Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
ADİL DÜZEN İNSANLIK ANAYASASI

932 Okunma
ASPxHyperLink

TARİHÇE-3-YİRMİNCİ ASIR
Süleyman Karagülle

Kainatın oluşması ve insanlık tarihi:2bizim tarih kitabı)

20. ASRA GİRİŞ

20. asır ilk Kur’an Uygarlığı’nın son asrı olmuştur. İlk dört Kur’an Uygarlığı’nın kuruluş asırlarıdır. Eski uygarlıklardan tamamen bağımsız, kendi içinde Kur’an’ın mucizesi olarak oluşan Kur’an Uygarlığı, dördüncü İslâm Uygarlığı’nın temelini teşkil eder. Eski uygarlıkların devamı olarak İslâm Uygarlığı İ.S. 1000 yıllarında başlamıştır. 1500 yıllarında en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Ondan sonra gerileyerek 20. asırda ortadan kalkmıştır. Bu arada Batı Uygarlığı da bundan 500 yıl önce  gelişmeye başlamış ve 20. yüzyılda en yüksek seviyeye ulaşmıştır. 20. yüzyıl büyük değişme yüzyılıdır.

Avrupa Hıristiyanlığı 500 tarihlerinde kabul etmiştir. İkiye ayrılmıştır. Doğu’da devlete bağlı din olarak 1000 yıl daha yaşamıştır. Batı’da ise imparatorluk kuzeyden gelen Germenlere yenilmiş ama Hıristiyanlık galip gelmiş ve yayılmıştır. Bu sebeple orada kilise imparatorluğu oluşmuştur. Orada da Hıristiyanlık 1000 yıl hükümran olmuştur. Avrupa bir taraftan eski Greko-Romen Uygarlığı ile İbranı Uygarlığı’na, Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarına ulaşmıştır. Germenlerin istilasıyla ilkel uygarlıkla şarj olmuştur. Bu arada Sicilya ve İspanya’dan Kur’an Uygarlığı’nı almıştır. Bunlar Batı’ya uzaktan etkilemiştir. İslâm Uygarlığı Batı dünyasına esas Haçlı Seferleri ile etki etmiştir. Haçlı Seferleri ile Avrupa halkı Doğu’ya giderek orada savaşmış, alışveriş etmiş, yerleşmiş, hattâ devletlerini bile kurmuşlardır. Bu onlara İslâm Uygarlığı’nı yakından tanıtmıştır.

Selçukluların Anadolu’yu fethetmeleri ve Osmanlıların İstanbul’u almaları ile Batı dünyası Doğu’dan tamamen ümidini kesmiştir. Kendisine Avrupa’nın batısında yer aramaktadır. Denizlere açılmak istemektedir. Bunu da Doğu’dan aldığı bilgilerle başaracak durumdadır. Astronomiyi ve coğrafyayı öğrenmiştir. Pusulayı ve harita kullanmayı öğrenmiştir. Barutu ve ateşli silahları öğrenmiştir. Kâğıdı ve gemiciliği öğrenmiştir. Ne var ki, bütün bunlar Batı için hâlâ tartışma konusudur. İslâm’ın öğrettiği ilim henüz halka mâl olacak kadar başarı içinde değildir. Bu sebeple Kristof Kolomb’a kimse denizlere açılması için destek vermemektedir. İstanbul’un fethinden sonra, İslâm ülkesi Endülüs içinde kurulmuş bulunan İspanya böyle bir sefere imkân vermiştir. Böylece Avrupa’nın kaderi değişmeye başlamıştır.

Amerika’nın keşfi ile Avrupa üstün olmaya başlamıştır. Çünkü Amerika’da bakir topraklar vardı. Oralara gidilip yerleşildi ve anavatan tarafından da desteklendi. Orada bol altın vardı, para olarak kullanılmıyordu. Bir elbiselik kumaş karşılığı bir kilo altın alınabiliyordu. Avrupa daha önce kenarda iken şimdi merkez olmuştu. En önemlisi, Avrupa artık Müslümanların öğretilerine inanmaya başlamış, ilim ve teknoloji halka mâl olmuştur. Bundan sonra Avrupa artık hızla gelişecektir. İslâm âlemi ise en yüksek seviyeye ulaşmıştır ve artık zafer sarhoşluğu içinde gerileme arifesindedir.

Fenike ve Yunanlıların oluşturduğu deniz seferleri ile Avrupa’nın kıyılarında kasabalar ve kentler ortaya çıkmıştır. Zenginlik başlamıştır. Avrupa’nın yapısını bu gelişme değiştirecektir. Avrupa toprak ağalıklarına dayanan bir uygarlık içinde idi. Birkaç köy, kentte oturan beylerin mülkü idi. Onlar halkın ihtiyacını karşılıyor, halk da toprakları ekip biçiyordu. Ortaklaşa çalışmakta idiler. Bu beyler aynı zamanda asker idiler, savaşlara bunlar giderlerdi. Toprakların bir kısmı da kilisenin elinde idi. Feodal beylerle kilise anlaşmış ve Papa’nın gözetiminde Avrupa’da huzurlu dönem gelmişti. Ancak kasabalarda yeni ticaret sınıfı oluştu. Bunlar varlıklı hâle geldiler, kiliseyi ve beyleri dinlemez oldular. Köylüler kentlere taşınmaya başladılar. Böylece “burjuvazi” denen küçük sermaye ile feodal beyler arasında çekişme başladı. Kilise feodal beylerin tarafını tutunca, savaş burjuvazi ile toprak sahipleri arasındaki mücadeleye dönüştü. İşte yeni Avrupa bu çekişmelerin merkezi oldu.

Avrupa’da başka çok önemli bir olay daha oldu. Tarihte Yahudiler çoban ulus iken, Tevrat sayesinde birden uygar bir ulus oldular. Halk ise ne ziraati ne de zanaatı öğrendi. Devletleri yıkılıp da dünyanın her tarafına gitmek veya sürülmek zorunda kalınca, sıkıntılı hayata başladılar. Tarlaları yoktu ki ekseydiler, zanaatları yoktu ki iş yapsaydılar. Ellerinden sadece ticaret yapmak geldiği için gittikleri yerlerde ticarete başladılar. Ticaret hususunda ise deneyimleri vardı. İç ticaretin yanında dış ticareti de ellerine geçirmişlerdi. Çünkü dünyanın her yerinde dağılmış Yahudiler vardı ve birbirleriyle anlaşabiliyorlardı. Bu durum İslâmiyet’in ortaya çıktığı yüzyıllarda Medine’de bile böyle idi. Ne var ki, ticaret o zaman makbul bir meslek sayılmıyordu. Tüccarların gelirleri çok azdı ve halk arasında da en aşağı meslek sayılıyordu. Bu sebeple Yahudiler yalnız dinleri sebebiyle değil, meslekleri sebebiyle de aşağılanıyordu.

Avrupa merkezileşip de ticaret ülkeleri hâline gelmeye başlayınca Yahudilerin talihleri gülmeye başladı, Yahudiler zengin olma yolunda ilk adımlarını attılar. Yahudilerin başka önemli avantajları daha vardı. Ellerinde Tevrat vardı ve bu kitabın ilmini yapıyorlardı. Bundan dolayı İslâm Uygarlığı’nı çok daha kolay anlamışlardır. İlmî mantığı daha kolay kavramışlardır. Yahudiler daha zeki olmayabilirler, ama Yahudiler ilme önem veren topluluktur. Alimlerine saygı gösterirler ve onların buluşlarını değerlendirirler. Oysa diğer uluslar kıskançlıkları sebebiyle alimlerini horlarlar, onlara zulüm yaparlar, buluşlarını ketm ederler. İşte Yahudilerin bu özellikleri onları her asırda en bilgili hâle getirmiştir. Yunanistan’da bile bir Yahudi olan Kıbrıslı Zenon Stoa ekolünü kurmuş ve Roma bu okul sayesinde uygarlaşmıştı. Avrupa’da Yahudiler zengin oluyor ve ilmî kuruluşları destekliyorlardı. Ayrıca ilmî verilere de önem veriyorlardı. İşte bu sermaye kendisine bir proje çizdi.

İbrahim Peygamber’den itibaren Yahudi topluluklarına bir şey vaad ediliyor. Kur’an’da da bu açıkça tasrih ediliyor. İsrailoğulları seçkin kavimdir, tüm dünyayı yönetmekle görevlidir. Allah tüm dünyayı İsrailoğulları’nın emrine verecektir. Tevrat’taki bu vaadler Yahudiler tarafından İsrailoğulları için kabul edilmiş ve sermayeyi ele geçiren Yahudi bu vaade ulaşmak için gelecek asırları içeren bir proje yapmıştır.

  1. Dinde reform ile Avrupa’daki kilisenin gücünü kıracaktır. Avrupa’yı uluslara bölerek aralarında çekişmeleri gerçekleştirecek ve sermaye hakimiyetini sürdürecektir.
  2. Krallıklara dayalı ulusçuluğu destekleyerek feodal beylerin hakimiyetlerine son verecek, halk topraksız hâle gelecek ve sermayenin işçisi olacaktır.
  3. Krallıklar cumhuriyete dönüştürülecekti ve böylece iktidar ve muhalefet çekişmesi içinde kendisi bütün devletler hakim olacaktır.
  4. Dinsizliği teşvik ederek halkın dinlerine bağlılığını ortadan kaldıracaktır. Enternasyonalizmi teşvik ederek uluslarına olan bağlılığını kaldıracaktır.
  5. Önce İslâmiyet ile Hıristiyanlık arasındaki kavga ile dünyayı dengede tutacak, dinsizliği yerleştirdikten sonra da rejimler arası kavga ile uluslararası dengeyi sağlayacaktır.
  6. fBöylece oluşmuş dünya dengesini sermayesi ile elinde tutacaktır. Hangi parti onu daha çok dinlerse sermayesiyle onu destekleyip iktidar edecektir. Dinlemeyen partilerden desteğini çekerek, bununla başaramazsa mafya teşkilâtı ile iktidardan uzaklaştırabilecektir.
  7. Sermayesiyle tüm keşifleri elinde tutacak, bilhassa silah sanayiini inhisar altına alacak, istediği devlete yeni silah verecek, mermisini verecek, istediği devleti galip getirecek ama sonra masada mağlup devleti kurtararak siyasi gücünü sürdürecektir.

İşte insanlık 20. asrın başına geldiği zaman Yahudiler yukarıda bahsedilen projenin son safhasına gelmişlerdir. Dünya fiilen ellerinde idi. Sadece operasyonlara ihtiyaç vardı. Bu operasyona start 1897 yılında Viyana’da Theodor Herzl başkanlığında akdedilen I. Yahudi Kongresi’nde resmen ilân edildi. Burada alınmış olan kararlar ne idi?

  1. O tarihlere kadar dinler arası savaş vardı. Yahudiler bu ateşi alevlendiriyor, sonra sonunda masa başına gelince kendisi de katılıyor, daha çok Müslümanları koruyorlardı. Çünkü Müslümanlar arasında rahat yaşıyorlardı. Artık Müslümanlar korunmayacak ve din savaşlarına son verilecektir. Onun yerine rejimler savaşı getirilecektir.
  2. Dünya ikiye ayrılacak, kapitalist ülkelerin merkezi Londra olacak, sosyalist ülkelerin merkezi Moskova olacaktır. Her ikisini de Yahudiler idare edecek ama onların merkezi Londra olacaktır. Sonra bu merkez uygun yerlere taşınıp son sürekli merkez Kudüs’e yerleşilecektir.
  3. I. Cihan Savaşı çıkarılacak ve bu savaşın sonunda Avrupa’da hâlâ etkin olan üç imparatorluk yıkılacak. Avusturya İmparatorluğu ortadan kalkacak ve küçük bir Avrupa devleti olarak bırakılacak. Rus Çarlığı yıkılacak ve Sovyetlerin merkezi halinde Sovyet Sosyalist İmparatorluğu kurulacak. İşe yaramayan verimsiz topraklar bu imparatorluğa verilecek. Osmanlı İmparatorluğu yıkılacak ve yerine ateist bir devlet kurulacak.
  4. Böylece boşaltılmış olan Filistin toprakları satın alınmaya başlanarak İsrail Devleti’nin kurulmasına zemin hazırlanacak.
  5. Sonra dünyada II. Cihan Savaşı çıkarılacak ve dünyadaki Yahudiler zorla İsrail’e gönderilecek. Gitmeyenlere savaş zulmü yapılacaktır. Devlet kurulduktan sonra o devlet geliştirilecek ve imparatorluğa dönüştürülecektir. Bu iş asrın ortasında gerçekleşecektir.
  6. Asrın sonunda bir savaş daha çıkarılıp Türkiye devleti yıkılacak ve yerine üç devlet kurulacak. Yunan ve Bulgarlar birleştirilerek İstanbul ve Ege Bölgesi onlara verilecek, böylece Bizans İmparatorluğu oluşturulacaktır. Gürcü ve Ermeniler birleştirilip Kuzey Anadolu onlara verilerek bir Pontus İmparatorluğu kurulacaktır.
  7. Asıl önemli hedef olarak Tevrat’ta vaad edilmiş topraklar olan Sina Yarımadası’ndan başlayıp tüm Arabistan’ı içine alan, Fırat ve Dicle havzaları ile Güney Toroslar’ı içeren bir İsrail İmparatorluğunun tesisi 2000 yılının başında gerçekleşmiş olacaktır.

Dünya 20. yüzyıla bu hedefler çizilmiş olduğu halde girmiştir. Sermaye ilmin verileri içinde geliştirdiği projeleri sermayesi ile bir bir gerçekleştirmiştir. Uygulamalar hep istediği gibi cereyan etmiş ama nihai hedefe varamamıştır. Demek oluyor ki, Avrupa Uygarlığı İstanbul’un fethi ile başlamıştır. Bugün de Avrupa Uygarlığı’nın merkezî sorunu Türkiye’dir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son bakiyesi olan Türkiye Cumhuriyeti sorununu çözerse, Avrupa Uygarlığı “Yahudi Sermaye İmparatorluğu” olarak dünyanın tek merkezi hâline gelecektir. 20. yüzyılın sonuna geldiğimizde bu işin öyle plânlandığı gibi cereyan etmediği görülecektir.

 

20. YÜZYILDAKİ OLAYLAR

A. Siyasal Olaylar

1- I. Cihan Savaşı, Sovyetler Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti

Amerika’nın keşfi ile Avrupa’da ticaret önem kazanmaya başlamış ve imkânlar da ortaya çıkmıştır. Avrupa’da kilise ve feodal beyler ikilisi arasında mevcut olan uzlaşma ve denge bozulmaya başlamış, aralarına üçüncü güç olarak burjuvazi girmişti. 400 yıllık bu gelişme sonunda kilise ve krallıklar mağlup olmuş, Avrupa’da güç tamamen sermayenin eline geçmiştir. Sermaye dışında kalan güçler zamanla devreden çekilmiş gibidir. Artık kilise itibarını kaybetmiş haldedir. Hanedanlar da ya ortadan kalkmış ya da meşrutileştirilmiştir. Olmayanlar da bu yola doğru gitmektedir. 19. asırda Avrupa’da cereyan eden en önemli siyasi olay, Fransa’nın bir ara tüm Avrupa’yı hakimiyeti altına alma sevdasına düşmesidir. Napolyon orduları ile Moskova’ya kadar gitmiştir. Sermaye onu yorduktan sonra sınırları içine çekmiştir. Sermayenin gücü artık iyice bilinmektedir. Savaşı kazanan dört şey vardır.

  1. Her şeyden önce halkın kendi kendilerine güvendir. Ben savaşı kazanırımdır. Bu güven galibiyetlerle doğar. 19. asır hep dışa karşı zaferlerle sonuçlandığı için kendilerine güvenleri vardı. Oysa dışa karşı kazanılan zaferler teknolojinin zaferi idi. Teknoloji de sermayenindir. Avrupalılar birer paralı askerden başkası değildi.
  2. Savaşın kazanılması ulaşım araçlarına bağlıdır. Ulaşım araçların yoksa savaşı sürdüremezsin. Sermaye ise bu sorunu keşiflerle çözmüştü. Demir, deniz, kara ve hava yolları elinde idi.
  3. Savaşın üçüncü aracı da haberleşmedir. Haberleşme olmazsa birlikler arasında irtibat kurulamaz ve savaş mümkün olmaz. Sermaye bunu da çözmüştür. Çünkü geliştirdiği telli-telsiz haberleşme aracılığı ile her türlü irtibat sağlanabiliyordu.
  4. Nihayet savaşı kazandıran şey silahtır. Silah üstünlüğü de savaşın kazanılmasının amilidir.
  5. Askerî eğitimdir. Avrupa millî orduları kurmaya başlamış ve İslâmiyet’in namaz ibadetine benzer askerî eğitimi yapan ordular oluşturmuştur.

Burada önemli olan husus şudur. Sermaye Avrupa’da millî devletler oluşturmuştur. Bunların aralarında savaşmaları için sorunlar koymuştur. Bu sorunları da şöyle sıralayabiliriz.

  1. Önce pazar sorunudur. Çünkü Avrupa sanayileşmiş ve nüfusu artmıştır. Ziraat ile geçinecek durumu yoktur. Sanayileşmiştir ve sanayi mallarını satmak zorundadır. Müstemlekecilik icat edilmiş ve devletler bu müstemlekeleri bölüşmüştür ama adil bir bölüşme yoktur, her zaman aralarında savaş sebebidir.
  2. Avrupa topraklarının bölüşülmesinde de nizalar eksik değildir. Sanayi daha çok sınır kentlerde gelişir. Bu kentler karma halktan oluşur. Bu kentler üzerinde sınır ülkesi için her zaman kavga bitmeyecektir. Müstemlekelerde olduğu gibi Avrupa topraklarını da sonunda sermaye bölüştürüyor. Ama daima ihtilâflı yer bırakıyordu. Eskiden savaşlar olur, galip devlet mağlupla barış yapar ve savaş sona ererdi. Şimdi durum öyle değildir. Savaş yapanlar başkaları, masada ahkâm kesen başkaları olmuştu. Yani, sermaye savaştırıyor, sonra oturup sivil kimselere sınırları çizdiriyor. Yani, sermaye istediği zaman savaş çıkarıyor, istediği tarafı destekliyor. Mağlup zoraki olarak galip getirildiği için sermaye ne istiyorsa onu destekleyecek hâle getiriliyor. 20. asır budur.
  3. Ulus devletler oluşmuştur ama uluslar henüz oluşmamıştır. Aynı devlet içinde değişik ırklar vardır. İktidar onları zorla bir arada tutmaktadır. Değişik dinler vardır, iktidar zorla onları bir arada tutmaktadır. İktidar halkın ekseriyetine karşıdır. Eğer komşu devlette farklı yönetim varsa bunlar birbirine düşman olmak zorundadır. Bu da aralarında savaş bahaneleri olarak ortaya çıkmaktadır.
  4. Yöneticiler artık inançsız hâle gelmiştir. Maddeci olmuşlardır. Nereden para gelirse onun tarafına karar almaktadırlar. Bu sebeplerle Avrupalıları birbirleriyle savaştırmak son derece kolay olmaktadır.

Önce Osmanlıların yıkılması gerekmektedir. Çünkü Osmanlılar henüz görünüşte güçlerini korumaktadırlar. Tüm Arabistan ellerindedir. Kuzey Afrika ellerindedir. Balkanlarda henüz nüfuzları kırılmış değildir. Güçlü ordu oluşmuştur. Batı tipi okullar açılmıştır. Halk dinsizleşmemiştir. Halkın morali yerindedir. Yaşlı ama dinç görülüyor. Diğer taraftan Osmanlı toprakları çok hassastır. Dünyanın merkezidir. Buralar kime kalsın? Buna kimse razı olmamaktadır. Sermaye Osmanlılar üzerinde deneme savaşına girişir. Yani, 20. yüzyılın ilk operasyon devleti Osmanlılardır.

Sermaye Türkiye’de gizli cemiyetler oluşturur ve tüm aydınları buralarda eğitmeye başlar. Jön Türkler de Batı’da eğitilmektedir. Yurt içinde Mason locaları, yurt dışında Jön Türkler sermaye ile iç içe imparatorluğu dağıtmak için faaliyettedirler. Mason Jön Türklerin temel felsefeleri şudur:

  1. Artık imparatorluklar sona ermiştir. Gerilikten kurtulmamız için millî devletler oluşturulmalıdır. Siz bunu kuracaksınız.
  2. Artık din gericiliğin kaynağıdır, lâik bir düzen kuracaksınız.
  3. Yaşamak için Batı Uygarlığı’nı almanız gerekmektedir. Bunu sağlayacaksınız.
  4. Gericiler iktidardadır. Birlikte iktidarlıklarına son verelim.

İşte Osmanlı İmparatorluğu aleyhine böyle bir propaganda yürütülmüştü. Kendilerini aydın gören mekteplilerin hemen hepsi, biz de aydınız diyen medreselilerin çoğu bu havaya girmişti. Bundan sonra iş kolaydı. Balkan ülkeleri ayarlanmış ve Osmanlıya saldırıya hazırlanmışlardı. Bu ülkelere silah vermişler ve eğitmişlerdi. Askerî destek için de hazır idiler. Yine de Osmanlılardan korkuyorlardı. Çünkü aydınları kandırılmıştı ama birden uyanabilirlerdi. Bunun için sermaye bir taktik uyguladı.

Önce Osmanlılara masumane bir ekonomik destek teklif edildi. Batı sermayenin Türkiye’ye yatırım yapmak istediğini bildirdi. Bu teklif çok zor durumda olan imparatorluğun hoşuna gitti. Prensip anlaşmaları yapıldıktan sonra bir hukukçu şartları görüşmek için Türkiye’ye gönderilir. Bu hukukçu, sermayenin Türkiye’ye yatırım yapabilesi için adil yargı sisteminizin olması gerekir der. Türkiye memnuniyetle kabul eder. Türkiye’de adlî reform yapılır. Bu reformda güdülen hedef adalettir. Kararlarda haksızlık olmamalıdır. Haksızlık olmaması için ne gerekiyorsa o maddeler konuyor. Ama bütün bunlar şekil şartlarıdır ve davaları on-yirmi yıllar sürdürmektedir. Hakimlerin nasıl adil olacağı, avukatların nasıl yargıyı istismar edecekleri, halkın bu kadar uzun sürecek davaları nasıl finanse edeceği, sürüncemede kalan davalardan dolayı doğacak sürüncemedeki işlerin nasıl önleneceğine dair bir tek madde yoktur. Yoktur, çünkü bu yolla düzelteyim derken Türk adaletinin bozulması istihdaf edilmiştir. Böylece adliye o kadar kötü şekilde çökertilmiştir ki, Cumhuriyet döneminde dahi düzeltilememiştir. Böylece Osmanlılarda zulmün çarkı kurulmuş ve çalıştırılmıştır.

İnsanlık Anayasası” işte bu tür zahiren adil ama gerçekte zalim olan yargılama sistemine kökünden son vermektedir. Hakimlik ve serbest soruşturma müesseseleri ile çok kısa zamanda kararların alınmasını sağlayacak mekanizmalar getirmiştir. Yargı siyasetin istismar aracı olamayacaktır.

O sırada İtalyanlar Cezayir’e saldırmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu ordusu ile Avrupa sınırını beklemektedir. Avrupalılar bu askerleri zor yenerler. Bundan dolayı buradan bu ordunun çekilmesi gerekir. Oynanan oyun gereği ordu Cezayir’e çekilecektir. Avrupa’nın ıslahatçı hukukçusu(!) akıl verir. Batılılar Türkiye’de yatırım yapıyorlar. Sermayenin çıkarı var, artık size saldırmazlar! Siz Cezayir’i kurtarın. Zavallı Mason locaları mektebinin safları Jön Türkler nesli bunlara inanır ve ordularını Cezayir’e gönderir. Boş kalan Avrupa cephesinden Balkan ülkeleri saldırırlar ve İstanbul’a kadar gelirler. Tabii sermaye müdahale eder ve imparatorluğu kurtarır. Ancak, artık Avrupa devletlerinin iştihası kabarmıştır. Bu devlet ölmüştür, bölüşelim.

Bu arada Türkiye’de 1908 hareketi ile II. Abdülhamit tahttan indirilmiş ve Enver Paşa iktidarı başlamıştır. Meşrutiyet ilân edilmiştir. Ülke içinde şiddetli çatışmalar vardır. Osmanlıları yıkmak için şimdi Avrupa devletlerini ikiye ayırıp savaştırmak gerekmektedir. Türklere yakın olan devletler Türkler tarafı olmalıdırlar. Osmanlılar mağlup olunca onun toprakları paylaşılmalıdır. Ama başka bir sorun daha vardır. O da Rus çarlığı da yıkılmalıdır. O da savaşa sokulup çarlık zayıflamalı, iç isyanla Rusya’da sosyalizm ilân edilmelidir.

İlk cephe Almanya ile Fransa arasında kurulmuştur. Alsas rönel sanayi havzasıdır. Hem Fransızlar hem Almanlar yaşamaktadır. İki tarafın da orada gözü vardır. İngiltere Fransa’nın yanında yer alacaktır. Almanları yenebilmek için Rusya’yı da yanlarına alırlar. Rusya bunu istemektedir. Bu sayede Osmanlı topraklarından birşeyler alabilir. Osmanlıyı parçalamayı hedefledikleri için Fransa onu yanına almıyor. İtalya’ya pay vermek istemedikleri için onu da Alman grubuna bırakıyorlar.

Savaş başladığında Almanlar ilerleme kaydediyor, Osmanlılar da onların tarafında yer alıyor. Almanlar beklenenden fazla güç gösteriyorlar. Osmanlılar da savaşlarda mağlup olmuyorlar. Çanakkale Savunması’nda müttefik donanması mağlup oluyor. Bu şartlar altında İtalya’yı da yanlarına almak zorunda kalıyorlar. Amerika’yı da devreye sokuyorlar. İngiliz müstemlekelerinin orduları da bunlara katılıyor. Sonunda Almanlar yeniliyor, Rusya’da sosyalizm ilân ediliyor. Osmanlı İmparatorluğu yıkılıyor. Böylece sermaye plânladığını başarı ile sona erdiriyor. Sonuçları neler oluyor?

  1. Üç imparatorluk tarihten siliniyor, yerine cumhuriyetler kuruluyor. Böylece sermaye dışında değişik ülkeleri bir arada tutan güç ortadan kalkıyor. Bu tarihin normal gidişidir. İnsanlık gelişmemişken yönetici okulları yoktu. Dolayısıyla yönetme sanatı ailede öğretiliyordu. Anne ve babası kral soyundan gelen kişiler devamlı olarak siyaset okulunda yetişiyorlardı. Halk onların yaratılışında bir üstünlük görüyor ve itaat ediyordu. Oysa artık insanlık ilerlemiştir. Bundan sonra tüm halkın eğitilmesi sözkonusudur. Dayanışma ortaklıkları birer mekteptir. Her türlü eğitim onlarda görülür. Değişik dayanışma ortakları kendilerine göre eğitim vermektedirler. Bu serbest rekabeti ve çeşitliliği de sağlamaktadır. İmtihanlar ise Adil Düzende merkezden ve ortak olarak yapılmaktadır. Böylece birlik sağlanmaktadır. Başkanların da bu imtihanlardan geçerek gelmeleri eğitim yarışını güçlendirir. İşte sermaye kendi çıkarı için hanedanlıkları ortadan kaldırırken aynı zamanda Allah’ın istediğini yapmakta idi. Bu konuda başarıya ulaşılmıştır. Geri dönüş sözkonusu değildir. Arabistan ve Ürdün gibi yerlerde sermaye krallıkları suni olarak korumakta ise de, gelecek asırlarda bunlardan eser bile kalmayacaktır.
  2. II. Cihan Savaşı’nda hedef Filistin’in İsraillilere açılmasıdır. Yani orada Yahudiler araziler alsınlar, yerleşsinler ki, sonra orada devlet kurulsun. II. Cihan Savaşı’nın gizli gayesi bu idi ve bu da başarılmıştı. II. Abdülhamit’e böyle bir teklifle gelmişlerdi. Yahudilerin orada devlet kurmalarına izin verseydi, Yahudiler Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmayacak, sembolik olarak Ortadoğu’nun hakanı olarak kalacaktı. II. Abdülhamit bunu reddetti ve bu sebeple haledildi. Ondan sonra gelen Sultan Vahdettin de onların bu isteklerini normal karşılamadı. Saltanat bu sebeple ortadan kalkmış oldu.
  3. II. Cihan Savaşı’ndan istenen bir sonuç da Sovyet blokunu oluşturmaktı. Çünkü insanlar ancak kutuplaştırılırsa yönetilir. Eğer siz kutuplaştırmazsanız, kendisi gelişigüzel kutuplaşır ve yönetemezsiniz. Eskiden bu kutuplaşma din üzerine kurulmuştu. İbrahimî dinler dünyaya hakim olmuştu. Aralarında Hıristiyanlık ve Müslümanlık savaşı sürüp gidiyordu. Oysa artık din mağlup olmuştu. Müslümanlar da hepten yenilmişlerdi. Onlarla denge sağlanamazdı. Hıristiyanlar arasında kutup oluşturmak gerekmekteydi. Bu da Sovyet İmparatorluğu’nun kurulması olacaktır. Rusya savaşa girmiş ve galip olarak çıkmıştı. Ama içte ihtilâl olmuş ve savaş bitmeden yeni rejim oluşturulmuştu. Bilindiği gibi, bu rejimin teorisi Marks tarafından 19. yüzyılda hazırlanmıştır. Dayandığı felsefe bilinmektedir. Sermaye dünyayı sömürüyor. Sermayenin bu sömürüsüne son vermek için işçiler yönetime hakim olacaktır. Bunun için işçilerin diktatörlüğü oluşacaktır. Tabii ki bunun mantığı yoktur. Diktatörlük tek partiye dayanır. Parti içi diktatörlük olunca da işçiler nasıl yönetime hakim olacaktır? Kim güçlü ise o iktidarda olacaktır. Güç de elbette sermayenin olacaktır. Bunun için dinin, ailenin, mülkiyetin ve devletlerin ortadan kalkması gerekir. Devlet en sonunda ortadan kalkacaktır. Dini, aileyi ve mülkiyeti de devlet ortadan kaldıracaktır.

Marks, bundan sonra komünizm gelecektir diyor. Onun “komünizm” dediği “sermaye hakimiyeti”dir. Onu söylemiyor. Sonunda ona zemin hazırlanıyor. Batı ülkelerinde ise durum farklıdır. Orada da sosyalizm olacak, orada da din, aile, mülkiyet yok edilecek, ama orada nasyonal sosyalizm olacaktır. Çünkü Batı’da bir devlet oluşturulsa sonra hâkim olunamaz. Ama çok geri durumda olan Sovyet ülkesi tek devlet tarafından enternasyonal devlet tarafından sosyalleştirilmelidir İşte bu amaçla Yahudi kökenli birine para verip Rusya’da ihtilâl yaptırdılar. Zaten hazırlık yapmışlardı. Sosyalizmi kurdular. Ne var ki, Lenin hasta olup veya edilip felç oldu. Yahudi beria da mağlup olunca yönetimi Gürcü Stalin ele geçirdi. Sermayenin istediklerini yaptıkları için hep ayakta kaldı.

Marks yönetimde ve ekonomide hiçbir yenilik getirmemiştir. Tümü sadece laftan ibarettir. Teorik izahlarla saldırılarından ibarettir. Yaptığı tek şey kapitalizmin bütün müesseselerini aynen harfiyen kopya etmek, sadece serbest rekabeti kaldırıp işveren olarak, sermaye olarak devleti yani yöneticileri koymaktan ibarettir. Faizi ve kârı kaldırmakla beraber tüm fiyatlar devletin elinde olduğu için sonuçta kâr müessesesi de faiz de çalışmıştır. Çünkü başka hesaplama metodunu bilmiyordu.

Marks’ın Kapital kitabındaki sorun şudur. Mikro ekonomide hesaplar kârlılık sisteminde yapılabiliyor. Makro ekonomide kârlılık sistemi hesaplanamaz. Bir baraj yapacaksınız, onun getirisi nedir? Bir fabrika kuracaksınız, onun getirisi nedir? Hangisini yapalım? Burada faiz hesabı yapılır. Hangisi daha çok faiz getirecekse ona öncelik verilir. Bu kârı maksimize eden bir sistemdir. İşte Sovyetlerde de hesaplar aynen kârı maksimize eden hesaplar olarak yapılmıştır.  

Halbuki İslâmiyet’te ekonomik hesaplar faize göre değil, seleme göre yapılmaktadır. Selem, önce az para verip sonra çok mal almaktır. Önce az mal alıp sonra çok para vermektir. Biri üretimi azaltmakla, diğeri üretimi çoğaltmakla ekonomisini dengelemektedir. Selem olsun, faiz olsun, ikisi de yatırımı besler. Ama biri üretimi azaltarak yatırıma götürür, diğeri ise üretimi çoğaltmak için yatırım yapar. Bundan dolayıdır ki Marksizm sermaye üretiminin alternatifi değil, bir türüdür. Oysa Adil Düzen sermaye üretiminin alternatifidir. Sosyalizm iddia edildiği gibi emeğin hakkını korumuyor. O aldatmacadır. Marksizm yöneticilerin hakkını koruyor. İşçilerin hakkını halk ekonomisi olan selem ekonomisi korumaktadır.

I. Cihan Savaşı’nda Rusya’da sosyalizm oluştu ve yayıldı. Çin’e kadar gitti. Kutuplaşma sağlandı. Sıcak ve soğuk savaşlar oldu. Uğruna 40 milyon insan öldürüldü. Sonunda göçüp gitti. Daha çok nasyonal sosyalizme dönüştü.

  1. d)    d)    d)    d)    I. Cihan Savaşı sonunda nasyonal sosyalizm ortaya çıktı. Üç devlette uygulandı; Türkiye, İtalya ve Almanya.

 

Türkiye

Sermaye Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkarken ulusal devletler ilkesine dayanıyordu. Hıristiyan olanları parçalamış kük devletler yapmıştı. İslâm ülkelerini de parçaladı. Onların üzerinde de Arap devletleri oluşturdu. Onları Avrupa devletleri arasında paylaştırdı. Türkiye’yi misak-ı millî hudutları içinde serbest bırakmak istiyordu. Ancak Türkiye üzerinde özel plânı vardı. Türkler tamamen ortadan kalkmalıdırlar. Yani, Anadolu’da Türk hakimiyeti kalmamalıdır. Çünkü Türkler kalırsa Müslümanlar tekrar toparlanır ve gene din savaşları başlardı. Türkler varken İsrail Devleti daima tehlikede olurdu. Türkiye ortadan kakmalıdır. Ama bazı şartlarla kalkmalıdır.

  1. Türk Devleti değil, Türk halkı Anadolu’da kalmamalıdır.
  2. Türk halkının başka ülkelere gitmesine de izin verilmemelidir. Böyle bir şeye izin verilirse yarın orada devlet kurar ve tekrar Anadolu’yu alabilirlerdi.
  3. Türkiye Hıristiyanlara kalmamalıydı, İsrail imparatorluğu aslan payını almalıydı.
  4. Türkler dünyada da sindirilmeli ve asimile edilmeliydi. Yoksa bulundukları yerde toparlanır ve yine Anadolu’yu almaya kalkışırlardı. Araplar önemli değildi. Tarih boyunca İslâmiyet’in verdiği iti dışında hiçbir zaman devlet nedir bilmeyen bu halkı yönetmek kolaydı. Sonra onlar Sami ırkı olarak dinsizleştikten sonra İsrail imparatorluğunun kardeşleri olarak birlikte yaşayabilirdi.

İşte bütün bu sebeplerden dolayı İstiklâl Savaşı’nda Yahudiler Türklere yardım ettiler ve Anadolu’da millî devletin kurulmasına izin verdiler. Türkiye ise yeni devlet kurma gücüne sahip idi.

  1. Her şeyden önce Türk halkı daha yenilmeyi kabul etmemişti. Halk henüz Batı kültürü almadığı için Batı’nın ne güçte olduğunu bilmiyordu. Zaten karşısına kendi komşuları olan Rum ve Ermenileri çıkarmışlardı. Onları çok yakından tanıyordu. Bilhassa din adamları mağlubiyeti asla kabul etmiyor, halkı direnişe zorluyordu.
  2. Osmanlılarda silah kullanma serbestliği vardı. Halk çok iyi silah kullanıyordu. Halbuki Rum ve Ermenilerin silah taşımaları yasak olduğu için silah kullanamıyorlardı. Dolayısıyla silahı kapan çeteler teşkil edip dağlara çekildi ve oradan ülkelerini korumaya başladılar.
  3. Din adamlarının teşviki ile esnaf çeteleri desteklemeye başladı. Halk yiyecek verdi ve çeteler dağlarda güç oluşturmaya başladılar. Böylece Ermeni ve Rum katliamı durmuş oldu. Yoksa aldıkları silahlarla Rum ve Ermeniler tam bir soykırımına girişmişlerdi. İstiklâl Savaşı’ndan sonra bu sebeple Batılılara âlet olanlardan kimse ülkede kalmadı, herkes hicret etti.
  4. Önemli olay İttihatçılarda Jön Türk aydınlarında oldu. Buna da İngiltere sebep oldu. İngiltere Anadolu’da millî devlet kurulmasını istemiyor, bir an önce Anadolu’nun kendilerince paylaşılması taraftarı politika izliyordu. Kendisi savaşa girmiyordu, çünkü zaten bitkin hâle gelmişti. Girseydi müttefiklerle savaşmak zorunda kalabilirlerdi. Yunanlıları desteklemeye ve kendisinin müttefiki bir devleti Anadolu’da kurmaya karar verdi. Yunanlılar İzmir çıkarmasını yapınca bizim Mason yandaşlarının aklı o zaman başlarına gelmişti. Demek ki imparatorluğumuzu yıktılar ama bize millî devlet de kurdurmayacaklardır. İşte bunun üzerine bilhassa askerler direnmeye meylettiler. Bilhassa Anadolu’da ve Trakya’da olan paşalar halkın azmini görünce böyle bir direnişi istediler.

İşte bu arada Mustafa Kemal Anadolu’ya gönderildi. Bunu Yahudiler de İngilizler de istediler. Düşmanlarımıza göre Mustafa Kemal özel hayatı ile İslâmiyet’i yaşayan bir paşa değildi. Başkasının emrine girecek durumu da yoktu. Anadolu’da halk tarafından tutulmazdı. Korkulacak bir şey yoktu. Yahudilerin kafasında ise daha derin bir plân vardı. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğu zaman tam kendi istedikleri ateist devleti o kurabilirdi. Mustafa Kemal Anadolu’ya bu şartlar içinde geçti. Kazım Karabekir Anadolu’da saygın bir askerdir. Mareşal Fevzi Çakmak da İstanbul’da saygın askerdir. Üçü kesin karar içindedirler. Anadolu direnişe geçmelidir. Kimin baş olacağı hususu tartışılır. Kazım Karabekir ve Mareşal Fevzi Çakmak, Mustafa Kemal üzerinde ittifak ederler. Yahudilerin plânlarını bilmektedirler. Ateist devlet kurulacak. Bunu da Mustafa Kemal en iyi bir şekilde yapar. Yahudiler bunu desteklerler. Zaman kazanmak için bütün bunlara uyulması gerekir.

İstiklâl Savaşı olur, Türkler galip gelir. İngilizlerin desteklediği Yunanlılar yenilir. Misak-ı Millî hudutlarına gelinir ve durulur. Çünkü sermaye oraya kadar gidilmesine izin vermiştir. Lozan’da masaya oturulur. Türkiye galip devlet olarak Lozan’a gider. Batılılar bazı hatalar içindedirler.

  1. Batılılar Anadolu hükümetini tüm Müslümanların temsilcisi olarak kabul etmiş ve muhatap almışlardır. Böylece süper güç muamelesini yapmışlardır.
  2. Kendilerini de Müslümanların dışında tüm dünyanın temsilcisi kabul ederek görüştüler. Yahudiler Hıristiyan olmadıkları halde onların yanında yer aldılar. Halbuki Yahudiler arabulucu olabilirdi.
  3. Yaptıkları fahiş bir hata da mübadeleyi kabul etmeleridir. Anadolu’daki Hıristiyanlar Türkiye’den sürülecek, Batı’daki Müslümanlar da Türkiye’ye sürülecekti. Bu ise Osmanlı İmparatorluğu’nun 600 yıldır gerçekleştiremediği bir işin Müslümanlar lehine gerçekleşmesi idi. Türkiye böylece saf olarak Türkleşiyor ve Müslümanlaşıyordu.
  4. Türkleri İslâmiyet’ten koparmak ve böylece zayıf düşürmek için bazı inkılâpları dayatmışlardı. İlk bakışta bunlar İslâmiyet’e aykırıdır ve millî çıkarlara yararlı değildir. Oysa bunların hiçbirinin İslâmiyet ile ilgisi yoktu. Hilâfet ve saltanat İslâmiyet’te de yoktu. Yazının Arapçası ve Türkçesi diye bir şey yoktu. Ölçülerin dinle bir ilgisi yoktu. Tekke ve medreseler zaten eskimiş ve bozulmuştu.

İşte bu şartlar altında imzalar atıldı ve Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Lozan’da dayatılan tüm gizli maddeler aynen uygulandı. Bu sayede Türkler Batı Uygarlığı seviyesine ulaştılar, ama İslâmiyet’i de kaybetmediler. 19972de yıkılması planlanan Türkiye Cumhuriyeti yıkılamadı. Bu hususları sonra anlatacağız.

 

İTALYA

İtalya I. Cihan Savaşı sonunda galip devletler arasında yer aldı. Ancak İtalya savaşa girerken de çıkarken de etkin değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasından kendisine pay almıştır. Avrupa Uygarlığının ilk kaynağı Yunanistan olmuştur. Ama asıl Avrupa Uygarlığı Roma Uygarlığı’dır. İbranilerin deniz seferlerini imkân dahiline sokmaları ile göl haline dönüşen Akdeniz önce Fenikelilerin, sonra Yunanlıların uygarlık alanı olmuştur. Roma’nın zenginleşmesi ile Latinler ile Cermenler birleşmiş ve Hıristiyan olmuş, böylece Roma Uygarlığı doğmuştur. Avrupa Uygarlığı ise Roma Uygarlığı içinde Roma’ya karşı geliştirilmiştir. Dinde reformlarla papalığın, kavmiyetçilikle de imparatorlukları yıkmıştır. Avrupa’da önce İspanya parlamıştır. Sonra üstünlük Fransa’ya geçmiş, Almanya rakip çıkmıştır. İtalya ise Avrupa’daki etkin nüfuzunu daha önceleri yitirmiştir.

 

2- II. Cihan Savaşı, Amerika Birleşik Devletleri ve Bağımsızlıklar

Sermaye Tevrat’ın gösterdiği hedefe doğru şaşmadan ilerliyordu. Bu hedef şu idi. Allah insanları yarattı, onları yönetmek için de İsrailoğulları’nı görevlendirdi. Tüm dünyayı İsrailoğulları yönetmelidir. Bunun için önce dünya tek uygarlık olacak şekilde gelişmelidir. Bu da sanayileşmesi ile mümkün olacaktır. Bunu sağlamak için de ekonomik güce ihtiyaç vardır. Bu da bankacılıkla mümkün olacaktır. Bunun dışında rakip kuvvetler yok edilmelidir.

Rakip kuvvetlerin başında din gelmektedir, dinsizlikle bu sorun çözülecektir. Rakiplerden biri de siyasi güçlerdir. Bunlar da parçalayıp savaştırmakla çözülecektir. Bu plan gereği I. Cihan Savaşı çıkarılacak ve imparatorluklar yok edilecektir. Sovyetlerde enternasyonal sosyalizm geliştirilecektir. Avrupa’da ise nasyonal sosyalizm geliştirilecektir. Sosyalizmlerde demokrasi askıya alınacak, halk zorla ateist olacaktır. Malları ve mülkleri ellerinden alınacaktır. Devletlere olan halkın bağlılığı zulüm idaresi ile ortadan kaldırılacaktır. Müstehcen neşriyatla da aile bağları koparılacaktır. Halk sermayenin emrinde çalışan birer işçi olmanın dışında bir inanca ve ideale sahip olmayacaktır. Avrupa’da bu yönde yeni hamleler hemen başlamıştır.

Birinci Cihan Savaşı’ndan sonra mağlup olan Almanya ile bir barış anlaşması imzalanmıştı. Sanki yenilmemiş gibi Almanya devlet olmaya devam ediyordu. Sermaye böyle istiyordu. Çünkü onu ileride kullanacağı yer vardı. Küçük, büyük ve orta sermayeler ortadan kalkacak, dünya tek sömürü sermayesi tarafından yönetilecektir. Kendisinin ordusu olmayacak, dünyanın bütün ordularını kendisi yönetecekti. Sermayesi ile destekleyerek bütün dünya ordularını güçlü hâle getirecek ve bunları savaştıracaktır. Sonunda hangi tarafı desteklerse orasını galip getirecekti. İki cephe oluşturuluyordu. Cephelerden biri Amerikan cephesi, İngiltere cephesi idi. Radarı keşfetmiş ve onun emrine vermişti. Alman cephesinde ise füzeyi keşfetmiş ve onun emrine vermişti. Böylece silahlar dengelenmiştir. Savaş önce Fransa’nın işgali ile başladı. Sonra Sovyetlere doğru ilerlenmeye başladı. Kuzey Afrika işgal edildi. Avrupa teslim alınmış, Asya’ya hakim olunmuş, Kuzey Afrika işgal edilmişti.

Bu arada basın Almanların Yahudi soykırımı yaptığı haberlerini yayıyordu. Dehşet içinde kalan Yahudiler İsrail’e göç etmeye başlamışlardı. Böylece II. Cihan Savaşı’nın çıkış sebebi de anlaşılmış oluyordu; Yahudileri İsrail’de toplayıp orada bir İsrail devleti kurmak. Oraya hangi Yahudi gidip de yerleşecektir? Amerika’da zevk ve safa içinde olan Yahudiler, kendi halkını silah zoru ile İsrail’de toplamaya başladılar. Hitler’i göç etmeyen Yahudilere karşı cellat olarak ilân ettiler. Hitler gerçekten Yahudileri kesti mi, Hitler gerçekten Yahudi düşmanı mı idi? Bunlar bilinmiyor. Gerçek şudur ki, Hitler hiçbir zaman kendisi nasyonal sosyalizmi kendi imkânları ile tesis etmemiştir, Yahudi sermayesi ile tesis etmiştir.

Marks tarafından ortaya atılan enternasyonal sosyalizm II. Cihan Savaşı’nın arkasından hemen uygulanmıştır. Enternasyonal sosyalizm yanında denge oluşturmak amacıyla aynı sermaye tarafından bir de nasyonal sosyalizm geliştirilmiştir. Nasyonal sosyalizm uygulamasına ilk olarak Türkiye’de başlanmıştır. Devletçilik denen bu sosyalizmi yeryüzüne ilk getiren Davut Peygamber’dir. Bunun anlamı şudur. Halkın yapamayacağı büyük işleri yani tekele ait işleri devletin yapmasıdır. Halkın yapabileceği işleri de halkın yapmasıdır, devletin yapmamasıdır. II. Abdülhamit zamanında bunun askerî sahadaki uygulamaları başlamıştır. Ancak bunun doktrineri devlet siyaseti yapan Mustafa Kemal’dir. Son derece ileri bir devlet doktrini tesis etmiştir. Milliyetçilikle - inkılâpçılığı, cumhuriyetçilikle - lâikliği ve halkçılıkla - devletçiliği dengelemiş, böylelikle ideal devlet tipini oluşturmuştu. Sermayenin hoşuna gitmeyen bu dengeli devlet tipini sermaye desteklememiştir. Türkiye’deki bu ideal devlet tipini sermayenin desteklememesinin sebebi ikidir. Biri, ileride burası işgal edilecek ve paylaşılıp halkıyla yok edilecek bir plân vardır. Bundan dolayı gelişmesi istenmemektedir. Diğeri, zaten ideal bir yönetim şekli ortaya çıkarsa sermaye hakimiyetini kaybedecektir. Onun için sermaye bu gidişi dejenere etmek zorundadır.

Bunun için ilk yaptığı iş İtalya’da Mussolini’yi ortaya çıkarır ve ona nasyonal sosyalizmi uygulatır. Sonra da Almanya’da Hitler ondan aldığı dersle devletçiliği bozarelar. Devletçilikle sosyalizm arasındaki önemli fark şudur. Devletçilikte halkın yapamadığı işleri devlet yapar, halkın yapabileceği işlere karışmaz. Sosyalizmde ise halkın elindeki mallar alınır, her şeyi devlet yapmaya kalkışır.

Bu arada büyük sermaye için en büyük sorunu Çin teşkil etmektedir. Çünkü Çinlilerin tipi Yahudilere benzemediği için oralarda tanınmadan faaliyet göstermek mümkün olamamaktadır. Çok geniş toprakları ve nüfusu olan Çin’in de dengelenmesi sözkonusudur. İşte bu amaçla Japonya da desteklenmiştir. Japonya İngiltere’nin karşısında ada ülkesidir. Avrupa İngiltere ile dengeleneceği gibi Asya da Japonya ile dengelenir. Sermaye Japonya’nın gelişmesini desteklemiştir. Çin’i durdurmanın bir yolu da Sovyetler Birliği olmuştur. Ayrıca Çin’i sosyalist yaparak, böylece sosyalist ülkeleri de ikiye bölerek dengeyi sğlamaya çalışmıştır.

II. Cihan Savaşı’na girilirken İtalya, Almanya ve Japonya bir taraf olmuştur. Fransa, Rusya ve İngiltere bir taraf olmuştur. Ne acayip bir haldir ki, Japonya Amerika’ya saldırmış ama müttefiki olan Rusya’ya saldırmamıştır. Rusya da Japonya’ya saldırmamıştır. Çünkü sermaye satranç taşlarını öyle oynatmıştır. İki tarafını aynı el idare etmiştir.

Almanlar füzelerle kara dünyasını işgal etmiş ama İngiltere’ye çıkarma yapamamıştır. Çünkü sermaye İngiltere’nin eline radarı vermiştir. Gece karanlığında çıkarma yapan gemiler imha edilmiştir. Demek ki II. Cihan Savaşı iki yeni silahla dengede tutulmuştu; füze ve radar. Her ikisi de ondan sonraki teknolojide çok önemli rol oynayacaklardır.

Son silah ise atom bombası olmuştur. Alman Yahudileri tarafından geliştirilmiş bulunan atom bombası, bunların Rusya’ya ve Amerika’ya göçü ile iki tarafta öğretilmiş ve Japonya’ya atılan bombalarla dünya teslim alınmıştır. Burada bu vesileyle şunu belirtmek isteriz ki, atom bombası zannedildiği gibi öyle büyük işleri başaran bir bomba değildir. Ama kendilerini tanrı diye kabul eden Japon hanedanlarını Amerikalılara teslim olmaya ikna etmek için etkisini büyütmüşlerdir. Dünya basınında da bütün dünyayı korkutmak için durmadan büyütmektedir. Sermaye o kadar utanmazdır ki, Japonya yenilmiştir ama imparator yerinde oturmaktadır. Savaşta yenilen iki ülke olan Almanya ve Japonya, Amerika’dan sonra en güçlü devletler hâline gelmiştir. Sermaye; ben ne istersem onu yaparım, siz savaşırsınız ve ölürsünüz, sonra ben istediğimi yaparım diyor.  

İsrailoğulları bunun için kendilerini seçilmiş kavim olarak görüyor. Haklı değiller mi? Hâlâ dünyayı istedikleri gibi yönetiyorlar. Ne sayesinde? İlim sayesinde. Bu durumdan yegane kurtuluş yolu vardır. O da Kur’an’ı yeniden ele alıp onun dediklerini yapmaya başlamak. 10 (evet, sadece on) kişilik cemaat oluşturmak. Sorun burada yatmaktadır.

Demek ki, II. Cihan Savaşı’nı sermaye başlatmış, sermaye finanse etmiş ve sermaye istediği şekilde yönlendirmiştir. Gelecekte bu kadar plânlı ve senaryolu bir savaş olacak mıdır? Bilemiyoruz. Ama tarih bu iki savaşı her halde piyes savaşlar diye adlandıracaktır.

  1. Önce II. Cihan Savaşı’nın birinci hedefi olan İsrail Devleti kurulmuştur. Böylece 1897’de kararlaştırılan üç basamaklı operasyonun ikincisi de başarı ile sonuçlanmıştır. Birinci basamak, Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkıp Filistin’e Yahudileri yerleştirmek, ikinci kademe dünya Yahudilerini zorla Filistin’de toplamak, üçüncüsü ise Türkiye’yi yıkıp Orta Doğu’da İsrail İmparatorluğu’nu kurmak, Türk halkını imha edip Bizans ve Pontus imparatorluklarını ihya etmek. Üçüncü operasyon asrın sonunda yapılacaktı. Şimdilik başarılamadı.
  2. Avrupa müstemlekeciliğine son verip dünyayı sermayenin tek açık pazarı hâline getirmek. Batı ülkelerini bütün dünyaya açmıştır. Çeyrek asırdan sonra Sovyetler de yıkılacak ve dünya açık pazar haline gelecektir. Artık ekonomi silahla değil sermaye ile yönetilecektir. Bu uygulama başlamış, yenilmiş olan Japonya ve Almanya sermayenin desteklemesi sebebiyle dünyanın en güçlü ekonomisi seviyesine ulaşmışlardır. Ancak bu durum başka sorunlar ortaya çıkarmış, “halk sermayesi” de canlanmaya başlamıştır. İşe bu sebepledir ki sermaye dünyada krizleri çıkarmakta ve böylece “halk sermayesi”nin önünü kesmeye çabalamaktadır. Henüz bunda başarılı olmuş değildir; başarılı olamayacaktır.
  3. II. Cihan Savaşı sonunda ortaya çıkan önemli husus, Amerika’nın güçlenmesi ve kapitalizm ile sosyalizmin kutuplaşmaları ile hem Avrupa’nın sönükleşmesi, hem de Müslümanların hemen hemen tamamen silinir hâle gelmiş olmasıdır. Dünya artık tamamen sosyalizm ve kapitalizme dayanıyordu. I. Cihan Savaşı’ndan önce denge dinler arasında oluşmuştu. Denge İslâmiyet ve Hıristiyanlık üzerinde oturuyordu. I. Cihan Savaşı’ndan sonra denge nasyonal ve enternasyonal sistem üzerine oturtulmak istendi. II. Cihan Savaşı’ndan sonra bu denge sosyalizm ve kapitalizm üzerine oturdu. İnsanlık sıkıntılı günler geçirdi. Ama Gorbaçov’un attığı adımlarla sosyalizm yıkılınca sermaye dengesini kaybetti. Şimdi yeni dengeler arıyor. Gülünç duruma düşüyor. Bir ara Libya lideri Muammer Kaddafi’yi kutup yapmak istedi, olmadı. İran’ı kutup yapmak istedi, olmadı. Irak’ı denedi, başaramadı. Türkiye’yi devreye sokmaya çalıştı, başaramadı. ABD’de ikiz kuleleri yıktı ve anarşiyi cephe olarak ilân etti. Kendi yıktığı kulelerin suçunu Müslümanlara yükleyip cephe oluşturmaya çalışıyor, olmuyor. İşte sermaye artık cepheyi bulmuş olacaktır. “İnsanlık Anayasası” onun savaşacağı cephe olacaktır. Ne var ki, bu savaşlarda o artık taraf olmak zorunda kalacaktır ve Müslümanlarla Hıristiyanlar bizim cephede olacaklardır; hattâ inanmış Yahudiler de bizim yanımızda yer alacaklardır; Budistlerle de yan yana olacağız. Sermayenin 500 yıllık saltanatı böylece sona erecektir. Artık, “Önce savaştır, sonra sömür” ilkesi sona erecektir.
  4. II. Cihan Savaşı’nın dünyaya getirdiği önemli hususlardan biri de devletlerin bağımsızlık kazanması idi. Sermaye dünyayı kendi istediği sisteme getirtmek için Avrupa’yı jandarma olarak kullanmıştır. Avrupa’nın orduların desteklemiş ve dünyanın her tarafını işgal ettirmiştir. Anglikan Kilisesi’ni de araç yapmıştır. Dünya bölünmüş ve Avrupa devletlerinin müstemlekeleri olmuştu. Sermaye artık hakim olamaz duruma geçmişti. Oysa II. Cihan Savaşı’nın galibi Amerika olduğu için istediği gibi haritalar çizdi ve tüm dünyayı bağımsız hâle getirdi. Müstemlekeciliğe son verdi. Sovyetlerin hakimiyeti ise sürmeye devam edecek, sonra benzer operasyon yapılacaktır. Bu arada Müslüman ülkeler de bağımsızlıklarını kazandılar. Sermaye bu durumdan rahatsız oldu ve bu ülkeler arasına fitne sokup savaşlar çıkardı. Mısır’ı Libya ve Sudan ile savaştırdı. İran’ı Irak ile savaştırdı. Pakistan ile Bangladeş’i savaştırdı. Ancak bu savaşları yaygınlaştıramadı. Bu devletler varlıklarını sürdürüyorlar ve içten içe gelişiyorlar.

 

 

  1. Sovyetlerin Yıkılması ve Dengesizlik

II. Cihan Savaşı’nda yenilmekte olan Sovyetler, Amerika’nın devreye girmesi ile galip devletler arasına girdiler. Birleşmiş Milletler’i yeniden düzenlediler. Güvenlik Konseyi’ni kurdular. Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi vardı: ABD, SSCB, İngiltere, Fransa ve Çin. İki de seçilmiş üyesi bulunuyor. Daimî üyelerin veto hakkı vardır. Sonuç olarak sermaye kendi devletini kurmuş bulunuyordu. Bir taraftan Birleşmiş Milletler teşkilâtı kurulmuştu. Ancak orada alınan kararların hiçbir önemi yoktu. Çünkü sonunda bütün sözler Güvenlik Konseyi’nde bitiyordu. Güvenlik Konseyi’nde de ABD tamamiyle hakimdi. Çünkü sermayesi ile o devletleri elinde tutuyordu.

Sermaye dinde devrim yapmış, Milliyetçi Çin’i sosyalist Çin yapmış ve Güvenlik Konseyi’ne de almıştır. Böylece Çin’in içini de her zaman karıştırabilecek hal almıştır.

Ayrıca NATO kurulmuştu, karşı tarafta da Varşova Paktı oluşturulmuştu. Bu ordular güya birbirleri ile savaşmak için oluşuyordu. Oysa bu orduların görevi kendi cephelerindeki asileri çökertmek idi. Nitekim askerî kural uygulanmış, dünya devletleri ya Sovyetler’in ya da Amerika’nın nüfuzuna girmiştir. Yalta’da yaptıkları gizli anlaşma ile dünyayı bölüşmüşler; burası senin, burası benim diye ayırmışlardır. Bazı ülkeleri ise parçalamışlardır. Türkiye’nin parçalanması istenmemiştir. Çünkü Türkiye 2000 yılında parçalanacaktı. II. Cihan Savaşı’na da bu sebeple sokulmamıştır. Ancak itaatsizlik edecek bir devlet olursa hemen karşı taraftan saldırıya uğrayabilirdi.

Yugoslavya Batı cephesinde kalmış ama Tito sosyalizmden vazgeçmemişti. Sonunda onunla gizli anlaşma yapılarak bağımsız kalmak şartı ile sosyalist kalmaya izin verilmiştir. Güney ve Orta Amerika ülkeleri de ABD’yi dengede tutmak için sosyalist ülkeler statüsünde bırakılmıştır.

Sermaye Milliyetçi Çin’i sosyalist yapmış ve sosyalizmi ikiye bölmüştür. Dengeler tam yerinde oturtulmuş, tüm dünya hakimiyeti altına alınmışken, birden bire Sovyetler’de bir konu patladı. Sermayenin planı şu idi. Sovyetler Afganistan’ı alacak, Belucistan’ı alacak ve Hind Okyanusu’na inecektir. Böylece dünya ikiye bölünecektir. Bu amaca ulaşmak amacıyla ABD ile Sovyetler Afganistan’dan Hint Okyanusu’na ulaşmak için büyük bir yol projesine başlamıştır. Sermaye bu yolla şunları sağlıyordu:

  1. Sibirya, Orta Asya ve Tibet’i Hint Okyanusu’na bağlayarak oradaki tabiî kaynaklardan doğrudan en kısa yoldan yararlanma imkânı ortaya çıkacaktır.
  2. Dünyayı ikiye ayırtacak, batıyı Hıristiyanlardan oluşan ateist bir ülke, doğuyu da Budistlerden oluşan yine ateist bir dünya oluşturmak.
  3. Müslümanları bölerek her iki grup arasında eritmek, böylece üçüncü denge grubu olarak Ortodoks Rusları kullanmak, İslâmiyet’i silmek.
  4. Sovyetleri güçlendirerek sosyalizmle kapitalizm arasında dengeyi korumayı hedeflemiştir.

Sovyetlerde sosyalizm yönetimi uygulanmıştı. Dünyanın yarısı sosyalist olmuştu. Ne var ki, kapitalizmden hiçbir farkı yoktu.

  1. Kapitalizmde siyasi denge iki veya yedekleriyle dört parti arasında sağlanır. Sermaye kimi desteklerse o iktidar olur, futbol kulübü tutar gibi partileri tutar. Dört-beş senede bir oynanan oyunla sermayenin istediğini iktidar tahtına çıkarır. Batı yönetiminde denge böyle sağlanmıştır. Sosyalist ülkelerde ise tek parti vardır. Dar bölge sistemidir. İki tür seçimler yapılmaktadır. Adaylar ekseriyet sistemi ile seçtirilmektedir. Ancak merkezî yönetimin adayları arasında yarış yapılmaktadır. Sonunda ise parti % 99.9 oy almaktadır. Yani, birinde aday gösterirken sermaye dengesini kurmakta, diğerinde ise seçim yapılırken denge sağlanmaktadır. Her ikisinde de göstermelik ekseriyet sistemi vardır. Birinde sermaye gücü, diğerinde ise silah gücü son sözünü söylemektedir. Ancak silah gücünün arkasında yine sermaye gücü bulunmaktadır.
  2. Ekonomide ise tamamen aynı düzen mevcuttur. Banka firmalara kredi vermekte, halk firmalarda çalışmaktadır. Aldıkları ücretlerle mal satın almaktadırlar. Böylece tüm insanlık köle durumuna getirilmiş bulunmaktadır. Firmalar ise aracıdır, orada çalışanlar memurdur. Bütün sistem aynı biçimde çalışmaktadır. Tek fark, kapitalizmde aracılar yani işveren vekillerini mason veya sermaye tarafından doğrudan atanarak o sınıfa da yaşama şansı tanınmaktadır. Sosyalizmde ise bu atama particiler tarafından yapılmaktadır. Yani, sadece adı değişmektedir. Birinde insanlar sözde hürdür. Sosyalizmde ise sözde de hür değildirler.
  3. İlimde de durum aynıdır. Üniversiteler vardır. Bu üniversiteler tekeldir. Sermaye istediğini yazdırıp okutmaktadır. Sovyetler’de ise parti aynı şeyleri yapmaktadır.
  4. Her iki yönetim lâik yönetimdir. Ateist manâda lâiktir. Kapitalizmde sermaye yoluyla ateizm yapılmaktadır, Sovyetler’de ise silah zoru ile ateizm yapılmaktadır.

Sovyetler’de halkın elinden malları mülkleri elerinden alınmış ve işçi hâline getirilmiştir. Köyler kolhoz hâlinde yönetilmektedir. Yani, halk üretimden doğrudan mahsulü almakta, vergisini düşürdükten sonra pazara götürüp kendisi satmaktadır. Sabhozlarda ise devlet fabrikalarında işçiler çalışıp ücretlerini almaktadır. Halk için kapitalizm ile sosyalizm arasında hiçbir fark yoktur. Sermayeyi dinlemeyen halk kapitalizmde aç bırakılırken, sosyalizmde ise dayak atılmaktadır.

Kapitalizmde tekel oluşmuştur, ancak tekel firmalar arasında kontrollü rekabeti sağlamaktadır. Sovyetler’de ise rekabet tamamen ortadan kalkmış bulunmaktadır. Kapitalizmde halk inanışta serbest bırakılmıştır. Az çok Allah korkusu bulunmaktadır. Sosyalizmde tamamen ateist veya gizli dindar vardır. Ateistler ateist olduğu için, dindarlar da kendilerine saldırdığı için rejime düşman olmuşlardır. Dolayısıyla kapıcısından devlet başkanına kadar devleti yıkmak için işbirliği içine girmişlerdir. Devlet adeta kendi düşmanlarınca yönetilir olmuştur.

Allah değişik tip insanlar yaratmıştır. Kimi dindar olmaktadır, kimi alim olmaktadır, kimi iş adamı, kimi de yönetici olmaktadır. Bu kabiliyetler irsî olduğu gibi bunların eğitim merkezleri de aileler olmaktadır. Rejimler değişince önce görevler halka dağıtılır, eski görevliler ezilir, onların çocukları horlanır. Ancak biraz sonra beceriksizliklerinden yeni görevliler ve çocukları devre dışı olur, eski görevlileri ve onların çocukları kendi görevlerine dönerler. Fıtrî oluş ortaya çıkar. Sınıflı yönetim doğar. Sovyetler’de de böyle olmuş, eski sosyalizm düşmanlarının çocukları şimdi yönetimi ele geçirmiş, şimdi sosyalizm adı altında eski hizmetlerini ve sömürülerini sürdürmekte olmuşlardı.

Sovyetlerin Afganlılarla giriştiği savaşta başarı elde edilememiştir. Afganlıları parçalamak ve kırdırmak amacıyla bir taraftan Sovyetleri Afganlılara saldırtmış, diğer taraftan da Afganlıları ayrı ayrı gruplar hâlinde destekleyerek savaşı sürdürmüştür. Sovyetler’den de Müslüman askerleri Afganlılar üzerine sevk edilmiştir. Pek çok Afganlı ve Müslüman Sovyet halkı kırdırılmıştır. Bu durumdan rahatsız olan Gorbaçov Sovyetler’de inkılâp yapmıştır.

Dışişleri Bakanı Şevarnatze ile Gorbaçov bacanaktırlar, hanımları Müslümandır. Aile toplantısında Şevarnadze önerir; bu terörü ortadan kaldıralım. Gorbaçov kabul eder. 100 milyar dolar istemek üzere Şevarnadze Amerika’ya gider. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ile ancak bir hafta sonra görüşür. Öneriden hoşlanmaz, çünkü bu sermayenin bütün planlarını alt-üst eder. Menfi bir dönüşle Bonn’a döner. Bonn’da 50 milyar marklık çek yazılıp verilir. Şart, Doğu Almanya ile Batı Almanya’nın birleştirilmesidir. İşte böylece Almanya’nın desteği ile Sovyetler’de inkılâp olur, Doğu Almanya ile Batı Almanya birleşir. Almanya siyasi güç kazanır. Doğu Almanya’nın çok büyük başarıları olmuştur.

  1. Doğu Almanya ile batı Almaynaın birleşdirir. Berlin dıvarı yıkılır. Soğuk svaş sona erer.
  2. Doğu Almanya’nın kötü parasını batı parası hâline getirir. 100 milyar kadar markı Sovyetler’e, 20 milyar markı da sus payı olarak İsrail’e verir ama parasındaki sağlamlık devam eder. Mark Dolarla yarışır. Sonra bu para politikası Avrupa para politikası olacak ve dolarla yarışmaya başlayacaktır.
  3. Almanya Avrupa’da etkin bir devlet olmuştur. Avrupa’daki İngiliz hakimiyeti ikinci dereceye düşmüştür: İngiltere Fransızlarla Almanları savaştırır, sonunda kendisi yönetirdi. Ama II. Cihan Savaşı’ndan sonra Fransa ile Almanya barıştılar. Almanya Fransızlara taviz verdi, Fransızlar da Almanların önderliğini benimsediler. Böylece Avrupa güçlenmeye başlamıştır.
  4. Almanya verdiği bağışlarla birinci derecede sıkıntıya girmiş gibi görünür. Oysa, tam tersine, verdiği marklar bir el sonra kendi ülkesine dönmüş ve kendi ülkesinin ekonomisi güçlenmiştir. Dünyadaki etkisini de o kadar çoğaltmıştır. Bugün sermayenin ilmiyle iki ülke yarıştadır. Biri Almanya, diğeri ise Japonya. Bu sebeple bu iki ülke de sermaye için tehlike oluşturmaya başlamıştır. Amerika da artık sermayenin dışına çıksa kendi kendisine varlığını sürdürme durumundadır.

Sovyetler Afganlıları yenemeyince Gorbaçov sosyalizmin şiddet politikasını bıraktı. Dünyanın en sevilen kişisi oldu. Herkes nefes aldı. Ama sermaye hemen harekete geçti. Afganistan’da iç savaş başlattı. İstiklâl Savaşımızda yaptığı hatayı yapmadı. Savaşı değişik liderlerle yürüttü, sonra da onları birbirleriyle boğuşturdu. Oluşturduğu bir talebe casus ekibiyle Taliban grubunu getirdi. Usame bin Laden eliyle onları finanse etti. Afganistan’da hakimiyet sağlandı. Afgan halkı kendisi teslim oldu. İslâmiyet ile ilgisi olmayan fanatik bir yönetimi yürüttü ve böylece İslâmiyet’i anarşist durumuna soktu. Afganistan’da böylece yine etkinliğini elinde tutarken, sonra Müslümanları savaşa sokmak için Taliban’a ve Usame’ye saldırdı. Ama onları yakalamadı. Şimdi hâlâ elinde tutmaktadır. Bu savaştaki hedefi Türkiye ile İran’ı kapıştırmak, onların arasında çıkan savaşla Türkiye’yi sonunda yıkmaktır. Türk ve İran yöneticilerine de bunları yaptıramadı.

Şimdi Gorbaçov’un karıştırdığı dünyayı yeniden düzenlemeye girişildi. Sarhoş Yeltsin’i bu işe alet yaptı.

  1. Askerî ihtilâl oldu ve Gorbaçov Yeltsin’in desteği ile kurtuldu. Hepten öldürmedi. Çünkü öldürse Sovyetler birleşir ve ona karşı cephe alırdı. Ama bu yolla Gorbaçov’un otoritesini kırdı. Askerler böyle aptalca işleri yapar ve düşmanlarına alet olurlar. Daha harp akademilerinde bu oyunlar okutulmuyor.
  2. Gorbaçov halkın desteği ile devlet başkanı seçilmişken, Gorbaçov devlet başkanlarını topladı ve bağımsızlığı ilân ettiler. Böylece Gorbaçov bertaraf edilmiş ve Sovyetler parçalanmıştır.
  3. Bu parçalanmada sermayenin de etkisi vardır. Sovyetlerde Hıristiyan nüfus azalıyor, buna karşı Müslüman nüfus çoğalıyordu. Bu gidişle 2025 yılında Sovyetler Müslüman ülkesi hâline gelecektir. Sözde Sovyetler dağılacak, herkes ayrı ayrı devlet olacak, Moskova parlamentosunda temsilci gönderemeyecek, ama fiilen Rusya bu küçük devletleri sermayenin desteğiyle yönetmeye devam edecektir. Bu arada Rusya’dan halk bu devletlere tehcir edilecek, bu devletlerdeki Ruslar Rusya’ya göç edilerek Rusya’nın gücü artırılacaktır. İşte Çeçen savaşı budur. Bu savaşı sermaye destekliyor, Rusya destekliyor. Böylece Müslüman halk kırılıyor ve sonunda tehcire zorlanacaktır. Çeçen biter İnguşa gelir sıra, İnguş biter Tatara gelir sıra.
  4. Batılıların başka bir hesabı şu olmuştur. Faizli sistemin yaşayabilmesi için yeni ülke bulması gerekir. Avrupalıların eski müstemlekeleri tamamen kendi çiftliği hâline gelmiştir. Şimdilik Sovyet ülkeleri yeni sermaye yatırımına elverişli hâle gelir. Faizli sermaye nefes alır. Sonra da Çin aynı akıbete kurban edilir. Bu da başarıya ulaşmamıştır.

da- Sovyetleri devlet planlaması ile yönetiyordu. Fabrikaları öyle kurmuştu ki parçalanma olmasın. Makinanın bir parçasını bir yerde imal ediyor, diğerini diğer yerde imal ediyor. Fabrikalara ham maddeyi gönderiyor, işçilik parasını da gönderiyor ve mamul maddeyi satın alıyordu. Merkezi plânlama bu işi yapıyordu. Sovyetlerin dağılması ile sermaye ilk iş olarak Devlet Plânlama Teşkilâtını dağıttı. Böylece tüm Sovyet sanayii çöktü. Sermaye gelecek, bunları üç-beş kuruşa alacak ve yeni sanayii kuracaktı. Sermaye bunu başaramadı. Çünkü oraya girme gücü yoktu. Dil sorunu vardı. Halkıyla anlaşamıyordu. Kendi adamlarını konuk edecek otelleri yoktu. Sermayenin aklına cin gibi bir fikir geldi. Önce Fethullah Gülen’i destekleyerek oralarda İngilizce tedrisat başlattı. Allah rızası için Amerika’ya tercüman yetiştiren fedailer çıktı ve oralara gidip kolejler açtılar, İngilizce öğretiyorlar. Açıkça İslâmiyet’i anlatamıyorlar, ama varlıkları ile etkili oluyorlar. Bu okulların finansesini de yine bunların kurdukları firmalar oradan sağlıyor. II. engel ise Sovyet halkı kapitalizmden nefret ediyor, topraklarını ve fabrikalarını teslim etmiyor deniyor. Bu arada çok ağır krizler geçirmiştir.

db- Sabhozlar yıkılıp perişan olduğu halde, kolhozlar varlıklarını sürdürdüler. Resmen dağıttılar, topraklarını halka verdiler, ama sonuç elde edilemeyince halk tekrar kendi isteğiyle birleşti. Kolhozlar devam ediyor. Kolhozlar için iyi taraf, eskiden ödedikleri %50’ye varan ağır vergiler ortadan kalktı. Halk birden zengin olmaya başladı. Ürettiği malları pazara getirip satmaya başladı. Mağazalar sinek avlarken, pazarlar her yıl katlanarak gelişmeye başladı. Vergi kontrolü yapılamaz oldu. Böylece kolhozlar yeniden canlandı. Sermaye bu toprakları almak istedi ama başaramadı.

Pazar ekonomisi kentte yaşayanları da yaşatır oldu. Köylülerden aldıkları malları diğer ülkelerde, Sovyetler içinde ve dışında pazarlama yaparak yavaş yavaş esnaf oluştu. Eskiden ticaret yasağı varken, çöken ekonomi şimdi liberal ekonomiyi oluşturdu. Bu da Türkiye gibi ülkelere aksetti ve bavul ticaretini oluşturdu. Tabii ki hemen bunun farkına varan Batılılar tedbir aldılar ve bunu söndürdüler. Her iki devletin ihanet eden yöneticileri durumu sermayenin hedefine doğru götürdüler.

Ancak kimse Allah’ı yenemez. Allah bir şeyi murad ederse o olur. Bavul ticareti kalktı ama küçük sermaye gitti ve Sovyetler’de yerleşti. Şimdi orada yerli halkla bir halk sanayiini oluşturmaktadır. Kent esnafı gelişiyor ve tüccar sınıfı oluşuyor.Bu sınıf artık Masonların sermayesi değildir. Batının sömürü sermayesi değildir. Yeni bir dünya düzeni oluşmaktadır.

dc- Sarhoş Yeltsin sağlığını yitirdiği için çekildi. Şimdi yeni birisi geldi. Batı’nın getirdiği kimse olduğu kesin ama, bu Batı’ya ihanet etmeyeceği anlamına gelmez. Dolayısıyla Sovyetler’de yeni gelişmeler mevcuttur. Rusya hakimiyeti sağlamak istiyor ama devletler de direniyor. Batı’ya güveniyorlar. Oysa Batı onları Ruslara yedirmek için tuzak kuruyor. Ruslarla iyi geçinmek durumunda olmaları gerekir.

dd- Bu arada Çin’de de gelişme ve Ruslara yakınlaşma vardır. Müslümanların siyaseti gelecek dünyayı oluşturabilir. Bu durumda Müslümanların siyaseti ne olmalıdır?

Bu büyük olaydan sonra dünyada Müslümanlara büyük imkânlar doğmuştur. Bunları değerlendirmeleri gerekir.

  1. Müslüman halk önce bulundukları yerlerde barışçı olacaklar, halkla iyi geçinecekler, yerli halk onlara zulmetse bile mukabele etmeyeceklerdir. O zulmü yapan halk değil, sermayenin mafyasıdır, istihbarat örgütleridir. O kimselerin hareketlerini asla ora halkının yaptığı olarak kabul etmeyeceklerdir. Onlarla savaşta yerli halkı yanlarına alacaklardır.
  2. Müslümanlar yaşadıkları memleketlerde yöneticilerden ne kadar zulüm görürlerse görsünler, asla karşı çıkmayacaklar, sabredeceklerdir. Onlara zulmeden o görevliler değildir. Sermayenin ajanları ve istihbarat örgütleridir. Siz onlara itaat ederseniz onlar da zulümden vazgeçer ve böylece sermayeyi yenmiş oluruz.
  3. Katiyen dinî bir kavgaya girişmeyeceksiniz. Tam tersine, bütün dinlerle işbirliği içine girerek din düşmanlığını yok etmek için çalışmalıyız. Bakınız, size ateizmi demiyorum. Kişi ateist olsun ama din düşmanı olmasın. Kendisi gibi inanmayanları yok etmeye çalışmasın. Yani, Marksist olmasın, komünist olmasın. Bu da diğer dindarlarla her türlü içtimaî ve iktisadî ilişkileri kurup İslâm’ın barışçılığını anlatmaktır. Biz Yahudilerin değil, sömürü sermayesinin karşısındayız. O da onları yok etmek değil, onları insanlığa ve dinlerine yararlı tarafa yöneltmek istiyoruz.
  4. Müslümanların yapacakları iş, dünya Müslümanları ile irtibat kurmak ve birlikte Allah yoluna doğru ilerlemek ve dünyaya İslâmiyet’i yaymak. Bizim sabrımız İslâmiyet’in zaferi demektir. Hıristiyanlar tarihin en büyük zulmünü gördüler, sabrettiler, ama dünyada bugün en etkin kimseler olmuşlardır. Müslümanlar sabredecekler, zulme dayanacaklar. Başka bir şey yapmayacaklar. Çok kısa zamanda zafere ulaşacaklardır. Görevleri “İnsanlık Anayasası”nı kendi dillerine çevirip onlara anlatmak. Buna göre ekonomik üniteleri oluşturmak. Uluslararası ilişkilerde insanlığa hizmet etmek olacaktır.

 

4- AVRUPA BİRLİĞİ

20. yüzyılda insanlığı daha asırlarca etkilemeye devam edecek dört mühim olay olmuştur.

1. I. Cihan Savaşı sonunda krallık ve imparatorluklar devri son bulmuş ve Avrupa en güçlü kıta olmuştur.

2. II. Cihan Savaşı sonunda Avrupa’nın siyasî sömürgeciliği son bulmuş ve dünya açık pazar hâline gelmiştir.

3. Sovyetlerin çökmesi ile dinler aleyhinde gelişen 500 yıllık saldırı son bulmuş, siyasiler dinlere karşı mağlup olmuşlardır.

4. Dördüncü önemli husus, 1000 yıl önce parçalanmış bulunan Avrupa yeniden bir birliğe doğru gitmektedir.

İlk bakışta 20. yüzyılın en az etkin bir olayı gibidir. Ama gelecekte varlığını hissettirecek en önemli olaydır. BU bakımdan “Avrupa Birliği”nin tahlilini iyi yapmak gerekmektedir. Kısaca Avrupa’nın tarihini hatırlayalım.

 

AVRUPADA İLK YERLEŞİM

Avcılık Dönemi

İnsan Orta Doğu’da varedildi. Yaz-kış meyvesi olan topraklarda ortaya çıktı. Buna aday üç ülke vardır. Mısır, Mezopotamya ve Hindistan. Bazı emareler ilk insanın Mezopotamya’da varedildiğini haber vermektedir. Bunun için dört delil ileri sürebiliriz.

  1. a)    a)    Mezopotamya ırmakları dört mevsim yemiş verme bakımından diğerlerinden daha elverişli topraklara sahiptir.
  2. b)    b)    Mezopotamya ortadadır. İnsanın merkezde yaratılmış olması daha mantıklıdır.
  3. c)    c)    Sonraki uygarlıklar hep Mezopotamya kaynaklı olmuştur.
  4. d)    d)    Asya Uygarlığı, Avrupa ve Afrika uygarlıklarından öncedir. Demek ki doğudan yayılma ihtimali daha fazladır.

Bu varsayımlarla hareket ettiğimizde Avrupa’ya insan ancak avcılık döneminde gelmiştir. Birbirinden çok farklı uygarlık kalıntılarına rastlanmaktadır.

Bu varsayımla hareket ettiğimiz zaman Avrupa’da insanlar önce güney kıyılarında yayılmışlar ve bir avcılık uygarlığı oluşturmuşlardır. Asya’da da Anadolu, İran ve Afganistan sahaları avcılık döneminin yayıldığı bir dönemdir. İnsanlar avcılık döneminde tüm yeryüzünü istila ettiler. Birlikte tulumdan yaptıkları kayıklarla her tarafa gitme şansını elde ettiler.

 

Çobanlık Dönemi

İnsanların nüfusları artınca, bir de buzullar erimeye başlayınca, av hayvanları azalmış, buna karşılık orta kuşakta çok bol meralar ortaya çıkmıştır. İşte bu arada sıcak kuşakta değil, orta kuşakta, büyük ihtimalle Anadolu, Kafkas veya Balkanlarda çobanlık aşamasına geçilmiş ve orta kuşakta süratle yayılmıştır. Sıcak kuşaklar çobanlığı orta kuşaktan öğrenmişlerdir. Orta tarım bitkileri daha önce evcilleştirilmiştir. Bu tarım dönemi değildir. Bu bitkilerin çobanlık dönemi olarak sayılabilir.Yani, orta kuşakta hayvanları ehlileştirdiler. Sıcak kuşakta bitkileri ehlileştirdiler. Ama henüz tarım dönemi başlamamıştır. Avrupa kıtası bitkilerin ehlileştirilmesini Mezopotamya’dan öğrendi.

Avrupa’da ve kuzey Çin’de çobanlık dönemi yaşanırken, kuzeydekiler daha buzul dönemini yaşadıkları için avcılık dönemi devam etmiştir. Çobanlık dönemine sonra geçmiştir. İşte bu farklı ekonomi durumu Avrupa’da farklı halkları oluşturdu. Kuzeydekileri Cermen, güneydekileri ise Latin halkı olarak adlandırıyoruz. Doğuda da güneydekilere Çin, kuzeydekilere Moğol halkı demekteyiz.

Bu iki halkın özelliği, güney halkı daha uygar ama güçsüz oluyor, kuzey halkı daha güçlü ama daha geri oluyor. Kuzeyliler güneylileri zaman zaman istila ediyor ama onların uygarlıklarını alıyor ve gelişiyor. Avrupa hâlâ iç içe bu iki halktan oluşmaktadır. Bu iyi bilinmelidir.

 

Kilise Uygarlığı

Avrupa zaman zaman doğuya doğru Anadolu üzerinden seferler yapmıştır. Bilhassa M.Ö. II. yüzyıllarında Hint-Avrupa ırkı, Çin dışında bütün ülkelerde görülmeye başlanmıştır. Gerek Eti Uygarlığı’nın gerekse Yunan Uygarlığı’nın doğmasında etkin olmuşlardır. Bu uygarlıkları Avrupa’dan getirmemişler, Avrupalıların buralara gelmesiyle oluşmuştur.

Avrupa’ya akınlar olmuştur. Anadolu’dan Etrüskler gitmiş, kuzeyden de İskitler ve Hunlar istilâlar yapmıştır. Ancak Avrupa’nın kaderi Hıristiyanlıkla değişmiştir. İbranilerin oluşturduğu serbest deniz yollarından yararlanan Roma Akdeniz’e hakim olmuş ama Hıristiyanlığı da kabul etmek zorunda kalmıştır. Hıristiyanlığı bir iman aşkından ziyade bir hakimiyet aracı olarak kullanmıştır. Ama bu suretle Hıristiyanlık yayılmıştır.

Hıristiyanlık değiştirilmiş, farklı hüviyet kazandırılmış ama bu sayede dünya Kilise Uygarlığı’nı yaşamaya başlamıştır.

  1. 500 yıllarında Hıristiyanlığı kabul eden Bizans imparatorları 1500 sene Akdeniz havzasını zorla da olsa Hıristiyanlaştırmışlardır.
  2. Batı Roma İmparatorluğu 1000 yıllarında Batı Roma’yı yıkmışlar ama kendileri Hıristiyan olmuşlardır. Bunlara bakarak Slavlar Ortodoksluğu kabul etmişlerdir. Türkler de İslâmiyet’i kabul etmişlerdir. Yani, bundan 1000 yıl önce Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın mutlak zaferi sözkonusu olmuştur.
  3. 1000 yıllık tarih Hıristiyanlık ve Müslümanlık savaşı olarak sürüp gelmiştir. Bu dönemdeki dünya bir Haçlı Seferleri dünyasıdır. Bu yalnız güneyde Katoliklerle Müslümanlar arasında cereyan etmemiş, Slavlarla Türkler arasında da sürüp gelmiştir. Bu savaşların yararı, her iki tarafın zorunlu yarış içinde bugünkü uygarlığı oluşturmuş olmasıdır.
  4. Nihayet, Avrupa İslâmiyet’ten aldığı uygarlığı, İslâmiyet’ten değil de Yunan’dan aldığını ileri sürmüştür.

Demek ki, Avrupa kıtası daha uygarlık aşamasına geçmeden önce bile Asya’dan ayrı olarak uygarlığa sahip olmuştur. Kuzeyde ve güneyde mücadele hep savaşlarla ve karşılıklı istilâlarla geçmiştir. Güneyde uygarlık Kıbrıslı Yahudi Zenon’un Yunanistan’da başlattığı stao ahlâkının Roma’ya kadar ulaşması ile merkezi yönetim uygarlık olarak Miladî yıllarda başlamış, 500 yıllarında Hıristiyanlığı kabul ederek uygarlaşmıştır. Cermenler ise M.S. 1000 yıllarında Hıristiyan olmuşlar ve böylece Avrupa Birliği o tarihten beri tek bir kıta halindedir. Kendine özgü uygarlığı vardır. Avrupa’yı oluşturan yapı;

  1. Yunan ve Roma ılığı ile İbrani Uygarlığı,
  2. Hıristiyanlık,
  3. İslâmiyet,
  4. Cermen Uygarlıkları Avrupa halkını oluşturmuştur.

Avrupa’nın bu kültür yapısı yanında Avrupa’nın kendine has oluşmuş özel yapısı vardır. Bu yapı Masonluğun merkezi olmasından doğan bir yapıdır.

Avrupa Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra kendisine özgü bir yapı oluşturmuştur. Tarım dönemi uygarlığının özelliklerini taşıyan bu düzende köylü toprağı ekmektedir. Toprak feodal beylerin ve kilisenindir. Feodal beyler şövalyelerden oluşmaktadır. Savaşı onlar yapmaktadır. Avrupa köylüsü toprak ekip biçmektedir. Yetiştirdiği ürünlerin yarısına yakın kısmını toprak sahibi beylere ve kiliseye vermektedir. Kilise ile beyler uzlaşmışlardır. Biri güvenlik sağlamakta, diğeri hukuk düzenini gerçekleştirmektedir. Bu sayede Avrupa’da huzurlu bir hayat vardır.

Haçlı Seferleri’ne başlanmıştır. Bu seferlerden dolayı Avrupa’nın çehresi değişmektedir. Ticaret ve sanayi ile başlayan kasaba esnafı doğmaktadır. Bunlar bir taraftan feodal beylere rakip çıkarken, diğer taraftan da kilisenin kapalı dünya anlayışını sarsmaktadırlar. İşte 16. asırda başlayan bu gelişme Avrupa’da yeni bir statü getirmiştir.

Başlangıçta horlanan Yahudiler, Amerika’nın keşfi ile merkez haline gelen Yahudi tüccarları zengin olmaya, böylece kısa zamanda Avrupa’da etkin rol oynamaya başlamışlardı. Önce Yahudi olmayan halkla diyalog kurabilmek için Masonluk teşkilâtını geliştirdiler. Hz. Davut ve Hz. Süleyman peygamberler de yabancı olan Fenikelileri çalıştırmaktadırlar. Bunlara duvarcı ustası olarak “mason” denmektedir. Yalnız Masonlar ülkelerinden çekindikleri için gizli çalıştırılmaktadır. İşte bunu örnek alan Avrupa Yahudileri Masonluk teşkilâtını kurmuşlardır. Bunlar Yahudi sermayesi ile işbirliği yapan Hıristiyanlardır. Teşkilâtları gizlidir.

Yahudi merkezinde planlanan işler Masonlar aracılığı ile uygulanmaktadır. Tüm dünya üzerinde benzer teşkilât kurmuşlardır. Dünyadan ham madde alınmakta, Avrupa’da işlenmekte ve mamul madde olarak dünyaya satılmaktadır. Dünyada Yahudilerin emrinde olan Masonlar bu alışverişten elde ettikleri gelirle müreffeh olarak yaşamaktadırlar. Avrupalılar ırgat, dünya da pazar olmuştur. Tabii ki bu durum başlangıçta insanlığın zararına olmamıştır. Bugünkü Batı Uygarlığı bu Yahudilerin Mason teşkilâtına dayanmaktadır.

Yahudilerin yönettiği Mason teşkilâtının sahip olduğu özellikler vardır. Bugüne kadar tüm Avrupa’yı bunlar yönettiler.

  1. Önce kilisede reform hareketlerini başlatarak dinin gücünü ve birliğini kırdılar ve bozdular. Tabii burada kilisenin gelişen yeni dünyaya ayak uyduramaması gibi önemli bir sebep yatmaktadır. Sömürü sermayesi İslâmiyet’ten gelen müsbet ilme sahip çıktığı halde, kilise cephe almıştır. Allah bunun için böyle bir bölücülüğe izin vermiştir.
  2. Feodal beylerin toprak üzerinde hakimiyetini sona erdirip çiftçileri işçi yapabilmek için milliyetçiliği desteklediler. Her ülkede bir beyi destekleyip kral yaptılar. Böylece millî devletler oluşturdular ve Avrupa birliğini parçaladılar. Ancak bu olay da sadece sermaye oyunu sebebiyle olmamıştır. Allah böyle olmasını irade etmiştir. Çünkü dünyada millî devletler oluşacak ve insanlar devletler hâlinde yaşayacaklardır. Sermaye bu yolda adımlar atmıştır.
  3. Sonra kralların da gücünü yok etmek için demokrasiyi ortaya koymuştur. Bu gelişme de ilâhî iradeye uygundur. Çünkü insanlık şeriata göre yönetilecektir. “İnsanlık Anayasası” budur. Demokrasi bu düzene bir hazırlıktır.
  4. Nihayet, sömürücü Masonlar tarafından kullanılan Yahudi sermayesi ateizmi yaymaya çalışmıştır. Böylece insanları hayvanlaştırıp onları kendisi sömürsün diye bu yolu tutmuştur. Bu da Allah’ın iradesi ile olmuştur. Çünkü kilise gerçek Hıristiyanlıktan çok uzaklaşmış ve bir sömürü kuruluşu hâline gelmiştir. Müslümanlar da şeriatı unutmuşlardır. Yeniden diriliş için ateizme gerek vardı. Avrupa faşizm ve sosyalizmi 20. asırda son darbeyi vurmak istemiş ama başaramamıştır.

Avrupa halkıyla Hıristiyan bir halktır. Irk olarak Lâtin-Cermen karışımıdır. Kardeş uluslardır. Ama teşkilât olarak son derece karışık bir durumu vardır. Kendisine yabancı Yahudi sermayesinin emrinde Mason teşkilâtlar buralarda hakimdir. Bunlar din, milliyet, aile ve mülkiyet düşmanlığı yapmaktadırlar. Kilise üzerindeki baskı kalkmıştır, ancak kilise henüz Avrupa’ya ümit olmaktan çok uzaktır.

Avrupa siyasi bakımdan da önemli merhaleler geçirmiştir.

Amerika’nın keşfi ile açılan denizlerden önce Amerika fethedilmiş ve orası Avrupa’nın uzantısı olmuştur. Ancak daha sonra bu yeni kıtadaki ülkelerin hepsi bağımsızlıklarını kazanmışlar ve Avrupa’dan ileri olan Amerika kıtası doğmuştur. Kuzeyde Protestan, güneyde Katolik kilisesi iki kıta içinde ayrı ayrı birlikleri sağlamaktadır. Katolikler İspanyolca konuşuyorlar, kuzeydekiler İngilizce konuşuyorlar.

Avrupa ayrıca tüm dünyaya hakim olmuştur. Kara dünyasına Ruslar ve sosyalizm, deniz dünyasına da Avrupa ülkeleri müstemlekecilik olarak yayılmışlardır. Aslan payını İngiltere almıştır. Ancak II. Cihan Savaşı’ndan sonra denizdeki siyasi hakimiyet, Sovyetlerin yıkılması ile karadaki siyasi hakimiyet ortadan kalkmıştır. Böylece dünya Allah’ın iradesine bağlı olarak gelişmektedir.

Şimdi büyük sermayenin plânı nedir? Kısaca bu konuyu ele alalım.

Tevrat’a göre İsrailoğulları insanları yönetmek üzere seçilmiş bir kavimdir. Diğer kavimler İsrailoğulları’na hizmet etmek için yaratılmıştır. O halde gelecekte bir dünya devleti kurulacak ve dünyayı o yönetecektir. Bugün ortada bulunan devletler varlıklarını sürdürecekler, ama İngiliz Krallığı gibi etkileri olmayacaktır. Sermayenin oluşturduğu iki partili meclisler etkili olacaktır. Kendisi hangi partiyi sermayesi ile desteklerse o iktidarda olacak ve dünyayı böylece kendisi nasıl isterse öyle yönetecektir. Bazan bu kuralları işletemezse, o zaman Kemal Derviş gibi bakanları atayıp onlar vasıtasıyla istediğini yaptıracaktır.

Dünyaya hakimiyetini sağlamak için çok güçlü gizli istihbarat teşkilâtını kuracak ve bunları kendisi finanse edeceği için bütün bilgiler kendisinde toplanmaktadır. Bunlar sadece haber alma örgütleri olmayacak, aynı zamanda provokasyon yapan yani suç işleten birer merkez de olacaklardır. Her görünür cemiyetleri gizli örgüt tarafından yönetilecektir. Bu da yetmemektedir. Bunun karşısında bir de gizli silahlı mafya oluşturmuş ve onunla istediği kimseleri bertaraf etme gücüne erişmiş olacaktır. İdam cezasını kaldıracak, insan hakları diye cezaevlerini lüks otellere çevirecek, istedikleri kimselere rahatlıkla suç işletecek ve mahkum etmeyecek, istediği kimseleri de bu gizli teşkilât aracılığıyla bertaraf edecektir.

Eskiden Masonluk teşkilâtı yeterli olmuştur. Şimdi Masonluk teşkilâtına fazla gerek kalmamıştır. Çünkü bugünkü iletişim ve ulaşım araçlarıyla koyduğu kurallarla istediklerini devletlere zaten yaptırabilmektedir. Devletler Masonların yapacaklarını yapmaktadırlar. Bu sebeple Masonluk teşkilâtının da gücünü kırmak gerekmektedir. Dolayısıyla Masonluğun altında ve üstünde daha kademeli kuruluşlar oluşturmuştur.

Bilderberg gibi üst kuruluşlarda Masonların dışındakilerden de olabilen seçkin kişiler davet edilmekte, orada kinayeli konuşmalarla anlayanlara mesaj verilmektedir. Her türlü kayıt ve yazı yazma yasaklanmaktadır. Ondan sonra bunlar ülkelerine dönünce ne yaptıklarını gizli servisle takip ederek ülke yöneticilerini Masonları da aşarak atamak istemektedirler. Dolayısıyla Masonluk eski gücünü yitirmektedir.

Masonluğun altında da Lions kulüpleri benzeri kuruluşlar kurulmaktadır. Bunlar tek partili dönemin partileri gibidir. Bu derneklere üye olanlar kamu hizmetlerinden ve imkanlarından yararlandırılmaktadır. Mason ayinlerine katılma zorunda olmadan Masonların yaptıklarını yaptırma durumu ortaya çıkmıştır.

Avrupa’nın buradaki sıkıntısı, Avrupa Masonların merkezidir. Avrupa’da bu plânların uygulanması biraz daha zor duruma gelmiştir. Gizli çatışmalar var.

Şimdi Avrupa Birliği’nin oluşmasına değişik çevreler nasıl bakarlar, onları ele alalım.

Sermaye daima güçleri oluşturur ve onları bir-iki gruba ayırır. Onlar arasında çekişme konuları koyar. Kendi sermayesi ile hangi tarafı desteklerse o galip gelir. Hattâ önce serbest bırakır. Biri mağlup olmaya başlayınca onu kurtarır. Böylece iki taraf da ona medyunu şükran olur. Sermayenin hedefi dünyayı birliklere ayırmaktır. Onları dengeli güçlere ulaştırmak ve onlar arasında koyacağı savaşma aracı ile dünyayı dengede tutmaktır.

Sermayenin ilk ana gücü Kuzey Amerika’dır. Hâlen dünyada tek süper güç olarak görülmektedir. Eskisi gibi Amerikan yönetimine hâkim değildir. Başkan Clintın’ın bağımsız hareketleri sebebiyle ona ders vermek istemiş, Monika olayını çıkarmış, mahkemelere sürüklemiş ama Amerikan Halkı bu duruma aldırmamıştır. Sonunda bu yolda artık başarı elde edemeyeceğini anlamıştır. Sonra yapılan seçimlerde acayip bir oyun oynamıştır. Clintın sanki sermaye tarafı gibi görünmüştür. Seçim çekişmeli geçmiş, ancak hileli bir seçimle Bush ABD başkanı olmuştur. Başkanlığını fazla beğenmemiş olacak ki, sermaye kuleleri yıkmıştır. Yani, şimdi sermaye Amerika’da savaş halindedir. Gittikçe Hıristiyanlar bilinçlenmektedir. Bu sorunu ancak şımaranları dize getirecek büyük bir savaş çözebilir.

Sermayenin eski Sovyetlerle de sorunu vardır.

Sermaye Amerika’ya karşı zor bela destekledikleri Sovyetleri karşı güç olarak tutuyordu. Bu güç çökmüştür. Çöküş sebeplerini şöyle sıralayabiliriz.

  1. Batı sermayesinin yayılma alanı bitmiştir. Yeni alan açması gerekir. Sovyetler kurulduğu zaman bilinmeyen tabii kaynaklar, teknolojinin ilerlemesi ile yeniden ortaya çıkmıştır. Sermaye bunlardan yararlanmak durumundadır. Sovyetler yıkılmalıdır.
  2. Sovyetlerde Müslüman nüfusu artmaktadır. Çeyrek yüzyıl sonra Sovyetlerin hakim nüfusu Müslümanlar olmamalıdır. Önce Sovyetler dağıtılacak, sonra bağımsız Türk devletleri kurularak Rusya parlamentosunda söz sahibi yapılmayacak, ama sonra Rusya’nın nüfuzu altında bir Sovyet Birliği oluşturulacaktır.
  3. Sosyalizm yönetimi son derece kötü sonuçlar vermiş, Sovyetlerin ayakta duracak mecalleri kalmamıştır. Ateist olan Sovyet halkı yönetime düşman olmuşlar, sosyalizmi yıkmak için adeta müttefik hâle gelmişlerdir. Herkes devleti yağmalayarak yıkma peşine düşmüş, maalesef bugün de bu huydan vazgeçmiş bulunmamaktadır.
  4. Gorbaçov ve Dışişleri Bakanı Şevarnadze buna çare aramış, yenilik yapmak istemiş ama başaramamışlardır. Sonunda Sovyetler yıkılarak sermayenin dedikleri olmuştur. Yeltsin Sovyet halkına bu ihaneti yapmıştır. Ancak bu biraz erken olmuş ve dünyada sorunlar meydana gelmiştir.

Sovyetlerin yıkılması ile dünyadaki kuvvetler dengesi bozulmuş ve Amerika tek süper güç olmuştur. Yeni karşı gücü henüz oluşturamamıştır.

Sovyet halkı sosyalizmle eğitildiği ve kendi yapıları da toprak severlik olduğu için sermaye henüz Sovyet ülkelerine girememiştir. Halk kolhozların kendi kendilerine yaptıkları faaliyetlerle sermayenin kontrolü altında olmayan bir çalışma içindedir. Eski Sovyet ülkelerinin ekonomileri gelişmeye başlamıştır. Bu arada serbestlikten yararlanan dinler yeniden canlanmaya başlamışlardır. Milliyetçi devletler oluştuğu için de devletler kendilerini koruyan halklar bulabilmeye başlamıştır.

Çin sermaye için hâlâ sorun olmaya devam etmektedir. Çünkü Çin halkı kalabalıktır. Yahudiler sima olarak tanındıkları için Masonluk teşkilâtı kolay kontrol edilemiyor. Bugün büyük sermaye ile iyi geçinmektedir. Ancak hem ekonomi hem de sosyal bakımdan içten içe gelişmektedir. Sömürü sermayesinin hakim olamayacağı bir durum ortaya çıkabilir. Bunun için sermaye Japonya, Kore, Malezya gibi ülkeleri geliştirip ona karşı dikme plânlarına sahip bulunmaktadır.

Büyük sermayenin daha 18. yüzyıldan beri yerleştiği Hindistan’da bir sorunu yoktur. Bu sebeple şimdilik orada herhangi bir hareket görülmemektedir. Benzer şekilde Afrika kıtasında da aykırı bir durum yoktur. Çünkü henüz orada bir canlanma hareketi görülmüyor.

Sermaye şimdi dünyayı Avrupa Birliği’ne benzer birlikler içinde birleştirmeye çalışmaktadır. Sermayenin Avrupa Birliği’ni desteklemesinin sebepleri vardır. Önce dünyayı ikiye bölecektir. Orta Asaya, Afganistan ve Belucistan’la bölerek doğu ve batı dünyasına ayıracaktır. Doğu dünyasını Hindistan, Çin, Güneydoğu Asya ve Avusturya adalarından oluşan bir güç; Batı dünyasını da Avrupa, Güney Amerika, Kuzey Amerika ve Afrika birliklerinden oluşturacaktır. Kendisi Avrupa’da yerleşecektir. Böylece dünya İsrail yönetimine girmiş olacaktır. Bu bakımdan sermaye Avrupa Birliği’nin oluşmasını istemektedir. Amerika Birleşik Devletleri’ni dengeleyebilmesi için bu birlik süratle gerçekleştirilmelidir.

Sermaye Avrupa Birliği’nin oluşmasını istemektedir, ancak bu birliği kendi yönetiminde oluşturmalıdır. Kilise bilinçlenmekte ve sermaye sömürüsüne karşı içten içe hazırlanmaktadır. Bu birlik kilise hakimiyetinde oluşursa tehlike olabilir. Bunun için dine dayanmayan bir birlik olmasını istiyor. Oysa Avrupa halkı din birliği içinde bir Avrupa topluluğunun oluşmasını istemektedir. Sermaye Ortodokslar ve Türkiye’nin de orada yer almasını isterken, Avrupalılar Katolikleşmeleri şartı ile bunları alma yolunu tutuyorlar. Bu sorunu böyle çözeceklerdir.

Diğer taraftan sermaye Avrupa halklarını yönetmek için daha tam geliştirilmiş formüllere sahip değildir. Bir taraftan Avrupa Birliği’nin sağlanması için yerinden yönetim ilkesi getirilmelidir. Ancak bu birliğin devletlere hakim olmamasını doğurur. Merkezi yönetimi oluşturma ise epey zor olmak bir yana, güçlü bir Avrupa Birliği sermayeye kafa tutabilir. İşte bu sebeplerden dolayı Avrupa Birliği’nin oluşması kolay olmamaktadır. Sermaye şimdi dolara karşı euroyu ortaya çıkarmıştır. Yarın Sovyetler de aynı güçte bir para çıkarabilir Çin parası Japon parası gibi kıymetli olabilir. O zaman şimdi olduğu gibi dünyayı sömürmek kolay olmayacaktır. Büyük tehlike, dünyadan dolarlar geri gidince Amerika Birleşik Devletleri birden çöker. Sermaye böyle bir gücünü de elinde tutmak istiyor. Yani, beni dinlemezsen euroyu harekete geçirir ve senin canına okurum diyor. Ama böyle bir hareket sermayenin de hakimiyetini ortadan kaldırır.

Buradan şu anlaşılıyor ki, sermaye Avrupa Birliği’nin oluşmasını istiyor ama henüz sorunlarını çözememiştir. Gerekli tedbirleri alamamıştır. Zaman kazanmak için Avrupa Birliği müzakerelerini uzatmaktadır.

 

Kilisenin Avrupa Birliğine Karşı Tutumu

Bizans İmparatorluğu ikiye ayrılınca Doğu Roma İmparatorluğu devlete bağlı dinî düzeni benimsemiş ve bin sene yaşamıştır. Ne var ki, devlet yıkılınca din de etkisini kaybetmiştir. Oysa Batı Roma’da ise imparatorluk yıkılmış, yerine papalık oluşmuştur. Dine bağlı devletler yönetimi gelmiştir. Papalık da Batıda hüküm sürmüş, sonra ateizme karşı yenilmiş ama yok olmamıştır. Varlığını hâlâ sürdürmektedir. Yeniden varlığını gösterme durumuna gelmiştir. Ateist Avrupa Uygarlığı kiliseyi yıkmış ama Hıristiyanlığı yaygınlaştırmıştır. Şimdi kilisenin önünde değişik seçenekler vardır.

  1. Sermaye ile savaşarak ona yenilmek ve tarihten silkinmek durumuna gelmektir. Bu ihtimal çok zor görünmektedir.
  2. Sermaye ile savaşarak onu yenmek ve dünya üzerinde yeniden eski hakimiyetini gerçekleştirmek. Bu da çok zor görünmektedir.
  3. Sermaye ile uzlaşarak dünyayı birlikte sömürme yolunu tutmak. Mantıken bu en çok olması muhtemel ihtimaller içinde görünmektedir. Ne var ki, bu durum evrim kanunlarına aykırıdır. Dünya bir daha geriye dönemez. Bir daha engizisyon mahkemeleri kurulamaz. Bir daha sermaye bugünkü saltanatını sürdüremez. Tarihin akışına aykırıdır.
  4. Kilise için beklenen en uygun çözüm, İslâm âlemi ile işbirliği yapıp yeniden İbrahimî dini yaymak, insanlığın sorunlarını mukaddes kitaplarla çözmek. Yahudilerle de işbirliği yapılabilir. Hattâ sömürü sermayesi de yeni dünyada müsbet görev alabilir. Sermaye bugün ham madde alıp Avrupa ve Amerika’da işletip dünyaya pazarlamak suretiyle varlığını sürdürmek istemektedir. Bu mümkün değildir ama sermaye üretime karışmaz, tüketime karışmaz, ama uluslararası ticareti elinde bulundurabilir. “İnsanlık Anayasası”nın güvencesi altında eski etkinliğini sürdürebilir.

Kilise de henüz kendisine bir proje çizmiş değildir. Yukarıdaki şıklardan hangisi ile ilerleyecektir. Yaşlanmış olan Papa’nın hedefi, dünya Müslümanları ve Yahudi din adamları ile işbirliği yaparak İbrahimî dinin insanlık sorunlarını çözmesini istemek şeklinde görülmektedir. Sermaye Bu Papa’yı bundan dolayı öldürtmek istemiştir. Çünkü kendisi merkez olmaya başlamıştır. Kilise Papa’nın ölümünden sonra yukarıda özelliklerini belirlediğimiz genç bir papayı seçecektir. O kiliseye yeni bir yön verecektir. Acaba sermayenin adamı mı başa geçecek, yoksa bugünkü Papa’yı izleyecek biri mi gelecek? Bunu bilemiyoruz. Bu sebepledir ki, kilise henüz Avrupa Birliği’ne karışmamaktadır. Ne lehte ne aleyhte bir faaliyeti bulunmamaktadır.

Avrupa Birliği hakkında Çin ve Hindistan’dan bir tepki gelmemektedir. Rusya ise böyle bir birliğin oluşmasını istemektedir. İki şey düşünmektedir. Ya kendisini de Avrupa Birliği’ne alacaklar, böylece dünyayı birlikte sömürmeye devam edecekler. Bunu sermaye istemiyor, daha büyük Avrupa istemiyor. Ama ileride Avrupa Birliği sermayeyi dinlemeyebilir ve bu gerçekleşebilir. Eğer Avrupa Birliğine girmezse kendisi de eski Sovyetlere benzeyen bir birlik kurma şansını geliştirmiş olur. Rusya savaşta Avrupa’dan korkmamaktadır.Çünkü tarihte hep doğudakiler batıdakilere galip gelmişlerdir.

 

Türkiye’nin Durumu

Büyük sermayenin önünde üç büyük güç vardı. Avusturya-Macaristan, Rus Çarlığı ve Osmanlı İmparatorluğu. Bu üç gücü I. Cihan Savaşı’nda bertaraf etmiştir. Avusturya küçük bir devlet olarak kalmıştır. Rusya’yı yıkmış ve yerine Sovyetleri kurmuştur. Böylece eski dünyanın karalarını onun sahası yapmıştır. Bugün dağılmış olmakla beraber yine de onu desteklemektedir. Müslüman nüfusunu kırdırmak için büyük faaliyet halindedir. Gerek Rusya’da gerek Çin’de Müslüman azınlıklarını kışkırtmakta, ayaklandırmakta, ondan sonra onlara saldırtarak soykırımını yaptırmaktadır. Gerek Çin’de gerek eski Sovyet ülkelerinde Müslüman sayısı o kadar çoktur ki, böyle bir şeyin başarılması mümkün olmamaktadır.

Türkiye için sermayenin çizdiği kader, Türkiye’nin 1997 yılına kadar ateist devlet olarak varlığını sürdürmesi, ondan sonra ise bu devletin halkıyla ortadan kaldırılmasıdır. Bunun için Türkiye’de uygulanan politika şudur:

  1. Lâiklik adı altında Türk halkı ile Türk ordusunun ve devletinin arasını açmak ve kanlı hâle getirmek.
  2. Bir taraftan Atatürk’ü tanrılaştırmak ve zorla ona ibadet ettirmek, diğer taraftan da onu halk arasında deccal olarak takdim edip devletle halkını birbirleriyle savaştırmak.
  1. Bir taraftan ırkçı partiler kurup halkı parçalamak, diğer taraftan PKK gibi silahlı güçleri oluşturup iç savaş çıkarmak.
  1. Sünni-Şii mezhep kavgaları ile halkı birbirine düşürmek. Sivas olayları gibi olayları tertiplemek.

Bundan sonra orduyu bölmek ve birbirine vurdurmak. 28 Şubat’ta bu bölünmeye ramak kalmıştı. Böylece ortaya çıkan silahlı çatışmadan sonra komşuları saldırtarak Türkiye’yi istilâ etmek.

Aslan payını İsrail Devleti’ne vererek doğuda Ermeni ve Gürcü Pontus, batıda Bulgar ve Yunan karışımı Bizans devletlerini kurmaktır. İstiklâl Savaşı’nda Yahudilerin Türkiye’yi destelemesi buna dayanıyordu.

Bu sebepledir ki, sermaye Türkiye’ye yatırım yapmıyor. Durmadan krediler veriyor ve ondan sonra da hortumlayarak onları geri çekiyor.

Türkiye’de suni huzursuzluklar yaratarak askerî darbelerle başbakanları asıyor, başarılı hükümetleri indiriyor, kukla iktidarlarla ülkeyi yıkmak için ne gerekiyorsa onu yapmaktadır.  

İşte bu sebeplerledir ki Türkiye Avrupa Birliği’ne girse devleti parçalamak mümkün olabilir ama halkın imhası zordur. Tamamen dışarıda kalsa, daha Avrupa devletleri kurulmadan Müslüman ülkelerle Sovyet ülkeleri işbirliğine girebilir. Onun için oyalanması gerekmektedir. Ne alınmalı, ne de dışarıda bırakılmalı, oyalanmalıdır. Günü gelince iç savaşla ve komşuların zalimane saldırıları ile Türkiye halkıyla beraber yok edilmelidir. Çünkü;

  1. Türkiye varken İsrail İmparatorluğu kurulamaz.
  2. Türkiye varken 500 milyonluk Türk dünyası rahat durmaz.
  3. Türkiye varken bir buçuk milyarlık İslâm âlemi rahat durmaz.
  4. Türkiye varken dünyanın merkezi ele geçirilmemiş olur.

Türkiye Avrupa Birliği’ne girse ne zarar verir?

  1. Türkiye genç nüfusa sahiptir, dinamik nüfusa sahiptir. Avrupa Birliği’ne girdiği takdirde her yerde çalışmak ve işyeri kurmak imkânlarına sahip olacaktır. Bu durumda belki de kısa zamanda büyük sermayenin yerini Türk sermayesi yer alacaktır. Türk ırkı doğu ırkıdır. Avrupa ise arı ırkıdır. Türklerin oraya girmesi ile ırkî yapısını bozabilir.
  2. Türkiye Avrupa Birliği’ne girse, gerek yapısı ve gerekse inançlı olması sebebiyle birçok Avrupalının Müslüman olmasına neden olabilir. Avrupalılarda beraber olma içgüdüsü vardır. Hiç belli olmaz, bu sayede bin yıl sonra İslamiyet’i kabul etmiş olabilirler. Zaten Hıristiyanlıkla İslâmiyet arasında, hele Protestan inancında hiçbir fark yoktur.
  3. Türkiye ekonomisi bozuk bir ülkedir, oraya girdiği zaman Avrupa ekonomisini de bozabilir. Çünkü Türkiye bir kaçakçılık merkezidir. Dünyanın bütün malları Türkiye’den girer ve çıkar, bu da Avrupa ekonomisini sarsabilir. Türkiye konumu itibariyle de Avrupa’ya hakim olabilir. Yeniden Osmanlı İmparatorluğu doğabilir.
  4. Nihayet, Türkiye fertlerinin kişisel ahlâkları çok yüksektir. Ama Türkiye’nin sosyal ahlâkı son derece düşüktür. Rüşvet, yolsuzluk, hile ve sahtekârlık merkezi hâline gelmiştir. Avrupa’nın ferdî ahlâkı son derece düşmüştür, ama sosyal ahlâkı yüksektir. Türkiye bu sosyal ahlâkını bozabilir ve Avrupa büsbütün çöküp yok olur.

İşte Avrupa bu sebeplerle Türkiye’yi almak istemez.

 

Türkiye de Avrupa Birliği’ne Girmez.

  1. Türkiye Avrupa Birliği’ne girdiği takdirde tüm Avrupa sermayesi Türkiye topraklarını işgal edecek, yatırımlar yapacak ve dışarıdan getirdiği Müslüman olmayan işçileri yerleştirecektir. Türkleri çalıştırmayacak, onlara da başka yerlerde iş verecektir. Böylece Türk halkını zamanla yok edip Hıristiyan halkını yerleştirecek ve Türkiye tekrar bir Avrupa Hıristiyan ülkesi hâline getirilecektir.
  2. Türkiye’yi merekzi akaeral bölerek birkaç devlet yapacak, böylece Türkiye’nin gücünü yok edecektir. Ayrıca birbirine hasım ülkelere dönüştürecektir.
  3. Türkiye’nin sosyal ahlâkı bozuktur. Kişisel ahlâkı da bozulacak ve artık bu topluluk yaşanmaz hâle gelecek, varlığını büsbütün yitirecektir.
  4. Türkiye Müslümandır. Bu sayede varlığını binlerce yıl korumuştur. Dinini kaybederek varlığını da kaybedecektir. 500 milyonluk Türk âlemi ve 1.5 milyarlık İslâm âlemi ile de alâkası kesilecektir. Camiden de kiliseden de olacaktır.

Bu sebeplerledir ki Türkiye ciddi bir şekilde Avrupa Birliği’ne girmek istemeyecektir.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girip girmemesi dünyayı etkileyecek bir süreçtir. Türkiye Avrupa Birliği’ne girerse gelecek 1000 yıllık uygarlık başka türlü oluşacak, girmezse başka türlü oluşacaktır.

Türkiye Avrupa Birliği’ne girerse Ortadoğu kıtası oluşmayacak, Slavlar da Avrupa içinde yer alacaktır. Güçlü Avrupa-Amerikan birliği doğacaktır. Savaş Çin, Hint ve Avustralya kıtaları ile batı kıtaları arasında olacaktır. Yeryüzü 7 kıtaya bölünmüş olacaktır. Türkiye Avrupa Birliği’ne girmezse, Türkiye ile Slavlar ve Ortadoğu ülkeleri ayrı kıta oluşturacaklar, doğu ile batı arasında denge unsuru olacaklardır. Yani, Türkiye Avrupa Birliği’ne girerse gelecek 1000 yıl savaşlar bin yılı olacaktır; girmezse gelecek 1000 yıl barış bin yılı olacaktır.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki;

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi ne Türkler için ne de Avrupalılar için şimdilik mümkün görülmemektedir. Ancak iki taraf da hazırlık içinde birbirini oyalamaktadır. Zaman kazanmaktadır. Türkiye güçlenmek için zaman kazanayım diye Avrupa Birliği’ne talip görünmektedir. Avrupa da Türkiye kendisini toparlamasın diye ‘seni alacağım’ diyerek oyalamaktadır. Yoksa ne sermaye ne de Avrupa’nın kendisi Türkiye’yi kendisine katmayı düşünmemektedir.

Türkiye’ye gelinirse;

  1. Türkiye’de 200 yıldır batılılaşma hareketi vardır. Ancak bu harekette hiçbir zaman Türkiye İslâmiyet’i bırakıp Batı’nın dostu olarak batılılaşmayı düşünmedi. Nasıl Batı İslâmlaşmadan İslâm Uygarlığı’nı aldı ise; Türkiye de batılılaşmadan Batı Uygarlığı’nı alıp onu yenecektir. Osmanlılar da sürüp gelmiş, Cumhuriyette de değişmemiştir.
  2. Mustafa Kemal batlılaşmaya yeni bir yön vermiştir. Önce Lozan’da daha çok Yahudilerin empoze ettiği dinsizleşme programını aynen kabul etmiş ve Türkiye’de uygulamıştır. Batılılar bunu iki amaçla istiyorlardı. Biri, Türk halkı dinsizleşirse 1997’de daha kolay yener ve yok ederiz. İkincisi de, bu inkılâpları Türkiye yaparsa Türk ordusu ile Türk halkının arası açılır ve devlet çok daha zayıf düşer, iç savaş kolaylaşır. Mustafa Kemal bunların böyle olmayacağını tahmin etti ve zahiren onların dediğini yaptı. Ama gerçekte tam tersine siyaset izledi.
  1. Dinî müesseseleri kapattı ama yasaklamadı. Camilere ise hiç dokunmadı. Hattâ dinî tedrisatı kanunla zorunlu kılmaya devam etti. Alenen dine cephe almadı. Sükuta mahkûm etti.
  2. Diyanet İşleri kadrosunu çok güçlü olarak teşkilâtlandırdı. En büyük alimlere kadroda yer verdi ve Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır gibi alimlere tefsir ve tercümeler yaptırmaya başladı.
  3. Türkiye’den Müslüman olmayanları sürdü, Türk olsun olmasın herkesi, bütün göç eden Müslümanları Türkiye’ye Türk diye kabul etti. 900 yılda başarılamayan Türkiye’yi İslâmlaştırma faaliyetini Mustafa Kemal gerçekleştirdi.
  4. Türk milletine İslâmlık yerine müsbet ilmi önerdi. Oysa Mustafa Kemal biliyordu ki, müsbet ilimle İslâmiyet arasında fark yoktu. İslâmiyet’in adını değiştirerek takiyye yaptı. İmanına müsbet ilim, halkına da Türk ismini verdi. Türk milletine yeni hedef çizdi; muasır medeniyetin üstüne çıkmak.

Avrupalılaşma siyasetinde asla bir değişiklik yapılmadı. Avrupalılaşılacak, sonra üstüne çıkılacak ama Avrupa’ya yenilmemek ve ona teslim olmamak için bu yapılacak.

Bu felsefe 1950’den sonra değişmiştir. Dış borçlarını ödemiş, yabancı sermayeyi satın alarak millileştirmiş Türkiye tam kalkınma dönemine girmişken, Batı Cumhuriyet Halk Partisi’ni indirdi ve Demokrat Parti’yi getirdi. Demokrat Parti 150 senelik batılılaşma siyasetini değiştirdi. Batı içinde erimek şeklinde bir batılılaşmayı benimsedi. Batılıların kendilerini gerçekten istediklerini sandı. Samimi olarak Batı’ya Türkiye’yi satmaya başladı. Türkiye’yi yeniden borçlandırmak istedi. Batı’nın müesseselerini almak istedi. Bu durum Batı’nın hoşuna gitmedi. Türkiye gerçekten kalkınıyordu. Burada “Batı” dediğimizde hep “büyük sermaye” anlayacaksınız. Batı Türkiye’nin kredilerini kesti. Ama Menderes Hükümeti kendi imkânları ile büyük başarı kaydetti, Türkiye’yi onbin yıllık tarım döneminden sanayi dönemine geçirdi. Sermaye bu gelişmeye dayanamadı ve Başbakan Adnan Menderes’i astırdı. Askerlere müdahale yaptırdı, sonra satın aldığı sivil profesörlere onu astırdı. Anayasayı toptan değiştiriyorlardı ama Menderes’i de asıyorlardı. Batı’ya sadık kalmış olan ve Türkiye’yi yıkmak için sonuna kadar elinden geleni yapmaya devam eden Celal Bayar ise sağ bırakıldı.

Batı’nın Türkiye üzerindeki macerası bitmedi.

Süleyman Demirel korkmadı ve Menderes’in yolundan gitti. Başına gelmeyen kalmadı. Turgut Özal korkmadı, Türkiye’yi güçlendirme yoluna devam etti; karşılığında önce kurşunlandı, sonra belki de zehirlendi. Tansu Çiller Menderes gibi önce saflık yapıp Batı’ya inandı ama sonra kendisine yapılanları görünce gerçekleri öğrendi, siyasetin mektebi olmadığını itiraf etti. Necmettin Erbakan 28 Şubat’la başbakanlıktan indirildi.

Hâsılı, Türkiye tarihi II. Abdülhamit ile yazılmaya başlandı. O başlangıçtan beri şuurlu idi. I. Cihan Savaşı sonunda kandırıldıklarını anlayan Kazım Karabekir, Mareşal Fevzi Çakmak, İsmet İnönü ve Mustafa Kemal İstiklâl Savaşı’nı kazandılar. Batı ile dostane düşmanlığa devam ettiler. Kenan Evren bunun son noktasını koydu. Sivil kanatta da Menderes, Demirel, Özal, Çiller ve Erbakan Batı’yı oyalayarak zaman kazanma siyasetini sürdürdüler.

Bugün kişilikleri olmayan kimseler AB’ye her şeyleri ile katılma çabası içindedirler. Türkiye dönüm noktasına gelmiştir. Askerin dışında artık direnen kalmamıştır. Türkiye’yi kurban etmek üzere pazarlıktadırlar.

Şimdi Avrupa’nın içine dönelim. Onlar ne istemektedir?

Avrupa halkı her zaman birlik içinde yaşama temayülündedir. Avrupa’nın parçalanmışlığı Avrupa halkından ileri gelmemektedir. Böyle olsaydı, Roma’yı işgal eden Cermenler Hıristiyan olmazdı. Gerek dilleri gerekse örfleri aynı olan ve kıtaları da bir olan, yaşama şartları birbirine uyan Avrupa halkı içinde kökten bölünmüşlük yoktur. Dolayısıyla halk demokratik düzen içinde yerinden yönetim esasları ile her zaman birlik içinde olmayı istemektedir. Ancak Avrupa’da halk örgütlenmiş değildir. Türk halkı kadar da bilinçlenmemiştir. Avrupa Birliği’nin gerçekten doğması için halk kuruluşları oluşmalı ve halk kendi geliştirdiği anayasalarla bu birliği sağlamalıdır. Şüphesiz bu “İnsanlık Anayasası” olacaktır. Çünkü bu anayasa ilmin ve dinin anayasasıdır, tabiî anayasadır.

Kilise ise bu birliği istemektedir. Ancak kendi organizesi içinde bunun yapılmasını talep ediyor. Bu hususta da herhangi bir hazırlığı yoktur. Kilise bu birliğe katkıda bulunmalıdır. Halkla işbirliği yaparak Avrupa Birliği’nin kurulmasına çalışmalıdır. Bunun için mukaddes kitaplardan, bu arada Kur’an’dan yararlanmalı ve çözümler öne sürmelidir. Hâkim olarak değil, hâdim olarak Avrupa Birliği’nde yer almalıdır. Kilisenin bu hususta çok büyük gücü vardır. Bilgiyi de isterse ana kaynaklardan rahatlıkla temin edebilir. Biz bu hususta her zaman hizmet etmekten zevk alırız. Ancak onun bu faaliyetine büyük sermaye hiçbir zaman izin vermez. Bunun için dinamik ve genç bir Papa’ya ihtiyaç vardır. Duamız, bugünkü emhdat Papa’nın iyi bir halef bırakmış olmasıdır. Avrupa Hıristiyan kalmalıdır; ama gerçekten Hıristiyan olmalıdır.

Avrupa’nın Masonları ise bu birliğe karşı çok sempatik olarak bakmamaktadırlar. Çünkü Avrupa Masonlarına bu hususta fazla görev verilmemiştir. Muhalefet etmemektedirler, ama bu birliğin milarısı da olmamaktadırlar. Avrupa Masonluğu çökmekte ve yerine Amerikan Yahudileri geçmektedirler. Yahudiler artık dünyayı doğrudan yönetme hazırlığı içindedirler. Ömrünü doldurmuş Masonluğu şimdilik ikinci plana itmişlerdir. Avrupa Masonları da inkılâp yapabilirler. Yahudi uşağı olmaktan vazgeçip kendi ülkelerinde kendileri merkez olurlar. Gizli Mason ayinlerini terk eder ve açık çalışan dernekler hâline gelirler. Samimi ve ahlâklı Hıristiyan olabilirler. Böylece insanlığa hizmet edebilirler. Bu takdirde de Avrupa Birliği’ne yararları dokunur. Oysa bugün Avrupa’daki fabrikalar el altından satılmakta ve Amerikan Yahudileri onları satın almaktadır. Adı Japon veya Alman olan firmaların gerçek sahipleri Amerikan Yahudileri bulunmaktadır. Bunun anlamı, Avrupa Masonları da artık güçlerini kaybediyorlar. Onlar da kaderlerine teslim olmuş bulunmaktadırlar. Oysa henüz sermayeleri vardır. Artık Yahudi ajanı olarak değil de, bizzat kendileri olarak ortaya çıkarlarsa, Avrupa halkını hattâ İslâm halkını da yanlarında bulacaklardır.

Bugün Avrupa Birliği’ni organize eden Amerikan sömürü sermayesidir. Bu tabiî oluşu kendi mecrasına aktarmaktadır. Tamamen hatalı yol tutmuştur. Bu hatalı yol üzerinde birlik olmazsa o zaman Avrupa Birliği’ne müsade etmeyecektir. Hatalı yollar nelerdir?

  1. Avrupa Birliği amacını açıkça ortaya koymalıdır. O amaç yönünde karar almalıdır. Avrupa Birliği’nin amaçları belli değildir. Amaç belli olmayınca da alınan kararlar arasında çelişkiler vardır. Avrupa Birliği neden istenmektedir?  Avrupa süper kıta iken, II. Cihan Savaşı sonunda bu gücünü kaybetmiştir. Artık dünya onun nüfuzundan çıkmıştır. Avrupa Birliği kurulacak ve dünyayı yeniden Avrupa hakimiyeti altına alacaktır. Avrupa Birliği’nde güdülen hedef bu görünmektedir. Alınan kararlar bu istikamette görülmektedir. Bu hedef yanlıştır. Avrupa Birliği’ne bütün dünyayı düşman eder ve bundan Hıristiyanlık da zarar görür, kilisenin düşmanları çoğalır. Bu doğru bir gidiş değildir. Zaten sermaye de bunu istemektedir. Dünyaya düşman güçlü Avrupa olsun, istediği zaman dünyaya karşı kullanayım, ama istediğim zaman da dünyayı ona karşı kullanabileyim. İşte Avrupa Birliği bu fahiş hatayı yapmakta ve buna göre kararlar almaktadır. Oysa, Avrupa Birliği bugün ulaştığı teknik seviyesiyle dünyaya hizmet vermelidir. Dünyaya öğretmenlik yapmalıdır. Bunu da mukaddes kitapların, bilhassa Kur’an’ın getirdiği şeriat içinde yapmayı düşünmelidir. Lâik bir Avrupa ama bu lâiklik İslâm lâikliği şeklinde olmalıdır. Yani, halkın inançlarına ve işlerine karışmamalı, halk serbest olmalıdır. Ama yönetim şeriatın istediği yönetim olmalıdır, adil yönetim olmalıdır, demokrasi yönetimi olmalıdır, ilmî yönetim olmalıdır, müsbet ilmin verilerine uyulmalıdır. Barış düzeni, İslâm düzeni olmalıdır. Avrupa Birliği güvenlik merkezi değil, hizmet merkezi olmalıdır. Avrupa değerleri diye uydurma değerlerden değil, İbrahimî değerlerden bahsedilmelidir. Yani Tevrat, İncil ve Kur’an’ın getirdiği ve Budizme kadar yayılmış bulunan ilâhî değerlere sadık olunmalıdır. Sermayenin yeryüzünü fesada veren uydurma ilkelerden söz edilmemelidir. Devlet öldüreni öldürmek için vardır. Yoksa zaten öldüren öldürüyor, devlete ne gerek vardır. Kadın hakları, çocuk hakları gibi uydurma kavramlar yanlıştır. İnsan hakları vardır. Onun içinde kadın da vardır, erkek de vardır. İnsanları hukuk karşısında sınıflara bölmek eşkıyaların işidir, devletlerin işi değildir. Falan yerde siyasilerin toplanıp karar aldığı haklar değil, ilim adamlarının icmaları ile oluşan insan hakları sözkonusu olmalıdır. Siyasetin değil, ilmin verilerine göre bir düzen oluşmalıdır. Demek ki, Avrupa bir sömürü birliğini kuruyor, oysa bir hizmet birliğini kurmalıdır.
  2. Avrupa Birliği’nin yaptığı ikinci hata merkeziyetçi bir düzen oluşturmasıdır. Avrupa parlamentosunu kuruyor, parasını çıkarıyor ve bir tek devlete gidişi hazırlıyor. Oysa, yerinden yönetim ilkesi geleceğin düzenidir. Bu ne demektir? Merkezde alınan kararlar, merkezdeki hizmetlerin yapılması için geçerlidir. Taşrada ise buradaki kararlar geçersizdir. Yani, uluslararası bir parlamento olsa bile bu parlamentonun aldığı kararlar devletlerin içinde geçersizdir. Devletler kendi kanunlarına göre yönetilirler. Yani, devletlerin kanunlarına aykırı olmayan hükümler devletler içinde geçerli olur. Devletlerin kanunları da illerde geçerli olmaz, sadece devlet işlerinde geçerli olur. İllerin kararları da bucaklarda geçerli olmaz, sadece il işlerinde geçerli olur. Hukuk düzeni bucaklarda kurulur. Ocaklar da bağımsızdır. Kanunlar kamu hukukunda geçerli olur. Cezaları her bucak kendisi belirler ve verir. Özel hukuk ise tamamen sözleşmelere dayanır. Ortak sözleşmeler anlamında olan ekollerin hukuku uygulanacaktır. Avrupa hâlâ ekseriyet sistemi ile kanunlar çıkarmaktadır. Oysa bu sistem sermayenin devletleri para ile idare etme sistemidir. Bu sistem sermaye uşaklığı dışında bir anlam taşımamaktadır. Fiilen hiçbir yararı bulunmamaktadır. Ekseriyet sistemi ile çıkarılan merkezî kanunlar ülkeyi hukuksuz bırakmaktadır. Kanun çokluğu ve çelişkilerle dolmuş olması kanunsuzluk anlamına gelir. Kamu hukukunda yerinden yönetim sistemi benimsenmeli, özel hukukta da çoklu hukuk sistemi benimsenmelidir.
  3. Avrupa Birliği faizli tekel ekonomisine dayanmaktadır. Devletçiliği de benimsememektedir. Parayı faize dayandırmaktadır. Faizli sistem sermayeye verdiği faiz kadar yeni para basmak zorundadır. Eğer yeni sömürülen ülke bulunamıyorsa, yeni emek devreye katılmıyorsa, genel hâsılada artış olmaz. Faiz kadar otomatikman enflasyon olur. O halde faizli sistemde saldırgan olmayan dünyayı sömüren bir sistem geliştirilemezse denge korunamaz, enflasyon olur. Enflasyon fiyat ve ücret anarşisini doğurur ve ekonomiyi krize sokar. Tek çıkar yol, mukaddes kitapların emrettiği ve Kur’an’ın mekanizmalarını oluşturduğu faizsiz düzene geçmesi olmalıdır. Kapitalizme de sosyalizme de son verip Hz. Davut ve Hz. Süleyman tarafından uygulanan ve Cumhuriyet Türkiye’sinin de ana prensibi hâlini alan devletçiliği uygulamaktır. Devletçilik, serbest rekabetin olduğu sahaları halka bırakıp serbest rekabet içinde gelişmeyi sağlamaktır. Devlet olarak sadece tekeli önleme görevlerini yüklenmek, kredi ve vergi politikalarını buna göre düzenlemek. Yollar gibi serbest rekabetin sağlanmadığı yerlerde devletin kuracağı vakıflarla hizmet vermektir. Yoksa bir taraftan faşizm ve komünizm sosyalizmi ile diğer taraftan Amerikan kapitalizminin kuralları ile Avrupa Birliği kurulup dengeli olarak yaşayamaz. Durmadan savaşarak büyümek zorunda kalır. Bunu da bugün başaracak güçte değildir. Bu durum Avrupa’yı beklenenden önce çökertir. Avrupa Birliği bu bakımdan da fahiş hata içindedir. Nüfusu yaşlanmakta ve sosyal güvenlik masrafları gittikçe artmaktadır. Dışarıdan işçi getirip çalıştırmak zorunda kalmaktadır. Bu işçiler vatandaş kabul edilmemektedir. İleride Avrupa’da Hindistan benzeri sınıfların oluşmasına neden olacaktır. Bu da Avrupa’ya hayır vermeyecektir. Nüfusu artan kültürlü yabancılar devrimler yaparak Avrupa’yı başka dünyaya çevirebileceklerdir.
  4.  “İnsanlık Anayasası”nda devletler kavmîdir. Savunma işleri devletlerindir. Kendisini savunan askerî güce sahip olan topluluklar devlet olabilir. Ülkesini savunamayan topluluk devlet olamaz. Büyük imparatorluklar dönemi tarih olmuştur. İnsanlıkla ilgili kuruluşların olmadığı tarihlerde imparatorluklar bu hizmetleri görmüşlerdir. Kıtaların devlet olması birçok bakımdan hatalı bulunmaktadır.
  1. Krallar silahlı güçlere sahip olursa grupamırıken cihan savaşları eksik olmaz ve insanlık sıkıntılı bir hayat geçirir. Onun için kıtalar devlet olmamalı, sadece hizmet merkezleri olmalıdır. Uluslararası savaşlara katılma yerine, uluslararası savaşları barış yoluyla engellemeye çalışmalıdır. Yani, Avrupa Birliğinin orduları olmamalıdır. Avrupa Birliği’nin insanlık dışında bir yönetimi de olmamalıdır.
  2. Ordular aynı dili konuşan halklardan oluşur. Kıtalar tek dile sahip olurlarsa kültürleri gelişmez, çok dile sahip olurlarsa tek ordu oluşturamazlar. Dolayısıyla kıtaları bir devlet yapmak hatalı bir oluştur.
  3. Devletler kültür birliğini sağlar, kıtaların aynı kültür birliğini sağlama imkânı yoktur. Tek devlet hâline getirildikleri takdirde kültürde gelişme durmuş olur. Uygarlıklarla kültürler birbirine karışır. Oysa uygarlıklar ilim, din, ekonomi ve siyasetten oluşur. İnsanlığın ortak ürünüdür. Kültür ise sanat, dil, teknik ve hukuktan ibarettir. Ulusaldır. Birlik içindeki bağımsızlık böyle sağlanır. Bu bakımdan yanlış bir oluştur.
  4. Allah Kâinat’ı onluk sistem içinde yaratmıştır. Kişiler aile içinde yaşarlar. 3 ile 10 kişi arasında bir topluluk aileyi oluşturur. 10 civarında aile bir ocağı, 10 civarında ocak bir semti, 10 civarında bir semt bucağı, 10 civarında bucak bir ilçeyi, 10 civarında ilçe bir ili, 10 civarında il bir bölgeyi, 10 civarında bölge bir ülkeyi, 10 civarında ülke bir kıtayı ve 10 civarında kıta insanlığı oluşturur. Yani, teşkilâtlanma onlu sisteme göre olmaktadır.

Birliğin sağlanabilmesi için atlamalı olarak merkezî sistemler oluşur. Kıta, Bölge, İlçe, Semt ve Aile böyledir. Bunların tüzel kişiliği yoktur. Bunlar sadece hizmet merkezleridir. Merkezlere bağlıdırlar. Yani, kıtalar insanlığa, bölgeler devletlere, ilçeler illere, semtler bucaklara ve aileler de aşiretlere bağlıdırlar ve merkezden yönetilirler. Kendilerinin silahlı güçleri yoktur. Buna karşılık insanlık, devlet, il, bucak ocak ve kişilerin kişiliği olup, iç işlerinde tamamen bağımsızdırlar. Bir üst kuruluşla kendileri arasında yüz kadar sayı farkı olduğu için de bunların merkeze karşı isyan edip ayrılık çıkarmaları mümkün olmaz.

Hizmetin verilmesi için insanlık kıtalara ayrılmalıdır. Bunların sayısı on civarında olmalıdır. Çünkü bundan daha fazla sayıdaki çevreye hizmet vermek mümkün olmaz. Ama her çevrenin içinde on kadar, toplam yüz kadar taşra kuruluşları olacak bunlar da bağımsız olacaklardır. Böylece bağımsızlıkla birlik arasında denge kurulmuş olur. Bu bakımdan da Avrupa hatalı bir yol tutmuştur. “Avrupa Topluluğu” yerine “Avrupa Birliği”ne doğru yönelmiştir. Tek devlet olduğunda başarılı olacağını sanmaktadır. Oysa, Sovyetler tek devlet denemesini yaptılar, hangi başarıyı elde ettiler? Hindistan ve Çin tek devlettir, ne başarıları vardır? Bundan dolayı Avrupa Birliği’nin tuttuğu bu yol fahiş hata teşkil etmektedir.

 

Avrupa Birliği’nin Tarihçesi

II. Cihan Savaşı sona erdiğinde galip devletler Amerika, İngiltere ve Rusya bir araya gelmiş, sermayenin talimatıyla dünyayı ikiye bölmüşlerdir. Birinde kapitalizm düzeni, diğerinde ise sosyalizm düzeni yürütülecektir. Sosyalistler Varşova Paktı’nı oluşturdular, kapitalistler de NATO’yu kurdular. Bu bölünmede Kora ve Vietnam’ı böldüler. Oysa halk bölünmek istemedi. Savaş başladı. NATO bu savaşa girdi, Türkiye de katıldı. Böylece Amerika’nın başı çektiği bir Batı ittifakı zaten başlamıştır.

Batı ittifakından sonra Avrupa Ekonomik Topluluğu ortaya çıktı. Bir ortaklık şeklinde geliştirildi. Sonra bunu Avrupa Topluluğu’na dönüştürdüler. Bir müddet sonra da Avrupa Birliği yaptılar. Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılmıştır. Avrupa Topluluğu ile bir anlaşması yoktur. Hedef, Avrupa Birleşik Devletleri haline gelmektir. Avrupa’da birliğe doğru gidilmektedir. Ancak Almanların başarıları dışında bir başarı sözkonusu değildir. Almanlar Bismark zamanında gümrük birliği kurarak devletleştiler ve güçlü devlet oldular. I. Cihan Savaşı’nda yenildiler ama sermaye onları korudu. II. Cihan Savaşı’nda da yenildiler, sermaye yine onları korudu. Japonya ile Almanya’yı süper güç yaptı.

Şimdi genişleme politikasını sürdürmektedir. Bulgaristan, Macaristan ve Polonya’yı birliğe alma yolundadır. Sınırlarını belirlemiş değildir. Nerelere kadar gidecektir? Şunu kabul etmemiz gerekir, Avrupa topluluğu Osmanlıların Kanuni devrini, yaşıyor. Yani en güçlü zamanıdır. Görünüşte güçlü ama gerçekte çökmeye başlamıştır. Bununla birlikte Avrupa gittikçe gerileyerek daha 500 yıl yaşayacaktır. Reformlar o zaman başlayacaktır.   

 

ADİL DÜZENE GÖRE TÜRKİYE’NİN DURUMU

Türkiye Avrupa Birliği’ne girmeye hazır değildir. Avrupa da Türkiye’yi birliğe almaya hazır değildir. Sermaye de girmesini istemekeetdir. Bu durumda Türkiye vakit kaybetmeden kendi yolunu çizmelidir. Oyalanma Türkiye’yi yokluğa götürür. Türkiye Avrupa kapılarında sermayeye dualarla bir yere varamaz. Çünkü Türkiye’nin kurban edilmesi çoktan kararlaştırılmıştır. Türkiye kendisini savunacak durumda iken kendisini kurtarmalıdır.

Yeryüzü III. bin yılda 7 ana kıtaya ayrılacaktır. Güney Amerika, Kuzey Amerika, Afrika, Avrupa, Çin, Hind ve Okyanusya. Bu durum gerek coğrafî gerekse tarihî oluşmadan ibarettir. Hindistan, Çin ve Okyanusya doğu bloğunu, Amerikalar ve Avrupa ile Afrika bir blok oluşturacaktır. Sermayenin tahriki ile bunlar arasında savaş bitirilmeyecek ve III. bin yıl kanlı bin yıl olacaktır. İslâmiyet yok edilecek, savaş Budizm ile Hıristiyanlık arasında cereyan edecektir. Sermayenin plânı budur. İnsanlığı buna götürmektedir. Türk âlemi İslâm âlemi ile birlikte silinip gidecektir.

Adil Düzenciler ise bu varsayımın gerçekleşmeyeceği, Allah’ın buna imkân vermeyeceği görüşündedirler. III. bin yıl “İnsanlık Anayasası” sayesinde barış bin yılı olacaktır. Yedi kıta birliği oluşacaktır Bu “İnsanlık Anayasası” gereğidir. Ancak buna sekizinci bir yeni birlik eklenecektir. Bu Ortadoğu Kıta Birliği’dir. Bu kıta birliği doğu bloku ile batı bloku arasında arada yer alacaktır. Doğu Budist, batı Hıristiyan olacak, ama Ortadoğu Müslüman olacaktır. Barış merkezi olacaktır. Burada yalnız Müslümanlar yaşamayacak, Ortodokslar da yaşayacaklardır.

Böyle bir kıtanın oluşabilmesi için Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmaması gerekmektedir. Batı ile doğu arasında barışçı bir bloğun oluşmasına yardımcı olacaktır. Mustafa Kemal’in “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi böyle bir aracılık yapmaya temel teşkil edecektir. Batı Uygarlığı’nı benimsemiş Müslüman bir ülke olan Türkiye bunu yapma gücüne sahiptir. Takip ettiği üç çeyrek asırlık barış siyasetiyle buna hem Batı’yı hem de Doğu’yu inandırmış durumdadır.

Bizim ilkemiz şudur. Devletlerin sınırları hakemler yoluyla da olsa kesin olarak çizilmelidir. Toprak savaşı yapılmamalıdır. Sanayi döneminde toprak artık önemini kaybetmiştir. Hele serbest mal, sermaye, emek ve teşebbüs hareketi olduğunda topraklar herkesin olur. Savaşmaya gerek kalmaz. Halk ise serbestçe yerini ve işini değiştirebilmelidir. Cihan savaşları önlenmelidir.

Ortadoğu Kıta Birliği aşağıdaki devletlerden oluşacaktır.

  1. Arap Yarımadası ülkeleri.
  2. Anadolu ve İran yaylaları ülkeleri.
  3. Kafkasya ve Doğu Avrupa ülkeleri.
  4. Orta Asya ve Sibirya ülkeleri.

Burada önemli olan İsrail Devleti’dir. İsrail Devleti’nin sınırları genişletilmelidir. Batı Şeria ve Gazze İsrail Devleti’ne verilmelidir. Filistinlilere çölde, mesela Sina Yarımadası’nda yeni bir vatan oluşturulur. İsrail kesinleştirilen topraklardan sonra herhangi bir huzursuzluk yaparsa derhal ortadan kaldırılmalıdır. Yani, İsrail barış içinde yaşamayı kabul ederse kıta içinde yer verilmelidir. Ama yok, Ortadoğu’ya hakim olma hevesine kapılırsa, hemen işgal edilip devlet ortadan kaldırılmalıdır. Türkiye İsrail’in toprak bütünlüğünü ve tabiî sınırlarını garanti altına almalıdır. Ama aynı garantiyi Arap ülkelerine de vermelidir. Haddi aşanlar olursa, Türkiye hemen haklı tarafın yanında yer almalıdır.

Demek ki, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi yalnız kendisi için değil, yalnız Avrupa için değil, insanlık için de çok kötü sonuçlar doğuracak durumdadır. Türk halkı Müslüman olarak yeryüzüne dağılmıştır. Bütün dünya halkları ile iyi insanlık ilişkileri vardır. Türkiye bu ilişkileri ile;

  1. Ülkesini açık pazar yaparak dünya halklarının sömürücü sermayenin pençesine düşmeden ekonomik ilişkilerini kurmalarını sağlar. Dünyadaki ekonomik krizler bu sayede sona erer. Türkiye silahlı merkez olmaktan çıkar ama ekonomik merkez hâline gelir ve insanlığa hizmet eder. Avrupalılara da hizmet eder. Avrupa da Amerika ile ticaretini geliştirerek eski kudretine kavuşabilir.
  2. Türkiye barışçı bir ülkedir. Savaşlarda tarafsız kalır ve doğu-batı ülkeleri arasında bir çatışmayı önler. III. bin yılı barış uygarlığı hâline getirir.
  3. III. Bin Yıl Uygarlığı’nın temeli, Batı Uygarlığı ile Doğu Uygarlığı’nın sentezi olacaktır. Doğunun sosyal ilimleri ile batının fen ilimleri birleşecek ve insanlığa saadet getirecektir. Türkiye bunu en erken başaracak imkâna sahiptir. İnkılâplar yapmış ve bu sahada dilini geliştirmiştir.
  4. Nihayet, Türkiye İslâmiyet’i ilmîleştirmiştir. Gelecek dünya ilme dayalı lâiklik içinde oluşmuş dinlere sahip olacaktır. Hâsılı, Türkiye örnek ülkedir. Türkiye’nin Avrupa içinde olması veya Avrupa’ya karşı olması, Türkiye için olduğu kadar dünya için de telâfisi zor durumlar yaratabilir.

Türkiye bir an evvel bu gerçekleri kavramalı ve kendisini koruyacak tedbirlere başvurmalıdır.

 

İLMÎ GELİŞMELER

Avrupa Uygarlığı’nın esası ilme dayanmasıdır. Mezopotamya, İbrani, Hıristiyanlık ve İslâmiyet kuruluşta dine dayanmıştır. Bu uygarlıklar ilmi geliştirmişlerdir, ilimle kendileri gelişmemiştir. Mezopotamya Uygarlığı şekil yazısını geliştirmiştir. İbrani Uygarlığı harf yazısını geliştirmiştir. Hıristiyanlık halk eğitimini sağlamıştır. İslâmiyet içtihat sistemiyle ilmin bütün mekanizmalarını kurmuştur. Buna karşılık Mısır üretime dayalı bir merkezî sistem kurmuştur. Yunanistan felsefeye dayalı bir sistem oluşturmuştur, Roma ve Bizanslılar ise dine dayalı imparatorluklar oluşturmuştur. Avrupa Uygarlığı ise ilme dayalı bir uygarlık olmuştur. Sermaye ilmi finanse etmiş, sonra da onu istismar etmiştir. Bu sebepledir ki, biz siyasi olaylardan sonra ilmi ele almayı yeğledik, ekonomiyi sonraya bıraktık.

  1. Matematikte:

İnsan yaratıldığı günden beri hesap yapmaya başlamıştır. Zihnen problemler çözmüştür. Ancak matematik sayıların işaretle gösterilmesi ile başladığını kabul etmek zorundayız. Çünkü hesaplamada kolaylık yazılanlarla sağlanır. Projesiz binalar her zaman yapılmıştır, ama projeli binalar ilmî binalardır. Hesap da böyledir. Matematik Mezopotamya’da başlamıştır. Yan yana konan düşey çizgilerle sayılar ifade edilmiştir. Onluklar ise yatay olarak konan üst üste çizgilerle ifade edilmiştir. Altmış sayısı yine bir çizgi ile gösterilmiştir. Yani, düşey çizgiyi 1 60 3600 göstermekte idi. Biirmi ile omnun ne olduğu anlaşılıyordu.

Müslümanların bu sisteme katkıları, onlu sayı sistemini benimseyip 60’ı devre dışına çıkarmaları ve 0 sayısını kullanmaları olmuştur. Yani, 1 ile 10’u bir sıfır fazlalığı ile ifade etmeleridir. Böylece bugünkü “onluk sayı sistemi” doğmuştur. Matematikte karşılaşılan tam sayı ve kesir sayı sistemleri Mezopotamya’da biliniyordu. Matematiğe Müslümanların eklediği en önemli yenilik harflerin kullanılmasıdır. Harflerle işlem yapılmasıdır. Böylece  sayı dışı bir matematik doğmuş olmaktadır. Demek ki, birimler, sayıları ve işlemleri yanında “cebir” denilen yeni bir buluş ortaya çıkmıştır. Denklemler çözme işlemdir.

Müslümanların geometride bulduğu diğer önemli husus, enlem ve boylamlarla yeryüzünün noktalarını haritada işaretleme olmuştur. Bu sayede başlangıç noktaları bilinen bir alanda bir noktarı sayılarla belirlenmesi ortaya çıkmıştır. Bir sayı ile doğru üzerinde, iki sayı ile düzlem üzerinde, üç sayı ile uzay içinde bir noktanın yeri bilinmektedir.

Daha 10. asırdan önce Arapça’dan Latince’ye çeviriler yapılmaya başlanmış ama en çok çeviri 16. asırda olmuştur. Avrupa’nın uyanması o çevriler sayesinde olmuştur. Allah’a şirksiz inanmış samimi bir Hıristiyan olan Dekart (Descartes), Avrupa’ya Müslümanların metodolojisini aktarmıştır. Bir defa onlara yeni bir şey hediye etmiştir. Bu hediye, haritadaki yer belirlenmesine benzer şekilde geometrilerin şekillerini belirlemiş, matematikle geometriyi birleştirmiştir. Haritada ülkeyi bulduğumuz gibi kâğıtta da seçilmiş eksenlere göre noktaları bulunuyor ve bunlar sayılarla ifade ediliyordu. Harita koordinatları anlamına gelen kartezyen koordinatları denmektedir. Dekart’ın kendi adını da çağrıştırmaktadır. Dekart’tan sonra saf bir mümin Hıristiyan olan Newton, değişmelerin matematiğini geliştirmiştir. Böylece Dekart geometri ile matematiği birleştirmiştir. Newton ise hareket ile matematiği birleştirmiştir. Hareketi matematikleştirmiştir. Böylece Avrupa çok büyük adımlar atmıştır. Türev ve entegral denen bu işlemlere sonraları devri fonksiyonlar eklenmiştir. Elektromanyetik dalgalar matematikleştirilmiş, sesler çözülmüştür.

Avrupalılar onluk sayı sisteminde işlem n,şeömslerdi Çarpma ve bölmeleri uzun cetvellerle yaparlardı. İslâmiyet ile temas ettikten sonra onluk sayı sistemini benimsediler ve her şeyi onluk sisteme göre ayarlamaya başladılar. Avrupa, bugün metrik sistem denen bu sistemi İslâmiyet’in tam etkisine girdikten sonra benimsedi.

20. yüzyıla gelindiğinde elektronik cihazların yapımında onluk sistemin yaramadığı görüldü. İslamiyet’in onluk sayı sistemi kadar, belki daha fazlasını, benimsemiş bulunduğu ikili sayı sistemin geliştirdiler. Bugün ikili sayı sistemi onlu sayı sisteminden daha önemlidir. Artık sayı sistemleri kerrat cetvelleri gibi basitleşmiş bulunmaktadır. İkili sayı sistemi bilgisayarın matematiğini oluşturur. Sayılar teorisi de ona dayandırılmıştır.

Mantık     0*0=0      0*1=0     1*0=0     1*1=1

0+0=0     0+1=1     1+0=1     1+1=1 tanımlarına dayatılmıştır.

Matematikte sadece sonucu eşit değiştirilmiş diğer 7 eşitlik aynı kalmıştır.  

1+1=10  olmuştur. 10, 2 manâsındadır. 10+10=100  Buradaki 100, 4 anlamındadır.

Çok boyutlu uzay geometrisinin geliştirilmesi.

20. yüzyılın en önemli matematik buluşlarından biri de çok boyutlu uzaydır. Demiryolu yolcusu tek buyutlu uzayda yürümektedir. Yeryüzünde dolaşan kimse iki boyutlu uzayda hareket etmektedir. Uçan kimse üç boyutlu uzayda hareket etmektedir. Bir boyutlu uzayda noktalar bir sayı ile, iki boyutlu uzayda iki sayı ile, üç boyutlu uzayda üç sayı ile tarif edilmektedir, dört ve beş boyutlu uzaylarda ise dört ve beş sayılarıyla tanımlanmaktadır. İki nokta bir doğruyu, üç nokta bir üçgeni, uzayda dört nokta bir üçgen prizmayı dört boyutlu uzayda, beş nokta beşli prizmayı tanımlamaktadır. Kare ve küp gibi tanımlar da yapılabilir. Daire evkired e düşünülür.

Çok boyutlu uzay geometrisi sadece zihinde oluşmuş bir geometri değildir. Üç boyutlu uzayımız vardır. İçinde yaşıyoruz. Üç boyutlu uzayda hareket edebilmemiz için dört boyutlu uzaya ihtiyacımız vardır. İradeli hareket yapabilmemiz için beş boyutlu uzaya ihtiyacımız vardır. Demek ki bizim âlemimiz beş boyutludur. Kur’an, dördüncü boyuta “kürsi”, beşinci boyuta “arş” demektedir. Bu buluşun en önemli sonucu ölümün yok olmak olmadığını ortaya koymasıdır. Biz beş boyutlu uzay içinde dört boyutlu bir uzay çizerek ilerliyoruz. Gelecekler hep vardır, geçmişler de hep vardır. Trene binen kimse nasıl memleketleri geçiyorsa, biz de öylesine bu Kâinat’ı geçiyoruz. Bir şey var olmuyor, bir şey yok olmuyor. Sadece bizim perdemize düşen gölgeler değişiyor ve sinema seyreder gibi seyrediyoruz. Bu buluş ateistleri artık susturmuştur. Başka türlü açıklama getiren olmamaktadır. Ahiretin varlığı artık kesin olarak ispatlanmış bulunmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Beş boyutlu uzayın ehramları ve mıkavları

 

 

 

 

 

 

 

 

/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                       

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir noktadan her ikisinde de boyut kadar doğru çıktığına dikkat ediniz. Bir şekilde kaç doğru vardır, sayınız. Yüzeyleri de sayabilirsiniz.

20. asırda matematikte keşfedilen üçüncü buluş ise “yeter sayı sistemi”dir. Bunun anlamı şudur. Küçük sayıyı büyük sayıya bölmek için kesir sayılara ihtiyacımız vardır. Küçük sayıyı büyük sayıdan çıkarabilmemiz için negatif sayılara ihtiyaç vardır. Negatif sayının kökünü alabilmemiz için bâtınî sayılara, sanal sayılara ihtiyacımız vardır. Bundan sonra herhangi bir işlemi yapabilmemiz için başka bir sayıya ihtiyacımız yoktur. Mesela, bir sayısının hangi sayının üstünü alalım ki 15 etsin. İlk bakışta böyle sayı bulunmaz sanılır. Oysa böyle sayı vardır. 1= E^(2*3.1416 j) dir. Ln (15)= 2*3.1416*j * X  elde edilir. Buradan X bulunur.

1^ (-j*ln(15)/ 2*3.1416) = 15 bulunur.    

İşte böyle sistemlere “kamil sistem” denmektedir. Bunun da Kâinatımızı tanımamız için çok önemli sonucu vardır. Kâinatımız da mükevek varlıktır. Yani, dışarıdan bir şeye ihtiyacımız yoktur. Bizin Kâinatımız kendi kendimize yeterlidir. Öyleyse matematikteki bütün sayılara uygun uzay olmalıdır. Mesela, negatif yarıçaplı daireye ihtiyacımız vardır. Müsbet cisimler gibi menfi cisimlere de ihtiyacımız vardır. Yoksa Kâinatımız eksik olur, başka Kâinatlara muhtaç olurdu. Bu sayılar bizi bâtınî âleme götürmekte ve ruh, cin, melek gibi varlıkların da varolması gerektiğini bildirmektedir. Matematik yalnız maddesel âlemi değil, manâ âlemini de açıklamaktadır.

Bugün tamamen yeni bir matematik doğmuştur. Bu da “program matematiği”dir. Biz bilgisayarımızı ona göre programlıyoruz, o da bize istediğimiz sonuçları vermektedir. Bu matematik uygulama matematiği olmuştur, komuta matematiği olmuştur. Artık birçok aracımız bugün bu matematik sayesinde işliyor. Bu matematiğin en önemli olayı, artık beynimizin çalışma şeklini bize öğretmiş bulunmaktadır. Yani, nasıl düşünüyoruz, çok rahatlıkla bunu bilebiliyoruz. Bu matematik ruhun varlığını da ispatlamaktadır. Çünkü bu matematik bize üzülmeyi ve sevinmeyi açıklayamıyır. Bu matematik bize hayatı açıklıyor. Dörtlü matematiğe göre kodlanmış DNA’lar bütün biyolojik olayları açıklamaktadır. Hayatın sırrı çözülmüştür. İlk programlama hayatı yürütmektedir. Ancak bu program içinde insanın bilinci ve iradesi yoktur.

19. asırda keşfedilen ama hayata 20. yüzyılda uygulanan ihtimaliyat hesabı da bize Kâinat’ın bir yaratıcısı olduğunu ispatlamaktadır. Kâinat’ın tesadüflerle oluşamayacağını ortaya koymaktadır. İşte bundan dolayı 20. yüzyıl sadece sosyalizmin aiYAette çökmesi demek değildir, aynı zamanda müsbet ilim karşısında materyalizm de iflas etmiştir. Sermaye sözcüleri çırpınmakta iseler de ilim âlemini bunlar sadece güldürmektedirler.

 

  1. Fizikte

20. yüzyılda matematikte katedilen büyük mesafe insanların kafalarındaki soruları çözmüştür. Fizikte de çok büyük mesafeler kat edilmiştir. Artık Kâinat’ın sırlarını çözmüş gibiyiz. Bu çözümler bizi ilâhî sırlara götürmektedir. Yaratıcının Kâinat’ı insan için yarattığına ulaştırmaktadır.

Bir cisme bakarsanız, onun renginden cismin ne olduğunu ve sıcaklığını tahmin edersiniz. Baktığınız cismin uzaklığını, size yaklaşmakta mı, uzaklaşmakta mı olduğunu bilirsiniz.. İşte bunlar fiziğin dayanaklarıdır. Acaba gözümüz bunları nasıl biliyor? İşte bunu ortaya koymaya bilim diyoruz. Önce gök kuşağından Güneş ışığın renklere ayrıldığını biliyoruz. İşte bilhassa Müslüman fizikçilerin çalışması ile ışık hakkında bilgi edinilmiştir. Avrupa bunu geliştirmiştir. Cam prizmadan geçirilen ışığın gök kuşağına benzer şekilde ayrıldığını görmüşlerdir. Işığın dalga boyunu bu yolla ölçmüşlerdir. Çünkü hızlı giden daha çok sapar. Böylece ışığın büyüklüğünü rengin dalga boyu ile çözmüşlerdir. Buna dayanarak yıldızlar incelenmiştir.  İçindeki maddeleri, sıcaklıkları, hızları, uzaklıkları hep bu yoldan bulunmuştur. Yani, göz nasıl buluyorsa, aynı şekilde teleskoplar da bulmuşlardır.

U*V=C^2                  ve   Kâinat’ın büyümesi

Uzak cisimler daha hızlı olmak üzere bütün yıldız yığınları bizden uzaklaşmaktadır. Bu ancak Kâinat’ın büyümesi ile izah edilebilir. Sınırlı bir Kâinat’ta bütün cisimler birbirlerinden uzaklaşamazlar. Hele uzak olanlar daha çok uzaklaşamazlar. Kâinat ışık hızıyla büyümektedir. Kâinat sonsuz değil yuvarlaktır. Hacın uzaklığın küpü ile artmaktadır. Bu yolla Kâinat’ın çapı bulunmaktadır. On milyar ışıktan biraz fazladır. Bu bize Kâinat’ın yaşını da bildirmektedir. Demek en çok bu kadar yaşındadır. Bu çok önemli sonuç doğurmuştur. Tevrat ve Kur’an Kâinat’ın yaratıldığını söylüyordu. Filozoflar ise Kâinat’ın başlangıcı olmadığını söylüyorlardı. Böylece Tevrat ve Kur’an’ın dediği doğrulandı. Peygamberlere göre Kâinat sınırlı idi. Filozoflara göre sonsuzdu. İlim Kur’an’ı onayladı. Kâinat’ın büyümesinden şöyle bir sonuç çıkarılabilir. Eğer Kâinat’taki hareket beş boyutlu uzayın içinde dört boyutlu uzayın çizilmesi ise, dört boyutlu uzay yoksa bir maddenin dalgasının hızı ile kendi hareket hızı birbirine ters olmalı, çarpımları sabit olmalıdır. Yani, cismin kendi hızı ile dalgasının hız çarpımı sabit olmalıdır. Bu çarpım ışık hızının karesine eşit olmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

C

 

V                U

 

KAINAT

 

 

 

 

U*V=C^2

Bu dalga hızı ölçülmüş, birçok formüllerde kullanılmış, kesin sonuçlar alınmıştır. Bu formülün anlamı şudur. Madenin en büyük hızına eşittir. Gerçekten bu husus daha önceleri keşfedilmiştir. Dalga hızı 20. yüzyılda bulunmuştur. Bunun Kâinat’ın büyümesinden doğan bir olay olduğu ancak yeni izah edilmektedir.

Bu formül bizi bazı yeni buluşlara götürür. Madem en büyük hız ışık hızdır, birbirine doğru hareket eden cisimlerin saldıkları ışığın hızları ile birbirinde uzaklaşan cisimlerin saldıkları ışık hızı eşit olmalıdır. Bu da bizi çelişkiye götürür.

Yani,  (C+V)*T = C*T2     (C-V)*T = C*T2

Burada çelişki görünüyorsa da taraf tarafa çarparsak çelişki ortadan kalkar.  

İşte buradan Einstein’ın meşhur “izafiyet formülü” bulunmuş olur.

T= To/(1-V*V/C/C)^.5

Bunun anlamı, hızlanan cisimlerde zaman kısalır. Yani, uzun zaman çok kısa görülür. Bu teori Einstein tarafından deneylere dayanılarak çıkarılmış ve ispatlanmıştır. Işık hızına yakın bir hızla hareket eden bir füzeye bir kediyi altı aylık yiyecekle birlikte koysanız, bin yıl sonra sapasağlam dönebilir. Bu olaylar Hazreti İsa2nın göğe gitmesini açıklamış olduğu gibi, ölen insanların kısa zaman sonra diğer insanlarla bir arada dirilmesini de açıklamaktadır. Kur’an’daki tay-yı mekân ve tay-yı zaman artık imkânsızlıktan çıkmış bulunmaktadır. Zaman ve mekânın lastik gibi uzayıp kısalması da Kâinatımızın kendiliğinden varolan bir şey olmadığını ispatlar.

 

Parçacık Teorisi

E= H*(f +1/2)                Parçacık teorisi    

Her maddenin kendine has rengi vardır. Bunun sebebi araştırıldığında cismin rengi çekirdeğin etrafında dönen elektronun hızlanması ve yavaşlamasından doğar. Ama elektron her hızda hareket edememektedir. Ancak belli hızları alabilmektedir. Bu belli hızlarda belli renkleri salmaktadır. Biz cisimleri o sebeple tanıyoruz. Bu hususta iki varsayım kabul edilmiş, biri enerjinin parçacıklardan oluştuğu, diğeri de dalga hızının madde hızı ile ters orantılı olduğu varsayılmış, dalga mekaniği ışık cisimlerin tanımları yapılmış, tüm elementlerin ve moleküllerin yapısına uymuştur. Dalga hesapları net olarak yapılabilmiştir. Böylece kelamcıların ortaya koydukları husus ispatlanmıştır. Kâinat’ta sonsuz küçük veya sonsuz büyük yoktur. Hepsi üstten ve alttan sınırlıdır. Sıfır hız da yoktur. Her şey hareket halindedir. En küçük hız yarım hızdır. Bu da cisimler arasındaki bağlantıları sağlamaktadır. Bu formül sayesinde bir taraftan Allah’ın varlığı kanıtlanırken, diğer taraftan bütün fizikî ve kimyasal olaylar da açıklanmıştır.

Bu formülün sağladığı başka bir yarar da, birbirini iten parçacıklar fazla yaklaştıklarında çekerler. Böylece moleküller arasında  oluşan bağların benzeri çekirdekler arasında doğar. Böylece Güneş’te hayat imkân dahiline girer oralarda ormanlar, hayvanlar ve insanlar olabilir. Biz onlara “cin” diyoruz. Şuurlu varlıkların tanımlarını yapabilme imkânına ereriz.

İnsan kendisi zâhir âlemde, dalgası bâtın âlemde olan varlıktır. Hızları ışık hızından uzaktır.

Cin de insan gibidir. Anaca hızları ışık hızına daha yakındır. Güneş’in sıcaklığı kadarı büyüklüğündedir.

Melek cine benzer ama kendi hızları bâtın âlemde, dalga hızları buradadır.  

Ruh da melek gibi bâtın âlemdedir. Ancak hızı insan hızı gibi ışık hızından uzaktır.

İnsan kendi ruhu ile irtibatta olduğuna göre, parçacıkların hareketleri ile ışık hızından daha hızlı araçlarla uzak yıldızlarla haberleşme imkânımız var demektir. Henüz bu araçları keşfetmiş değiliz. Fizikteki bu buluş da diğer birçok büyük inkılâplara sebep olmuştur.

 

M= mo/(1-v^2/c^2)^.5  İzafiyet Teorisi

Parçacıklar çarpışınca birbirine hızlar aktarırlar. Parçacıklar çarpışmadan önce büyüklükleri vardır, yani parçacık sayısı vardır, hızları vardır. Çarpıştıktan sonra da hızları ve kitleleri vardır. Eylemsizlik kanunu şudur. Çarpışmadan önceki kitlelerin toplamı değişmez. Hızların toplamı da değişmez. Hızların kareleri toplamı da değişmez. Yani, kitle değişmez, hareket miktarı değişmez, enerji miktarı değişmez. Bir maddenin ışıkla çarpıştığını düşünelim. Işığın kitlesi maddeye eklenecek ve hız azalacaktır. Ama bu hem maddenin hızını artıracak hem de kitlesini artıracaktır. İşte bunun matematikle ifadesi bize,

M= mo/(1-v^2/c^2)^.5 formülünü verecektir. Yani, hızlanan cismin kitlesi büyür. Zor hareket eder.

Çekim kanunlarına bu formülü koyacak olursak çekim sabitesinin azalması anlamına gelmektedir. Yani, hızlanan cisimler birbirlerini daha az çekerler. Işık hızında hiç çekmezler. Bununla beraber ışık hızına çıkamayan ışık da çekime tâbi olur. Yansıma ve kırılma bu sebeple ortaya çıkar. Bu formülün sağladığı önemli nokta, maddenin ışığa, ışığın maddeye dönüşmesidir. Bu da bize atom bombasını yapmayı sağlar. 20. yüzyılın büyük buluşlarından biri olarak  E= m*C*C*  yani kaybolan maddenin ışığın karesiyle çarpımı kadar enerjisini açığa çıkarmasıdır. Enerjinin maddeye, maddenin enerjiye dönüşmesidir.

 

h= DP*DQ                   Mutlak Hata

Fizikte elde edilen sonuçlardan biri de hatasız ölçmenin mümkün olmamasıdır. Terazimiz olsun, buğdayın ağırlığını ölçelim. Bir buğdayın küsürünü ölçmemiz mümkün değildir. En küçük gramdan daha fazlasını ölçemeyiz. Buğday tanesinden daha küçüğünü de ölçemeyiz. Kâinat da parçacıklardan oluştuğu için ne zamanın ne mekânın en küçük parçadan daha küçük ölçüyü yapmayız.  Bir şey iki çarpandan oluşuyorsa hataların çarpımı sabit kalacaktır. Bunu kabaca şöyle izah edelim. Bir insana çok yakın bakarsanız birden göremeyeceğiniz için onu tanıyamazsınız. Uzaktan bakarsanız bu sefer de derideki buruşukluklarını göremezsiniz. Ya ayrıntılardan vazgeçmek veya genel görünümünden vazgeçmek zorundasınız.

Bunun ortaya çıktığı başka bir yer ihtimaliyat hesabıdır. Bir masanın altından ve üstünden moleküller çarpışmaktadır, dolayısıyla etki etmektedir. Ama eğer moleküller tesadüfen alttan birden aynı istikamette çarpışsalar masa yukarıya kalkar. Yani, Kâinat’ta bizim için imkânsız olan şeyler onu yaratan için çok kolay imkân haline gelir. Böylece ilmin dört tane kusuru vardır.

  1. 1)    İlim kesin değil ihtimalîdir. Yani, yarın Güneş doğacaktır sözü yanlıştır. Büyük bir ihtimalle doğacaktır sözü doğrudur.
  2. 2)    İlim genel değil izafidir. Ben silindire tepeden bakıyorsam dairedir, yandan bakıyorsam silindirdir. Bunun bilhassa farklı hızlarla hareket eden cisimlerin Kâinat’ı farklı görmelerinden doğması sonucu yüksek hızlarda fizik kanunlarını değiştirmektedir.
  3. 3)    İlimde ölçüler tam değil takribidir. Bu evin yüksekliği 40 metredir derken, ona yakındır demiş olurum.
  4. 4)    İlim nisbidir. Dünya dönüyor diyoruz. Bu Kâinat’ı duruyor kabul ettiğimiz zaman doğrudur. Kâinat büyüyor dediğimiz zaman, yıldızlar arası mesafe sabitse bu böyledir. Yoksa atomlar arası mesafe küçülüyor dediğimiz zaman Kâinat büyümez, sabit kalır.

İşte 20. yüzyılın büyük keşiflerinden olan bu keşfin sonuçları şudur. Bizim tabiat kanunları dediğimiz şeyler vasat ölçülerde geçerli olup, çok büyük veya çok küçük ölçülerde geçersizdir. İşte bundan dolayı Newton’un kanunları her yerde geçerli değildir. Modern fizik yeni janylar keşfetmiş oluyor. Başka bir ifade ile bizim için mümkün olmayanlar Allah için mümkündür. İnsan beyninin bilgisi sınırlıdır, her şeyi bilemez. Ama hiçbir şey bilmez değildir. İlmin sonu yoktur.

 

c) Biyolojideki buluş

Gerek bitkiler gerekse hayvanlar farklı davranmaktadırlar. Her şeyden önce çoğalmaktadırlar. Bunun yanında çok farklı davranışlar yapmaktadırlar. Cansızlardan farklı oldukları bilinmekte idi. Ama bu fark tam izah edilemiyordu. 20. yüzyıl çok büyük keşifle canlılığı aydınlattı.     

DNA ve İrsiyet

DNA molekülleri vardır. Bunlar dört kollu moleküllerdir. Kolların biri ile birbirine bağlanarak zincir oluştururlar. Bu dört molekül iki çifttir, eşleşirler. Yani, birer kolları ile eşleriyle birleşirler. Birbirinden ayrılırlar. Böylece dağınık halde bulunan moleküllerle eşleşerek bir zincir iki zincir olur. Bu sayede çoğalma imkânına sahiptirler. Dördüncü kolları ile diğer yirmi çeşit amino asitleri tutarlar. Böylece hücreyi oluştururlar. Yani, eğer zincir baştan mevcut ise, vasatta da dağınık moleküller varsa, bunlar sayesinde dağınık moleküller düzgün hâle gelir ve zincir olur. Hücre olur, canlı olur. Canlılar âlemi olur. Bugün yeryüzü böyle canlılar âlemi ile dolmuştur. İlk atomun yaratılması gibi ilk canlı da böyle yaratılmıştır. Canlılar âleminin başka bir özelliği yoktur. Yani, tüm hayatın acayipliğini yapan bu DNA molekülleridir.

Genel olarak yararlı enerji azalmakta, Kâinat soğuyarak bozulmaktadır. Entropi büyümektedir. Canlılar âlemi ise tam tersine bozuk olan düzeni düzeltmektedir. Bu özelliği ile canlılık başka âlem olmaktadır. DNA’larla biçilen ömürle beden de bozulmakta ve çürümektedir.

01   ve Beyin

20. yüzyılın büyük keşiflerinden başka biri de bilgisayardır. Böylece beynimizin çalışması öğrenilmiştir. Elektrikî devrelerle program yapılmakta ve bu programa göre hayvanlar hareket etmektedirler. İnsanlar robot inek yapamıyorlar ama benzer davranışları yapan robot makineler yapabiliyorlar. Hayvanların sinirlerinin tamamen bilgisayar gibi çalıştığı keşfedilmiştir.

İnsan ile hayvan arasındaki fark, insanın yeni programlar üretebilmesidir. Bu sayede insan keşifler yapabilmekte, evrimler yapmaktadır. Oysa diğer hayvanlar sadece hazır programı kullanmaktadırlar. Böylece insan sadece maddeden ibaret değildir. Ruhu da vardır. Ruh onun yapıcılığını ve evrimciliğini ortaya koymaktadır. Sosyal evrim gerçekleştirmektedir.

İnsanoğlu çok büyük buluşlar ile karşılaştı. Bu buluşlar sanayie uyguladı. Ancak bu arada bilmedikleri de o kadar arttı. Kâinat çok büyüktür. Biz şimdilik sadece Ay’a varabildik. Diğer gezegenlere ulaşabilmeye çalışıyoruz. Diğer yıldızlardan çok uzağız. Hele galaksilere ışık ancak iki milyon yıl sonra varabilmektedir. Demek ki oralara ulaşmak imkânsız. Kâinat’ta bize ışığı ulaşmayan yerler var. Bu kadar büyük Kâinat’ı bilmemiz imkânsız hâle gelmiştir. Diğer taraftan DNA zincirlerini şimdilik insan için çözüyoruz. Daha çözmüş değiliz. Bütün canlıların DNA zincirini çözmemiz de çok uzak zamanlara gerek gösterecektir. Biz daha Güneş ışığından şeker bile yapamıyoruz. Hâsılı, 20. yüzyıl bize şunu öğretti. Bildiklerimiz bilmediklerimizin yanında devede kulak değildir. Bâtınî âlemin varlığını keşfettik ama henüz ışıktan daha hızlı dalgaları olan araçları bulmadık.    

 

d) Sanayide Gelişme

19. asrın sonunda radyo keşfedilmişti. Uçak bulunmuştu, motorlar yapılmıştı. Yani, insan uzaklarla haberleşmeyi ve ulaşmayı öğrenmişti. Ancak daha emekleme aşamasında idi. Bunlarda çok büyük gelişmeler kaydetti. Ancak yeni şeyler keşfetti.

Televizyon ve Radyo

İnsan sesinin yanında görüntüyü de aktardı. Böylece insanlar artık yeni meşgale buldular. Televizyonu keşfettiler. Herkesin evinde televizyon vardır. İstediği kanalı açıp seyretmektedir. Bugün bu kanallar sermayenin tekelindedir. İnsanlığa ahlâksızlığı ve fuhşu teşvik etmektedir. Ama diğer yayınlar yapılmakatadır. Eskiden insanlar bol zamanlarını sohbetlerle, ilimle ve ibadetle geçirirlerdi. Şimdi ise sinema ve spor gibi programları seyretmekle geçirmektedirler. Televizyon sayesinde medya birinci kuvvet olmaya başladı. Çok yakın zamanlarda ucuz görüntülü telefonlar ortaya çıkınca insanlar birbirinden uzakta iken karşılıklı konuşur gibi olacaklardır. Bu durum insanları ruhen birbirinden uzaklaştırmaktadır. Yeni nesil yeni ruh haleti içinde yetişiyor. Bunların ne sonuçlar getireceği bilinmiyor. İnsanlık büyük evrim geçirmektedir. Böyle büyük evrimler bir de insanlık tarım dönemine geçerken olmuştu. Artık insanlar deniz içinde yüzüyorlar. Aile bağlarından çok sosyal bağlar hâkim oluyor.

İnsanlık Anayasası”nda yerinden yönetim sistemi bu çözülmeyi dengeleyecek şekilde düzenlenmektedir. Gelecekte televizyondan çok yararlanılabilecektir. Yıkıcılıktan yapıcılığa çevrilecek, yayınlar dinî kuruluşlar tarafından sansür edilerek ahlâksızlık propagandasına son verilecektir. Yani, sansür var ama tekel sansürü olmayacaktır. Her dinî dayanışma kendinin hizmet verdiği televizyonu denetleyecektir. Doğan zararları dayanışma içinde çözecektir.

Füze Uzay Yolculuğu

Kuşlar uçabiliyordu. İnsan da kanat taktı ve kuşlar gibi uçabildi. Bu başarı idi. Ancak bu insanlar hayvanların yaptığından fazlasını yapıyor anlamında bir gelişme değildir. Televizyonla bunu başarmıştı. Hiçbir hayvan Amerika ile haberleşemiyordu, görüntüyü gönderemiyordu. 20. asırda insan tepkili uşağı keşfetti. Böylece havasız yerde de uçmayı başardı. Yer’in dışına çıktı, Ay’a ulaştı. Bu başarı insana has başarı idi. İnsanlığa 20. yüzyılda nasip oldu. Bu sayede insana uzay yolu açılmıştır. Gelecekte uzayda sitelerimiz olacaktır. Buğday tarlalarımız olacaktır. Bugün uydular haberleşme aracı olarak da kullanılmaktadır.

Elektronik Bilgisayarlar

20. yüzyılın büyük keşiflerinden biri de bilgisayardır. İnsan beyni gibi düşünen, hesap yapan, resim çizen araçlar bulundu. İnsanın günlerce yapamayacağı hesaplamaları saniyelere sığdırmaktadır. Hafızaya almakta, komutalar yapmaktadır. Bu keşif sayesinde sanayideki gelişme sosyal gelişmeye sebep olacaktır. Artık bilgisayar ağıyla tüm insanlık tek beden olmaktadır. Bilgisayar denizine isteyen istediği mesajı akıtabilmekte, isteyen de alabilmektedir. Pahalı oluşu ve eğitim eksikliği sebebiyle bugün yeterince yararlanılamamakta ise de, gelecekte çok yarayışlı hâle gelecektir. Bilgisayar ağına paralel taşıma araçları oluşacaktır. Artık alışveriş mağazalardan değil bilgisayarlardan yapılacaktır. “İnsanlık Anayasası” tamamen bu esasa göre teşkilâtlanmaktadır.

Atomun Parçalanması

İnsanlar şimdiye kadar yalnız Güneş enerjisinden yararlandılar. Bu da insanları Güneş’in çevresine mahkum etti. Ancak insanlar 20. yüzyılda atom enerjisini buldular. Ağır elementler parçalanıyor ve enerji veriyor, hafif elementler birleşiyor ve enerji veriyor. Atom bombasını patlattılar, atom santrallerini kurdular. Bu hususta henüz çok ağır teknoloji içindeyiz. Ama yakında belki de her evde bir makine bulunacak, suyu analiz edecek, hidrojeni helyuma çevirip enerji üretecektir. Bu yolun ilk adımları 20. asırda atılmıştır.

Atomun parçalanması ve hidrojenin birleştirilmesi olayı insanlığın önüne çok geniş imkânlar sermektedir. Güneş enerjisinden yararlanarak madde üretme imkânı doğabilir. Artık insanlık için pratikte imkânlar sonsuz olmaktadır. Birbirlerini öldürme yerine teknolojiyi geliştirerek istedikleri kadar çoğalabilirler. Canlılardaki mücadele dengesinin yerini keşifler alabilir.

 

C) DİNÎ OLAYLAR

İnsanının ihtiyaçlarını hisler tesbit ediyor. İhtiyaçların giderilmesi yolunu fikirler buluyor. İrade insanın projelerini gerçekleştiriyor. Ünsiyet ürünlerin kullanılma şeklini belirliyor. Toplulukta ise neyin yapılması gerektiğine din, nasıl yapılacağına ilim, kimin yapacağına ekonomi, ürünlerin kimin olacağına siyaset karar vermektedir. Din insanlığın dört dayanağından biridir. Tarihte hep varolmuştur ve hep varolmaya devam edecektir. Hz. Adem ve ondan sonra gelen peygamberler insanları doğrudan doğruya yönettiler. Hz. Nuh kuralla yönetmeye başladı. Hz. Musa şeriatı getirdi. Hz. Muhammed içtihadı ortaya koydu. Böylece vahye dayalı dinler tamamlandı.

Avrupa Hıristiyan oldu. İslâmiyet ile temas kurdu. 1500’lerde sömürü sermayesi Avrupa’da ateist bir düzen kurdu. 18 ve 19. asırlarda alenen dinlere cephe alındı. Yeryüzü ateist yapılacak ve inançsız topluluk kolay yönetilecekti. Sermaye bütün faaliyetlerini buna yöneltti. Üniversite ve okulları ateist yaptığı gibi, medyayı da ateizmin propaganda aracı yaptı. Baskı ile dinsiz yayın yaygınlaştırıldı. Ahlâksızlık zorla topluluğa yaygınlaştırılmaya başlandı. Başörtüsü hikâyesi hep bu programın bir uzantısıdır. 20. yüzyılda dinsizlik en yüksek seviyeye ulaşmış ama ikinci yarısında da dinler yeniden canlanmaya başlanmıştır.

a) Dinî Çatışmaların Sona Ermesi

Mezopotamya’da çok tanrılı din yaşamıştır. Siyasiler dinî baskı yapmamışl. Yahudiler İbrani olmayanları zaten dinlerine almıyorlardı. Dolayısıyla dinî baskı sözkonusu değildi. Krallar bir dini kabul ediyor, sonra o din yaygınlaşıyordu ama zorunlu hâle geliyordu. Dinde baskı önce Hıristiyanlara yapılmış, sonra tüm imparatorluk zorla Hıristiyan yapılmıştı. İslâmiyet’in gelmesiyle din savaşları sürüp gitmiştir. Sermaye dinleri savaştırıyor ve kendisi yönetiyordu. İnsanlık arasında denge böyle kurulmuştu. 1897’de Viyana kongresinde dinler savaşı rejimler savaşına dönüştürülmüş ve dinlere karşı savaş açılmıştı. Dinler yok edilecek, insanlar dinsiz olacak, sadece Yahudiler dindar olacaklardı. Onlar cennete gidecek, diğer bütün insanlar cehennemlik olacaklardı. 500 yıllık savaş dinsizlerin zaferiyle sona erecek zannedilmişti.

Sovyetlerde resmen, kapitalistlerde fiilen başlayan tüm dinlere karşı savaş, başka bir sonuç ortaya çıkardı. Dinler arasındaki savaş sona erdi ve dinler ortak düşmana karşı birleşmeye başladı. Henüz bu dinler birlik olup saldırıya geçmemişlerdir. Ama aralarındaki kin ve adavet de sona ermiştir. Bu da dinler için büyük bir kazanç olmuştur. Sermaye şimdi tüm inananları karşısına almış, savaşa girişmiş ama mağlup olmuştur. Çünkü sosyalizm çökmüş ama kilise yıkılmamıştır. Bütün mabetler faaliyettedir. Din eğitimi kaçak da olsa devam etmektedir. Artık dinler diğer dinlerle değil de din düşmanlarına karşı hazırlık içindedirler. İşte 20. asır dinlere bu büyük barışı kazandırmıştır. Gelecekte bunlar işbirliğine gidecekler ve ateizm saldırısı putperestlik gibi tarihe karışacaktır.

Müslümanlar çok eskiden beri birlikte yaşamaktadırlar. Halk arasında husumet sözkonusu olmamıştır. Hindistan’da Hindularla, Çin’de Budistlerle, Doğu Avrupa’da Ortodokslarla birlikte yaşamaktadırlar. Osmanlılar da aynı şekilde yaşıyorlardı. Sadece Avrupa’da Katoliklerle Müslümanlar beraber yaşamıyorlardı. Avrupa’ya işçi göçü bu sorunu da çözdü. Şimdi Katoliklerle Müslümanlar birlikte yaşayabilmektedirler. Bu büyük bir gelişmedir. Artık hasım dinler kalmadı demektir.

Afrika’da da büyük bir şekilde Hıristiyanlık propagandası yapılmaktadır, ancak daha çok Müslümanlık kendiliğinden yayılmaktadır. Amerika’da bilhassa zenciler Müslümanlığı geliştirmektedirler. Bu sayede ırk ayırımı da kalkmaktadır. Sermaye Müslümanları yöneticilere karşı kışkırtmakta, sonra onlara zulüm yaptırmakta, böylece rasyonel din olan İslâm’ın halkını ortadan kaldırma çabasında ise de şimdiye kadar başarılı bir adım atamamıştır. Müslümanların bilinçlenmeleri ile bu sorun çözülmüş olacaktır. Düşmanımız tektir, o da dinde zorlamadır. Bunu mazlum halklar olarak birleşip ortadan kaldırmamız gerekmektedir. Dinar insan, çevresine kendisini sevdiren kimsedir. Savaşmak dinin işi değildir. Beğenmediğiniz ülkelerden göç edebilirsiniz. Ama orada kalıyorsanız halkları ile ve yönetimi ile iyi geçinmeniz gerekmektedir. Sermayenin kışkırtmalarına kulak vermemelisiniz.

 

b) Dinlerin İlmîleşmesi

18. ve bilhassa 19. asırda perişan olan dinler kendilerine çıkar yol aramaya başlamışlardır. Teknik uygulaması varlığı kanıtlanan ilme teslim olmuş ve her din kendisini ilmin verilerine göre yorumlamaya başlamıştır. Sessiz sedasız yürüyen bu yorum zamanla herkes tarafından kabul görmeye başlamıştır. 30-40 sene önce biz İslâmiyet’in lâik ve demokrat olduğunu, liberal ve sosyal olduğunu söylediğimiz zaman bizimle kıyasıya çatışmaya giren sömürü çevreleri, 28 Şubat süngüsünü görünce bizden ileri demokrat oluverdiler. Artık ilme karşı savaş ortadan kalktı. İmam-Hatip okullarına ve Yüksek İslâm enstitülerine karşı olan tarikatlar sonra herkesten çok sahip çıktılar. Bugün varlıkları sermaye ile mücadele edecek kadar gelişmiştir. Hepsi müsbet ilmin verileri içinde İslâmiyet’i anlamaya başlamışlardır.

Bu yalnız Müslümanlarda olan bir olay değildir. Müslümanlar zaten müsbet ilimci idiler. Dinlerini tahrif ettikleri için müsbet ilme karşı idiler. Diğer dinler esasta ilmi kabul etmiyor, mistik bir anlayışla mümin oluyorlardı. Ama 20. asır onları da değiştirdi. Artık Japonlar krallarını tanrının oğlu kabul etmiyorlar. Dinler arasındaki birliğe de böyle gidilecektir. Hepsi kendi dinlerini ilme uydurunca hepsi hak dine yaklaşmış olacak ve iki cephe oluşacaktır; ahlâksızlar cephesi, ahlâklılar cephesi. Bu büyük cihad kıyamete kadar sürüp gidecektir. Dinlerin büyüklüğü cemaatlerinin ahlâkı, çalışkanlığı ve iyilikseverliği ile ölçülecek, bu şekilde yarış yapacaklardır.

b) Siyasette Lâikleşme

20. yüzyılda dinlerde gelişme gerçek lâikliğin gelmeye başlamasıdır. Dine karşı tutunamayan sermaye taktik değiştirmiştir. Din düşmanı yöneticiler yerine lâik yöneticileri üretmiştir. Böylece dinleri yönetimden uzak tutmaya çalışmıştır. Dinler zaten yönetime talip değildirler. Yönetim dinler için aşağı bir iştir. Cellatlık fazla şerefli bir meslek değildir. Her tarafta gerçek lâiklik başlamıştır. Artık solcular da din düşmanlığını bırakmıştır. Bu sayede Avrupa’da iktidara gelebilmiştir. Türkiye’de de din düşmanlığını önce Ecevit bıraktı ve iktidara geldi. Şimdi Halk Partisi bıraktı, iktidar yolunda. Dinler devlete karışmıyorlar, karışamıyorlar. Siyaset adamları da arık dinlere baskı yapamıyorlar. Fiilî lâiklik her tarafa yayılmış durumdadır. Çin’de bile durum farklı değildir.

Bugün fiilen oluşmuş olan bu din ile yönetim arasındaki denge kararlı değildir. Her an devrilebilir. Din güçlenir ve teokratik yönetim gelebilir. Siyaset güçlenir ve sosyalist bir yönetim gelebilir. İşte “İnsanlık Anayasası” bu dengeyi tarafsız ve bağımsız hakemlerden oluşan yargı ile sağlayan bir düzendir. Artık ne dinin yönetime, ne de yönetimin dine hakim olduğu düzen olacak, din ile yönetim arasında dengeli bir düzen olacaktır. Bunu da yine dinler sağlayacaklar. Dinler kendilerine saldırmayacak bir anayasayı getirmek zorundadırlar. Bunun için işbirliği yapmalıdırlar. Ortak araştırma merkezlerini kurmalıdırlar. Sermayenin kölesi olmaktan kurtulmalıdırlar.

c) Kur’an’a Dönüş

İnsan ilk yaratıldığı gün hangi bedenî ve zihnî yapıya sahipse bugün de aynı bedenî ve zihnî yapıya sahiptir. İnsanın kendisinde hiçbir değişme ve gelişme olmamıştır. Kromozomları aynı kromozomlardır, genleri aynı genlerdir. Kendisinden önce gelmiş hayvanlar bedenen insana benzeseler bile asla insan değildirler. Çünkü onlarda sosyal evrim yoktur. Oysa insan bilgisini artırmaktadır, yaptıklarını çoğaltmaktadır. Benim yetiştiğim toplulukta halkım tarım dönemi yaşıyordu. Tekerlek bile yoktu, daha gelmemişti. Aydınlanmak için çıra yakıyordu. Biz kömürle tahta parçalarına çizerek ilkel resim yapıyorduk. Kâğıt ve kalem bile ancak birkaç kişide bulunurdu. Şimdi uçağa biniyoruz, bilgisayarla yazıyoruz. Ama bizim bedenî ve zihnî yapımızda bir değişiklik yoktur.

İlk insan peygamberdi. Bugün bizim inandığımız Allah’a inanıyor ve ibadet ediyordu. Bizim Allah hakkındaki bilgimizle o insanın bilgisi arasında fark yoktur. Allah’ın var ettiği Kâinat’ı biz daha fazla biliyoruz ve o Kâinat’a olan etkimiz daha fazladır. İnançta ve ibadette ise herhangi bir ilerleme sözkonusu değildir. Şeytan o günden beri vardır ve şeytan onu da yanıltmıştı, bizi de yanıltmıştır. İman ile küfür arasındaki savaş devam etmektedir. Zaman zaman peygamberler geldiler ve hep doğru yolu gösterdiler, insanları düzelttiler. Ama insanlar hep bozulmaya ve küfre gittiler. Bu da ilâhî düzendir. Kıyamete kadar sürüp gidecektir Bir fark vardır, yeni peygamber ve kitap gelmeyecektir.

Küfrün sebeplerini aşağıdaki şekilde açıklayabiliriz.

  1. Allah tektir, Kâinat’ı O var etmiştir, herkesin Rabb’idir. Ancak birbirine zıt sıfatları vardır. Yazın Rabb’idir, kışın Rabb’idir, hayatın Rabb’idir, ölümün Rabb’idir. Kainat’ta her olay O’nun eseridir. Her topluluğun Rabb’idir. Zamanla insanlar Allah’ın sıfatlarını ve değişik adlarını ayrı ayrı varlıklar olarak algılamışlar, böylece şirk doğmuştur. Yerin tanrısını yer tanrı, göğün tanrısını gök tanrı, güneşin tanrısını güneş tanrı olarak algılamışlardır. İzafeti sıfat yapmışlardır.
  2. İlk insanlar yazıyı resim şeklinde kullanmışlardır. Allah’ı sıfatları ile adlandırmışlar ve O’nun için resim çizmişlerdir. Mesela, Allah’ı anne şeklinde tasvir etmişlerdir. Kur’an’daki rahmân ve rahîm de o sıfatların devamıdır. Hıristiyanlardaki baba bu anlamdadır yani tanrının adıdır. Allah’ın kendisine değil de bizim levhalara saygı gösterdiğimiz gibi, onlar da resim ve heykellere tapmaya başlamış ve onları kutsallaştırmışlardır. Bizim Kâbe’ye ve hacerü’l-esvede olan ilgimiz onlarda ibadete dönüşmüştür. Putlar böyle ortaya çıkmıştır. Allah’ı temsil eden şekiller tanrılaştırılmıştır.
  3. Putperestliğe giden başka bir yol da kabilelerin bölünüp değişik dillerin doğması sebebiyle Allah’ın adının her toplulukta farklı olmasıdır. Her dilde Allah’ın adı ayrı olmuştur. Her topluluk tanrının kendilerine yakın olduğunu, düşmanlarına karşı onlara yardım ettiğine inanmıştır. Birbirleriyle karşılaşan topluluklar kendilerini mümin, karşılarındaki kâfir kabul etmiştir. Adı ayrı olan tanrıyı tanrılar olarak algılamışlardır. Sonra değişik topluluklar birleşerek bir devlet oluşturunca herkesin tanrısı ayrı tanrı kabul edilmiş, onları gösteren şekil ve heykeller ayrı tanrı kabul edilmiş ve çok tanrıcılık ortaya çıkmıştır.
  4. Halkın dine bağlılığını ve dinle toplulukların kolay yönetildiğini gören yöneticiler kendilerini kutsallaştırmışlardır. Ölüleri tanrılaştırmış ve böylece yönetimi kolaylaştırmışlardır. Bu ölülere melekler ve cinler de eklenmişler, ruhlar da tanrılaştırılmıştır.  

Ateist sermaye bunları böyle okuyarak tarihi putperest yapmıştır. Oysa tarihte küfürle iman birlikte yürümüştür. Burada şunu öğrenmiş oluyoruz ki bütün dinlerin kaynağı birdir. Tek Allah’a iman etmek, ameli salih yapmak ve âhirete hazırlanmak, iyi insan olmak.

Bugün gelişmiş bütün dinlerin kitapları vardır. Bu kitapların hepsi Allah’ın vahyine dayanmaktadır. Ne var ki, zamanla gerek ifadeleri, gerekse manâları değişmiş, putperestliğe ve şirke doğru kaymıştır. Bundan Müslümanlar dahil hiçbir din kendisini kurtaramamıştır. Çoğu zaman kitaplarda yazılanlarla inanılan ve yapılan farklı olmuştur. Kur’an’ın ise diğerlerinden farkları vardır.

  1. Kur’an son vahiydir ve bütün eski vahiyleri kabul ve tasdik eder. Dolayısıyla bütün dinlerin onu kabul etmelerinde bir zorluk yoktur. Kur’an mecusiliği ve sabiiliği de onlara saldırmadan kabul eder. Bütün topluluklara peygamberler geldiğini söyler, şirke ve küfre karşı savaş açar, yoksa hiçbir dine ve topluluğa karşı savaşı yoktur. Bütün dinler Kur’an’la ilgilenmek zorundadırlar. Çünkü vahiy zincirinin sonudur ve tamamlayıcısıdır. Kur’an dinlerini bırakmayı önermez, sadece düzeltmelerini ister.
  2. Kur’an gerek dili ile, gerekse lafzı ile değişmeden ve bozulmadan gelmiştir. Müslümanlar da bozulmuştur ama kitapları bozulmadan durduğu için her zaman aslına dönebilme şansına sahiptirler. Oysa diğer dinlerin asılları olmadığı ve asıllarının dilleri de bilinmediği için asla dönmeleri mümkün değildir. Onlar da Kur’an yardımı ile asla dönebilirler. Gerçek dinlerinin ne odluğunu Kur’an’dan öğrenebilirler. Kur’an bütün nâsa hidayettir.
  3. Kur’an’ın başka bir özelliği de ilmiliğidir. Kur’an kendisinin ilim ile açıklanmasını ister. Yani Kur’an’ın gerçek manâsı ilme uygunluğu ile belirlenir. Bu metot diğer dinler tarafından da kabul edilebilir, edilmelidir. Biz kitaplarımızı ilmin verilerine göre açıklayacak ve tevil edeceğiz. Kur’an’ın bu metodu koymuş, Müslüman alimleri de bu yolu ilmîleştirmişlerdir. Usûlü Fıkıh diye bir ilim geliştirmişlerdir. Bütün dünya dinleri de bu usûlü kabul edebilir ve kendi gerçek dinlerini böyle bulabilir. Bunun anlamı şudur. Kitapları gönderen de Allah’tır, müsbet ilmi insanlara öğreten de Allah’tır. O halde Allah’ın kitapları ile müsbet ilim arasında bir çelişki olamaz. Çelişki varsa bu bizim metinleri yanlış anlamamızdan kaynaklanmaktadır. İneğin tanrısını inek olarak anlamamızdan ileri gelmektedir. Bu metodu bütün dünya dinleri benimseyebilir. Böylece bütün dinler tek tanrı inancında birleşir.
  4. Kur’an’ın başka bir özelliği de kendisinin mucize olmasıdır. Daha önce peygamberlere mucize verilmiş, kitaplara o mucize ile inanılmıştır. Kur’an ise kendisi mucizedir. İlmî metotlarla onun Allah sözü olduğunu ispat ediyoruz. Böylece peygamberlere öyle inanıyoruz. Kur’an’ın mucizesi yalnız kendisinin değil, eski dinleri ve peygamberleri onayladığı için onlara da mucize olmuştur. Kur’an olmasa Tevrat ve İncil’in Allah sözü olduğuna zor inanabiliriz. Yani, Kur’an bütün hak dinlerin dayanağı olmuştur. Bütün dinlerin ilgilenmesi gerekir.

İşte 20. asır dinlerin canlanması ve güçlenmesi için gerekli şartları hazırlamış bulunmaktadır. “İnsanlık Anayasası”nın tanıtılmasına giriştiğimiz zaman bütün dinleri bu anayasaya katılmaları için çağırmış olacağız. Biz şimdi hazırlık durumundayız, oluşma durumundayız. Her şeyi hazırlamaktayız. Şimdilik cenin halinde çalışmaktayız. Daha insanlara açılıp dâvet durumuna gelmedik. Hz. Ömer’in Müslüman olmasından önceki Mekke devrindeyiz. Kendi kendimizi yetiştirmekle meşgulüz. Hazreti İsa’ya hayatında 12 kişi inandı. Şimdi iki milyar insan inanıyor. Bizim çalışmalarımız küçük görülmemelidir. Bizim gibi çalışan başka müminler de vardır. Her dinde vardır. Bunlar bir gün birbirlerinden haberdar olacaklardır. Allah’ın dini galip gelecektir.

“Müşriklere kerih olsa da, dinini bütün dinlere izhar etmek için resulü hidayetle ve hak din ile irsal eden kimse O’dur.”[Tevbe(9);39] “Dinini bütün dinlere izhar etmek için resulü hidayetle ve hak din ile irsal eden kimse O’dur. Şehid olarak Allah kifayet eder.”[Fetih(48);28] Burada “izhar” kelimesini kullanmaktadır. İzhar etmek, galip gelmek anlamına geldiği gibi, yardım etmek ve desteklemek anlamlarına da gelir.

 

D) EKONOMİK OLAYLAR

20. yüzyıl ekonomisini anlamamız için Avrupa ekonomisini tekrar hatırlayalım.  Avrupalılar Müslümanlardan coğrafyayı, astronomiyi, barutu, kâğıdı, pusulayı ve gemiciliği öğrenmişlerdi. Avrupalılar Haçlı Seferleri ile Müslümanları tanımış ve bu sayede Avrupa’da ticaret ve küçük sanayiye dayanan kentler oluşmaya başlamıştır. İstanbul’un fethi ile Avrupa doğudan ümidini kesmiş ve kendisine batıda yer aramıştır. Müslümanlardan öğrendikleri ile Atlas Okyanusu’na açılmış ve Amerika’yı fethetmişti. Amerika’nın fethi ile Avrupa’da büyük değişiklik olmuştur. Bir defa Avrupa çok bâkir topraklara sahip olmuştur. Orada bulunan altınları elde ettiği için sermayece de zengin olmuştur. Avrupa kenarda bir kıta iken şimdi merkez bir kıta olmuştur. En önemlisi ise Avrupa Amerika’nın keşfi ile Müslümanlardan öğrendiği müsbet ilme inanır olmuştur. Bu da onu bugünkü Avrupa yapacaktır.

Avrupa’da başka bir olay cereyan etmiştir. Oradan buraya sürülen Yahudiler ticaretten başka bir meslek bilmemektedirler. Tarım döneminde de ticaret en adi meslek olarak görülmüştür. Oysa Avrupa gelişmeye başlayınca ticaret en şerefli meslek olmaya başladı. Ticareti iyi bilen ve bütün dünyada teşkilatlanmış bulunan Yahudiler üst sınıf olmaya başladılar. Tevrat ellerinde olduğu için ve bu arada müsbet ilme de değer verdiklerinden dolayı dünyanın patronu oldular. Kurdukları Mason teşkilâtı ile dünyadan ham maddeyi alıyor, Avrupa’da Hıristiyanlara işletiyor, sonra onları dünyaya satıyorlar. Böylece dünya ekonomisine sahip oluyorlar.

Faizi meşrulaştırdılar, gelir vergisini koydular, gümrükleri ve vizeleri icat ettiler, teknolojiyi adım adım geliştirdiler. Böylece tekelleri oluşturdular. Tekel sayesinde büyük işletmeler kuruldu, dev sanayi ortaya çıktı. İnsanlık bu sayede tarım döneminden sanayi dönemine geçti. Tarihin en büyük devrimini yaptılar. Buna benzer bir devrim de Mezopotamya’da Nuh Tufanı’nın olduğu zamanlarda gerçekleşmişti.

19. yüzyılda sermaye Avrupa’nın taşeronluğunda dünyaya hakimdi. Avrupa devletleri ordular besliyor, dünyayı istilâ ediyor, müstemlekeler halinde dünya bölüşülüyor. Masonlar aracılığı ile büyük sermaye dünyada ekonomik düzenini kurmuş ve hakim olmuştur. 20. yüzyılın ikinci yarısına girilirken bu düzen bozulacaktır. Avrupa büyük sermayeye taşeronluk yapamaz duruma gelecektir. Şimdi Avrupa’daki bu yeni durumu inceleyelim.

a) Faiz ve Ekonomik Krizler

Faizli ekonomi başlangıçta çok yararlı olmuştur. Sermayeyi tekellerde toplamış, tekeller de bu sermayeyi insanlığın yararına kullanmışlar, ilmî ve teknolojik keşiflerle sanayi devrimini gerçekleştirmişlerdir. Büyük üretim merkezlerinin tesisi ile verim çok artmış, yarım milyar insan nüfusu on mislinden fazla artarak altı milyara çıkmıştır. Yani, insanların on defa daha çoğalmasına hizmet etmiştir. Tarihî ömrünü doldurmuş olan tarım destekli küçük sanayi böylece ortadan kalkmıştır. Evrimin kanunu budur, ileri olan her zaman galip gelir. Haklı veya hasız, zalim veya adil olmaktan çok; ilerici olup olmaması önemlidir. Çünkü insanlar sosyal evrime tabidir, evrim yapan kazanır.

İnsanlık Anayasası” da evrimci olduğu için galip gelecektir.

Faizin bu yararlı yanı artık zararlı olmaya başlamıştır. Faiz kendi kendine dengesiz bir sistemdir. Faizli sistem bir gün gelir tüm sermayeyi yutar. Besini biten sürüler gibi aç kalır ve kendisi de ölür. Çünkü faizli sistem ancak büyürse yaşar, durduğu anda uçak gibi hemen düşer.  Sermayenin %10 faiz alabilmesi için ekonomide %10 büyüme olması gerekir. Bunun anlamı da nüfusun %10 artmasıdır. Böyle bir artışı yeryüzü kaldırmaz. Başlangıçta sermaye yeni fetihlerle genişleyerek bu artan emeği karşılıyordu, ama sonraları tüm dünya fethedilince artık buna imkân kalmadı.

İyi anlaşılsın diye neden sermaye artışı kadar emeğin artması gerektiğini ifade edelim. Varsayınız ki sermaye %10 faizle %10 arttı. Bu sermayenin kendisine bir yatırım yeri bulması gerekir. Yoksa sermaye geri dönmez ve krizler başlar. Yeni yatırım yapabilmesi için yeni işçiye gerek vardır. Yoksa yatırım yapamaz ve ekonomik krizler doğar. Tarihte hep böyle krizler doğmuştu.

Sermaye tekellerde toplanmış ve tüm topraklar feodal beylerin olmuştur. Kriz başlamıştır. Sonra halkın elindeki tüm paralar sermayenin elinde toplanmış ve sermaye tekeli doğmuştur. Halkın elinden işyerleri ve topraklar alınarak işyerleri tekeli oluşmuştur. Sonra halk borçlandırılarak krizler aşılmıştır. Şimdi halk devletlere, devletler de sermayeye borçlanıyor ve böylece ekonomi çarkı dönüyor. Ama bunun sonu faizin sıfırlanmasıdır. Bunu sağlayan da enflasyon olmaktadır. Artık gerçek faiz elde edilememektedir. Enflasyon ise fiyat ve ücret abarşısnı doğurmaktadır. Bu da işsizliği ortaya çıkarmaktadır. İşsizlik açlığı, açlık daha çok borçlanmayı, borç bulmanın sonucu yolsuzluğu, yolsuzluk rüşveti, rüşvet baskıyı, baskı anarşiyi getirmektedir. Dolayısıyla faizli ekonomi artık kendi ölümüne doğru gitmektedir.

 

b) Enflasyon ve Karşılıksız Para

Tarihte önce mal ile mübadele ediliyordu. Sonra bazı mallar para olmaya başladı. Ondan sonra altın ve gümüş gibi madenler para oldu. Daha sonra altın ve gümüşe karşı verilen senetler para oldu. 20. yüzyıla kadar bu böyle geldi. 20. yüzyılda sahte kâğıt paralar türedi. Yani, altın olmadığı halde altın karşılığı para çıkarıldı. Sovyetler halkın elinden bütün altınları zorla aldılar ve kendileri para çıkardılar. Böylece karşılıksız para basılmaya başlandı. 1933’de Avrupa’da büyük kriz oldu. İktisat bilgini Keynes karşılıksız para önerdi. Böylece karşılıksız paranın da işe yaradığı öğrenildi. Bu  20. yüzyılın en büyük keşfidir. II. Cihan Savaşı’ndan sonra Amerika altına kote edilmiş parayı taahhüt etti. Diğer devletleri serbest bıraktı. Dolar altından kıymetli hâle getirildi. Dünya devletleri karşılıksız paraya alıştırıldı. Sonunda Amerika da karşılıksız para basacağını bildirdi. Böylece taahhüdünü tek taraflı bozdu. Bu arada enflasyon her ülkede sorun olmaya başladı. Ama %500 enflasyonun olduğu yerde bile yine para geçerli olmaya devam etti. İşte bu olay insanlığın en büyük keşfidir. Atom bombasından daha büyük bir keşiftir. Ama atomdan daha yararlı kılınabilir, atom bombasından daha zararlı da olabilir. Artık devletleri yönetmek, ekonomileri yönetmek çok basit hâle gelmiştir. Artık maliye bakanlığına gerek kalmamıştır. Her yıl yapacağın enflasyonla vergileri masa başında hemen toplamış olurdu. Bu da halkın yükünü yüzde elli azaltabilir. Dengeli hareket emek şartı ile fazla para basarsın ama enflasyon olmayabilir.  

İki çeşit enflasyon vardır. Düzgün enflasyon hesaplanan enflasyondur. Bu enflasyonun zararı yoktur. Zararlı olan enflasyon belirsiz olan enflasyondur. Fiyat ve ücret anarşisini doğurur. Onu da önlemek son derece kolaydır. Merkez Bankası altını kârsız alıp satar, enflasyon gene tesbit edilir. Borç ve alacaklar altın değeri üzerinden hesaplanır. Böylece ekonomideki belirsizlik ortadan kalkar. Her yıl belli miktarda enflasyon yaparsınız. Devletin gelirlerini bununla karşılarsınız.

 

c) Açık Pazar İnsanlık Şirketleri

20. yüzyılın en önemli özelliği ekonomide yeniden açık pazara dönmektir. 18 ve 19. asırlarda icad edilen gümrükler ve kapalı ekonomi sistemi ortadan kalkmıştır. Dinde lâiklik olduğu gibi ekonomide de lâiklik gelmiştir. Hudutlar tüm insanlığa açılmıştır. Gerçi sermaye bunu kendisi için yapmıştır. Avrupa taşeronluğuna son verip işçileri doğrudan çalıştırmak istemiştir. Ancak sonunda dünya pazarı açılmıştır. Gerçi gümrükler ve vizeler hâlâ vardır. Ama artık devletler gümrüklerin ekonomiye zarar verdiklerini öğrenmişlerdir. Yavaş yavaş gevşetmek zorunda kalıyorlar. Gümrüklerin bürokratların rüşvet almalarını sağlamanın dışında bir işe yaramadığını herkes bilmektedir. Sermaye rüşveti ve yolsuzluğu besliyor. Kanunlarda bu tür saçmalıklar sürüp gidiyor. Ancak kaçakçılıkla bütün bunların işe yaramazlığı ortaya çıkıyor.

İnsanlık Anayasası”nda gümrükler yoktur, vizeler yoktur.

İnsanlık Anayasası”nda lâiklik ilmî, dinî, meslekî ve siyasî kuvvetlerin dengesi esasına dayanmaktadır. Yönetim dine karışamadığı gibi ekonomiye de karışamaz. O sadece anayasada belirtilen vergileri alır ve hizmet verir, ekonomiye karışmaz.

d) Standartlar ve Halk Ekonomisi

Sanayi devriminin olması için onbinlerce işçinin bir araya gelerek tek bir yönetimin altında istenen hedefe gidilmesi gerekiyordu. Bir usta bir buhar makinesini yapamazdı. Demiryolu döşeyip yürütemezdi. Bir usta 100 katlı binayı yapamazdı. Bu sebeple tekele ihtiyaç vardı. Allah da bunun için buna izin verdi. 20. yüzyılda çok önemli bir keşif daha yapıldı, standartlar oluşturuldu. Bu keşif yeni değildi. Davut Peygamber tekstilde daha o zaman standartları koymuştu. Osmanlılarda da esnaf standartlara göre üretim yapıyordu. Ancak 20. asrın ikinci yarısında Avrupa bunu büyük sanayiye uyguladı. Önce Almanya’da başlayan standartlaşma nihayet dünyaya yayıldı. Bunun sağladığı imkân şudur. Artık küçük sanayi de büyük işleri yapacak hâle geldi. Onbin işçinin bir arada çalışmasına gerek kalmadı. Herkes parçaları kendi atölyelerinde imal ediyor, sonra biri bunları birleştirip makine yapıyor. Bu gelişme devam ediyor. Standartlaşma durgunluğu getirebilir. Ancak aynı zamanda dinamizm de korunmaktadır. Yeni standartlar üretilmektedir.

Dünyada aynı sanayi doğmaya başladı, küçük ve orta sanayi yeniden canlandı. Fason işçiliği ortaya çıktı. Artık sermaye tekeli gerilemeye başlamıştır. Bilgi ilerledikçe teknoloji gelişince, haberleşme ve ulaşım arttıkça bu halk ekonomisi de gittikçe genişleyecektir. “İnsanlık Anayasası” bunun anayasasıdır. Standartlar sayesinde dünya yeniden liberal ekonomiye dönme gücünü kazanmıştır. Böylece ekonomi yaygınlaşıyor, büyük sermaye artık üretime ve tüketime karışmıyor, sadece uluslararası ticareti yönetmeye doğru gidiyor. Büyük sermayenin görevi bitmedi ama sömürüsü bitmektedir. Artık ne devletleri savaştırabilecektir, ne de ahlâksızca ateizmi destekleyebilecektir.

Bugün dünya ekonomisi “halk ekonomisi”ne doğru gitmektedir. Bunun en büyük öncülerinden biri de Türkiye olmaktadır. Türkiye’de tekel sermaye hiçbir zaman hakim olamamıştır. Türkiye’de yapılan tüm siyasî ve dinî müdahaleler hep halk ekonomisini çökertme yönündedir. Ama başarıya ulaşamamıştır. Halk gelişmeye devam etmiştir.

  1. Demokrat Parti’ye kredi verdiler. Maksatları Türkiye’yi borçlandırarak çökertmek idi. Başbakan Adnan Menderes enflasyonist politika ile badireleri aştı. Türkiye’de sanayi devrimini gerçekleştirdi. Bu başarısı sebebiyle onu astılar.
  2. Süleyman Demirel geldi, sanayi devriminin devamı olarak Anadolu’nun altyapısını tamamlamak suretiyle hamle yaptı. Devlet eliyle Türkiye sanayileşmenin altyapısını tamamladı.
  3. Turgut Özal geldi, sanayileşmeyi devletçilikten çıkarıp özel sermayeye aktardı. Böylece ekonomi sağlıklı oluşuma doğru girdi.
  4. Necmettin Erbakan geldi ve İstanbul sanayisini Anadolu sanayisine taşıdı. Her ilde fabrika kuracağım dedi, kıyamet koptu. Şimdi her ilçede fabrikalar var.
  5. Tansu Çiller geldi ve Türk sermayesini dışarıya taşıdı. Böylece dünyada halk ekonomisinin doğmasına neden oldu.
  6. Şimdi Avrupa Türk ekonomisini çökertmeye çalışıyor. Ama bunun anlamı şu oluyor. İstanbul’daki Mason sermaye çöküyor, Anadolu’da halk sermayesi gelişiyor.

Batılılar ne zaman Türkiye aleyhine bir operasyon yaparlarsa, Türkiye bu operasyondan kârlı çıkar. Bugün Türklerin geliştirdikleri halk sanayisi Avrupa’ya yayılmıştır. 50 000 den fazla müteşebbis Avrupa’da iş yapmaktadır. Avrupalılar da bunlardan küçük ve orta işletmeciliği öğreniyorlar. Sovyet ülkelerinde Türkler yayılmış, küçük işletmeleri kurmuşlar, faaliyettedirler. Türkiye bu konuda da en ileri durumdadır.

 

SERMAYE TEKELİ

1- Sermaye Yönetim Metotları

Bugün Avrupa’nın sömürü sermayesi 500 yıldan beri geliştirdiği sömürü sistemi ile sermayesini yönetmektedir. Bu sistem onun çöküşünü hazırlamaktadır. Vazgeçerse kendisini kurtarmış olur.

  1. Parçalayıp cephe oluşturma ve sermaye hakimiyetini sağlama.

Önce toplulukları bölmek, birbirine hasım gruplar halinde teşkilatlandırmak, bunlar arasında çekişmeyi sürdürmek. Sermeye hangi tarafı desteklerse onu galip getirmek. Böylece sermaye yönetimini sağlamak. Bunun için dünya önce Müslüman ve Hıristiyan olarak bölünmüştü. Bunlar savaşıyor, sermaye sömürüp semiriyordu. Sonra dünyayı kapitalist ve sosyalist olarak böldü. Bunlar savaştı, sermaye sömürüp semirdi. Bu ikiye bölüp yönetme sistemi yalnız uluslararası bir oluş değildir. Ülke içinde iki siyasi parti oluşturulur. Her iki tarafta da sermayenin adamları vardır. Halk boğuşur, savaşır, sonunda daima sermaye galip gelmiş olur. Bu iki parti sadece yöneticileri emir altına almak için kurulmuş bir tuzaktır. Kim sözünü dinlemezse o indirilir, diğeri çıkarılır.

Bazan halk bir partiye meyledip galip gelmeye başlar, sermayenin desteği o partiyi düşürmeye yetmez. Bundan dolayı partiyi böler, böylece güçlüyü parçalamak suretiyle iktidarı dengede tutar. Cumhuriyet Halk Partisi karşısına Demokrat Parti’yi çıkardı. Dengeyi koruyamadı. Askeri darbelerle Demokrat Parti’yi parçaladı. ANAP ve Doğru Yol partilerini üretti. Bu sefer de Halk Partisi güçlü oldu ama onu da parçaladı, DSP ve CHP’yi oluşturdu. Bu arada önce İslâmiyet’i çökertmek için oluşturduğu milliyetçi cepheyi ikiye böldü, Büyük Birlik Partisi’ni ortaya çıkardı. Beklenmedik bir şekilde İslâm cephesi gelişti. Darbelerle baş edemdi. Nihayet şimdi dörde böldü. Saadet ve Ak partilerle, Haydar Baş ve Melik Gökçek’in partileri ile bu cepheyi dağıtma yollarını arıyor.

Bir yerde bir görüş ortaya çıktığı zaman, onun gelişmesini önlemek için hemen sahte bir oluş başlatır, onu destekler ve hakiki oluşu söndürür. Biz Adil Düzenciler bu oyuna gelmemeliyiz. O sahtelerini kurduğu zaman onlarla mücadele etmemeliyiz. Kendi çalışmalarımıza devam etmeliyiz, çünkü yalancıların mumu yatsıya kadar sürer. Fırsat buldukça adımlarımızı atmalıyız. Sonunda gerçek olan sahtesini daima yener.  

Takip ettiği başka bir politika da, yeni bir hareket başladığı zaman önce onu yok sayıp yeşermesini beklemektir. Ortaya çıktığı zaman sessiz sedasız onu boğmaktır. Bunu başaramadığı zaman önce saldırıya geçip bertaraf etmektir. Çoğu zaman bu saldırı sonuç vermez. Sonra aksini yaparak onu desteklemek ve olduğundan fazla göstermektir. Yöneticilere imkanlar sağlamaktır. Ondan sonra da; partim kapanmasın, şirketim kapanmasın, derneğim kapanmasın, vakfım kapanmasın(!) çabası içinde yöneticileri satın almaktır. Böylece kuruluşu dejenere etmektir. Bu tuzağa hemen hemen herkes düşmektedir. Bu oyuna gelmemenin tek yolu, Allah için oluşturulan bir kuruluştan yaralanma ümidini asla beslememektir. İmkanlar geliştiğinde ondan yararlanmamaktır. Ondan öyle yararlanmalıyız ki, o kuruluş kapansa bile bizim yararlanmamız sürmelidir. Mesela, partiyi kurarsınız, tarikatı kurarsınız, böylece cemaat oluşur. O sayede şirketler kurarsınız. Parti kapanır, cemiyetler kapanır ama şirketler devam edebilir. Bu şirketler de merkezî olmamalıdır. Bunlardan biri kapatıldığı zaman diğeri yaşamaya devam etmelidir. Hatta resmî şirketlerin yerine adi ortaklıklar oluşturulmalıdır. Sermaye sizi yakalayıp ezmemelidir.

Görüyorsunuz ki, sermaye dünyayı ilimle sömürüyor, siz de kendinizi ilimle savunacaksınız. Başka türlü hayat hakkı yoktur.

  1. Cepheler arası çekişme konuları var etme ve emrine gireni galip getirme.

Cephelere böldüğü gruplar arasında daima çekişecek konular üretir. Devletler arasında nizalı topraklar bırakır. Yunanlılarla Kıbrıs, adalar, Batı Trakya çekişme konusu olarak duruyor ve bizi kavga ettiriyor. Bulgarlarla transit geçiş ve dil sorunumuz var. Gürcülerle Batum sorunumuz var. Ermenilerle Nahçivan sorunumuz var. İranlılarla mezhep sorunumuz var.Iraklılarla Musul sorunumuz var. Suriyelilerle Hatay sorunumuz var. Hindistan ile Pakistan arasında Keşmir sorunu vardır. İngiltere’nin İrlanda sorunu var. Fransa ve İspanya’nın Bask sorunu var. Almanların Alsas Loren sorunu var. Rusların Kırım sorunu var. Çinlilerin Doğu Türkistan sorunu var. Bunlar hep sermayenin nizaları sürdürmek ve çatıştırmak için kurduğu tuzaklardır. Türkleri Çinlilere karşı kışkırtır, ona ez der. Amerika’ya, sen de Afganistan’a vur der. Dünyayı birbirine düşürüp savaştırır. Böylece kendisi yönetimlere hâkim durumda olmaya devam eder. Bu savaşları çıkarmak için her ülkede mafya ve gizli istihbarat teşkilatlarını kurmuştur. Onları yer altından destekler ve istediğini yaptırır. Son derece ustalıklı oyunlar bilmektedir. Mahkemeleri avukatlar aracılığı ile yönlendirir. Hakim yönlenmezse rüşveti harekete geçirir. Yine başaramazsa basını saldırtır, yine başaramazsa iftira kampanyasına girer. İftiralarla şikayetler başlar. Bakan direnirse onu tahttan indirir. Böylece dünyayı yeraltı ve çatışma esasına göre örgütlemiştir ve yönetmektedir.

Müslümanların bu durumda yapacakları işler yeraltı faaliyetlerine asla katılmamalı ve bütün hadiselerde sabırlı olmalıdırlar. Hakim bazan haksız karar almak zorunda kalır. Asla şikayet etmemelisiniz. Görevlileri şikayet etmemelisiniz. Sabırla onları dinlemelisiniz. Çünkü sizin şikayetinizi alır, dosyalar, sonra onu şantaj aracı olarak kullanır. Hakiminize sahip çıkacaksınız, polisinize sahip çıkacaksınız, askerinize sahip çıkacaksınız. Zulmetseler de sahip çıkacaksınız. Onu güçlendirirseniz o da sizi savunmaya başlar. Her gün meclisin (TBMM) kötülenir, ordun kötülenir, yargın kötülenirse, onlar güçsüz hâle getirilir. Sonra da devletin yok edilir. Meclis hırsızsa hırsız sna ne diyeceksin. Bu tür söylentilere asla kulak vermeyeceksin. Sen oyunu en uygun şekilde kullanacak, ondan sonrasını ona bırakacaksın. Sen milletvekillerine inanacaksın. Milletvekilleri hükümetlerine inanacak, hükümetler memurlara inanacak. Başka türlü devlet olmaz. Kendi meclisini kötülemek, kendini kötülemek demektir. Kendi askerini kötülemek kendini kötülemek demektir. Sen denetimini seçerken yapacaksın. Ondan sonra susup kayıtsız şartsız itaat edeceksin.

  1. Dinsizleştirme, ahlâksızlaştırma ve dağıtarak hakim olma.

Sermaye insanları dinsizleştirmekte, onları menfaatçi hâle getirmekte, zevk ve eğlence dışında bir şey bırakmamaktadır. Sonra da ona temin ettiği maddî refahla ona her şeyi yaptırmaktadır. Bu refahın da büyük bir kısmını halkın sefaleti üzerine oturtmaktadır. Zaten Masonluğun esası budur. Belli kimseleri müreffeh yaşatmak, diğerlerini ise ezmek. Sermaye bütün ekonomisini bunun üzerine kurmuştur. İşçileri karın tokluğuna çalıştırmakta, yöneticilere biraz refah sağlayarak onlara tahakkümünü temin etmekte, dünyaya böylece hakim olmaktadır. Bunu sağlamak için de çok ağır vergi sistemi getirmiştir, faizle enflasyonu gerçekleştirmiştir, gümrüklerle ve  tekellerle insanları yoksullaştırmıştır. Kendi işletmelerinde işçi olmanın dışında yaşama imkanından mahrum etmiştir. Karın tokluğuna yaşamak zorunda bırakmıştır. Kendisini dinleyenleri de onların biraz üst seviyesine çıkarmıştır. Ama istediği zaman da basını harekete geçirmekte, rüşveti harekete geçirmekte, mafyayı harekete geçirmekte, gizli istihbaratı harekete geçirmekte ve çökertmektedir.

Bütün bunlara karşı yapılacak iş, Adil Düzene göre mala-mal ve konsinye mağazaları kurmaktır. Başka türlü bu oyundan kurtulmak mümkün değildir. Allah’ın dediklerini yaparsak bütün bunlar birden buz gibi eriyip gider. Onlar güçlü değildirler. Suçlular güçlü olamazlar. Dünya suçlularla değil, suçlularla mücadele edenlerin zaferi ile varlığını sürdürmektedir.

  1. Bilgide ve teknikte geri bırakma ve bilgi ve teknoloji ile hakim olma.

Sermayenin oynadığı oyunların başında, okullarda ve üniversitelerde gereksiz uydurma bilgilerle insanların beyinlerini doldurup gerçekleri öğretmemek, gerçek ilmi öğrenmelerine mâni olmaktır. Kimseye deney ve araştırma yaptırmamaktır. Bir taraftan geniş dünya görüşüne sahip kılan felsefe ve kelam ilimleri okutulmakta ve böylece insanlar dar görüşlü yapılmakta, diğer taraftan da pratik hiçbir şey öğretilmemekte ve 30 yaşına gelen genç yeniden hayata atılmakta, yeniden meslek öğrenme durumuna düşmektedir. Üniversitelerde ve liselerde başarılı öğretmenler horlanmakta, bilgisiz ve beceriksizler ise taltif ve takdir edilmektedir. Üniversiteler cahiller çiftliği hâline getirilmek istenmektedir. Başörtüsü gibi bahanelerle, ilim için üniversiteye gelenler üniversiteden uzaklaştırılmaktadır. Okullar saçma sapan ezberleme yuvaları hâline getirilmiştir. Öğretmenler eğitim yerine, defterleri ve programları yazdırmakla meşgul edilmektedir. Tatillerde okullara getirilerek rahatça çalışma imkânlarından mahrum edilmektedir. Hafızaya yüklü faydasız bilgiler ile insanlık oyalanmaktadır.

Buna karşı alacağımız tedbir, bu okullara gitmek, devam etmek, başımızı da açmak ama ayrıca kendimiz bugünkü teknik imkânlardan yararlanarak gerçek ilimleri öğrenmek olmalıdır Bu hususu partilerimiz halkımıza anlatmalıdır. Onlar da sermayenin hizmetinde sermayenin oyalama bilgileri ile yetinmektedirler. Görülüyor ki, yeni uygarlık inanmış nesillere dayanacaktır. Para için okuyanlar değil, Allah için okuyanlar sayesinde insanlık saadete erecektir. “Akevler” böyle bir ekol oluşturma çabasındadır.

 

2- Sermayenin Çıkmazları

Sermaye çıkmaz içine girmiştir. Her canlı gibi o da ömrünü doldurmuştur. Bu hâliyle yaşaması mümkün değildir. Sermaye 500 yıl daha yaşayabilir ve insanlığa hizmet edebilir. Ancak, bunun için kendisini tedavi etmeli ve hastalıklardan kurtulmalıdır.

  1. Dayanakları Menfidir.

Sermayenin dayanakları menfidir. Başka insanlar dinsiz olacak, o yaşayacak! Başka insanlar yoksul olacak, o yaşayacak! Başka insanlar cahil olacak, o yaşayacak! Başka insanlar kavga edecek, o yaşayacak! Yani, varlığını diğer insanların kötülüğüne dayandırmıştır. Yasaklayıcı bir zihniyetle dünyayı düzenlemektedir. Serbest dolaşım yasak, serbest teşebbüs yasak, serbest tedrisat yasak, yasak yasak yasak!.. Bu gidiş sonunda bütün dünyayı çökertir; ama onu sömürmek isteyenleri de birlikte çökertir. Ahırındaki hayvanını beslemeyen bir sürü sahibinin biraz sonra sürüsü kırılır ama kendisi de iflas eder. Bugün sermaye kendisini dünyanın patronu olarak görüyor, ama patron olmanın sorumluluğunu yüklenemiyor. O halde çökeceği kesindir. Bir başka patron ortaya çıkacak ve müsbetlerle dünyayı yönetmeye başlayacaktır. Böylece sermayenin hakimiyeti birden bitecektir. Bunlar da Allah’a inanan müminler olacaklardır. Her dinde ona inanan müminler olacaktır. Ateistleri yenecek ve insanları saadete götürecektir. Yeni dünyanın hakimleri değil, hadimleri Allah’ın has kulları olacaktır. Bunda kimsenin şüphesi olmasın.

  1. Sonuna kadar tekelcidir.

Sermaye çoğulculuğu kabul etmemekte, alt kademede göstermelik olarak çoğulculuğu benimsemektedir. Ancak suni çoğulculuk yeterli olmamaktadır. Uydurma sağ ve sol bölünmesi dengeyi kurmak için yeterli değildir. Tekelin en büyük çıkmazı bizzat kendisini yemesidir. Tekeli ele geçirenler rakipleri kalmadığı için hantallaşırlar. Bizanslılar ile Persler İslâmiyet zuhur ettiği zaman böyle uyuşukluk içinde idiler. Bize bu dünya yeter deyip göstermelik savaşlar yapıyorlardı. Beklenmedik şekilde Arap çöllerinden çıkan İslâm onları perişan etti. Tekeller gerçek gelişmeleri takip edemezler. Oyalanırlar ve bir gün karşılarında birden bire yenemedikleri güç bulurlar. Sermaye tekelleşmiştir. Şirketler hep birleşmektedir. Bu da onların sonlarını hazırlamaktadır. Tekeller insanların ihtiyaçlarını karşılayamaz. İnsanlar mahallî örgütlenme ihtiyacı duyarlar. Ezilirler ama güçlenirler. Birden ortaya çıkıp hakim olurlar. Batı dünyasının tekelci sermayesi çıkmazdadır. Ne yapabilir? Geri çekilir. Artık sömürmekten vazgeçer. İnsanları serbest bırakır. Yeni ekonomi düzeni kurulur. Elindeki sermayeyi yeni düzende kullanır ve böylece varlığını sürdürür. Yoksa farkına varmadan sermayesini tüketir, yeni düzene müflis olarak girer.

  1. Sömürüye dayanmaktadır.

Avrupa ekonomisi sömürüye dayanmaktadır. Sömürüyü tanımlama şu şekilde olmaktadır. Eğer ekonomik sözleşme yapanlar eşitlik içinde değilse, biri diğerinin şartlarını kabul etmek zorunda ise, orada sömürü vardır demektir. Faiz bir sömürü aracıdır. Çünkü satın alan veresiye aldığı için onun fiyatını kabul etmek zorunda kalmaktadır. İşsiz olan patron işçiyi sömürmektedir. Batı ekonomiyi işçilik ve faizli sistem üzerine kurmuştur. Halka istediği şartları kabul ettirmektedir. Ancak bu uygulama ile halkın kin ve nefretini kazanmaktadır. İnsanlar sınırlı bir şekilde dayanırlar. Çok baskı altında kalırlarsa isyan edip sosyal düzeni de bozarlar. Fazla rahat ettirilirlerse, bu sefer rahatlarından dolayı isyan ederler. Bu sebepledir ki sömürüye dayanan sistemler uzun ömürlü olmazlar. Dengeleri kararsızdır. Sömürüden kurtulmamızın yolu tektir, israftan uzak durmalıyız. Anadolu’nun köylerinden giden işçiler sıkıntılı hayatlarına devam ettiler, kazandıklarından azını harcadılar, biriktirdiler. Bu sayede kendileri de kurtuldu, Türkiye de kurtuldu. Batılılar ise sabah aldıkların akşam yediler ve böylece sömürülmeye devam edeceklerdir. İslâmiyet’in emrettiği kanaati benimsediğimiz gün biz sömürülmekten kurtulmuş oluruz. İnsanlık içinde kanaat sahibi olanlar ortaya çıkacak, onlar küçük sermayelerini biriktirecek ve sonunda bu sermayeleri ortaklık içinde biriktireceklerdir. Sermayeye işçilik yapmayacaklardır. Böylece sömürü sona erecektir. Çin devleti; ben doları kabul etmiyorum, Çin parasını istiyorum dese, Amerika zor ayakta durur. Çünkü Çin’deki dolarlar Amerika’ya geri döner ve enflasyon olur. Amerika devletlerine bir şey olmaz ama birleşik devlet belki  de ayakta bile duramaz. Büyük sermeye bir gecelik operasyonu beklemektedir. Çin veya Hint veya Müslümanlar; biz bizim malımızı kendi paramızla satarız diyecekler. Böylece sorunlar bir anda çözülecektir. Amerika Türk parasını bulabilmek için Türkiye’ye ucuz bir şekilde mal satmak zorunda kalacaktır. Dolar piyasadan çekilecek, Türk Lirası girecektir. Bu da Türkiye’nin zenginleşmesi, Amerika’nın ise fakirleşmesi demektir. Batı ekonomisi bıçak sırtındadır. Bir üfleme devrilmesi için yeterlidir.

  1. Yaşlanmaktadır.

Nihayet, uygarlıkların ömürleri biner senedir. Kapitalizmin ömrü de bin senedir. Beşyüzüncü yılını doldurmuştur. Artık çökmeye başlamıştır Onun ekonomisinde herhangi bir ilerleme beklenemez. Tüm sömürü araçlarını kullanmıştır. Ama sermaye devletini kuramamıştır. Bundan sonra onun herhangi bir gücü olmayacaktır. Şimdi yeniden sömürüye dayanmayan halk ekonomisi doğmaktadır. “İnsanlık Anayasası” o ekonomiye ahkâm getirmektedir. Sömürü sermayesi elbette ona saldıracaktır, ama onu yenemeyecektir. Çünkü evrim kanunları kesindir. Üstün sistem daima galip gelir.

Özetlersek, insanlık tarihi küfürle imanın savaşma tarihidir. Hak düzeni ve kuvvet düzeni olarak çatışma sürüp gelmektedir. Biner yıllık ömürleri vardır. Biri en güçlü olduğu zaman diğeri yeniden doğmakta olur. Bugünkü durum odur. Sermaye sömürüsüne dayanan Batı Uygarlığı bugün en güçlü durumdadır ama çökmeye başlamıştır. Halka dayalı hak düzen ise çökmüştür ama bugün yeniden doğmaktadır. “İnsanlık Anayasası” bu yeniden doğuşun anayasasıdır. Üzerinde tartışacağız ve uygulayacağız, böylece zafere ereceğiz.         

 

EK:

Gelecek dünyada uygarlıklar oluşacak, her kıta uygarlık olacaktır. Kıtaların bugünkü durumlarını bilmekte yarar vardır.

  1. Ortadoğu Kıtası
  2. Afrika Kıtası
  3. Hint Kıtası
  4. Çin Kıtası
  5. Avrupa Kıtası
  6. Kuzey Amerika Kıtası
  7. Güney Amerika Kıtası
  8. Adalar Kıtası

 

20. YÜZYIL OLAYLARI

Siyasal Olaylar

  1. I. Cihan Savaşı, Sovyetler ve Türkiye Cumhuriyeti
  2. II. Cihan Savaşı, Amerika Birleşik Devletleri ve bağımsızlıklar
  1. Sovyetlerin yıkılması ve dengesizlik
  1. Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler

 

  1. İlmî Gelişmler
  1. Matematikte

İkili Matematiğin geliştirilmesi ve mantık

Çok buutlu uzay geometrisinin geliştirilmesi

Yeterli Matematik ve Kâinat’la uyumluluk

Program Matematiğinin geliştirilmesi

b) Fizkde

     U*V=C^2                  ve   Kainatın büymesi

      E= H*(f +1/2)                Parçacık teorisi    

      M= mo/(1-v^2/c^2)^.5  İzafiyet teorisi

       h= DP*DQ                   Mutalak Hata

 c) Biyolojide ki bulış

                                              DNA  ve İrsiyet

                                              01   ve Beyin

 d) Sabatyıda gelişme

               Teelvziyon radiyo

               Fuze uzay yolculuğu

               Elektronik Bilgisayarlar                     

               Atomun parçalanması

   

C) DİNİ OLAYLAR

  1. Dini çatışmaların sona eremsi
  2. Dinlerin ilmileşmesi
  3. Siyasette laikleşme
  4. Kurana dönüş

 

  1. EKONOMİK OLAYLAR
  1.  Fazi ve Ekonomik Krizler
  2.  Ebflasin ve Karşılıksız para
  3. Açık Pazar İnsanlık şirketelri
  4. Halk Ekonomisi ve adil düzen
  1. SERMAYE TEKELİ

1- Sermaye yönetim metotları

  1. Parçalayıp cebhe oluşdurma ve sermaye hakimiyetini sağlama
  2. Cebheelre arsı çekişme konuları varetmee ve emrinegireni galip getirme
  3. Dinsizleşdirme ve ahlşkasızlaşdırma ve dağıtarak hakim olma
  4. Bilgide ve teknikde geri bırakma  ve bilgi ve teknoloji ile hakşimolma

    2- Sermayenin Çııkmazı

  1. Dayanakları Menfidir.
  2. Sonunda tekelcidr.
  3. Sömürüye dyanmaktadır.
  4. Yaşlanmaktadır.

 

 

 


ADİL DÜZEN İNSANLIK ANAYASASI
1-TARİHÇE-1-KAİNAT
1085 Okunma
2-TARİHÇE-2-DÖRT ALAN
827 Okunma
3-TARİHÇE-3-YİRMİNCİ ASIR
932 Okunma
4-4GEREKÇE-1-
1055 Okunma
5-5GEREKÇE-2-
758 Okunma
6-6GEREKÇE-3-
903 Okunma
7-7GEREKÇE-4-
896 Okunma
8-8GEREKÇE-8-
906 Okunma
9-9GEREKÇE-9-
929 Okunma
10-10GEREKÇE-10-
852 Okunma
11-11GEREKÇE-11-
1001 Okunma
12-12GEREKÇE-12-
845 Okunma
13-13GEREKÇE-13-
1015 Okunma
14-14GEREKÇE-14-
784 Okunma
15-15GEREKÇE-15-
856 Okunma
16-16-ANAYASA-GÖREVLER
1087 Okunma
17-17ANAYASA-KAMU GÖREVİ
891 Okunma
18-18ANAYASA-HİZMET KURULUŞLARI
817 Okunma
19-19ANAYASA-GENEL HİZMET-1-
1618 Okunma
20-20ANAYASA-GENEL HİZMET- 2-
793 Okunma
21-21ANAYASA-GENEL HİZMET-3-
883 Okunma
22-22ANAYASA-GENEL HİZMET-4-
819 Okunma
23-23ANAYASA-GENEL HİZMET-5-
855 Okunma
24-24ANAYASA-GENEL HİZMET-6-
831 Okunma
25-25ANAYASA-GENEL HİZMET-7-
888 Okunma
26-İNGİLİZCE-İNSANLIK ANAYASASI-CENGİZDEMİRCİ METNİ-1
720 Okunma