KUR'AN'I KERİM MUCİZELERİ
Süleyman Karagülle
1384 Okunma
BEDİİYYAT(HİSLERE HİTAP ETME) MUCİZESİ

Kur'an Bedi'dir; Hislere Hitap Eder - I -

Süleyman KARAGÜLLE

 البديع

Bir ifadeden yahut metinden beklenen nedir? Kişinin istediklerini metin ifade etmeli.

Buna “fesahat” diyoruz.

Eksik veya yanlış her şey açıklanmalı. Muhatap da hatibin söylediklerini anlamalı. Eksik, fazla veya yanlış anlama olmamalıdır.

Buna “belagat” diyoruz.

Metin veya ifadede israf olmamalıdır. Yani gereksiz şeyler söyleyip de uzatılmamalıdır.

Buna “icaz” diyoruz.

Bu üç şart doğru anlama anlamına gelmektedir.

Dil fikirleri ifade eden araçtır. Sanat ise duyguları ifade eden araçtır. Sanat her yerde vardır. Bir elbise diktirirsiniz, o sağlıklı bir elbisedir ama yeterli değildir; aynı zamanda size yakışmalıdır, üstünüzde güzel durmalıdır. Bir konuşma veya yazı için estetik aranır. Ne var ki diğer araçlardan farklı olarak dilde bazı özellikler vardır.

a)      Önce dil fikirleri ifade eden araçtır. Dolayısıyla estetiğe kaçtığı zaman ilmiliğini ve fikriliğini kaybeder. Bir şair, duyguları dile getirmek için gerçekleri ifadeden uzak olmalıdır. Dolayısıyla bir tarihi olay ile bir roman arasında büyük farklar vardır. Tarihî olay çıplaktır, içinde uydurmalar olsa bile zihnî ve kurallıdır. Oysa roman hayal ile doludur. Hayaller öyle yerleştirilir ki okuyucunun duygularına etki etsin.

b)     Dil fikirleri ifade eden araç olmakla beraber, aynı zamanda duyguları da ifade eden bir araçtır. Şiirler, romanlar, hikâyeler, fıkralar insanların fikirlerinden çok duygularına hitap etmektedir.  

c)      Nasıl resimde şekil ve renk bir aradadır, duyguları o suretle dile getirmektedir; edebî eserlerde de lafızlar ve manâlar bir arada olarak duyguları ifade ederler. Mesela zıtlık seslerde olabilir. “Bir” dediğiniz zaman, dudak harfi ile orta harf yan yana gelmiş olur. “Belanı bul” dediğiniz zaman, “bela” ile “bul” karşılaştırılmış olur. “Yüksek” ve “alçak” derken, manâda karşılaştırma yapılmaktadır.

d)     Dillerin fikir tarafları aktarılabilmekte, yani Arapça yazılan bir metin eksiklikleri ile de olsa başka dile aktarılabilmektedir. Oysa bir dildeki sözle ilgili sanat başka dillere aktarılamamaktadır. Sadece o metne has olmaktadır. Aynı dilde aynı manâyı başka türlü söyleyebilirsiniz ama aynı duyguları uyandıramazsınız.

Kur’an’ın en büyük mucizesi; bir taraftan çok fikrî ve ilmîdir, fikir ve ilimdeki mantıkî yapısında bir eksiklik meydana gelmeden aynı derecede hislere de hitap eder. Sanatı içermektedir. Müşrik Araplar işte bunun için Hazreti Peygamber’e şair diyorlardı. Kur’an bunu reddeder. Şairler vadilerde vehmederler diyor. Yani şairler fikirleri değil, duyguları ve hayalleri dile getirirler. Kur’an ise bir uygarlığın kaynağıdır, binlerce uygarlıkları oluşturacaktır.

Kur’an’daki bediiyat doğal bediiyattır. Ağaç, çiçek, dağ güzeldir; fonksiyonlarını kaybetmeden güzeldirler. Dağlar güzel olsun diye öyle yaratılmışlardır. Dağlar insanlara güzel gösterilmiştir. Ağaç ve çiçek güzel olsunlar diye öyle yaratılmışlardır. İnsanların beyni onları güzel olarak algılayacak şekilde yaratılmıştır. Kur’an’da da işte böyle bir tabiîlik vardır. O kendi manâlarını ifade etsin diye o şekilde telif edilmiştir ama aynı zamanda insanın duygu algılamaları da öyle var edilmiştir ki onu en etkili şekilde anlarlar.

Kur’an lafzıyla olsun, manâsıyla olsun bediiyatın bütün kurallarını kullanır. Bu husus ilk olarak Mekke Arapları tarafından keşfedilmiş ve ona nazire getirmek istemişlerse de başaramamışlardır. Onlar manâdan çok Kur’an’ın edebiliği üzerinde yarışa girmişlerdir. Oysa Kur’an kurduğu uygarlık sayesinde asıl manâsıyla dünyayı etki altına almıştır. I. Kur’an Uygarlığı bugünkü Batı Uygarlığı’nın doğmasına da neden olmuştur. Oysa Batı bütün öğretilerinde I. Kur’an Uygarlığı’ndan bahsetmek istememektedir. O döneme ‘karanlık çağ’ deyip atlama gayretindedir. Oysa insanlık orta çağın yanan ışıkları ile bugüne ulaşmıştır.

Kur’an ilk olarak fikriyle ve ilmiyle kendisini kabul ettirmiş değildir. “Göklerin ve yerin Rabbi” derken, Kur’an evrimi anlatmaktadır. Ama insanlar onu öyle anlamıyor, yerin hakimi olarak tanıdıkları en büyük eğitici şimdi göklerin de Rabbi oluyordu. Araplar böyle  şeyler duymamışlardı. Kur’an; “Evvel O’dur, âhir O’dur, zâhir O’dur, bâtın O’dur” dediği zaman, Arapların muhayyileleri şaşkına dönüyor, huşu ile onun sanatına eğiliyorlardı. Elbette o zaman onun bu âyetle Allah’ın zaman dışında olduğunu ifade ettiğini, mekân dışını ifade ettiğini düşünecek durumda değildirler. Hattâ zaman dışı demek de yanlıştır. O ne zamanın içindedir ne de dışındadır dememiz gerekir.

Kur’an’daki bediiyatı takip etmek isterseniz, buna dair yazılmış kitaplara baş vurabilirsiniz. Biz sadece birkaç örneği açıklamış olacağız.

 

1- Tekrar     Sık sık kullanma

İnsan psikolojisinde tecessüs vardır. Yeni şeyleri duymak ve görmek ister. Birkaç defa duyduktan ve gördükten sonra tecessüs kısmı biter, başka şeyler ister. İradesini kullanır da istemeye istemeye görmeye veya duymaya devam ederse, biraz sonra artık etki etmez olur. Bilinç altında duyar ve hareket eder.

Araba kullanmayı öğrenmeye başladığınızda önce yaptığınız şeyin yeniliği sebebiyle zevk alırsınız. Olacakları öğrendikten sonra duraklarsınız. Sıkıntılı olarak arabayı kullanırsınız. Ama araba kullanmaya devam ettiğinizde ona o kadar alışırsınız ki, artık size sıkıntı vermez. Arabayı bilinç altı ile kullanmaya başlarsınız. Daha ileri safhada ise araba kullanmadığınız zaman sıkıntıya düşersiniz.

Kur’an bu sanatı bilmektedir.

Kur’an’daki maharet, insana bıktırmadan tekrarlar yapmaktadır. Tekrarları öyle yapar ki, siz farkında olmadan ona ünsiyet duymağa başlarsınız ve ondan zevk almağa başlarsınız.

Kur’an’da bu tekrarlar değişik biçimlerde görülür.

a)      “Besmele” gibi aynı cümle Kur’an’da tekrar edilir. Kur’an’ı okumaya başlarken, bu sözün Kur’an sözü olduğunu belirtmek için Kur’an tarafından tedvin edilmiş, sûrelerin başına getirilmiştir. İnsanlar Kur’an okumayı bitirirken, ‘Allah doğru söylüyor’ sözü ile bitirmektedir. Bu bitiriş şekli Kur’an’da yoktur. Buna benzer tekrar âyetleri Rahman Sûresi’ndeki “febieyyi âlâi” âyetleridir. Bazı âyetler değişik sûrelerde aynen tekrar edilmekte, bazen küçük farklar yapılmaktadır.

b)     Kur’an’da deyimlerin tekrarı vardır. “Allah azizdir, hakimdir” veya “Allah gafurdur, rahimdir” gibi âyetlerin sonunda uygun ifadeler tekrar edilmektedir. “Allah’tan ittika edin” gibi tabirler ise âyet içinde tekrarlanır. Bu tekrarlarla hem özel manâlara işaret edilir, hem de okuyanlara bu kelimelerde bir alışkanlık meydana getirip sevdirme sağlanır.

c)      Kur’an’da tekrarlar bir de kelimeler üzerinde yapılmaktadır. Allah kelimesi sık sık tekrar edilir. Kur’an’daki kelimelerin bir kısmı sadece birer defa geçmekte, kök olarak birer defa geçmektedir. Ondan sonra değişik kalıpları ile kelimelerden tekrar edilenler artmaktadır. Tekrarlar Kur’an’la ünsiyeti sağlamakta, az kullanılanlar insandaki yeni şeyleri duyma duygusunu tatmin etmektedir. Bu usul kelimelerde geçerli olduğu gibi cümle yapılarındaki kalıplarda da geçerlidir.

d)     Kur’an’da en büyük tekrar harflerde yapılmaktadır. Harfler mahreçlerine göre veya çıkış şekillerine göre akrabadırlar. Mesela “M” harfi ile “B” harfi dudaktan çıkmaktadır. Dolayısıyla tekrarlarda onun yerine o gelebilir. Yahut “Q” ile” B” çıkışları benzer harflerdir. Biri dudaktan, biri boğazdan çıkar ama âyet bitiş harfi olarak gelebilir. Felak Sûresi’nde Q, Q, B, D, D harfleri kalkala harfleri olarak âyetlerin son harfleri olmuştur.

Şiirlerde vezin ve kafiye vardır. Kur’an’da da böyle vezne benzer bir özellik vardır. Ama şiirde olduğu gibi kolay keşfedilemez. Ayrıca şiirde olduğu gibi kafiyeye benzer bir bitiş vardır. Fakat bu şiirde olduğu gibi belli aralıklarla değil, âyet sonlarında hem de değişerek uygulanır. Böylece hem serbest vezne uyar hem de kafiyeli şiirlere benzer. Burada devrî olmayan tekrarlar sözkonusudur. Şiirlerde kafiye olmayan, mesela une iden tekrarlar sözkonusudur.

Harflerdeki tekrar kelimelerde olabilir. “Lâ ilâhe illallah”da “e” ile “h”lerin ve “lam”ların tekrarı vardır, “e” ve “h” çok yakın harflerdir.

Kur’an tekrarlama sanatını çok ileri bir tarzda kullanarak Kur’an’ın kolayca ezberlenmesini sağlar. Bir alfabe gibi yazılmıştır. Kur’an’ı okuyarak Arapça yazı çok kolay öğrenilebildiği gibi, önce meal sonra kendisini cümle cümle okuyarak Kur’an’ı bir veya iki defa hatmederseniz, artık Arapça ifadeleri kolaylıkla anlar hâle gelirsiniz. Yani pratik Arapçayı da bu tekrarlar sayesinde Kur’an’dan öğrenebilirsiniz. Öğrencilere başka metinler okutulmasına gerek kalmadan Kur’an Arapçası birkaç hatimle öğretilebilir.

 

2- Tedavül     Belli aralıklarla kullanma

Yürürken adımlarınızı ayarlayıp yürürsünüz, sol ve sağ adımları aynı uzunlukta ve hızla atarsınız. Sonra yürüyüş biçiminizi değiştirmedikçe adımlarınızın atış sayısı ile uzunlukları aynı olur. Uygun adım yürüyüşlerde bu uzunluk ve sayı birbirine uyar. Siz arkadaşınızla da öyle yürürsünüz. Yazı yazarken tuşlara basış sayısı da böyle ayarlıdır. Hattâ yemek yerken ağzınıza aldığınız lokmalar da devrî olarak tekrar edilmektedir.

Eğer ağzınızdan çıkan değişik sesleri böyle eşit aralıklarla ve eşit süratle çıkarırsanız, bu sesler müzik olmaktadır. Kelimelerdeki işlemler bu devrî tekrarlardan ibarettir. Güzelliğin içinde devrilik yatmaktadır. İnsanın ağzından çıkan seslerde de böyle devrilikler sözkonusudur. Benzer seslerin devrî olarak çıkması konuşmaya estetik katmaktadır.

Türkçede kelimeler arası durulur. Türk şairleri şiirlerini yazarken belli heceler arasında kelime bölünmez. Beş altılık yahut üç dörtlük gibi şiirler yazılmaktadır. Arapçada kelimeler bitişerek söylenmektedir. Kelimeler arasında durulmamaktadır. Bunun yerine hecelerin uzunluğu ve kısalığı ile Arap şairleri uzun veya kısa hece kalıplarına göre şiir söylerler.

Kur’an ise değişik hece uzunluklarına göre bu ritmi getirir. Aruza benzer ama aruzdan farklıdır.  Sûreye, hattâ âyetlere göre farklı ritimler vardır.

Bir örnek olmak üzere “Besmele”yi ele alalım.

“Bismillahirraxmanirraxiym”  bir cümle bir solukta söylenir.

Arada uzatmalarla üçe ayrılır.

Bi sm illA

Hi rr axmA

Ni rr ax Iym

Dikkat edecek olursak, burada her ayırım “i”li harfle başlıyor. Ondan sonra çift harf geliyor, biri tekrardır. Çift “ax, ax” geliyor. Son hece farklı söylenerek cümle bitiriliyor. Aruz veznine uymasa da kendi içinde aruzdan daha üstün ahenk vardır. Kullanılan harflerin on altı olduğunu, bunun dördünün dudaktan, dördünün boğazdan, sekizinin de ortadan çıktığını başka yerlerde anlattık. Harf sayısı da sekizdir; ikisi boğazdan, ikisi dudaktan, dördü ortadan çıkar. Görülüyor ki, “Besmele” öyle ses ahengi içine alınmıştır ki tüm bediiyat kuralları uygulanmıştır.

Her sayfanın sonunda âyetlerin bitmesi de bir devrî olaydır. “Allah” kelimesinin sıraya göre ve sayfalarda üst üste gelmesi de devrî olaydır. Herhangi bir âyeti alalım; Hac, 22/12-13

 

يَدْعُوامِنْ دُونِ اللَّهِمَا لَا يَضُرُّهُ            وَمَا لَايَنْفَعُهُ  ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ        الْبَعِيدُ(12)

يَدْعُوالَمَنْ                   ضَرُّهُ أَقْرَبُ     مِنْ  ْ نَفْعِهِ لَبِئْسَ الْمَوْلَى وَلَبِئْسَ    الْعَشِيرُ(13

 

Burada yan yana gelen iki âyette nasıl bir tekrar yapıldığını görüyorsunuz. Dört kelime iki âyette tekrar edilmiştir. Kelimeler aynen alınmamıştır, başka türlü söylenmiştir. Tekrar var ama farklılıklar da vardır. İşte sanat buradadır; hem tekrar edeceksiniz, hem de aynı şeyleri söylemeyeceksiniz.

a)      Âyetler “yed’û” ile başlıyor. Birinci eşyaya dua, ikincisi ise insana dua. Kelime aynen tekrar edilmiştir.

b)     “LiMen” “MâLâ” olarak tekrar edilmiştir. Eşya ile insan karşı karşıya getirilmiştir.

c)      Yadurhu zamiri, “yedurruhu” ile getirilmiştir. Eşya zarar veremez, insan verebilir. Ona göre söylenmiştir.

d)     “Menfaat vermez” deniyor, menfaati diyor, çünkü eşya zarar veremez, insan verebilir.

e)      “Dalâlun” “Mevlâ”ya karşı getirilmiştir. Eşyada delâlet vardır, insanda mevlâlık vardır.

f)      “el-Aşîr”, el-Ba’îd” olarak getirilmiştir. “Ba’îd” uzaklık, “Aşîr” yakınlıktır. İkisinde de kalıp aynıdır ve ikisinde de “ayın” harfi aynı yerdedir.

Burada görülüyor ki hem anlam bakımından karşılaştırma vardır, simetrilik vardır, analoji vardır; öbür taraftan da farklılaştırılmış tekrarlar vardır. Böylece bediiyatta en üstün seviyeye çıkılmıştır.

Kur’an’da baştan sonuna kadar hep benzer ifadelerle karşılaşırsınız. Ama küçük farklarla çok farklı manâlar ifade eder.

Allah canlıları da böyle yaratmıştır. Aynı DNA’larla donatmış ama görünüşte çok farklı varlıklar ortaya çıkar. Benzerlik ama aynı zamanda farklılık. Bu Tanrı’nın tekliğine delâlet eden en büyük kanıttır. Kur’an’ın da en büyük mucizesidir.

 

3- Tenazur      Erkek ve kadın

Sağ elinizle sol elinizi alınız. Bunlar birbirine benzemektedir. Evet, ama bunlar benzer değildir. Eğer üst üste koyacak olursanız getiremezsiniz. Biri sağa bakar, diğeri sola bakar. Buna mütenzir simetri denir. Organlarımızın çoğu mütenazirdir. Kadın da erkeğin simetrisidir, birbirinin benzeri değildir. Onun içindir ki kadın-erkek eşitliği değil, denkliği sözkonusudur. Büyük küçüğün eşiti değil, büyük küçüğün simetrisidir. Eşit büyüklükte simetriler olabildiği gibi büyük küçüğe simetri olabilir.

Hesapta müsbet sayılar menfi sayılara eşit uzaklıkta simetridirler. Ama birden büyük sayılarla birden küçük sıfırdan büyük sayılar simetridir. Ama eşit değildirler. Birden büyük sayıların tersi birden küçük müsbet sayılarla eşit olmayan simetriyi kurarlar. Simetrilikte tekrarda olduğu gibi farklılık yapmak şarttır. Simetrilikte kişi düşüncesinde ikincisini bulacaktır ama farklılıkta da yeniliğe meylini tatmin edecektir.

“Besmele”yi ele alalım: “B” ile başlamakta, “M” ile bitmektedir. Bu harflerin ikisi de dudağın sert harfleridir, birbirine en çok akraba olan harflerdir. O halde burada simetrilik vardır. Biri baştadır, diğeri sondadır. Aynı zamanda farklılık da vardır.

Kur’an’da sûrelerin dizilişinde gizli bir simetrilik vardır. Titreşimli yükselip sonra sönme dizisi vardır. İlk bakışta bu simetrilik görülmüyor. Oysa simetrilik her zaman eşitlik içinde olmaz. 0 ile 1 arasında, 1 ile sonsuz arasında simetrilik vardır. Çünkü her sayıya bir sayı tekabül etmektedir. Eşit değildir. Eksi sayılarla artı sayılar birbirine simetridir. Bu simetrilikte eşitlik vardır. A+B=0 ise A ile B 0’a göre eşitlik içinde simetrilik vardır. A*B=1’de de simetrilik vardır ancak eşitlik yoktur.

Kur’an buna benzer simetriliği kullanmaktadır. Sûrelerin dizilişlerinde bu çeşit simetriliği görüyoruz. Yumurtadaki düzleme göre simetrilik bu tür simetriliktir.

Sûrelerin dizilişine bakalım:

1+(2*4+3*4+(1+1+1+1)+3+4*(3+4)+10)+32+16

Doğada sûrelerin dizilişi gibi devreye girme olayları vardır. Bir barajın kapağını açtığınızda önce büyük bir dalga gelir, ondan sonra normal akışa geçer. Bu husus elektrikte çok daha iyi görülmektedir.

Sûreler de böyle başlamaktadır. Önce süratle yükselmekte, sonra dalgalanarak sönmektedir. Kur’an Fatiha Sûresi ile özet vermektedir. Büyük sûre Bakara ile başlıyor, sonra dalgalı olarak küçülüyor. Kısa sûrelerle Kur’an sona eriyor. Yorgun insan beyni kısa sûrelerle dinlendirilmektedir.

Sûreler gelişigüzel dizilmemiştir. Sûreler âyetlere veya satırlara göre gözlendiğinde bu dağılımı vermektedir.

Önce küçük bir sûre ile başlıyor. Kur’an buna özel ad veriyor. Diğer sûrelere büyük Kur’an diyor. Büyük Kur’an’ın temel dizilişi şöyledir. 10’dan küçük olan asal sayıların 4’er katları alınıyor. Yani 4*2, 4*3, 4*7, 10; arada 4+3’lük grup giriyor. Tevbe ayrı sûre sayılmıyor. 64, 32, 16 şeklinde azalarak diziliyor. Burada büyüme ve küçülme bakımından kapalı bir simetrilik mevcuttur.

Biz buna bilinçsiz sanat etkisi diyoruz. Yani seyreden veya dinleyen onun ne olduğunu bilmez ama o insana rahatlık verir yahut üzer. Bunu sağlamak için kendisinde ilk bakışta farkına varılmayan bir ahenk mevcut olmalıdır. Güzellik algısı üzerinde düşünmeden duygularla alındığı için onun ahengi bilinç üstüne gelmez. Kur’an bunu en üst seviyede ve insanın yapamayacağı şekilde yapar. İnsan Kur’an’ı okuyup bitirdiği zaman yalnız manâsı ile değil bu özelliği ile de duygulara etki eder.

   Estetik fikirlere değil de duygulara hitap ettiği için estetiği fikirlerle anlatmak mümkün değildir. Estetik öğrenilmez, yaşanır. Kur’an’ın müziğinin tatlı ve akışkan üslubunu hissetmek için onu yaşamak gerekir.

Burada bir şeye daha işaret etmek gerekir. Kur’an’ı her ulus kendi tonuyla okur, yani kendi dillerine benzer şekilde okurlar. Mesela Türkler Arapça kelimeleri Türkçede olduğu gibi bölmeye, son hecelere vurmaya yönelirler. Bu Arapçaya aykırı olmakla beraber, Kur’an bu kadar farklı okunuşa izin vermiştir. Bu da Kur’an’ın değişik ulusların kıraatini farklı kılmaktadır. Her kıraat kendi ulusuna etki etmektedir. Ben çocukluğumda dinlediğim kıraatleri duyunca daha fazla etkileniyorum.

 

4- Zıtlık     Soğuk ve sıcak

Eğer iki şeyden biri varken diğeri olamıyorsa ona zıt diyoruz. İnsanı düşündürmek ve duygulandırmak için zıtlıklar ele alınmalıdır. İnsana onlarla hitap etmek gerekmektedir.

Bunlarda bunlardan fazlası vardır. Seslerde de zıtlıklar vardır. Türkçede ince sesliler kalın seslilerin zıddıdır. Arapçada da kalın ve ince sesliler vardır. Türkçede bir kelimede zıt harfleri kullanmamak suretiyle tatalılk sağlanmaktadır. Arapçada ise zıt harflerin yan yana getirilmesi ile sanat yapılır. Fatiha’yı ele alalım ve HMD GLM RXM GBD GVN NGM ĞWB kelimelerine bakalım. Burada her mahreçten bir harf alınmıştır. Dudaklardan, orta harflerden ve boğazdan harfler seçilmiş, böylece seslerdeki zıtlıkla estetik verilmiştir.

Felak Sûresi’nde görünenlerin şerrinden bahsedilmiş olduğu için âyetler Q, B, D kalkala harflerinde bitmektedir. Oysa insanın içine vesvese vermek suretiyle olan kötülüklerden bahseden Nâs Sûresi’nde ise âyetler S harfleri ile biter. Burada zıtlık sanatı ile zıt duygular dile getirilmiştir.

Kur’an böylece lafızlarla zıtlık sanatını yaptığı gibi daha fazla olarak manâda zıtlıklarla da sanat yapılmaktadır. Gece ile gündüz, yaz ile kış, nur ile zulumat, sıcak ile soğuk zıt varlıklardır, biri varsa diğeri yoktur. Kur’an böyle karşılaştırmaları çokça yapar. Fatiha Sûresi’nde zıt manâda kelimeleri şöyle sıralayabiliriz. Rahmet ile gadab, hidayet ile dalâlet birbirine zıt kavramlardır.

 Bunu bilirler bunu bilmezler, şuna ibadet ederler şuna ibadet etmezler bu kabil zıtlıktır. Ölü-diri, öldürme-diriltme zıtlıklar içinde olmadır.

Kur’an’da ıstılahi zıtlıklar da vardır. Kâfir ile mü’min, müslim ile müşrik birbirine zıt kavramlardır. Sağlık ile hastalık da zıt kavramlardır. Zıt kavramlarla insan karşılaştırma sayesinde daha kolay kavramaktadır. İnsanda çoklu sistem kavramları, denge kavramları geliştirilmektedir.

Kur’an’da herhangi bir yeri açıp bakacak olursak, orada zıtlık sanatı ile karşılaşırız.

“Allah onu ilim üzerine idlâl etti.”(Kur’an; Casiye, 45/23) Burada ilim ile dalâlet bir araya getirilmiştir. İlim ile dalâlet zıtlardır. İnsan bilirse şaşırmaz, bilmeyen şaşırır. Ama Allah hevasını ilâh ittihaz edinen kimseyi ilim üzerine şaşırttı. Burada iki zıt manâ da vardır. İlim üzerine şaşırttı demek, ilim verdiği halde onlar yanlış hareket ediyorlar. Biri bile bile amelde şaşırttı demek, diğeri de Allah onları yanlış ilim vererek şaşırttı demektir. Her iki tip insanların varlığı gerçektir.

Sem’i ve kalbi hatmetti, işitmelerini körletti. Kulaklarını değil işitmelerini hatmetti, kapattı. Basarlarını perdeledi. Gözlerini değil basarlarını perdeledi. Kur’an burada zıtlık bediiyatı içinde insanın yapısını da anlatmaktadır. Aynı sahifede ihya ve imateden, küfür ve imandan bahsetmektedir. Zan ve ilimden, salih amel ve cürümden söz etmektedir.

Kâinat zıtlıkların dengesi üzerine oturur. En küçük parçacıklar müsbet ve menfi elektronlardan oluşmaktadır. Kâinat çekim kanunları ile merkezkaç kanunlarına dayanarak dengededir. Biri itmekte, biri çekmektedir. Kâinat evrim ile çöküş üzerinde oturmaktadır. Doğmak ölmenin, büyüme yaşlanmanın zıddıdır. İnsan zihni de bu zıtlıkları idrak edecek şekilde var edilmiştir. Zıtları göstermek suretiyle bu doğadaki estetiği insanın beynine taşımış olursunuz.

Biz burada zıtlıkla nefyi bir saydık. Zıtlar bir arada olamayanlardır. Nefy ise biri varsa diğeri yoktur. Oysa zıtlar başka başka yerlerde bulunabilirler. Kur’an bunların her ikisini bol bol bulundurmaktadır. İnsan beyni bunları birbirinden ancak fikir sahasında ayırır, duygu sahasında ayırmaz, dolayısıyla estetik bakımından ikisini bir saymaktadır. Kuvvetler birbirini çekerse, denge hâline gelmişse, dürtme ile onu hareket ettirebilirsiniz. Ama kuvvetler dengede değilse siz bir şey yapamazsınız. Allah kâinatı zıtlar üzerine oturtmuş, böylece insanın iradesini kullanma imkânını vermiştir. Düşüncelerde de duygularda da zıtlıklar insana zevk vermektedir. Hafif virajlı, sağa sola kıvrımlı yollarda daha kolay araba sürersiniz. Dümdüz yoldan gitmek daha zordur.

 

5- Eşleştirme     Ay ve Güneş

Zıt şeylerin yanında eşleştirilmiş kelimeler de kullanılır. Düşünmek ve yapmak, görmek ve işitmek, el ve ayaklar, yer ve gök, ay ve güneş, ilim ve amel. Kur’an zıtları içerdiği gibi ondan fazla eşleştirmeler yapar. Rahman ve rahim ile başlama iki eş sıfat getirilmektedir.  Hamd ve ibadet eşleştirilmiştir. Rab ile avn eşleştirilmiştir.   

Kur’an, “Biz her şeyi anlayasınız diye çiftler olarak yarattık.”(Kur’an; Zâriyât, 51/49) diyor. Kâinat çiftler olarak yaratılmıştır. Çiftler de çifttir. O halde ikili tasnifle tüm kâinatı tasnif etmemiz gerekmektedir. Gerçekten bilgisayarda yaptığımız tasnif hep 0 ve 1’e dayanmakta ama her şey tasnif edilmektedir.

Kur’an kullandığı kelimeler ve getirdiği köklerle kâinatı tasnif etmektedir. Bu kâinatın bizim tarafımızdan görünmesi şeklinde tasnifidir. Çünkü bizi ilgilendiren, bizim tarafımızdan görülen ve bize etkili olan kısmıdır. Bu tasnif objektif tasnife uygun olmayabilir.

Güneş ile ayı, yer ile göğü ele alalım. Yer gök ile eşleştirilemez. Çünkü gök çok çok büyüktür, milyarlarla yerleri içermektedir. Ama Kur’an yer ve gökler olarak eşleştirmiştir. Çünkü yer bizi gökten daha çok ilgilendiriyor. Ancak bu görünürdeki eşleştirmenin yanında gerçeklere de işaret etmektedir. Önce göklerden, sonra yerden bahsedilmektedir. Demek ki gökler daha önemli. Sonra yer müfret olarak kullanıldığı halde, gökleri kurallı dişi çoğul olarak getirmek suretiyle göklerin sistematik olarak önemli olduğuna da işaret etmiştir. Tekil çoğulla eşleştirilmiştir. Sonra yer dendiğinde sadece bizim küremiz değil, bütün yıldızların çevresinde dolanan yerler de idhal edilirse, yerler ile gökler eşitlik içinde yer alır. Yerin müfret olarak getirilmesi, yerler arasında ilişkinin olmamasına mukabil, gökler birbirine kenetlidir. İşte bu durumu anlatmak için gökler kurallı çoğulla ifade edilmiştir.

Kur’an görünüşe göre ifadeler kullanarak insanların duygularına hitap etmektedir. Çünkü insanlar duygularını görünen duyulanlarla dengelerler. Kur’an’da mevcut olan bu özelliğin bilinerek yorumlanması sayesinde aklımızda tutulmaktadır.

Bir malı satabilmek için onu bir kaba koyup kabının estetiğini sağlama durumu varsa, konuşmaların da bir estetik içinde yapılması gerekmektedir. Bununla beraber asıl olan yararlanılan ambalajı değil, içinde olanlardır. İçinde olanları alabilmek için onu açmak gerekir. Açtığınızda da ambalaj ortadan kalkar. Kur’an da yorumlandıkça estetiğini kaybeder ama asıl yararlı olan hükümler ortaya çıkar. Sonra içtihadınız bittikten sonra yeniden Kur’an’ı okumaya başlarsanız, bu sefer ambalajı bozulmadan tekrar vitrine çıktığını  görürsünüz. Yani yeni ambalajı ile daha çekici hâle gelir.

Görülüyor ki burada da devrilik veya adımlama vardır. Kur’an’ı zikir şeklinde dinleyip yer ile gökler dendiği zaman yaşadığımız dünyayı ifade etmiş oluruz. Yani bize olan etkisiyle değerlendiririz. Sonra onu açarız ve bu sefer içindeki gerçekleri görürüz. Sonra tekrar kapatır ve daha belirgin güzellik içinde Kur’an’ı anlamağa başlarız.

Bu yalnız kendimizde olan bir özellik değildir. Bu özellik tarih boyunca devam etmektedir. Başlangıçta sünnet mü’minlere daha çok yol gösterirken, Kur’an zamanla etkisini artırarak sünnetin önüne geçmiş ve gittikçe arasını açmaktadır. Kur’an’ın yorumu zamanla arttığı gibi Kur’an’ın estetiği de zamanla artmaktadır.

Kur’an mealiyle okunacaktır ama Arapçasını da her topluluk dinleyecektir. Herkes Arapça öğrenmeyecek ama herkes Kur’an’ı Arapça olarak dinleyecektir ve anlamını da kendi dili ile duyacaktır. III. bin yılın yüklendiği en önemli yük; bir taraftan Kur’an’ın seslerini kendi sesiyle Arapça olarak bütün insanlığa ulaştırmak, diğer taraftan anlamını da her ulusun diline çevirmek, onlara kendi dilleri ile anlatmaktır. Bunu ben söylemiyorum, Kur’an söylüyor.

Kur’an’ın kelimelerini tasnif ettiğimizde, kâinatın kendisini tasnif etmiş olacağız. Cümle yapılarını tasnif ettiğimizde, kâinatın oluşumunu tasnif etmiş olacağız. Bunları biz yapmayacağız, Allah kendisi kullarına yaptıracak.

 

 

Kur'an Bedi'dir; Hislere Hitap Eder - II -

Süleyman KARAGÜLLE

 

6- Fiil    Namaz

İnsanlar birbirleriyle konuşarak anlaşırlar. Ancak anlaşma araçları sadece konuşma değildir. Konuşmanın yanında seslerden uyanı müzikten de yararlanarak anlaşmada kullanırlar. Ağlamak, gülmek, bağırmak, şarkı söylemek bu ifade araçlarındandır. Şekil ve resim de onların ifade araçlarıdır. Hareketlerin de insanların birbirleri ile anlaşmalarında etkin olduğu görülür.

Birisini gördüğünüz zaman ona selam verirsiniz. Bununla yetinmez, ayrıca elinizle de işaret edersiniz. Hattâ birisinin karşısında konuşmadan saygı duruşu yapmak konuşmaktan daha etkili olmaktadır. İşte, Kur’an’ın etkili olması için okunurken bazı hükümler koymuş ve böylelikle etkinliğini artırmıştır.

1-     Kur’an temiz olarak okunmalıdır. Bunun için hazırlık yapıyorsunuz, kendinizi onu anlamaya daha layık görüyorsunuz.

2-     Kur’an, biri okurken diğerlerinin dinlemesini ve sükut etmelerini istemektedir. Konuşulmayacak ve gürültü çıkarılmayacaktır.

3-     Kur’an okunurken âyetler arasında durulacak ve insanların bu arada kendi kendilerine düşünmeleri ve tahayyülde bulunmaları sağlanacaktır. Bugün müzikte bu sanat kullanılmamaktadır. Ama gelecekte Kur’an’ın bu tavsiyesi müziklerde yer alacaktır. Yani bir ses grubu icra edildikten sonra müzik kesilecek ve insanlar sessizlik içinde dinlenecekler. Bir aralıktan sonra tekrar icraya başlanacaktır. Böyle bir müzik sürekli müzikten daha etkili olacaktır.

4-     Kur’an okunurken secde âyeti gelince herkes kalkarak secdeye gider. Bu da Kur’an’ın etkilemesi bakımından had safhaya ulaştırır.

Kur’an’ın fiilî olarak idrak edilmesi namazın emredilmesi ile en ileri bir uygulama olmaktadır. Namazda Kur’an’ı daima tertilen meks ederek okur. Bunun anlamı da kendi dilleri ile ifade edilmelidir. Yani Kur’an âyetleri arasında durulunca, anlamını kendi dilleri ile duymalılar. Bu nasıl yapılacaktır? İmam âyetleri okurken, imam durunca müezzin meali okuyabilir. Yahut namaz dışında bu yapılır. Sonra rüku ve secdeye giderek bu etkilenme artırılmaktadır.

Namazda imamın okuması dışında, bizzat kişinin okuması için son rekatlarda herkes kendi içinden okuyarak fiilen iştirak etmiş olur. Bugün Hanefiler okumamaktadır ama diğer mezhepler son rekatlarda cemaate okutmaktadırlar. Bize göre de bu uygundur. Bununla beraber ilk iki rekatta okunan Kur’an’ın etkisinde susarak saygı duruşunda bulunmak da okumak kadar, hattâ daha fazla etkilidir. Ancak bu durumda imamın da susması gerekir. Ebu Hanife bu susmayı vacip görmüyorsa da, okumayı da vacip görmüyor.

Kur’an’ı ezbere okumak, onu ezberlemek bir fiildir. Çocuklara Kur’an’ı ezberleme eğitimi verilmektedir. Bu ana okulunda başlayabilir. Dil öğrenme gibi Kur’an’ın müziğiyle ezber öğrenilmesi sağlanır. Bugün herkes İngilizce öğrenmektedir. Ama yarın İngilizce yerine herkes Kur’an’ın sûrelerini öğrenmekle meşgul olacaktır. Bizim çocukluğumuz böyle geçti. Ana ve ilk üç sınıf yani on yaşına kadar insanın beyni Kur’an’a göre düzenlenmiştir. Kur’an kurslarının önemi buradadır. Bizim ülkemizde ve dünyanın her yerinde Kur’an kurslarını açıp Kur’an sûrelerini ezberletmemiz gerekir. İnsanların buna yönelmeleri için Kur’an okuma üzerine imtihanlar açmalı, kıraati ve hıfzına göre iş yerlerimizde ücret derecelerini belirlemeliyiz. Bunu yapmamız gerekmektedir. Sadece bununla yetinmemeli, imtihanlarda ödül vermeliyiz. Bütün bunlar için bizim marketler zincirini kurmamız gerekmektedir.

Kur’an’ın hıfzı yanında yazısının da öğrenilmesi büyük ibadet kabul edilmiştir. Sahifeler üzerinde yazarken de aktif hâle gelmekte, fiilen Kur’an’ı anlamaya çalışmaktasınız.

Bizim yaptığımız yorumlar, yazdığımız yazılar ve okumalar da Kur’an’ı fiilen anlama içindedir. Kur’an kurslarında okunmasının öğretilmesi yanında Kur’an yorumları da yer almalıdır. Bunun için dil vakıfları kurmalıyız.

Eğer gidilecek hedefiniz belli ise ve yolunu da çizmişseniz, artık oraya gidiyorsunuz demektir. Adil Dünya Düzeni Çalışanları hedef ve yollarını belirlemişlerdir. Hedef ve yollarını belirlediklerine göre demek ki hedefe ulaşacaklardır.

 

7- Kıssa     Hz.Musa ve diğerleri

Biz hiçbir şeyi yeniden yapmayız. Başlamış olaylar zincirinin bir halkasında iş yaparak ilerleriz. Olaylar ne bizimle başlar ne de bizimle biter. Biz zincirleme oluşan olayların bir halkasıyız. Bir ırmakta akan sular gibi tarih akmaktadır. Bu akışta bizim kanalımızdan da bir miktar su geçer, onunla ilgileniriz. O halde suyun nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilmezsek o sudan yararlanmamız kolay olmaz. Tarih ulusların bilincidir.

Birisine bir öneride bulunacaksanız, ona önce kısaca geçmişi özetler ve durumu geçmişi ile tesbit edersiniz. Bu sayede karşınızdakine hem bilgi verirsiniz hem de onun zihnini konuya getirirsiniz. Artık konuya ısınmıştır ve onun üzerinde düşünmektedir.

Kur’an insanın yaradılışını hikâye etmekle başlamaktadır. İnsanın ne olduğunu anlatmak için Allah’ın insanı yaratırken meleklerle ve şeytanla konuşmasını hikâye etmektedir. Böyle bir olay geçmemiş olsa bile, insanın yapısının ancak bu kadar güzel bir şekilde tasvir edilip anlatılması mümkündür. İnsanda mevcut olan iyilik ve kötülük meyli, insana musallat olan nefis ve onu dürten güç şeytan ile tasvir edilirse herkes kendine göre anlar.

Hz. Adem’in kıssasından sonra Hz. Nuh’un kıssasını anlatmaktadır. Eskiden Hz. Nuh’un kıssasının hayalî olduğu sanılır ve tarihi gerçeklik verilmezdi. Bugün ise Irak’ta yapılan kazılarla Tevrat’ın ve Kur’an’ın anlattıklarının tarih olduğu kesin olarak anlaşılmıştır. İş bu kadarla kalmamaktadır. Gerçekten Tevrat ve Kur’an’ın dediği gibi Sümer uygarlığı yeryüzünün ilk ve yegane uygarlığıdır.

Hz. Nuh uygarlığından sonra Hz. İbrahim’in ülkesinde oluşan Babil uygarlığı vardır, Hz. Lut ve Hz. Şuayb’ın uygarlıkları vardır. Kur’an bunları tekrarlayarak anlatmakta, böylece bize şeriatımızın tarihini yapmaktadır.

Sümer ülkesinde yetişen Hz. İbrahim’in oradaki mücadelelerini anlatarak tek Tanrı’nın felsefesini yapmaktadır. Hz. İbrahim yıldıza bu benim rabbim diyor, sonra Ay’dır diyor, sonra Güneş’tir diyor ve sonra da bunlar kayboluyorlar; kaybolduklarını görünce bunlar benim rabbim değillerdir diyor. Bunlar kayboluyor dediği zaman, o günün battığı zamanı anlatmış oluyordu. Oysa Güneş kaybolmuyor, sadece görünmez oluyor, etkisiz hâle geliyordu. Allah da görünmüyor ama her zaman etkisi devam ediyor. Güneş gibi değişiyor. Sonra Güneş bir zaman gelecek sönüp gidecektir. Kur’an buna da işaret etmiş oluyor.

Hazreti İbrahim’in putları kırıp sonra ‘onları bu büyük put kırdı’ demesinin hikâyesi ne kadar sade ve düşündürücü. Nemrut’a Güneş’i batıdan doğdur demesi ve onu susturması hep kelam ilminin hikâye ile anlatma metodunu kullanmasıdır.

Hz. Yusuf kıssası ile Mısır uygarlığını anlatmaktadır. İkinci büyük uygarlık orada cereyan eden bir olayla hikâye edilmektedir. Hz. Musa’nın sarayda büyümesi, sihrin Mısır’da nerelere kadar çıktığını ifade etmesi hikâyeler şeklindedir. Tarih kitabı şeklinde anlatılsaydı kimse geçmişte olanları bu ilgi ile dinlemezdi.

İsrail oğullarının çöllerde dolaşmaları, Hz. Musa ile didişmeleri insanlara hep başkanların ve kurucuların nasıl davranacaklarını örnek vererek anlatması şeklinde olmaktadır. Samir hikâyesi ile büyücülüğün mahiyetini anlatmaktadır. Eseri’r-resul deyip mucizenin mahiyetini bir kelime ile hülasa etmektedir.

Büyü de mucize de zamanında bilinmeyen doğal ilimlerden yararlanarak insanlara yapamayacakları şeyleri göstermektir. Ne var ki biri ben yaptım diyor ve yalan söylüyor. Yakaladığı bir bilgiden yararlanarak insanları kandırıyor ve sömürüyor. Diğeri ise öğrendiği bilgiden yararlanarak insanları uygarlığa götürüyor. Peygamberlerin asıl mucizeleri, getirdikleri ve binlerce yıl ömürleri olan uygarlıklardır. O gösterdikleri harikulade şeyler ise o uygarlıkları başlatmanın bir işaretinden başka bir şey değildir.

Kur’an Hazreti İsa hakkında da kıssalar ile teslisi reddetmektedir. Onlarla yemek yemekte ve sokaklarda dolaşarak bilinen bir şeyi söylemektedir. Kimse ana ile oğlun sokakta yürümediğini iddia etmiyor. Bunu bilmeyen de yoktur. Ama o sözü duyduğunuz zaman adeta sarsılıyor ve içinizde iman ateşi yanmaya başlıyor. Kur’an kendisi nâzil olduğu zamanki olayları da yine olaylar şeklinde anlatarak nereye doğru gittiğimizi bize bildirmektedir.

İşte Kur’an’ın bediiyatı kıssaları ustalıkla ortaya koymasıdır.

 

8- Tasvir     Yerde ağaç

Hikâye yazanlar olayları anlatır ve olayların akışı ile insanların duygu ve düşüncelerini ortaya koyarlar. Roman yazarları ise olayları anlatırken olayların geçtiği yerlerin hayali  tasvirlerini yaparlar. Böylece okuyucu olayları sanki orada yaşıyormuş gibi algılamaya başlar. Demek ki estetiğin başka bir kolu da tasvirlerle anlatmaktır. Seyyid Kutup bu konuda bir kitap yazmış ve Kur’an’daki tasvirleri anlatarak ondaki bediiyatı anlatmıştır.

Biz burada sadece mucize şekillerinin adlarına işaret ederek geçmekteyiz. Onları görmek ve yaşamak için bizzat Kur’an’la meşgul olmak gerekir. Yapılması gereken Kur’an’ı baştan başlayarak tasvir etmek ve şekillendirmektir. Kur’an’da “Allah ile” denmemiş de “Allah’ın ismi ile” denmiştir. “Allah’ın ismi” deyince, tüm görünen âlemi, yerleri, gökleri, dağları, tepeleri, ağaçları, çağlayan suları, hayvanları, insanı, hücreyi, atomu anlarız. Çünkü ne varsa hepsi O’nun ismidir. O halde Kur’an “Allah’ın ismi ile” diyerek bize kâinatın tümünü parça parça manzaralar hâlinde gözümüzün önüne getirmektedir.

“Allah” kelimesi mücerrettir. O’na hiçbir şeyi benzetmediğimiz için O’nda bir tasvir yoktur, O’nda tasvirsizlik tasviri vardır.

“Rahman ve rahim” kelimeleri ile bize merhameti anlatırken tasvirle anlatmaktadır. Bir annenin çocuğu üzerindeki titremesini, onu korumasını, kollamasını, gece gündüz onun yanında olmasını görürüz. Bu açılım bitmez. Tüm canlılara ve insanlara Allah’ın verdiği sayılamayacak çokluktaki nimetler gözümüzün önüne gelir; gözlerimiz, kulaklarımız, ağzımız, dişlerimiz, ayaklarımız, ellerimiz, saçlarımız, derimiz, aklımız, fikrimiz, idrakimiz… Biz bunlara çalışarak ve emek vererek mi mâlik oluruz?

“Rahman” kelimesi bu nimetleri gözümüzün önüne serer.

Sonra işsiz kalan, aç kalan insan aklımıza gelir, onun işsizlikten ve açlık korkusundan çektiklerini düşünürüz. Oruçla açlığın ne olduğunu hatırlarız. Bir fabrika sahibin ona iş vermiş, bir de avans vermiş. Bu durumda onun sevincini ve huzurunu hatırlarız. Allah’ın bütün insanlara iş verip onları doyurduğu görülür. 7 milyar insanın tek işvereni ve tek doyurucusu vardır. İşte, bütün bunları düşündüğümüzde, tüm insanlığın faal olduğu, iş yaptığı ve akşam da evine file ile yiyecek götürdüğü gözümüzün önüne gelir. 7 milyar insan trafikte günde belki binlere varan ölü vermektedir, ama ölüm raporlarında açlıktan ölmüş diye kayda belki de hiç rastlanmamaktadır.

Bu da “rahim” sıfatı içinde ifade edilmiştir.

Kur’an’ın bütün kelimelerinin etimolojisine gittiğimizde, onları tasvir ile anlamaya çalıştığımızda, bir roman ve onun tasvirlerini okuyormuşuz gibi olur. Kur’an’ın mucizesi onu bize yaptırmasıdır. Yani o tasvir etmiyor ama bize tasvir ettiriyor. Zaten romanlardaki tasvirler uydurmadır. Oysa Kur’an’daki tasvirler gerçektir.

Allah Hazreti Adem’i yarattığı zaman ona eşyaları gösterdi. Dağı, dereyi, tepeyi, parmağı gösterdi. Onlara birer ad verdi ve böylece ilkel konuşmayı öğretti. Sonra kelime üretme, cümle yapma sanatını öğretti. Bugün binden fazla diller, uygar diller işte o ilk kelimeler ve dilin üretme kuralları ile doğdu. Eğer Hazreti Adem’e öğretilen o kelimeleri yakalarsak, dilimizi daha kolay anlarız.

“Hamd” kelimesi ile tasviri anlatmaya devam edelim. “Hamd” cümle kapısıdır. Kamışlardan yapılan çardakların kapılarına kamış demetleri ile kapı yaparlardı. Kabile reisinin kapısı süslü olurdu. Bitişik iki odadan oluşur, odalara içten geçilirdi ama dışarıya çıkış için iki kapısı vardı. Bir arka kapı vardı, ev halkı buradan girip çıkardı. Bir de ana kapısı vardı, oradan da kabile halkı girer ve çıkardı.

İşte bu cümle kapısına “hamd” denirdi.

Cümle kapısı daha büyük ve görkemli yapılır, halkın kolayca tanıması ve oradan girmesi için işaret olması sağlanırdı. Görkemli kapıdan girilir, başkana dilekler iletilirdi.

Sonra ateşin düzgün alevle yanması, yani yakmadan yanması da “hamd” kelimesi ile ifade edildi.

İşte, Kur’an “Hamd Allah’a aittir” derken, cümle kapısı Allah’ın kapısıdır. Müracaatlar orada yapılır demektir. Ateşin aydınlatması da O’nun nimetlerini ortaya çıkarma anlamında kullanılmıştır.

İşte, Kur’an baştan sonuna kadar kelimeler ile tasvirdir. Bu da romandaki tasvir etkisini yapmaktadır. Ama uydurma ve hayali cümlelerle değil, kişinin muhayyilesi ile bunu çözmektedir.

 

9- Teşbih     Semaya susud

Dil üretmenin iki yolu vardır. Biri kelimeden kurallar içinde yeni kelime üretmedir. Demirden demirci, gözden gözlük, yemekten yiyor kelimeleri üretilmektedir. Böylece yeni bir düşünce veya varlık için yeni kelimeler ortaya çıkar. Bu sayede değişik diller gelişir.

Dillerin değişmesi bir de telaffuzlardaki farklılıktan doğar. Türkler Arapçadaki ayın harfini çıkaramadığı için Oğuzlar “A” harfine çeviririler, Tatarlar ise “G” harfine çevirirler. Tükler “alim” der, Tatarlar “galim” der. Diller böylece değişir ve farklılaşır.

Diller yeni fikirler için çoğu zaman yeni kelime kullanmazlar, o varlığı bir varlığa benzeterek ifade etmek isterler. ‘Erkek gibi güçlü bir kadın’ dediğiniz zaman, burada kadın erkeğe benzetilmiş ve onun güçlü olması erkeğin güçlü olmasına benzetilmiştir.

Buna “teşbih” denmektedir.

Teşbihler çoğu zaman öyle uzun uzun anlatılmaz. ‘Erkek gibi kadın’ diyebilirsiniz. Hattâ kadına ‘sen erkeksin’ dediğiniz zaman da onun güçlü olduğunu ifade etmiş olursunuz.

Buna “icaz” denmektedir.

Bunun için bir ilim geliştirilmiştir, ona da “beyan ilmi”  denir.

Kur’an’da teşbih sanatında bol bol misaller bulmak mümkündür.

Kur’an insanlığa yeni uygarlık getirmiştir. Bu uygarlık yeni kavramlar ve anlayışlar içermektedir. Hele Arapçada bu kavramlar hiç yoktur. Varsayalım ki Kur’an Roma uygarlığından yararlanarak orada olan şeyleri Arapçaya aktardı. Sadece bu bile kendi başına başarılacak bir iş değildir. Biz İslâm uygarlığını almışız ama dilimizin yüzde 70’i yabancı kelimelerle dolmuştur. Bugün uygar topluluk olarak batılılaşmaya başladığımız halde, dilimiz batı dillerinin kelimeleriyle dolmuştur. Kur’an o uygarlıkları Arapça ile, o günkü Arapça ile ve dili asla bozmadan daha da geliştirerek insanlığa aktarmıştır. İşte bütün bunları teşbih, mecaz ve kinaye sanatları ile sunmuştur. Yeryüzünde böyle uygarlığı diliyle oluşturan herhangi bir kitaba rastlamamız mümkün değildir.

Kur’an âhireti anlatmakta, öldükten sonrasını anlatmaktadır. O hayat bu hayattan farklı olmalıdır. Dünyadaki kelimelerle anlatacaktır. Cehennemden bahsederken, “Onun yakıtı insan ve taşlardır” diyor. Şimdi biliyoruz ki taş yanmaz. Çünkü taş zaten yanmış bir nesnedir. O halde taş nasıl yakıt olacaktır? Odun yandığı zaman duman olur. Taş yanınca ne olacaktır? İşte burada insanı düşünceye götüren sanat yapılmaktadır. İnsan nasıl yakıt olmaktadır? Yakıt yanıp biter. İnsan cehennemin odunu ise yanıp gidecektir. Ama başka bir âyette cehennemde ölüm olmadığı bildirilmektedir. İşte burada benzetme vardır. Onlar taş gibi oldular, daha da kasvettedirler deniyor.

Kur’an’da Allah’ı anlatırken, “O’nun misli gibisi yoktur” diyor. Benzeri gibi ne demektir? Gibi, benzeri demektir zaten. Benzeri gibi neyi ifade eder? Bu teşbihler insanı hep etkilemektedir. Çünkü insan aklını durdurmakta, onun yerine duyguları harekete geçirmektedir. İnsan beyni öyle çalışır ki, hisler ortaya çıktığı zaman fikirler geri çekilir, fikirler ortaya çıktığı zaman hisler geri çekilir. Estetik insanın fikirlerine değil hislerine hitap eder. Bunun için fikirleri geri çekmek gerekir. Bunun için insan aklının hemen kabul edemeyeceği, aklen mümkün olmayan gibi görünenler ortaya çıkarılır, sonra istenen duygular harekete geçirilmiş olur.

Bununla beraber bugün taşlar yanmakta, atom enerjisi böyle elde edilmektedir. Ynıh CO2 değil sonunda kurşuna yani taşa dönüşmektedir. Cehennemin yakıtı atom enerjisidir diyebiliriz. İnsan da yandığı zaman yok olmaz, taş gibi yapısı başka yapıya dönüşür. Yani ifadeler bediiliği en yüksek seviyeye çıkardığı halde, akliliği ve ilmiliği de korumaktadır. Bu iki zıt şeyi kendisinde bulundurma mucize olmaktadır.

Allah’ın bütün sıfatları sadece benzetmeden ibarettir. Madem ki O’nun bezeri gibisi yoktur, o halde Kur’an’da zikredilen sıfatların hepsi mecazdır. Ebu Hanife bunları çok veciz bir şekilde ifade etmiştir. Allah görür ama bizim gibi gözle ve uılıka görmez, işitir ama kulakla ve sesle işitmez. Doğrudan bilir gibidir.

 

10- Tahyil      Vehmeder

Konuşmada kullanılan diğer sanat da tahyil yani hayal kurdurmadır. Cümlenizi tamamlamaz, hazifler yaparsanız, karşınızdaki kişi kendisi hayal kurarak onu doldurur. Böylece kişi de aktif hâle gelir, yani sizin düşüncelerinize katılır. Kur’an’da pek çok hazif vardır. Bu konuda âyetlerde yazdıklarımızı buraya alacağım.

(FIy elDuNYAv Va eLEaPıRaTı)  “Dünyada ve âhirette.” Burada Besmele’de olduğu gibi cümlenin kendisi ortadan kalkmış, yalnız “dünya ve âhirette” denmiştir.

Ankara’da bir barış mitingi yapsak; Irak’ta savaş dursun, Türkiye Irak’a saldırmasın diye pankartlar tutsak, afişler assak, üstünde “YURTTA ve CİHANDA” yazsak; herkes bunu “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” diye anlar. Kürsüye çıkan herkes “YURTTA ve CİHANDA” diyor ve susuyor! Herkes düşünüyor ve onu kendi beyninde yoğuruyor.

İşte burada da “Dünyada ve âhirette saadet istiyor musunuz, ona göre amel ediniz” demek olur. “Dünyada ve âhirette saadete ulaşmak için düşünmeniz gerekmektedir” gibi uzun uzun cümleleri beyninizde kurarsınız.

Bununla beraber âyet her zaman cümlelerde bölünmez. Âyetin bittiğini gösteren cümle orta yerde olabilir. O zaman dünya ve âhiret üzerinde tefekkür ediniz.

Fi’d-Dünya ve’l-Âhireti” denmiştir; “Ve Fi’l-Âhireti” denmemiştir. İkisi üzerinde birlikte düşününüz anlamı çıkar. Âhiret ile dünya bir kumaşın iki yüzü gibidir. Tamamen simetridir. Dünyada kötü olan âhirette de kötü olacaktır. Âhiret dünyada kazanılacaktır. İbadetler hem dünya için yararlıdır, hem âhiret için. Kişi çıkarları dünya, topluluk çıkarları âhiret olarak alınırsa, çıkar paralelliğini esas alın demek olur. O zaman âyet iadeli okunur. “Lealleküm Tetefekkerûn” denir, durulur. Tekrar edilir. “Tetefekkerûne Fi’d-Dünya ve’l-Âhireti” denmiş olur.

Bu takdirde dünya ve âhiret üzerinde düşünürsünüz demek olur. Yahut dünyada ve âhirette düşünürsünüz denmiş olur. “Fî” getirilmediğine göre bu ikinci manâ uzaktır. Eğer bu uzak manâyı kabul edecek olursak, o zaman âhirette de düşünme vardır demektir. Bu bizi âhirette de amel vardır anlamına götürür. Çünkü düşünmek yapmak içindir.

Burada lafzî mucize vardır. Bu âyet sahifenin sonunda gelmektedir. Eğer âyet cümleyi bölmeseydi satır sonu olmayacak, sayfa sonu âyetle bitmeyecekti. Cümle bunun için iki âyet arasında bölünmüştür. Ama aynı zamanda iki ayrı manâ yüklenmiştir. Tek cümle veya iki cümle olarak düşünebilmekteyiz. Demek ki hem lafzî hem de manevî bedaat vardır.

“Besmele” baştan hazifle başlar; “Allah’ın ismi ile” ama ne? “Allah’ın ismi ile” der ve onu dinleyicinin hayaline havale eder. Kişi o zamanda ne durumda ise aklına o gelir. Her şey Allah’ı hatırlattığı için insanın her durumunda bu cümle insanın hayalini harekete geçirir.

Sonra “Hamd Allah’ındır” der. “Rahmandır, rahimdir” der.

“Besmele”den anlıyoruz ki bu cümleler Allah’ın sözleridir. Ne var ki bunu insan söylemektedir. Evet, bu Allah’ın ismiyledir, yani Fatiha Allah’ın ismiyledir denmiştir. Ancak kişi konuşmaktadır. Fatiha hem Allah’ın sözleridir, baştaki besmele ile bellidir. Ama diğer  taraftan “Sana ibadet ederiz, Senden yarım isteriz” sözü ile insan sözü olarak söyleniyor. Burada insana hayal ettiren bir geçiş vardır. Sizin böyle söylemeniz ve böyle yapmanız gerekir. Rabbiniz size böyle emrediyor. Yahut sizin aklınız böyle düşünmeli gibi bir hayal dünyasını kurdurur.

“Erkekler sizin de kızlar O’nun mu? Bu dıza bir kısmettir.” dediği zaman, bize “dıza”yı düşündürmektedir. Dilde öyle kelimeler vardır ki, biz onları biliriz ama nedir diye sorsalar anlatamayız. Biz de düşündüğümüz zaman izah edemeyiz. Artık onun üzerinde hayalimizi kurarız, bunu öyle anlamağa çalışırız. Bu kelimenin tefsirinde böyle bir hayal kurduk. Farz edelim ki erkekler onların, kızlar da Allah’ın olsun. Bunlar ayrı ayrı varlıkların yaratıklardır. Eksik yaratılmışlar. Kızlar erkeksiz olmaz, erkeksiz çocuk yapamazlar. Sonra ne olur? İki nesil de yok olur. Bu mantıksız taksim değil midir? Ben böyle hayal kurup açıkladım. Başkası da başka türlü hayal kurar. Bu kelimenin kendisinde doğan bir icazdır.

 

 

 

15. BEDÎ’; HİSLERE HİTAP EDERالبديع  

1 -  Tekrar     Sık sık kullanma

2 -  Tedavül  Belli aralıklarla kullanma

3 -  Tenazur   Erkek ve kadın

4 -  Zıtlık        Soğuk ve sıcak

5 -  Eşlik         Ay ve güneş

6 -  Fiil            Namaz

7 -  Kıssa        Hz. Musa ve diğerleri

8 -  Tasvir      Yerde ağaç

9 -  Teşbih      Semaya susud

10- Tahyil     Vehmeder