KUR'ANI ANLAMA METODU
Süleyman Karagülle
1401 Okunma
İNSANIN HAYAT SERÜVENİ

İNSANIN HAYAT SERÜVENİ

 

 

 

Bu yazımı Reşad Nuri EROL, Süleyman AKDEMİR, Harun ÖZDEMİR, Hilmi ALTIN, Kazım ERTEN ve Hasan ÖZKET'e gönderiyorum. Okusunlar ve redakte etsinler.

Ali SAYI, Ali ERİŞEN, Arif ERSOY, Hira KARAGÜLLE, Sabri TEKİR, Salih YAVUZER, Nebahat ve Fehmi KORU tarafından okunmasını istiyorum.

Hayrettin KARAMAN, Süleyman ATEŞ, Mustafa ÇETİN, Hüseyin AVNİ, Abdullah AYMAZ ,  Fevzi OMAY ve diğer insanlara ulaştırılmasını rica ediyorum.

 

29 Ekim 1995

Bişkek / Kırgızistan

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

 

 

 

İnsan denen varlık ne zaman, nerede, nasıl ve niçin yaratıldı?

İnsanın hayat serüveni, insanoğlunun âlemlerdeki hayat yolculuğu, kâinatın yaradılışı ile başlar, diyebilir miyiz?

Dün, pek bilemediğimiz bir âlemdeydik.

Bugün, hâlen içinde bulunduğumuz bu âlemde yaşıyoruz.

Yarın, bir anda başka bir âleme geçivereceğiz.

Bir âlemden geldik, bugün bu âlemde yaşıyoruz ve aynı zamanda başka bir âleme doğru gidiyoruz. Peki, bu âlemlerden öncesi ve sonrası, var mı(?), yok mu(?).

Bilemediğimiz bir âlemden ana rahmine.. Ana rahminden dünyaya.. Dünyadan Âhirete doğru yol alıyoruz...

Peki, insanoğlunun hayat veya seyahat serüveni Âhirette son buluyor mu? Yoksa, daha ötelerde gidilecek ve seyahat edilecek başka bir âlem veya âlemler var mıdır?

Doğum - ölüm; doğum ile ölüm arasındaki iki nokta; ve bu iki nokta arasında geçen kısa bir hayat. Peki, bu iki noktadan öncesi ve sonrası nedir? Neresidir? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?..

Sorular... Sorular... Sorular...

Doğum ile ölüm arasındaki o hassas hayat yolunda Sırât-ı Müstakîm üzere güçlü, ölçülü ve dengeli bir şekilde seyahat edebilmek, insanoğluna bahşedildiği ölçüde bu soruların cevaplarını bulmaya, anlamaya ve kavramaya bağlı. Doğum mucizesi ile başlayan insanın dünyadaki hayat yolculuğu ve seyahat serüveni, ölüm denen esrarlı kapıdan geçmekle bitiyor mu? Hayat bir sefer ve seyahattan ibaret ise, elbette bütün bunların bir anlamı var. Dünya limanından demir alıp Âhiret âlemine doğru giden gemiler ve bir daha geri dönmeyen yolcular. Gidenler, gittikleri yer veya yerlerden çok memnun da, o yüzden mi dönen yok ölüm denen son seferinden?!.

Kur'ân lâfızları ile ilgili 'el-Mu'cemu'l-Müfehres' kitabını açıp 'SâRa' kelimesinin geçtiği âyetlere baktığımızda;

Önce,

'Efelem yesîrû?' veya 'Evelem yesîrû?'

'Gezip dolaşmıyorlar mı?'

sorusu ile başlayan yedi ayet ile...

Sonra,

'Sîrû!' veya 'Fesîrû!'

'Gezip dolaşın!'

emir sigası ile başlayan yedi ayet ile daha karşılaşıyorsunuz.

Bu ayetlerden birinde ve bir önceki ayette, Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah'ın yaratmayı nasıl başlattığını,

sonra bunu tekrarladığını görmediler mi?

Bu Allah'a göre kolaydır.

De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da,

yaradılışın nasıl başladığına bir bakın.

Allah âhiret hayatını da böyle yaratacaktır.

Allah her şeye kâdirdir."

(Ankebut[29];19-20)

Bu âyetler okundukça, okunup anlaşılmaya çalışıldıkça, gereği olan seyahat emri yerine getirilip araştırmalar yapıldıkça ve üzerinde derin derin düşünüldükçe; yavaş yavaş sorular cevabını bulmaya başlıyor. Bu ayetleri, sadece örneklerden bir örnek olarak hatırlatmış olduk. Konu ile ilgili olarak Kur'ân'ın bütününe bakıldığında, daha nice ayetler bulunacaktır. Ancak, aşağıda tefsirini sunacağımız ayetler ile ilgili yazılanlarda da görüleceği üzere, meseleye biraz farklı ve gelenekçi anlayışa aykırı bir bakış açısından yaklaşma cesaretini de göstermemiz gerekiyor.

İşte böyle bir anlayışla bir yıl kadar önce Bişkek/ Kırgızistan'da Üstad Süleyman Karagülle tarafından yazılmış olan kısa bir yazıyı, bir tefsiri, mini bir risaleyi, bu kitabımızın sonunda bir örnek olarak sunmuş oluyoruz. Elimizde, 'RISALELER' diyebileceğimiz böylesine daha nice tefsir örnekleri var. En kısa zamanda bunları da sizlere ulaştırmayı diliyor ve ümid ediyoruz.

Sizleri Bakara Suresi'nin 28 ve 29. ayetlerinin farklı bir yaklaşımla ele alınmış tefsiri ile başbaşa bırakmadan önce, yine aynı sureden iki ayeti hatırlatmış olalım. Böylece, ne demek istediğimizi, sözün özü Allah Kelâmı Kur'ân-ı Kerîm ile bağlamış olalım. Cenab-ı Allah bu ayetlerde şöyle buyuruyor:

"Onlar ki, Rab'lerine kavuşacaklarını

ve gerçekten O'na döneceklerini bilirler."

(Bakara[2];46)

 

"İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn"

"Biz Allah için varız ve biz O'na döneceğiz."

(Bakara[2];156)

 

 

Ocak 1997

Üsküdar / İstanbul

REŞAD NURİ EROL

 

 

 

 

KUR'ÂN'DAN İKİ ÂYET

 

 

(ayetlerin Arapçası konacak)

 

 

"Allah, siz birer mevta iken ihya etmiş, sonra imate edecek, sonra ihya edecek, sonra da O'na rücu edeceksiniz. O'nu nasıl küfrediyorsunuz?

O arzda olanın tamamını birlikte sizin için halk etti ve sonra semaya istiva ederek onları yedi sema olarak tesviye etti. O her şeyi alimdir."(Bakara[2];28-29)

Allah, 'ölü idiniz' tabiri ile, ölüm hâlinin yokluk olmadığını ifade etmiş oluyor ve insanın doğmadan önce de öldükten sonra da benzer varlığa sahip olduğunu ifade ediyor. Kur'ân'daki bir başka ayette, ölüm uykuya benzetilmekte; diğer bir ifade ile ruhun bedenden ayrılmış olduğu bir hâle benzetmektedir.

İnsan, arabası olan şoföre benzemektedir. Beden şoförün arabası, ruhu ise şofördür. Uyku hâli, arabasından ayrılıp istirahat eden şoföre benzemektedir. Ölü ise, arabası bozulmuş ve parçalanmış şoföre benzemektedir. İleride yeni bir arabası olduğunda tekrar seyahat edebilecektir. Hayat arabası ile seyahat etmekte olan şoförün misâlidir.

Hayat ve ölümün, diğer uyku ayetleriyle birlikte bu ayette bu kadar açık bir şekilde tasvir olunması, bugünkü ilmî gelişmelerle teyid edilmektedir. Şöyle ki, biz insanlar görünürde üç boyutlu uzayda yaşıyoruz. Oysa biz üç boyutlu uzayı görüyoruz. Ama bizim üç boyutlu uzay dört boyutlu uzay içinde uçmaktadır ve biz de değişik manzaraları seyrediyoruz. Sanıyoruz ki, varolup yok oluyoruz. Oysa, biz seyahat ederken gözümüzün önünde değişik yerleri görüyoruz. Yeni gördüklerimiz varoluyor, görmediklerimiz yok oluyor. Gerçekte ise hiçbir şey varolmuyor ve yok olmuyor. Yok olanlar arkamızda duruyor, varolacak olanlar da önümüzde hazır bekliyor. Oraya vardığımızda onları göreceğiz.

Elimizde, şoforün elindeki direksiyona benzer 'irade' dediğimiz direksiyon vardır ve biz bu direksiyon ile bu seyahatimizi istediğimiz tarafta yapabiliyoruz. Seyahat ettiğimiz dört boyutlu uzay beş boyutun içindedir ve o beş boyut içinde biz hayat arabamızı istediğimiz tarafa doğru sürebiliyoruz.

Uyku hâlimiz, arabayı bir kenara çekip pencereden bakmamız hâlidir. Uyandığımızda arabamız mesafe almış ve biz yeni hayata geçmiş oluruz.

Ölüm hâli ise arabadan inmemizdir. Şimdilik, bindiğimiz arabadan inenlerin yani ölülerimizin nereye gittiğini haber alamıyoruz. Çünkü onlar arabamızdan inmiştir ve istasyonda kalmıştır.

Acaba orada ne yapıyorlar? Başka bir arabaya biniyorlar mı? Tekrar bizim arabamıza gelecekler mi? Bu konularda bir bilgimiz yoktur?

Arabamızda radyo vardır. Bazen haber ajansları aracılığı ile haberler gelmektedir. Bu haber ajansları, Allah'ın göndermiş olduğu kitaplardır. İşte o haber ajansları, o ölen insanların dirileceğini, tekrar onlarla bir araya gelip görüşebileceğimizi bildiriyor.

Buradaki ayet bunun böyle olduğunu bize bildiriyor.

Bu ayette, 'ölü idiniz, sizi ihya etti' diyerek bundan önceki hayatımızın zaman içinde geçmediğini ifade etmektedir.

Daha önce, üç boyutlu uzayımızın dört boyutlu uzayda uçtuğunu ifade etmiştim. Bu uçma, bundan on milyar yıl önce başladı. Daha önce bir nokta idi. Zaman ve mekân yoktu. On milyar yıl önce nokta patladı ve ışık hızı ile büyümeye başladı. Bu büyüme hâlen devam etmektedir. Dolayısıyla kâinatın şu andaki çapı on milyar ışık yılıdır.

Biz ilk defa işte bu araba ile seyahat etmeye başladık. Bu bizim ilk arabamızdır. Bundan dolayı 'ölü idiniz, sizi ihya etti' diyor ve 'fe' harfini kullanıyor, 'fe ehyâküm' diyor. Bunun arkasından 'sonra öldürüleceksiniz' demekle dünya hayatımızı kastediyor. Buradaki ihyâyı, ilk insanın yaratıldığı zaman olarak alabiliriz. Sonrayı da, insan neslinin yok olacağı zamana kadar geçen zamanı yani dünya hayatını anlayabiliriz. Böyle düşündüğümüzde, buradaki 'sümme' bu dünyanın tümünü içine alır ve bizim kişi olarak hayat payımız da ömrümüz kadar olacaktır.

'Sonra diriltileceksiniz' deniyor. Bu da bize insanlığın yok olmasından sonra bir devrin yaşanacağını ve yeni düzen oluncaya kadar bir zamanın geçeceğini ifade etmektedir. Çünkü kâinat büyüye büyüye sonunda bir durgunluğa gelecektir. Bugünkü fizik kanunlarından biraz daha farklı olan fizik kanunları oluşacaktır. Yeni hayat ölümlü olmayacaktır. Yani kişiler doğup ölmeyecekler, hep birlikte yaşamaya devam edeceklerdir. Bu hayat milyarlarca yıl sürecektir. İşte bu hayata da 'sonra diriltileceksiniz' diyerek işaret edilmiş oluyor.

Bundan sonra tekrar 'sonra' kelimesini kullanarak 'O'na rücu edeceksiniz' diyor. Eğer ahirete gitme rücu olarak kabul edilseydi 'sümme ileyhi türcaûn' yerine 'fe ileyhi turcaûn' denecekti. O halde bu âhiretten sonraki rücûu ifade ediyor.

Bugünkü ilmimizle de tahmin ediyoruz ki, kâinat büyüdükten sonra bir durgunluk dönemi gelecek ve uzun zaman statik hayat olacaktır. Sonra kâinat büzülmeye başlayacak ve tekrar noktaya dönecektir. Yani milyarlarca yıl sonra âhiretin de sonu gelecektir ve biz yine eski yere yani geldiğimiz yere döneceğiz.

Bu ayette dikkat etmemiz gereken bir husus vardır:

Bunlardan biri, hayatın dinamizminin bitmeyeceği hususudur. Yani biz daima tekâmül içinde olacağız. Daha iyiye gitmek için olduğumuz hâli terk ediyoruz. Ölüm daha ileri bir hayat içindir. Bunun küçük misâli bu dünyadır. Babalarımız öldü ki biz daha ileri bir nesil olarak ortaya çıkalım. Biz öleceğiz ki bizden sonra daha ileri nesiller ortaya çıksın. Evrim kanunu budur. Kıyamet olacak ki daha ileri bir hayat ortaya çıksın. Sonra o hayat da son bulacak ki daha ileri bir hayat olsun. Kur'ân buna 'yer ve göklerin devamı müddetince' tabiri ile başka bir yerde işaret ediyor; bir gün yerin, âhirette de yer ve göğün sonu olacağını ifade ediyor. Kur'ân, 'Cennetten daha ileri bir hayata irca olunacaksınız' diyerek işaret ediyor. Çünkü Cennet az çok bizim dünya hayatımıza benzediği için hayal meyal da olsa bu hayatı kavrayabiliyoruz. Oysa, ondan sonra gelecek olan yeni ve daha ileri hayatı tasavvur etmemiz mümkün olmadığı için bu hayatı izah etmiyor, sadece büyüklüğünü ve yüksekliğini belirtmek için 'O'na rücu edeceksiniz' demekle yetiniyor. Böylece şeriatçıların âhiret anlayışı ile tasavvufçuların âhiret anlayışları arasındaki ayrılık da ortadan kalkmış olmaktadır. Önce şeriatçıların âhireti gelecek, milyarlarca yıl sonra da tarikatçıların âhireti gelecektir, demektir.

Buradaki diğer önemli bir husus da da şudur: Ayette, 'sonra O'na rücu edeceksiniz' demek suretiyle, cennetlik ve cehennemlik halkını birbirinden ayırmıyor. Hepimizin birlikte O'na rücu edeceğimizi bildirmiş oluyor. Öyleyse, âhiretten sonra gelecek ileri hayatta bütün insanlar daha yüksek hayata ulaşacaklardır.

'Cehennem' fırın demektir. Nasıl ham maddeleri fırına koyup pişirir ve olgunlaştırırsanız, aynı şekilde Allah da bu dünyada olgunlaşmayanları yani ham kalanları cehenneme koyup olgunlaştıracak ve daha ileri bir hayata hazırlayacaktır. Bu dünyada olgunlaşmış olanları ise cennete koyup daha ileri bir hayat için eğitecektir.

Demek ki, cennet de cehennem de daha ileri bir hayat için ikinci derecede bir okuldur. Buraya yani dünyaya geldik ve eğitildik. Okuldan mezun olanlar daha rahat bir okula alınacak, cennete alınacak ve eğitilecek. Burada tembellik edip okuldan kovulanlar ise başka okula yani cehenneme götürülecek ve orada eğitileceklerdir. Bütün bu anlattıklarımızı bize, aramızda hiçbir ayırım yapmaksızın 'O'na irca olunacaksınız' ayeti bildiriyor.

Bu ayet, bir taraftan İslâm'ın Allah ve âhiret anlayışında tereddüt bırakmayacak şekilde açıklık getirirken, diğer taraftan da zamanımızda keşfedilmiş bulunan dört ve beş boyutlu uzay ile kâinatın noktadan patlayarak büyümesi ve sonradan tekrar büzülmesi ile tam bir uyum içindedir açıklanması imkânını sağlamaktadır.

Kur'ân bu ayette tüm yaradılış felsefesini ortaya koyduktan sonra, hayatımıza dönmekte ve bundan sonraki ayette de mucizevî açıklamalar yapmaktadır. Bundan sonraki ayet, bundan önceki ayetin daha çok izahı mahiyetinde olmasından dolayı, arada 've' harfine benzer atıf harfi kullanmamıştır. Doğrudan 'O' ile başlamıştır. Daha önceki ayette Allah'ı, geçmişte bize yaptığı ile ve gelecekte yapacakları ile tanıttıktan ve O'nu nasıl inkâr edeceğimizi belirttikten sonra, bu açıklamalarını teyiden 'O' diyor. 'O öyle kimsedir ki, yeryüzünde varolan herşeyi sizin için yarattı. Sonra semaya istiva etti' demektedir. Böylece ilk yaratılışımızı açıklamaktadır.

'Yerde ne varsa hepsini birlikte sizin için var etti' demek suretiyle insan hakları ve anayasa ile ilgili önemli kuralı koymuştur. Ben bunu şöyle maddeleştiriyorum: Herkesin tabii kaynaklardan eşit şekilde yararlanma hakkı vardır. Bütün yeryüzü bütün insanlarındır. Mülkiyet, insanın diğer yerlerdeki kullanma haklarını diğer insanlara bırakarak bir yerin kullanma hakkını kendisine alıkoymasıdır. Burada kullanma hakkı diyorum, çünkü mülkiyet kollektiftir. Bu sebepledir ki, Kur'ân'ın başka bir yerinde, "'Mülkün mâliki Allah sensin' de" deniyor. Bu gümrükleri, vizeleri ve benzeri engelleri ortadan kaldırıyor, ayrıca seyahat ve göç hürriyetlerini getiriyor. Bu durum bir devleti veya bir belediyeyi, nüfusu ortalama nüfusundan az ise göçü kabul etmeye zorluyor. Yepyeni anayasa düzeni doğuyor.

Biz bunu bir yazımızda açıkladık. Bilgisayarda ve disketlerde duruyor.

Burada, 'Sonra semaya istiva etti' diyor. Halbuki başka bir yerde Kur'ân, 'Göğü yarattı, bunun arkasından yeri düzenledi' diyor; 'Ba'de zâlike dahaha' diyor. Burada ise, yeri insanlar için yarattıktan sonra, semaya istiva ederek onları yedi sema olarak tesviye etti diyor. Böylece iki zıt ifade kullanılmış oluyor. Bunu daha iyi açıklayabilmem için bir olayı sizlere hikâye edeceğim:

Benim Artvin'in bir köyünde doğup büyüyen Süleyman Gökdemir isimli bir hemşerim vardı. Altmış-yetmiş yaşlarında İstanbul'a gitmiş. Çocukları ise daha önce İstanbul'a gelmiş, yerleşmiş ve iş sahibi olmuşlar. Hemşerim de çocuklarının yanına geliyor. Bir müddet sonra çocuklarının ne iş yapmakta olduklarını merak ediyor. Yaptıkları işleri dışarıdan bir izleyici gibi takip etmeye başlıyor.

Çocuklarından biri inşaat yaptırıyor. Oğlu mühendis ile konuşurken bir şey son derece dikkatini çekiyor. Oğlu mühendise herhalde diyor ki:

"Mühendis bey, sen temel hesabını hemen yap ki ben de hafriyatı yaptırayım, temeli atayım. Diğer katların hesabını sonra yaparsın."

Mühendis de cevaben diyor ki:

"Biz hesaplara üstten başlarız. Önce en üst katın hesabını yaparız, sonra aşağıya doğru ineriz. Çünkü alt kat üst katı taşıyacaktır. Her kata ne kadar yük geldiğini bilmemiz gerekir. Bundan dolayı temel hesabını baştan yapamam."

Süleyman Gökdemir'in aklı bu hesaplara pek yatmıyor ama bir şey öğreniyor; katların hesabına en üst kattan başlanıyormuş. Ertesi gün kahveye geliyor ve arkadaşlarına anlatmaya başlıyor:

"Bizim Mehmed Ali yedi katlı apartmanın inşaatına başladı. Biz ise memlekette bir ahırı zor yapardık. O yedi katlı inşaat yapıyor. Hem biliyor musunuz, önce en üstteki yedinci katı yapacakmış, sonra aşağıya doğru inip en sonunda temeli yapacakmış!" diye espriler yapıyor.

Bu olay, bize bu ayetin manasını çok açık bir şekilde ortaya koyuyor ve bundan önceki ayetin kapsamlı ifadesini başka bir yanı ile teyid ediyor. Allah önce insanı yaratmayı irade ediyor. Özellikleri ile kendisine benzeyen, kendisinin 'küllî iradesi' yanında 'cüz'î iradesi' bulunan insanı yaratmayı murad ediyor. Bu varlık bilinçli olacak ve iradesi olacak. Yani plana en üstten başlıyor.

Böyle bir insanın var olması için önce yeryüzüne ihtiyaç vardır. Sonra yeryüzünün planını yapıyor. Böyle bir insanın yaşaması için ne gerekiyorsa onları irade ediyor. Sonra da böyle bir yeryüzünün varolması için gökyüzünü irade ediyor.

Böylece bu ayet insanın yaratılması için kâinatın yaratılmış olduğunu bildiriyor. Nasıl bir ev insan için yapılırsa, kâinat da insan için yaratılmıştır. 'Sen olmasaydın, sen olmasaydın, ben âlemleri yaratmazdım' ifadesi de bunu teyid eder. Buradaki 'sen' insandır, bütün insanlardır.

İşte bu ayetteki takdirde yani kaderde, önce insan, sonra yeryüzü, daha sonra da gökler yaratılmıştır. Zaman içinde ise önce gökler, sonra yerler, daha sonra da insan yaratılmıştır. Böylece, yeri göklerden sonra düzenlediği ayeti ile bu ayet arasındaki tearuz da giderilmiş oluyor. Biri kaderde öncedir, diğeri ise zaman içinde öncedir. Nasıl inşaat mühendisleri hesapta önce en üst katın hesabını yapar, ama inşaata temelden başlarlarsa, Allah da en üst kata insanı koydu. Yaratılışı öyle düzenledi.

Bundan dolayıdır ki; 'Sonra semaya istiva etti ve yedi gök olarak düzenledi' diyor. 'Summe'den sonra 'Fe sevvahunne' diyerek 'summe'den sonra 'Fe'yi getirerek buradaki 'summe'nin takdirde olduğuna işaret etti.

Burada, 'Allah istiva etti ve onları yedi gök olarak tesviye etti'diyor. 'İstiva' ile 'tesviye' aynı kökten gelen fiillerdir. 'Suva' orta demektir. 'Seva' eşit demektir. 'Seviye' bir hizada olma demektir. 'İstiva etme' demek, hiza alma demektir. 'Tesviye' demek, aynı hizaya getirmek demektir. Allah burada, kendisinin kâinat ile hiza aldığını ifade etmektedir. Adeta Allah ile kâinat bir olmaktadır.

Yine tasavvufçuların vahdet-i vücuda doğru bir ifadeleri vardır. Bunu da şöyle açıklayabiliriz: İnsanın bedeni var, ruhu var. İnsan, bedeni ve ruhu ile insandır. Beden tek başına insan değildir. Ruh da tek başına insan değildir. İnsanın bedeni kâinatın bir cüz'üdür. Ancak kâinatın içinde varolabilir ve varlığını sürdürebilir. Ondan havasını, suyunu, enerjisini ve maddesini almazsa, varlığını sürdüremez. İnsanın ruhunun da bir şeyin cüz'ü olması gerekir. Ama ruhta mekân olmadığı için cüz yerine izafet vardır. İşte insanın mensup olduğu küllî ruh Allah'ın Ruhu'dur. Bu sebepledir ki Allah insan için 'ruhumdan üfledim' diyor.

Allah'ın da bedeni vardır, o da kâinattır. Ne var ki, biz kendi bedenimizi kendimiz varetmediğimiz halde, Allah kendi bedenini kendisi var etti. Bizim bedenimiz kâinatın cüz'üdür ve ona muhtaçtır. Oysa Allah'ın bedeni kâinat bir şeyin cüz'ü değildir ve başka bir şeye muhtaç değildir. Bizim ruhumuzla bedenimiz ayrı ayrıdır. Allah'ın Ruhu ile bedeni birdir. Allah hâlıkdır ama mahlûku da yine kendisidir. Biz ise sadece O'nun mahlûkuyuz. O'nun hâlıkiyeti içinde değil mahlûkiyeti içinde varız.

Şeriatçılar, Allah'ın mahlûkiyetini inkâr ettiler; tarikatçılar, insanın hâlıkiyetini iddia ettiler. Bundan dolayı her iki taraf da yanılmış oldu.

İşte kısaca anlatmaya çalıştığımız bu sebeplerden dolayıdır ki, insan Allah'ın halifesidir. Çünkü O'nun ruhunu taşımaktadır. Allah'ın semaya istiva etmesi ve onunla hizalanması bunu ifade eder.

Meseleye bizim açımızdan bakıldığında, kâinat yaklaşık olarak on milyar yıl önce yaratılmıştır. Oysa Allah için kâinat sonradan yaratılmamıştır. Çünkü Cenab-ı Allah bizim gibi zaman ve mekân içinde değildir. O'nun üzerinden zaman geçmez.

Allah, yeryüzünü bizim için yarattığını söylemekte, oysa semayı yedi sema olarak tesviye etmekte olduğunu bildirmektedir. Çünkü kâinatta insandan başka melek ve cinler de vardır. Allah kâinatı sadece bizim için yaratmadı. Diğer mahluklar için de yarattı. Ne var ki, o mahlukların bu kâinatta yaşamaları için yeryüzündeki iklim şartlarına ihtiyaçları olmadığı gibi; gece ve gündüze, yaz ve kışa, ayrıca insanoğlunun ihtiyacı olan diğer değişikliklere de ihtiyaçları yoktur. Halbuki semayı yedi gök olarak düzenlemiş olması, yeryüzü için ve dolayısıyla insan için son derece gereklidir. Allah, 'yerde olanları insanlar için yarattık' diyor; gökyüzünü ise 'yarattık' demiyor, 'düzenledik' diyor.

Açıklamaya çalıştığımız bu konuyu daha iyi anlayabilmeniz için yedi göğü kısaca tanıyalım:

1. Su Tabakası: Su tabakasında yağmur ve rüzgâr vardır. Bu tabaka olmazsa yağmur olmaz, su devridaimi olmaz, çevre temizliği olmaz ve hayat olmaz.

2. Hava Tabakası: Hava tabakası, bir taraftan su tabakasının buharlaşıp kaçmasını önler, diğer taraftan sıcaklık için bir örtü olur ve yeryüzünü göktaşı bombardımanından korur. Bu tabaka olmasa yeryüzündeki sular uçup giderdi.

3. Elektrikli Tabaka: Elektrikli tabaka, bir taraftan hava tabakasının uçup gitmesini önler, diğer taraftan uzaydan gelen zararlı kozmik ışınları süzer ve yeryüzündeki hayatı korur. Bu tabakanın kalınlığı Güneş'ten gelen elektronları dengede tutar. Bunlar bir taraftan birbirlerini ittikleri için kaçmak isterler; diğer taraftan yer tarafından çekildikleri için bir arada dururlar. Güneş'ten gelen takviye ile çoğaldıklarında itmeleri artar ve kaçarlar; kendileri azalınca itmeleri azalır ve dolayısıyla kaçmaları durur. Güneş'ten gelenlerle dengeye gelirler.

Demek ki, bu üç tabaka yeryüzünün havasını, suyunu ve ısısını dengeli bir şekilde tutmaya ve yeryüzünü gökten gelecek olan taş ve zararlı ışınlardan korumaktadır. 'Ve cealna's-semâe sakfan mahfuzan' yani 'göğü korunmuş bir tavan yaptık'(Enbiya[21];32) denmekle buna işaret edilmiş oluyor.

4. Ay Tabakası: Ay tabakası Dünya'nın günlük dönmesini ayarlamaktadır. Gel-gitlerle denizlerdeki dalgalara sebep olmakta, böylece sulardaki hayat şartlarının oluşmasına imkân vermektedir. Eğer Ay olmasaydı, Dünya yavaş yavaş Güneş'in tesiri ile kendi etrafında yılda bir defa dönmeye başlardı. Nitekim, uydusu olmayan Güneş'e yakın gezegenlerin hâli böyledir.

5. Güneş Sistemi: Güneş sistemi, bir taraftan bize ışık vermekte, gecemizi ve gündüzümüzü meydana getirmekte; diğer taraftan da Dünya'nın Güneş etrafında dönerek yaz ve kışları oluşturmaktadır. Bu sayede denizlerde su hareketi, atmosferde de hava hareketi olmakta, böylece insan vücudunda kanın dolaşması gibi su ve hava yeryüzünde dolaşarak kirlenmekte ve temizlenmektedir. Gezegenler Dünya'nın 365 günde bir dönmesini düzenlemektedirler. Aksi halde sürtünme kuvvetleri ile Dünya'nın hızı azalır ve Güneş'e düşerdi.

6. Galaksi Sistemi: Galaksi sistemi, Güneş'i çevresinde döndüren bir göktür. Yeryüzüne Güneş'ten ayrı olarak yıldızlardan da ışık gelmekte ve gece hayatı onlarla düzenlenmektedir. Güneş'ten gelen ışık çok şiddetli olduğu için hayatın bazı işleri yapılmamaktadır. Yansıyan ışınlar ise düşük enerjili oldukları için yarayışlı olamamaktadırlar. Oysa yıldızlardan gelen ışınlar hem düşük şiddettedirler hem de yüksek enerjilidirler. Bu sebeple bazı hayatî olaylar gece olabilmektedir. Bu hususta fazla bir bilgimiz yoktur. Ancak Kur'ân'da bu duruma birçok yerde işaret edilerek 'geceyi subat için yaptık' denmektedir. Birçok tohumların gündüz çimlenemedikleri ve geceye ihtiyaçları olduğu çok iyi bilinmektedir.

7. Galaksiler: Galaksiler âlemi en geniş göktür. Son göktür. Bu gök sürekli olarak genişlemektedir. Işık hızıyla büyümektedir. Bu sayede galaksiler birbirlerini çekememektedirler. Eğer bu büyüme olmasaydı, çekim kuvvetiyle galaksiler birleşerek tek bir kitle olacak, yıldızlar ayrı ayrı varlıklarını koruyamayacak ve bu durum uzayın sonu olacaktı.

Görülüyor ki, Allah yedi göğü yeryüzünde hayatın sürebilmesi için düzenlemiş bulunmaktadır. Ele aldığımız birinci ayette, zamana ufkî olarak baktırdı. Bu ayette de, mekân içinde ufkî olarak bize baktırdı.

Burada 'sevvâhâ' demesi gerekirken 'sevvâhunne' demiştir. 'Göğe doğruldu onu yedi gök olarak düzenledi' demiyor; 'Göğe doğruldu onları yedi gök olarak düzenledi' diyor. Yani semayı müfret (tekil) olarak kullandığı halde, ona gönderilen zamiri cem' (çoğul) olarak kullanıyor.

Burada önemli bir hususa işaret ediyor. Semanın düzenlenmesindeki ilk dört sema, yalnız yer etrafında düzenlenmiştir. Oysa diğer üç sema yerin çevresinde değil, yerin dışında düzenlenmiştir. Yani yer olmadan da onlar ayrı ayrı sema olarak yine vardılar ve çok idiler. Onların o düzeni diğer varlıklar olan melek ve cinler için varolması gereken bir düzendi. Ama üçlü semayı yediliye göre düzenlemesi ise yer etrafında olmuş ve yer için olmuştur. Buna işaret etmek için 'ha' (tekil) zamiri yerine 'hunne' (çoğul) zamirini kullanmıştır.

Böylece bu ayetteki teşabuh muhkem ayetlere uygun olarak te'vil edilmiş oluyor.

 

Elbette bu tahlil, tefsir ve değerlendirmelerimizde hatalarımız ve eksiklerimiz vardır. Allah mağfiret edecek ve kusurlarımızı bağışlayacaktır. Çünkü gayemiz ve kasdımız isabet etmektir. Nitekim, ele aldığımız ve açıklamasını yapmaya çalıştığımız ayetin de, 'O her şeyi bilir' şeklinde bitmiş olması, elbette onun icazını açıklıyor.

 

Biz de, bizden önceki ulema gibi sözümüzü şöyle bağlıyoruz:

Şüphesiz Allah her şeyi en iyi bilendir.