KUR'AN'I KERİM MUCİZELERİ
Süleyman Karagülle
9871 Okunma
HER ÇAĞA HİTAP ETME MUCİZESİ

 Kur'an Her Asra Hitap Eder - I -

Süleyman KARAGÜLLE

 

    لكل عصر

Kur’an’ı biri alıp okuduğu zaman doğrudan doğruya kendisini muhatap bulur. Kur’an zaten baştan sonuna kadar ‘sen böyle yap, sen şöyle yap’ demektedir. “Zâlike” dendiği zaman muhatap sensin. Kur’an böyle her kişiye hitap ettiği gibi, her topluluğa da hitap etmektedir. Bunu da “küm” sigası ile yani “siz” muhatabı ile yapmaktadır. “Siz” dendiği zaman bu da namaz cemaati veya Cuma cemaati olmaktadır. Bununla beraber şa’be ve kavme da hitap etmekte, “Ey nâs” demektedir.

Kur’an böylece yaşayan topluluklara, kişilere ve konulara göre hitap yapmaktadır.

İnsanlar tarih içinde gelip geçmektedir. Her çağın kendine has özellikleri bulunmaktadır. Kur’an öyle bir kitaptır ki her çağın sorunlarını çözmektedir. Tarihte insanlar toplayıcılık, avcılık, çobanlık, tarımcılık dönemlerini geçirdikten sonra; Mezopotamya-Mısır, İbrani-Yunan, Hıristiyanlık-Roma/Bizans uygarlıkları gelip geçmiştir. Bunlar eski uygarlıklardır. Ondan sonra da İslâm-Avrupa uygarlıkları gelmiştir. Kur’an, İslâm-Avrupa uygarlıklarını gerçekleştirmiştir.

Kur’an, kendisinden önceki uygarlıklara etki etmiş olamaz. Ancak bugün İslâm-Avrupa uygarlıklarından daha geri topluluklar vardır. Hattâ hâlâ toplayıcılık döneminde yaşayan kabileler bile vardır. Onların birden uygarlaşmaları mümkün değildir. Afrika’da veya Okyanusya’da, yahut Kuzey Buz Denizleri civarında yaşayan topluluklar kendi ilkel hayatlarını sürdürüyorlar. Hâlâ krallıklar sürüp gitmektedir. Kur’an, İslâm-Avrupa öncesi uygarlıklara da hitap eder, onların sorunlarını da çözer. İslâm-Avrupa uygarlıklarının sorunlarını zaten çözmüştür. Bundan sonra da gelecek uygarlıkların sorunlarını çözecektir.

Şu soru sorulabilir: O zaman neden Kur’an’dan önce başka kitaplar geldi? Kur’an gelseydi ve insanların sorunlarını çözseydi.

Kitabın gelmesi yeterli değildir. Onun anlaşılması için onu anlayacak insanların yetişmesi gerekirdi. O sebeple önce insanlık eğitildi. İnsanlık Kur’an’ı anlayacak hâle gelince Kur’an gönderildi.

Kur’an geldikten sonra da devirler geçti. Devirlerde sosyal evrimler oldu ve bugünkü seviyeye ulaşıldı. Normal olarak kitap zamanla eskir ve günümüz sorunlarını çözemez hâle gelir. Hattâ günün insanına hitap etmeyebilir. Oysa Kur’an’da tam tersi bir olay cereyan etmektedir. Gün geçtikçe Kur’an aşınmamakta, tam tersine daha da güncelleşmektedir. Mesela bundan 1400 sene evvel verilen emir, “az olsun çok olsun her şeyi yazın”(Bakara, 2/282) emri, o zaman imkânsız bir şeyi emrediyordu. Hattâ bu emrin tam olarak uygulanabilmesi 2000 yıllarından sonra ancak mümkün olmuştur; bugünkü bilgisayar teknolojisi ile mümkün olmaktadır. Bundan sonra artık kimse para taşımayacaktır, anahtar taşımayacaktır. Şifreli akbil veya kart taşıdığı zaman kapı açılacaktır. Para akbil veya kart ile ödenmiş olacaktır. Bunun başka bir yararı da, her hareket tarihi ve tarafları ile kaydedilecektir. Okuma yazma bilmeyen kimse bile bu sayede her şeyi yazmış olacaktır.

Kur’an bütün insanlara tek kitap olarak hitap ettiğini iddia etmiştir. O günkü şartlar içinde böyle bir şey manâsızdı.

a)      O zaman insanlar arasında ulaşım ancak aylarca yolculuk yapıldıktan sonra sağlanabiliyordu. Oysa bugün bir günde hemen hemen her yere ulaşılmaktadır.

b)     O gün uzaktakiler haberleşmeyi aylar sonra ulaşacak şekilde mektupla yapabiliyordu. Şimdi cep telefonları hemen  herkesin yanındadır.

c)      O gün Arapça’dan başka dillere tercüme yapma imkanı imkansızdır. Oysa bugün Arapça’dan diğer dillere Kur’an zaten defalarca çevrilmiştir. Her dil de uygar dillerden birisi ile yakın ilişkidedir. Dolayısıyla iki kademede Kur’an’ın çevrilmediği dil yoktur.

d)     O gün Kur’an’ın söylediklerini anlatıp onun mucizeliğini ilmi yoldan saptayacak okullar ve üniversiteler yoktu. Şimdi üniversitesiz il kalmamıştır.

O halde Kur’an dün insanlığın kitabı olamazdı. Onun söyledikleri ütopik idi. Ama bugün bunun böyle olduğu çok açıktır. Zaten bu amaçla Birleşmiş Milletler oluşmuştur.

Kur’an’da emredilen birçok şeyler vardır ki bugün biz de onları uygulayamıyoruz. Ama gelecekte uygulayacağız. Örnek olarak, “gökte sizin için rızık vardır” diyor. Henüz uzay ziraatını gerçekleştirmiş değiliz, ama gerçekleştireceğiz.

Görülüyor ki, Kur’an daima yaşanan çağın ilerisindedir. Her çağa hitap eder, günlük sorunlarını çözer, geleceğin sorunlarına ışık tutar.

Şimdi III. bin yıl uygarlığını kuruyoruz. Sorunlarımızı Kur’an’ın öğretileri ile çözüyoruz. Ben bunları yazarken yaş olarak seksenlere yaklaşıyorum ama her gün Kur’an’dan yeni şeyler öğreniyorum. Elli yıldır kafamda olan sorunlar şimdi çözülüyor. Mesela, ben “fasıle” kelimesine karşılık müesseini bunu asba olduğunu bu mucizeleri yazarken keşfettim.

 

1- MEKKE DÖNEMİ

Kur’an Mekke’de nâzil olmaya başladı, yarısı kadarı Mekke’de nâzil oldu. Mekke çağı sadece öğrenme çağıdır. Kur’an’ı okuyor ve okutuyorlardı. Kendileri de yapılan zulümlere dayanıyorlardı. Ama bu dönem sûrelerini okuduğunuz zaman Kur’an’ın nasıl derinden insanları etkisine aldığını görürsünüz. Şimdi de Medine sûrelerini okuduğumuzda hükümler çıkarır ve sorunlarımızı çözeriz ama Mekke sûrelerini okuduğumuz zaman coşarız. Dünyamızdan uzaklaşıp Allah’a yaklaşırız, âhirette seyahat ederiz.

Mekke döneminde Nebi Kur’an okuyordu, başka hiçbir şey yapmıyordu. İnsanlara Kur’an’ın Allah sözü olduğunu Kur’an söylüyordu. Kur’an bu dönemde kadın, erkek, yaşlı, genç herkese hitap ediyordu ve her gruptan insanlar buna katılıyordu.

Mekke döneminin en büyük sorunu, puta tapan Arapların putlarını yıkmak için girişilen savaştır. Kur’an onların can damarlarına basmıştır. Arap kabilelerin her biri kendisine ait tanrının simgesini Kâbe’ye koymuştur. Böylece putlar arasındaki artış Arapları da bir araya getirmiştir. Her yıl hac aylarında gelip putlarını ziyaret ederlerdi. Dünyayı putların temsil ettiğini ve çok tanrıların yönettiğini sanırlardı. Bu temel inancın çevresinde tüm sosyal hayatı yerleştirmişlerdi. Mekkeliler tüm Arabistan halkını sömürüyorlardı. Kur’an Tanrı’nın  tek olduğunu ilan etmişti. Kur’an’ın söyledikleri doğru idi ama Mekkeliler açısından kabulü mümkün değildi.

Mekke’de inen sûreleri okuduğumuzda işte bu tek Tanrı fikrinin cihadı yapılmaktadır. Bir taraftan insan düşüncesine hitap ederek yerlerin ve göklerin, doğuluların ve batılıların Rabbine ibadet edilmesi emredilirken, diğer taraftan bâtıl inançlar reddediliyordu.

Kur’an’a inananlar tek Tanrı’ya inanmışlar ve canları pahasına bu inançlarından vazgeçmemişlerdir. Böyle bir zulme dayanma gücünü Kur’an veriyordu. Kur’an’ın sözleri insanları o kadar güçlü şekilde inandırmıştır ki, insanlar ölme pahasına inançlarından vazgeçmiyorlardı.

Bugün de Adil Düzen Çalışanları böyle yapmalılar.

Mü’minler de elbette böyle yapmalıdırlar.

Müslimlere bir diyeceğimiz yoktur!

Kur’an böyle cemaatin geleceğini haber vermektedir. Bizim cemaatimiz henüz bu seviyeye ulaşmamış olabilir, ama çok yakında böyle cemaat ortaya çıkacaktır. İşte onlar Kur’an düzenini getireceklerdir. Biz ne yapıyoruz? Biz onlara yol açıyoruz. Bu yorumlar o cemaat içindir. Kur’an dün Mekkelileri Müslüman etmeyi başardığı gibi, Kur’an bugün de lâikleri Adil Düzenci yapacaktır. Bunda şüphemiz yoktur.

Mekke müşriklerinin mü’minleri katledecek güçleri yoktu, çünkü organize olmuş tek devlet düzenine sahip  değillerdi. Mekke’deki kabileler Mekke’nin ortak işlerini yapıyorlardı. Mekke’nin Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail’den kalan gelenekleri vardı. O gelenekler Mekke’yi ayakta tutuyordu.

Mekkeli mü’minler önce Habeşistan’a hicret ettiler, Kur’an’ı Habeş kralına okudular. Hıristiyan olan Habeş kralı mü’minleri korudu, kendi ülkesinde yerleşmelerine izin verdi. Bunalım o safhaya gelmişti ki, sahabelerden büyük zatlar bile Mekke’yi, hattâ Hazreti Peygamber’i terk ederek oraya gitmişlerdi.  Ama mü’minlerden hiçbiri irtidat etmedi.

Kureyş mü’minlere zulüm ediyor, mü’minler de dayanıyordu.

Bundan daha beter zulmü Roma Hıristiyanlara yapmış, Hıristiyanlar dayanmış ve sonunda imparator Hıristiyan olmak zorunda kalmıştır. Hıristiyanlara bu gücü ne vermiştir? Hazreti İsa’ya olan inançları ve İncil.

Kur’an da aynı şekilde mü’minlere canlarını verme gücünü vermiştir. Köleler ve kadınlar bile yapılan zulümlere ve boykotlara dayanmışlardır.

O sûreyi bugün okuduğumuzda Mekke’de yaşamıyoruz, Türkiye’de yaşıyoruz; dolayısıyla Türk halkına hitap ediyor. Ama onlara o zaman bizden fazla hitap etmiş ki onları o seviyede mü’min yapmıştır. Sonra bütün mü’minler Medine’ye hicret etmiştir. Sayıları yüz elli kadar olan mü’minler kafileler hâlinde Medine’ye geldiler. Hazreti Musa da kavmini Mısır’dan alıp götürmüştür. Kur’an onların diliyle konuşmasaydı, Medine’ye hicret olur ve Medine’de devlet kurulabilir miydi? Kur’an yarın aynı hicret aşkını Adil Düzencilere de verecektir. Biz bugünlerde Yenibosna’ya gelemiyoruz. Demek ki bu kolay bir iş değildir. Her şeyi bırakıp gitmek kolay değildir. Şimdi her şeyi bırakıp gidemiyoruz.

 

2- MEDİNE DÖNEMİ

Mekke’de putlara tapan müşriklerin inkârı ile mücadele edilmiş ve başarılmıştı. İşkenceye direnen Mekke mü’minleri Medinelileri imana getirmiş ve Mekkelileri davet etmişlerdi. Gelenler misafir olarak geliyorlardı. Hiçbir eşyaları yoktu. Önce onları barındırdılar. Evlerine ortak ettiler. İşbirliği yaptılar.

Medineliler kültür bakımından Mekkelilerden daha ilerde idiler. Çünkü onlar Yahudilere komşu idiler. Ama Mekkeliler çok az olmalarına rağmen Kur’an sayesinde onların önünde idiler. Nitekim Hazreti Muhammed aleyhisselâmdan sonra gelen dört halife de Mekkelilerden çıkmıştı. Çünkü Kur’an’ı onlar daha iyi biliyorlardı.

Kur’an Medine’de başka savaşlar vermeye başladı. Önce Muhacir ve Ensar arasında gerginlik meydana getirmedi. Onları o derece birleştirdi ki, sonraları çıkan kavgalar da Mekkeliler arasında olmuştur.

Sonra Kur’an Medine halkını Müslümanlaştırmaya başladı. Medine Yahudileri ile birlikte yaşama imkânlarını yarattı. Ama Kur’an’ın en büyük savaşı, dışarıdan, bilhassa Mekkelilerden gelen saldırılara karşı Medine’yi korumaktı. Mekkeliler Medine civarındaki kabileleri, hattâ Medine içindeki kabileleri birleştirip saldırtmışlardır. Bütün bunlar sonucunda zaferle sonuca varılmış, on sene içinde tüm Arabistan Müslüman olmuştu.

Medinelilerde devlet anlayışı yoktu. Tek başkanı bilmiyorlardı. Mahkemeyi bilmiyorlardı. Orduları yoktu. Kur’an sayesinde o çağın en uygar devletini oluşturdular. Hattâ bugün bile Medine Devleti bize örnek olmaktadır. Hakemlik sistemi, başkanın yetkileri, cumhuriyet yönetimi benimsenmiştir. Bugün bile dünya henüz o seviyeye ulaşamamıştır.

Bu arada gerçekleştirilen çok önemli bir yenilik vardır. Eskiden kurulan devletleri hanedanlar meydana getiriyor, askerler bir kabile halkından oluşuyordu. Yahut köleler asker yapılıyordu. Tüm halkın gönüllülerden asker olduğu bir yönetim şeklini ilk olarak Kur’an getirmiştir. Bürokratik olmayan güçlü bir devlet. Bu ideal bir devlet anlayışıdır.

Marks, emperyalizmden sonra komünizm gelecektir, orada devlet olmayacaktır diyor, yani orada bürokrasi olmayacaktır diyor. Doğru söylüyor. İşte Kur’an bunu Medine’de başarmıştır. İslâmiyet’te bürokrasi Hazreti Ömer’den (r.a.) sonra, Hazreti Osman (r.a.) zamanında başlamıştır.

Kur’an, iktidarın başkalarının elinde olduğu bir döneme hitap etmiş, oranın halkından bir cemaat oluşturup hicret etmelerini sağlamış, ayrıca tüm Arabistan’ı da düşündürmeye başlamıştır. Medine’de ise artık iktidar Kur’an ehlinin elindedir. Bu sefer bir devlet yönetimi söz konusudur. Kur’an bunu ideal devlet statüsü ile başarmıştır.

Kur’an, kurduğu devlet sayesinde o çağın süper devletlerinden birini yıkmış, diğerinin yarıdan fazla topraklarını elinden almıştır. Bu durum Kur’an’ın ne kadar güçlü devlet kurdurduğunun açık delilidir. Devlet aşamasında olmayan bir topluluğu Mekke’de on üç ve Medine’de on yıl içinde süper güç hâline getirmiştir.

Medine Devleti’ne ait Kur’an’daki hükümler, o dönemde en büyük etki yapmış ama orada kalmamıştır. Kur’an’ı şimdi biz okuduğumuzda Medine’ye gitmiyoruz, kabile döneminde yaşamıyoruz. O âyetler aynı zamanda XX. yüzyıl alaylarını da anlatıyor. İşte bu, Kur’an’ın her çağa hitap ettiğinin en açık misalidir.

“Adil Düzen”i biz Kur’an’dan istidlâl etmiyor muyuz? Kimse Kur’an’ın öğrettiği bir seviyede demokrasiyi tarif edemiyor, sistemini getiremiyor. Kur’an o gün ne kadar etkili olmuşsa, bugün de o kadar etkilidir. O gün kurduğu güçlü devleti bugün de kuracaktır. Türkiye’ye süper güçler saldıracaklar ama sonunda kendileri muzamahıl olacaklardır.

Kur’an Medine’de cereyan eden iç ve dış olayların hepsini çözmüş; devleti sadece oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda süper güç hâline getirmiştir. Şimdi bize o devlet örnek bulunmaktadır. Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) elinde Kur’an’dan başka herhangi bir silah yoktu. Çünkü gönüllülerden oluşan orduyu ordu hâline getiren tek güç Kur’an olmuştur. Mekke fethedildiği gün Hazreti Muhammed (s.a.v) fatihlerden bir tek asker bile bırakmadan Mekke’den Medine’ye dönmüştür. O gün Müslüman olan birisini yine o gün Mekke Emiri yapmıştır, ama Mekke’de bir daha Kur’an aleyhine artık tek bir kıpırtı bile olmamıştır.

 

3- HALİFELER DÖNEMİ

Kur’an Mekke ve Medine’de yeniden nâzil oluyor, sorunlara göre âyetler iniyordu. Kur’an’ı getirip uygulayan kişi işin başında idi. Ama Hazreti Muhammed (s.a.v.) devleti kurduktan on yıl sonra vefat edince artık Hazreti Muhammed (s.a.v.) ortada yoktu. Kimse meleklerle de irtibat hâlinde değildi. Peygamberlik bir daha gelmemek üzere son bulmuştu.

Bundan sonra ilk Kur’an devletini kim ve nasıl idare edecekti?

Bunu da büyük bir ustalıkla Kur’an başarmıştır, dört halife dönemi başarmıştır. Hazreti Muhammed (s.a.v.) vefat ettiğinde kendisine halef seçmemiştir. Hazreti Muhammed (s.a.v.) Allah’a inanıyordu ve Allah’tan emir almadığı hiçbir şeyi kendiliğinden yapmıyordu.

Yeni devlet başkanı nasıl seçilecektir?

O zaman yeryüzünde mevcut olan sistem ne idi?

a)        Başkanlık başkanın vârisine geçer. Devlet özel mülk kabul edilir, devlet başkanlığı çocuklarının birine geçerdi. Türklerde bu miras gibi paylaşılır. Ağabey devletin başı olurdu. İmparatorluklarda ise bu görev bir tane oğula intikal ederdi. Osmanlılar bu geleneği yerleştirmek için kardeş katlini bile meşru görmüşlerdir.

b)       İkinci başkan seçimi şekli ise, başkanın kendisinden sonra gelecek kimseyi ölmeden önce vasiyet yoluyla tayin etmesi idi. Her iki kuralın daha önceki peygamberlerde sürdüğü görülüyor.

c)         Üçüncü şekil kabile reisleri arasında devlet başkanlığının sıra ile yapılmasıdır. Yunanistan’da bu usul uygulanmıştır.

d)       Roma ise Hazreti İsa’dan evvel 500 sene cumhuriyetle yönetilmiştir. Sistem başkanın ekseriyet sistemi ile seçilmesi idi.

İşte, Hazreti Muhammed (s.a.v.) kendisinden sonra gelecek kimsenin nasıl atanacağına dair bir beyanda bulunmadığı gibi, Kur’an’da da böyle bir açıklama yoktur. Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) vefatı ile bir günlük bir tereddüt geçirilmiştir.

وَمَا مُحَمَّدٌ إِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِيْن مَاتَ أَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلَى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللَّهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللَّهُ الشَّاكِرِينَ    (3/144)

“Muhammed (s.a.v.) resulden başkası değildir. Kendisinden önce resuller geçmiştir. Ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse Allah’a bir zarar veremez. Şükredenleri Allah mükafatlandıracaktır.”

(Kur’an; Âl-i İmrân, 3/144)

İşte bu âyet imdada yetişmiştir ve bir gün içinde Hazreti Ebubekir başkan olmuştur. Hiçbir karşı hareket olmamıştır. Hazreti Muhammed’i (s.a.v.) de yeni başkan seçilinceye kadar gömmemişlerdir.

Kur’an yeni başkanı seçenleri “şâkirîn/şükredenler” olarak zikretmiştir.

Peki, yeni başkan nasıl seçilecektir?

Önce yeni başkanı kentlerin anası olan merkez seçecektir, yani başkentteki Türkiye Büyük Millet Meclisi seçecektir demektir. Başkanı halkın seçmesi yanlıştır. İki sebepten yanlıştır. Cumhurbaşkanı tüm ulemanın başkanı değildir, kendi bucağının, hattâ bucak merkez aşiretinin başkanıdır. O halde taşradakilerin onu seçmesi yanlıştır. Devletin başkenti vardır, başkanı yoktur. Sonra ekseriyet seçimi yoktur.

Halk nasıl seçecektir?

O halde başkan merkez bucağı tarafından seçilecektir. Ekseriyet seçimi olmadığı için merkez bucağı nasıl seçecektir? Merkez bucağının aşireti/ocağı seçecektir. Merkez aşiret bucak halkını temsil eden reislerden oluşacaktır. Kur’an’da bunlar âkile/dayanışma reisleri olarak belirtilmiştir. Gerçekten onlar seçtiler.

İşte, demek ki parti başkanları bir araya gelerek ittifakla birini başkan seçeceklerdir. Bunu sağlamak için sıralama usulünü kabul ediyoruz.

Dört halife devri istişare devri olarak başlamış, Kur’an istişare yoluyla yorumlanarak sorunlar çözülmüştür. Kur’an Hazreti Muhammed’i (s.a.v.) aratmamıştır. Halifeler dönemi aynı şekilde devam etmiştir. Vahyi getiren meleklerin yerini istişare almıştır, sahabelerin oyu almıştır. Bir toplantıda başkan bir konuyu istişare eder. Herkes konuşur ve fikrini beyan eder. Herkes fikrini beyan ederken kendisine gelen ilhamı beyan eder. Son olarak başkanın içinde oluşan ilham haktır. Vahyin yerini almış olur.

 

4- EMEVİLER DÖNEMİ

Mekke’de iki kabile vardı; Emeviler ve Haşimiler. Bu iki kabile arasında nüfuz çekişmesi vardı.  Halk Haşimileri severdi ama Emevilerden korkardı. Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) bu iki kabileden olmayan Hazreti Ebubekir (r.a.) ve Hazreti Ömer (r.a.) inandı. Böylece Haşimiler güçlenmeye başladılar.

Kur’an kabile ayrılığına son verdi. Davette hiçbir fark gözetmiyordu. Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) amcası en büyük düşman olmuştu. Emevilerden Hazreti Osman (r.a.) samimiyetle inandı. Hazreti Osman (r.a.) bürokrasiyi kurdu ve yönetime Emevileri getirdi. Fitne böylece çıktı. Hazreti Osman öldürülerek şehit edildi. Öldürenler haklı idiler, çünkü onun adamları onları haksız yere öldürüyorlardı. Hazreti Ali (r.a.) adil bir yargılama yapamadı. Ayrıca artık devletin sınırları da Arabistan’ın dışına taşmış, uygar topluluklarla iç içe olunmuştur. Devletler mağlup edilir ama halkın eğitilmesi çok zordur. O günkü seviye cumhuriyet yönetimine, adil yönetime lâyık değildi. Bu sebeple Emeviler saltanatı kanla ele geçirdiler ve yeni bir durum ortaya çıktı.

Yeni yönetim Kur’an üzerinde herhangi bir saygısızlık göstermemiş, Hazreti Peygamber’e de saygısızlık göstermemiştir. Hazreti Ebubekir ile Hazreti Ömer’e diyecekleri bir şey yoktu. Onlar Haşimilerden olan Hazreti Ali ile peygamberin hilafetine karşı çıktılar. Halk da verasetle hilafeti karıştırdı, Hazreti Ali’yi ve çocuklarını destekledi. Bir karışıklık dönemi geldi. Sahabeler arasında kanlı çatışmalar oldu.

Kur’an ise gücünü artırdı ve korudu.

Şimdi başta zorla gelmiş bir saltanat yönetimi vardır ama bu yönetim de Kur’an’a ve sünnete saygılıdır. Artık Kur’an yönetim şekli ile İslâmiyet’in devamı imkânsız hâle gelmiştir.

Bu durumda ne yapılacaktır?

Halk kendine bir çıkış yolu buldu. Kur’an’da rıza şartı alışverişlerde geçerlidir. Nikahta ve emarette ise ikrahla da olsa akit akittir ve karı-kocalık geçerli olduğu gibi yönetim de meşrulaşır. O halde Emevilerin saltanat sistemi fıkha aykırı ise de, madem ki düzeni sağladılar, halk onlara itaat etti. Fitne olmaması için itaat etmek farzdır. Ya hicret edilecek ya da itaat edilecek. Böylece halk bu tür dönemlerde de Kur’an ile çözümlerini sürdürdü.

Emeviler döneminde halk saray hayatına karışmadı. Kendi kendine şeriatı ve sünneti yaşamaya başladı. Adeta lâik dönem başladı. Halk dini/düzeni artık kendi kendine yaşıyordu. Kur’an’da da kendisine gereken her türlü hükmü buluyordu. Kur’an gücünü azaltmadı, daha da artırdı. Artık devlet yönetimi olmadan da halk Kur’an’a göre yaşamayı öğrendi.

Bu anlayış günümüze kadar gelmiştir. Hükmedenler zalim olsalar da isyan edilmeyecek, onlara itaat edilecektir. Din/düzen lâiklik içinde yaşanacaktır.

Sultanlar da halkın işlerine karışmadılar, onları dinlerinde, ilimlerinde, mesleklerinde serbest bıraktılar. Bağımsız yargı sistemini Hazreti Ömer kurmuştu, onu devam ettirdiler. Böylece çağlarının sorunlarını çözdüler.

Bugün saltanat anlayışı son bulmuştur. Kadılık sistemi ise hâlâ devam etmektedir. Ancak Kur’an hakemlik sistemini getirmiştir. III. bin yıl uygarlığı onun üzerinde kurulacaktır. Ama Kur’an saltanat döneminin sorunlarını da çözmüştür.

Emeviler dönemimde de fetihler devam etmiştir. Hattâ İspanya fethedilmiş, orada Abbasi uygarlığının yanında Emevi uygarlığı sürmüştür. İber Yarımadası’ndaki devlet yıkılınca Emevi hanedanlığı ve uygarlığı da son bulmuştur.

Dört halifeden sonra neden Emevi dönemine ihtiyaç vardır?

Emevilerin uygarlaşmada aldıkları görev nedir?

Tarihte hiçbir olay Allah’ın izni olmaksızın olmaz. Şeytan da O’nun takdiridir.  

a)      Emeviler gelmeseydi istişare dönemi devam edecek ve fıkıh dönemine geçilemeyecekti. Oysa Emeviler dönemi sayesinde fıkıh ilmi doğdu. Çünkü halk sultanlara güvenemedi.

b)     Emeviler dönemi ile hanedanlığın meşruluğu kalkmış, Hazreti Ali nesli bir daha iktidar olamamıştır. Yoksa İslâm’da hanedanlık hakim olacaktı.

c)      İnsanlık henüz cumhuriyet rejimini yaşayacak seviyede değildi. Gayrimeşru olarak hanedan gelmiştir.

d)     Emeviler sayesinde lâik yönetime gidilmiştir. Hükümdarların kutsiyeti olmamıştır.

 

5- ABBASİLER DÖNEMİ

Emeviler dönemi zorba bir yönetimdi. Halk kerhen fitne olmasın diye kabul etmişti. Emevilerin Kur’an’ı ve Hazreti Muhammed’i benimsemiş olmaları, başka türlüsünü yapamayacakları içindi. Bununla beraber içlerinden Ömer b. Abdülaziz gibi halifeler de gelmişti. Devletin oksan senelik ömrü içinde neler yapmışlarsa yapmışlardı.

Abbasiler dönemi ise farklı bir durumdu, halkın getirdiği bir iktidardı. Hanedan beş asır daha yaşayacaktır. Abbasilerin dönemi birtakım özellikler taşımaktadır.

a)      Abbasiler döneminde artık imparatorluk çok genişlemiş, yeryüzünün tek gücü olmuştur. Bağdat artık Arapların değil, diğer Türk ve Pers Müslümanlarının da merkezi hâline gelmiştir. Hattâ Hıristiyan ve Yahudiler de artık bu uygarlığın içinde yerlerini almışlardır.

b)      Abbasiler döneminde İslâmî ilimler gelişmiş bulunuyordu. Bağdat antik uygarlıkları ihya ediyor, Hint ve Bizans uygarlıklarını mecz ediyordu. Onların ilkel olmayan saldırıları karşısında kendisini kanıtlamaya çalışıyordu. Abbasiler zamanında Türkler Müslüman olmuş ve Hanefi mezhebi ile Abbasileri destekliyorlardı.

c)      Abbasilerin merkezi, Mezopotamya uygarlığının yaşadığı ve geliştiği ülke idi. O medeniyetin tabletleri henüz bulunmamış ve okunmamıştır ama Mezopotamya kültürünün vârisi olan Sasaniler oralara komşu idi. Abbasiler o geleneği sürdürmüşlerdir.

d)     Avrupalılar Abbasilerle değil Emevilerle meşgul idiler. Dolayısıyla imparatorluk uygarlaşmada büyük rol almıştır.

Bugün Batı’da bulunan ilimlerin yüzde seksene varan kısmı orada kurulmuştur. Tümevarım metodu orada keşfedilmiştir. Tümden gelme metodu da Hazreti İbrahim tarafından orada başlatılmıştır. Böylece Abbasi uygarlığı tarihin en etkin uygarlığıdır. Bugün bu uygarlık Batı’da bilinmiyor ama bu uygarlık bize bol kaynak bırakmıştır. Gelecekte uygarlıklar karşılaştırılacak ve her uygarlığa bir not verilecektir.

Bu kadar büyük hamle yapan Abbasi uygarlığının Kur’an’la asla başı dertte olmamıştır. Tam tersine Kur’an bu uygarlığa her zaman rehber olmuştur. Artık Kur’an’ı anlamak için gerekli olan bütün ilimler oluşmuş, dolayısıyla yorum tamamen keyfilikten çıkmıştır. İslâm uygarlığı orada zirveye ulaşmıştır. Kur’an’ın biraz geri kalan kitap olması düşünülebilir. Oysa tam tersine, Kur’an artık ilmî şekilde yorumlanmış ve güçlü devletler Kur’an ile oluşmuştur.

Mekke dönemi, Medine dönemi, Halifeler dönemi ve Emeviler döneminden sonra, Abbasiler dönemi de ayrı bir dönemdir.

Yunan felsefesi ile Kur’an’ın anlattıkları farklı varsayımlara dayanıyordu. Onların  dayandığı görüş “kıdem nazariyesi” idi. Kur’an ise “hudus nazariyesi”ne dayanıyordu. Bu farklı anlayışlar içinde birçok insan Kur’an’a karşı şüphe etmeye başlatmıştı.

Ama ne oldu?

Uygarlığın merkezine yine Kur’an oturdu ve insanlığı yine Kur’an etkilemeye devam etti. O uygarlık içinde yaşayanlar Kur’an’ı yeniden anladılar ve bize pek çok telif Kur’an ilimleri bıraktılar.

Abbasi uygarlığı yalnız İslâm âleminin temel uygarlığı olmamış, o dönemde Batı’nın da yakından tanımaya başladığı bir uygarlık olmuştur. Yunancadan Arapçaya çevrilen eserler Latinceye çevrilmeye başlanmış ve Latince dili de Kur’an Arapçası gibi ilim dili olmaya başlamıştır. Bugünkü Batı uygarlığı da Abbasi uygarlığının karşısında doğmuştur.  

Avrupalılar Yunanistan’ı önce Arapçaya yapılan tercümelerden öğrendiler, sonra asıl kaynaklara ulaştılar. Kur’an artık Tevrat’la yakından mukayese edilmiş, İncil’le mukayese edilmiştir. Kur’an bir taraftan Yunan ve Roma uygarlıkları ile, diğer taraftan Tevrat ve İncil uygarlığı ile karşı karşıya kalmıştır. Kur’an bu uyarlıklarla karşılaşınca etkisini daha da artırmıştır. Çünkü bu uygarlıklarda bulunanlar hep Kur’an’da var olmuştur. O zamana kadar Arap dünyasında duyulmayan ve işitilmeyen şeyler burada gözle görülür olmuş ama Kur’an hiçbir zaman yadırganan bir kitap olmamıştır. Herkes Kur’an’ı benimsemiş, herkes kendi görüşlerini Kur’an’a dayatmak istemiştir. Abbasi uygarlığı Arap uygarlığının son halkası olmuştur. İslâmiyet devam edecek ama artık Arap hakimiyeti sözkonusu olmayacaktır.

Kur'an Her Asra Hitap Eder - II -

Süleyman KARAGÜLLE

 

6- SELÇUKLULAR DÖNEMİ

Henüz dört Halife zamanında İran fethedilmiş ve böylece İslâmiyet Arap nüfuzunun dışına çıkmıştır. Emeviler işgal ettikleri yerleri Araplaştırıyorlardı. Bundan dolayıdır ki bugün Irak, Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika hep Arap görülmektedir. Bugün Arap ülkeleri de geniş nüfusa sahiptir. Bunun temeli Abbasilere değil, Emevilere bağlıdır. Abbasiler ise Arapçılık yapmamışlar, Arapları yönetmek için başka kavimleri ordularına almışlardır. Bunların başında Türkler gelmiştir.

Türkler İran’dan sonra yine ilk dönemlerde İslâmiyet’le karşılaştılar. Çetin savaşlar sonunda Türkler mağlup oldular ama İslâmiyet’i de kabul ettiler. O dönemde Roma’yı Cermenler işgal eder ama onlar da Hıristiyan olur. Slavlar da Türklerin Müslüman olması nedeniyle, onlar da kendilerini korusunlar diye Hıristiyan olurlar.

Miladi 1000 yıllarına tekabül eden bu dönem tek tanrılı dinlerin yeryüzüne hakim olduğu dönemdir. Hindistan, hattâ Çin de bu dönmede İslâmiyet’le tanışmıştır. İslâmiyet artık sadece Arap dünyasının dini olmamış, bütün insanlığın dini olmuştur. Abdülkerim Saltuk Buğra Han’ın (M. 922-955, H.309-344) İslâmiyet’i kabul etmesiyle artık İslâm dünyasına hakim olanlar Türkler olmuşlardır.

Türkler Araplardan tamamen farklı bir ulustu.

a)      Araplar çöllerde yaşayan sıcak ülkelerin çocukları idiler, Türkler ise soğuk ülkeler olan Orta Asya’da yaşayan insanların çocukları idiler.

b)     Türkler at üstünde büyük devletler kuran halklar idiler. Göçebe devletler kurmuşlardı. Araplar ise İslâmiyet’ten önce kabile hayatı yaşıyorlardı.

c)      Araplar Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları arasında sıkışmışlardı, Türkler ise Asya bozkırlarında yaşamakla beraber Çin ve Hint uygarlıkları ile hemhal olmuşlardı.

d)     Türklerin inançları mistisizme kaçan Şamanizmin etkisinde gelişmişti. Arapların inançları ise daha çok Mezopotamya ve Mısır putperestliği içinde oluşmuştu.

Önce Karahanlılar Müslüman olmuşlardır. Ondan sonra Gazneliler Müslüman olmuşlar, daha sonra da Selçuklular Müslüman olmuşlardır. Abbasi uygarlığını devralan Selçuklular olmuşlardır. Selçuklulardan sonra Abbasiler ikinci dereceye inmişlerdir.

Kur’an bu sefer Arap olmayan halkların kitabı olmuştur. Kur’an artık sadece Arapların değil, Türklerin ve Arapların kitabı olmuştur. Kur’an’ın tedrisinde ve tefsirinde herhangi bir duraklama olmamıştır. Abbasiler döneminde başlayan Yunan etkisi devam etmiş ve Kelam ilmi doğmuştur. Ama Kur’an bu sefer Doğu mistisizmiyle karşılaşmıştır. Araplar tarafından bilinmeyen bu mistiklik Kur’an’a yabancı olmamıştır.

Bir taraftan Yunan felsefesi Kur’anîleştiriliyor, diğer taraftan Doğu mistisizmi de Kur’anîleştiriliyordu. Kur’an sanki Yunanistan’da inmiş de oradaki yanlış felsefe akımlarını düzeltmiş gibi oldu. Kur’an sanki Çin ve Hint’te inmiş de oradaki mistisizmi tashih ediyordu.

Kur’an böylece Arapça dışındaki dillerde de gelişmeye, yorumlanmaya ve açıklanmaya başlandı. Kur’an yine bütün diğer eserlerin üzerindedir. Her şey Kur’an ile yorumlanıyor, Kur’an ile izah edilebiliyordu. Diğer kitaplar eskiyor ve yenileri yazılıyordu ama Kur’an hiç eskimiyor, her zaman tüm kitaplar onun etrafında kaleme alınıyordu.

Selçuklularda dil henüz gelişmemiştir. Dolayısıyla kitaplar Arapça yazılıyordu. Bu sadece Türkçenin kısırlığından ileri gelmiyordu. Arapça sayesinde tüm İslam âlemine hitap ediliyordu. Türklerin devletleri daima çok uluslu devletler olmuştu. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Moğollar hep geniş topraklarda birçok kavimleri yönetmişlerdir. Selçuklular döneminde uluslar arasındaki anlaşma ancak Arapça ile gerçekleşiyordu. Bununla beraber Selçukluların dili Farsça idi.  

Kur’an bir taraftan göçebe imparatorluk devlet modeli içinde yadırganmadan el üstünde tutuluyor, diğer taraftan tasavvufun kaynağı olan Çin ve Hint ülkelerinde de herhangi bir yadırganma ile karşılaşmıyordu. Her gün okunuyor, yorumlanıyor ama hiç kimse bu işe yaramaz kitaptır diyemiyordu. Bugün Asya’da yayılan İslâmiyet hep Türklerin İslâmiyet anlayışıdır.

 

7- OSMANLILAR DÖNEMİ

Selçuklular Asya halkları ile ilgilenmişlerdir. Savaşları daha çok yine İslâm halkı ile olmuştur. Karahanlılar Çin ülkesini hedef almışlar, Gazneliler Hint ülkesini hedef almışlardı. Selçuklular ise Bizans’ı hedef aldılar. Müslümanlar Çin ülkesinde galip geldiler ama orada yeni uygarlık oluşturmadılar, yani Çinlilere karşı mukavemet edip yeni uygarlık kurmadılar. Hindistan’da da durum budur. İslâmiyet’le yan yana yaşayan bu topluluklar ya Müslüman oldular ya da etkilendiler ama yeni uygarlıklar oluşturamadılar.

Selçuklular Hıristiyan âlemini derinden etkilediler. Avrupa İslâmiyet’i ilk olarak Kuzey Afrika’dan gelen Müslümanlar karşısında yaşadığı mağlubiyetle tanıdı. Endülüs’le bin yıl yakın komşu olarak yaşadılar. Avrupa’nın uyanmasına neden oldular. Ama sonunda orada Avrupalılar Müslümanları mağlup etmişler ve onlara bir tehlike teşkil etmemişlerdir.

Oysa Selçukluların yerine geçen Osmanlılar dönemi, İslâm uygarlığının zirvede olduğu zamanlara rastlar. Osmanlılar Bizans imparatorluğunu yenmişler ve onun vârisi olmuşlardır. Müslümanlar Sasanileri de yendiler ama onların yönetiminden hiç etkilenmediler. Onları merkezlerinde terk edip yeni fetihlere girişmediler. Oysa Osmanlılar İstanbul’u fethettiler, Bizanslıların yerine oturdular ve Avrupa’yı tehdide başladılar.

Osmanlılar bin yıllık bir imparatorluğun vârisi olarak İstanbul’a gelip oturdular; hem de onları kovarak değil, onlarla birlikte oturdular. Selçuklular zamanında da Hıristiyanlar asla tedirgin olmamışlardır.

Osmanlı yönetiminin avantajları vardır.

a) Bizanslılar, Katoliklerin ve barbarların Anadolu’yu ve İstanbul’u yağma etmelerine mâni olamıyorlardı. Oysa Osmanlılar Anadolu’yu ve Trakya’yı saldırılara karşı koruma gücüne sahipti. Osmanlılar Trakya’ya Bizans İmparatorluğu’nun dâveti ile geçtiler.

b) İçerde de yağmacılar vardı, iç güvenlik ve huzur yoktu. Osmanlı Türk yönetimi adaleti ve güvenliği sağlıyordu.

c) Halk askere gidiyor, ağır vergiler ödüyordu. Osmanlı Türk yönetimi sayesinde Rumlar askerlikten muaf odular, vergiler de hafiflemiş ve değişmez olmuştu.

d) En önemlisi, Yörükler dağlara geliyor, otlaklardan ve yaylalardan yararlanıyordu. Kışın sürüleriyle tarlalara iniyor, tarlaları hem otlardan temizliyor hem de gübreliyordu. Ayrıca mamul mallarına pazar bulmuş ve et mamullerini onlardan alabiliyorlardı.

İşte Osmanlılar, halkıyla ve yönetimiyle tam bir işbirliği içinde Anadolu’ya yerleşmişlerdi. Kur’an bu yeni durumda da rehber olmaya devam etti, Müslümanları ve Hıristiyanları rahatsız etmedi. İmparatorluktan vâris kalan müesseselere benzer müesseseler Kur’an’la çok iyi uyum sağladı. Yönetim uygarlaştı ama çökme olmadı.

Osmanlılar Avrupa’yı fethe başladılar. Ancak Anadolu’da olanlara benzer olaylar Balkanlar’da da devam etti. Halk Osmanlılardan memnundu. İsyanlar Hıristiyanlardan değil, Yörüklerden ve Şiilerden geliyordu. Kur’an imparatorlukla birlikte uygarlığı oluşturdu. O şartlarda da yol gösterici olmaya devam etti.

Viyana kuşatmasından itibaren imparatorluk gerilemeye başladı.

I. Kur’an uygarlığı yaşlanmıştı. Artık ömrünün son günlerini Osmanlılarda yaşadı. Bunun sonucu olarak Avrupa uygarlığına teslim olmaya başladı. Ama Kur’an 1900’lara kadar hep üstün hakimiyetini korudu. 1900’larda İslâmiyet’e karşı alenen saldırılar görülmeye başladı. Meşrutiyetçiler de onlarla beraber olmaya başladılar. Sanki Kur’an devre dışı oluyormuş gibi oldu ama Cumhuriyet’i yine Kur’an kurmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun müesseseleri İslâmî olmaktan çıkmış, Batı düzenine uydurulmuştu. Ne var ki Batı da inkılâplar yapmış ve İslâm müesseselerine uymaya çalışmıştır. Mesela, “emiru’l-mâ” “amiral” olmuş; sonra Türkiye’ye Batı kılığı ile girmişti, yani aslı yine İslâm’dı. Dolayısıyla Batı uygarlığı da İslâmiyet’in etkisi sebebiyle Kur’an’ın eseri idi. Batı, akit serbestliğini kabul etmekle hukukta İslâmî anlayışı benimsemiştir. Böylece Osmanlılar Kur’an’ı görünürde terk ediyorlardı ama yine de Kur’an’ın kuralları içine giriyorlardı. Kur’an bugünkü Batı medeniyetinin de mimarıdır. Kimse, Batı’nın Tevrat ve İncil dışı bir uygarlık olduğunu iddia edemez ama, Batı Roma hukuku yerine zamanla İslâm hukukunu almıştır.  

                                                                                   

8- CUMHURİYET DÖNEMİ

1900’larda alenen İslâm düşmanlığı başlamış, bu düşmanlık Meşrutiyet’te de devam etmiştir. Ne var ki, imparatorluk yıkılınca imdada yine Kur’an koşmuştu. Anadolu’daki ulema yani din adamları mağlubiyeti benimsemediler, istilaya evet demediler. Din adamları Anadolu esnafı ile Kur’an’ın etkisiyle anlaştılar ve kurtuluş hareketlerini maddeten desteklediler. Din adamları eşkıyaları “Kuvva-yı Milliye”ye çevirdiler. Böylece mağlup olan ve yıkılan imparatorluğun yerine Kur’an sayesinde yeni devlet ortaya çıktı. Sonra askerler bunu organize ettiler ve İstiklâl Savaşı kazanıldı.

İstiklâl Savaşı baştan sonuna kadar Kur’an’a dayanıyordu. İstiklâl Savaşı’nda Kur’an ehli tek vücut olmuş ve düşmanlara birlikte karşı koymuşlardır. Ne Kürtler ne Aleviler karşı cephede yer almadı. Çerkez Ethem karşı tarafa geçtiği halde, Çerkezler hep beride savaşa devam ettiler. Buradan çok açık olarak anlıyoruz ki, Kur’an Cumhuriyet’in kuruluşunda da etkinliğini sürdürmüştür. İslâm âlemi İstanbul’daki halifeye değil, Anadolu’daki kıyama destek verdi. Bunu yaptıran ne idi? Bunu yaptıran Kur’an idi. Verilen fetva şu idi: Padişah esirdir, onun emirleriyle amel caiz değildir. Anadolu uleması ne dedi? Padişaha inanıyorsak o yenilmiş ve esir olmuştur, ama eğer Allah’a inanıyorsak O ölmez.  

İstiklâl Savaşı dine dayalı olarak kazanılmıştır. Bunun en açık şahidi, “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklâl” mısraıdır. Biz bunu İstiklâl Marşımızda hâlâ söylüyoruz.

Cumhuriyet kurulduktan sonra ne oldu? Yaşlanmış, ihtiyarlamış I. Kur’an medeniyetinin sonradan oluşmuş müesseseleri kaldırıldı, düzende İslâmiyet getirildi.

Cumhuriyet döneminde Tevhid-i Tedrisat getirilmiş ve medreseler kapatılmıştır ama Kur’an öğretimi devam etmiştir. Tevhid-i Tedrisat Kanunu dini eğitimi zorunlu gördüğü halde, fiilen Kur’an öğretimine ara verilmiştir. Sonra İsmet İnönü zamanında dini tedrisata yeniden geri dönülmüş, Kur’an yeniden anlaşılmaya başlanmıştır.

Osmanlılar zamanında okullarda Arap harfleri ile Arapça okutulur, herkes güya Arapça bilirdi. Oysa Arapçayı sadece birtakım seçkin âlimler biliyor, halk ise Kur’an’dan habersizdi. Hattâ Kur’an’ın mânâsı üzerinde düşünmek bile meşru sayılmazdı. Halk bin sene önceki içtihatlara dayanan fıkıh kurallarını ezberlemekle yetinirdi.

Oysa, 1950’den sonra Kur’an Türkçe mealleriyle yazılmaya başlandı, Kur’an’ı anlamak için herkes seferber oldu. Okullar açıldı. Kitaplar yazıldı. Kur’an’ın hükümlerini benimseyen kuruluşlar ortaya çıktı. Bediüzzaman Cemaati, Kur’an’ı yönetimin merkezine oturtmanın gereğini biliyorlar ama zamanı gelmediğini söylüyorlardı. Millî Görüşçüler ise “Adil Düzen” adı altında Kur’an düzenini önerdiler. Askerler de eski fıkıh İslâmiyet’inin yerine Kur’an İslâmiyet’ini tercih eder oldular.

Hâsılı, 20. yüzyıl Kur’an’ın yüz yılı olmuş, Kur’an artık yeni uygarlığı tesis için kullanılır hâle gelmiştir. III. Bin Yıl Uygarlığına doğru adımlar atılmıştır. Akevler, Adil Düzen çalışmalarından Kur’an’ın günümüzün ihtiyaçlarına cevap vereceği şekilde yararlandı. Çalışmalarda “Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasası” ortaya çıktı.

Şimdi Kur’an’a inanmayanlar da Kur’an’la yakından ilgilenmektedirler. Kur’an’ı okudukları zaman onlara asla eskimiş bir metin izlenimi vermemektedir. Kur’an eskilere değil, III. bin yıl insanına hitap ediyormuşçasına canlı ve tazedir.

Günümüz döneminde insanların karşılaştıkları sorunlar vardır. Bunların çözümünü Kur’an çok ileri ve açık bir şekilde ifade etmiştir. Önce devletin yapısı üzerinde kesin bilgiler vermektedir. Demokratik, laik, liberal ve sosyal hukuk devletinin bütün müesseselerini ortaya koymuştur. Ekonomide işsizlik, açlık, borç ve bürokrasi sorunlarını çözmüştür. Genel hizmet müesseseleri ile devlet anlayışı muasır medeniyetin ilerisine gitmiştir.

İşte böylece şunu görmüş oluyoruz ki; çağlar geçmiş, değişmiş, çok farklı ve zıt anlayışlar ortaya çıkmıştır ama Kur’an bunlardan yararlanmadan yoluna devam etmiştir. Şimdi de III. Bin Yıl Uygarlığını kurmaktadır. Bu uygarlık kurulduğunda Kur’an’ın mucizesi asıl o zaman ortaya çıkacaktır. Kur’an’ın silahsız gücü dünya uygarlığını bir lokma şeklinde yutacak ve yeni uygarlık, yani Adil Düzen uygarlığı doğacaktır.

 

9- I. KUR’AN UYGARLIĞI

Tarihte gelip geçmiş uygarlıkları hatırlayalım.

a)      Toplayıcılık döneminde insanlar meyve topluyor ve onunla geçiniyorlar, kamışlardan yaptıkları çardaklarda oturuyorlardı. Bugünkü başlıklı sütunları o devrin kamış demetlerinden kalmadır.

b)     Avcılığa başladılar ve azalan meyvelerin yerine hayvanların etinden yararlanma yoluna gittiler. Avladıkları hayvanların derilerinden yaptıkları çadırlarda oturdular. Daha çok mağaralarda yaşadılar.

c)      Çobanlık dönemimde hayvanları ehlileştirdiler. Ağıl yaptılar. Sütten çok yönlü yararlandılar. Keçelerden oluşan çadırlarda yaşadılar. Göçer Türkler de hâlâ yurt dedikleri bu çadırlarda yaşamaktadırlar.

d)     Tarım döneminde halk tarlaları ekti ve elde ettiği ekinle geçinmeye başladı. Ürettiği tarım ürünlerinin yapraklarını hayvanlara yedirdi, gübresini de tarlada kullandı.

Bu dört ilkel topluluk döneminden uygar topluğa geçildi.

Uygar topluluk demek, iş bölümüne ulaşmış topluluk demektir. Kişiler kendileri üretim yaparlar, ürettiklerini satarlar, kendilerine gerekli olanı satın alırlar.

Bu uygarlaşma hareketi Milattan önce 3000 yıllarında başladı ve 5000 yılda tamamlandı. Bugün artık kimse kendi ürettiğini tüketmiyor.

Bu uygarlaşmanın evreleri şunlardır.

a)      İlimde yazı icad edilmiş ve insanlığın bilgi birikimleri artık nesilden nesile değişmeden ve unutmadan aktarılabilmiştir. Tabletler üzerinde yazılma merhalesinden, günümüzde bilgisayarlara yazma merhalesine ulaşılmıştır.

b)     Dinde lâiklik gelmiştir. Lâikliğin iki veçhesi vardır; biri insanları kendi inançlarında serbest bırakmak, diğeri de inançların ilmiliği ve akliliği ilkesidir. Eskiden mucizelerle inanılıyordu, şimdi ispatlarla inanılıyor.

c)      Ekonomide ise kişiler ürettiklerini satıyor, bu satış neticesinde elde edilen para ile tüketeceklerini satın alıyor. Bu da ancak kâğıt paranın kullanılması ile mümkün oluyor. İnsanlık bu kâğıt paraya ancak yirminci yüzyılda ulaşmıştır.

d)     Siyasi hayatta da demokrasi yönetimi ulaşılan son noktadır. Bu da yerinden yönetimli içtihat sistemidir.

Uygarlaşmada geçirilen merhaleler.

0)     İlk uygarlık Nuh aleyhisselâmla başlar. Uygarlığın temeli orada atılır. Çivi yazısı bulunur, kanunlar yapılar, kentler inşa edilir. Bu uygarlığın özelliği olarak sulama tarımında değişik kavimlerden halklar bir araya geldi, birleşip kentler kurdular. Bu sayede ortak lâik hukuk doğdu.

1)     Sonra İbrahim aleyhisselâm geldi. İlimde uygarlığı sağladı. İnsanlara müsbet düşünmeyi, akılla düşünmeyi ve ispatlı davranmayı öğretti. İlmi kavmîlikten çıkarıp beşerî bir müessese hâline getirdi. Hazreti Nuh hukuk düzenini kurmuştu ama bir eksiği vardı; kuralları koyanlar uygulayıcılar olduğu için keyfi yönetim devam etti.

2)     Sonra Musa aleyhisselâm geldi. Tevrat’ı bir yasa olarak getirdi ve halkı kişilere değil de Tevrat’a uyulmayı zorunlu kıldı. Hazreti Musa hukuk düzeninde büyük değişiklik yaptı. Artık kuralları yöneticiler koymuyordu. Yasama ile yürütme ayrılmıştı.

3)     Sonra Davut aleyhisselâm geldi. Devletçiliği getirdi. Halkın tek başlarına yapamayacağı işleri devlet yüklendi. Devlet filoları oluşturuldu ve Akdeniz medeniyet havzası olarak göl hâline geldi. İnsanlığı bir ülke hâline dönüştürmenin temelleri atıldı.

4)     Sonra İsa aleyhisselâm geldi. Devletin dışında onun emrinde olmayan ve ona da emretmeyen, eşitlik için yardımlaşan ve dayanışan bir anlayışı getirdi. Bugünkü Avrupa uygarlığının temelini attı.

5)     En sonunda Kur’an geldi. Kur’an, bütün bu ayrı ayrı yapılan inkılâpları birleştirerek bir arada uygulama imkânını getirdi. İşte bu peygamberli son uygarlık oldu. I. Kur’an Uygarlığı insanlığı zirveye çıkardı. Karalar uygarlığı sona ermiş oluyor. Sonra denizler uygarlığı dönemi başladığında başka uygarlıklar ortaya konacaktır.

 

10- II. KUR’AN UYGARLIĞI

I. Kur’an Uygarlığı sayesinde, Hazreti Nuh peygamberden itibaren başlayan ve ilimde yazı, dinde ilmilik, ekonomide mübadele ve yönetimde içtihat sistemi Kur’an’la en yüksek safhaya ulaştırılmış, böylece uygarlaşma tamamlanmıştır. İnsanlık on beş yaşına girmiş ve baliğ olmuştur. Bundan sonra artık II. Kur’an uygarlığı başlayacaktır.

II. Kur’an uygarlığının başladığını gösteren emareler nelerdir?

a)      Her uygarlığın ömrü 1000 senedir. Bu uygarlıkların başlayıp bitme tarihleri Miladın bininci yıllarına dayanır. M.Ö. 3000 Nuh Uygarlığı, 2000 İbrahim Uygarlığı, 1000 Musa Uygarlığı, 000 İsa Uygarlığı; M.S. 1000 I. Kur’an Uygarlığı gelmiştir. Şimdi de M.S. 2000 yıllarında II. Kur’an Uygarlığı gelecektir. Zira Kur’an son kitap olduğunu belirtmiş, yeni peygamber gelmeyecek ve yeni kitap inmeyecektir demiştir. Yeni uygarlıklar içtihat ve icmaya dayanılarak peygamberlerin vârisleri olan âlimler tarafından kurulacaktır denmiştir.

b)     Hak uygarlıklardan 500 sene sonra kuvvet uygarlıkları doğar. Hak uygarlıklar hukukta ve yönetimde adım atarlar, kuvvet uygarlıkları teknikte ve ekonomide adım atarlar. Böylece birbirini destekleyerek uygarlıların gelişmesini sağlarlar. Nuh Uygarlığı Mısır, Musa Uygarlığı Yunan, İsa Uygarlığı ortaçağ, I. Kur’an Uygarlığı da bugünkü Avrupa uygarlığını doğurmuştur. Doğu uygarlığı zirvede iken Batı yeniden doğar, Batı uygarlığı zirvede iken Doğu uygarlığı doğar. Bugün Batı zirvededir; teknik ve ekonomide zirvededir, hukuk ve yönetimde sıkıntıdadır. II. Kur’an uygarlığı doğmaktadır. Hem tarih itibarı ile bunu biliyoruz, hem de yaşayarak böyle olacağını görüyoruz.

c)      Bir uygarlık ancak iki uygarlığın sentezinden doğar. Sümer Uygarlığı, çobanlıkla tarımcılığın sentezi ile doğmuştur. Mısır Uygarlığı, Mezopotamya ile Nil halkı uygarlığının sentezi ile doğmuştur. İbrani Uygarlığı, Mısır ile Sümer uygarlığının sentezi ile doğmuştur. Yunan Uygarlığı, Mısır ile İbrani uygarlığının sentezi ile doğmuştur. Hâsılı, medeniyetler eski medeniyetlerin sentezinden doğar. III. Bin Yıl Uygarlığı, Batı Uygarlığı ile İslâm Uygarlığı’nın sentezinden doğar. Ne var ki bu sentezi yapabilmek için iki, üç, hattâ daha fazla asır süren bir hazırlık devresi geçirilir. Hazreti Nuh 300, Hazreti Musa 200, Hazreti Muhammed 400 sene evvel gelip uygarlık hazırlıklarını yaptılar. Bugünkü yeni uygarlığın sentezi için de hazırlıklara Osmanlılarda başlandı. Biz en az iki asırdır Batı’yı öğreniyoruz. Harf inkılâbını da biz yaptık ve II. Kur’an Uygarlığı’nı kuracak bir kültüre ulaştık.

d)     II. Kur’an Uygarlığı artık doğrudan vahye dayanmayacak, ilme dayanacak; Kur’an’ın ilimle açıklanmasına dayanacaktır. İlimler de iki asır içinde tamamlanmıştır. Artık müsbet ilmin seviyesi III. Bin Yıl Uygarlığını kuracak seviyeye ulaşmış, teknolojik seviyesi de Kur’an’ı uygulayacak hâle gelmiştir.

Görülüyor ki, Kur’an’ın ‘artık yeni peygamberler gelmeyecek, yeni kitap inmeyecek’ haberi, onlara ihtiyaç kalmayacak, insanlık kendi uygarlığını kendi ilmi ile kuracaktır demektir. Kur’an’ın bunu çok açık bir şekilde ifade ettiği görülür. Kur’an’ın söylediği gerçekleşmiştir. İnsanlığın o seviyeye ulaşacağını haber vermiştir. Bu da elbette onun inkâr edilemez mucizesidir.

Biz II. Kur’an uygulaması için 1950’lerde faaliyete geçtik. Bu amaçla Nur cemaati oluştu. Bu amaçla Millî Görüş cemaati oluştu. Akevler Adil Düzen çalışmaları bu amaçla yapılıyor.

Şunu da belirtelim ki, İslâm uygarlığı 1700’lerde gerilemeye başlamıştır. Ama İslâm âleminin bu gerilemesi savaşlarda yenilme şeklinde ortaya çıkar. Bu dönemde İslâmiyet’in inanç ve hükümlerine saldırı cesaretini kimse gösterememektedir. Bu saldırı 1900’larda başlar. Her yıl ilerleyerek 33 senede zirveye ulaşır. Sonra ‘muasır medeniyetin üstüne çıkacağız’ deyip Kur’an’a saldırı durur. 1967 yılında İzmir Akevler Kredi ve Yardımlaşma Kooperatifi kurulduğunda artık duraklama son bulmuş, çalışmalarda aktif hâle geçilmiştir.

Bu dönemde büyük başarılar elde edilmiştir. Dinde F. Gülenciler, siyasette Erbakancılar, ekonomide holdingler, ilimde ise Adil Düzenciler 33 senede en aşağıdan en üste çıktılar. Ne var ki bunlar bu yükselişlerini Adil Düzende değil de Batı düzeninde yani zalim düzende yaptılar. Şimdi bu başarıyı Adil Düzende yani Kur’an düzeninde göstereceklerdir. 33 senelik zaman işlemeye başlamıştır.

Kur’an insanlığa her çağın sorunlarını çözebilme ve onlara yeni hamle yapma gücünü kazandırmıştır.

 09. KUR’AN HER ÇAĞA HİTAP EDER      لكل عصر

1-      MEKKE DÖNEMİ

2-      MEDİNE DÖNEMİ

3-      HALİFELER DÖNEMİ

4-      EMEVİLER DÖNEMİ

5-      ABBASİLER DÖNEMİ

6-      SELÇUKLULAR DÖNEMİ

7-      OSMANLILAR DÖNEMİ

8-      CUMHURİYET DÖNEMİ

9-      I. KUR’AN UYGARLIĞI

10-  II. KUR’AN UYGARLIĞI