İNŞİKAK SURESİ TEFSİRİ(84.SURE)
Süleyman Karagülle
1163 Okunma
16 VE 19.AYETLER

İNŞİKAK SÛRESİ TEFSİRİ - 5

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

 

فَلَا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ (16) وَاللَّيْلِ وَمَا وَسَقَ (17) وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ (18) لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ (19)

 

فَلَا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ

(FaLAv EuQSİMu Bi elŞaFaQı)

“Şafaka kasem etmeyeceğim.”

Sûre dört bölümden oluşmaktadır.

1) Bu dünyadan âhiret dünyasına geçişte göklerin ve yerin durumu anlatılmaktadır.

2) İnsanın çabasına işaret ederek Tanrı’sına kavuşacağı ve hesap vereceği bildirilmiştir.

3) Bugün mevcut olan düzene işaret ederek insanlığın uygarlaşması anlatılmaktadır.

4) İnsanın âhiret hayatı ile cennet ve cehenneme işaret etmektedir.

İlk iki bölümde geçiş anlatılmakta, son iki bölümde bu dünyaya ve âhirete işaret etmektedir. Her ikisinde de kâinat ve insan ayrı ayrı anlatılmaktadır.

Bir şeyi anlatırken iki şey önemlidir. Biri meramını karşı tarafa anlatmak, ikincisi ise onu konuya getirip dinletmektir. Bu sebepledir ki konuyu anlatırken kişinin zihnini konuya getirecek yan bilgileri aktarma ile işe başlarsın. Çiçekler arıları güzel renkleri ile çekerler, kokuları ile yaklaştırırlar. Sonra bal özü verirler. Ondan sonra da tozlarını ayaklara bulaştırıp başka çiçeklere gönderirler veya başka çiçeklerden tozlar alırlar. Böylece bitkiler arasında eşleşme meydana gelir. Konuşmada da böyle yapacaksınız, dinleyenin merak edeceği konulardan işe başlayacaksınız.

Bu dünya hayatını insan her gün yaşıyor, anlatmaya başladığınızda dikkati çekmez. Âhiret hayatı ise bizim için sadece haberdir, onun içine girip kavrayamayız. Bu dünyadaki gözlemlerimizle cenneti karşılaştıramayız ama geçiş yani bu dünyadan âhirete geçiş ise kavrayabileceğimiz konular olduğu gibi merak ettiğimiz konulardır. Bu sebeple onları anlatmakla işe başlayarak beynimiz asıl konulara getirilmiştir.

Bu kısımda insanın dünyasını anlatmakta, insanın bu dünyada ne kadar süratle uygarlaştığına işaret etmektedir. Kur’an’ın nâzil olduğu zamanki durum ile bugünkü durum karşılaştırma yapılmayacak kadar değişmiştir. İnsan Ay’a gitmiştir. İşte bu âyet tam da buna işaret etmektedir. İnsanoğlu kendisinin ne derece üstün varlık olduğunu bugün idrak etmektedir. Dünya ve âhiret bu insan için var edilmiştir. “Sen Rabbine kadihsin” derken uygarlıkta aldığı yola da bu kısımda işaret etmektedir.

Şafak” kelimesi Güneş battıktan sonra batı ufukta görülen ve yatsıya kadar devam eden kırmızlıktır. Güneş doğarken önce fecri kazib denen bir uzun uzantı ile sadece doğu ufkunda ortaya çıkan bir aydınlık vardır. Sonra bu aydınlık ufka yayılır, sabah olmuş olur. Güneş doğuncaya kadar devam eder. Akşamleyin de önce Güneş batar. Sonra gökte beyazlık kaybolur, batıda ise kızıllık devam eder. Sonunda o da kaybolur. Buna “şafak” denmektedir.

Akşamları iş yapanlar, başladıkları işleri tamlamak zorundadır. Yetiştiremezlerse karanlık çöker, artık işlerini tamamlayamazlar ve yarım kalır. İşi yetiştirme diye bir olay vardır. Mesela bilet almışsanız uçağa veya otobüse yetişmeniz gerekir. Bir işi taahhüt etmişseniz o işi zamanında yetiştirmeniz gerekir. Vakit daralınca ya yetiştiremezsem diye sizde bir korku başlar. İşte bu işfaktır yahut şafaktır.

Bu dünya bir şafaktır. Yetiştireceğimiz kadar yetiştiririz, geri kalan yarım kalır. İnsanın kedhi de bu yetiştirme ile ilgilidir. Burada buna kasemle başlamaktadır ve yaşadığımız kâinatın geçirdiği safhalara işaret etmektedir.

فَ

(Fa)

“Öyleyse”

Fa” harfi bu sûrede 6 defa geçmektedir. “FaMulakıh”deki “Fa” sonuç Fasıdır. İnsan çabalamakta ve sonunda Rabbine mülaki olmaktadır. “FaEmmâ”daki “Fa” tafsil Fasıdır. Mülaki olanları iki gruba ayırmaktadır. Ondan sonra gelen “Fa”, “Sevfe” şeklindeki “Fa”lar cevap Falarıdır, “Emmâ” şartının cevabı cümlelerdir. “FaBaşşirhum”daki “Fa” ise hazf edilmiş bir cümlenin sonuç Fasıdır. Allah onların yaptıklarını bilmektedir. Azab edecektir. Öyleyse senin görevin onlara müjde vermektir. Çünkü sen bununla görevlisin. Burada ve bundan sonraki “Fa” konudan konuya geçilirken getirilir.

Konuşma esnasında konuşma bölümlere ayrılır, her bölüm arasında “Fa” getirilir. Eğer bölümler birbirine ilişkili ise “Fa” değil “Sümme” getirilir. İki ayrı konu getirmişsen “Sümme” dersin. Bir konuyu ayrı bölmelerle anlatacaksan “Fa” dersin.

Dört bölüm olan sûrede üç konu değiştirme “Fa”sı getirilmesi gerekirdi. “Ya eyyuhe’l-insan” da hazf edilmiştir. Edilmeseydi “İzâ”nın cevabı olurdu. “Ey insan” diyerek bu ayırımı yaptı. Ondan önceki ifadeler de insana hitap idi. Ey insan sözünü baştan buraya almakla bu bölmeye işaret etmektedir. “İzâ”dan önce “Ey insan üzkür iza’s-semaü inşakkat” manâsındadır. Orada “Ey insan üzkür” hazfedilmiştir.

لَا أُقْسِمُ

“LAv EuQSiMu”

“Kasem etmiyorum.”

“Kısmet” kelimesi bölüşme anlamındadır. “Kısm” parça kesim demektir.

Lâ Uksimu” 8 defa geçmektedir, 16 defa da yemin anlamında geçmekte, toplam 24 defa yemin anlamında kullanılmaktadır. 9 defa bölme anlamında kullanılmaktadır. Toplam 33 etmektedir. 9 defada “kısmet” kelimesi çifttir. Onun dışındaki 7 kelime tektir. Eşi olmayan kelime olarak “el-kısmet” kelimesi tek kalmaktadır. Yemin manâsına gelen “iksam” çifttir. Bölüşme manâsında gelen diğer kelimeler de çifttir.

Tabloda çift olan kelimeler alt alta gösterilmiştir. 

 

4

أَقْسَمُوا

2

قَسَمٌ

2

يُقْسِمَان

2

أَقْسَمُوا

8

لَا أُقْسِمُ

1

تَقَاسَمُو

1

يُقْسِمُ

1

تَسْتَقْسِمُوا

1

قَسَمْنَا

1

يَقْسِمُونَ

2

أَقْسَمْتُمْ

 

 

1

قَاسَمَهُمَا

1

لَا تُقْسِمُوا

1

الْمُقْتَسِمِينَ

1

مَقْسُومٌ

1

الْمُقَسِّمَاتِ

 

 

1

الْقِسْمَةَ

2

قِسْمَةٌ

 

 

 

Bölüşme ile yemin arasında ne fark vardır?

Kur’an’da fiil olarak iki kelime vardır, biri “hulf etmek” biri “kasem etmek”tir.

“Kasem” gelecekte olacaklarda sözde duracakları ile ilgili yemindir.

“Halef” ise geçmişte olanlar hakkında doğru söylediklerine yemindir.

Halefte “Vallahi” kasemde “Tallahi” dersiniz. “Yemin” ise teminatlı sözleşmedir, güven içinde olmadır. “Silm” birbirine dokunmama akdidir. “Yemin” ise birbirlerinin hukukunu birlikte koruyacaklarına göre yaptıkları akittir.

Biz yemin ederken Allah’a yemin ederiz. Allah ne kadar haksa benim sözüm de o kadar haktır demektir. Eğer sözümde yalan varsa ben Rabbimin hak olduğunu inkâr etmiş olayım demektir. Allah’ın yemini ise doğa üzerindedir. Gökler nasıl haksa bu sözler de haktır demektir. Göklerin hak olduğunu tesbit ettiğimizde gökleri yaratanın söylediği söz de hak olur. Kur’an’da pek çok doğa kanunları böyle yeminle ifade edilmiş, Kur’an’ın hak olduğuna onlar şahit tutulmuştur. “Allah” kelimesi sadece “Lâ” ile geçmektedir. “Kasem ederim” veya “Allah kasem eder” şeklinde geçmemektedir. “Kasem etmem” demektedir. Kasem etmesine gerek görmem demektir. Kasem etsem, siz de benim kasemimden şüphe etseniz o zaman saat hemen gelmiş olur anlamındadır.

Şimdi “Lâ Uksimu”nun geçtiği âyetleri sıra ile görelim.

فَلَا أُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ (75) وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ(76)

“Yıldızların düşeceği yere kasem etmem. Bilseniz o azim kasemdir.”

Allah kara delik dediğimiz güneşlerin düşeceği yere yemin etmiyor. Ama YEMİN etmeme bile büyük bir yemindir diyor. Böylece “Lâ” kelimesi aslında “Le” anlamında tekit Lamı olmaktadır. Yalnız Allah için kasem söz konusu olunca bu kalıp kullanılmaktadır.

فَلَا أُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ (38) وَمَا لَا تُبْصِرُونَ (39) إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ

“Basar ettiklerinize ve basar etmediklerinize kasem etmiyorum. O kerim resulün kavlidir.”

Görünen varlıklar vardır. Görünmeyen ama bilinen varlıklar vardır. Kur’an sözleri ile görünendir, manâsı ile görünmeyendir.

فَلَا أُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ إِنَّا لَقَادِرُونَ (40)

“Maşrıkların ve mağriplerin Rabbine kasem etmem ki biz kadiriz.”

Böylece evrimi ve uygarlığı söylediklerine şahit tutmaktadır.

لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ (1) وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (2) أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ (3) بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ (4)

“Kıyamet yevmine kasem etmiyorum, levm eden nefse de kasem etmiyorum. İnsan kemiklerini toplayamayacağımızı sanıyor. Aksine DNA’larda tesviyeye kadiriz.”

Burada kasem tekrar edilmiştir, afak ve enfüs delil gösterilmiştir.

فَلَا أُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ (15) الْجَوَارِ الْكُنَّسِ (16)

“Cair olan hanislerle kanislere kasem etmem.”

“Cair” çevrede dolaşan demektir.

“Hanis” açılıp kapanan demektir. 

“Kanis” ise yuva olan barındırma demektir.

Bu üç kelime füzeyi ifade etmektedir. Açılıp insanların dışarıya çıkmasına izin vermektedir. Kapanarak yaşama imkânını sağlamaktadır. Gidilecek yerin çevresinde dolaşmaktadır. Kendisi insanların yaşayacağı yuva olmaktadır. İlerde gezegenlerin çevresindeki uyduların da meskûn olacağını bildirmektedir. Bugün Ay’a varılmakla bu kasem âyet olmaktadır.

لَا أُقْسِمُ بِهَذَا الْبَلَدِ (1)

“Bu belede kasem etmiyorum.”

“Beled” marifedir. Mekke’dir. Mekke insanlık için merkez olmuştur. İleride tamamen insanlığa ait olacaktır.

Bu sûrede de şafağa kasem etmiyorum diyor.

Şafak nedir?

بِالشَّفَقِ

(Bi elŞaFaQı)

“Şafağa”

Zamanında yetiştirilmesi gereken işiniz vardır. Oysa vakit daralmaktadır. İşte o zaman duyduğunuz korku endişe işfaktır. Yahut çocuğunuzu oynamaya bırakırsınız ama devamlı endişedesiniz, onu gözetliyorsunuz. Bu işfaktır. İnsanın tedbirli olması için Allah bu hissi vermiştir.

Şafak” ise akşamdan sonra batıda görülen kızıllıktır.

Sabah için fecr, sabah, sefer, seher kelimeleri kullanılmaktadır. Dört özelliği gösterilmektedir. Akşam için ise benzer kavramlar vardır.

Bundan sonra geceden ve gecede barınanlardan bahsetmektedir. Demek ki “şafak” kelimesi varlıkların görünmesini ifade etmektedir. “Leyl”in karşılığı olarak “Nehar” aydınlık kullanıldığı gibi burada da “şafak” kullanılmaktadır. “Şafak” da aydınlıktır.

Aydınlık ne demektir?

Biz çevremizi görmekteyiz.

Nasıl görmekteyiz?

Güneş ışığı atmosfere girer ve tek yönlü olma özelliğini kaybeder. Cisim aldığı bu ışıkları kendisine göre değiştirir ve yayar. O halde bizim gördüğümüz Güneş ışığı değildir, cisimlerin yaydıkları ışıktır. Cisimler Güneş ışığını enerji olarak kullanırlar. Nasıl biz beslenerek elde ettiğimiz enerjiyi hareketlerimiz için kullanırsak, cisimler de böyledir, Güneş ışığı onlar için besindir, kendileri ışık üretirler.

İf’al bâbında bu manâsı vardır. 10 defa geçmektedir. Bu manâdadır. Sadece burada “şafak” olarak geçmekte böylece sayısı 11 olmaktadır. Harfi tarifle getirerek bildiğimiz bir şafağı anlatmaktadır. Bundan sonra da leylden yani geceden bahsetmektedir.

Bir aynaya baktığınız zaman kendinizi görürsünüz. Ayna kayboluyor. Demek ki ışığın sadece yansıması sanıldığı gibi o varlığın görülmesine yetmemektedir. Yoksa aynayı da görmüş olurduk. Güneşten veya mumdan çıkan ışık da görmeye yeterli değildir. Görünme maddenin kendi yapısına ve şekline göre özel ışık göndermesi ile mümkün olmaktadır. Maddenin özel ışık göndermesi de yeterli değildir, gözün onu idrak etmesi, 01’lere çevirmesi ve beynin o cismi algılaması ile mümkündür.

Birçok ışık gözümüze gelmekte ama bizim gözümüz onu algılayamamaktadır. Mesela arılar kırmızı rengi karanlık olarak görürler. Renk körleri vardır, renkleri ayıramazlar. Resim iki boyutlu olduğu halde beynimiz onu üç boyutluya çevirerek algılar.

Demek ki şafak yani görünme olayı basit olay değildir. Kasem edilmesine değer bir olaydır. Çünkü şafaktaki olay sayesinde biz ve diğer canlılar çevrelerini görmekte ve ona göre hareket etmektedirler. Rastlantılarla bu mekanizmanın oluşması mümkün değildir. Atomlar o şekilde yaratılmıştır ki şafak olayı vuku bulmaktadır.

وَاللَّيْلِ وَمَا وَسَقَ

(Va elLaYLı Va MAv VaSaQa)

“Ve leyle ve vesek ettiğine de.”

Vusk” deve yüküdür. 60 sadır. Sa ise bir 1040 dirhemdir. Kur’an’da bu birim geçmemektedir.

Vesk” masdar olarak denk yapmaktır yani eşyayı kaba yerleştirmedir.

Leyl” ise gece anlamında olduğu gibi madde anlamındadır. Elektronun kütlesi me = 0.911*10-28 g dır. Bu parçalanmaz cüzdür. Daha küçük madde elde edilmez. Bir sekiz yüzlünün merkezinde bir parçacık yerleştirilir. Her yüzeye de birer çift konur ve ilk 17’lik bir parça elde edilir. Bunların 6’sı uzayda bir küre yüzeyinde dönerler. Bunların altısı da yine daha uzak yüzeyde döner, 612 parçacık bir ana parça oluşturur. Bu parçacık bugün bulunmuştur. Bunlar çift oldukları için nötrdürler. Bunlardan üç tanenin ortasına birer artı parçacık konur ve 1837 parçacık atomun çekirdeğini oluşturur. Bunun çevresinde bir eksi elektron döner. Böylece hidrojen atomu 1838 parçacıktan oluşur.

Çekirdekler birleşerek daha büyük atomlar oluşur. 118 atom varsa da 102’den sonrası 16 atom ancak kısa zamanda elde edilmektedir. Bu atomlar birleşerek molekülleri meydana getirmekte, moleküller de birleşerek sıvı, katı veya gaz cisimleri oluşturmaktadır.

“Leyl” budur.

Allah bunların bu yapılarına kasem etmiyor. Bu yapıların özelliğidir ki tüm hayat olayları olmakta, diğer taraftan bize görünmektedirler.

Bu cisimlerin parçacıkların bir özelliği vardır. Durmadan hareket etmektedirler. Çekirdekte çekirdeğin içinde harekettedirler. Atomda elektronlar onun çevresinde hareket hâlindedir. Atomda kendisi hareket eder. Molekül içinde ise atomlar titreşirler, birlikte ise hareket ederler. Cisimlerde moleküllerin durumu budur.

Maddenin iki özelliği vardır. Ya hareket eder ve çevreye etkisini azaltır ya da yavaşlar ve çevresine etkisini çoğaltır. Bunlara enerji denmektedir. Hız hâlinde veya yaygın çekim alanı hâlinde enerji taşır. İşte vesk etmesi demek bu hızları yüklenmesi veya başkasına aktarması demektir yani boşalması demektir. Kâinattaki olaylar parçacıkların bu yükleri birbirine aktarmaları böylece hızları değiştirmeleridir. İşte “Mâ Veseka” bu yüklenen şeyler yani hızlardır yani enerjidir.

Şafağı ayrıca zikretmesi demek ışık hızına çıktığı zaman artık çevredeki çekimi kaybeder. Kendisi de artık yeni hız almaz olur. İşte bu durum kitle ve enerji kanunları dışına çıkma anlamındadır. Zaman ve mekânın sıfırlanması demektir. O sebeple şafaktan ayrı âyette bahsetti.

Bu husus bugün fizik ve kimyada çok açık olarak bilinmektedir. Madde ve enerji sakımı kanunlarına dayanarak hesaplar yapıyoruz. Sonra makine yapıyoruz. Hesaplarımız doğru çıkıyor. İşte Kur’an buna kasem etmiyorum, gördünüz bildiniz demektedir.

Geceler ayrıca birçok olayları barındırırlar. Mesela biz gündüz kazanır yeriz, yattığımızda bedenimiz onları yerli yerine yerleştirir. Tüm canlılarda uyku hâli vardır, dinlenme zamanı vardır. Gündüz malzeme toplarız, geceleri üretim yaparız. Gündüz otlayan hayvan sütü gece yapmaktadır. Leyl ve vesek edilenler bu anlamı da taşımaktadır. Şafak demek gündüz faaliyetlerinin sona erdiği yatıldığı zaman demektir

“Vesk” kökü yalnız bu sûrede iki yerde geçmektedir.

وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ

(Va elQaMaRi EiÜav itTaSaQa)

“Ve kamer ittisak ettiğinde.”

Bu âyetin manâsını anlamak için bazı âyetleri hatırlamamız gerekmektedir.

2/36’de Allah bize sizin için bir hîne kadar yeryüzünde müstakar ve meta vardır demektedir. Hîn nekredir. Bu kâinatın sona ereceği saat değildir. O halde insanlar belli zaman sonra göklere çıkacaklar ve orada da yaşayacaklardır.

51/22’de semada sizin için rızık vardır demektedir. Semadan size rızık vardır dememektedir. O halde orada üretim yapacağız demektir.

37/10’de göğe ancak ivme alanlar çıkar, delici alev ona tabi olur denmektedir. Uzaya giden araçları çok açık olarak tarif etmektedir.

36/39’da biz kameri konaklar olarak takdir ettik diyor. Yani Ay’a konacak yerler yaptık demiyor, Ay’ın kendisini konak yaptık demektedir. Eski çıkış yeri hâline gelecektir diyor. Yani insanlar göklere çıkacaklar ve orası bir basamak olacaktır.

Bu sûrede de Ay’ın ittisak edeceği yani yükleneceği ifade edilmektedir. Ay yeryüzüne en yakın gök cismidir. Buradan Ay’a gitmek zordur ama Ay’dan uzaya açılmak kolaydır. Ay bir istasyon olacaktır. Orası meskûn hâle gelecektir. Orası dolacaktır.

Ay yeryüzüne daima aynı yüzünü gösterir. Dolayısıyla orda gece ile gündüz ayda bir olmaktadır. Bir yerde güneş doğar, bir hafta yükselir, iki hafta en çok güneş ışığını gönderir, sonra gece olur. Bir ay gece sürer. Ekseni ekvatora dik sayılabilir. Kutuplarda güneş eğimli gelmektedir, Ekvatorda ise dik gelmektedir.

Ay’da atmosfer yoktur. Dolayısıyla direkler üzerinde şeffaf çevre sarılarak hapsedilen hava içinde yaşama imkânı olacaktır. Ayrıca meteor taşlarını tutacak bir dış tabaka daha oluşturulacaktır. Böylece Ay’ın yüzeyi tamamen şeffaf bir örtü ile kaplanacaktır. Ayrıca bölmelere ayrılacaktır. Bir yerde bir delinme olsa tahribatı mevzii bırakılacaktır.

Yer atmosferinin yaptığı koruma suni koruma sistemi ile yapılacaktır. Oraya insanlar gelip yerleşecek ve orada tarım yapılabileceği gibi oradan uzaya açılacaklara istasyon görevini de görecektir.

Bundan sonra deniz uygarlığı gelecektir.

Ondan sonra da gök uygarlığı başlayacaktır.

En uzak gezegen bizden dört bin ay uzaklığındadır. Ay’a şimdilik iki üç gün içinde ulaşıyoruz. Demek ki birkaç bin gün (beş on sene) içinde hemen hemen her yere varabilecek durumdayız. Buralardan temin edeceğimiz maddelerle uzayda hareket eden meskenler yapabilir ve orada çoğalabiliriz, orada yaşayabiliriz.

Her uzay gemisi kapalı bir yer olacaktır. Kendi dengesini kuracaktır. Bitki ve hayvanlarını yetiştirecektir. Nuh’un Gemisi’ne emredilen bize de emir olacak, yeryüzündeki canlılardan bize gerekli olanların tohumlarını ve yumurtalarını alacak, orada istediğimiz zaman canlandıracağız. Sadece memeli hayvanlar yumurtadan elde edilemediği için onların iki cinsini almak zorunda kalacağız.

Nasıl yeryüzü milyarlarca yıl boş kaldı, canlıların oluşması için hazırlandı; bunun gibi Güneş Sistemi de insansız milyarlarca yıl boş kalmıştır. Şimdi insanoğlu Güneş Sistemi’ni tüm canlıların yaşayacağı şekle sokacaktır. Artık oralar da insanların teknolojisi sayesinde canlıların meskeni olacaktır.

İlk insan yaratıldığı zaman 30 000 yıl içinde ancak büyük su kenarlarında yaşadılar. Avcılık zamanında dünyanın her tarafına yayıldılar. Bugün de denizler bomboştur. Güneş Sistemi bizim için var olmuştur. Tekniğimiz ilerledikçe oralarda yaşama ve yararlanma imkânını bulacağız, Ay da dolup taşacaktır.

Kamer” kelimesi Kur’an’da 27 defa geçmektedir. “Saat takarrub etti ve Kamer inşikak etti” âyetinde inşikak kopma anlamındadır. Bir gün gelecek Ay Yer’den kopacak ve Güneş’e düşecektir. O zamana kadar Ay insanların urcunun ma’reci olacaktır.

وَالْقَمَرِ

(Va elQaMaRi)

“Ve Kamer”

Kur’an’da Ay’ın Yer ile beraber yaratıldığı bildirilmiştir. Bu konu taşların üzerinde yapılan zaman ölçme sonucu ispat edilmiştir. Yer’in ömrü ile Ay’ın ömrü aynıdır.

Türkçede Ay hem gökteki cismin hem de Ay’ın ismidir. Oysa Arapçada gökteki cismin adı Kamer’dir. Zaman itibariyle 29,5 gün ise “şehr”dir, görüntü ise “hilal”dir.

Kur’an Kamer’den bahsederken nur olarak bahsetmektedir. İki şekilde ışık çıkar, ya kendisi hidrojen helyuma dönüşerek ışık üretmektedir, ya da gelen ışığı kendisine uygun hâle getirip yayar. Buna nur denmektedir. Aydınlık nurdur. Nurun ısıdan farkı vardır. Nurda ışık bir istikamette gider, yansır, kırılır, dolayısıyla görme mümkün olur.

إِذَا اتَّسَقَ

(EiÜav itTaSaQa)

“İttisak ettiğinde”

İzâ” iksam fiilinin zarfıdır, gelecekte olan şeyi bildirir.

İttisak” iftial bâbıdır. Buradaki “v” harfi “t”ye dönüşmüştür. “Vesk” yük demektir. “İvteseke” demek kendisine yük kondu, o da o yükü kabul etti demektir. “Haml” ile “Vesk” arasında veya “Vakr” arasındaki fark veskde değerli yükler vardır yani alınıp satılan yüktür. Demek ki insanlar Ay’a yükler götürecekler, Ay da o yükleri kabul edecektir. Yani buradaki yük uzayın doğal yükü değildir, insanların ürettikleri mallardır.

Ay’ın yapısı Yer’in yapısının aynı olduğuna göre Yer karasında hangi maddeler varsa Ay’da da onlar vardır demektir. Demek ki demir vardır, silikatlar vardır. O halde yeryüzünde yaptığımız inşaatı orada da yapabileceğiz demektir. Bununla beraber su, karbondioksit, oksijen ve azot orada bulunamayacaktır. Uzayda bol hidrojen vardır.

İttisak etmesi” demek çevresinin atmosferle doldurulması ve suların borularda devretmesi demektir. Bugün uzayda bu devri yaptırıp yaşama sağlanmıştır. Şimdilik biz hidrojeni birleştirip helyum yapamıyoruz. İleride gelişecek teknikle bu başarılırsa o zaman uzayda mevcut her maddeden başka madde elde etme imkânınız olursa sorunu daha kolay çözeriz. Sonra uzaydaki taşlarda oksitler varsa onlardan oksijen elde edip su üretebiliriz.

Bu âyetlerin bize bildirdiği gerçek şudur ki biz Ay’a gideceğiz ve orada hayat süreceğiz. Bundan yüz sene önce Ay’ın yapısı hakkında bile bilgimiz yoktu, Ay’ın arka tarafını hiçbir zaman görememiştik. Bugün ise Ay hakkındaki bilgimiz Yer/Dünya kadardır.

Tartışılan başka bir konu daha vardır. Yer’in içi sıcaktır ve gaz ile sıvılarla doludur. Onun için zelzele olmaktadır. Ay’ın içi donmuş mudur yoksa merkezde sıvı veya gaz tabaka var mıdır? Ay üzerinde yapılan ölçümlemeler Ay’da da sarsıntılar olduğunu göstermiştir. Belki de derinliklerinde saklı oksijen ve azot gazları vardır. Kuyuları açıp oralardan çıkaracağımız gazlar bizim atmosferimizi oluşturmamızda yardımcı olacaktır.

Yeryüzüne döndüğümüzde yerde hiçbir şey tesadüfen oluşmamıştır. Uygarlığın olması için rezerv petrol ve kömürün olması gerekli idi. Eğer bizim akaryakıtımız olmasaydı, içten yanmalı motorlarla karalarda ve denizlerde dolaşamaz bu uygarlığı kuramazdık.

Evet, bugün kaynaklar tükenmektedir. Mevcut fosil yakıtlar bir iki asır içinde bitecektir ama uygarlık sona ermeyecektir. Yenilenebilir akaryakıtlar şimdiden devreye girmiştir. Elektrikle çalışan hareketli araçlar icat edilmiştir. On kilometrenin üstüne çıktığı zaman orada bulut yoktur, rüzgâr yoktur. Güneş enerjisi ile uçmak bugün bile mümkündür. Dolayısıyla gelecek uygarlık tehlikede değildir.

Demek ki tarihte gelmiş ve bize fosil yakıt bırakan hayvan ve bitkiler görevli idiler, ileride insanlar motoru yapmaya başlayacaklar, onlara fosil yakıt bırakmasak onlar uygarlaşamazlar. O halde Allah “size görev veriyorum bunu yapın” demiştir. Onların DNA’ları öyle hazırlanmıştır. Uygarlaşmak için o fosiller bitecek ki insanlar yeni yakıt icat etsinler.

Bu açıklamalardan şunu öğreniyoruz ki Allah yeryüzünü bizim için yaratmış ve uygarlaşmamız için ne gerekiyorsa onu yapmıştır.

Amerika’nın derelerinde altınlar vardı. Yerliler onları süs eşyası olarak kullanıyorlardı. Para olarak kullanmayı bilmiyorlardı. Avrupalılar oraya varınca bol altın buldular. Bir metre kumaş bazen bir kilogram altın oluyordu. Bu sayede ticaretle meşgul olan Yahudiler büyük sermaye sahibi oldular. Sermaye birikimi oldu. Bugünkü uygarlık böyle doğdu. Bugün artık kâğıt para icat edilmiştir. Altın olmasa da insanlık yine kendi düzenini kuracak durumdadır. Eğer Amerika’da altın bol olsaydı veya Asya’da da bol olsaydı bugünkü uygarlık kurulamazdı.

İşte, Allah Yer’i insanlar için yaratmış ve onların yararlanması için özel tedbirler almıştır. Aynı şekilde Güneş Sistemini Allah Âdemoğulları için var etmiştir. Belli bir zaman sonra insanlar Ay’dan geçerek Güneş Sistemine geçeceklerdir. Orada uygarlık kurabilmeleri için ne gerekiyorsa uzayda Allah onu hazırlamıştır. Bu âyetler bize bunun haberini vermektedir.

لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ (19)

(La TaRKaBunNa OaBaQan GaN OaBaQın)

“Bir tabakadan başka bir tabakaya rükbedeceksiniz.”

Yeminden sonra gelen cevabın başında “Le” harfi gelmektedir. O halde bundan önceki ifade yemindir “Lâ Uksimu / yemin etmiyorum” değil de “yemin ediyorum” anlamındadır. “Lâ” kelimesi “Le” kelimesinin teşdidi anlamındadır.

“Lâ” ve “Mâ” kelimeleri üzerinde biraz duralım.

Her iki kelime “Beyn”den gelmektedir. “Beyn” yarık demektir, iki dudağı açtığınızda yarık şeklini almaktadır. Çukurdan dışarıya çıktığınızda “Be” ve “Le” olumluluk ifade eder. Dışardan çukura girdiğinizde “Be” ve “Le” kelimeleri olumsuzluğu ifade eder. Bu sebepledir ki her iki kelime iki zıt manâyı taşımaktadır.

“Mâ” nefy Mâsı olabilmektedir. Türkçedeki ma anlamındadır. “Gelme”deki “me” böyledir. Ama aynı zamanda mastar ması vardır, o zaman da olumluluğu ifade eder. “Gelmen iyi oldu” dediğimizde buradaki “me” olumludur. Arapçada da aynı zıt manâyı taşımaktadır.

“Le” kelimesi de hem tekit “Le”si olmakta hem de nefy “Le”si olmaktadır. Ne var ki nefy “Le”si olunca “Lâ” olarak uzatılmaktadır.

O halde “LâUksimu” “LeUksimu”dur. Sadece yukarıda söylediğimiz sebeplerden dolayı uzatılmıştır. Allah’ın kasemi böyle tekitli ifade edilmektedir. Buradaki “LeTerkebunne”de olan “Lam” onun menfi değil de müsbet anlamda olduğunu göstermektedir.

Kasemin cevabı olarak insanların tabakadan tabakaya rukub edeceğini haber vermektedir. Böylece uzaya çıkışımız İlâhi kasemle tekit edilmektedir.

Kur’an’ın bu ifadeleri gayet açıktır. Yirminci yüzyılın sonlarında Ay’a gidilebilmiştir. Verilen haber gerçekleşmiştir. Gerçi henüz orası meskûn hâle gelmemiştir ama meskûn olacağına dair teknik bilgi oluşmuş, oraya ayak basma gerçekleşmiştir.

Rukub” kelimesi araçlara binme anlamındadır. Sondaki tekit “Nun”u kelimeyi istikbale yöneltir. Kasemle tekit ederek “siz bineceksiniz” deniyor. Bir tabakadan başka tabakaya geçip orada dinleneceğiz demektir. Yani araçlar sadece taşıma araçları olmayacak, aynı zamanda orada yaşama araçları olacaklardır.

Bugün büyük okyanuslarda inşa edilmiş dev gemiler vardır. Bunlar karasularına gidemezler, orada imalat yapar, ihracat ve ithalat yaparlar. O gemiler sadece taşıma araçları değildir, aynı zamanda yaşama araçlarıdır, deniz uygarlığının öncüleridir. Denizlerin yüzeyinde sürekli dalga vardır, bu dalgalar insanları rahatsız etmektedir. Yirmi otuz metre aşağıya inince orada dalga yoktur, kara kadar rahatlık vardır. Güneş ve hava sorunu için gündüz yukarıya çıkılır ve bu ihtiyaç bu şekilde halledilir. Geceleyin aşağıya inilerek dinlenme yapılır. Deniz uygarlığı böyle doğacaktır.

Buna benzer şekilde gök uygarlığı da oluşacaktır. O uygarlıkta araçlar sadece yolculuk için değil, bir tabakadan başka tabakaya geçip iskân olmak için kullanılacaktır.

لَتَرْكَبُنَّ

(LaTaRKaBunNa)

“Rukub edeceksiniz.”

Kur’an’da “Rukub” kökü 2/239’da ricalen ev rukbanen, 6/99’da müterakib habb, 8/42’de rekb,11/41’de Nuh’un gemisine rukub etme, 16/8’de hayl, biğal ve hamire rukub etme, 18/71’de sefineye rukub, 29/65’de fulk içine rukub, 36 /41’de fulke hamletme ve rukub edecekleri mislini onlar için halk etme, 36/71 ve 41/79’de en’ama rukub etme, 43/12’de fulk ve enama rukub, 59/6’da hayl ve rıkab, 82/8’de suret içinde terkib şeklinde geçmektedir.

6/69’da ve 82/8’de terkib yani şeyin yapısı olarak bahsetmektedir.

Diğerlerin hepsinde binek olarak geçmektedir, fulk ve mislinden bahsetmektedir ki bu da füze ve uçaktır. Burada da “siz rukub edeceksiniz” diyerek “siz bineceksiniz” anlamına gelmektedir. Yani burada bizim bineceğimiz durumdan bahsetmektedir.

Bu âyetin değişik kıraati vardır, şimdi onları görelim.

“Ba”nın fethi ve zammı ile kıraat vardır. Biri çoğul ve tekil ifade eder. Müfret olduğu zaman sen ey insan anlamına gelir. Cezm olduğu zaman siz ey insanlar anlamına gelir. Mütevatir kıraatler bunlardır. Meşhur kıraatlerde “T” yerine “Y” gelmektedir. “B” ile olunca onlar rukub edeceklerdir anlamı çıkar. Müfret olarak geldiğinde ay rükb edecek anlamı çıkar. Bu konular Ay’ın yapısı hakkında bilgi verirse de biz bunların üzerinde durmayacağız. Yerin de göklerin misli olduğu, tabaka tabaka olduğu Kur’an’da belirtilmiştir. Ay da böyle tabakalardan oluşmuş olabilir.

طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ (19)

(OaBaQan GaN OaBaQın)

“Bir tabakadan başka tabakaya rukub edeceksiniz.”

Üst üste giyilenlerin her birisi bir tabakadır. Yüzeylerin örtüştüğü üst üste gelen hacimlere tabaka denmektedir. Evlerde olduğu gibi aralarda boşluk varsa ona kat diyoruz. Arapçadaki kıtaadan gelmedir.

Kur’an’da dört yerde geçmektedir. İkisi burada geçmektedir. Bir tabakadan öbür tabakaya bineceksiniz denmektedir. Diğer taraftan yedi semayı tabaka olarak halk etti denmektedir. Yani semalarda tabakaları aşacağız, bir tabakadan diğer tabakaya geçeceğiz denmektedir.

Yedi tabakayı hatırlayalım.

1- Sema-i mâ’ yağmurun yağdığı semadır. Kur’an’da bu sema marife olarak geçmektedir. 10 kilometredir. Bugün bu semayı geçerek uçaklar uçmaktadır. Atmosferik olaylar bu semada olmaktadır. Bu tabakadan öbür tabakaya geçmekteyiz. Uçakla seyahat eden herkes bu tabakayı geçmiştir.

2- Sema-i şihabdır. Kayar yıldızların eriyip parladığı sema budur. Bu sema hem hafız hem de mahfuz semadır. Kendisi basıncı ile birinci semadaki hava tabakasını hıfzeder. Suların uzaya buharlaşıp gitmesini önler. Kendisi de ondan sonra gelen ışıklı tabaka tarafından hıfz olunur. Bugünkü uçaklarla bu tabakayı geçemiyoruz ama füzelerle geçiyoruz. Bunun kalınlığı 100 kilometredir.

3- Bundan sonra sema-i sabah gelmektedir. Sabah aydınlığı burada oluşur. Gündüz aydınlığı da burada oluşur. Ozon tabakası dediğimiz tabaka burasıdır. Güneş ışığı tarafından tabakası devamlı korunmaktadır. Kalınlaştığı zaman güneş daha çok yansıyarak bazı parçaları alıp götürmektedir, inceldiği zaman ise güneş ışığının parçacıkları atmosfere girerek ozon tabakasının oluşmasını sağlayarak sürekli olarak kalınlığı aynı kalmaktadır. Bu denge en hassas dengedir. Yer atmosferinin sabit kalmasını bu denge sağlamaktadır. Bunun kalınlığı 1000 kilometredir.

4- Bundan sonra artık hava yoktur, sadece yer çekimi vardır. Orada bırakılan taş yeryüzüne doğru yol alır, yolda atmosfer içinde erir, bazen de yere ulaşır. Buna “gök taşı” denmektedir. Burada güneşin öldürücü ışıkları vardır. Ondan koruyan elbiseler sayesinde buraya çıkılabilmektedir. Bugün buralarda dolaşan suni uydular vardır. Burada nöbet tutan tamir yapan insanlar vardır. Gidip gelinmektedir. Yani bu tabakayı aşmış ve aracımızla dolaşıyoruz. Ay bu uzaydadır. Burasının kalınlığı yerin atmosfer yarıçapının 100 katıdır. Ay tam bunun ortasında yer alır. Yani atmosferli yarıçapının 50 kat uzaklığındadır. Atmosfersiz yarıçapının 60 katıdır. Ay’a da ayak bastığımıza göre bu âyette işaret edilen husus bugün tahakkuk etmiştir. Sema tabakalarını bir bir geçerek ay tabakasına ulaşmış bulunuyoruz.

5- Bundan sonra bunun yüz katı alınarak Güneş’in uzayına girmiş olmaktayız. İki katı yani 200 yer çekim alanı ötesinde Güneş vardır. Ay’ın uzaklığının 400 katıdır. Bu uzay Güneş’in uzayıdır. Yer Güneş uzaklığı birim alınarak diğer 9 gezegen Güneş’in semalarını oluşturmaktadır. Bu 10 semanın 3’ü semamızdan daha küçük ve yörüngeleri Güneş’e yakındır. Diğer 7 semanın ise yörüngeleri de bizden Güneş’e daha uzaktır.

Güneş’e yakın gezegenler kendi etrafında yıllık yörüngelerle dönerler. Çok sıcaktırlar veya arkaları çok soğuktur. Atmosfer yoktur. Hayat çok daha zordur. Bizden uzak olan gezegenlerin uyduların atmosferleri vardır. Kendi eksenlerinde dönerek gece ve gündüzleri oluştururlar. Bunların yörüngelerine Kur’an sema-i tarık demektedir.

İnsanlar buralara ileri sanayi ile yerleşecekler ve orada güneş medeniyetini oluşturacaklardır. Kur’an bize bunları haber vermektedir. Bundan yüz sene evvel bunları düşünmek bile zordu. Bugün ise bunun denemeleri yapılmış ve büyük kısmı aşılmıştır.

Ay’a giderken yerçekimini yenmek ve atmosferi aşmak zorundayız.

Diğer yerlerde ağırlıklar şöyle değişir:

§  Ağırlık=Kütle x Yerçekimi İvmesi

Kütlesi 1 kg olan bir cisim

§  Güneş'te 247.2 N

§  Merkür'de 3.71 N            

§  Venüs'te 8.87 N

§  Dünya'da 9.81 N

§  Ay'da 1.62 N(Ay'daki ağırlık Dünya'daki ağırlığın 6'da 1'idir.)

§  Mars'ta 3.77 N

§  Jüpiter'de 23.30 N(ağırlık dinamometre ile ölçülür)

§  Satürn'de 9.2 N

§  Uranüs'de 8.69 N

§  Neptün'de 11 N

§  Plüton'da 0.06 N'dur.

Demek ki Ay’da ağırlık altıda bire iner, Yer’de bir metre sıçrayan Ay’da 6 metre sıçrar. Oradan kalkmak çok daha kolaydır.

Bizden uzak gezegenlerin uyduları vardır. Orada konaklayarak oranın maddesinden yararlanma imkânımız olacaktır. Güneş ışığı oraya az gelecektir. Orada yerleşmekten ziyade oranın malzemesinden yararlanırız.

Güneş sistemi bizim için yaratılmıştır. Oralar canlının üreyip gelişmesine müsait değildir. Oralarda hayat yoktur. İnsan ise oralara hayat götürecektir, geliştirdiği teknik ile Güneş Sistemi meskûn hâle gelecektir.

İşte, insandaki kedh bu dünyada buraya doğrudur. İnsan sonunda âhiret hayatının küçük modelini hazırlamakta ve cennete doğru gitmektedir. İnsanlar soğuk gezegenlerde, cinler ise sıcak güneşte evrimleşerek âhiret hayatına doğru gitmektedirler.

Âhirette insanlar cehennemde yaşayacak şekilde değişecek ve uyumlaşacaklardır. Cinler de belki de bizimle beraber olacaklardır.

İnsan Allah’a mülaki olduğu gibi bugün görüşemediğimiz cin, melek ve ruhlarla da orada görüşme imkânımız olacaktır. Anne karnından çıkan bebek nasıl ışığa kavuşur ve yepyeni hayata girerse, âhirette de yepyeni bir kâinata açılacağız. Üç boyutlu uzayı aşmış ve şimdi göremediğimiz ve konuşamadığımız diğer şuurlu varlıklarla diyalogumuz olacaktır.

Onları bizden farklı kabul etmek yanlıştır. Onlar da bizim gibidirler ve biz de âhirette fazla değişmeyeceğiz.

Demek ki bir tabakadan diğer tabakaya geçmek yeryüzünün semasını tabaka tabaka aşmak olduğu gibi, Güneş gezegenlerinin yörüngelerini aşmak da bir tabakadan diğer tabakaya geçme şeklinde olacaktır. O gezegenlerin çekimlerine girecek ve onların tabakasında olacağız.

Bugünkü teknik bilgimiz sayesinde böyle bir hayatı gerçekleştirme sadece zaman ve imkân işidir. Bu söylediklerimizi yapabilmemiz için şimdilik bir teknik engel görülmemektedir.

Bundan sonra artık diğer yıldızlara seyahat söz konusudur. En yakın yıldızdan ışık dört senede gelmektedir. Güneş’ten sekiz dakikada, Ay’dan ise bir saniyeden biraz fazla zaman istemektedir. En yakın yıldızdan dört senede geldiğine göre biz saniyede bin kilometre ile gitsek bin saniyede varma imkânımız yoktur. Dolayısıyla yıldızlar arası seyahat bugünkü teknoloji ile imkânsızdır. Hidrojeni helyuma çeviren enerjiyi kullandığımız zaman hem hızımızı artırırız hem de uzun yolculuk yapabiliriz. Dolayısıyla böyle bir seyahat imkânsız değildir ama bizim yapmamız mümkün değildir.

Galaksiler arası seyahat ise bu sûrenin başındaki beyanla biliyoruz ki yalnız bizim için değil, bu uzayda melekler için de mümkün olmayacaktır. Çünkü uzayımız kopacaktır. Bizim uzay ile o uzay arasında uzaysız bir durum olacaktır. Dört ve beş boyutlu uzay bizi buluşturacak mıdır yoksa buluşturmayacak mıdır? Hâsılı o semalara seyahati düşünmemiz bile mümkün değildir.

Bu âyetin inşikaktan sonra gelmesi bizim yalnız Güneş Sistemi içinde seyahat edeceğimize işarettir. Diğer gezegenlerde olanlara bir sinyal göndersek cevabı ancak sekiz sene sonra gelecektir. Şimdilik onlardan bir sinyal gelmedi, biz de göndermiş değiliz.

 

 


İNŞİKAK SURESİ TEFSİRİ(84.SURE)
1-1 VE 2.AYETLER
1055 Okunma
2-3 VE 5.AYETLER
959 Okunma
3-6 VE 9.AYETLER
1118 Okunma
4-10 VE 15.AYETLER
914 Okunma
5-16 VE 19.AYETLER
1163 Okunma
6-20 VE 25.AYETLER
908 Okunma