazısının bir bölümünde, Cumhuriyet (evet, evet; rejimin yılmaz savunucusu şu bildiğiniz meşhur ‘Cumhuriyet’) gazetesi yazarlarından birinin ‘Çıkış yolu’ başlıklı yazısından bahsediyor.

Yazının bir bölümü aynen şöyle:

“Her ülkenin, güçlü bir ordu, bilimsel çalışmalar yapan üniversiteler ve herkese eşit dağıtılan adalet üçlü sağlam temelleri üzerine oturması gerektiğine işaret ettikten sonra, (Cumhuriyet gazetesi yazarı) bizde durumun farklı olduğunu belirtiyor. Şu satırlarla: “Üniversiteleri suskun, adaleti bölünmüş ve güçlü ordusuna rağmen silahlı kuvvetlerinin üzerinden siyaset yapılmaya başlanmıştır. Bu çok, ama çok tehlikeli bir durumdur.”

Yazının yazarını da merak etmişsinizdir: Abidin Aydoğdu!

Evet, spor meraklıları iyi bilir; bir dönemin meşhur spor spikeri Adidin Aydoğdu...

Meğer Aydoğdu’nun derin ilişkiler içinde olduğu bilinirmiş…

Son yıllarda üniversiteleri dolaşıp ‘Söz konusu vatansa gerisi teferruattır’ ana başlıklı konferanslar vermekteymiş…

Aydodu’nun yazısı “Ne oluyor?” sorusunun cevabıyla başlıyor:

“Aslına bakarsanız bir şey olduğu yok. Demokratikleşmenin son sancılarını çekiyoruz. Daha önce de buna benzer sancılar çekmiş, ara rejimlerle geçici olarak sancılardan kurtulmuştuk. / 27 Mayıs’la başlayan, 12 Mart ve 12 Eylül’le devam eden askeri müdahalelere 28 Şubat, 27 Nisan eklenince Türk Silahlı Kuvvetleri’nin müdahalelerdeki istiap hakkı doldu. Onlar da anladılar ki, bu müdahaleler sorunları çözmekten çok, radikal uçların kuvvetlenmesine neden oldular. Üniter devlet ve ulusal birlik darbelerle sağlanamıyor.”

Cumhuriyet gazetesi de böyle diyorsa; artık herkes ‘Bizim krizimiz’in ana sebebine tesbit ve teşhisi koymuş demektir.

‘Çıkış yolu’ başlıklı yazıdaki bu teşhisten sonra ne denir ki?

Darısı, bizim ‘çıkış yolu’ olarak her zaman ve her vesileyle hatırlattığımız ‘tek çare, çözüm ve tedavi’nin, yani ‘ADİL DÜZEN’ ile ‘ADİL EKONOMİK DÜZEN’in başına…

***

“Bizim krizimiz” muhtevalı bu yazıyı, bir gün öncesinde Çankaya’da, Ankara’da, başkentte “devlet”in üç zirve şahsiyetinin -Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı- üç saat görüştüklerini anlatan haber, yorum ve resimlerinin eşliğinde yazıyorum…

İşte bu, hepsi bu kadar; her hafta yapılması gereken budur!..

Devletin zirvesindeki bu üçlü sadece bu hafta değil, ‘her hafta bir araya gelmeli’ ve ülke meselelerini müzakere etmeliler…

Her hafta görüştükçe, memleket meselelerini masaya yatırdıkça; elbet bir gün ‘çıkış yolu’ için ‘tek çare’ olan ‘ADİL DÜZEN’e de sıra gelir…

Not: Bu yazı aynı zamanda “28 Şubat”lardan kurtulmak için de ‘çıkış yolu’ yazısıdır; 28 Şubat 2010

 

 

***

 

 

 

 

Hukuk, demokrasi ve müdahaleler

Reşat Nuri EROL

Müdahaleler 27 Mayıs 1960’tan beri hep yapıldı ve her müdahale devlet düzenini allak bullak etti. Son olarak günümüzde bile hâlen etkileri devam eden 28 Şubat 1997 müdahalesi yapılmıştı.

Hâlbuki ülkemizde gerçek anlamda ‘hukuk düzeni’ olsa, kimse kimseye müdahale edemez. Herkes kendi içtihadı ile karar verir, ona göre hareket eder ve işini yapar.

Hukuka aykırı bir uygulama olmuşsa, tarafların kendi seçtikleri hakemlerin oluşturduğu mahkemede yapılanların hesabı verilir.

Hukuk düzeninde uygulamada birinin başkasına müdahalesi yoktur; ‘hukuk düzeni’ budur.

Türkiye’deki anormallik savcıya tanınan yargılama yetkisinden kaynaklanmakta…

Savcı istediği gibi soruşturma yapmakta...

Soruşturma esnasında hükmetmekte...

Önce sanığı çağırıp ifade alabilmekte...

Üstüne üstlük savcılar görevde alınabilmekte…

Peki, savcı suç işlerse onu kim durduracak?

Görevli başka bir savcı!

Peki, o da suç işlerse, onu kim durduracak?

Başka bir görevli savcı!

Peki, onu kim görevlendirecek?

Görevlendiren savcıyı görevden alabilecek mi?!.

Eğer, kim olursa olsun, bir görevli görevinden alınırsa, orada ‘hukuk düzeni’ olmaz. Alınmazsa, o zaman da onu durduracak bir makam olmaz.

Hukuk düzeninde atayan görevden alamaz.

O halde görevlenen savcı sonuna kadar görevden alınamaz.

Hâkim azledilemez.

Karar verildikten sonra hâkim veya savcı aleyhine dava açılır ve mahkum edilebilir ama onların kararları kesindir, değiştirilemez.

Türkiye’de mütekâmil ‘hukuk devleti’ olmadığı için son söz kimin olmalıdır?

Demokrasilerde siyasilerin olacaktır. Demokrasi ancak hukuk devletinde olabilir. Her hukuk düzeni demokratik değildir ama her demokratik düzen hukuk düzenidir. O halde Türkiye’de ‘hukuk düzeni’ olmadığı için ‘demokratik düzen’ de yoktur.

Demokrasi isteniyorsa, her şeyden önce ‘gerçek demokrasi’ ne ise onun öğrenilmesi gerekmektedir. Bilinmediği için uygulanmıyor veya bilenler de uygulamıyor. Uygulama olmayınca sorunlar çıkıyor, müdahaleler oluyor. Öğrenilip uygulanırsa, ondan sonra müdahaleler olmaz. Öğrenmek isteyenlerle birlikte çalışabiliriz…

***

Bugünlerde soruşturmalar gündemde.

Soruşturma dört kademede olmalıdır.

- Soruşturmacı sanıkları ve tanıkları dolaşarak, ayaklarına giderek onlardan bilgi alabilir. Mesela, bir savcı orgeneralden randevu alır, gider ve onunla şifahi olarak görüşür. Yanında kayıt cihazı bulunur. Orgeneral kabul etmeyebilir, görüşmeyebilir, cevap vermeyebilir. Soruşturmacı çevreden bilgi toplayarak onu suçlayabilir.

- Sözlü soruşturma bittikten sonra, soruşturmacı tanıklara ve sanıklara birer mektup yazarak onlardan yazılı cevap isteyebilir. Sanık ve tanıklar cevap vermeyebilir. Bu da kendilerinin bileceği iştir. Dosya yazılı ifadelere dayanır.

- Sanık ve tanığın duruşmada dinlenilmesi isteniyorsa, buna en büyük mülki amir karar verir. Orgeneralin dinlenmesine Genelkurmay Başkanı, Genelkurmay Başkanı’nın duruşmalı dinlenmesine Cumhurbaşkanı karar verir. Emredilen, bir amirin emri olduğu için gider ve hakemlerin huzurunda ifadesini verir.

- Mahkeme hakemlerden oluşur. Hakemlerin birini bir taraf, diğerini diğer taraf seçer. Başhakemi hakemler seçerler. Mahkeme karakol soruşturmasına da karar verebilir. Bu ancak fevkalade hallerde ve çok zorunlu zamanlarda olabilir.

Böylece soruşturmasını tamamlayan soruşturmacı sadece hükme medar olan sözlere şehadet edeceğini davacıya duyurur.

Mesela, bir savcı başka savcının kanunun şu maddesine aykırı suç işlediğine şehadet ederim der. Dosya hakemlere gider. Hakemler dosyanın tekemmül edip etmediğine, yeterli olup olmadığına bakar. Başhakem karar verir. Hakemler huzurunda duruşma yapılır. Hakemler soruşturmacının şehadetine dayanarak kararlarını verir.  

Bundan sonra müdahalelerin olmaması için yapılması gerekenler yapılmalıdır.

 

 

***

 

 

 

 

TEKEL işçileri ve yetim hakları

Reşat Nuri EROL

Her şeyden önce “TEKEL” kelimesini çok sevimsiz bulduğumu baştan hatırlatmalıyım.

“TEKEL” ne demek?

Çoğulculuk yok, enden başkasına hayat hakkı yok demek?

Ancak ülkemizde pek çok şey “tekel” değil mi?

Tek sanayi odası!

Tek ticaret odası!

Tek sendika!

Tek tabipler odası!

Tek mühendisler odası!

Ekonomik hayatımızın pek çok mesleği ile ilgili malum tekeller; tekel, tekel, tekel!..

TEKEL ile işçilerinin ve yetimlerin her türlü hakları meselesine gelelim.

‘Tüyü bitmemiş yetimin hakkını herkese yedirmem!’ deniyor. Ancak hem küresel kapitalizmin palazlandırdığı uluslar arası özel kişiler/gruplar/şirketler ve onların yerli işbirlikçileri/yandaşları “özelleştirme” modası adı altında bu ülkenin varlıklarını yiyebilirler! Nitekim bugüne kadar yediler; hâlen de yemeye devam ediyorlar…

Mevcut iktidar ne yaptı?

1 Ocak 2010 tarihi itibarıyla ithal tütünden kilogram başına alınan 3 dolarlık fonu 22 çeşit tütün ürününden kaldırdı. AB Türkiye’ye karşı hiçbir temel taahhüdünü yerine getirmemişken, tarım ve istihdamımızı olumsuz etkileyecek bu tür talepleri ısrarla istiyor ve gafil hükümet de bunları maalesef uyguluyor...

Hükümet, TEKEL özelleşmesi 2000-2001 yıllarında başladı diyor ama 2004 yılında AKP iktidarı 292 milyon dolar bedelle Tekel’in içki bölümünü Limak-Nurol-Özaltın-Tütsab Girişim Grubu’na sattı. Aradan 2 yıl geçtikten sonra Tekel İçkiyi alan grup, yüzde 92 hissesini “American Texas Pacific Group” isimli yabancı bir şirkete, 810 milyon dolara devretti. Yani, yandaşlar 1 koyup, 3 aldılar.

Ne güzel ‘alış-veriş’, ne güzel tüyü bitmemiş yetim hakkı koruma, değil mi?!.  

TEKEL işçilerine ‘tüyü bitmemiş yetimin hakkını yedirmem’ diyerek kükreyenler, işte o zamanki bu alış-veriş karşısında sus-pus olmuşlar! 810 milyon doların Türk hazinesine ve milletin cebine değil, bir şirkete gitmesinin vicdanî, ahlakî, siyasî ve ekonomik sorumluluğuna hiç değinilmedi, teğet geçildi!..

TEKEL’in sigara fabrikaları ve markaları ise 2008 yılında 1 milyar 720 milyon dolara British American Tobacco (BAT)’ya satıldı. Tekel depoları ve yaprak işleme tesisleri bunun dışında tutuldu. Yani kaymağı yabancıya posası bize kaldı.

Bu nasıl bir özelleştirme anlayışıdır?!.

Bu nasıl tüyü bitmemiş yetim hakkı korumadır?!.

Bizde kalan tesisler devlet tarafından kapatılınca, ortaya TEKEL işçileri ile yaşanan sorun yani ‘TEKEL işçilerinin hakları meselesi’ çıktı. Normal şartlarda devletin, sahip oldukları hakları koruyarak işçileri devlet kurumlarında istihdam etmesi gerekirken, 12 bin işçi 4-C diye bir kavramla karşı karşıya getirildi!..

“4-C” nedir? 4-C, özelleştirmeler nedeniyle işsiz kalacak işçilerle ilgili, sus payı olarak, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4’üncü maddesinin (c) fıkrası ile 03.05.2004 tarihinde yürürlüğe konulan “Özelleştirme Uygulamaları Sonucunda İşsiz Kalan ve Bilahare İşsiz Kalacak Olan İşçilerin Diğer Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Geçici Personel Statüsünde İstihdam Edilmelerine İlişkin Esaslar”a göre, AKP döneminde Bakanlar Kurulu tarafından 14.02.2005 tarihinde kararlaştırıldı.

Sonuç:

Bugün ortalama 1500 TL alan tekel işçisi, sonra sadece 772 TL alacak!

10 ay çalışıp 2 ay çalışmayacaklar ve çalıştıkları 10 ay maaş alıp 2 ay maaş alamayacak! İhbar ve kıdem tazminat hakkı yok!

Geçici işçi sayıldığı için sendikal hakları yok!

Toplu sözleşme hakları yok! Ayda bir gün izin kullanabilecekler; ayda iki günü geçen hastalık hâlinde geçen günler ücretlerinden kesilecek!

Hiçbir hak verilmeden işten çıkarılabilecekler!

Bu maddeler kölelik düzeninden başka bir şey değil.

“Büyük balık küçük balığı yutar” anlayışı sürdükçe sömürü devam eder.

Oysa ‘sözleşme’ sözleşmedir, işçi emekli oluncaya kadar devam etmelidir.

Adalet ve fıkıh bunu gerektirir ama…

Tek çare ve çözüm var; adil paylaşımlı “ADİL EKONOMİK DÜZEN”dir.

Ve’s-selâm…

 

 

***

 

 

 

 

TEKEL ve ADALET

Reşat Nuri EROL

TEKEL üzerine oynanan oyunlar ve “özelleştirme” furyası özellikle 28 Şubat Müdahalesi sonrasında kurulan sözde hükümetler döneminde başladı…

Burada bazı detayları anlatsam/yazsam canınız iyice sıkılır, bu yüzden anlatıp yazmayacağım…

Sadece şu kadarcık bir hatırlatmayla yetineyim; 28 Şubat sonrasında o şaibeli hükümetler pek çok şaibeli icraatlarını yapabilsinler diye bu ülkede 28 Şubat Müdahalesi yapılmadı mı?..

“Zalim düzen”de “adalet” üzere ne/ler yapılabilir, ya da bir şeyler yapılabilir mi?

Bence yapılamaz, hem de çok iddialı bir şekilde yazıyorum; kesinlikle yapılamaz.

Nitekim bugüne kadar yapılamadı, yapılamıyor, bundan sonra da yapılamayacak.

Arkadaşların aldandıkları ve ne kadar anlatsak da anlamadıkları nokta budur; maalesef meselenin püf noktası da budur. Bu noktadan sonrası da lafı güzaftır, boşunadır…

Adınızda “ADALET” kelimesi olan bir parti olsanız bile, “zalim düzen”de “ADALET”in “A”sını bile uygulayamazsınız; nitekim uygulayamıyorsunuz…

Hele bir de “adalet” misyonunu getirip uygulamayı şiar edinmiş Millî Görüş Hareketi’nden gelmenize rağmen, o gömleğinizi de çıkardıysanız vay hâlinize?!.

Adınızda “adalet” olsa bile, fikriyatı ve her şeyiyle yerli malı olan “ADİL DÜZEN” ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN”e karşı gösterdiğiniz üç maymun duyarlılığı yani “görmüyoruz-işitmiyoruz-konuşmuyoruz” vurdumduymazlığı ise anlatılır gibi değil…

Adalet getirmek, adaletli uygulamalar yapmak bir yana; -işte buraya bir defa daha yazıyor ve tarihe not düşüyorum- uzun vadede sizin iki cihanda “adalet” açısından kendinize bile faydanız olmaz, kendinizi bile kurtaramazsınız...

Bu durumda söylenecek söz:

“Kendisi muhtacı himmet bir dede,

Nerde kaldı başkalarına himmet ede!”

***

Bir parti ve bir hükümet, eşsiz değerde “anayasa çoğunluğu” elde ettiği ve gerçekten de “ADALET” oluşturma gücünü elinde bulundurduğu dönemde, “ANAYASA”dan başlamak üzere “sistem/düzen” üzerinde yapılması gerekenleri yapsaydı; bugün yaşanmakta olan adaletsizlikler, sıkıntılar, karmaşalar, belirsizlikler ya yaşanmaz, ya da yaşansa bile en azından şiddeti bu kadar olmazdı. Her şeyin bir bedeli vardır; siz vaktinde yapılması gerekenleri yapmazsanız, günü gelince bedelini ödersiniz.

Bu durum böyle daha ne kadar devam eder ve ne zamana kadar gider?

Birileri gelip de sizin yerinizi alıncaya ve yapılması gerekenleri yapıncaya kadar.

Bu durumda, değişim gerçekleşinceye kadar, mevcut “zalim düzen/sistem”le ve onun sebebiyet verdiği adaletsizlik, hukuksuzluk, yolsuzluk ve yoksullukla yaşamaya devam!..

Yola bu zulümlerle ve de adaletsizliklerle devam!..

‘Yola devam!’ deseniz de; iyi bilindiği üzere, her yolun bir sonu vardır.

***

Yazımın başında “TEKEL” diye başladım söze; ama mesele genellikle sürüklendiği asıl mecrasına kaydı ve “ADALET” üzere oluşturulması gereken “sistem/düzen” üzerine yoğunlaşıverdi.

Siyasette ve düşüncede TEKEL gibi hareket eder, alternatif düşüncelere ve çözüm önerilerine karşı üç maymunları oynamaya devam ederseniz; geleceği bilmek için hiç de kâhin olmaya gerek yoktur, gidişata bakılırsa nihayetinde akıbetiniz hiç de hayırlı olmayacaktır.

Bu arada olan ülkemize ve milletimize olmakta, sistemdeki kış mevsimi bir türlü bitmemekte, umutlar bir türlü gelmeyen yine başka bir bahara kalmaktadır.

Oysa bekleyen sadece insanımız değil; bütün beşeriyet bekliyor, bütün beşeriyet “ADALET” üzere bina edilecek yeni dünya düzenini bekliyor… “İnsanlık çare ve çözüm arıyor” yazılarımda demek istediğim, meseleye bir başka açıdan bakıldığında işte buydu.

Bundan sonraki yazım sadece şu malum “TEKEL” üzerine olacak.  

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2010 Yazıları
1-2010 Ocak
761 Okunma
2-2010 Şubat
615 Okunma
3-2010 Mart
692 Okunma
4-2010 Nisan
773 Okunma
5-2010 Mayıs
615 Okunma
6-2010 Haziran
673 Okunma
7-2010 Temmuz
604 Okunma
8-2010 Ağustos
737 Okunma
9-2010 Eylül
637 Okunma
10-2010 Ekim
603 Okunma
11-2010 Kasım
661 Okunma
12-2010 Aralık
719 Okunma