Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
ADİL DÜZEN İNSANLIK ANAYASASI

1055 Okunma
ASPxHyperLink

4GEREKÇE-1-
Süleyman Karagülle

ADİL DÜZENE GÖRE

İNSANLIK

ANAYASASI

- G E R E K Ç E   K İ T A B I –

 

Hz. ADEM ve Hz. NUH

UYGARLIKLARI

TOPLAYICILIK – AVCILIK -  ÇOBANLIK – TARIM

 

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

REŞAT NURİ EROL

 

Alâeddin ŞENEL’in “İLKEL TOPLULUKTAN UYGAR TOPLULUĞA / Geçiş Aşamasında Ekonomik, Toplumsal, Düşünsel Yapıların Etkileşimi” adlı bir kitabı vardır.

Kitap, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları arasında 1982 yılında Ankara’da, A.Ü. S.B.F. Basın ve Yayın Yüksek Okulu Basımevi tarafından basılmıştır

Adil Düzencilerin bu tür kitapları okumaları gerekir.

Ancak, bu kitapları yazan yazarların düştükleri yanılgıları da bilmeleri gerekir.

Yazarın bu kitabını; Prof. Dr. İlhan Arsel’in yine Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi yayınları arasında çıkan ve 1975 yılında basılan “Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına/ (Teokratik Devletten Lâik Cumhuriyete)” kitabına (850 sayfa); “İSLÂM Devlet ve Dünya DÜZENİismiyle yazdığımız Reddiye Kitabı (iki cilt – 1200 sayfa) gibi; hiçbir konu ve başlığı atlamadan, paragraf paragraf değinecek ve her paragrafı Adil Düzene Göre değerlendireceğiz. Bu değerlendirmeler İNSANLIK ANAYASASI kitabımız için GEREKÇE mahiyetinde olacaktır.

Yazarın ders boyu yani büyük boy olan kitabı; 65 başlık, 540 paragraf, 682 dipnot ve 300 sayfadan oluşmaktadır. Önsöz 9 paragraf, Giriş 52 paragraf – 67 dipnot, I. Bölüm 165 paragraf – 231 dipnot, II. Bölüm 192 paragraf – 248 dipnot, III. Bölüm 99 paragraf – 136 dipnot ve Sonuç 22 paragraftan oluşmaktadır.

 

Bizim çalışmamız ise üç ana kitaptan oluşmaktadır.

  1. Kitap: İNSANLIK ANAYASASI / GEREKÇE KİTABI. (A4 boyu 160 sayfa)
  2. Kitap: İNSANLIK ANAYASASI / MEDENİYETLER KİTABI
  3. Kitap: İNSANLIK ANAYASASI / ANAYASA KİTABI

a) KAMU GÖREVLERİ Şekiller ve Maddeler

b) GENEL HİZMETLER 24 Madde (A4 41 sayfa)

 

TAKDİM - I

İnsanlar 50 bin yıl önce “Avcılık Dönemi”ne geçmişlerdir. O zamandan kalma mağara resimlerinde avladıkları hayvanlar görülüyor. Ondan 10 -15 bin yıl önce de “Toplayıcılık Dönemi”nde yaşamış olmalıdırlar. Yeryüzü 10 bin yıllık periyotlarla buzulluk dönemleri geçirmiştir. Avcılık dönemi ilk buzullar dönemi geldiğinde başlamıştır. Ondan önce 10 bin yıl sıcaklar dönemi yaşanmıştır.

Milattan 10 000 yıl önceleri de insanlık “Tarım Dönemi”ne geçmiştir. Tarım döneminin son dönemlerinde “Mal Mübadelesi” başlamıştır. Amerika’nın fethinden sonra sanayi dönemine geçilmeye başlanmış ve 19. asırda Avrupa “Sanayi Dönemi”ne geçmiştir. Sanayi dönemi “İşçilik Dönemi”dir.

Sanayi döneminde halk ürettiği malı değil, doğrudan emeğini satıyor. Karşılığında para alıyor ve onunla ihtiyaçlarını temin ediyordu. Üretimde görülmüştür ki, büyük firmalar mamulü daha ucuza mâl etmeye başladılar. Bu durum önce toprak tekelleşmesine götürdü. Sonra sermaye tekelleşmesi oldu. Sonra işyerleri tekelleşmesi oldu. Sonra da banka tekelleşmesi başladı. Yani, artık ekonomiyi ne halk, ne işçi, ne toprak sahibi, ne de işyeri sahibi yönetiyor. Ekonomiyi bankaların karşılıksız çıkardığı paralar yönetiyor. O kadar ki, artık günümüzde savaş cephede silâhlarla değil; borsalarda senetlerle, merkez bankalarının politikaları ile yürütülmektedir.

Durum böyle olunca, artık sermaye tekeli yerine devlet tekeli gelmiştir. Bugün bütün dünya sosyalisttir. Kapitalizm sosyalizme dönüşmüştür.

  1. Madem ki bütün ekonomi hatta sosyal hayat hep para ile düzenlenmektedir, parayı devlet istediği gibi basabilmektedir; o halde kişiler devletin müsade ettiği özel mülkiyete sahiptir demektir. Sosyalizm budur.
  2. Devlet madem bugün istediği kadar ve istediği şekilde vergi koyabilmektedir. O halde resmen bütün mal devletindir ve sosyalizm vardır.
  3. Devlet bugün istediğine kredi verip zengin etmekte, istediğinin kredisini kesip iflas ettirmektedir. O halde devlet tüm üretime mikro alanda da hâkim demektir.
  4. Nihayet, zorunlu olarak devlet işletmeleri vardır. Yollar devletindir. Devlet büyümüştür. Hemen hemen hâsılanın yarısını devlet tüketiyor. Böylece devlet yalnız üretici tekeli değil, aynı zamanda tüketici tekelidir. Fiyatları o belirlemektedir.

Marx bu aşamaları görmüş; liberalizm kapitalizme, kapitalizm de sosyalizme dönüşecektir, ama o da başarılı olamayacak ve o da yıkılacaktır, demiştir. Marx’ın ilmî olarak tahmin ettiği olaylar yaklaşık olarak cereyan etmiştir. Dünya sosyalisttir, sosyalizm de çöküyor...

Marx, buna karşı çözüm öneriyor: Komünizm. Ona göre çare komünizmdir. Komünizmin engelleri vardır. Onlar kalkarsa komünizm gelir her şey düzelir!

  1. Kötülüğün kaynağı “aile”dir. Evliliktir. Çocuklar kreşlerde büyümeli. Anne ve babalarını bilmemelidirler.
  2. Kötülüğün kaynağı “din”dir. Din sömürü aracıdır. Müsbet ilim öğretisi ve dinin yasaklanması ile halk bu belâdan kurtarılabilir.
  3. Kötülüğün kaynağı “kavmiyetçilik”tir. Devlettir. Kreşlerde büyüyen çocuklar uluslarını bilmezse, dünya önce sosyalizmle tek devlete gider, sonra da yıkılırsa artık devlet de ortadan kalkar.
  4. Nihayet kötülüğün kaynağı “özel mülkiyet”tir. Sosyalizmle her şey devlet mülkü olup da sonunda o da yıkılınca özel mülkiyet de ortadan kalkar.

Bütün bunlar komünizmi getirir. Görülüyor ki, Marx sosyalizmin de çözüm olmadığını ve yıkılacağını 100 yıl önce bilmiş ve anlatmış, ancak yerine geleceğini söylediği komünizmi tanımlamamış, sadece engellerini sayarak o müesseselerin yıkılmasını önermiştir. Oysa, bir şeyi yıkmak demek, kendiliğinden başka bir şey gelecektir demek değildir. Onun için Marx’n kapitalizm ve sosyalizm hakkında söyledikleri ne kadar doğru ise; komünizm hakkında söyledikleri ondan daha fazla saçmadır ve ütopidir.

Şimdi “Adil Düzen”i bu girişten sonra tanımlayabiliriz.

Adil Düzen; istihsalde kapitalist, istihlâkte komünist, ticarette liberalist, tedavülde (kredileşmede) sosyalist, üretimde teşebbüsçü, imarda plâncıdır. İnsanlıkta devlet, il, bucak ve ocaklar vardır ve bunların merkezleri vardır. Yerinden yönetim vardır. Merkez hâkim değil, hâdimdir. Aile var, evlilik var, ancak, evlenme ve boşanma serbesttir. Din var, ama dinde zorlama yoktur. Özel mülkiyet var, ancak tekelcilik yoktur. Para kurallara bağlı olarak herkes tarafından çıkarılmaktadır. Devlet ve bankalar kurallara uyup uyulmadığını denetlemektedirler. Adil Düzen; yok edici değil, düzenleyicidir. Dengeleyicidir, koruyucudur, zararlarını gidericidir. “Adil Düzen”de Marx’ın istediği sonuçlara mevcut düzen içinde varılmaktadır.  

 

KUR’AN MATEMATİĞİ SEMİNERLERİ/ 122. SEMİNER / 10 AĞUSTOS 2001

Yazan ve Anlatan: SÜLEYMAN KARAGÜLLE

Yayına Hazırlayan: REŞAT NURİ EROL

 

TAKDİM -II

ADİL DÜZENE GÖRE

İNSANLIK ANAYASASI GEREKÇESİ

 

SANAYİ DÖNEMİNE GEÇİŞ

İnsanlar başlangıçta yazı yazmayı ve resim yapmayı bilmiyorlardı. Tabiî ve sosyal kuralları bilmiyorlardı. Yaptıkları işlerde iş yaparken sezilerin kendilerine söyledikleri ile davranıyorlardı.

Zamanla insanlar yazıyı buldular, resim yapmayı öğrendiler, tabiî ve sosyal kanunları keşfettiler, projeler yapmaya başladılar. İş yaparken projeye bakar ve ona göre iş yapar olmuşlardır.

Projeli çalışmanın en büyük avantajı, hataların zamanla tesbiti ile projeleri düzelterek gelişmeyi sağlamak, ayrıca deneyimleri gelecek nesillere ulaştırmak olmuştur. Medeniyetler projelerle kurulur. Elde edilen deneyimlerle projeler yenilenir ve yeni medeniyetler oluşur. İnsanlar “toplayıcılık ve avcılık dönemleri”nin ardından “tarım dönemi”ne geçtikten sonra projeli çalışmaya başladılar. Kanunlar yaptılar. Bugünkü seviyeye ulaştılar. Şimdi “sanayi dönemi”ne geçmektedirler. İlimde çok büyük ilerleme olmuştur. Bu ileri ilmin verilerinden yararlanılarak yeni projeler yapılmıştır.

Bu “Anayasa Çalışması”nın gayesi, onbin yıllık “tarım dönemi”nin ürünü olan müsbet ve sosyal ilimlerden yararlanarak, “gelecek bin yıllık bir medeniyetin anayasası”nı yaparak insanlığı “sanayi dönemi düzeni”ne taşımaktır.

 

İLİMDE SİSTEMATİK

Anayasa çalışmalarına girmeden önce, neler yapıldığını sizlere özet olarak sunmak istiyoruz.

Önce onbin yıllık ilim göstermiştir ki, Kâinat bir varlığın eseridir. Benzer yapı içinde oluşturulmuştur. Bunları şöyle sıralayabiliriz.

  1. Benzer birkaç temel element seçip çoğaltmak.
  2. Benzer temel elementleri denge içinde birleştirerek yeni varlıklar üretmek.
  3. Birliği denge içinde sağlamak. Yani, temel elementleri yok etmeden birleştirmek. İçte varlıklarını koruyacak, ama dışarıya ayrı bir varlık olarak çıkacaklardır.
  4. Bütün bu oluşlarda israf yapılmayacak, en az sayıda ve en az çeşit element kullanılacaktır.

Bu prensiplere dayalı olarak;

Önce bir zâhir bir bâtın var edilmiştir. Zâhirde öyle biri özellik vardır ki, bâtınla birleşir. Bâtında da öyle özellik vardır ki, zâhirle birleşir. Böylece iki varlık bir varlık olur.

Zâhirin iki yükü vardır: Müsbet yük, menfi yük. Bu yükler ayrı cins ise birbirini çekerler, aynı cins ise iterler. Böylece yükler arası denge kurulur.

Bâtının iki kutbu vardır: Kuzey kutup, güney kutup. Bunların özellikleri de yükler gibidir. Ancak bunlar birbirinden ayrılamaz, daima kuzey kutupla güney kutup bir arada olur. Birbirinden ayrılmazlar.

Gerek yüklerin gerekse kutupların bir maddeleri vardır. Bir de kuvvet çizgileri vardır. Maddeleri ile zâhire uzanırlar. Kuvvet çizgileri ile bâtına uzanırlar. Ayrıca kutupların hareketleri ile yüklerin kuvvet çizgileri doğar. Yüklerin hareketleri ile kutupların kuvvet çizgileri doğar. Böylece 12 çeşit bağlantı vardır.

Bir sistem 6 kutup, 6 iç bağ, 12 de yan bağlar olmak üzere 24 ögeye sahiptir. Kendisi ile beraber 25 konu olarak ele alınır.

Bunlar sekiz yüzlü bir şekilde gösterilebilir.

Anayasayı ele almadan önce, anayasanın dayandığı varlıkları bu 25’lik sistem içinde ele aldık ve her birinin sistematiğini ortaya koyduk. Böylece altı kutuplu bir varlık oluşmuş olur.

  1. Kâinat, “Bilen İnsan” ile “Bilinen Âlem” olarak ele alındı.
  2. İnsan, “Beden” ve “Ruh” olarak ele alındı.
  3. Topluluk, “Toprak” ve “Halk” olarak ele alındı.
  4. İlimler matematik ve gramer olarak ele alındı.

Bundan sonra Anayasanın:

  1. Kamu Hizmetleri, “Yeryüzü” ve “İnsan” olarak ele alındı.
  2. Genel Hizmetler, “Demirbaş Kaydı” ve “Nüfus Kaydı” olarak ele alındı.

1) Kâinat, bilinenin saldığı işaretlerle, bilenin beyni ile bilmesinden oluşur. Bilinen Vücut ve Tesirden oluşur. Bilenden Gaye ve Meşiet oluşur. Varlık nebat ile tesire, tesir hayat  ile vücuda, gaye insan ile meşiete, meşiet topluluk ile insana bağlanır.

Âlem ile varlık arasında mekân, tesir arasında zaman, gaye arasında madde, meşiet arasında enerji vardır.

Âlim ile vücut arasında fikir, tesir arasında his, gaye arasında irade, meşiet arasında ünsiyet vardır.

Fikir delillerle iradeye, hükümlerle gayeye; His evrimle gayeye, yenilenme ile iradeye bağlanır.

  1. İnsan bedendeki hayat ile ruhtaki aklın birleşmesinden oluşur. Ruh fikir ve hislerden, beden irade ve ünsiyetten oluşur. İrade fiille ünsiyete, ünsiyet kaville iradeye , fikir muhakeme ile hisse , his arzu ile fikre bağlanır.

Beden ile fikir arasında hafıza, his arasında idrak, irade arasında amel, ünsiyet arasında birlik ve ruh ile fikir arasında şuur, his arasında zevk, irade arasında zekâ, ünsiyet arasında muhavere vardır.

  1. Topluluk, halkın edindikleri toprak üzerinde mülkiyet ile kurdukları hâkimiyettir.

Halk hakimiyetini ilim ve din ile kurar, toprakta mülkiyet ekonomi ve idare ile sağlanır.

İlim dine teşri ile, din ilme murakabe ile, ekonomi idareye icra ile, idare ekonomiye yargı ile bağlıdır.

Toprak ilme tanıma, dine yaşama, ekonomiye imar, idareye emniyet ile ve Halk ilme dil, dine sanat, ekonomiye teknik ve idareye hukuk ile bağlıdır.

İlim ekonomiye mevzuat, yönetime yargı kararları ile; ve din ekonomiye serbestlik, idareye düzen ile bağlıdır.

  1. İnsan, Kâinatı nicel ve nitel olarak bilir. Nitel ilimler matematiğe, nicel ilimler gramere dayanır. Matematik mantıkla nitelleşir. Gramer usûl (metodoloji) ile nitelleşir.

Nebatat (anatomi) ve hayvanat (fizyoloji) nicel ilimlere, eğitim ve yönetim nitel ilimlere dayanır. Nebatat DNA’lı genetik, hayvanat 01’li program ilimleri ile belirlenir.

Mantıkla nebatat arasında geometri, hayat arasında mekanik, eğitim arasında kimya, yönetim arasında fizik; ve eğitim ile nebatat arasında dil, hayat arasında estetik, eğitim arasında işletme, yönetim arasında hukuk ilimleri vardır.

Nebatat ile ahlâk arasında tarih, yönetim arasında âhiret (füturoloji); hayat ile ahlâk arasında evrim, hayat ile yönetim arasında yenilenme ilimleri vardır.

Bu ilimlerden her birinin varlıkları tesbit ve tasnif eden tabiî, tarif edip aralarında bağlantıları koyan nazarî, onlardan yararlanıp iş yapmayı öğreten amelî ve oluşlardaki amaçları belirleyen hikemî bölümleri vardır.

Bu ilimlerin konu ve metotları Kâinat, insan ve topluluktaki karşılıkları ile belirlenmesi gerekir.

 

A) KAMU GÖREVLERİ

Yeryüzü insanlığındır. İnsanlar atalarından devraldıkları yeryüzünü işgal ile bölüşerek, dayanışma içinde yasalara uyarak çalışır, paylaşır ve yaşarlar. Karşılığında onu imar ederek çocuklarına devrederler. Onu tahribe hakları yoktur.

Yaşama bütçeye dayanır, yasama mevzuatı oluşturur, çalışma kredi ile, paylaşım kamu payı ile düzenlenir.

Yasaları meclisler yapar, yaşamayı işletmeler sağlar, çalışmayı şûralar düzenler, paylaşmayı birlikler güvenceye alır.

Yasama yetkiye, çalışma yükümlülüğe, yaşama haklara, paylaşma sorumluluğa dayanır.  

Son söz görevliye ait olan hizmetler kamu hizmetleri, son söz hizmetliye ait olan hizmetler genel hizmetlerdir. Paylaşımı görevliler yapıyorsa işletme kamu işletmesidir. Paylaşımı mevzuat yapıyorsa işletme özel işletmedir.

 

B) GENEL HİZMETLER

Her yerin bir kodu vardır. Yere yapılan işlem ve harcamalar demirbaş kayıtlarında tutulur. Yerlere giren ve çıkan emanet mallar envanter muhasebesinde tutulur. .

Kişilere gelen giden yazılar evrak kaydında dosyalanır. Herkesin bir kodu vardır. Kişiyi ilgilendiren yazılar evrak kaydında saklanır. Kişinin borç ve alacakları zimmet muhasebesinde işlenir.

Kişiler fikrî hak ve hürriyetlerini ilmî, hissî hak ve hürriyetlerini dinî, fiilî hak ve hürriyetlerini meslekî, içtimai hak ve hürriyetlerini siyasî dayanışma ortaklıkları içinde kullanırlar.

Din tebliğe, ilim araştırmaya, meslek ambara, siyaset kasaya dayanır.

Fikirler basın yoluyla içtimaileşerek ilim, hisler yayın yoluyla içtimaileşerek din, fiiller ulaşım yoluyla içtimaileşerek ekonomi, içtimai ilişkiler haberleşme yoluyla içtimaileşerek yönetim olur.

Plânlama ile ilim, sağlıkla yaşama, imar ile çalışma, güvenlik ile içtimai düzen korunur.

Sözleşmeler tescil edilir. Ürünler tesbit edilir. Olaylar tahkik edilir. Sorunlar tahkim yoluyla çözülür.

KUR’AN MATEMATİĞİ SEMİNERLERİ/ 124. SEMİNER; 24 Ağustos 2001

Yazan ve Anlatan: SÜLEYMAN KARAGÜLLE

Yayına Hazırlayan: REŞAT NÛRİ EROL

 

 

ÖNSÖZ yerine

KİTAPTAN BÖLÜMLER

 

Bundan sonraki açıklamaları sağlıklı bir şekilde takip edebilmemiz için özet verelim.

  1. Kâinat yaratılmış ve evrimleşerek bugünkü yeryüzü oluşmuştur.
  2. Yeryüzü evrimleşerek canlının yaşayacağı hâle gelmiştir.
  3. Canlı evrimleşerek omurgalı hayvanlar ortaya çıkmıştır.
  4. Omurgalılar evrimleşerek memeliler ortaya çıkmıştır.
  5. Memeliler evrimleşerek insan var edilmiştir.
  6. İnsanın evrim çalışmaları devam etmektedir.

İnsandan sonra biyolojik evrim tüm canlılarda durdu. İnsanda da durdu. İlk insan gerek bedenî gerek rûhî ne özellikleri taşıyor ise, bugünkü insan da onları taşıyor. İnsan “çevrede” evrim yapıyor, kendi “sosyal yapısında” evrim yapıyor. İnsanın hayvandan farkı, biyolojik evrim yapmadan “sosyolojik evrim” yapabilmesi ve “çevresini değiştirebilmesi”dir.

 

İnsanlık artık yeni döneme giriyor.

  1. İnsan yaratıldı. Hz. Adem’den Hz. Nuh’a kadar “göçebe dönemi” yaşadı. Toplayıcılık, avcılık ve çobanlık dönemlerini geçirdi. Göçebe topluluk “gaz”a benzer. Hareketlidir ama aralarındaki mesafe de uzaktır. Moleküller arası ilişkiler çarpışmadan ibarettir.
  2. İnsanlar “tarım dönemi”ne geçtiler. Hz. Nuh ve Hz. Musa peygamberlerin açtığı yolda yürüyerek tarım dönemini 10 bin yılda tamamladılar. Bu da “katı” cismin hayatıdır. Toprağa çakılı olan insanlar ancak komşularla ilişki kurabiliyor.
  3. Bugün ise “sanayi dönemi”ne yani “sıvı” hâle geçilmektedir. Sıvıda moleküller birbirine yakındırlar ama her an komşularını değiştirmektedirler. İşte yeni düzen bunların düzeni olacaktır.

Şimdi “mevzuat düzeni”nden “içtihat düzeni”ne geçilecektir. Bu da “yerinden yönetim” ile sağlanacaktır. Şöyle bir düzen kurulacaktır:

  1. Herkes kendi hayatının kurallarını kendisi koyacaktır. Bunda tamamen serbest olacaktır. İstediği zaman değiştirebilecektir. Ama kendi koyduğu kurallar yürürlükte iken onlara uyacaktır. Bu konu fıkıhta “içtihat” olarak ele alınmıştır.
  2. Herkes diğer insanlarla serbest olarak istediği sözleşmeleri yapacaktır. Sözleşme yapmakta ve sözleşmeyi sona erdirmekte serbesttir. Ancak sözleşme yürürlükte iken ona uyma zorunluğu vardır. Fıkıhta bu “icmalar” ile ele alınmıştır.
  3. Çıkan her türlü nizalar “hakemler” yoluyla çözülecektir. Hakemlerden birini bir taraf, diğerini diğer taraf seçecektir. Baş hakemi hakemler seçecektir. Hakemleri seçmek serbesttir. Ama hakem kararlarına uyma zorunluğu vardır. Her nizada hakem seçimi yeniden yapılır.
  4. Sözleşmeler” ile “ocaklar” ve “bucaklar” oluşacaktır. Ocaklar “ortak yaşama birliği”dir. Bucaklar “ortak çalışma merkezleri”dir. Ocak ve bucaklar yeter ortak bulmak şartı ile “sözleşmeler” ile oluşur. Sonradan katılanlar o “sözleşmelere” ve o “sözleşmelerin yetkili kıldığı kimselere” uyarlar, uymayanlar o ocağı veya bucağı terk ederler. İç güvenliği sağlamak üzere il ve ilçe merkez bucakları oluşturulur. Dış savunmayı yapmak üzere ülke ve bölge merkez bucakları oluşturulur. “İnsanlıkta evrimi sürdürmek” için de insanlık ve kıta merkez bucakları oluşturulur. Merkez bucaklar hâdim bucaklardır, hâkim bucaklar değildir. İç işlerine karışamazlar. Merkez bucaklarının silahlı gücünün görevi hakem kararlarını infazdan ibarettir. Kişi bucağını ve ocağını değiştirmekte serbesttir. Bulunduğu bucağın kamu düzenine uymak ve yetkilileri dinlemekle yükümlüdür.

İşte bu düzen “kişi yönetimi” ve “mevzuat yönetimi”nden sonraki ileri “içtihat yönetimi”dir. “Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasası” bu düzenin anayasasıdır.

İnsanlık tufan bekliyor. Gemi bu anayasadır.

 

O halde uygar düşünen insan;

Hislerin ma’şerî tezahürü olan din ne yapmamız gerektiğini ortaya koyar.

Fikirlerin ma’şerî tezahürü olan ilim nasıl yapacağımızı öğretir.

İradenin ma’şerî tezahürü olan ekonomi kimin ne zaman yapacağını ortaya koyar.

Ünsiyetin ma’şerî tezahürü olan siyaset ise ürünün kime ait olacağını ve ne zaman tüketileceğini ortaya koyar.

İyiyi- kötüden ayıran, doğruyu- yanlıştan ayıran, zararlıyı- faydalıdan ayıran, adaleti- zulümden ayıran meleke ilk insanda vardı ve bugün de vardır.

O halde iyiyi, doğruyu, yararlıyı ve adili benimsemek “hak”tır.

Kötüyü, yanlışı, zararlıyı ve zulmü benimsemek “bâtıl”dır.

Hakka inanmak “mü’min” olmaktır. Bâtıla inanmak da “kâfir” olmaktır.

Tarihin her devrinde hakka inanan mü’minler olmuştur. Tarihin her devrinde bâtıla inanan kâfirler olmuştur. Kâfirler muhalifleri, mü’minler iktidarları oluştururlar.

 

Uygar Toplumun Ekonomik, Toplumsal, İdeolojik

Etkileşimi Üzerine Bazı Düşünceler (s.278-280)

Bir topluluk ilmî, dinî, ekonomik ve sosyal yapıları ile varlığını sürdürür. Bunlardan birinde meydana gelecek bir arıza insanda olduğu gibi bütün topluluğa etki eder ve hasta eder. Bunun yanında bu dört müesseseden herhangi birisi değişime uğrarsa diğerleri de ona göre değişir. Yani, toplulukta sonunda daima bir “denge” oluşur. Dengeli oluşan topluluklar varlıklarını sürdürür, dengeyi kuramayanlar hayat sahnesinden elenirler.

Peygamberler önce dini değiştirirler, büyük inkılâpları böyle yaparlar.

Filozoflar ise fikrî değişmeleri öne sürerler, krallara etki ederek topluluğu değiştirirler. İş adamları ekonomilerindeki buluşları ile yenilik yapar ve halkı değiştirirler. Sonra siyasetin düzeni ona göre değişir. Krallar ise yeni silah keşfederler, onunla ülkeleri işgal ederler ve o sayede gelişme ve değişme olur.

YENİ ANAYASA NASIL GELECEKTİR?

Peygamberler döneminde “din” başta rol oynardı. Oysa bugün dinin yerini “ilim” almıştır. İlim yeni oluşta da yerini alacaktır.

  1. Önce, ilim adamları bir araya gelerek, III. bin yılın medeniyetini oluşturan bir “İnsanlık Anayasası”nı yapacaklardır. Bunun ilk örneğini biz Akevler’deki çalışmalarla elde ettik ve bu kitabın sonuna ekliyoruz. Bu kitabı ona GEREKÇE yapıyoruz. Bu Anayasa yalnız devleti ele almaz, tüm müesseseleri ele alır.
  2. Sonra, bu Anayasanın çizgileri içinde “Mala-Mal Marketleri” ile “Ahşap Evler İşletmeleri”ni kuracaklardır. Bugünün ekonomik sorunları bu iki işletme içinde saklıdır. Kentleşme tamamlanmıştır. Bundan sonra kırlar kentleşecektir. Çünkü altyapı oralara kadar gitmiştir. Bahçeli villalar hem çevre kirliliğini önleyecek, hem de yeşilliğin katlini sona erdirecektir.
  3. Oluşan bu müesseselerle elde edilecek artı değerlerle önce “Dinî Kuruluşlar” geliştirilecektir. Dinî kuruluşların görevi sosyal dayanışmadır. Yani, herkese aş bulma düzenidir. Bunun için özverili, hakka-hukuka uyan topluluk fertleri yetiştirmek olacaktır. Eğitim müesseselerini onların eline vermek olacaktır. Devletten aldığı diplomalara onlar sertifika ekleyecekler. Teminatlı sertifika ekleyecekler. İşletmelerde bu sertifikaya sahip olanlar iş bulacaklar ve ona göre ücretlendirileceklerdir.
  4. Nihayet, siyasi parti kurulacak ve bu parti mensupları halka “yeni yönetim”i anlatacaklardır. “Millî mutabakat hükümetleri”nin kurulması için halkı zorlayacaklardır. Millî mutabakat hükümetlerinin “İnsanlık Anayasası”nı kabul etmesi ile “ülke uygarlığa geçmiş” olacaktır. Ülkede açılmış okullara dünyadan burslu öğrenci alınacak ve bu okullar tüm insanlara uygarlığı öğretecektir.

Uygarlığa geçmiş olan devlet ülkesinde 100 000 nüfuslu bir “Uygarlık Kenti” kuracaktır. Burada 10 ile 20 arasında apartmanlar veya siteler olacaktır. Yani, ocaklar olacaktır. Buralara bir dili bilen aileler yerleştirilecektir. Bu ocağın görevi önce Kur’an’ı kendi dillerine çevirmek olacaktır. Ondan sonra da kendi dillerindeki eserleri Arapçaya çevirmek şeklinde olacaktır. Yeni programlar geliştirilerek Arapçadan diğer dillere çeviriyi bilgisayarlar yapacaktır. Şöyle ki, herhangi bir metin Arapça ise; “Lazcaya çevir” dendiği zaman, o metin Lazca olarak okunabilecektir. Diğer dillerden Arapçaya çevirme ise mütercimlerce yapılacaktır. Böylece tüm dünyadan etki alınacak ve tüm dünyaya etki edilecektir. Yani, merkez etkilemeyecek, insanlık birbirini etkileyecektir.

İzmir – İstanbul,  2001 - 2002

Süleyman KARAGÜLLE

Reşat Nuri EROL

 

YAZARIN ÖNSÖZÜ

Tarih bilimi, toplumsal olguların günümüzden geçmişe doğru çözülüp geçmişten günümüze doğru örülmesiyle; yeni bilgi, bulgu ve kuramlarla yeniden çözülüp yeniden örülmesiyle “Penelope’nin örgüsü”ne benzer bir süreçle dokunur. Tarih biliminin bu dokusunun bilincinde olmayan düşünürler, kaçınılmaz olarak iki yanılgıdan birine düşmüşlerdir. Daha çok doğa bilimlerinin gelişmesinden önceki düşünürlerin düştükleri yanılgı, tarihin çözülmesini beklemeden ve onu “başlangıçlar”ından alarak örtmeye kalkışmalarıdır. Bu çabalarının sonucunda düşünsel kurgulara dayanan mitoslardan, tarih, toplum ve siyaset felsefelerinden öte bir şey türetememişlerdir. On dokuzuncu yüzyıl öncesi düşünürlerinin uygar toplumun ve devletin doğuşuyla ve gelişmesiyle ilgili kurumları, böyle düşünsel kurgu düzeyinde kalan düşüncelerdir. Doğa bilimlerinin gelişmesinden sonraki düşünürlerin yanılgısı ise Karl Mannheim’ın Interpretation of Weltanschaung (1923) adlı yapıtında açıkça ortaya koyduğu gibi, toplum bilimini doğa bilimlerinin modeline göre kurmaya kalkışarak, onu tarihsel boyutundan yoksun etmeleridir. Yağmurun nedenlerini tarihte aramak gerekmez; ama yağmur duasının nedenlerini onun tarihsel boyutuna inmeden açıklayamayız.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısından başlayarak bu yanılgılardan kurtulmanın nesnel koşulları doğmuştur. İnsan toplumunun geçmişi, bilimsel bulgulara dayanılarak, ilk uygar toplumun Güney Mezopotamya’da ortaya çıkmasına, hatta ilkel toplulukların sisli derinliklerine kadar çözülmeye başlanmıştır. Şimdi sıra uygar toplumun doğup gelişmesinin tarihinin örülmesine ve uygar toplumsal kurumların, uygar kültürel geleneklerin bu bütünlük içinde araştırılıp, değerlendirilip, yorumlanmasına gelmiştir.

Kuşkusuz, geçmişimizi çözme işleminin tamamlandığı ve yetkinleştiği söylenemez. Bu nedene dayanarak, onun tamamlanmasını ve yetkinleşmesini beklemeden geçmişimizi örmek ve yorumlamak girişimlerinden kaçınma tutumu, bu üçüncü yanılgının kaynağını oluşturmaktadır. Çünkü tarihi çözmeye kalkmadan öğrenemeyeceğimiz gibi, örmeye kalkmadan onu daha iyi çözme olanaklarını elde edemeyiz.

Buraya kadar dile getirmeye çalıştığım toplum bilimi anlayışı “toplumun bilimi toplumun tarihinin bilimidir” önermesiyle daha açık biçimde ortaya konabilir. Bir başka deyişle “toplumsal kurumlar tarih boyutu içinde oluşan neden-sonuç ilişkileriyle biçimlenirler”. Bu anlayışa göre insan toplumu bir bütündür; yalnızca tüm dünyayı değil, aynı zamanda tüm tarihi ve tarih öncesini kapsayan bir bütündür. Dolayısıyla toplumsal olayların nedenleri, toplumsal kurumların oluşmaları ve gelişmeleri bu bütünlük içinde araştırılmalıdır.

İnsan toplumunun geçmişine böyle bir anlayışla bakıldığında, onun, birbirleriyle bağıntılı olmakla birlikte yapıları birbirlerinden farklı olan türdeş ilkel dönemle farklılaşmış uygar dönem olmak üzere iki ana dönemden oluştuğu görülür. İçinde yaşadığımız toplum farklılaşmış uygar dönemin bir filizidir.

Farklılaşmış uygar dönemin “kişiliği” ilkel topluluktan uygar topluma geçiş aşamasında biçimlenmiştir. Gerçekten, çağdaş uygar toplumun birçok temel kurumu ilkel topluluktan uygar topluma geçiş aşamasında ortaya çıkmışlar; daha sonra öteki kurumlarla ve yeni yeni ortaya çıkan kurumlarla karşılıklı etkileşim ilişkileri içinde örülüp günümüze dek ulaşarak, içinde yaşadığımız toplumun yapısını dokumuşlardır.

Bu bakımdan, günümüzün birçok önemli toplumsal kurumun yapısını ve işlevini, bu kurumların birbirleriyle etkileşimlerinin niteliğini, örneğin ekonomi ideoloji etkileşiminde öncelikler ve ağırlıklar sorununu, son derece karmaşıklaşmış olan çağdaş toplumsal yapı içinde çözüp kavramak güçtür, bazen olanaksızdır. Oysa ilkel topluluktan uygar topluma geçiş aşamasında bunların doğuşlarını, biçimlenmelerini, gelişmelerini, tarih laboratuarının sağladığı soyutlama koşulları içinde oldukça açık bir biçimde gözlemlemek olanağı bulunabilmektedir.

Yukarıda açıklanan anlayışla ve düşüncelerle bu çalışmada “ilkel topluluktan uygar topluma geçiş aşamasında ekonomik toplumsal düşünsel yapıların etkileşimi” araştırılmaktadır. Araştırma alanının odağını geçiş dönemi oluşturmakla birlikte, geçişin toplumsal yapıda yarattığı değişiklikleri saptayabilmek için ilkel topluluk ve uygar toplum alanlarına girmek zorunluluğuyla karşılaşılmıştır. Böyle geniş bir tarih kesimi içinde bir pusulaya sahip olunmazsa araştırmanın yolunu yitirmesi işten değildir. Bu yolda ilkel topluluğu uygar toplumdan ayıran ve uygar toplumun ekonomik, toplumsal, ideolojik farklılaşmalarını türeten “toplumsal artı” kavramı, araştırmayı derleyip toplayıp yönlendiren pusula görevini görmüştür.

Bu çalışma ilkel topluluktan uygar topluma geçişin tarihini kurmak savında değildir; ne de bu dönemin kalıcı olmaya çabalayan bir yorumunu yapmak savındadır. Çok daha sınırlı bir amacı vardır. Bu amaç, ondokuzuncu hatta yirminci yüzyıla kadar öne sürülen, insanlık toplumunu tarihsel bütünlüğü içinde ele almakla birlikte, onu bilimsel verilere değil düşünsel kurgulara dayandıran eski kuramlara karşı ve, toplumun bilimini düşünsel kurgulardan kurtarıp bilimsel verilere dayandırayım derken onu tarihsel boyutundan koparma eğilimi gösteren çağdaş eğilimlere karşı, bunların yanılgıyla...  ve bu yaklaşımın gizli gücüne ilgileri çekmektir. Bu ise, ekonomi ideoloji etkileşimi örneğinde ve özellikle toplumsal yapı siyasal düşünüş ilişkisi üzerinde durularak yapılmaya çalışılmıştır. (s.III,IV,V)

ALÂADDİN ŞENEL

Ankara  -  Mart 1980

 

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ

İÇİNDEKİLER

G İ R İ Ş

  1. Yaklaşım
  2. Temel Kavramlar
  3. Yöntem

I. BÖLÜM

İLKEL TOPLULUĞUN EKONOMİK TOPLUMSAL YAPISI

  1. Biyolojik Evrimden Toplumsal Evrime
  2. İlkel Toplulukların Ekonomik Toplumsal Düşünsel Yapılarının Gelişmesi
  1. Toplayıcılıktan Avcılığa
  2. Avcılık ve Toplumsal Etkileri
  3. Uzman Avcılık ve Toplumsal Düşünsel Etkileri
  1. İlkel Topluluğun Ekonomik Yapısı
  1. İlkel Ekonominin Darboğazı
  2. İlkel Ekonominin Sigortası
  1. İlkel Topluluğun Toplumsal Yapısı
  2. İlkel Topluluğun Düşünsel Yapısı
  3. İlkel Toplulukta Ekonomik Toplumsal Düşünsel Yapıların Etkileşimi

 

II. BÖLÜM

İLKEL TOPLULUKTAN UYGAR TOPLUMA GEÇİŞ AŞAMASINDA

EKONOMİK TOPLUMSAL DÜŞÜNSEL VE İDEOLOJİK YAPILARIN ETKİLEŞİMİ

  1. Paleolitikten Mezolitiğe :

Uzman Avcılıktan Avcılık ve Toplayıcılığa Geri Adım

  1. Yukarı Paleolitik Kültürlerin Mezolitik Topluluklara Etkisi
  2. Mezolitik Toplulukların Geçim Yaşam ve Düşün Biçimleri
  3. Mezolitik Toplulukların Çıkmazları
  1. Mezolitikten Neolitiğe :

Asalak Ekonomiden Üretici Ekonomiye

  1. Yarı Göçebe Avcılık ve Toplayıcılıktan Çiftçiliğe

aa. Toplayıcılıktan “Devşiriciliğe”

bb. Devşiricilikten Çiftçiliğe

cc. Küçük Sulama Tarımı ve Yerleşik Çiftçilik

dd. Tarla Açma Tarımı ve Göçebe Çiftçilik

  1. Çiftçilikten ve Avcılıktan Çobanlığa Geçiş
  2. Klandan Köy Toplumuna ve Klandan Aşirete Geçiş

aa. Klandan Köy Toplumuna ve Klandan Aileye Geçiş

bb. Klandan Aşirete Geçiş

  1. Yeni Dünya Neolitiği
  1. Neolitik Toplumun Geçim Yaşam ve Düşün Biçimleri
  1. Neolitik Çiftçilerde Geçim Yaşam ve Düşün Biçimleri
  2. Neolitik Çobanlarda Geçim Yaşam ve Düşün Biçimleri
  3. Neolitik Toplumla Mülkiyetin Temellerinin Atılışı
  4. Neolitik Toplumun Toplumsal Artı Üretme Gizilgücü
  1. İlkel Topluluktan Uygar Topluma Geçiş
  1. Çiftçilerle Çobanlar Arasındaki Barışçı ve Savaşçı İlişkiler

aa. Barışçı İlişkiler ve Ticaretin Doğuşu

bb. Savaşçı İlişkiler Fetih ve “Çöreklenme”

  1. Artı Enerjiden Artı Ürüne
  2. Tarımdan Zanaatlara ve Ticarete
  3. Köyden Kente
  1. Geçiş Toplumunun Ekonomik Yapısı
  2. Geçiş Toplumunun Toplumsal Yapısı
  3. Geçiş Toplumunun Düşünsel Yapısı
  4. Geçiş Toplumunda Ekonomik Toplumsal düşünsel ve İdeolojik Yapıların Etkileşimi

 

III. BÖLÜM

UYGAR TOPLUMDA EKONOMİK TOPLUMSAL İDEOLOJİK YAPILARIN ETKİLEŞİMİ

  1. Uygar Toplumun Gelişimi
  1. Uygar Toplumun Hücresi Olarak Kent Devleti
  2. Kent Devletinden Ulusal Devlete
  3. Ulusal Devletten İmparatorluğa
  1. Uygarlığın Yayılması
  1. Uygarlığın Alışveriş ve Düşünsel Etkileme Yoluyla Irmak Boylarına Yayılması
  2. Uygarlığın Üretim ve Savaş Teknolojisindeki Gelişmelerle Kuru tarım Bölgelerine Yayılması
  3. Uygarlığın Etkisiyle Göçebe Topluluklarda Toplumsal Siyasal Farklılaşma Eğilimleri
  1. Uygar Toplumun İdeolojik Yapısının Oluşması
  1. Dinsel Dünya Görüşünün Gelişmesi: Sihirsel Düşünüşten Dinsel Düşünüşe Geçiş
  2. Kabile Tanrılığından Konfederasyon Tanrılığına
  3. Baştanrıcılıktan Tektanrıcılığa
  1. Yeni Dünya’da Özgün Bir Uygarlaşma Girişimi ve

Bu Yolda Ekonomik Toplumsal Düşünsel Yapıların Etkileşimi

  1. Sihirci Sanatçıdan Devlete :

Ekonomik Toplumsal Siyasal ve İdeolojik Farklılaşma Süreci

  1. Uygar Toplumun Ekonomik Toplumsal İdeolojik Yapılarının Etkileşimi Üzerine Bazı Düşünceler

SONUÇ

 

Ö N S Ö Z (s.III)

-Tarih geçmişe doğru çözümden sonra yeniden örülmesiyle oluşturulmalıdır. (s.III)

Allah: “Zan hiçbir şeyde hakkın yerine geçmez.” diyor. Tarih zan üzerinde oturmuştur. Günümüz ise haktır, gerçektir. O halde tarihten önce hâl bilinmelidir. Hâl demek ise ânımıza yani günümüze daha yakın zaman demektir. Bu da geçmişe doğru çözümlerdir. Hazreti Peygamber de: “Şüpheli olanları bırak da şüpheli olmayanları öne al.” demiştir. Demek ki bu önerme İslâmiyet’in ilk günlerde önerdiği önermedir.

 

-Yağmurun nedenleri tarihte aranmaz, ama yağmur duasının nedenleri tarihte aranır. (s.III)

Yağmuru ilmen ele aldığımızda, önce yağan yağmurları tesbit ederiz. Ne zaman, nerede, ne kadar ve ne tür yağmurlar yağmaktadır? Bunu tesbit ederiz. Sonra bunların dayandığı kuralları çıkarırız. O kurallarla nerede, ne zaman, ne kadar ve ne tür yağmurun yağacağını tahmin ederiz. Tahminimiz doğru çıkarsa bilgimize inanırız. Çıkmazsa, bilgilerimizde değişmeler yaparız.

Tarih de böyledir. Sosyal olaylar incelenir, genel kural çıkarılır ve o kuralla gelecekte olacaklar üzerinde tahmin yapılır. Tahminler gerçekleşirse kurallarımız doğrudur, gerçekleşmezse kurallarımızda değişiklik yaparız.

Bugün yağmuru ilmin kavramı içine almış değiliz. Çünkü yağmur tahminleri birkaç günü geçmiyor ve o tahminlerde de sadece gün ve yer bellidir ama miktar ve tür belli değildir. Gelecek kışın nasıl geçeceği ise hiç tahmin edilememektedir.

Tarih de böyledir. Henüz geleceğimizi görecek kadar tarih yazılmamıştır. En iyi tahminleri Kur’an vermiştir. Kur’an’ın dedikleri hep olmuştur ve olmaktadır. Kur’an bugünkü müsbet ilimle yorumlanır ve anlaşılırsa en uygun tarih yazılmış olur.

Yağmur duasına gelince, Kur’an’da dua ile ilgili hükümler vardır. Ama yağmur duası ile ilgili özel hükümler yoktur. Ama Kur’an’da yağmurun nasıl yağdığını anlatan hükümler vardır. Ve bugünkü müsbet ilme tamamen uymaktadır. Şimdi ilmin konularını ele alalım.

  1. Neler var? İstatistikî bilgilerle tesbit emeliyiz. Buna “Tabiî İlimler” deniyor.
  2. Bunlarda sebep-sonuç ilişkileri nedir? Bunlara “Nazarî İlimler” denir. Bunlar sayesinde gelecek hakkında karar alabiliriz.
  3. Nasıl yararlanabiliriz? Mesela, yağmurun hangi mevsimlerde ne kadar yağacağını bilirsek ekinlerimizi ona göre ekeriz, barajlarımızdan alacağımız suların miktarını önce bilir, ona göre enerjiyi pazarlarız.
  4. Neden böyledir? Yağmur neden böyle yağıyor? Yani oluşların gayesi nedir, hikmeti nedir? Mesela, yeryüzünde yılda şu kadar yağmur yağıyor. Nasıl oluyor da bu yağmur böyle yağıyorun hesabı coğrafya, astronomi ve su miktarı ile fizik kanunları ile izah ederiz. Ama eğer bunun böyle olması bir hedefse, neden bu hedefin konduğunu o ilimlerle açıklayamayız.

İşte insanlar dün de bugün de bu soruyu Allah’ın insanı yarattığına inanmakla cevaplıyorlar ve dua ile Allah’la ilgilerini kuruyorlar. Şimdiye kadar da herhangi başka bir varsayım bunu daha iyi şekilde değil, hiçbir yönüyle açıklamış değildir. Demek ki, yağmur duası tarihi yağmurun nasıl yağdığını bilmesi kadar ilgilendirir. Çünkü insanlar yağmurun nasıl yağdığını tarih içinde öğrendiler.

O halde tarihi biz şöyle açıklayabiliriz.

Günümüzde tarihi müsbet ilimle öğrenebiliriz. Mesela, bir kazı yapar, orada buluntuları tesbit ve teşhir edebiliriz. Tüme varım yoluyla oluşlar asrındaki kanunları ortaya koyabiliriz. Sonra da tümdengelim yoluyla o kalıntılara bakarak geçmişte neler olduğunu kavramaya çalışırız. İşte bunu yapan “tarih”tir.

Tarih, insanlığın geçmişini belirleyen müsbet ilme dayalı bir yorumdan ibarettir. Bu bakımdan tarih bir ilim değildir. Tarih müsbet ilme dayalı olarak insan zihninin inşa ettiği bir romandır. Ama bu roman müsbet ilme dayalı olarak oluşturulduğu için gerçek hayatın romanıdır. O hayat devam ettiği için de müsbet ilimde olduğu gibi kontrol edilen bir romandır. Topluluklar da oluşan olaylarla devamlı olarak gözden geçirilmekte ve tarih böylece hep yeniden kurulmaktadır. Müsbet ilmin tarihten farkı, deneyi kendin kısa zamanda deneyebildiğin halde, tarih kendi içinde akıp gider. Deneyden çok müşahede hâkimdir.

 

-Uygarlık Güney Mezopotamya’da doğdu. İnsanların varlığı sisli perde içinde aydınlanıyor. (s.III)

Bütün dinler ve Tevrat ile Kur’an insanların başlangıçta bir anne-babadan türediklerini bildirdiler. Ateist Batı Medeniyeti buna karşı çıkmış, insan türünün sürü hâlinde evrimleşerek oluştuğunu ortaya koymuştur. 20. yüzyılın ikinci yarısında canlıların genetiği üzerindeki bulguları ile, kromozom ve DNA’ların keşfi ile, yeni türlerin tedrici bir şekilde bir şekilde değil; ani sıçrama ile ve bir tek erkek ve dişiden çoğalması ile üremiş oldukları ortaya çıkmıştır. Jeolojik kazılar da bu varsayımı desteklemiştir. Çünkü ara nesillerin kalıntıları bulunamamıştır. Bundan başka, diller üzerindeki araştırmalarda dünyada mevcut dillerin bir dilden bölünerek oluştuğu da ortaya çıkmıştır. Tarihi kalıntılar medeniyetlerin bir merkezden yayıldığını ortaya koymuştur. Böylece mukaddes kitapların ortaya koyduğu iddia ilmen bugün kesinleşmiştir.

Yine Tevrat ve Kur’an, medeniyeti Mezopotamya’da Nuh Tufanı ile başlatmış ve buradaki medeniyetleri hikâye etmiştir. Oysa medeniyeti Yunanistan’dan başlatanlar, sonra da Mısır’da başladığını ileri sürenlerin yanılgıya düştüklerini bugün artık herkes kabul etmektedir.

İşte ilim böylece elde ettiği sonuçlarla Kur’an’ın ilâhi söz olduğunu ispatlamaktadır. Hem de bu ilmî sonuçlar Kur’an’ın münkirleri tarafından ortaya konmaktadır. Bu ilimlerin neden Batıda geliştiğinin hikmeti de anlaşılmış oluyor. Müsbet ilmi ateizm için kullanmak üzere geliştirenler, Kur’an’ın ve diğer semavi kitapların ilâhi söz olduğunu kanıtladılar.

Bu noktalara şimdiden şu amaçla değiniyorum ki, kitabın ilerlemelerinden henüz ilmen ispatlanmamış ve yanılgılara dayalı varsayımlar vardır. Bunları Kur’an’ın bildirdikleri ile düzelteceğim. Gelişen ilimler de bu düzeltmeleri onaylayacaklardır.

 

-Tarih bir taraftan çözülecek, diğer taraftan örülecektir. Birlikte gidilmesi gerekir. (s.III-IV)

Bütün ilimlerin metodu budur. Deney ve müşahedeleri birleştirip çözümler üretmek. Tüme varmak. Sonra kabul edilen varsayımlarla örüp olacakları ortaya koymak. Beklenen sonuçlarda bir uyumsuzluk olunca tekrar gerisin geriye gidip yeniden çözme ve yeniden örme.

Müslümanlar Kur’an’ı böyle anladılar. Önce Hz. Peygamber uygulama yaptı. Başarı elde edildi. Sonra müçtehitler çözümlediler ve fıkıh ilmini oluşturdular. Uygulamada aksaklık olunca yeniden çözümlediler. Böylece mezhepler oluştu ve gelişti.

Şimdi ise I. Kur’an Medeniyeti’nin uygulamalarını değerlendirerek Kur’an’ı yeniden anlamaya çalışıyoruz. Ona göre yeni fıkıh oluşturuyoruz. Bu fıkıh da gelecek bin yıl içinde gelişecek ve uygulanacaktır. Yaşlılık dolayısıyla tarih olacak, bin sene sonra ise baştan deyip yeniden Kur’an’ı anlamaya başlayacaklar. Bizim yaptığımızı ikinci defa yapacaklardır. Peygambersiz ilk medeniyet kurucusu nesil bizim nesil olacaktır. “Adil Düzen Çalışanları” olacaklardır.

 

-İnsanlık bir bütündür. (s.IV)

Kur’an “nâs” bir “ümmet”tir, yani “insanlık” bir “topluluk”tur diyor. Yani, nasıl bir insan doğar, gelişir, yaşar ve ölürse; insanlık da böyledir. Doğmuştur, gelişmiştir, yaşamıştır ve gelecekte yaşlanıp ölecektir. Bu husus da ilmen sâbittir. Uluslar ve diğer değişik çatışan olaylar aynı vücudun kendi içinde denge unsurudur. Tarihi kişiler yapmıyor. Kişiler tarihi yazıyor. Tarih ise bir canlı gibi kendiliğinden oluyor. Yani, Allah yapıyor.

 

-Bu gözle baktığımızda insanlık ilk dönem ve uygar dönem diye iki devir geçirmiştir. (s.IV)

İnsanın geçmişinde hiçbir şeyin hatırlanmadığı dönem geçmiştir, diyor.

Tarih öncesi dediğimiz bir dönem vardır. Yazı yoktur. Olsa bile bize kadar gelmemiştir. Onlar hakkında bilgileri bıraktıkları araçlarla tahmin ediyoruz. Bugünkü geri toplulukları inceleyip onlar hakkında bir şeyler söyleyebiliyoruz. Genel sosyal kanunları ortaya koyup da onların nasıl bir hayat yaşayabileceklerini tahmin ediyoruz. Ama kalıntıları içinde bize gönderdikleri haberleri bulamıyoruz. Buna ‘tarih öncesi’ ve ‘tarih sonrası dönem’ diyoruz. Yazılı belgeler bırakan topluluklar tarih içindeler, diğerleri tarih öncesindedirler.

İnsanda da böyle bir yaş vardır. Ondan öncesini hatırlayamaz. Sonra hafızasında izler kalır ve geliştikçe geçmişini çok bilir hâle gelir. Bu iki dönemin incelenmesi farklıdır. Varılan sonuçlardaki kesinlik o kadar farklı olur. Bu hususta daha çok mukaddes kitaplardan yararlanmalıyız. Çünkü onlar o hususta bilgi vermektedirler. Ancak bu bilgileri müsbet ilmin verileri ile değerlendirmeliyiz. Ona göre yorumlamalıyız.

 

-Tarih dönemi tarih öncesi dönemin bir evrimidir. (s.IV)

İnsan biyolojik olarak birden ortaya çıktı ve bir anne-babadan ortaya çıktı. O insanın genetik yapısıyla bugünkü insanın genetik yapısı arasında hiçbir fark yok. Bugünkü Afrikalı her zenci ile olan farkımızla ilk insan arasındaki fark aynı derecededir. Allah insanı diğer insandan farklı yaratmış, sosyal evrimi yapacak şekilde yaratmıştır. İnsanda mevcut her şey diğer canlılarda hatta daha fazlası olabilir. Mesela, biz çiçeklerden usare devşirip ne bal ne de mum yapabiliriz, peteği de dokuyamayız. Ama arı milyonlarca yıl önce bunu yapıyordu, bugün de onu yapıyor.

İnsanın ise, ilk yaptığı ile bugün yaptığı arasında o kadar fark var ki; sanki o insanla bu insan arasında da fark vardı gibi geliyor. İnsanı tanımlamak istersek, insanda öyle bir meleke vardır ki, gerek kendisinde gerekse topluluğunda gelişiyor, kendisini evrimleştiriyor. Mesela, ilk insanın bilgileri ile bugünkü insanın bilgileri karşılaştırılamaz bile.

Bu teknikte de böyledir. Sosyal örgütlenmelerde de böyledir. Kendisini var edeni kavrayıp ona bağlanmada veya ona karşı gelmede de çok büyük gelişme ve değişme vardır. Diğer canlılarda biyolojik evrim vardır, insanda ise biyolojik varlığında değil, çevresinde evrim vardır. Çevresindeki ilişkilerde evrim vardır. Bugün çevreyi daha iyi tanıyor ve çevreye olan etkileri de o nisbette fazla oysa. Kendi biyolojik yapısında gelişme şöyle dursun, gerileme vardır.

 

-Bugünkü insanı tarihi ile kavrayabiliriz. (s.IV)

İnsan beyni sebep-sonuç ilişkilerine dayanmaktadır. İnsanın diğer canlılardan farkı budur. Hayvan ayağını ateşe soktuğu zaman onun yanacağını bilir. Sokmaz, ama o ateşi kimin yaktığını, neyin çıkardığını bilmez, böyle bir soruyu kendi kendine soramaz. Oysa insan elini ateşe soktuğu zaman onun yaktığını bilir. Elinin yanacağını o da hayvan gibi bilir. Ama hemen bu ateşi şimdi kim yaktı veya ne sebeple yangın çıktı? Bunu sorar. Hayvan bunu soramaz. Böylece insan ilmi sebep-sonuç inancına dayanıyor. Yani, sebepsiz bir şey olmaz.

Masamda çiçekli bir vazo varsa onu birileri koymuştur. Oradan kalkmışsa onu birileri kaldırmıştır. Tarih de bugünkü olayların sebeplerini araştırmaktadır. İlk sebeplere gitmektedir. Bir yerde durmak durumunda kalacağız. Çünkü yıllar duruyor. Eski Yunanlılar durdurmuyor, sürdürüyordu. Ama bugünkü Fizik Kâinatın on milyar yıl öncesinde zamanıyla ve mekânıyla yeniden varolduğunu söylüyor. Yine Kur’an ve Tevrat’ı onaylıyor. İşte orada ilk sebebi sorma durumunda oluyoruz ve buna da “Allah” diyoruz. Burada “Allah” hakkında bir bilgi vermek ihtiyacını duydum.

a) Allah, kendi kendisini yaratmış bir varlıktır. Yani, kendi kendisinin sebebidir. Yani, O’nu başkası yaratmamıştır. Onun için sebep aranmaz. Buradaki yaratma mecazidir. Yani, O yaratılmış değildir. Kendiliğinden vardır.

b) Bize etki eden bizim parçası bulunduğumuz Kâinat yaratılmıştır. Yani, sebebi vardır. Bu ilk sebep tektir. Yani, Kâinatımızın ilk sebebi içinde başka yaratılmışlar yoktur. İlim bugün bunu kesin olarak ispatlamıştır.

c) Bu tek yaratıcı Kâinatı tam bir düzen içinde oluşturmuştur, kendi varsayımları içinde yanlışlık yoktur. Daha iyi Kâinat varsayımları üretilmiş, ona göre sosyal yapılar oluşturulmuş ise de, sonuç hep hüsran olmuştur.

d) Bir şey kendisinden daha üstün bir şeyi meydana getiremez. Kendiliğinden evrim olmaz. Öyleyse ilk sebep bütün varlıklarda, insandan daha üstün yapıda olmalıdır. Yoksa insanı var edemezdi. Ateist Batı Medeniyeti bunu seleksiyon kuralları ile açıklamaya çalıştı ise de bunun yanlış açıklama olduğu tüm ihtimaliyat hesapları ile ortaya konmuştur.

İşte günümüzü çözümlemeye başladığımız zaman ilk sebebe varırız. Ondan sonra o ilk sebeple yeniden tarihi öreriz. O zaman sağlıklı sonuçları elde etmiş oluruz. Adil Düzen anlayışının Batı anlayışından üstünlüğü budur.

Batı ilk sebebi, tanrı var sayımını görmemezlikten gelmekte, görememekte, hatta inkâr etmektedir. Halbuki onsuz tarihi öremeyiz. Örersek yanlış olur. Sovyetler ebedî olarak yaşayacaktı! Olmadı. Şimdi kapitalizmin ebedî olarak yaşayacağı iddia ediliyor, ama kuleleri yıkılıyor!..

Bu kitabı takip ettiğimizde; “ilk sebebi hesaba katmayan bir anlayış” ile “ilk sebebi hesaba katan anlayış” arasındaki tartışmaya şahit olacağız. Onlara göre bu tartışma gayri ilmîdir diyecekler ve okumayacaklardır.

Siz ise; “gayri ilmî olup olmadığı okunduktan sonra anlaşılır” diye okumaya devam edeceksiniz. Siz “âlim” olacaksınız, onlar ise “cahil” kalacaklardır. Yok olup gideceklerdir. Bu da ilâhi bir yasadır. Böyle yapmaları tabiîdir.

 

-Ekonomik ve sosyal etkileşmeler değerlendirilmelidir. Artı değer göz önünde bulundurulmalıdır. (s.IV)

Canlılarda devamlı çoğalma güdüsü vardır. Sayıları artmaktadır. Ama her canlının yem olduğu başka canlı vardır. Sayıları arttıkça onlar tarafından daha kolay yakalanmakta ve düşman canlı çoğalmaktadır. Bu sebeple düşmanları tarafından ortadan kaldırıldığı için sayıları azalmaktadır. Bu sefer de düşman canlının sayısı azalmakta, bunun sonucu yem olan canlı çoğalmaktadır. Böylece tabiattaki canlılarda sayı dengesi korunmaktadır.

Oysa insanı yenecek canlı olmadığı için sayı dengesi kendi içinde korunmaktadır. Bu sayede nesil korunmaktadır. Dejenerasyon önlenmektedir. İnsanı yenecek güçte canlı olmadığından insanlardaki sayı dengesi düşman canlılarca sağlanamamaktadır. Bunun için Allah, ilk sebep olarak iki müessese geliştirmiştir.

1- Serbest cinsi ilişki yasaklanmış, evlilik müessesesi konmuştur. Erkeklerin aralarında yarışma yapmaları istenmiş, kızlar yarışı kazananlarla evlenmiş, eşlerini ve çocuklarını geçindirecek şekilde kazanç temin edenlere evlenme şansı verilmiştir. Bu da başarısız erkekleri evlilik dışında bırakmıştır. Hakeza, başarısız kızlar da kocasız bırakılarak nüfus dengesi kurulmuştur. Bu esas yapı keşfedilmeden tarihi olayları açıklayamaz, kendi sosyal düzenimizi de kuramayız. Sonra nüfus dengesini doğum kontrolü ile sağlarız, bu da nesli dejenere eder. Batıda olduğu gibi nesil azalmaya başlar. Kontrol yapmayan topluluklar dünyayı istila ederler. İşte Kur’an’ın başka bir mucizesi burada da görülmekte ve önerdiği tüm hukuk ve ahlâk düzeninde hep hayatî ve beşerî dengeler kurulmuş bulunmaktadır.

2- Allah’ın nüfus dengesine koyduğu ikinci etmen savaştır. Topluluklar zaman zaman savaşa girmekte, güçlü topluluklar geri toplulukları ortadan kaldırmakta ve böylece bir taraftan sosyal evrim sağlanmakta, diğer taraftan nüfus dengesi sağlanmaktadır. Savaşı ortadan kaldırırsanız insan nesli dejenere olur ve sosyal evrim durur.

3- İnsanlar nüfusları artınca, yiyecek bulamayınca, zekâları ile bir buluş yapmakta ve sorunları çözmektedirler. Sorunlar çözülünce de daha fazla nüfusu besleyecek duruma gelmektedirler. Böylece bir taraftan insanın buluşları artarken, diğer taraftan gittikçe daha fazla nüfus besleyecek hâle gelmektedirler. Böylece büyüme ile gelişmeyi bir arada götürmektedirler.

4- Nüfusun artışı dışında bir de tabiî olaylarda ve iklimlerde değişmeler olmakta, böylece mevcut nüfusu besleyemez hâle gelmektedir. O zaman insanlar yeni çeşit gıda, giyim ve diğer araçlar üretmektedirler. Böylece yeni medeniyetler doğmaktadır.

Tarihî olayları bu dört dayanağa dayandırmamız gerekiyor.

1- Serbest evliliğin yasak olması, 2- Savaşların meşruiyeti, 3- Nüfus artışı, 4- İklimlerin değişmesi.

İşte Kur’an bir olayı yalnız bir yönüyle değil, her yönüyle ele alarak insanlara doğru çözümler üretmelerine imkan sağlamaktadır.

 

-Gayemiz tarihi yalnız çözüm, yalnız önerme gözü ile bakanlardaki yanılgılara işaret etmektir. (s.V)

Gayemiz, bizim gibi düşünmeyen insanlarla tartışmaktır.

Onlar bizi muhatap kabul etmiyorlar; biz ise her sözü muhatap kabul ederiz.

İslâm; “Söyleyene değil, söylenene kulak verirler.” “Yapılana değil, yapana bakarlar.” “Yapılanları yıkmazlar, yapılmakta olanları tamamlarlar.” “Bizimki bize göre doğru, onlarınki de onlara göre doğru. Amelde herkes kendi görüşünde olmalıdır. Ama muhavere devam etmeli ve ortak görüşlere doğru ilerlenmelidir.” emirlerini önermektedir.

Adil Düzenciler Müslümandır. Bu önerilere uyarak bunlar üzerinde duruyoruz. Her Adil Düzenci günü çok iyi anlamalıdır. Onların doğrularını öğrenip hemen sarılmalı ve yararlanmalıdır. Yanlışlar da elenip ayıklanmalıdır.

Mustafa Kemal’in altı okundaki milliyetçilik ve lâikliğin anlamı budur. Atalarımızdan bize tevarüs eden iyilikleri alıp sürdürür ve geliştiririz. Atalarımızın yaptıkları yanlışlıkları ayıklar ve onları atarız. Yerlerine doğruları koyarız. Bu doğrular nereden gelirse gelsin, bizi ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren, onların doğru olmasıdır. Yani, milliyetçi ve inkılâpçıyız.

 

-İÇİNDEKİLER, GİRİŞ, a) Yaklaşım, b) Temel Kavramlar, c) Yöntem. (s.VII)

Bize göre 25 çeşit ilim vardır.

Bunlardan her birinin tabiî, nazarî, amelî ve hikemî olmak üzere dört çeşit ilmi vardır.

Bütün ilimleri içeren 6’şar sahifelik metinleri vardır. İlim yapacak olanlar bu metinlerdekileri ispatlarına gitmeden kavramalıdırlar.

Sonra her ilmin 600 sahifelik şerhi vardır. Bu ilme ait metinlerin ispatları yapılmalıdır. Yani, araştırma yapılacak ilmin şerhini de bilmelidirler. Bu ispatlar başkalarının yaptığı deneylere ve müşahedelere dayalı olarak ispatlanmıştır. Bir konuda araştırmacı kendisi deney yapmalı ve müşahede etmelidir. Metni ve şerhi destekleyen sonuçları ortaya koymalıdır. Bunu yapan “doktor” ünvanını almalıdır. İlmî kitabını bundan sonra yapmalıdır.

Biz kendi hayatımızda bunları uygulamaya çalıştık. Ancak ne 600 sahifelik metin, ne de 600 sahifelik şerh bulabildik. Beni İngilizce öğrenmeye mahkum ettikleri için de doktora yapmadım. Buna vaktim yoktu.

Müslümanlara tavsiyem, bu yöntemlerle hareket etmeleridir. Ama biz burada kendi tasnifimize değil de müellifin tasnifine uyacağız. Bizim tasnifimizi bizim müstakil kitaplarda bulabilirler.

 

-BÖLÜMLER:   

I. İLKEL TOPLUM.    II. GEÇİŞ TOPLUMU.    III. UYGAR TOPLUM. (s.VII-VIII-IX)

Biz tarihî gelişmeleri bir tablo içinde ayırıyoruz.

İNSANLIK

I Göçebe (Gaz) Toplum      (Toplayıcı, Avcı, Çoban)

II Yerleşik (Katı) Toplum     (Tarım, Pazar, Tüccar)

III Kent (Sıvı) Toplumu     (İşçilik, Ortaklık)

Bunlar ekonomik aşamalardır.

İlimde ise; 1. Görenek, 2. Tedris, 3. Tartışma ve 4. Deneme dönemleridir.

Şimdi “Sistematik İlim”e doğru gidiyoruz.

Dinde; 1. Sünnet dinleri (Adem), 2. Şeriat dini (Nuh), 3. İlim dini (İbrahim) , 4. Yasa dini (Musa), 5. Sosyal din (Davut), 6. Lâik din (İsa), 7. İçtihat dini (Muhammed)

Yönetimde; 1. Başkan yönetimi, 2. Şeriat yönetimi, 3. Anayasa yönetimi, 4. Lâik yönetim, 5. Yerinden yönetim.

Tarih; Mezopotamya’da Nuh peygamber ile başlar, tarım dönemine geçilmiştir. Tedris dönemine daha önce geçilmişti. Tartışma dönemi sonra başlamıştır.

Dinde şeriat dönemine tarım döneminde geçildi.

Yönetimde şeriat yönetimine tarım döneminde başlandı.

“Uygar toplum” o tarihte başlamıştır. Geçiş dönemi yoktur. İnsanlar henüz uygarlığa ulaşmamışlardır. Uygarlık dönemi bundan sonra başlayacaktır. Kent hayatıyla başlayacaktır. Gerçi tarihte denemeler olmuş, zaman zaman kentler kurulmuş ve uygarlığa geçiş başlamıştır. Ama henüz uygarlık tamamlanmış değildir.

Uygarlığa tüm insanlar tarafından Adil Düzene GöreİNSANLIK ANAYASASI”nı benimsemekle geçilecektir.

Bu kitaptaki tartışmalarımızı “Adil Düzene Göre İNSANLIK ANAYASASININ GEREKÇESİ” olarak ele alıyoruz.

Yazarın kitabındaki “İÇİNDEKİLER” ile ilgili tartışmayı konu geldikçe yapacağız.

 

GİRİŞ

“Sosyal bilimcinin fizikçininkine benzer laboratuarlarının olmadığı doğrudur. Ama onun bir başka anlamda ve son derece gerçek anlamda laboratuarları vardır. Tarih ve etnografya sosyal bilimciye fizikçininkine eşdeğer laboratuarlar sunmaktadır... Sosyal bilimcinin başını ağrıtan şey laboratuarlarının olmaması değil, elinin altındaki tarih ve etnografya laboratuarlarını nasıl kullanacağını bilmemesidir.” Leslie A. White

“Giriş’te konuya “yaklaşım”, araştırmada kullanılacak “temel kavramlar” ve izlenecek “yöntem” ortaya konacak. Yaklaşım başlığı altında, konunun içine oturtulduğu bütün, soruna bakış açısı ve bu bakış açısının dayandığı temel düşünceler açıklanacak. Temel kavramlar başlığı altında, araştırmada kullanılmak üzere hangi kavramların seçildiği, neden bunların seçildikleri ve bunlara hangi anlamların verildiği belirtilecek. Yöntem başlığı altında ise, araştırmada izlenecek olan genetik-kronolojik yöntemin olanaklarına ve sınırlılıklarına değinilecek.” (s.1)

a. Yaklaşım

İnsanlık tarihine bir bütün olarak bakıldığında, ilk elde iki özelli göze çarpar. Bunlardan birincisi, son derece ağır bir toplumsal evrimin görüldüğü son derece uzun bir zaman kesimini kapsayan “ilkel topluluk” döneminin yanında, toplumsal evrimin kısa denebilecek bir süre içinde baş döndürücü bir hızla ilerlediği bir dönemin, “uygar toplum” döneminin varlığıdır. Gerçekten, araç yapan ilk canlı türlerinin yeryüzünde görülmesinin yaklaşık tarihi olarak kabul edilen zamanımızdan iki üç milyon yıl öncesine kadar geçen milyonlarca yıl ilkel topluluk dönemini; onu izleyen yaklaşık beş bin yıl ilkel topluluktan uygar topluma geçiş dönemini ve ancak son beş bin yıl uygar toplum dönemini oluşturmaktadır. Bu durum, bilim adamlarının kafasında şu soruların ard arda sıralanmasına yol açmıştır: “İlkel topluluk neden bu kadar ağır evrinmiştir?”; “Hangi olaylar onun yapısında kökten değişikliklere yol açarak ilkel topluluktan uygar topluma geçilmesini sağlamıştır?” ve “Uygar toplumda toplumsal evrim neden bu kadar hızlı olmuştur?”

İnsanlık tarihinde göze çarpan ikinci büyük özellik, içinde yaşadığımız toplumun birçok temel ekonomik, toplumsal, ideolojik kurumunun geçmişinin çok gerilere; çoğunun ilkel topluluktan uygar topluma geçiş dönemine, bir bölümünün ise bundan da gerilere, ilkel topluluk döneminin karanlıklarına dek dayanmasıdır. Uygar toplumun geleneklerinin geçmişinin neden bu kadar gerilere dayandığı ve nasıl bu kadar inatçı bir süreklilik gösterebildiği, bilim adamlarının kafalarına takılan ikinci grup soruları oluşturmaktadır.

Her iki grup sorunun yanıtları, kuşkusuz insanlık tarihinin tümünün ve bir bütün olarak incelenmesiyle bulunabilir...

Bu araştırma, on beş yıla yaklaşan siyasal düşünceler tarihi öğrenciliğimin ve öğreticiliğimin sonunda siyasal düşünceler tarihi anlayışımı içine oturttuğum daha genel bir tarih ve toplum görüşüne dayanmaktadır... Bu nedenle, araştırmanın arka planını oluşturan bu görüşün bütününden söz etmeliyim.

En kaba çizgileriyle insanlık, geçiminin temelinin toplayıcılığa ve avcılığa, tarıma, sanayie dayandığı üç dönemden, üç “toplum biçimi”nden geçmiştir. Her toplum biçiminin dayandığı bir “geçim biçimi”, geliştirdiği kendine özgü bir “yaşam biçimi” ve bu yaşam biçimiyle uyumlu bir “düşün biçimi” olmuştur. Geçim, yaşam ve düşün biçimleri aslında birbirlerinden ayrılmaz biçimde iç içe iseler de bu durum, toplum biçimi = geçim biçimi + yaşam biçimi + düşün biçimi olarak gösterilebilir...

Kuşkusuz olgular bu kadar yalın ve tek yönlü değildir. Aslında burada özetlenen görüş de bu kadar yalın ve düz değildir...” (s.1-6)

 

a. Yaklaşım

-Sosyal bilimlerin de laboratuarı vardır. (s.1)

Bilimlerde önce olanlar tesbit edilir. Bu tesbit “tasnif” ile başlar. Tasnif, benzer varlıkları ve olayları bir araya getirip onların varlıklarını ve sayılarını belirtmektir. Sonra, benzer varlıkların ortak özelliklerini ortaya koymaktır. Bundan sonra, bu olaylarla ilgili genel kuralları koymak ile “tüme varım” biter.

Ondan sonra bunu iki şekilde kullanabiliriz. Ya astronomide olduğu gibi gelecekte olacakları bilmektir. Bu her ilimde vardır. Yahut da, siz kendiniz bir işlem yapıyorsunuz. Beklediğiniz sonuca varıyorsunuz. Bu her zaman uygulanamaz.

Bununla beraber hayatta yaşarken hayatın gereği olanları yapıyorsunuz. Beklediğiniz sonuçlar ile gerçekleşen sonuçlar size deneme imkanını vermiş olmaktadır. Sosyal denemeler daha çok bu kabildendir. Denemek üzere değil de, hayatın düzenlenmesi için kararlar alıyorsunuz, sonuç ise değerlendirme imkanını veriyor.

“Yerinden yönetim sistemi” bunun için gereklidir. Farklı kararlar farklı sonuçlar verir. Sonunda değişik imkanlar denenmiş olur. Başarılı projeler herkes tarafından kendiliğinden benimsenir. Dayatmacı sistem ise sosyal gelişmeyi engeller. Çünkü ilmî çalışma yapılamamış olur.

 

-Kavram ve yöntemler belirtilecektir. (s.1)

“Konuşma dili” “mantıkî dil”dir. “İlim dili” ise “hesabî dil”dir.

Mesela, “İzmir Manisa’dan büyüktür” diyebilirsiniz. Çünkü gözünüz bunu görür. Ama ne kadar büyüktür? Konuşma dili bunu bildiremez. Çünkü konuşma dilinde İzmir’in ve Manisa’nın sınırı belli değildir. Oysa ilim dilinde İzmir’in ve Manisa’nın sınırı çizilmiştir. Arazi olarak, içinde yaşayan halk olarak artık rakamlar verebiliriz.

O halde ilmin görevi; önce varlıkların sınırları çizmek, sonra ölçmek veya saymak, ondan sonra matematikle birbirine bağlanmış formülleri çıkarmaktır. Bu “ilim”dir.

Bu çalışma sosyal olaylarda da daima mümkündür. Mesela, gelişmişliği yılda ölenlerin sayısı ile belirleyebiliriz. Yani, insanlar ne kadar az ölüyorlarsa o ülke o kadar gelişmiştir. Diğer taraftan yılda ölenler ortalama ömrü belirler. Bu da topluluğun refahını ölçer.

 

-Araç yapan canlı 2 veya 3 milyon yıldan beri vardır. Uygar topluma geçme dönemi 10 000 yıl önce başlamış, uygar topluma 5 000 yıl önce geçmiştir. Önceleri çok zaman sürmüştür. (s.2)

İnsanı araç yapan varlık olarak tanımlamak yanlıştır.

İnsan dilini, sanatını, tekniğini ve sosyal yapısını kendisi değişmeden geliştiren bir varlıktır. Hayvanlardaki evrim türden türedir ve biyolojiktir. İnsanın evrimi ise hem bir tür içindedir hem de sıçramalar olsa da süreklidir. İnsan yaratılalı en çok mağaralarda resim yapmaya başladığı yılladır. En çok 60 000 yıldır. Ama onlar da insana benzeseler bile insan değildiler. Çünkü onlarda da evrim biyolojik idi.

Evrim 15 000 yıl önce başladı. Kendisinden önce yaşayan canlıların da geliştiği, toplayıcılık, avcılık ve çobanlık dönemlerini yaşadı. Ama “tarım dönemi”ne insan ancak 10 000 yıl önce geçmeye başladı. Bugün “sanayi dönemi”ne geçmektedir. Gelişme hep çok süratli olmuştur. Canlı alet yapmakla insan olmaz, aleti geliştirebildiği takdirde insan olur.

 

-Bugün mevcut olan sosyal yapıların hepsinin başlangıcını ilk insanda buluyoruz. Bu beklenmeyen bir şeydir.(s.2-3)

İlk insan eksik yaratıldı. Mesela, çıplak yaratıldı. Yırtıcı dişi ve ağzı yoktu. Avı parçalayacak pençeleri yoktu. Daldan dala atlayacak kol ve bacakları yoktu. 15 sene gibi uzun bir zaman içinde ebeveyni tarafından yaşatılıyordu. Bu eksikliğini beyni ile, zihnî melekeleri ile gideriyordu. Bugünkü insan ile o günkü insan aynı genetiğe sahip olduğu için ihtiyaçları aynıdır. O halde ilk insanın bugünkü insana ait her şeyi ilkel bir şekilde olmalıdır. Böylece ana varsayımımız olan insan birden var edildi ve bir çiftten var ediliş varsayımını kabul ettiniz mi, ikinci soru da otomatikman birincisi gibi çözülüyor.

 

-Bu sorunlar ancak incelenerek çözülebilir.(s.3)

Sorunlar elbette incelenerek çözülür. Ne var ki, bir varsayımı kabul etmeden yapılan inceleme bir şey ifade etmez. İlimde varsayımlar yaparak çözüme girişirsiniz. Sonuç elde ederseniz sorun biter. Edemezseniz yeni varsayımla çözümü denersiniz.

Yazar bir varsayım öneremiyor. Oysa bizim varsayımımız vardır ve ilerleyen sahifelerde varsayımımız ilmîleşecektir. Yazar ise çözüm bulamayacaktır.

 

-Sorun bütün tarih içinde çözüme varır.(s.3)

Sorun bütün ilimlerle çözülür ve sağlıklı sonuçlar gerçekleşir.

Medeniyetler neden Ortadoğu’da doğdu ve gelişti? Neden hâlâ buralardadır? Çünkü peygamberler buraya gönderildi. Niçin buraya gönderildiler? Çünkü burası karaların merkezidir. İç denizlerin merkezidir. Burası insanlığın merkezi olarak yaratılmıştır. Oluşun merkezde oluşması kadar tabii ne olabilir?

Bunları bilmek ve kavramak için “dinler” ve “hikmetler” hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Mesela, Himalaya ve Alp Dağları silsilelerinin yeryüzünü düzenleme görevi olduğunu bilmek gerekir. Yani, o dağlar oralarda gelişi güzel dikilmemiştir. Amerika’da Antil Dağları’nın atmosferin de yeryüzü ile beraber dönmesini sağladığını bilmezsek, Ortadoğu’nun ve mukaddes toprakların mânâsını anlayamayız.

Kur’an’da Allah; “Biz  buraları mukaddes kıldık.” diyor.

 

-Toplayıcılık ve avcılık dönemi olan ilkel yaşam biçiminde eşitlikçi, sihirsel, asalak ekonomi toplulukları; çobanlık ve tarım dönemleri ise geçiş dönemi olup eşitliksiz, dinsel, üretici topluluklar ile devlet aşamasına gelmiş, ilimsel ve örgütlü üretici topluluklar uygar topluluklar olmuşlardı. “En kaba çizgileriyle insanlık, geçiminin temelinin toplayıcılığa ve avcılığa, dayandığı üç dönemden, üç “toplum biçimi”nden geçmiştir. Her toplum biçiminin dayandığı bir “geçim biçimi”, geliştirdiği kendine özgü bir”yaşam biçimi” ve bu yaşam biçimiyle uyumlu bir “düşün biçimi” olmuştur... Üretim öncesi dönemin geçim biçimi “toplayıcılık ve avcılık”, yaşam biçimi “eşitlikçi ilkel yaşam biçimi”dir; düşün biçimi ise “sihirsel düşünüş”tür... Geçim biçimi tarıma dayanan, “eşitsizlikçi uygar yaşam biçimi”ne sahip olan ve düşün biçimi “dinsel düşünüş” olan toplumu, geçim biçimi sanayiye dayanan, “eşitlikçi uygar yaşam biçimi”ne sahip olan ve düşün biçimi de “bilimsel düşünüş” olan bir toplum izler.”(s.3-4)

İnsanlığın ekonomide toplayıcılık ve avcılık dönemlerinde üretim araçları mülkiyeti yoktu. Dinler kabile dinleri idi. Toplayıcılıkta görenek, avcılıkta tedris şeklinde yapılıyordu. Göçebe hâlinde yaşayan halk kabile başkanlarının emrinde askeri disiplinle yaşıyordu.

Çobanlık döneminde üretimde özel mülkiyet doğdu. Hâlâ taşınmaz mülkiyeti yoktu. Dinde durum değişmedi. İlimde de yenilik olmadı. Yönetimde kabile reisleri hakem durumuna düştüler.

Tarım dönemi inkılâp dönemidir. Taşınmaz özel mülkiyet doğdu. Bütün insanlığa hitap eden dinler ortaya çıktı. İlimde, tartışma dönemi başladı. Yönetimde, kent devletler oluştu. Hukuk düzeni ile yönetilme ilkesi getirildi. Tarihin birinci büyük inkılâbı oldu.

Pazar döneminde hatta ticaret döneminde büyük gelişmeler oldu, ama değişmeler olmadı. Ulus devletleri hatta imparatorluklar doğdu. Ekonomide işbölümü başladı. Dinde ise büyük dinler ortaya çıktı. İlimde deneme dönemi, tümevarım dönemleri geldi.

Tarihin her döneminde gerçek inançlar var, bâtıl inançlar var.

Sihirsel düşünüş, dinî düşünüş, ilmî düşünüş ayırımı yanlıştır.

İlim doğru ile yanlışı ayırır. Din ise iyi ile kötüyü ayırır. İlim fikre, din hisse dayanır. Fikirler dil ile, hisler sanat ile ifade edilir. Bu melekeler ilk insanda da var idi. O halde ilk insan konuşuyordu ve sanat yapıyordu. İlk insanlarda hem ilim, hem de din vardır. Sihir, dinin değil ilmin ilkel şeklidir. İzah edemedikleri olayları sihirle açıklamaya çalışmışlardır. Asıl inançlar uygarlık döneminde oluşmuştur. Büyük dinler hâlâ insanlığa egemendir ve kıyamete kadar da egemen olacaklardır. Ateizm onların karşısında ancak 70 yıl dayanabilmişti. Eşitlikçi, eşitliksiz yarımı da ilk insandan beri vardır. Çocuk büyüğe eşit olamaz. Başarılı başarısıza eşit olamaz. Bu eşitlikçilik inançlara göre zararlı bir eşitlikçilik olabilir, dinlerin hâkim olduğu devirlerde ise adaleti sağlayan bir eşitçilik olur. O halde tarihi bu varsayımlarla ele alırsak bir yere varamayız. Çünkü yanlış varsayımlardır.

 

-Eşitlikçi toplulukta sihirsel düşünüş de eşitlikçidir. Tarım toplumu eşitsizlikçi olduğu için de düşünüş eşitsizlikçi olacak, kâfir – mü’min ayrımı ile dinî düşünüşe geçilecektir. Sanayide eşitlikçi düzen vardır. Onun için ilmî düşünüş gelişmiştir. “Her çağın düşünsel kurumları o çağın düşün biçimi yoluyla türetilirler. Bu, siyasal düşünüş için de geçerlidir... Tarıma dayanan eşitsizlikçi uygar yaşam biçiminde ise ekonomik, toplumsal ve siyasal farklılaşma  doğmuştur. Buna koşut olarak bir siyasal düşünüş kurumu oluşmuştur... Sanayiye dayalı eşitlikçi uygar yaşam biçiminin, kendine uygun bir düşün biçimi olan bilimsel düşünüşe sahip olduğu görülür...”(s.6)

Sihirsel düşünüş eşitlikçi düşünüş değildir. Çünkü sihir yapan kişiler var ve bunlar tabiat kuvvetlerini ellerinde tutuyorlar. Bunlar sihir yapmayı biliyorlar. Üstün varlıklardır. Tarım dönemi de eşitsizlikçi bir toplum değil, tam eşitlikçi toplumdur. Çünkü herkes kendi tarlasında bağımsızdır ve herkes kendi toprağında kraldır. Oysa avcılık döneminde kollektif üretim yapılıyor ve sıkı bir disiplin vardı. Çobanlık döneminde de meralar ortaktı, başkanların hakemlikte kesin gücü bulunuyordu.

Sanayi döneminde eşitlikçi sınıf ortadan kalktı. Çünkü herkes birbirine muhtaç olup bağımlı hâle geldi. Sınıflaşmalar başladı. Ateist varsayımları haklı çıkarmak için yapılan tüm uğraşlar boştur. İlimden ziyade taraflı yorumlar hâkim olmaya başlar.

İnsanlar başlangıçta ilimleri olmadığı için dinî inançlara göre davranıyorlardı. Zamanla bilgileri artınca inançları ilmî verilere göre ayarladılar ve ilmî düşüncelerle hareket etmeye başladılar. Yani, din yavaş yavaş bazı görevleri ilme bırakmaya başladı.

Bu evrimleri hep yine din yani peygamberler başardılar. Hz. İbrahim ilmi dinden ayırdı, Hz. Musa düzeni dinden ayırdı, Hz. Davut ekonomiyi dinden ayırdı, Hz. İsa eğitimi dine verip yönetimi ve çalışmayı ilme verdi. Din kişileri yetiştiriyor, ama onları yerlerine yerleştirip kullanmaya karışmaz olmuştur. Son Peygamber ise bunları bir arada uygulayarak “yeni düzen modeli”ni verdi. İnsanlık ise 30 (otuz) sene bile bu sisteme dayanamadı. Bugün, 1400 yıl sonra o günlerden çok gerilerdedir.

Bu durum “İnsanlık Anayasamız” okunduğunda çok açık ve net bir şekilde anlaşılır. İslâmiyet’te mesken masuniyeti kesindir. Hakem kararı ile dahi girilemez. Beklenir, kişi dışarı çıkınca gereken yapılır.

 

-Bu bu kadar yalın değildir. Karşılıklı etkileşimler vardır. Yaşam, geçim ve düşünler, etkileşimler ele alınacaktır.(s.6)

Yaşama, geçinme ve düşünme melekeleri yanında bir de “hissetme”, “duyma” yani “inanma müessesesi vardır. Bu düşünmeden tamamen farklıdır.

Yaşam adalet ve zulme, geçim fayda ve zarara, düşünme doğru ve yanlışa; duyma ise iyi ve kötüye dayanır. Birine ‘baban öldü’ dendiğinde kötü bir haber verilmiştir ama doğrudur.

Bunlar yani bu müesseseler ilk insandan başlıyor ve birlikte evrim geçiriyorlar. Bunlardan ilim, din, ekonomi ve siyaset doğmuştur. Aslında sorunlar yalındır ve çözümler de öyledir. Yeter ki varsayımlar doğru olsun. Newton’un basit formülü bugünkü teknolojiyi doğurmuştur. Çünkü varsayım doğru idi ve basitti.

 

-Yaşam ile geçim arasında etkileşimle bunların düşünme arasındaki etkileşimde düşünceye doğru kayma vardır.(s.7)

Karın doymazsa hayat olmaz, diğerlerinin hiç biri olmaz. Bu sebepledir ki ekonominin diğer ilim, din ve yönetime etkileri birinci derecede olmuştur. Yani, karın doyurmak ilk şart olmuştur. Bununla beraber sadece karın doyurmak gaye olamaz. Gaye başka bir şey olmalıdır. O da dindir.

Hisler ve dinler, ne yapılması gerektiğini tesbit eder. Fikirler ve ilim, nasıl yapılacağını belirler. İrade ve ekonomi, kişinin işleri hangi sıra ile yapmasını, toplulukta ise hangi işleri kimlerin yapacağını belirler. Ünsiyet ve yönetim, elde edilen ürünün nerelerde kullanılması gerektiğini, toplulukta ürünün kime ait olduğunu ve nasıl paylaşılacağını düzenler.

Bütün bunlar bir makinenin parçaları olacağı için uyum içinde olacaklardır. Bir dönem açıklanırken bu genel ahenk her zaman gözümüzün önünde olmalıdır.

Görülüyor ki, yazar aslında birçok doğruları yakalamıştır. Ama varsayımları baştan yanlış koyduğu için vardığı sonuçlar net değildir.

 

b. Temel Kavramlar

“Araştırmada kullanacağım temel kavramlar üzerinde önceden uzun uzun durmaya ve onları teker teker tanımlamaya kalkmayacağım... Burada daha çok neden başkalarını değil de onları seçtiğimi açıklayacağım... İnsan toplumlarının geçmişine evrimci bir açıdan bakışın ilk bilimsel ürününü Kopenhang’lı bilgin C.J. Thomsen (1819’da) verdi. Kendisine Danimarka Ulusal Müzesine gelen parçaları sınıflandırma görevi verildiğinde, onları o zamana dek yapıldığı gibi türlerine göre değil, yapıldıkları nesnelere göre sınıflandırdı. Taştan, tunçtan ve demirden yapılan parçaların kronolojik bir sıra izledikleri düşüncesiyle, bunların yapıldıkları dönemler için “taş çağı”, “tunç çağı”, “demir çağı” adlarını kullandı... John Lubbock, Prehistoric Times (1865) adlı yapıtında taş çağını “eskitaş çağı” (paleolitik) ve “yeni taş” (neolitik) olmak üzere ikiye böldü. Daha sonra bunların arasına, minitaşların (mikrolitlerin) ağır bastığı dönemi belirtmek üzere, bir “ortataş çağı” (mezolitik) yerleştirildi. Böylece tarih, araçların yapıldıkları nesnelere göre (teknolojik bir ölçüte göre) 1. Eskitaş çağı, 2. Ortataş çağı, 3. Yenitaş çağı, 4. Tunç çağı, d. Demir çağı olarak beş çağa bölünmüş oluyordu... Yine Lubbock, The Primitive Inhabitants of Scadinavia (1868) adlı yapıtında, tarihteki toplumları ekonomik yaşamları açısından 1. Avcılık, balıkçılık, toplayıcılık, 2. Çobanlık, 3. Tarım, 4. Uygarlık aşamalarından geçmişti...”(s.7-12)

 

b. Temel Kavramlar

-Kavramlardaki tercihlerimi açıklayacağım. “Burada daha çok neden başkalarını değil de bu kavramları seçtiğimi açıklayacağım.” (s.7)

İlk ilim dili Sümerce olmuştur. Türkçe kökenli bir dildir. Sonra Kıpti, Aram, Süryani, İbrani dilleri ilim dilleri olmaya başlamıştır. Bunların kökü Sami dilleridir. Persçe, Grekçe, Romence de ilim dili olmuştur. Son 2000 yıl içinde Kur’an ve İncil’in etkisi ile “Arapça” ve “Latince” ilim dili olmuştur.

Yeni medeniyet doğarken tüm “kavramlar” yeniden tanımlanacaktır.

Bugün Türkçemiz her iki ilim dilinin etkisi altında gelişmektedir. Geleceğin ilim dili Arapça olacaktır. Yanında Latince de yaşayacaktır.

Türkçe, terimlerini bunlardan almak şartı ile zengin bir dil olacak, ama ilim dili olmayacaktır. Hititçeye benzeyecektir. Bizim dilimiz henüz oturmuş dil değildir. Gelişigüzel kelimeler kullanmak durumundayız. Türkler ileride ilim dili ile yazacaklardır.

 

-Uygar insanlar diğerlerini vahşi saymışlardır. “İnsan topluluklarının yaşam ve düşün biçimleri arasındaki farklılıklar çok eski tarihlerden beri insanların gözünden kaçmamıştır. İlk uygar toplumlarla birlikte yerleşik, karmaşık kent yaşamı süren; çevrelerindeki göçebe topluluklardan farklılıklarının bilincine vararak onları hayvan sürüleri gibi gören toplumların bu yolda geliştirdikleri düşüncelerle karşılaşırız...”(s.7-8)

Her bedenin antijenleri vardır. Yabancı maddeleri tanır ve onu dışlar. Toplulukların da kendilerine göre antijenleri vardır. Yabancıları dışlar. Kentler kırdakileri küçük görmüşlerse, kırdakiler de kenttekileri küçük görmüşlerdir. Ne var ki, içlerinden bir grup hep uygarlığa doğru akmışlardır. Şimdi Avrupalılar bizi geri görüyorlar. Biz de onları kötü görüyoruz. Ama halk Avrupalılaşıyor. Geçmişte de aynı hâdise Avrupalılar için söz konusudur.

Geri topluluklar ya eriyip giderler, ya da erimemek için daha ileri yeni medeniyet kurarlar. Üstün hâle gelirler. Mesela, galip devlet olarak Moğollar eriyip gitmişlerdir. Oysa Oğuzlar İslâm Medeniyeti’ni yeniden tesis ederek varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Türkler, ya Batı Medeniyeti ile İslâm Medeniyeti’ni sentez ederek yeni medeniyet kuracaklar, ya da asimile olup yok olacaklardır. Bizim yaptığımız bu senteze katkı çabasıdır.

 

-Helen-barbar, Hıristiyan-dinsiz ayırımları vardır. “Hıristiyanlık ile, Helen-Barbar, Romalı-Barbar gibi, ulusal önyargılarla yüklü olsa da yaşam biçimi farklılıklarının dile getiren bir ayırım yerine, Hıristiyan-dinsiz biçiminde düşün farkını hatta inanç farkını dile getiren ayırım geldi. Bu tutumun en tipik örneği St. Augustinus’un, De Civitate Dei’de (S.425), insanlığı gök (Tanrı) devleti topluluklarıyla yer devleti topluluklarına ayırmasıdır. İslâm dünyasında da bunun koşutu olan müslim-gayrimüslim ayırımı egemen oldu.”(s.9)

Medeniyetler değişik kültürlerin kaynaşması ile ortaya çıkar. Bu kaynaşmada hâkim zümre oluşur. Dünyada üç soy vardır. 1. Türkler, fethettikleri ülkede halklarla kaynaşır ve yeni kültür oluştururlar. 2. Avrupalılar, halkı sınıflara ayırır ve üstün ırk meydana getirirler. 3. Araplar ise baskı ile Araplaştırırlar.

Dinlere gelince, başlangıçta topluluklar mütecanis idiler. Yerleşik düzene geçilince insanlık tek tanrıya çağrıldı. Ayrıcalığın kaldırılması istendi. Böylece sınıflaşma yok edilmek istendi. Ne var ki, tek tanrıyı kabul edenler oldu, etmeyenler oldu. İster istemez ayrımcılık doğdu. Roma ve Bizans’ta zorla Hıristiyan yapıldı.

İslâmiyet’te ise gayrimüslimlere ayrı statü verildi. Müslimler, savaşa gidiyor ve devlet yönetimine katılıyorlardı. Gayrimüslimler, savaşa gitmiyor, yerine bedel veriyor, ama devlet yönetimine de katılmıyorlardı. Kendi kentlerinde ise bağımsız idiler. Kendi şeriatlarında serbest idiler. Bu sonraları Müslim - gayrimüslim olarak ayrıldı.

Hz. Peygamber ise halkı serbest bıraktı. İster savaşa katılır ve güvenliği sağlarlar; sağlamamaları hâlinde diyet öderler, isteyenler de bedel verir, güvenliğe fiilen veya diyette iştirak yükümlülüğünden kurtulurlardı.

Gelecekte de böyle olacaktır. Bir devletin içinde değişik sosyal gruplar olacaktır. Din, ilim ve ekonomide herkes eşit haklara sahip olacak; siyasi haklara ise savunmaya ve güvenliğe katılanlar sahip olacaktır. Diğerleri “cizye” denilen vergi vereceklerdir. Bunu kişi dinini değiştirmeden kendisi seçecektir. Böylece savaşmak istemeyen insanlar zorla savaşa sürüklenmeyecektir. Siyasi örgütlerin dinî, ilmî ve meslekî örgütlere hakimiyeti de sözkonusu olmayacaktır. Böylece insanlık huzur içinde yaşayacaktır.

 

-Batıda insanları ilkel, yabani, ataerkil, barbar, uygar ayrımından uygar, yabani ayrımına doğru gelişti. “Aydınlanma çağı düşünürleri kentlerin, zanaatların, bilimin ve devletin bulunduğu kendi toplumlarıyla; sömürgelerde karşılaştıkları, bu kurumların bulunmadığı topluluklar arasındaki farkı “uygar toplum” ve “yabanıl topluluklar” terimleriyle belirterek,yaşam biçimi ayırımını yeniden yazına soktular... Sömürgeci yayılışların ilkel toplulukları gündeme getirmesiyle, Batı düşünürleri zamanın  toplumlarını uygar ve yabanıl toplumlar olarak sınıflandırdıkları gibi, kendi toplumlarının geçmişinde de yabanıl bir dönemin yaşandığını, sonradan evrimle uygar topluma geçildiğini düşündüler...”(s.9, 10)

İnsanlık, göçebelikten tarımcılığa, tarımcılıktan sanayiciliğe doğru evrimleşmiştir.

Ekonomide toplayıcılık, avcılık, çobanlık, tarımcılık, pazarcılık, tüccarlık ve işçilik aşamalarına varmıştır. Şimdi tekel ekonomiden “halk ekonomisi”ne, işçilikten “ortaklığa” doğru gitmektedir.

İlimde görenek, tedris, tümdengelim ve tüme varım aşamalarını geçirmiştir. Şimdi “karşılaştırma dönemi”ne ve “teminatlı ehliyet dönemi”ne gidilmektedir.

Dinde her şeye hâkim olan bir topluluğun tek dini ilkesinden önce ilim, sonra yönetim, sonra ekonomi dinden ayrılmış, en sonunda lâiklik gelmiştir. Bir toplulukta değişik dinler yaşamaya başlamıştır. Devre dışı bırakılan din tekrar topluluk içinde etkin olmaya başlamıştır. Eğitim sahasında bir din değil, bütün dinler birlikte etkin olacak, bir düzene gidilecektir. Buna “etkin lâiklik düzeni” diyoruz. Etkin, ama hâkim değil. Dengede ve bütün dinler sayılarınca “etkili din”e doğru gidiş olmaktadır.

Yönetimde ise, site devletleri, krallıklar, imparatorluklar, hanedan yönetimi, diktatör yönetimi, nihayet parti yönetimi aşamalarını geçirmiştir. Gelecekte “parti yönetimi”nin yerini “partiler yönetimi” alacaktır. “Ekseriyet sistemi”nin yerini “nisbî sistem” alacaktır. “Yerinden yönetim” olacaktır. Merkezler hâkim değil, hâdim olacaktır. Ocaklar birlikte yaşamayı, bucaklar birlikte çalışmayı, iller iç güvenliği, devletler dış savunmayı ve insanlık da evrim yolunda ilerleme görevlerini yükleneceklerdir.

İnsanlık içlerinde tamamen bağımsız, ama birlik içinde bir “düzen”e erişecektir. Allah tarihte peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş ve bu ilerlemeyi sağlamıştır. Medeniyeti geliştiren peygamberler bir yerde, bir bölgede gelmişlerdir. Medeniyet tek merkezden yayılmıştır. Bu da ister istemez insanları sınıflandırmıştır.

Bugün bu medeniyetin merkezi Batıdır. Silah zoru ile de olsa hepimiz etkisindeyiz.

Yeni kitap gelmeyecek, yeni peygamber gelmeyecek, ama Kur’an ve Kur’an’ı bugünkü müsbet ilimlerle anlayan “ilim adamları” yeni medeniyeti kuracaklardır.

Batının kuvvet medeniyeti çökmekte, doğunun Hak medeniyeti doğmaktadır.

Yazar, çökmekte olan Batı Medeniyeti’ni temsil ediyor; biz de, doğmakta olan yeni medeniyeti temsil ediyoruz.

Okumaya devam edelim. Bu gerçeği görmek kolay olacaktır. İnsanlıkta durağanlık sözkonusu olmayacaktır. İleride insanlık denizlere açılacak ve orada balıklar gibi yaşamaya başlayacak, daha ileride göklere çıkıp gezegenler gibi Güneş’in çevresinde siteler kuracak, doğrudan doğruya Güneş enerjisinden yararlanacaktır... Daha ileride uzaya açılıp cinler gibi hidrojen enerjisinden yararlanabilecektir... İşleri hep topluluk ve ilerlemekte olan topluluklar olacaktır... İleri gidenler bazan geri kalacaktır...

İlkel, yaban, ... uygar gibi sınıflandırmalar yukarıdaki ilerlemenin aşamalarıdır. Çocuğun büyüme devreleridir. Sisli tasniflerdir. Uygarlık izafidir. Bugün uygar olan bir medeniyet yarın ilkel olur. Evrim sürüp gidecektir.

 

-Taş çağı, tunç çağı ve demir çağı olarak sınıflandırma da vardır. “C.J. Thomsen (1819’da), Taştan, tunçtan ve demirden yapılan parçaların kronolojik bir sıra izledikleri düşüncesiyle, bunların yapıldıkları dönemler için “taş çağı”,”tunç çağı”, “demir çağı” adlarını kullandı.”(s.11)

İnsanda 25 meleke vardır.

Ruh, nefis, ilim ve beden; / his, arzu, muhakeme ve fikir; / irade, amel, muaşeret ve ünsiyet ile; / zevk, şuur, zekâ ve muhavere; / idrak, hafıza, hareket ve konuşma; / karar, alışkanlık, itaat ve tahakküm melekeleri vardır. Bunların sosyalleşmesi ile 25 müessese doğar.

Başkanlık; / halk, teşkilat, mülkiyet ve toprak; / din, murakabe, teşri ve ilim; / ekonomi, icra, kaza ve idare ile; / sanat, dil, teknik ve hukuk; / düşünme , yaşama, çalışma ve koruma ve; / tescil, tesbit, tahkik ve tahkim müesseseleri oluşmuştur. Bunların kurumları vardır. Bu kurumların hepsi tarihte evrimleşmiştir. Evrimleşmektedir.

İlk insanda da bu 25 meleke vardır ve ilk insan topluluğunda da bu 25 kurum mevcuttu. Hepsinde gelişmeler olmuştur ve gelişmeler devam etmektedir. Şimdi ise elektrik ve bilgisayar çağına gidilmektedir. Demirden sonra selenyum dönemi başlamıştır. İleride belki DNA tipi araçlar yapılacak ve kömür devri başlayacaktır.

 

-Tarih öncesi ve tarih dönemi olarak ayırma, ilkel ve uygar topluluk ayrılmasına çakışık gibidir. Daniel Wilson (1851’de) tarihin yazılı belgeler görülen bölümüne “tarih” dönemi; yazılı belgelerden yani yazının kullanılmasından önceki bölümüne “tarih öncesi” dönemi adını verdi. Kültürel bir ölçüte göre yapılan bu sınıflandırmanın dönemleri, ileride yapılacak olan ilkel topluluk – uygar toplum sınıflandırmasıyla kabaca çakışacaktır.”(s.11)

Yazı dildeki evrimdir. Dilin evrimi uygarlığın evrimidir. Mantık dili tanımları yapılan kavramları kullanır. Matematik dili varlıkları tümdengelim yoluyla tanımlar. Her şeyi 0 ve 1 ile + ve * irca eder. İleride uzaylılarla ancak bu dille görüşebiliriz. Bugünkü bilgisayar her işlemi bu dille yapar, sonra bizim dilimize tercüme ederek verir.

 

-“John Lubbock, Prehictoris Times (1876) adlı yapıtında taş çağını “eskitaş çağı” (paleolitik) ve “yenitaş çağı” (neolitik) olmak üzere ikiye böldü. Daha sonra bunların arasına bir “ortataş çağı” (mezolitik) yerleştirildi. Böylece tarih, araçların yapıldıkları nesnelere göre 1.eskitaş çağı,2,ortataş çağı, 3. yenitaş çağı, 4. tunç çağı,5. demir çağı olarak beş çağa bölünmüş oluyordu.”(s.11-12)

Şimdi dinlerin yeni varsayımlarına geliyoruz.

Allah Kâinatı insan, cin, melek ve ruh için yarattı. Kâinatın evrimleşip yeryüzüne geçmesi insan için idi. Canlılar da sonunda insan olsun diye yaratıldı. İnsan Kâinatın meyvesidir. Ağaç onun için büyür.

İnsan yaratılmadan önce insana çok yakın olan hayvan türleri yaratıldı. Onlar taşları silah olarak kullanabiliyor ve taş araçlar yapabiliyordu. Onlar insan değildi. Maymun türleri gibi varlıklardı. İnsan bunlarda evrim yaptı. Yani, değişik yerlerde değişik türde ve yıl yıl yeni tip araçlar üretti.

Bu tasnif son derece doğru bir tasnif olmakla beraber, bu evrimde insanın devreye girdiği tarih belli değildir. Bunların bu gözle ele alınıp ortaya konması gerekir. Yani, hayvanların ürettikleri cilalı taş ile insanların ürettiği cilalı taş birbirinden ayrılmalıdır. Evrim olan yerde insan devreye girmiştir. Tür değişmeden yani kemikler değişmeden araç değişiyorsa insan orada vardır. Bu evrim de şüphesiz teknik evrimdir.

 

-Başka bir sınıflama 1) Avcılık, Toplayıcılık, 2) Çobanlık, 3) Tarım 4) Uygarlık bölünmeleri oldu. “Gene Lubbock, tarihteki toplumları ekonomik yaşamları açısından sınıflandırma çabasına girişti. Bu sınıflandırmaya göre, insanlık, 1. avcılık, balıkçılık, toplayıcılık, 2. çobanlık, tarım, uygarlık aşamalarına geçmişti...”(s.12)

İnsan bedeniyle maymun türü bedene sahiptir. Meyveci bir yaratıktır. Toplayıcılıkla işe başlaması gerekir. Tevrat ve Kur’an da bunu böyle söylüyor. Meyveyi pişirmeden yiyebilen insan, eti pişirdikten sonra yiyebiliyor.

O halde bizim ekonomik tasnife tamamen uymakla beraber, biz sekiz aşamada ayırıyoruz. 1) Toplayıcılık, 2) Avcılık, 3) Çobanlık, 4) Tarımcılık. Bunlar mübadelesiz üretim dönemleridir. Sonra, 1) Aracısız Pazar, 2) Aracılı Tüccar, 3) İşçilik emek mübadelesi dönemleri geldi. 4) Şimdi emek ortaklık mübadelesi dönemi geliyor.

İlkel uygar bölümünden çok mübadelesiz ve mübadeleli dönemleri diye ayırmamız gerekir. Uygarlık, birbirine benzeyen ama aralarında ilişkileri az olan topluluklardan birbirine benzemeyen ama aralarındaki ilişkileri fazla olan topluluklara geçmedir. Her aşamada bunlar gerçekleşti. Ama mübadele dönemi bunu tamamen hızlandırdı.

 

-Yabanıllık, barbarlık, uygarlık sınıflaması da vardır. “Edward B. Tylor (1881), insanlık tarihini1.yabanıllık, 2.barbarlık, 3. uygarlık dönemlerine ayırdı...”(s.12-13)

Bu sınıflama net değildir. İnsanlar hep topluluklar hâlinde yaşadılar. Teker teker ayrı yaşamalarına imkan yoktu. Bunda sağlıklarını korumaları için zorunluluk vardır. Canavarlardan korunmaları için zaruret vardır. İnsan tek başına hayatını sürdüremez.

Toplayıcılık dönemlerinde ocaklar şeklinde yaşayan insanlar, avcılık döneminde bucaklar şekline dönüştü. Çobanlık döneminde beylikler kuruldu, iller oluştu. Sürüler yağmacılıktan böyle korunabildiler. Tarım döneminde devletler oluşmaya başladı. Mübadele dönemlerinde imparatorluklar ve büyük dinler ortaya çıktı. Bununla beraber ocak, bucak il ve devletler de varlıklarını korudu.

Bugün insanlık “İnsanlık Anayasası” ile örgütlenmeye gidiyor. Ocak yaşamayı, bucak çalışmayı, il iç güvenliği, devlet dış savunmayı ve insanlık da uygarlığı sürdürecektir. Asıl uygarlık dönemine bundan sonra gidilecektir. Çünkü tüm insanlık ortaklaşa bir uygarlık içinde olacaktır.

 

-Lewis Henry Morgan tarafından, ateşe kadar aşağı yabanlık, okun ve yayın bulunmasına kadar orta yabanlık, çömlekçiliğe kadar yukarı yabanlık dönemleri ile; çömlekçilikten sürücülüğe kadar aşağı, demire kadar orta, yazıya kadar yukarı barbarlık şeklinde ayırmalar yapılmıştır.(s.13)

Ateşi ilk insan bulmuştur. Ok, avcılık döneminde bulundu. Çömlek, tarım döneminde bulundu. Arada çobanlık dönemi atlanmaktadır. Sürücülük çömlekçilikten öncedir. Demir dönemi pazar mübadelesi dönemine rastlar. Yazı tarım döneminde başlamıştır. Henüz kazılar yapılmadığı için hatalar yapmıştır.

 

-Marx, komünal, köleci, feodal , kapitalist ve komünist topluluklara ayırdı. “Bilindiği gibi Marx ve Engels, toplum biçimlerini beş aşamalı evrimci bir sınıflandırma içine sokarlarken, Morgan’dan yararlandılar. Morgan’ın yabanıllık ve barbarlık dediği aşamaları “ilkel komünal toplum”un içine sokup; uygar toplum çağını köleci, feodal, kapitalist toplum aşamaları olarak üçe böldüler, bunlara birde geleceğin komünist toplumunu eklediler...”(14)

Gaz kanunlarına tâbi göçebe döneminde kollektif üretim vardı. Tarım döneminde kentler oluşmaya başladı. Devletler oluştu. Devletler işlerini kölelere yaptırmaya başladı. Tarım döneminde tekelleşme ortaya çıktı, toprak kapitalizmi doğdu. Toprak tekeli tıkanınca tüccar kapitalizmi doğdu. Tüccar kapitalizmi tıkanınca sanayi kapitalizmi doğdu. Sanayi kapitalizmi tıkanınca banka kapitalizmi doğdu.

Marx bundan sonra komünizmin geleceğini haber verdi. Ama komünizmi yanlış temellere bağladı. Marx’ın zamanında henüz banka kapitalizmi yoktu. Marx sektör kapitalizminin devlet kapitalizmine döneceğini haber verdi. Öyle oldu. Devlet kapitalizmin de yıkılacağını haber verdi. Öyle oldu. Komünizmin geleceğini haber verdi. O da doğrudur.

Ancak, Marx komünizmin ne olacağını bilemedi. Hatalı tanımlar yaptı. Aile kalkacaktı, yanlıştı. Devletler kalkacaktı, yanlıştı. Mülkiyet kalkacaktı, yanlıştı. Din kalkacaktı, yanlıştı. Marx yakın tahminleri doğru yaptı. Uzak tahminlerde yanıldı.

Banka kapitalizminden sonra ne olacaktır?

Halk ekonomisi doğacaktır. Demokratik, lâik, liberal ve sosyal hukuk düzeni gelecektir. Yerinden yönetim olacaktır. Hakemlerden oluşmuş tarafsız ve bağımsız yargı olacaktır. Karşılıksız para çıkmayacaktır. Malı olan herkes malının karşılığı senet çıkarabilecek ve bu senet karşılığı banka para çıkaracaktır. Yani, parayı yönetim değil de halk üretecektir. Yönetim sadece karşılıksız paranın üretilmemesi için bekçilik yapacaktır.

Marx’ın tasnifi uygarlık dönemi tasnifidir. Aşamalar doğrudur.

Komünistliğin varsayımları külliyen yanlıştır.

 

-Aşamaları gıda üzerinde oturtan düşünürler vardır.(s.14-15)

İnsanlar önce meyve yediler. Sonra et yediler, sonra süt içtiler, sonra ekmek pişirdiler. Hep kendi ürettiklerini yediler ve tek tip gıdalarla yetindiler. Sonra pazar mübadelesi başladı. Çeşitli gıdalar almaya başladılar. Şimdi hazır komple gıdaya doğru gidilmektedir. Gıda ekonominin can damarıdır. Ekonomik evrimler gıdanın zorlaması ile doğmuştur. Evrimler yeni gıda çeşitlerini üretmiştir.

 

-“Sovyet yazarları, şimdiye dek değinilenlerden farklı bir toplumsal ölçütle “klan öncesi toplum”, “klan toplumu” ve “sınıflı toplum” sınıflandırmasını yapmakta;uygarlıkları sınıflı toplum içine sokmaktadırlar...”(s.15)

İnsanlık içinde bir zamanda iki medeniyet yaşar. Biri hâkim medeniyettir. Biri zirvede iken diğeri yeni doğmaya başlar. Batı Medeniyeti zirvededir; V. İslâm, II. Kur’an Medeniyeti yeniden doğmaktadır. Hak medeniyetleri Mezopotamya, İbrani, Hıristiyanlık ve İslâm medeniyetleridir. Bunlar tarih olmuşlardır.

Yeni İslâm Medeniyeti II. Kur’an Medeniyeti olarak doğmaktadır. Mısır, Greko-Romen, Roma-Bizans ve Avrupa medeniyetleri kuvvet medeniyetleridir. Avrupa Medeniyeti zirvededir. Çökmeye başlamıştır. Sovyetler Batı Medeniyeti içinde bir aşamadır. Batı kapitalizminin devletleşmiş şeklidir. Orada yeni kavramlar ve yeni medeniyet oluşamaz. Oluşmamıştır da.

Her medeniyetin yeni parası vardır. Toplayıcılıkta kuru yemiş, avcılıkta deri, çobanlıkta yün ve hayvan, tarım döneminde tahıl, pazarcılık döneminde maden, tüccar dönemimde altın para olmuştur. İşçilik döneminde ise kâğıt para ve banka mektupları para olmuştur. Sovyetler de onu kullanmıştır.

Oysa gelecek olan II. Kur’an Medeniyeti’nin parası mal karşılığı çıkarılan senetlerin karşılığı “kaydî para” olacaktır. Merkez bankaları paraları basacak, mal senedi karşılığı olmadan çıkaramayacaktır. Kâğıt para yerine banka kartına şarj ettiği değer para olarak kullanılacaktır.

 

-Batılılar uygarlık deyince batı uygarlığını anlıyorlardı. “Uygar, uygarlık,uygar toplum  terimleri ise, 19. ve 20. yüzyılda Batılı yazarların geniş ölçüde “kültür emperyalizmi” kavramı içine sokulabilecek etkinliklerinin sonucunda, bilimsel içlemi dışında içlemler kazanmış olan, geçtikleri  zaman Batı uygarlığını çağrıştıran terimlerdir. Öyle ki, Batılı yazarlar 20.yüzyıla dek uygarlık dendiğinde yalnızca Batı uygarlığını anlıyorlardı.”(s.15)

Onlara göre medeniyet Yunanistan’da başlıyordu, Roma ve karanlık çağdan sonra Avrupa’da devam ediyordu. Oysa medeniyet Mezopotamya’da başladı ve bu medeniyetten etkilenerek Mısır Medeniyeti doğdu. Bu medeniyet İbranilerde ikinci dönemde gelişti. Grek Medeniyeti Mezopotamya, İbrani ve Mısır medeniyetlerinin etkisiyle doğdu. Batı bin yıl Hıristiyanlık sayesinde varlığını sürdürdü. İslâm Medeniyeti’nin etkisiyle evrimleşti. Grek Medeniyetini de Arapça’dan öğrendi. Batı son 500 yıldır bu medeniyeti oluşturuyor. Üstünlüğü ise ancak iki asırdır elde etmiştir.

Batının bunu böyle yapması son derece normaldir. Ama yazarımızın da İslâm Medeniyeti’ni unutarak hep Batı çizgisinde anlatmalara devam etmesi üzücüdür. Türkçe’de İslâmiyet’i anlatan pek çok kitap vardır. Neden bunları öğrenme ihtiyacını hissetmiyor? Öyle yapsaydı bu kitaptaki yanlışları yapmayacaktı. Ancak, sonra Batıdan dışlanacak, Türkiye’de ise belki de idam edilecekti!.. Olay budur ve bu kadar basittir.

Ama kalem sahipleri kılıç sahipleri gibi ölümü göze almasalardı bu medeniyet doğmazdı. Bu medeniyet şehit alimlerin sayesinde doğdu, şehit askerler tarafından korundu.

 

-İlkel - uygar topluluk ayırımı da aşağılamaları çağrıştırıyor. “Ancak bu terimlere de,örneğin ilkel “aşağı”, “işin başlangıcında” gibi değer yargılarını taşıyor diye karşı çıkanlar olmuştur.”(s.16)

Her toplum kendisinden önceki toplumlardan daha uygardır. Aksi takdirde genel evrim kanununa aykırı olur. Tarih içinde mübadelesiz ekonomi ile mübadeleli ekonomi ayrımı ile belli bir hızlanmaya işaret edilmiş olur. En doğru tanım budur.

 

-İlkellik terimi bugünkü toplulukları da ortaya koyar. “Aslında tartışma yalnızca bir etiket tartışması değildir; aynı zamanda bir bakış açısı farkını yansıtmaktadır. İlkel sözcüğünün kullanılmasına karşı çıkan yazarlar, bu sözcüğün çağdaş ilkel topluluklar için kullanılmasının bu toplulukların bazı karmaşık yönlerini gözardı ettiğinden yakınmaktadırlar.”(s.17)

Mustafa Kemal, “Muasır medeniyetin bütün icapları yerine getirilecektir.” diyor. Muasır medeniyetten kastı Avrupa Medeniyeti’dir.

Her dönemde üç grup topluluk bulunur.

  1. Uygarlaşmış hâkim topluluklar. Bunlara uygar topluluk diyebiliriz.
  2. Yeni uygarlığı kurmakta olan topluluklar. Bunlar kendi medeniyetleri ile hâkim medeniyetleri sentez ederek yeni medeniyet oluştururlar. Mustafa Kemal’in “Muasır medeniyetin üstüne çıkacağız.” sözü bunu ifade eder.  
  3. Gerileyen topluluklar, bunlar hâkim medeniyetin içinde yer almayan, kendileri de medeniyetlerini üretemeyen topluluklardır. Bunlar tarih olur, yeni topluluklar doğar.

Şimdi Türkiye batmakta olan Batı uygarlığının içinde yer alıp batılılaşmadan önce yok olup gitme durumundadır. Çünkü çökmekte olan bir medeniyete entegre olmak mümkün değildir. Ya da Batı Medeniyeti ile İslâm Medeniyeti’ni sentez ederek yeni medeniyet oluşturmak zorundadır.

Biz şimdi bu sentez için yollar açıyoruz. “İnsanlık Anayasamızı” anlaşılır hâle getirmeye çalışıyoruz. Batının dili içinde anlatmaya çalışıyoruz.

 

-Bununla beraber, diğer terimler tutmamıştır. “Tüm bu karşı çıkışlara karşın, ilkel ile uygar terimlerinin yerine önerilen terimlerin hiç biri tutunamamıştır...”(s.17)

Biz, öz üretimci, değiştirmeci toplumlar olarak benimsenecek daha kullanışlı terim bulunacak, bu ayırım için o kullanılacaktır, diyoruz.

 

-İlkel ve uygar terimi en uygunudur. “Bu durumda geride, gene, gerek genel olarak gerekse araştırmanın amaçları açısından en uygun terimler olarak “ilkel topluluk” ile “uygar toplum” ikilisi kalmaktadır.”(s.18)

Çok yanlış bir deyimdir. Çünkü ilkellik izafidir. Yarın kendileri süper uygar mı diyecekler? En uygunu geçmişe bakıldığında öz üretim dönemi, değiştirmeli dönem olarak ayırmalıyız. Yaşayan toplulukları da uygar, uygarlaşmakta, yeni uygarlık üretmekte ve çökmekte olan topluluklar diye sınıflandırabiliriz.

 

-“Topluluk” ve “toplum” ayırımı yapılmıştır. İlk toplulukları “topluluk”, sonraki toplulukları da “toplum” olarak dile getirdim. “Bu sözcükler Türkçe’ye ilkin “cemaat” ve “cemiyet” olarak çevrilmiş, daha sonraları bunların yerini “topluluk” ve “cemiyet” sözcükleri almaya başlamıştır... Ancak, bu çalışmada iki toplumsal örgütlenme biçimi arasındaki fark vurgulanacağı için; “ilkel topluluk” ve “uygar toplum” terimlerinin kullanılması yeğlenmiştir...”(s.18-19)

Kur’an da cahiliye dönemi ile eman dönemini birbirinden ayırmaktadır. Cahiliye döneminde halk ayrı ayrı kabileler halinde yaşamaktadır. Kuvvet dengesi ile insanlık yaşamaktadır. Toplulukları, başkanları yoktur, yasaları yoktur, mahkemeleri yoktur, cezaları yoktur.

İslâmiyet ise önce “barış” sözü ile ortaya çıktı. “Savaş” yerine “barış” içinde olalım dedi. Buna “İslâm” sözü ile girdi ki Arapça’da “barış” demektir. Sonra barışı korumak için “dayanışma ortaklığı” kurdu. Güveni ortaya attı. Yani barışı koruyalım dedi. Bunu kabul edenlere “mü’min” dendi.

Halkı kendi istekleri ile ikiye ayırdı. Barışı kabul eden ama koruma görevine katılmayanlar “müslim”, koruma görevi yüklenenlere de “mü’min” dendi. Barışı kabul etmeyenlere “kâfir” dendi. Ayrılıp kendi aralarında barış kuranlar “ehl-i kitap”, kendi aralarında da barışı kabul etmeyenlere “müşrik” dendi ki, bunlarla anlaşmaları da yasakladı.

Kur’an topluluğa “nâs”, toplumlara da “ümmet” diyor. Yani başkanı olanlar anlamındadır. Bu “ilkel” ve “uygar” deyiminden daha beliğdir.

 

-Türdeş - farklılaşmış, eşitlikçi - eşitliksiz, tariksel ilkeller - çağdaş ilkeller ayırımı yapılmıştır.(s.19)

Türdeş ve farklılaşmış kavramları doğru olmakla beraber, bu da evrimle ilgilidir ve terimler uygun değildir. Eşitlikçi - eşitliksiz tabirleri ise hiç uymuyor Bunlardan birincisi evrimin göstergesidir. Diğeri ise bir toplulukta çökme sırasında ortaya çıkan bir arzdır. Artı değerler oluşunca bu değerler belli sınıfın elinde toplanır ve onlar üst sınıfı oluşturur. Çökmeye başlayınca da artı değerler erir, üst sınıf kendini korumak için halkı sömürüp ezmeye başlar. Sonunda düzen yıkılır.

Bunun evrimle ilgisi yoktur. Ömürle ilgisi vardır. Çağdaş ilkler yerine kalkınamamış, kalkınmakta ve kalkınmış olarak sınıflamak, bunlara bir de yeni uygarlık oluşturmakta olan topluluklar olarak ayırmamız gerekmektedir.

Bunlar da her çağda olacaktır. Yine evrimle değil ömürle ilgili bir olaydır.

 

-Uygarlığı devlet kurma anlamında kullanmışlardır. ““Uygar toplum” terimi, tarihte bazı yazarlar tarafından, bu çalışmada benimsenen ekonomik, toplumsal,siyasal ve düşünsel farklılaşmaya uğramış ve devlet kurumuna sahip toplumları niteleyen anlamından farklı anlamlarda kullanılmıştır...”(s.19-20)

Uygarlaşma iki şekilde olmaktadır.

1. Biri, mağlup olan topluluğun mağlubiyeti hazmedemeyerek direnişe geçmesi ve karşı taraftan daha üstün bir uygarlığı oluşturması şeklinde oluşur. Bu kendiliğinden oluşan bir uygarlıktır. Başka uygarlığın etkisinde kalınmış ama ondan daha üstün uygarlık oluşturulmuştur.

2. Diğeri ise, halkın uygar topluluğu örnek alarak uygarlaşmasıdır. Bu daha kısır bir uygarlaşmadır, ama çabuk uygarlaşmadır. Aradaki geçişleri atlayarak uygarlaşmadır. Mesela, Türkler tarım dönemine geçmeden devletlerini kurdular. Araplar da tarım dönemine girmeden devletlerini kurdular. Medeniyetteki bir sıra içinde evrim yapmadılar.

Benim yaşadığım bucak katıksız tarım döneminde idi. Devlet etkisizdi. Hemşehrilerim İstanbul’a taşındılar, şimdi onlar işçilik dönemini de geçerek ortaklık dönemine girmişlerdir. Entegre olmuş özel işler yapıyorlar. Küçük işletmeler ama büyük fabrikalar gibi iş yapıyor.

Devlet aşaması toplum aşamasıdır. Aşamalar her toplulukta birbirine paralel gitmez. Ekonomide tarım döneminde olduğu halde, ilimde karşılaştırmalı döneme geçebilir. Ancak bu örnek alma usûlü ile olur. Bir yanı ile ilkel, diğer yanı ile ileri olabilir. Bir topluluğu incelerken buna göre ele alınırsa karışıklık ortadan kalkar.

 

-Taş çağının yeni taş çağı bizim konumuzdur. Bu çağı taş çağı içinde görmek mümkün değildir. Değişmeler olmuştur. Asalak ekonomiden üretim ekonomisine, göçebelikten yerleşik yapıya, sihirsel düşünüşten dinsel düşünüşe geçilmiştir. Farklılaşma zamanla gerçekleşmiştir. (s.20)

Eski ve orta taş aşamaları insandan önce gerçekleşmişti. İnsan bunları örnekleme usûlü ile aldı. Çok kısa zamanda yontma taş devrine ulaştı.

Canlı asalaktır. Başka canlıyı yiyerek yaşar. Aynı zamanda ona hizmet eder.

Otu otlayan kuzu baharda yenilerinin kolay büyümesine hizmet eder. İnsanın göçebelikten yerleşik döneme geçmesi büyük evrimdir. Sihirsel düşünüş ile dinsel düşünüş arasında fark yoktur. Sihirsel düşünüş ilimdeki hatalı düşünmedir. Bir evrim sonucu değildir.

Biz sizin kitabınızı şöyle algılıyoruz; tarih öncesi, yazı öncesi, devlet öncesi uygarlıklar olarak anlıyoruz. Başka kitabınızda ondan sonraki dönemler ele alınmıştır.

 

-Geçim, yaşam ve düşün davranışlarını; ekonomik, toplumsal ve düşünsel yapılar olarak ele alıyorum. (s.21)

Kişilerin geçimleri toplulukta ekonomik yapıyı, yaşamaları sosyal yapıyı, duyguları dinî yapılarını ve düşünceleri ise ilmî yapılarını oluşturur.

Din bilinenlere şüphelenmeden katılmadır. İlim ise bilinmeyenleri kuşkular içinde bilinene çevrimedir. Biri tüme varmakta, diğeri tümden gelmektedir. Her ikisi insanın yapısında vardır ve bunlar birbirlerinden farklıdır.

 

-Geneller üzerinde durdum. “Her biri başlı başına bir araştırma konusu yapılabilecek kapsamda olan bu yapılar arasındaki etkileşimleri en kısa çizgileriyle izleyerek, etkileşimin ana çizgilerini kavramayı denedim...” (s.21)

Tedriste genel iskelet oluşturulmalıdır. Önce genel terminoloji kavratılmalıdır. Sonra örneklerle genel kurallar açıklanmalıdır. Sonra sorunlar çözülmelidir. Mesela, “Mısır Medeniyeti bize neden Hint Medeniyetinden daha etkili olmuştur?” sorusu gibi soruların cevapları öğrenciye bırakılmalıdır.

 

-“Geçim biçimi”ni “üretim biçimi”ne yeğledim.(s.21-22)

Kişiler için üretim geçim içindir. Topluluk için geçim üretim içindir. Bu bir kumaşın iki yüzüdür. Ele aldığınız yönden önemlidir.

Tarım da bir üretim biçimidir. İlkbaharda ekilen buğday sonbaharda biçilecektir. Buğday yetiştirmen için başka otları yok etmen gerekir. Düzen öldürmek üzerine kurulmuştur. Bu değişmez.

 

-Üreme ve savunma “geçim biçimi” içinde, örgütleneme ise “yaşam biçimi” içinde mütalaa edilmiştir.(s.22-23)

Geçim biçimi doğa ile alışverişi, yaşam biçimi ise insanın insanla olan alışverişini belirler. Bu itibarla üreme ve savunma yaşam biçimi içindedir. Örgütlendirmedir, ortak bir özelliktir.

 

-“Dünya görüşü” yerine “düşünüş biçimi”ni yeğledim. (s.23-24)

Geçim yerine geçinme, yaşam yerine yaşama, düşünsel biçimi yerine düşünme biçimleri denmelidir. Fransızca’da ismi mastar yoktur. Yani düşünme ile düşünmek farklı değildir. Onlar bu kavramları başka şekilde ifade ederler. “Im” takısı adet mastarıdır. Adım, bir defa atılan ayak demektir. Yudum, bir defa yutulan su demektir.

Bu tür uydurmaca kelimeler dilin mantığını bozmaktadır. “Toplum” kelimesi de bu sebeple yanlıştır. “Topluluk” ve örgütlü topluluk, örgütsüz topluluk diyebiliriz.

Ben bunların üzerinde şimdilik durmuyorum. Önce kavramlar netleşmeli, sonra dil kurallarına göre kavramlara da yer verilmelidir. Geçinme, yaşama, düşünme ve duyma biçimleri diye adlandırmamız en duru Türkçe olur sanırım. Bunlara Kur’an Arapçasından terim bulmamız gerekir.

 

-Marx’ın “alt yapı”, “üst yapı” kavramlarını kullanmadım. (s.24)

Evrimde önce duygular devreye girer ve ihtiyaçları belirler, sonra düşünceler devreye girer ve çözüm yollarını bulur. Sonra geçim biçimi devreye girer ve iş yapar. Sonra da yaşam biçimi devreye girer ve ürünler tüketilir. Evrim olmayan türlerde bu periyodik olarak devam eder. Oysa, evrimde sonuna gelindiği zaman yeni ihtiyaçlar üretilmiştir. Dolayısıyla yine duygular etkilenmiş olarak yeniden devreye girer. Böylece gittikçe genişleyerek bu devre sürüp gider. Nereden başladı? İnsanın ilk yaratılışından başladı. Yumurta-tavuk hikâyesine benzer. Bununla beraber toplulukların iki tür müesseseleri vardır. Medeniyet ve kültür müesseseleri. Dil, sanat, teknik ve hukuk kültür müesseseleridir. Değişik toplulukların değişik dilleri vardır. İlim, din, iktisat ve ekonomi ise medeniyeti oluşturur ve bunlar uluslararası müesseselerdir. Çağdan çağa ilerleme el değiştirir. Demek ki, ayırımda kültürel yapı ile medeniyet yapılarını ayırmamız gerekmektedir. Medeniyetler insan melekelerinin içtimaileşmiş şekilleridir. Kültürler insan melekelerinin ifade araçlarıdır.

Tarih okumadan önce, İbni Haldun’un yaptığı gibi önce sosyoloji okunmalıdır.

 

-İlkel topluluktan uygar topluluğa geçerken değiştirici ve bütünleştirici özellikler vardır. (s.24-25)

Duyma, düşünme, çalışma ve yaşama biçimlerinden birinde ortaya çıkacak değişim diğerlerini de etkiler. Yeni düzende yeni bir uyumluluk doğarsa topluluk yaşar, yoksa elenip gider. Daha ileri medeniyeti oluşturmak değiştirmekle olur. Varlığını sürdürmek ise eskilerini korumakla olur. O halde, milliyetçilikle inkılâpçılık arasında denge kurulmalıdır. İlim bu dengeyi arar. Kur’an bu dengenin yollarını gösterir. Kabul edenler yaşar, etmeyenler yok olur.

Kur’an bunlara ait misaller vermektedir.

 

-Evrim artı değerlerle sağlanmıştır. (s.25)

Evrimi artı değerlerle izah etmek yanlıştır. Evrim için belki artı değerler gerekir. Onun için peygamberler artı değer oluşacak yerlere gelmiştir. Ama evrim için tam tersine yokluklara ihtiyaç vardır. Karnı acıkan düşünmeye başlar. Sıkıntılı topluluklar yeni buluşlar yaparlar. Savaşan topluluklar gelişirler. Hatta yenilenler gelişirler.

Yenen Sovyet ve Amerika çöktü. Yenilen Japonya ve Almanya gelişip duruyor.

Evrim mutlaka dış etmenlerle olur. Bunu başlangıçta peygamberler yaptı. Şimdi de ilim adamları yapacaktır. Memur ilim adamları değil, inançlı amatör ilim adamları yapacaktır.

 

-Artı değer sınıfları oluşturmuştur. Sınıflar da farklılaşmaya sebep olmuştur. “İlkel topluluktan uygar topluma geçiş aşaması, insanların toplayıcı ekonomiden üretici ekonomiye geçişleriyle; bir toplumsal  artı üretme gizilgücüne sahip olmalarından başlayıp, bu toplumsal artıyı ellerine geçiren sınıfların oluşmasına ve toplumsal artının kararlı bir biçimde sağlanmasını gerçekleştiren bir toplumsal düzeni sürdüren “devlet”in ortaya çıkmasına dek uzanan dönemi kapsar. Bu dönem toplumun yapısında ekonomik farklılaşmadan ideolojik farklılaşmaya kadar çeşitli farklılaşmaların oluştuğu dönemdir.”(s.25)

Yine Marx’ın yolunu izleyip evrimi belirleyelim. Ekonomik aşamalar nasıl doğdu, bakalım. İnsanlar meyvecil toplum olarak yaratıldılar ve yeter zamanda toplayıcılık devam etti. Sonra nüfus arttı ve meyveler yetmedi. Bir de soğuklar başladı, olan meyveler de kurudu. İnsanlar yeni gıda arayışına girdiler. Kimler? En çok yoksul olanlar.

Et yemeye başladılar. Avcılık doğdu. Böylece dünyaya yayıldılar. Nüfusları arttı. Bir gün geldi, avlana avlana avlanacak hayvan kalmadı. Sıcaklar da başladı. Her taraf ot doldu.

Hayvanları evcilleştirdiler, et yerine süt yemeye başladılar. Nüfus arttı, hayvanlar çoğaldı. Bu sefer de sıcaklar bastı ve kurak mevsimler başladı.

Bu yeni durumda sulama yaptılar, tarlaları ektiler ve ekmek yemeye başladılar. Hayvancılık da devam etti. Beslenme şeklini değiştirdi.

Gün geldi nüfus arttı, tarlalar çoraklaştı ve verim düşmeye başladı. Pazar mübadelesine geçtiler. İş bölümü başladı ve büyük evrim oluştu.

Yine yetmedi, pazarı genişlettiler ve böylece ticaret dönemi doğdu.

Nüfus arttı, yetmedi büyük fabrikalar kurdular ve sanayi üretimi yaptılar. Bu sefer bölüşmede sorun var. Kimi aç, kimi israf içinde boğuluyor...

İşte insanlar yeni yol arıyorlar. “Halk ekonomisi” yolu, o da “Adil Düzen” yoludur. Bunu arayanlar artı değerleri olanlar değil, tam tersine aç olanlardır.

Tarihte hep böyle olmuştur. Ne var ki, artı değeri eline geçiremeyenler gelişemez.

 

-Artı ürün, artı emek, artı değer, artı bilgi, artı besin, artı zamana değinilecektir.(s.26)

İnsan verimli bir canlıdır. Yani günlük ihtiyaçlarını tam mesai yapmadan sağlamaktadır. Artan vaktini de gelecek için hazırlık yaparak geçirmektedir. Böylece evrim olmaktadır. Her canlı bunu bedeninde yapar. İnsan ise bunu topluluk içinde yapmaktadır.

Günlük harcamalarını kısıp gelecek için yatırım yapan canlı insandır. Bu kabiliyet birçok canlıda vardır. İnsanın onlardan farkı, artı zamanını nasıl değerlendireceğini bilmesidir. Onu zekâsıyla keşfedecektir. Zekâsı ile öyle bir şey bulmaktadır ki zamanın artısını artırmaktadır. Bu da nüfusun artmasına ve ilerlemesine sebep olmaktadır. Zaten ilmin devreye girmesi böyle olabilmektedir.

 

c. Yöntem

Bu çalışmada “Önsöz”de açıklanan toplum ve tarih anlayışına, “toplumun bilimi toplumun tarihinin bilimidir” anlayışına uygun bir yöntem izlenmeye çalışılmıştır. Böyle bir yöntem, ilkin, konunun kronolojik bir düzen içerisinde araştırılmasını gerektirir... Kurumların kronolojik yöntemle ele alınması onların önce doğuşlarının sonra da gelişmelerinin incelenmesi demektir. Bu ise kronolojik yöntemin genetik yaklaşımı da içerdiği anlamına gelir. Araştırmada kronolojik yöntemin bu yönü önemle göz önünde tutulacağı için, bunu belirtmek üzere, “genetik-kronolojik” bir yöntemin izleneceği söylenebilir... Bu konuda daha fazla soyut açıklamalara kaçmadan araştırmada izlenen yolları vermek daha uygun olur. Araştırılan dönem geçiş aşaması olmakla birlikte, bu aşamanın kurumlarının ve olaylarının nedenlerini ve sonuçlarını saptamak için, konu, ilk insan topluluklarından uygar toplumun ekonomik, toplumsal, ideolojik kurumlarının klasik biçimlerine ulaşmalarına kadar kronolojik bir düzen içerisinde ele alınarak işlenmiştir... (s.26-27)

Çalışma, “Giriş” ve “Sonuç” dışında üç bölümden oluşmaktadır. “Birinci Bölüm”de türdeş ilkel topluluk ele alınıp; onun ekonomik toplumsal ve düşünsel yapıları ve bu yapılar arasındaki etkileşimler saptanmaya çalışılmaktadır. “İkinci bölüm”de, böyle bir topluluğun farklılaşmış uygar topluma dönüşmesine yol açan gelişmeler; ilkel topluluktan uygar topluma geçiş aşamasında ekonomik, toplumsal, ideolojik yapıların etkileşimi incelenmektedir. “Üçüncü Bölüm”de, uygar toplumun belli başlı ekonomik, toplumsal, ideolojik yapı ve kurumlarının farklılaşmaları sürecinin tamamlanıp klasik biçimlerini almalarına kadar gelişmeleri izlenmektedir. “Sonuç”ta, ilkel topluluğun kurumlarıyla uygar toplumun kurumları arasındaki yapısal farklılıkların ortaya konabileceği; bu farklılaşmayı yaratan “geçiş toplumu”nun özelliklerinin gösterilebileceği umulmaktadır. “Sonuç Bölümü”nde, bunun yanı sıra, araştırmada ulaşılan kuramsal sonuçlar sunulacaktır. (s.32-33)

 

  1. Yöntem

-Genetik-kronolojik yöntemde benzer olaylar çıksa bazı olaylar denetleyici olarak değerlendirilecektir.(s.26-27)

Ben tarım toplumunda doğdum. Bir kooperatif kurarak ortaklık dönemi için araştırmalar ve uygulamalar yaptım. İslâm’ın klasik ders kitapları ile üniversitelerin klasik ders kitaplarını okudum. Kendi tarım toplumuma baktım. Yaşadığım tarım toplumuna baktım. Böylece bende belli bir düşünme biçimi doğdu. Şimdi bunu Batı temsilcisi bir ilim adamının görüşleri ile birlikte sizinle paylaşıyorum.

Farklı metot izlediğimiz açıktır. Yazar sadece Batı kaynakları ile yetinmiştir. Ben ise Batı kaynaklarının yanında İslâm kaynaklarını da değerlendiriyorum. Aynı zamanda ilkel toplumu da uygar toplumu da müşahede ederek bilgilerimi kontrol ediyorum.

Kurduğumuz sitede denemeler yapmaktayız. Metot üzerinde tartışma yapılamaz, sonuçları ile değerlendirilir. Bunu da gelecek belirler.

 

-Geçmişten geleceğe doğru bir yol izlenmiştir. Tarihi farklılıklar az olduğu için kolay izlenebilmiştir.(s.27-28)

Türkçe’deki “kulak” kelimesini alalım. Başımızdaki kulak anlamı yanında dört köşeli bezlerin köşelerine de kulak denmektedir. Şimdi bu iki mânâdan hangisi öncedir acaba diye sorulabilir. “Kulak” kelimesinin “kol” köküne bakarız. Kullanmak vardır. Ama bu fiildir. Filler isimlerden türemiştir. Öyleyse bundan bir yere varamayız. Yakın bir kök arayalım; kal, kıl ve kol. Kol isimdir. O halde diyoruz, “kulak” “kolak”tan dönüşmedir. İlgi kola takılan yer demektir. Başımızdaki kulak sadece şekil benzerliğinden bu adı almıştır. Kol kelimesinden el kelimesi de türemiştir.

Demek ki halden geçmişe gidip gerisin geriye dönerek müesseseleri açıklamamız gerekir. Bugünkü tahta başında anlatılan ders, avcılık döneminde mağaralarda çizilen resimlerden kalmadır. Yazıyı mağaradaki resimlerden başlatabiliriz. Sadece av resimlerinden sonra eşya resimleri başladı. Sterilize oldu ve hiyeroglif yazısı doğdu. Sümer dilinin özelliğinden dolayı her hecenin bir resmi oldu. Heceler artık ses gruplarını ifade etti. Sonra heceler harfe delalet etti ve harf yazısı doğdu. Duvara yazıldı, deriye yazıldı, toprağa yazıldı, kayaya yazıldı, kâğıda yazıldı. Günümüzde de bilgisayara yazıldı. Okuldaki öğretmenin tahtaya ihtiyacı ne ise mağaradaki öğretmenin kayaya ihtiyacı da o idi. Aralarında öyle çok büyük bir fark da yoktur.

 

-Yeni dünya toplulukları tarım dönemine, hattâ oradan kent dönemine ulaşmışlardır. Ancak bunlardan kontrol şeklinde yararlanılacaktır. “Yeni Dünya topluluklarından yararlanılması daha çok Eski Dünya verilerine dayanılarak geliştirilen kuramların denetlenmesine yardımcı olacak örnekler olarak kullanılmaları biçiminde olmuştur.”(s.28)

Yeni dünya topluluklarının eski dünyadan gittikleri kesinleşmiştir. Bu da insanların bir anne-babadan türediklerinin bir delilidir. Bu tesbit, Tevrat ve Kur’an’ın bir zaferidir.

Araştırmalar yapılarak eski dünya ile ilişkileri ortaya konabilir. Mesela dilleri Ham, Sam ve Yafes dillerine benziyorsa, o zaman oraya Nuh Peygamberden sonra gitmişlerdir. Nuh Peygamberin tarihi ondan öncedir demektir.

Bu konu yazar tarafından değil de, bir Kızılderili alim Türkiye’ye dâvet edilmeli ve bu kitabı baştan sonuna kadar Kızılderililer gözü ile ele almalıdır. Ancak ondan sonra denetim aracı olmuş olur.

Bu kitap sadece Batının görüşlerini aksettirmektedir. İtiraf etmeliyiz ki, bizimki de sadece İslâm’ın görüşünü aksettirmektedir. Bu vesile ile Batı dünyasını da öğreniyoruz.

 

-Uygar toplum Mezopotamya’da başlamış. Mısır, İndüs ve Çin’de de başarılmıştır. Cermenler de sonraları uygarlığa katılmıştır. Bunlardan yararlandım. Uygarlık İsa’dan önce 3000 yıllarında başladı, İsa’dan önce 1500 yıl sonra bu ülkelerde tamamlandı. İsa’dan sonra 1500 yıl kadar sürdü. Ondan sonra bile uygarlaşma oldu. (s.28)

Nuh Peygamberin üç oğlu vardı: Yafes doğuya gitti ve Çinlileri oluşturdu. Ham batıya gitti ve arı ırkı oluşturdu. Sam yerinde kaldı ve Sami ırkını oluşturdu.

Çinliler kuzeye gittiler ve Moğol ırkını; Hamlar kuzeye gittiler ve Cermen ırkını; Samlar güneye gittiler ve Arap ırkını oluşturdular. Kuzeyde Cermenler ile Moğollar karıştı ve İskitler oluştu. İskitlerin doğu kolu Türkleri, batı kolu Slavları oluşturdu. Mezopotamya’da Sümerler, Akatlar ve Elamlar yerlerini aldılar ve birlikte büyük medeniyeti kurdular. Kuzeydeki göçebe topluluklar güneydeki uygar toplulukları zaman zaman istila ettiler, yeni güç şarj ettiler. Uygarlıkta hizmetleri oldu.

İnsanlığı tam anlayabilmemiz için tüm insanlığı bir arada ele almalıyız. Avrupa Medeniyeti Amerika’nın keşfinden sonra orijinal medeniyet oldu. Onları bilmeden bugünkü Avrupa’yı anlayamayız. Ama bütün bunlar organize çalışma ile olur. Bunun için para gerekmez. Sadece ilim adamlarının bir kooperatifte, bir vakıfta organize olmaları gerekir.

Devlet aşaması milattan önce 3000 yılında başladı. Medeniyetine MÖ 2000 yılında geçildi. Milattan önce 1000 yılında İbrani Medeniyeti doğdu. Milatta Hıristiyanlık meydana geldi. MS 1000 yıllarında İslâm Medeniyeti doğdu.

Mısır Medeniyeti Mezopotamya Medeniyeti’nin kuvvet medeniyetine dönüşmesidir. MÖ 2500’de devlet aşamasına geldi, 1500’de medeniyet olarak ortaya çıktı. MÖ 500’de sona erdi. Greko-Romen Medeniyeti doğdu. MS 500’de sona erdi. Bizans Medeniyeti doğdu. Çin’de devlet aşaması 2000’de, medeniyet aşaması 500’de ve Çin’de MÖ 1000 ve medeniyet aşaması Milatta başladı. Milattan sonra 500’de sona erdi.

Türkler devlet aşamasına milatta başladılar, medeniyet aşamasına 1000 tarihlerinde başladılar. 2000 yılında sona erdi. Slavların macerası da benzerdir.

 

-Bazı yazarlar çağdaş toplumları analiz ederek eski toplulukları ortaya koymaktadırlar. (s.28-29)

Çağdaş toplulukların kendilerini değil ama müesseselerini dil misali incelemek suretiyle eski toplulukları varsayımlarla oluşturmak. Toplayıcılık, avcılık, çobanlık, tarımcılık varsayımları ile incelemedir. Yani bugün bir toplumu incelediğimizde demirden yaptığı bir araç varsa bunun avcılık döneminde olmadığını bilirsiniz, ama ağaçtan yaptığı bir araç varsa bunu toplayıcılık döneminde de yapmış olabilir. Böylece oluşturulan geçmiş toplulukların yeraltı kazıları yapılacak. Katmanlar arasındaki sıra belirlenecektir. Bu bizin varsayımlarımızı doğrulayacak veya yalanlayacaktır. Ondan sonra karbon analizleri ile yaşlar tesbit edilerek medeniyetin doğup yayılması ortaya konacaktır.

 

-a) Çağdaş ilkel yoktur. Başka türlü gelişmiş ilkel var. Atalara benzemezler. b) Çevreden etkilenmişlerdir. c) Teknolojik durağanlaşma zihinsel durağanlaşmayı gerektirmez. d) Zihinlerini teknik sahada çalıştırmayanlar zihinlerini düşünme sahasında çalıştırmış olabilirler. (s.30-31)

Bütün bunlar bizim varsayımlarımızı doğrulamaktadır.

İnsanın kendisinde evrim yoktur. Sadece çevre ile olan ilişkilerinde gelişme olmuştur. Bu varsayımı kabul ettikten sonra teknik bakımından çok geri olan ilk topluluk fikrî bakımdan çok ileri olabilir. Seziler onlarda bizden fazladır. Sanat  araçlarında evrim vardır ama sanat eserlerinde bir gelişme görülmüyor. Mağara adamının çizdiği resim ile bugünkü resim arasında sanat bakımından bir fark görülmüyor. Bilgi dışında dünya görüşünde de bir farklılık yoktur. Akrabasını tanıyor, seviyor, kavga ediyor. Hep aynı insan.

 

-Mitolojiden en son yararlanılmalıdır. “Tarihsel ilkel toplulukların ekonomik, toplumsal düşünsel yapılarının ipuçları arkeoloji yanı sıra,mitolojide de bulunabilir. Ancak bu üç kaynak içinde en çetrefil olanı mitolojidir... Bu nedenle mitolojiden ancak öteki kaynaklardan sağlanan kanıtlara uygun olduğu durumlarda yararlanmak yoluna gidildi”(s.31-32)

Mitolojiden yararlanmada çok itiyatlı olunmalıdır. Bu doğrudur. Ancak dil üzerinde yaptığımız araştırmalarla eskilere gidip tarihleyebiliriz. Mitoloji için de aynı şey sözkonusudur. Çünkü o da dildir. Dili yakaladıktan sonra ondan pek çok şey öğrenebiliriz.

Mesela, Türklerde amca, hala, dayı, teyze mefhumları yoktur. Çünkü Türkler büyük aile olarak yaşıyorlar, onlar için amca ve dayı babadır, hala ve teyze de annedir. Türkler evlenmeyi ev sahibi olmakla ifade ederler, Fransızlar koca sahibi olmakla ifade ederler, Araplar eş bulmakla ifade ederler. Bu toplulukların evliliği nasıl anladığını bize anlatır. Sayı sistemleri, sayı adları bize topluluğu bildirir. Araplar sayıyı insan sayısı üzerinden kurmuşlardır.

Bunun dışında Kur’an bunlardan tamamen farklıdır. Çünkü Kur’an meydan okuyor; “Bir yanlışımı bulun.” diyor. 1400 senede bulunamıyor. Mezopotamya’yı anlatıyor, Mısır’ı anlatıyor, hatalı bir kelime kullanmıyor. O halde onun dediklerini tarihi gerçek kabul etmek zorunda olmasak da başta değerlendirmemiz gerekir. Sonra Tevrat için de aynı şey söylenebilir. Değişmeler vardır ama gerçekleri anlatmaktadır.

Bizim bu yazılarımız Kur’an’a dayanmaktadır. Orada söylenen aykırı bir sözü biz yanlış kabul ediyoruz. Muhaliflerimizin iddialarını ispatlamaları gerekir.

 

-İlkel topluluk, geçiş toplumu, uygar toplum ele alınacak, sonuçta karşılaştırmalar yapılacaktır. “Böylece, “Sonuç”ta, ilkel topluluğun kurumlarıyla uygar toplumun kurumları arasındaki yapısal farklılıkların ortaya konabileceği; bu farklılaşmayı yaratan “geçiş toplumu”nun özelliklerinin gösterilebileceği umulmaktadır.”(s.32)

Topluluklar önce göçebe, yerleşik ve yaklaşık topluluklar olarak ele alınıp büyük devrim anlatılmalı. Sonra ekonomide, ilimde, dinde ve yönetimde geçirilen safhalar anlatılmalı. Bundan sonra bunların sentezi ile ortak bir iskelet oluşturulmalıdır. Arkasından 25 sosyal müessese ele alınıp bu dönemler içindeki serüveni incelenmelidir.

Gelecek araştırmacılara yol gösteriyoruz.

Herkes bu programa göre çalışma yaparsa sonunda bir “külliye” oluşmuş olur.

 

 


ADİL DÜZEN İNSANLIK ANAYASASI
1-TARİHÇE-1-KAİNAT
1085 Okunma
2-TARİHÇE-2-DÖRT ALAN
827 Okunma
3-TARİHÇE-3-YİRMİNCİ ASIR
931 Okunma
4-4GEREKÇE-1-
1055 Okunma
5-5GEREKÇE-2-
758 Okunma
6-6GEREKÇE-3-
903 Okunma
7-7GEREKÇE-4-
896 Okunma
8-8GEREKÇE-8-
906 Okunma
9-9GEREKÇE-9-
929 Okunma
10-10GEREKÇE-10-
852 Okunma
11-11GEREKÇE-11-
1001 Okunma
12-12GEREKÇE-12-
845 Okunma
13-13GEREKÇE-13-
1014 Okunma
14-14GEREKÇE-14-
783 Okunma
15-15GEREKÇE-15-
856 Okunma
16-16-ANAYASA-GÖREVLER
1087 Okunma
17-17ANAYASA-KAMU GÖREVİ
891 Okunma
18-18ANAYASA-HİZMET KURULUŞLARI
817 Okunma
19-19ANAYASA-GENEL HİZMET-1-
1618 Okunma
20-20ANAYASA-GENEL HİZMET- 2-
792 Okunma
21-21ANAYASA-GENEL HİZMET-3-
883 Okunma
22-22ANAYASA-GENEL HİZMET-4-
819 Okunma
23-23ANAYASA-GENEL HİZMET-5-
855 Okunma
24-24ANAYASA-GENEL HİZMET-6-
831 Okunma
25-25ANAYASA-GENEL HİZMET-7-
888 Okunma
26-İNGİLİZCE-İNSANLIK ANAYASASI-CENGİZDEMİRCİ METNİ-1
720 Okunma