Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
YUSUF SURESİ TEFSİRİ(12.sure)

1182 Okunma
ASPxHyperLink

YUSUF 38-40
Süleyman Karagülle

YUSUF SÛRESİ TEFSİRİ - 12

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

 

وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ آبَائِي إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ مَا كَانَ لَنَا أَنْ نُشْرِكَ بِاللَّهِ مِنْ شَيْءٍ ذَلِكَ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَشْكُرُونَ (38) يَاصَاحِبَيِ السِّجْنِ أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمْ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (39) مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهِ إِلاَّ أَسْمَاءً سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ إِنْ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلَّهِ أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ (40)

 

وَاتَّبَعْتُ

(Va itTaBaGTü)

“Tâbi oldum.”

Nebi Hazreti Yusuf hapishane arkadaşlarına rüya tabirinden önce İslâmiyet’i tebliğ etmektedir. Sadece rüya tabir etse, artık herkes kendi derdine düşecek, Hazreti Yusuf’a kulak vermeyeceklerdir. Onlara rüyayı tabir edecek ama ondan önce tebliğini de yapacaktır.

Biz de böyle yapmalıyız; bir kimse bizden bir şey talep ediyorsa, önce ona “Adil Düzen”i tebliğ etmemiz gerekmektedir. Mesela, bize ‘işsizliğe çare bulalım’ derlerse; bu vesileyle giriş yapıp tebliğimizi yapmamız gerekmektedir. Önerilerde bulunmak üzere belediye başkanlıklarından, genel müdürlerden, mağazalardan randevu istemeliyiz. Bu suretle tebliğimizi yapmış olmalıyız.

Biz gardrop (mobilya) imalatına başlamayı deniyoruz. Mağazalara uğrayıp konsinye bırakacağımızı söylüyoruz. Bu vesile ile veresiyeciliğin zararlarını, konsinyenin meşruiyetini anlatıyoruz. Bu vesile ile tebliğ yapmış olmaktayız. İnternet dergimize ilan vermelerini söylüyoruz. Bu yolla hakemlik sistemini de tebliğ etmiş oluyoruz.

Biz siyasi parti kurup kendilerinden oy istediğimiz zaman “Adil Düzen”i tebliğ ettik. Bu günkü AK Parti iktidarı bu sayede orada oturmaktadır. Burada Nebi Hazreti Yusuf’tan öğrendiğimiz sünnete göre; normal iş hususunda görüşmeler yaptığımızda hep “Adil Düzen”i anlatmamıza vesile olacaktır. O zamanlar insanlar putlara tapıyorlardı. Tebliğ tek Tanrı’ya davet idi. Bugün kimse tek Tanrı’yı inkâr etmiyor ama yapılan tüm uygulamalar şirk içindedir. “Allah’ın düzeni”ni beğenmeyip “Batı düzeni”nden medet ummak, o zamandan daha beter bir şirktir.

Tâbi olmak” onun peşinden gitmek demektir.

Anasının peşinden koşan yavruya “teb’a” denmektedir.

Hazreti Yusuf da Hazreti İbrahim’in milletine tâbi olmuştur. Hazreti İbrahim Allah’tan vahiy almış ve gösterdiği mucizelerin yanında makul konuşması ile insanlara etki etmiştir. Hazreti İbrahim’in babası da Hazreti Yusuf’un atasıdır Ama ona tâbi değildir. Çünkü o salihlerden değildir. Makul olduğu için İbrahim’in milletinden olmuştur, yoksa babası dedesi olduğu için değil.

Biz de geçmişteki peygamberlere tâbi olacağız. Onlara bizim  yakınlığımız olduğu için değil, babalarımızın dini olduğu için değil; Hak dinde oldukları için onlara tâbi olacağız. Onlar bir yoldan yürümüşler ve bugünkü uygarlıkları kurmuşlardır.

Müşrikler ve ateistler şimdi nerededirler? Mısırlılardan bir bakiye görüyor muyuz? Mısır’da Firavunlara ibadet edenler var mı? Grekleri düşünelim, bugünkü Yunanistan’da kimler vardır? Kiliseler vardır ama Yunan tapınakları var mıdır, Zeus’a tapan var mıdır?

O halde biz de peygamberlere tâbi olmalıyız. Hazreti Yusuf’un yaptığını yapmalıyız. Usulde istishab delil midir diye tartışılmaktadır. Başarılı bir uygulama varsa ve başka delilimiz de yoksa, biz onu delil kabul eder ve tâbi oluruz. Madem ki İbrahim milleti başarılı olmuştur; elimizde başka delil yoksa onlara tâbi olmalıyız, başarısız olanlara değil.

مِلَّةَ آبَائِي

(MilLaTa EABAvEIy)

“Eblerimin milletine tâbi oldum.”

Türkçede “din” olarak adlandırdığımız kurum Arapçada “millet”tir. Hazreti İbrahim’in milletinden bahsetmektedir. Melikin dininden bahsetmektedir. “Millet” kelimesini Türkler yanlış kullanmakta, “kavm” olarak adlandırmaktadırlar. Yukarıda Yusuf  Peygamber kavminin milletini terk etmiştir. Onlar babalarının milletine tâbi olmuştur. Burada anlatılan ulusal dinciliktir. Kendi ulusunu üstün görüp ulusal dine ibadet etme kötü gösterilmiştir.

Bu sûrenin bu yerleri adeta zamanımıza bakmaktadır. Bediüzzaman’ın bu tabirini biz de kullanıyoruz. Tarihte kavmî milletler (Türkçedeki dinler) oluşmuş, ulusu adına canını vermek kutsal sayılmıştır. Hazreti Yusuf bunu terk ediyor. Ulusun kutsiyeti yoktur, milletin kutsiyeti vardır. Yani Allah için cihat yapacaksın. Bugün ise ulus devletler vardır. Onların başka ulusları sömürmek için orduları vardır. Süper güçler böyledir. ABD, Sovyetler, AB böyle kuruluşlardır. Bir ulusun kendisini savunması en doğal hakkıdır. Bunun için fertlerinin canını vermesi meşrudur. Allah indinde de makbuldür. Ama bir ulusun başka ulusları sömürmek için ordular beslemesi gayri meşrudur. Türk ordusunun ‘yurtta sulh cihanda sulh’ ilkesiyle başka devletleri istila etme gibi bir gayesi yoktur. Vatanı müdafa esastır. Bu sebepledir ki meşru bir durum alır. Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar başka ulusların ülkelerini fethettiler ama onların gayesi yeryüzüne lâik düzen getirmek olmuştur. Oraları istila edip sömürmek değildir. Osmanlılar Yugoslavya’da veya Yemen’de ne kadar yatırım yaptılarsa, Anadolu’da da o kadar yaptılar. Hiçbir yerde dini baskı uygulamadılar. Cumhuriyet döneminde bu amaçla başka devletlere saldırma ilkesinden vazgeçilmiştir.

Görülüyor ki İslâmiyet’te her ulusun kendisini savunma hakkı vardır. Hiçbir ulusun başka ulusları sömürme ve bunun için saldırma hakkı yoktur. Osmanlıların uygulamalarını dahi o günkü şartlar içinde doğru kabul edebiliriz. Bugün artık demokrasi vardır, adil yargı sistemi vardır. Bir milletin başka bir milleti sömürmesi meşru değildir.

Burada çok önemli ikinci bir husus daha vardır. Kur’an’da babaların geleneğine tâbi olma yerilmiş, burada da babaların milletine tâbi olma sünnet yapılmıştır. Bunun anlamı şudur. Eğer ataların kötü tarafları varsa terk edilecektir. Nitekim Hazreti Yusuf terk etmiştir. İyi tarafları varsa ona tâbi olunacaktır. Nitekim Hazreti Yusuf tâbi olmuştur.

Cumhuriyet’in inkılaplarında birbirine zıt ilkeler vardır.

- Cumhuriyetçilik lâikliğe zıttır.

- Devletçilik halkçılığa zıttır.

- Milliyetçilik de inkılapçılığa zıttır.

Bunların dengesi gözetilmiştir.

İnkılapçılık ataların eskimiş, bozulmuş veya kötü olan şeylerini bırakmaktır, terk etmektir. Hazreti Yusuf bunu yapmıştır.

Milliyetçilik de ataların iyi taraflarını alıp onlara tâbi olmak, onları geliştirmek ve yaymaktır. Hazreti Yusuf  bunu da yapmıştır.

Millet” demek en büyük topluluk demektir. Ulusal ideal yerine insanlık idealinin ikamesi demektir. Zaten şirk böyle bir gerçeği kavramamaktan doğmuştur. Her kavim Tanrı’yı kendisinin kabul ederek ona tapmış ama başka kavimlerin tanrısı ile mücadele etmiştir. Oysa İbrahim’in milletinde tek Tanrı vardır. Hazreti Yusuf bunları anlatmaktadır.

إِبْرَاهِيمَ  

(EBRAHIyMa)

“İbrahim”

Âbâının atfı beyanıdır. Babalarından kasıt İbrahim ve İshak demektir. İsim olduğu için hal ve sıfat olamaz, ancak bedel veya atfı beyan olur. Bedelde birincisi ile ikincisi arasında değişiklik vardır.  Burada ise tekit vardır. Aynı kelime ile ifade edilmemiştir. Ama aynı şey kastedilmiştir. O sebeple atfı beyan demekteyiz. Bazı dilciler atfı beyanı bedel olarak görürler.

İbrahim”in kökü “BRH”dir. Kimileri bu yabancı kelimedir, birleşik kelimedir diyorlar. “Ebu rahim” demektir diyorlar. Ben bu görüşe katılmıyorum. Kelimenin gelişi öyle olsa bile, Kur’an onu alırken başka yönüyle almaktadır.

Hazreti İbrahim peygamberler içinde inkılap yapmıştır. Daha önceki peygamberler mucizeleri ile Hakka davet ederken, Hazreti İbrahim ilimle ve mantıkla davet etmiştir. Yıldız, ay ve güneşin hareketleri ile tek Tanrı’ya götürmüş, ‘O öldürür ve diriltir’ demesine karşı ‘ben de öldürür ve diriltirim’ diyene; ‘güneşi batıdan doğur bakalım’ demiştir. Ölülerin dirilmesini alıştırma deneyi ile kanıtlamıştır. Yani “İbrahim” burhandır, delildir, ispattır veya ispatlayıcıdır.

Hazreti İbrahim’in bu düşünme metodu sonra Yunanistan’da felsefeyi oluşturacaktır.

Sonra Ebu Hanife’nin kıyasına ve şimdi de Batı’nın müsbet ilmine götürecektir.

İbrahim” kelimesi böyle bir metoda sahip olan, bunun kurucusu olan demektir. Rasyonalist, pozitivist demektir. Akılcı demektir. Şeriatçı demektir.

Burhan” delil demektir. “berk” kelimesi ile akrabadır. Şimşek demektir. Şimşek çaktığı zaman ortalığı aydınlatır, kendisi gitse bile artık çevremizi görürüz. Sonra o görüntü hep aklımızda kalır. Hazreti İbrahim de böylece şimşek gibi aydınlattı. Kendisi gitti ama şimdi dünya onun arkasındadır, ona tâbidir.

Hazreti İbrahim’in bir oğlu olan Hazreti İsmail Mekke’ye gitmiş ve onun soyundan Kur’an’ı getiren Hazreti Muhammed gelmiştir. Hazreti İbrahim’in Katura ismindeki üçüncü hanımından dört oğlu olmuş, onlar doğuya gitmiş, orada Brahmanizmi kurmuşlardır. Onlardan da Budizm olmuştur. Hindu ve Budizm dinlerine tâbi olanlar onun milletindendir.

İkinci oğlu Hazreti İshak’ın oğlu Hazreti Yakup’tur. Hazreti Yakup’un oğlu Hazreti Yusuf’tur. Hazreti Yakub’un oğulları Mısır’da İsrail oğullarını oluşturacaktır. Hazreti Musa İbranileri eğitmiş ve devlet kurdurmuştur. Hazreti Davut ve Hazreti Süleyman devleti kurmuşlardır. Hazreti İsa Tevrat’ı ve İncil’i dünyaya yaymıştır. Bugün en kalabalık müntesiplere sahiptirler.

Dünyada dört büyük din vardır, dördünün de kurucuları onların torunlarıdır.

وَإِسْحَاقَ

(Va EıSXAvQa)

“Ve İshak”

İshak” Hz. İbrahim’in Hz. İsmail’den sonra doğan oğludur. O da peygamberdir. Hz. İbrahim Filistin’e gelmiş, orada Hz. İshak ile beraber kalmıştır. Hz. İshak orada tebliğe devam etmiştir. Hz. İshak’ın töremesinden başka peygamberler de gelmiştir. Mesela Hz. Yunus, Hz. Eyüp bunlardandır. Bunlar İbranilerden değildir.

İshak” if’al bâbından bir kelimedir. “Suhk” düşen demektir. “Ushak” ise düşüren, galip gelen anlamındadır. Geldikleri yerlerde sürüleri ile yerleşmişler, oraya hakim olmuşlardır. Hazreti İshak’ın Kur’an’da kıssası fazla anlatılmamıştır. Ancak karşı tarafları çökerttiği anlaşılmaktadır. İsrail oğullarına buraları vatan yapma işi ona aittir. Burada yerleşmiştir. Hazreti Yakup peygamber de burada kalmıştır.

O çağın en uygar topluluğu Mezopotamyalılardır. Bunlar Mısırlılardan daha ileri seviyede idiler. Mısırlılar da gelişmişlerdir. Mezopotamya kültürüne sahip olan Hazreti İshak Kenan iline gelmiş ve oraya uygarlığı getirmiştir. Bilgisi ile çevresini etkisi altına almıştır.

Tarihte göçler uygarlıkları taşımışlardır. Köleler uygarlığı öğreten kimseler olurlar. Yani hükmetmek için mutlak silahla galip gelmek gerekmez. Kültürle galip gelinir. Maddî hiçbir gücü olmadığı halde, kişiliği ve bilgisi insanı saygın hâle getirir. Bir yere yabancı geldi mi ona karşı bir direnme başlar. Topluluk onu dışlar. Onu aralarına almak istemezler. Ama ister istemez onu kabul etmek zorunda kalırlar. Zamanla mukavemet edenler çöküp giderler. Gelen insanlar daha uygar olurlarsa, ister istemez o uygarlık sayesinde hakim olurlar.

Elimizdeki kazılar henüz tam olarak o dönemleri anlatmamaktadır. Gelecekte belgeler bulunacak, Tevrat’ın anlattıkları ile “İshak”ın mânâsı daha kolay anlaşılacaktır.

وَيَعْقُوبَ  

(Va YaGQUBa)

“Ve Yakup”

Yakup” takip eden mânâsınadır. Tâbi olandan farkı selef olmaktır. Ona tâbi olmadan ziyade onun başlattıklarını sürdüren demektir.

Türkiye Cumhuriyet’i Osmanlı İmparatorluğu’na tâbi olmamıştır ama onu takip etmiştir. Onun yerini almış ve onun siyasetini değiştirerek sürdürmüştür.

Hz. Yakup da Hz. İshak’ı takip etmiş, Hz. İshak’ın yerini almıştır. Kenan ilinde Hz. İshak’tan sonra Hz. Yakup söz sahibi olmuştur. Bununla beraber onun tabisi değil de takipçisi olmuştur. Babası vefat etmeden önce Hz. Yakup ondan uzakta bulunmaktadır. Kendi başına kalabalık çocukları ve sürüleri ile yaşamaktadırlar.

İlkel topluluklar aşiretler şeklinde yaşarlar. Büyük aile tipi vardır. Roma’da bunlar adeta ayrı birer devlet şeklindedir. Kardeşler genellikle beraber yaşarlar. Çünkü ayrı ayrı yaşamak mümkün değildir. Ancak bir kimsenin eğer çok oğlu olursa babasından ayrılır ve ayrı aşiret kurar. Hz. Yakup da böyledir, on kadar yetişmiş oğlu vardır. Babasının evinde huzursuzluk yaratmaktadırlar. Hz. Yakup kendisine düşecek sürüsünü almış ve babasından ayrılmıştır. Ayrı yerde kendi aşiretini yaşatmaktadır. Babasından uzaktadır. Ancak babası öldüğünde sonra babasının yerine gitmiş olmalıdır ki “Yakup” adını almıştır. Hz. İshak’ın  yanında başka oğlu olmamalıdır ki Hz. Yakup onu takip etmiştir.

Yusuf, İbrahim, İshak ve Yakup” denmekte, bunlar “âbâ” olarak adlandırılmaktadır. “Abâ” dedeleri de içine alır demektir. Mirasta bunun önemi vardır. Âbâ ve ebnâ diyor. O halde dede de torununa vâris olur. Oğlun oğlu da vâris olur. Dede öksüz demek yanlış deyimdir. Fıkıhçılar amcaları varken torunlara miras gitmez diyorlar. Oysa erkeklere giden miras torunlara da gider. Çünkü Kur’an’da “âbâüküm ve ebnaüküm” denmektedir.  

مَا كَانَ لَنَا أَنْ نُشْرِكَ

(MAv KAvNa LaNAv EaN NuŞRiKa)

“Bize işrak etmek olmaz.”

Burada Hazreti Yusuf babalarının inanışını anlatmaktadır. “Bizim şirk etmemiz olmaz” diyor. İfadeyi öyle kullanıyor ki tüm insanları da dahil edebiliyor.

Bize” deyince atalarının milletini anlatmaktadır. Aynı zamanda tüm insanlık için kurallar koymaktadır. Buradaki zamir Hazreti Yusuf’un atalarına raci olur. O zaman atalarının milletini anlatmaktadır. Ama “biz” derken kendisini ve arkadaşını da kastetmiş olabilir.

İşrak etmek” ortak etmek demektir. İnsanlardan hemen herkes tek Tanrı’ya inanmaktadır ama gözleri ile görmedikleri için O’nun yanına gördükleri ve bildikleri güçleri koymaktadırlar.

Bugünkü insanlar şuna inanmaktadırlar; insanlığa hidayet olan büyük dinler artık eskimiştir, günün meselelerini çözememektedir. Bu sebeple biz artık kutsal kitaplara göre değil, kendi anlayışımıza göre amel etmeliyiz. Bu tamamen sömürü sermayesinin ve diktatörlerin kendi isteklerini uydurdukları kandırmacadır. Doların gücü ile insanlar bu saçma anlayışa kanmaktadır.

Evet, Allah insanlara akıl vermiştir. Onunla doğal ve sosyal kanunları anlarlar ve ona göre hidayet bulurlar. Bunu anlamada da İlâhi kitaplar yardımcı olur. Bizim dayandığımız mesnet doğadır. Siz ona “doğa kanunu” deyin, biz ise “İlâhi kanun” diyoruz. Fark etmez. Bizim için değişmez. Bizim inandığımız kitaplarımız bize akıl dışı, ilim dışı bir şey öğretmemektedir. Siz kitapsız hakkı bulacağınızı söylersiniz, biz kitaplarla bulduğumuzu söyleriz. Sonuç ilmin tasdik ettiği bir şey olacaktır.

O halde ayrılığımız nedir?

Ayrılığımız şudur. Diktatörler kendi kaprislerini bize dayatabilmek için, sermaye de kendi sömürüsünü bize yapabilmek için ne ilmî ne de İlâhi olan saçma kurallar koyarlar. Biz de onların dolarları aşkına bunları yutarız.

Onlara göre “zina kutsaldır, idam cezası gayri insanidir” cümleleri ne ile savunulabilir?

Bize göre asrımızın en büyük putu karşılıksız paradır, faiz parasıdır.

Mısır’da Firavun’a, şimdi de paraya tapılmaktadır; sahte paraya tapılmaktadır.

Karşılığı olan para İlâhi nimetin ifadesidir, Allah’ın iktidarıdır.

Karşılıksız para ise şirktir. Karşılıksız paranın peşinde koşmak şirktir.

Biz çözüm buluyoruz.

Peşin ödemeler Türk Lirası ile yapılmalıdır. Borçlanma ise altın veya başka reel değer üzerinden yapılmalıdır. Şirkten ancak böyle kurtulunabilir. Müslümanlar şirkten kurtulmak istiyorlarsa faizsiz kredileşme bankasını kurmak zorundadırlar. Bunu nasıl kuracaklarını bu konuda yazdığımız kitapta gösterdik.

Her devrin sorunu şirk sorunudur. Çağımızın en büyük sorunu şirk sorunudur. Ulusal çıkar deyip hak hukuk tanımamak şirktir.

مِنْ شَيْءٍ بِاللَّهِ

(Bi elLAHi MiN ŞaYEin)

“Allah’a bir şeyi şirk etmek bizim için olmaz.”

Allah” dediğimiz zaman ne kastediliyor?

Biz Ehli Hak olanlar, Kitap Ehli olanlar, kâinatın bir Rabbi olduğuna inanırız. İlim de bunu söyler. İlim kâinatta bir düzen bulunduğunu kabul eder. Kâinatta çelişki yoktur, çatışma yoktur. Kâinat tek kuvvetin eseridir. Bu, bugünkü müsbet ilimle tamamen ispatlanmıştır.

Kâinatta ikinci kuvvete, ikinci güce yer olmadığı çok iyi şekilde bilinmektedir. Nitekim İlâhi kitapları kabul etmeyenler buna “Allah” değil de “tabiat/doğa” diyorlar. Adı ister “Tanrı” olsun, ister “doğa” olsun; kâinat tek gücün eseridir. Materyalistler bunun şuursuz bir güç olduğunu iddia ederler. Oysa var eden var edilenden daima daha üstün olmalıdır. Yoksa kendiliğinden var olma ilkesi kabul edilmiş olur. Bu hususta tabiatçılarla aynı görüşteyiz. Kendiliğinden bir şey var olmaz. Bunun doğal sonucu olarak hiçbir şeyden kendiliğinden daha üstün bir şey çıkamaz. Öyleyse insanı var eden, asgari olarak insanın üstünde bir şuura sahiptir. Var eden şuurlu irade sahibi biri ise O’nun adı “Allah”tır. O’na hiçbir şey işrak etmemeliyiz. Çünkü kâinata tek güç hakimdir.

Hazreti Yusuf arkadaşlarına; “Allah’a bir şeyi işrak etmek bizim için olmaz” diyor.

“Bir kimse” denmeyip “bir şey” denmiş olmasından anlıyoruz ki, işrak edilenin kişi olması şartı yoktur.

Çağımızda diktatörler tanrılaştırılmıştır. İnsan şerikler ortaya konmuştur. Çağımızda karşılıksız para her şeye hakim kılınmış, bu parayı basabilenler kendilerini ilahlaştırmışlardır. Karşılıksız parayı icat eden sömürü sermayesidir, onu kabul edenler de şirk içindedirler.

Biz devlet olsak, karşılıksız parayı, faizli parayı ortadan kaldıracağız ve şirk içinde olmaktan kurtulacağız. Ama biz iktidarda değiliz. Ancak, buna rağmen kendimizi şirkten kurtarabiliriz. O da ancak şöyle yapılabilir: Ödemeler Türk Lirası üzerinden yapılacak; borçlanmalar altın, demir, buğday ve taşınmaz değeri üzerinden yapılacaktır.

İşte, Hazreti Yusuf’un sünneti budur.

Bizim aklımız eğer müsbet ilim içinde kabul edilirse bu İlâhi nimettir. Akla uymak Allah’a uymak demektir. Müsbet ilmin dediklerini yapmak aklın dediğini yapmaktır.

Köleliği, kısası, idamı, çok evliliği doğru görmeyenler hangi ilmî mantığa dayanmaktadırlar? Hangi ilmin verileri içinde konuşmaktadırlar?

Zinayı serbest bırakanların  ilmî akılla alakaları kalmaz.

‘Biz böyle düşünüyoruz’ diyerek ahkam kesmek şirktir. Deliliniz sizin heva ve hevesiniz, sizin çağdaş modanız olmamalıdır. Müsbet ilmin verilerine dayanmalısınız. İlme dayanmalısınız. Böyle yapmayıp sömürü sermayesinin modasına veya birilerinin zulüm isteklerine dayanırsanız, işte o zaman şirk içinde olursunuz.

ذَلِكَ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ عَلَيْنَا

(ÜAvLiKa MiN FaWLi elLAHi GaLaYNAv)

“Bu Allah’ın bizim üzerimizde bir fadlındandır.”

Allah” kelimesi burada izhar edilmiştir. “Nüşrike Billah”daki Allah kâinatın Rabbi kabul edilirse, bu Allah topluluktur. O topluluk kabul edilirse, bu âlemlerin Rabbi Allah’tır. Her iki hal de doğrudur. Bu topluluğun yani İbrahim milletinin fadlıdır demek olur. Yani biz bunu milletimizden öğrenmiş bulunuyoruz demek olur. Yahut bunu âlemlerin Rabbi bize öğretmiştir. Topluluğa kimseyi işrak etmememiz gerekir. O zaman mânâsı topluluğa bir şeyi işrak etmemek anlamına gelir.

Tüm insanlık bir ümmettir. Ona bir şeyi işrak etmek yanlıştır. Kavmî taassup bölücülük ve şirktir. Devletler insanlığın birer uzvu olmalıdır. İller devletlerin birer uzvu olmalıdır. Bucaklar illerin birer uzvu olmalıdır. Ocaklar bucakların birer uzvu olmalıdır. Bunlar illere, iller devletlere, devletler de insanlığa karşı çıkarsa, o zaman şirk etmiş olurlar.

Allah insanlığın saadeti ve huzuru için tek Tanrı kavramını ortaya koymuştur. Bunu dünyaya anlatma işini de Hazreti İbrahim’in zürriyetine vermiştir. Bu Hazreti Yusuf ve atalarına Allah’ın bir fadlı olmaktadır. Yani Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakup bunları kendi akılları ile bulmamışlar, İlâhi vahiy ile buna nail olmuşlardır. Bu vahiy ise onlara bir fadldır. İsrail oğulları bununla görevli kılınmıştır, bu da onlara yapılan bir fadldır.

Kur’an’a kadar bu görev yani yeryüzünün güvenini sağlamak İsrail oğullarına verilmiştir. Kur’an’dan sonra artık soya dayanan bir fadl kalmamıştır. Bu fadl mü’minlere verilmiştir. Mü’min olmak da insanların kendilerine bırakılmıştır. İsteyenler bedel verip müslim kalırlar, isteyenler de asker olup mü’min olurlar. Kadınlar da mü’min olurlar. Onlar askere gitmezler ama erkekler askere gittiklerinde onların işlerini de niyabeten yaparlar. Bunun için onların seçme ve seçilme hakları vardır. Kendilerine amir olurlar. Zorunlu görevli olmayanlar zorunlu görevlilerin amiri olamazlar.

وَعَلَى النَّاسِ

(Va GALay elNASı)

“Nâsın üzerinde Allah’ın fadlıdır.”

Hazreti İbrahim ve zürriyeti İsrail oğulları tafdil edilmiştir. Ancak bu onların insanlara hükmetmesi anlamında değildir, onlara hizmet etmeleri içindir. İnsanlığın bugün ulaştığı seviye Allah’ın bu lütfü üzerine olmuştur. O peygamberler gelmeseydi, insanlığı hidayete götürmeseydi, bugün biz eski çağın karanlıklarında olurduk.

İnsanlık” bugün uygarlıkta büyük merhaleye ulaşmıştır. Elektrik motoru, bilgisayar, haberleşme sayesinde şaşılacak derecede üstün bir seviyeye ulaşmıştır. İşte bu Hazreti İbrahim’in milleti sayesinde olmuştur. Allah’ın Hazreti İbrahim ve İsrail oğullarına yaptığı fadl ile ulaşmıştır. Mü’minler Allah’ın fadlı ile bugünkü uygarlığa ulaşmışlardır.

Ve” harfi ile atfetmekte, tüm insanlığa fadl olduğunu ifade etmektedir.

Peygamberler ileride ne olacağını bilmektedirler, neye hizmet etmekte olduklarını bilmektedirler. Hazreti Yusuf açıkça tüm insanlığı birleştirmeyi ve bir tek ümmet yapmayı amaçlamaktadır. Hazreti Yusuf’un Mescid-i Aksa’da gördüğü rüya da budur. Osman Bey bir rüya görür, göğsünden çıkan ay batıya ve doğuya uzanır. Rüyayı yorumlayan Şeyh büyük imparatorluğu müjdeler. Öyle olur. Bu bitmez. Osmanlıların fethettiği ülkeler İslâmlaşır.

Hazreti Yusuf şimdi hapishane arkadaşlarına tüm insanlığa bir fadl olduğunu söylemektedir. Hazreti İbrahim’in tüm insanlığı tek millet yapma görevinde olduğunu resuller bilmişlerdir.

لَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ

(LAvKiN EKSaRa elNAvSı)

“Lakin nâsın ekserisi.”

Burada “Ekserehum” denmiyor da “Ekeserennâs” diyor. “Nâs” tekrar edilmiştir. Çünkü birinci nâs kıyamete kadar tüm insanlıktır, onlar için fadldır. İkincisindeki fadl Hazreti Yusuf’un zamanındaki nâstır, yahut zamanımızdaki nâstır.

Bu demektir ki, zaman zaman yaşayanların ekserisi şükreder olurlar. Ama tüm insanlık düşünüldüğünde ekserisi iman etmeyecektir. “Nâs”ın burada izharı, zaman zaman halkın ekserisinin şükreden topluluk olacağına işarettir.

Bizim ümidimiz odur ki, “Üçüncü Bin Yıl Uygarlığı”nda insanların çoğu şükreder olacaklardır. Hıristiyanlar, Müslümanlar, Budistler ve Hindular kendi inançlarını ve kitaplarını müsbet ilimin idraki ile yorumlayacaklar, Kur’an’a göre mânâlandıracaklar ve tüm insanlık taklidî değil tahkikî şekilde inanacaktır. Hepsi Allah’a şükredecektir. Sömürü sermayesi saltanatını kaybedecektir. Ama Filistin’de kendi vatanlarına kavuşan İsrail oğulları Tevrat’ın ilmî yorumları ile Kur’an’la paralellik sağlayarak refah ve adalete ulaşacaklar, onlar da şükredeceklerdir. Şükretmeyenler helâk olacaktır. Üçüncü bin yılı yaşayanların ekserisi iman etmiş olacaklardır. Ancak tüm insanlık tarihi göz önüne alındığında, kuvvet uygarlığında bugün olduğu gibi şükretmeyenler pek çok olacaklardır. Nankörler yani kâfirler en üst seviyede olacaktır. Burada nâsın izharı bize bu mânâları verdirmeye imkan vermektedir.

لاَ يَشْكُرُونَ (38)

(LAv YaŞKuRUvNa)

“Şükretmiyorlar.”

“Hamd etme” daha çok insanın kalbiyle ve diliyle yapılır. “Şükür” ise amelle yapılır. Hazreti Davud’un âline şükre amel edin denmiştir.

Allah’ın bizi tek millet yapmak için gönderdiği nebilerin fadlına karşılık bizim yapacağımız şükür, O’nun dinini yani düzenini tüm insanlığa yaymak ve uygulamak olacaktır.

Bugün insanların çoğu İlâhi vahiyleri sırtlarının arkasına atmış, Allah’ın gösterdiği yolda ameli salih yapmamaktadır. İslâm düzeni olan “Adil Düzen”e inanmamaktadırlar. İslâmiyet’te dine karşı olanların bunu istemesi gayet normaldir.

Anormal olan, kitaplara inanmış, Allah’a ve âhirete inanmış bu kimselerin “Adil Düzen”e karşı olmalarıdır. Tayyip Erdoğan için bunu son derece normal karşılıyoruz. Ama Hayrettin Karaman, Sabahattin Zaim ve Ruşen Gezici arkadaşlarımızın bunların arasında olmalarına cidden hayret ediyor ve üzülüyoruz. Onların Allah’a imanları belki bizden fazladır. Bunu biliyoruz. Ama amellerinde maalesef bizi korkutacak kadar hatalıdırlar. O ekseriyetteki nâsın içinde yer almamaları gerekir. Allah’a tevbe edip bizimle beraber olmalıdırlar.

Biz Türk halkının Allah’a iman sahibi olduğunu yazmışızdır. CHP’lilerin ve Deniz Baykal’ın da bizim yanımızda olduğunu söylemişizdir. Deniz Baykal’ın geçenlerde kutlu doğum haftasındaki konuşması bizi teyit etti ve biz memnun olduk. Karşı olan varsa; biz onlara “Adil Düzen”i tam anlatamadık, biz bilmiyoruz veya onlar bizi bilmiyor demektir. Bildiklerimizi de tam olarak ortaya koyamadık.

Bunun mânâsı nedir?

Bu durumda bizim çok çalışmamız gerekmektedir.

Nasıl çalışacağız?

İnsanlar bizim çalışmalarımıza ya bedenen katılacaklardır, şükrü böyle eda edeceklerdir, yahut maddi katkılarda bulunacaklardır. Böylece “Adil Düzen”i insanlara göstererek anlatacağız.

Yeni projemiz vardır. Muhasebemizi tutar hâle geldiğimizde bunu sizlere açıklayacağım ve o zaman katkılarınızı bekleyeceğim. İnşaallah fadlından bize de imkan verir ve daha çok şükretme imkanına kavuşturur.

Hazreti Yusuf burada İbrahim milletinin büyük projesini anlattıktan sonra rüyanın tabirine geçilecektir.

Kur’an İbrahim sizin atanızdır diyor.

Acaba bugün onun töremesi ne kadardır?

Bunun için şöyle hesab yapabiliriz. Hazreti İbrahim’den sonra 4000 yıl geçmiştir. 30 yılda nesil yenilendiğine göre 300 nesil geçmiştir. Bir babanın üç çocuğu olsa, bugünkü torunları dört milyar civarındadır. İnsanlığın yarısı onun torunudur. Bir nesil sonra 12 milyar olacaktır. Yani tüm insanlık Hazreti İbrahim’in torunları olmuş oluyor. Böylece Hazreti Adem ve Hazreti Nuh gibi Hazreti İbrahim de tüm insanlığın atası olacaktır. Yalnız Hazreti İbrahim’in değil, o zaman yaşayan kimselerin de torunudur bugünkü insanlık.

Hazreti Yusuf’un “bütün nâsa fadl” demesi onun için hakiki mânâda da olacaktır.

***

يَاصَاحِبَيِ السِّجْنِ  

(YAv ÖAXıBaYı elSiCNi)

“Ey iki zindan arkadaşım.”

Buradaki “” yakınlık ifade etmek için gelmiştir. Konu değişmediği halde, ben size bunları siz benim arkadaşlarım olduğunuz için anlatıyorum demektedir. Onlara daha yakın olarak söylemektedir. Bunları herkese anlatmam, size anlatıyorum, çünkü siz benim hapis arkadaşlarımsınız diyor. Hazreti Yusuf bunlarla daha hapishaneye girerken arkadaş olmuştur. Hapishanede aynı zamanda girdikleri için diğerlerinden daha çok birbirlerine yaklaşmışlardır.

Mısır’da hapishanenin kaçar kişilik olduğu üzerinde durulmalıdır. Binlerce senenin uygulaması onları ideal hâle getirmiştir. Tek başına odalarda olmak ruhi çöküntülere ve isyanlara sebep olabildiği gibi, kalabalık koğuşlar da sıkıntı yaratır. İdeali belki de üç kişiliktir.

Bu üçü bir odada hapistirler. Bunun için bunlara “sicn arkadaşım” demektedir.

Sahibey”deki “fetha/üstün” eliften dönüşmedir, iki arkadaşım demektir. “Y” harfi ise izafet yesidir, benim anlamındadır. “Nun” harfi izafetten dolayı düşmüştür.

Ashab” arkadaş demektir. “Ehl” ile “sahib” arasındaki fark; “ehl” devamlı bir yerin mukimi olmak demektir, “sahabe” ise geçici bir arada bulunmadır. Bir köyün halkı ehldir de, bir trenin yolcuları ashaptır.

Sicn” burada marife gelmiştir. Cins için olabilir. Yahut bulundukları hapishane kastedilmiş olur. İnsanlar sıkıntılı zamanlarda birbirlerine arkadaş olurlar. Yolculukta, askerlikte, hastahanede ve hapishanedeki arkadaşlık unutulmaz. İnsanlardaki savunma duyguları onları birbirine yaklaştırır. Askerlikte bunun için sıkıntılar içinde eğitim yaptırılır. Bu onları savaşa dayanıklı yapacağı gibi askerleri de birbirlerine yaklaştırır.

أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ

(Ea EaRBAvBun MuTaFarRıQUvNa)

“Müteferrik rablar mı?”

“Ey hapishane arkadaşlarım” deyip dikkatlerini çekerek onlara düşünme imkanını vermektedir. “E” soru edatıdır, inkâr hemzesidir, yani ‘değildir’ anlamına gelir. İki şeyi karşılaştırma anlamına gelen “Em”li cümlenin başına gelmiştir. “Ev/(veya)”den farkı; “Ev”de her ikisi beraber olabilir, oysa “Em”de ancak birisi olur. Yani “Ev”de ikisinden biri vardır. Diğeri var veya yoktur. Oysa “Em”de biri varsa diğeri yoktur demektir. İkisi de olmayabilir. “Ev” üzerinde mantığımızı kurabildiğimiz gibi “Em” üzerinde de kurabiliriz. Burada ya o ya o mânâsınadır.

Erbab” Rabbin çoğuludur. Bunlar kuralsız erkek çoğulu ile çoğaltılmıştır. Çok tanrılara tapanlar tanrıları insan gibi kabul ederler. Onları yöneticiler grubu yaparlar.

Çok tanrıcılığın kaynağı kabileciliktir. İnsanlar önce birlikte tek topluluk iken tek tanrıya tapıyorlardı. Sonra dağılınca her birinin dilleri ayrıldı, Tanrı’nın adı farklılaştı. Sonra yan yana gelince ayrı adlar ayrı tanrı imiş gibi oldu. Her biri kendi tanrısını hak, diğerlerini bâtıl kabul etti. Sonra her kabile kendi tanrısı için savaştı. Uzlaştıkları zaman da değişik tanrıları barıştırmaya çalıştılar. Böylece bir kavim çok tanrıya tapmaya başladı.

Tanrılar aynı zamanda çekişmelerin de kaynağı olmuştur. Kabileler kavga ettiklerinde onlara göre tanrılar da savaşırlardı.

Mezopotamya’da ortaya çıkan bu çok tanrıcılıkla peygamberler mücadele etmişlerdir. Ne var ki onlar Mezopotamya içinde birlik sağlamışlar, bir kavmin bir tanrısı olmuştu. “Enlil” O’nun adıdır. “Allah” kelimesi de buradan gelir.

Hazreti İbrahim peygamber tüm insanlığı birleştirmek, âlemlerin Rabbine ibadet etmeyi yaygınlaştırmak için görevlendirildi. Peygamberlerin görevi tüm insanlığı tek millette toplamak, insanlığı tam barışa kavuşturmak olmuştur. Bunun için İslâmiyet’e “İslâm/barış” adı verildi. Yani insanlığın barışı anlamındadır.

Büyük dinler asla savaşçı değildir. Hele Hıristiyanlık savaşı kökten yasaklamıştır. Ne var ki en büyük savaşlar Hıristiyanlar arasında çıkmıştır. Bu uluslararası çatışmaya son verme işi İslâmiyet’ten (Lâ İkrâhe Fi’d-Dîn / Lekn Dînüküm VeLiye Dîn) Batı’ya geçmiş ve buna ‘lâiklik’ demişlerdir. Değişik inanışların ve ırkların bir arada yaşaması düzenini ilk olarak Kur’an getirmiştir. Bu anlayış bugün gittikçe daha çok kabul görmeye başlamıştır. Ne var ki Kur’an bunun için “yerinden yönetim sistemi” ile “ilmî, dinî, meslekî ve siyasî çoklu dayanışma sistemi”ni getirmiştir. Batı hâlâ yalnız siyasette çoklu partileri benimsemiş ama henüz dinde, ilimde ve ekonomide tekel zihniyetinden kurtulamamıştır.

İbrahimî milletin oluşması için “Adil Düzen”in yeryüzüne yayılması gerekmektedir.

Tek Tanrı kavramı Hazreti Adem ile başlar. Ancak bunlar hep kendi kavmi içinde ele alınmıştır. Tüm insanlık için tek Tanrı kavramını yaygınlaştıran Hazreti İbrahim olmuştur. “Tek Tanrı’yı İbrahim getirmiştir” ifadeleri bunun için söylenmiştir. Hazreti Yusuf Mısır’lı değildir. Tüm insanlığa tek Tanrı’yı anlatmaktadır.

خَيْرٌ

(PaYRun)

“Hayırdır.”

Hazreti Yusuf olanı anlatmamaktadır, olması gerekeni anlatmaktadır.

Bununla ne demek istemektedir?

Tek Tanrı’yı ispat için yepyeni usul getirmektedir. O da şudur. Kâinatta hep iyi şeyler vardır. En doğrusu ve en uygunu ne varsa o olmaktadır. O halde şimdi birbirleriyle kavga eden, fesat çıkaran tanrı/lar mı daha iyidir, yoksa kahhar olan Allah mı? Aklen düşündüğümüzde, boğuşan çokludan çok hakim olan tek güç daha hayırlıdır. Kâinatta hep yalnız hayır olduğuna göre tek Tanrı vardır demektir.

Hazreti Yusuf bunu başka bir mantıkla da anlatmaktadır. Her ulusun kendi tanrısı olsa ve uluslararası savaşlarda tanrılar da birbirleri ile savaşsalar; bu mu iyidir, yoksa tek Tanrı olsa ve barış olsa mı daha iyidir? Farz edelim ki böyle çok tanrılar vardır. Bizim ne yapmamız gerekir? Büyük Tanrı’nın yanında yer alarak onları yenmeliyiz ve tek Tanrı’yı güç hâline getirmeliyiz. Madem ki uluslararası savaş yerine uluslararası barış önemlidir, biz ne yapmalıyız? Uluslararası süper güç oluşturmalıyız. O güç yeryüzüne barış getirmelidir.

Barışın tesisi önemlidir.

Bu güç kimin emrinde olmalıdır?

Allah’ın, âlemlerin Rabbi Allah’ın emrinde olmalıdır.

Bunu nasıl sağlamalıyız?

Hakemler sistemi ile sağlamalıyız. Hakemlerden birini bir taraf, diğerini diğer taraf seçmeli; baş hakemi de hakemler seçmelidir. Bu hakemlerin verdikleri kararlar İlâhi karar kabul edilmelidir. Bu karara uymayanlara karşı tüm insanlar bir olup onu yola getirmelidirler.

İşte, Hazreti Yusuf, “Hangisi daha hayırlıdır?” demekle bunu anlatmaktadır.

أَمْ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (39)

(Emi elLAHu eLVAXıDı eLQahHARu)

“Yoksa tek olan kahhar Allah mı?”

Yeryüzü çeşitli devletlere bölünecektir ama bunların hepsinin tek olan Tanrı’sı olacaktır. Tek yönetim olacaktır. İnsanlar barış içinde yaşayacakladır. Aralarında niza çıkınca hakemlere gidilecektir. Kendi seçtikleri hakemlerin kararları ise İlâhi karar olacaktır.

Kimileri hakemliğe itiraz edip Hazreti Ali ile Muaviye arasındaki hakemliği ifade etmektedirler. Oradaki olayda hakemler seçilmiş ama baş hakem seçilmemiştir. Hakemlerin kararı ilan edilmemiş, hakemliği istismar eden karar ilan edilmiştir.

O olay takdiri İlâhi idi. Zulüm düzeni gelmeseydi İslâmiyet yayılamazdı. Bundan dolayı bindörtyüz sene insanlık henüz o seviyeye gelmiş olmadığı için o öyle olmuştur. Bugün ise insanlık kendi deneyimiyle de Kur’an düzenine yaklaşmış bulunmaktadır.

Buradaki “kahhar” diğer tanrıları yenen anlamındadır.

Hazreti Yusuf onların varsayımları içinde onlara hitap etmektedir.

Her ulusun tanrısı var ve insanlık tanrısına karşı gelmektedir diyelim. Yapacağımız iş ne olacak? İnsanlık Tanrı’sını tüm ulusların tanrılarına karşı galip getirmektir. Bu Tanrı, Hazreti İbrahim’in ortaya koyduğu semavat ve arzın Rabbi Allah’tır. Yıldız, ay ve güneş misali bunun için verilmiştir. Hazreti İbrahim âlemlerin Rabbi Allah’ı anlatmıştır.

Hazreti Yusuf Mısırlı gençlere bunları anlatırken onların bundan yararlanmalarını, bir şey yapmalarını beklememiştir. Sadece Allah’ın emri olduğu için anlatmıştır.

Biz “Akevler Adil Düzen Çalışanları” da böyle birkaç kişiden ibaretiz. Ne kadarlık gücümüz vardır ki. Ama anlatmalıyız, yazmalıyız. Bunların sahibi biz değil Allah’tır. O nereye isterse ona kullanır.

Bediüzzaman da birkaç kişiye anlatmıştı ama bugün bütün dünyada okulları var ve hükmediyorlar.

Gelecekte sizlerin çalışmaları da böyle semere verecektir.

Dünyada pek çok filozoflar geçti, pek çok anayasalar yapıldı.

Kur’an’ın bu sistemini getiren var mı? Çelişkisiz bir sistem var mı?

Gelin insanlık içinde birleşelim. Hakim olan tarafsız, yansız, etkin ve saygın hakemlerden oluşan bir yargı sistemini getirelim. Sonra da bu hakemlerin kararlarına uymayanlara karşı biz hep birden cephe alalım. Hakemler yanlış karar alsalar bile, taraflar bunu kendi eksiklikleri olarak kabul etsin ve sonunda ölüm de olsa itaat etsin. Kur’an bunu burada bırakmamaktadır. Allah’ın adil bir şekilde âhirette hükmedeceğini bildirerek bizden hakemlere teslim olmamızı istemektedir.

Böyle düşünmek, böyle yapmak daha hayırlı değil mi?

***

مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهِ

(MAv TaGBuDUvNa MiN DUvNiHi)

“O’nun dışında ibadet ettikleriniz.”

Buradaki “” olumsuzluk edatıdır.

Mısır halkı bizim bugün ibadet ettiğimiz gibi namaz ve oruç benzeri ibadetler yapmıyorlardı. O halde “ibadet ettikleriniz”den kasıt nedir?

İbadet ile amel arasında fark vardır. Amel değişik kişilere yapılabilir. Bugün buna yarın başkasına amel edersiniz. İbadet ise “abd” kökünden gelir, yalnız O’nun (Allah’ın) işçisi olursunuz. Allah, Allah’tan başkasının abdi olmayı haram etmiştir. Köleler bile bir insanın abdi değildir. Bu sebepledir ki onlara rakabe, emet denmiştir.

Namaz insanların mesai saatlerini tanzim eden toplanmadır. Zekât ortak bütçedir. Oruç kişinin ruhi ve bedeni eğitimidir. Hac tüm insanları bir araya getiren bir kongredir. Bunların hiçbirisi Allah’ın işine yarayan ibadetler değildir. Hepsi insanın kendisi içindir.

İnsanların şeriatın dışında kurallar kabul edip veya kurallar kabul etmeyerek topluluğun zararına iş yapması Allah’tan başkasına ibadettir.

Nebi Yusuf arkadaşlarına bunu anlatmaktadır. Doğrudan onlara hitap etmektedir. Ne var ki yalnız ikisini değil de diğer halkları da katmaktadır. İnsanlar tek ümmettir. Kavimler, iller, kabileler ve aşiretler o ümmetin birer parçasıdır. Kavimler olacak, devletler olacak ama insanlık içinde olacaktır Çıkacak ihtilafları hakemler yoluyla çözecek ve barış içinde olacaklardır. İşte Hazreti İbrahim’in dini yani düzeni budur.

إِلاَّ أَسْمَاءً سَمَّيْتُمُوهَا

(EilLAv EaSMAEen SamMaYTuMUvHAv)

“Yalnızca sizin isimlendirdiğiniz isimler”

Bir kural düşünelim, onu biz kural yapmışızdır. Yoksa o yaratılışta kural değildir.

Şeyh de böyledir. Biz onu şeyh yapmışızdır, yoksa onun bizden farkı yoktur, o da bizim gibi bir insandır. Türk Lirasını biz değerli kıldık, yoksa onun bir değeri yoktur. Her şeyin iki değeri vardır. Batılılar “reel değer” ve “finans değeri” diyorlar. Gerçekte ise Allah’ın yarattığı değerlerdir. Diğerleri ise insanların onu değerli kılması ile değerli olmuştur.

İnsanlar Tanrı’nın var ettiklerine değil de kendi var ettiklerine tapıyorlar.

İki türlü para vardır. Biri Allah’ın var ettiklerini temsil eden paradır. Buna değer vermek gerçek tek olan mabuda ibadet etmektir. Buna karşılık bir de karşılıksız para vardır. İşte o da sadece isimlerden ibaret olan paradır. Onu kullanmak şirktir. Bugün TL’nin değeri mevcuttur. Ben kuyumcuya götürsem bir altın vermektedir. O halde peşin işlemlerde Türk Lirasını kullanmak şirk değildir. Tek Tanrı’ya tapmadır. Ama onunla borçlanıp sonra onu ödemek, karşılıksız olduğu için bizim uydurduğumuz değere tapmadır.

Hazreti Yusuf burada Mısır’daki böyle sanal değerleri ifade etmektedir. Mısır bir ülkedir. Gerçek değerdir. Melik ise onu temsil ettiği müddetçe reel değerdir. Ama onun üstüne çıkıp kendisi bir değermiş, bir güçmüş gibi hareket ettiğinde sanal değerdir, şirktir.

أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ   

(EaNTuM Va EAevBAEuKuM)

“Siz ve atalarınız.”

Oluşan sanal değerler toplulukta geçmişte oluşur. Gelecekte katkılarda bulunulur ve böylece sanal değerler oluşur. Topluluğun geleneğidir. İnsanlar inanışlara ve ibadetlere uydurma şeyler katarlar, zamanla o topluluğun geleneği olur ve zararlı olmaya başlar.

Kur’an işte bu sanal değerlere karşıdır. Bu şirktir.

Şimdi milliyetçilikle inkılapçılığı karşılaştırabiliriz. Sanal değerleri bırakıp gerçek değerlere geçmek inkılapçılıktır. Gerçek değerleri sürdürmek ve geliştirmek de milliyetçiliktir, yani ulusalcılıktır.

Burada “Ve” harfi ile getirilmiştir. Bu isimler ortaklaşa takılmıştır. Geçmiştekiler uydurmuş, şimdikiler de devam etmektedirler.

Bir başkan cemaati temsil ediyorsa, cemaat onun arkasında ise o gerçek başkandır. Ama başkanı cemaat tasvip etmiyorsa o sanal başkandır; şirktir. İşte demokrasinin delili burada vardır. Bir kural hanedan için de böyledir. Kral halkı temsil ediyorsa gerçek değerdir. Halka karşı ise, yabancı güçleri temsil ediyorsa, bu şirktir. Şirk ile ibadeti ayırmak ince fıkıh ile olur, rusuh ile olur. Başkana itaat Allah’a itaattir. Demek ki başkan başkanı olduğu topluluğu temsil etmelidir. Onlardan kopup onlardan ayrı  olmamalıdır.

مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ

(MAv EaNZALa elLAHU BiHa MiN SuLOANın)

“Allah onlarla bir sultan inzâl etmemiştir.”

Burada “LeHa” denmeyip “BiHa” denmiş olması, onun bir işe yaraması için inzâl etmedir. “Sultan” güç demektir, salata, doğranmış demektir. “Sultan” güçtür, silahtır. Allah onları bir işe yarasın diye inzâl etmemiştir, ancak dalâlette olanların işine yaraması için yaratmıştır.

Allah kâinatta her şeyi kanunlar içinde, kurallar içinde olmak üzere yaratmıştır. İnsanlar da şeriat içinde amel edeceklerdir. Kendi şeriatlarını kendileri koyacaklardır. Ama şeriat içinde amel edeceklerdir. Kuralsız hareket, şeriat dışı hareket şirktir. Hakem kararlarına uymamak şirktir. Çünkü hakem kararları İlâhi kararlardır. Haksız karar verseler bile Allah’ın izniyle bu kararı vermişlerdir. Allah öyle istemiştir. Teslim olmak gerekir.

Batılılar hakimlere de hakemler gibi yetkiler vermişler, bağımsız hâle getirmişlerdir. Bu da şirktir. Hakemlikte kişi kendi hakemini kendisi seçmektedir. Karara razı olacaktır. Baş hakemi de hakemler seçmişlerdir. Vekilin tevkil ettiği kimseler aslın vekilidirler.

Burada “BiHa” ve “Min Sultan” denmesi, esmanın gerçek güç olmadığını ifade eder. İnsanlardan müteşekkil olmayan eşya topluluğu da böyle esmadan ibarettir. Dolayısıyla anonim şirket gibi sermaye ortaklıklarının hükmi şahsiyetleri yoktur. Zina ve nikah sorunları da bu isimlendirmeye dayanmaktadır. İslâmiyet’te reel olan cinsi ilişkiye yasak getirilmiştir. Batı ise reel bir olgu olmayan nikaha ceza getirmiştir. Nikah reel olan cinsi ilişkiyi düzenler ama kendisinin bir realitesi yoktur.

إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلَّهِ

(EiNı elXuKMu EilLAv LilLAHi)

“Hüküm yalnız Allah’ındır.”

Yani Allah sultan indirmişse o zaman ona uyulur. Allah öyle hükmetmemişse o zaman ona uyulmaz. Allah’ın hükmünün ne olduğunu anlamamız için ya İlâhi vahiy gelmelidir, yahut müsbet ilim onu söylemelidir.

Bizim uydurma âdetlerimiz bizim isimlendirmelerimizden ibarettir. Birçok kimse kendileri uydurur, sonra ‘bunu Allah emretti’ der. Tarihteki dinler böyle tahrif olmuşlardır. Bizim iman ve ameller de böyle tahrif olmuştur.

Bizim onlardan farkımız, biz kaynaklara sahibiz. İstersek aslına dönebiliriz. İlmihalciler ise buna karşı çıkmaktadır. Kur’an ve sünnete, icma ve kıyasa değil de, atalarının uydurdukları esma üzerinde olmak istiyorlar. Kendileri okuyup öğrenmek istemiyorlar. Bize de karşı geliyor ve isimler takıyorlar. Vahhabi diyorlar.

Sizlere burada kısaca Vahhabiliği anlatmaya çalışacağım. İslâmiyet’i aslına döndürmeye çalışan İbni Teymiye hatalar yapmış olabilir ama arada doğru şeyler de savunmuştur. Osmanlılar bu görüşleri dışlamışlardır. İngilizler bundan yararlanarak Suudileri kışkırtmışlar, Osmanlılara karşı ayaklandırmışlardır. ‘Vahhabilik’ işte bu İngiliz kışkırtmasına âlet olanların adıdır. Osmanlıların buradaki hatası İbni Teymiye’yi dışlamalarıdır.

Benim ne İbni Teymiye ne de Vahhabilik ile bir ilişkim yoktur. Suudilerin yönetimini meşru görmediğim için hacca gitmiyorum, umre yapmıyorum.

أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ إِيَّاهُ

(EaMaRa EanLAv TaGBuDUv EilLAv EiyYAvHUv)

“Kendisinden başkasına ibadet edilmemesini emretti.”

Hüküm O’nundur. Kendisinden başkasına ibadet edilmemesini emretti. Gerçek olmayan değerlere itaat edilmemesidir. Anayasada belirtilen kurallar vardır. Bu kurallara hepimiz uymak zorundayız. Bunları yorumlamak da uygulayanlara aittir. Uygulayan yanlış yaparsa, hakemlerden oluşan yargıya baş vurulur. Yasalarımız yanlışsa düzeltmeye çalışmalıyız. Ama yürürlükte oldukları sürece yasalara uymak zorundayız. Kimse uymadığı için biz de uymayız ama …

ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ

(ÜAvLıKa elDIyNu eLQayYıMu)

“Kayyım olan din budur.”

Yukarıda milletten bahsetmişti. Burada dinden bahsetmektedir.

Din” düzendir.

Kayyim” mukavim, sağlam, dayanıklı düzen budur.

Yeryüzü bütün insanlığındır. Kâinatı var eden yeryüzünü var etmiş, insanı orada halife kılmıştır. İnsanları kavimlere, kavimleri şa’blere, şa’bleri kabilelere, kabileleri aşiretlere ayırmıştır. Bunlar barış içinde birlikte yaşayacaklardır. Barış içinde yaşayabilmeleri için “hakemlik sistemi” getirilmiştir. Aralarında çıkan nizaları tarafların seçeceği birer hakemle ve hakemlerin seçeceği baş hakemle çözeceklerdir. Hakemlerin kararlarına uymayan olursa bütün insanlar onun üzerine baskı kuracaktır.

İşte “sağlam düzen” budur.

İnsanlar insanlık ideali içinde olacaklardır. Kavim ve kabileler onun içinde yer alacaktır. Tek Tanrı’nın anlamı budur, yani bütün insanlar bir Tanrı’nın kulları olacaklardır.

وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ (40)

(Va LAKinNa EaKSaRanNAvSı LA YaGLaMUVNa)

“Lakin insanların ekserisi bunu bilmiyorlar.”

“Adil Düzen”in, “tek Tanrı düzeni”nin ne kadar sağlam düzen olduğunu bilmiyorlar. Ulusal çıkarları için bâtıl zulüm düzenlerinde çırpınmaktadırlar. İnsanların ekseriyetine bunları anlatmak mümkün olmaz. Ama insanların çoğu zaten güçlüye uyarlar.

İnsanların ekserisi bizimle yani Adil Düzencilerle mücadele etmektedirler. Bize karşı olanları yenip savaşı kazandığımızda, diğer bütün insanlar bundan yararlanırlar.

 

 

 


YUSUF SURESİ TEFSİRİ(12.sure)
1-YUSUF 1-3AYETLER /548/579SEMNER--13ŞUBAT/02EKİM2010
1259 Okunma
2-YUSUF 4-7
1643 Okunma
3-YUSUF 8-10
1091 Okunma
4-YUSUF 11-15
1153 Okunma
5-YUSUF 16-19
1054 Okunma
6-YUSUF 20-22
1224 Okunma
7-YUSUF 23-24
2284 Okunma
8-YUSUF 25-28
1243 Okunma
9-YUSUF 29-31
1088 Okunma
10-YUSUF 32-34
1047 Okunma
11-YUSUF 35-37
1220 Okunma
12-YUSUF 38-40
1182 Okunma
13-YUSUF 41-42
1581 Okunma
14-YUSUF 43-45
2008 Okunma
15-YUSUF 46-49
1158 Okunma
16-YUSUF 50-53
1191 Okunma
17-YUSUF 54-57
1038 Okunma
18-YUSUF 58-62
1027 Okunma
19-YUSUF 63-65
1098 Okunma
20-YUSUF 66-67
1028 Okunma
21-YUSUF 68-69
1290 Okunma
22-YUSUF 70-74
1187 Okunma
23-YUSUF 75-76
1197 Okunma
24-YUSUF 77-79
1074 Okunma
25-yusuf 80-82
985 Okunma
26-yusuf 83-86
1119 Okunma
27-YUSUF 87-90
1173 Okunma
28-YUSUF 91-98
1208 Okunma
29-YUSUF 99-101
990 Okunma
30-YUSUF 102-107
1301 Okunma
31-YUSUF 108-110
1052 Okunma
32-YUSUF 111
1157 Okunma