KUR'AN'I KERİM MUCİZELERİ
Süleyman Karagülle
1268 Okunma
KORUNMA MUCİZESİ

 

 

محفوظ بالاصول

Kur’an’ı anlamak için usûlü fıkıh ilmi oluşturuldu

Bir adadasınız. Bir mekanik atölyeyi getirdiniz. Yerlilerle iş yaparsınız. Ne yaparsınız? Önce işçilere makineleri gösterir, onlara çalışmalarını öğretirsiniz. Sonra bir parçayı torna ederek gösterir ‘sen de bunun gibi yap’ dersiniz. O sizden gördüğünü yapmaya çalışır. Hatalar etse de benzer parçayı parça üzerinde aldığı ölçülerle yapar.

İnsanoğlu kabiliyetlidir. Örnek parçayı birkaç defa yaptırırsanız sonunda sizin istediğiniz parçayı imal eder ama daha küçüğünü yap derseniz yapamaz. Yeniden parça verip yaptırmanız gerekir. Proje verip ‘al bunu yap’ deseniz, hiç yapamaz. Çünkü proje okumayı bilmemektedir Mühendisler ne yaparlar? Proje ile parçayı verirler. İşçi bir projeye bakar, bir örnek parçaya bakar ve parçayı öyle imal eder. Sonra ne yaparsınız? Ölçüleri kaldırırsınız, sadece parçayı verirsiniz, ölçüleri buradan al dersiniz. İlerledikçe artık sadece proje verirsiniz. Projeden istediğiniz parçayı yapar hâle gelmiştir.

Siz ne yaptınız, işçiye neler öğrettiniz?

Önce makineleri çalıştırmayı öğrettiniz. Sonra makinede örneği olan bir parçayı imal etmeyi öğrettiniz. Sonra parçayı verdiniz, planı da verdiniz, sadece ölçüleri plandan almayı öğrettiniz. Sonra da proje okumayı öğrettiniz.

İşte, Kur’an da insanlığı böyle eğitip bugünkü hâle getirdi. Hazreti Adem’den Hazreti Nuh’a kadar sadece makineleri tanıttı. Hazreti Nuh zamanında insanlara makineleri çalıştırmayı öğretti. Hazreti İbrahim peygamberle insanlara örnek parçayı imal etmelerini öğretti. Tevrat’la proje ile birlikte örnek parça verdi, o suretle parça imal etmeyi öğretti. Hazreti Muhammed peygamberle örnek var ama ölçüler ancak projeden alınabilir duruma getirildi. Böylece insanlar proje okumayı öğrendiler.

Kur’an geldi. İnsanlar projeye dayanarak bir parça üretmeyi öğrendiler. O parça ile proje arasında uzun çalışmalar yaptılar. Böylece artık proje bilgisini aldılar. 1400 senedir proje üzerinden bir örnek uygarlık meydana getirdiler.

Burada mucize nerededir?                                                                         

Dört beş bin yıl içinde insanların projeyi uygulamalarını öğrenmeleri bir mucizedir. Çünkü birileri bu insanları belli hedefe götürmektedir demektir.

Hazreti Peygamber aleyhisselâm Mekke’de sadece okudu, hiçbir uygulama yapmadı. Medine’ye geldi. Medine’de bir taraftan Kur’an okuyor, diğer taraftan onu uyguluyor. Ama ona uyanlara Kur’an’ı okuyup anlama metodunu öğretmedi. Uyguladı, gösterdi; işte size örnek dedi. Örnekten Kur’an’ın ne demek isteyeceği mânâları ortaya çıkarma işini insanlara bıraktı. Bunlar bunu çok büyük başarı ile ortaya koydular.

Dört halife istişare yoluyla Kur’an’ı anlamaya çalıştılar. Arkasından müçtehitler geldiler ve sünnetle kitabı karşılaştırarak Kur’an’ı anlama metodunu geliştirdiler. Kur’an proje idi; sünnet ise örnek bir uygulama idi. İnsanlar Kur’an’dan önce Tevrat’ta bir uygulamayı görmüşlerdi. Kur’an’dan sonra da sünnette ikinci örneği gördüler. Böylece fıkhı oluşturdular.

Fıkıhçılar sünnete dayanarak Kur’an’ı yorumladılar ve bir uygarlığı oluşturdular. Bu uygarlık öyle uygarlık oldu ki, bir asır geçmeden çöl bedevilerini tek süper güç hâline getirdi. Ne var ki fıkıhçılar plan yapmayı denemediler, hazır planı uyguladılar. Ondan sonra usulcüler geldiler ve Kur’an’ın ilkeleri içinde sünnetsiz bir uygarlık nasıl oluşur, bunun usullerini koydular. Kendilerine gerekmediği için uygulamaya koymadılar.

Şimdi biz onların usulüne dayanarak III. bin yıl uygarlığını oluşturuyoruz. Plan yapıyoruz. Peygamber yerine biz müsbet ilmi oturtuyoruz.

 

1- TEVRAT UYGULAMASI

Kur’an örnek kurallar koyar. Kuralların nasıl konacağını öğretir. Fıkıh usulü ilmi ile Kur’an’daki örneklere kıyas edilerek bütün hükümler çıkarılmış olur. Kur’an’da ilk insanın yaratılışından günümüze kadar insanların muhtaç olduğu bütün kuralların çıkarılması sanatı vardır. İnsanlar başlangıçta usulü fıkhı bilemeyecekleri için insanlara fer’î hükümleri içeren kitaplar gelmiştir, yani projeden önce örnekler geldi.

İnsanlık dört aşama geçirerek Kur’an’ı anlayacak seviyeye geldi ve Kur’an nâzil oldu.

a)      Birinci dönemde şeriat yoktu. Kabile yöneticileri kendi takdirleri ile topluluğu yönetiyorlardı. Bir babanın aileyi yönettiği gibi benzeri bir şekilde kabileler yönetiliyordu. İnsanlık bu dönemleri dört aşamada geçirmiştir; toplayıcılık, avcılık, çobanlık ve çiftçilik. Çiftçilik dönemi çobanlıkla hayvancılığın birleşmesidir, yani tek başına çobanlık ve tek başına tarım dönemleri çiftçilik döneminden farklıdır. Çiftçilik döneminde tarımla çobanlık birleşmiştir.

b)     İkinci dönemde insanlar yazıyı bulmuşlar, kurallar ortaya çıkmıştır. Ne var ki bu kuralları koyanlar kuralları uygulayanlar olmuştur. Peygamberler Allah’tan vahiy alıyor ama kendi ifadeleri ve uygulamaları ile kurallar oluşuyordu. Sonra peygamberlerin yerini krallar almaya başlamış, kralların fermanları kanunlar olmuştur. Mısır Firavunlarında yönetim böyleydi. Buna Nuh uygarlığı diyoruz. Sümerleri ve Babillileri içerir.

c)      Bundan sonra şeriat dönemi gelmiştir. Yazılı kitap nâzil olmuş ve bu kitap uygar topluluğun gereklerini ortaya koymuştur. Artık kanun uygulayıcıları kanunlar koymuyorlardı. Şeriat Allah’tan peygamberlere vahiy ile geliyordu. Yunanistan’da bu sistem taklit edildi. Vahyin yerini meclislerin yaptığı kanunlar almaya başladı. İşte Tevrat Kur’an’ın o zamana ait hükümlerinin uygulama kitabıdır. Ne var ki Kur’an’dan önce nâzil olmuştur. Kur’an’ın yorumu olarak ortaya çıkabilecek olan Tevrat’ı insanlar 2000 yıla yakın zamanda uyguladıktan sonra Kur’an inmiştir. Kur’an geldiği zaman insanlar duymadıkları ve işitmedikleri şeylerle karşı karşıya kalmadılar. Kur’an Tevrat’ın anlattıklarını kurallara dönüştürüyordu.

d)     Kur’an’ın Tevrat’tan farkını anlamamız için bir misal verelim. Tevrat o zaman Filistin’de mevcut hayvanları teker teker sayar ve bu helaldir, bu haramdır der. Bizim fıkıh kitapları gibidir. Oysa Kur’an helallerden davarları, haramlardan da domuzu örnek verir, diğerlerinin onlara kıyas edilmesini ister. Böylece tüm hayvanlar hakkında hükmünü koyar. Tevrat ise orada bulunan hayvanları sayar. Tevrat  bu yolla insanlara haram ve helalleri öğretmiş, bazı hayvanların hükümlerini getirmiş oluyordu. Kur’an’ın anlaşılması böylece mümkün olmuştur.

Tevrat sadece İsrail oğullarına hitap etmiş ve orada öğrenilmesini sağlamıştır. Sonra Hazreti İsa İncil ile Tevrat’ı bütün insanlığa yaymıştı. Aradan 600 sene geçtikten sonra Kur’an gelmiş ve onların başlattıkları şeriat dönemini tamamlamıştır.

Demek ki Kur’an’ın getirdiği hükümler ile Tevrat’ın getirdiği hükümler arasında esasta fark yoktur. Kur’an daha mücmel olup bütün asırlara ve devirlere şamil hükümleri içerir. Tevrat ise daha teferruatlı ve daha dar uygulama alanı ile ilgili hükümler getirir.

Tevrat’ın Kur’an’ın anlaşılmasında çok büyük yardımı vardır. Tevrat olmasaydı bizim Kur’an’ı doğru anlamamız çok zor olurdu. Burada Tevrat’ın nesh olduğu iddiasını da cevaplandırmış olalım. Kur’an’da nesh yoktur ama yere ve şarta göre farklı hükümler vardır. Tevrat’ın bazı hükümleri bugün uygulanamadığı için ortadan kalkmıştır. Bu neshi değil, uygulama mahallinin olmamasını anlatır. Mesela kimse cinayet işlemezse idam cezası verilmez ama idam cezası kalkmış olmaz.

Başka bir iddia da tahrif edilmiş iddiasıdır. Allah Kur’an’dan başka bütün kitapların tahrif edilmesine izin vermiş, böylece insanlığı bir kitapta birleştirmiştir. Ama biz o tahrifatı Kur’an sayesinde çok kolay bulmaktayız, dolayısıyla Allah hiçbir boşluk bırakmamıştır.

 

2- SÜNNET UYGULAMASI

Kur’an nâzil olurken Kur’an’ın dediklerini insanlar anlıyorlardı. Ama nasıl sadece trafik imtihanından geçen kimse araba süremezse, bunun gibi bir projeyi sadece okuyan kişi onu uygulayamaz. Ayrıca pratiğin de yapılması gerekir. Sonra Kur’an’ı tam anladıkları da söylenemez. Bir de Kur’an bütünü ile bir anda gelmiş değildir. Dolayısıyla mü’minler uygulamayı Kur’an’dan yapmıyor, Hazreti Peygamber’in gösterdiği gibi uygulama yapıyorlardı. Hazreti Peygamber’in gösterdiklerine “sünnet” diyoruz.

Sünnet sonra kitaplar hâline getirilmiştir. Ancak Tevrat ve İncil gibi onlar peygamberin zamanında yazılmadı. Kur’an’la karışır diye Hazreti Peygamber zamanında sadece Kur’an yazıldı. Böylece Kur’an cem edilirken bir sıkıntı yaşanmadı. Sonra Hazreti Peygamber bir kısmını Kur’an gelmeden uyguladı. Bazen Kur’an onları değiştirdi. Bazen Kur’an geldikten sonra uyguladı. Bu bakımdan Hadisler Tevrat ve İncil’e çok benzemektedir.

Hadislerin Tevrat’a başka bir benzeyişleri de, hadisler kendi zamanlarına ait hükümleri içerir. Kur’an’ın Tevrat benzeri uygulamasıdır. Zamanla uygulamaların değişmesi gerekmiştir ve dolayısıyla Tevrat’ın hükümleri de sünnetin hükümleri gibi kalkmıştır. Dolayısıyla sünnet Kur’an’ın ilk örnek uygulamasıdır, Kur’an’ın kendisi değildir.

Bununla beraber Hazreti Peygamber’den sonra Kur’an ile sünnet eşit görülmüştür. Yani Hazreti Peygamber zamanında uygulama bakımından sünnet Kur’an’dan önce gelmiştir. Ama onun arkasında sünnet ile kitap eşit delil sayılmıştır. Bunu böyle yapmak zorunluluğu vardı. Çünkü Kur’an’ı anlama usulü yoktu. Ancak sünnetle Kur’an’ı anlayabilirdik, onun dilini ve ıstılahlarını onun sayesinde bilebilirdik.

Kur’an yeni kelimeler kullanmadı ama kelimelere yeni mânâlar yükledi. Bu mânâlar da gelişigüzel yüklenmemiştir, Arapça kuralları içinde yüklenmiştir. Biz bu yeni anlamları sünnet ile bilebiliyoruz. Yeraltını kazsak, elimize bir harita geçse, üzerindeki çizgilerin neyi ifade ettiğini bilemeyiz. Ama eğer ‘bu harita şu yerin haritasıdır’ derlerse, üzerindeki çizgilerle arzdaki çizgileri karşılaştırır, o çizgilerin neyi ifade ettiğini öğreniriz.

Kur’an da bir kitaptır. Dili vardır. Ama biz bu dili nerden öğreneceğiz? Diyebilirsiniz ki, Araplardan öğreneceğiz. O zaman Arapça Arap halkın konuştuğu dildir. Sonra her gün değişmektedir. Hangi Arapça bizim başvuracağımız dil olacaktır?

Bu durumda Kur’an’ın anlattıklarını ancak sünnet ile görerek öğreniyordu. Kur’an’da birçok kelime vardır ki, sade lugat mânâlarını korumakla birlikte tamamen yeni kavramlar ortaya çıkmıştır. “Salât” dua demektir ama “namaz” özel bir duadır. “Zekât” temizliktir ama özel bir vergi sistemidir. “İslâm” kelimesi barış demektir ama bu kelimeden barış düzeni ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın dili ve dilin ifade ettiği mânâları biz sünnetten öğreniyoruz.

Bir örnek vereyim. Biz iki defa secde ediyoruz. Oysa Kur’an’da böyle bir ifade yok gibi görünür, ama vardır.  Kur’an bir yerde rüku ve secde diyor, diğer yerde de secde ve kıyam diyor. İkisi nekredir. Öyleyse rükudan sonraki secde kıyamdan evvelki secde değildir, yani secde iki tanedir. Buradan nekrelerde ayrılık kuralını öğreniyoruz.

Yahut Kur’an’da beş vakit namaz yok gibi görünür. Oysa namazlara dikkat ediniz,  orta namaza da dikkat ediniz diyor. Namazların çoğulu dişi kurallı çoğuldur. Bu en az dördü ifade eder. Namazlar üçten çoktur. Arapçada çoğul en az üçtür. Orta namaz da tek olmak zorundadır. O halde en az beş vakit namaz vardır. Kur’an burada bize birçok usulü de öğretmektedir.

Biz bu mânâları ancak Hazreti Peygamber aleyhisselâmın beş vakit namazı tasrih etmesi ve uygulama yapması ile bilebilmekteyiz. Gerek Tevrat gerek sünnet bize Kur’an’ı nasıl anlamamız gerektiğini öğretmektedir.

O halde Kur’an yalnız lafzıyla, yalnız mânâsıyla, yanız tarihi ile değil, anlama usulü ile de korunmuştur. Onun mânâsını da kimse tahrif edemez.

 

3- FUKAHANIN İÇTİHATLARI

Kur’an toplanmış kitap hâlindedir. Tevrat uygulaması mevcut, sünnet uygulaması da mevcut. Ama bunlar şeriat hâline gelmemiş, yazılı kurallar oluşmamıştır. Bu da fukaha tarafından yapılmıştır. Birçok şerler vardır ki hayırlı olmuştur.

a)      Mekkeliler mü’minlere zulüm yapmışlar, onlar da Mekke’den göç etmek zorunda kalmışlardı. Ya zulüm görmeyip Mekke’de kalsalardı ne olurdu? Medine’de İslâm devleti kurulmazdı, Kur’an sadece okunan kitap olurdu. Kur’an’a inananlar zulüm gördüler, Medine’ye gittiler ve ilk uygulamaları orada yaptılar. Cebrail geliyor, Hazreti Peygamber’e öğretiyor, Hazreti Peygamber de uyguluyordu. Böylece Mekke zulmü oradaki Müslümanlara şer olduğu halde, bize hayır olmuştur.

b)     Hazreti Peygamber aleyhisselâm vefat edince, peygamberin yerine dört halife peş peşe geldi. Halifelere vahiy gelmediği için vahyin yerini istişare almıştır. Böylece istişare sayesinde sünnet dönemi tamamlanmıştır. Sünnet Kur’an’ın tam uygulanmış örneği oldu. Hazreti Peygamber’in vefatı şer gibi görünse de, ümmeti için hayır olmuştur. Böylece istişare usulü oluştu.

c)      Halifelerden sonra fitne uyanmış ve halifelik saltanata dönüşmüştür. Şüphesiz bu şerlerin en şiddetlisi idi ama aynı zamanda en büyük hayra da vesile olmuştur. Halk artık tek güvendiği halifeyi bulamamış, kendilerine göre âlim ve fâzıl kişiyi seçmiş ve onun fetvaları ile yaşamağa başlamıştır. Bu da içtihat dönemini başlatmıştır. Hadis dersleri fıkıh derslerine dönüşmüştür. İşte bu dönemde Sünnet ile Kur’an karşılaştırılmış ve büyük imamlar mezheplerini tedvin etmişlerdir. Böylece fıkıh ilmi doğmuş, I. Kur’an uygarlığının şeriatı ortaya konmuştur. Bu içtihatlar daha sonra Avrupa’ya etki edecek ve Batı uygarlığını doğuracaktır. Bu içtihatlar İslâm âlemini yeryüzünde üstün güç yapacak ve bin yıl Müslümanlar tartışmasız hakim olacaktır.

d)     İçtihat döneminde 200’e yakın mezhep doğmuştu. Ancak zamanla bunlar elenmiş ve birkaç taneye inmiştir. O zaman bu mezhepler arasında tartışma başlamış ve had safhaya çıkmış, delillerden hükümlerin istinbatı yolları oluşturulmuştur. Böylece doğuluların unuttukları, batılıların hiç öğrenemedikleri fıkıh usulü ilmi doğmuştur. Fıkıhçılar cilt cilt eserlerini bize bıraktılar. Böylece Kur’an’ı anlama metodu geliştirilmiş ve Kur’an usulü ile korunmuştur.

Fukaha dört delile dayanıyordu.  

a)      Kitab. Bu Kur’an’dı. Her zaman herkes açıp okuyabilirdi. Tek nüsha olduğu için temel delildi.

b)     Sünnet. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın uygulamaları da bunlara delil teşkil ediyordu.

c)      İcma. İlk iki delil diğer dinlerde de vardır. İcma ise yalnız İslâmiyet’te vardır.

Yunanlılar ilimleri ikiye ayırdılar. Birine zannî ilimler dediler. Kendi tahminlerini ortaya koydular. Onu sadece tartışmak için kullandılar. Kat’î delil ise tartışmasız kabul edilecek delildir. Her filozof kendi varsayımlarını tartışmasız doğru kabul etmiştir. Kesin deliller kendileri için kesin sayılmıştır. Fakihler ise kesinliği ittifaka bağladılar. Birbirlerinin etkileri altında kalmaksızın araştırma yapan kimseler eğer hep aynı sonuca ulaştırdılarsa o kesindir. İhtilaflı olanlar ise zannîdir. Böylece fıkıhçılar kat’iliği icmaa bağladılar. Filozoflardan farklı olarak da zannî hükümler ile kat’î hükümlerde amelâ ayırım yaptılar. İlmi inkâr edeni kâfir kabul edip onları icma ehlinden çıkardılar. İçtihada ise sadece amelî olarak gerek görmüşlerdir. Herkes amel edecek, kendi içtihadına göre amel edecek, ama ona başkalarını davet etmeyecektir.

Burada size Ebu Hanife’nin bir usulünü belirtelim. Ebu Hanife’ye göre cezada icma gerekir. Eğer ihtilaf varsa kesin değildir. Kesin olmayan bir şeyle kimse cezalandırılamaz. Kendisi şahitsiz nikahın sahih olmadığını kabul etmiş, şahitsiz evlenenler arasında mihir ve miras gibi ilişkileri kabul etmemiştir. Nikahsız ilişkiler zina sayıldığından ona göre zina yapmıştır. Oysa diğer mezhepler şahitsiz nikahı da nikah kabul etmişlerdir. Ebu Hanife şahitsiz evlenenlere zina cezası uygulanması gerekir der ama uygulamaz. Çünkü der, ihtilaf vardır; ihtilaf olunca da ceza verilemez.  

d)     Kıyas. Fıkıhçıların dördüncü delili ise kıyastır. Çünkü Kur’an sadece birer örnek verir. Siz o örneği diğerleri ile kıyas edersiniz.  

 

4- USULCÜLERİN KURALLARI

Usulcülere göre bir şey dil ile ifade edilirse ilim olur, şeriat olur. Resimlerle, işaretlerle, müzikle, sanatla yapılan veya görerek öğrendiklerimiz ilim değildir. Cümleye dönüştüğü zaman artık o fıkhın konusu olacaktır. Su 0 derecede erir, bunu bilmek ilim değildir. İlim, ‘su sıfır derecede erir’ cümlesine dönüştüğü zaman ilim olur. Öyleyse her şeyden önce dile ait ilimler gelişmelidir. Önce dili öğrenmeliyiz.

Dilin oluşturulması var, kullanılması var, anlaşılması ve kavranması vardır. Dil oluşurken mesela uçan omurgalıya kuş diyoruz. Biz bunu babalarımızdan öğrendik. Bunu bir cümlede kullanırız. Atalarımızın ona yükledikleri manânın tamamını kastetmeden istediğimiz manâya gelmek üzere kullanırız. Bunlar kesindirler. Yani lugatta yazılan manânın bir kısmını şartsız, bir kısmını da biz dışardan katar ve kendimize kuş kavramını oluştururuz. Karşımızdaki bizim kastettiğimiz manâyı tıpa tıp anlamaz. O da kastettiğimiz manânın bir kısmını alır, bir kısmını da kendisi öyle zannettiği için katar ve bir şey anlar.

Buraya kadar olan olaylar sosyal olaylardır. Hakemlerin huzuruna bu cümle geldiği zaman ihtilaf çıkmıştır. Taraflar o cümlenin manâsı üzerinde anlaşamamışlardır. Sonunda hakemler de bir şey anlarlar.

İşte dilin böyle dört türlü anlamı vardır.  

Fıkıhçıların kurallı olarak bir cümleyi manâlandırabilmeleri için bunları bilmeleri gerekir. Usulcüler  tasnifler yaptılar, 24 çeşit özelliği ortaya koydular. Derecelendirdiler ve kuralla ortaya çıkan manâyı belirlediler.

Usulcüler bir de bir cümle ile başka bir cümle arasındakileri belirlemeye çalıştılar. Açıklayanlar; başkalaştırır, değiştirir ve bunların olmadığını açıklar. Bundan sonra tercihlere geçtiler. Böylece uslun birinci kısmını tamamladılar. Sonra da hükümleri tasnif ettiler.

Usulcüler hükümler bölümünde şeriatı vazedeni, şeriatın hükümlerini, şeriat hükümlerinin uygulandığı konuları ve şeriatı uygulayanları ayrı ayrı bölümde incelediler.

Şari’ kimdir?

Bu konuda lâik bir düşünceyi getirememişlerdir. Ama genel olarak esasları koymuş ve lâik kurallar için yol açmışlardır.

a)      Kuralları kişi kendisi için kendisi koyar. İnsan Allah’ın halifesidir. Onun adına içtihat yapar, kurallar koyar, şeriat yapar. Sonra da onun kulu olarak uyar. Bu husus açıkça belirtilmiştir.

b)     İkinci şari’ ise akit yapan taraflardır. Kişiler birbirleriyle akit yaptıkları zaman Allah’la, toplulukla akit yapmışlardır. Dolayısıyla Allah adına vazii şeriattırlar. Akdin şer’iliğinde de ittifak vardır.

c)      Ortak vekilin istişareden sonra aldığı hüküm de şeriattır. Herkesi bağlar. Bunlar da vazii şeriattırlar.

d)     Hakemlerin kararları Allah’ın kararları kabul edilir. Şeriat olur.

Hükümleri de tasnif etmişlerdir. Kamu hukukuna hukukullah demişlerdir. Özel hukuka hukuku ibad demişlerdir. Roma’da kamu hukuku yoktur. Ayrıca kamu hukuku olup özel hukukun müdahale ettiği hukuk vardır.

Usulcüler hükümleri vazii-teklifi hükümler diye ayırdılar. Sebeptir, şarttır dediğimiz zaman bu vaziidir. Ama haramdır, helaldir dediğimiz zaman bu tekliftir.

Mantığın çok ötesinde Batılıların hâlâ bilmediği birçok çeşit hükümleri ortaya koydular. Böylece hukuk mantığını en üst seviyeye çıkardılar. En önemlisi, hükümleri kazaî ve dinî diye ayırdılar. Dinî olan hükümlerde zorlamanın yapılamayacağı ilkesini koydular. İktidarlarının yetkilerini şer’ileştirdiler.

Batı hukuku dini devre dışı bırakmıştır. Sebep-sonuç ilişkilerini kurallaştıramamıştır. Oysa usulcüler bunları bütün incelikleri ile ortaya koyup üzerinde kitaplar yazdılar. Bir örnek sebeple illeti ayırdılar. İllet son sebeptir. Fiil orada başlar ve fail artık onu durduramaz.

 

5- DİL İLİMLERİ

Müçtehitler içtihat yaparken, usulcüler içtihadın kurallarını koyarken hep dile dayandılar. Onların zamanında ilimler yoktu. Usulcüler arasındaki ihtilafları çözmek için dil ilimlerine ihtiyaç duyuldu ve sekiz ilim olarak dil ilimlerini geliştirdiler.

Bunlar artık lâik ilimler olmuştu. Yani sadece dinî kitapları ilgilendiren veya şeriatı ilgilendiren ilimleri değil, lâik ilimlerin oluşmasını öğrendiler. Lâik demek, bunu Allah yaptı deyip hareket yerine, nasıl bir yapıya sahip olduğunu araştırmadır. Bunun anlamı bunu Allah yapmamıştır değildir. Her şeyi Allah yapar. Ama biz Allah yapar diye oturmayız. Allah’ın yaptığı bu şey nedir? Onu inceleriz. Allah bunları koyduğu kanunlarla yapmıştır. İşte biz o kanunları inceleriz. Çünkü Allah bunları bizim için yarattı.

1-     Tecvid ilmini geliştirdiler. Arapçadaki harflerin çıkışını ve çıkış şekillerini incelediler. Ses boğazdan çıkar, ağızda  biçimlenir, kelime olur. Her harf değişik hallerde çıkar. Ayrıca çıkış türleri vardır. Sert yumuşak, sürekli süreksiz gibi. Bu ilmin şeriatla bir ilgisi yoktur. Şeriat bu ilmiden yararlanır.

2-     Lugat ilmi. Daha önce dilden dile lugatlar vardı. Ama bir dilin kendi dilinde lugati ilk olarak Arap dil âlimleri geliştirmişler, hem ciltlerce lugatlar yazmışlar, hem de kelimenin oluş şekline göre sıralamışlardır. Başka hiçbir dilde bu tür lugat yazılamamıştır.

3-     Sarf ilmi, kelimelerin değişik biçim alarak değişik manâları taşıması ilmidir. ‘Geldi’ ile ‘gelen’ arasındaki ilişkileri buldular. Bugün her dilde bu ilim oluşmuştur.

4-     Nahiv ilmi. Bu ilim cümle yapısını inceler. Kelimeler nasıl yan yana gelerek bir cümle olur ve ondan sonra cümle diğer insanlara hükmeder. Yanı cümle ile diğer insanlar hareket ederler. Baba oğluna ‘buraya gel’ dediği zaman oğul Ankara’dan İzmir’e gider.

5-     Meânî ilmi. Bundan sonra cümlelerin taşıdığı çeşitli manâlar üzerinde ilim yapmışlardır. Başka dillerde parça parça vardır. Oysa Arapçada tamamen lâik olarak ilmileşmiştir. Mesela, ‘seni döverim hâ’ ile ‘döverim seni hâ’ arasında ne fark vardır? Bu fark bu ilimde öğrenilir.

6-     Beyan ilmi. Kelimelere lugatta olmayan manâları yükleme ilmidir. İnsanlar böylece daha önce ifade edilmeyen bir meramı anlatma imkanını bulurlar. Uygarlık bu ilme dayanarak doğar. Çünkü insan bir şeyi keşfettiği zaman onu eski manâlarla ifade edemez. Yeni bir ifade tarzını bulmak gerekir. Mecaz, hakikat, sarih, kinaye manâlarını kullanır.

7-     Bedi’ ilmini geliştirdiler. Konuşmanın etkili olması için onun ambalajlanıp sunulması gerekir, çekicilik kazanması gerekir. Dinleyeni rahatsız etmemelidir. Bu ilim o kadar genel ele alınmıştır ki resimde ve müzikte de kullanılabilir.

8-     Mantık ilmini Yunanlılardan aldılar. Ama tümdengelimi tümevarımla takviye ettiler. Böylece usulü fıkıhçılar tümevarım mantığını kullandılar.

Bu ilimlerle usulcülerin usulünü takviye ettiler. Usulcüler de fıkıhçıları takviye ettler. Böylece tamamen lâik bir metotla Kur’an’ı anlama usulü günümüze kadar ulaşmış olmaktadır. Bütün bu ilimler gelişirken gaye olarak hep Kur’an’ın doğru anlaşılmasını hedeflemişlerdir.

Kur’an’ı anlamada iki mezhep türemiştir.

Selefiyeciler Kur’an’a yeni mânâ yüklemeye karşı idiler. Sahabeler ne anlamışsa Kur’an odur diyorlardı. Bu usûlü kabul etmek demek, Kur’an’ı rafa koyup yerleştirmek demekti. Şeriatı değil, lâik düşünceyi getirmek demekti. Bunu çoğu reddetti ve herkes Kur’an’a kendi istediği manâyı vermeye başladı. Böylece tutarsız tarikatlar türedi.

İşte İmamı Malik ve İmamı Ebu Hanife gibi zatlar, ikisini de kabul etmediler. Onlara göre Kur’an’a yeni mânâlar verilmelidir ama kurallara göre verilmelidir; dil kurallarına göre verilmelidir. İşte bu görüş galip gelmiş ve sekiz dil ilmi doğmuştur. Bu yol hâlâ dindarların tâbi olduğu yol oluyor.

Bugün artık o iddialarda bulunanlar yoktur. Bugün başka bir iddia vardır; içtihat kapısı kapanmıştır! Bunu iddia etmek Kur’an’ın olmadığını iddia etmekle denktir. Kur’an’ı rafa kaldırmak ve lâik hayatı istemek demektir. İslâm düzeni lâik düzendir ama İslâm dininin lâik olduğunu iddia etmek Kur’an’ın  Belri lafız olduğunu iddia etmektir.  

6- FEN İLİMLERİ

Mü’minler adım adım müsbet ilmin metotlarını öğrenmişlerdir. Tümevarım usulünü önce fıkıhçılar kullandılar. Usulcüler tümevarımın ilmini yaptılar, dilciler de uyguladılar.

Kur’an bir de fen ilimlerine muhtaçtır. Fen ilimlerini bilmeden İslâm’ın emirlerini yerine getirmek mümkün değildi. Çünkü içtihat yapılamıyordu. Bundan dolaydır ki Sümerlerde başlayan müsbet ilim Bağdat’ta gelişiyordu. Yunanlıların tümdengelimine karşı deneyli tümevarıma gidiliyordu.

Şimdi gelişmiş olan müsbet ilmin Kur’an’ın usulüne etkilerini ele alıp inceleyelim.

1-     Mirasın taksimi ve bazı arazileri bölme hesaplarının yapılabilmesi için matematik ele alınmış ve dört  evrim yapmışlardır. a) Önce onluk sayı sistemini geliştirdiler. Sıfırı kullandılar. Bugün Avrupa’da kullanılan rakamlara Arap rakamları denmektedir. b) Birimleri standartlaştırdılar. İlk standartlaşma Halife Hazreti Ömer zamanında dinar ve dirhem üzerinde olmuştur. Zira’ ve ağırlık ölçüleri fıkıhçılar tarafından tarif edilmeye başlanmıştır. Zekât ve fitre bunlarla ödeniyordu. Avrupa bunları onluk sistem içinde tanımladı. c) Ondan sonra hesap ilimleri geliştirildi. Toplama, çıkarma, çarpma, bölme, üs alma, kök alma işlemleri yapıldı. Algoritma oluşturuldu. d) En önemlisi cebri buldular. Harfli işlemleri icat ettiler. Matematiği buraya kadar yükselttiler. Analizi,  serileri, ihtimaliyatı ve matrisleri bulamadılar. Matematiğin dört ilmini Avrupalılar keşfetti.

2-     Kıble ve namaz, oruç ve hac vakitlerinin tesbiti için astronomi ilmine ihtiyaç hâsıl oldu ve bu sebeple trigonometriyi, müsellesatı geliştirdiler. Küresel geometriyi buldular. Koordinatları keşfettiler. Bugün kartezyen koordinatları dedikleri Hartı koordinatlarıdır. Bu ilim gerçekten bugün liselerde okutulamayacak zor bir ilimdir. Ama Kur’an âlimleri bunu başardılar. Bunun etkisi bugünkü uygarlıktır. Batı bunların geliştirdiği astronomi ve coğrafyayı kullanarak Amerika’yı keşfetti. Bu keşif onları müsbet ilme inandırdı. Böylece bugünkü Avrupa uygarlığı oluştu. Bu ilimler sayesinde astronomide yapılan keşiflerle kâinatın yaratıldığı keşfedildi ve böylece kendiliğinden oluş teorisi sona erdi. Allah’ın varlığı ve tekliği müsbet ilmin verileri ile ispat edildi. Kâfirler iman etmediler ama mü’minler tahkiki imana yüceldiler.

3-     Kur’an insanlara sağlıkları için temizliği emretti. Kur’an daha ilk nâzil olan âyetlerde ‘elbiseni temizle’ dedi. Ondan sonra da yiyecekleri helal ve haram diye ayırdı. Hangi maddelerin helal, hangi maddelerin haram olduğunu araştırma zorunluluğu doğdu. Kimya ilimleri öğrenildi. Saat gibi namaz vakitlerini belirleme araçlarının keşfi için fizik öğrenildi, kimya öğrenildi. Mü’minler bu ilimleri tümevarım yoluyla buldular. Rasat ederek ve taharrî ederek buldular. Kur’an ehli müsbet ilimleri Kur’an’ı anlamak amacıyla kullandı. Teknolojideki uygulama ise Batılılarca başarıldı. Ancak Batı’ya da bunları öğreten yine Kur’an olmuştur. Çünkü Batı bütün bunları Doğu’dan öğrendi ve ondan sonra geliştirdi.  

4-     Asıl ilmî araştırmanın başında gelen nebatat ve hayvanat ilimleridir, biyoloji ilmidir. Kur’an domuz eti haramdır demiş, ondan sonra diğerlerinin haramlarını saymamıştır. Tevrat ve sünnetle bunların bir kısmı tesbit edilmişse de, fethedilen ülkelerde yeni canlılar bulunmuş, yeni içkilerle karşı karşıya kalınmıştır. İşte helal-haram emri, pis-temiz emri biyoloji ilminin araştırılmasını zaruri kılmış, ciltlerce kitaplar yazılmıştır. Böylece Kur’an insanlara fen ilimlerinde de hamle yaptırmış, onların kurucusu yapmıştır.

Batılılar ne yaptılar?

a) Tümevarım metodunu Müslümanlardan öğrendiler. b) Müslümanların başlattıkları müsbet ilmi geliştirmeye devam ettiler. c) Müsbet ilimleri tekniğe uyguladılar ve büyük başarılar elde ettiler. d) Teknolojiden yararlanarak müsbet ilimlerde yeni âletler keşfettiler. Bu âletlerle müsbet ilme büyük hamle yaptırdılar. Batılılar bütün bunları Kur’an’ın öğrettiği usullerle yaptılar. Kur’an bugün bu ilimler sayesinde daha iyi anlaşılır hâle gelmiştir.

 

7- TEFSİR İLİMLERİ

Fizik ilmi vardır, mühendislik vardır, biyoloji vardır, tababet vardır. Sosyoloji vardır, ekonomi vardır. Görülüyor ki ilimler iki çeşittir. Bir kısmı fen fakültelerinde okutulmakta, diğerleri ise meslekle ilgili fakültelerde okutulmaktadır. Aralarında acaba ne farkı vardır?

Biyolojiden mezun olan neden doktorluk yapamamaktadır? İlimler bir doğa kanunu ile o kanunun nerelerde nasıl bulunduğunu tesbit eder. Böylece kâinatın tümünü kaplayan bir bilgi vermiş olur. Oysa meslek okulları bir yerde toplanan doğa kanunlarının birlikte nasıl etki ettiklerini inceler. Böylece biri analizci biri sentezcidir. İlim yapan kimseler bir uygulama yapmazlar. Uygulama teknik sahada olmaktadır.

Bunun gibi fıkıh ilmi dil ile ifade edilen değişik kanunların bir yerde nasıl birleştiklerini ele alır. Sonunda onun yardımı ile çözümler ortaya çıkar. İlimler ise tersine bir delilin hangi yerlerde ne hükümler getirdiğini inceler.

Batı’da önce ilim doğmuş, sonra teknoloji gelişmiştir. Doğu’da ise önce fıkıh doğmuş, sonra ilimler gelişmiştir. En sonunda Kur’an yeniden ele alınmış ve her âyetin manâsı üzerinde  durulmuştur. Buna tefsir denmektedir. Böylece Kur’an’ı anlama usulüne yeniden ilmî şekilde yaklaşılmaya başlanmış ve tefsir ilmi doğmuştur.

Tefsir, Kur’an baştan alınarak o zamana kadar elde edilmiş ilimlerin ışığında âyetleri açıklamaya başlar ve neye delâlet ettiğini inceler. Böylece cilt cilt tefsir kitapları ortaya çıkmıştır. Kur’an’ın tefsiri ile o güncelleşmektedir. Yani, Kur’an tefsir ilmi sayesinde bugünkü kâinatı anlatmakta ve bugünkü sorunları çözmektedir.

Eskiler önce fıkhı, sonra tefsirleri yaptılar. Çünkü onların ellerinde tefsir yapacak ilimler yoktu. Şimdi biz ise tefsir yapabilmemiz için her türlü ilimlere sahip bulunuyoruz. Şimdi Kur’an’ı önce tefsir ediyoruz. Sonra onun getirdiği hükümleri düzenleyerek fıkıh yapıyoruz.

Bizim elimizde fıkıh usulüne dayanan dil ilimleri var, fıkıh ilimleri var. Gelişerek bugünkü seviyeye ve dereceye ulaştılar. Bir de batıda gelişen matematiğe dayanan fen ilimleri ve insanların hayatını değiştiren teknoloji vardır. Artık Kur’an’ı bu ilimlere dayanarak yorumlamamız gerekmektedir.

Biz Akevler Çalışmaları ile bu hususta bir adım atmaktayız. Kur’an’ın bugünkü ilimlerle bugünkü sorunları çözecek şekilde tefsirini ve yorumunu yapmaya başladık. Haftalık “Kur’an ve İlim Seminerleri”mizin 500’üncü sayısına geliyoruz. Her sayı ortalama 10 sahifeyi içermektedir. Demek k 5 000 sahifelik bir tefsir ortaya çıkmıştır. İşte burada vardığımız sonuçları birleştirip fıkha uygun tasnif ederek çağımızın fıkhını oluşturmamız gerekmektedir. Biz buna dair çalışmalar yaptık.

“Alternatif FAİZSİZ BANKA” kitabımızda finansla ilgili fıkıh yapılmıştır. Bu kitabımız üçüncü baskıyı yapmıştır.

Ayrıca dört mezhebi karşılaştıran bir fıkıh kitabı oluşturulmuştur. Bu kitabımız henüz basılmamıştır.

Ama en önemli çalışma olarak “ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI” yazılmıştır. Bu çalışmamız da henüz basılmamıştır.

“ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI” neden önemlidir?

Önemlidir, çünkü fıkıhçılar yönetimle ilgili içtihatları yapmamışlardır. Çünkü onların dönemlerinde saltanat devri vardı. Onlar zamanında hükümdarlar ülkelerini şeriata göre yönetmiyorlardı. Onlar bu konuda o kadar ileri gitmişlerdir ki, içtihat kapılarını kapatmışlar ve bin sene insanlığı eski içtihatlarla yönetmişlerdi. İmparatorluklar oluşmuş ama devlet yönetiminin fıkhı yapılmamıştır. Bu hususta Avrupa’daki çalışmalar kiliseye ve krallığa karşı direnmelerle başlamıştır.

Oysa ilk yazılı anayasa Hazreti Muhammed aleyhisselâm tarafından Medine’ye hicret edildiğinde yazılmıştır. Demokratik anayasadır. Kabileler bu anayasaya kendi rızaları ile imza koydular. Yine kabileler bu sözleşmeye kendi istekleri ile katıldılar. Hazreti Muhammed’in başkanlığını kendi istekleri ile kabul ettiler. Böylece anayasa demokratiktir, Hazreti Peygamber’in başkanlığı da demokratiktir. Bundan sonra demokratik seçimler ilk dört halife zamanında yapılmaya çalışılmış, yönetim daha sonra saltanata dönmüştür. Şimdi ise dünyada anayasasız devlet yoktur.

“ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI” Kur’an’ın öğrettiği anayasadır.

Kur’an, III. bin yılın başında kendi tefsir ve fıkıh usûlü ile ikinci kez devreye girmektedir. Böylece usûlü ile peygambersiz bir uygarlığı kuracaktır.

 

8- LÂİK USUL

Arap dili ile ilgili ilimlerle, fen ilimleri ile ilgili ilimler batıya Arapçadan aktarılmıştır. Çünkü o ilimler lâik olarak yazılmıştı. Yani Kur’an ve şeriatla değil de, Arapça ve tabiatla ilgili ilimlerdi. Aslında  usul ilmi de böyle bir ilimdir, Kur’an’ı anlamak için tedvin edilmiş; ama lâik bir sistemle tedvin edilmiştir.

Usulcüler şunu yaptılar. İlimler, dil ile ifade edilenlerdir. İnsan dil ile ifade etmediği şeyleri de bilir. Birçok bilgilere sahiptir. Mesela, bahçesinde bir nar ağacı vardır. Onun adı vardır. Beyinde adı ile yerleşmiştir. Ama onun dallarını da bilir. Belki nar ağacına çıkarken hep bildiği dala basmaktadır. Ama ona bir ad verip beyninde yerleştirmemiştir. Bir şey cümle hâline geldikten sonra sosyal varlık olur, ilmin konusu olur.

Çalışmalar Kur’an üzerinde yapılmıştır, hükümler dinî olarak çıkarılmıştır. Bu anlamada bazı hatalar yapılmıştır. Kur’an’ın deyimleri anlaşılmamıştır. Birçok kelime lâik olarak kavranmamıştır.

Oysa, “Allah” dendiği zaman topluluk, “melek” dendiği zaman kamu görevlisi, “kitab” dendiği zaman kanun, “resul” dendiği zaman başkan, “Allah ve resulü” dendiği zaman hakemlerden oluşan yargı anlaşılmaktadır.  

Dindarlarla lâikler arasında şu fark vardır. Dindarlar bütün bunları Allah’ın halifesi olarak ve bir görev olarak yapmaktadırlar. Yapılanlar dinî yönden açıklanmaktadır. Ama sonuçta bütün bunları Allah lafzını kaldırarak da anlayabilir ve anlatabilirsiniz. Lâikler çok rahatlıkla bütün Kur’an’ı o gözle okuyup anlayabilirler.

Namaz toplantıları yapmaktır. Zekât vergileri toplamaktır. Oruç yasaklardan kaçınmaktır. Hac büyük kurultaydır. Yani bunların hiçbirisi mabetlerde yaratıcı Allah’a ibadet etme özelliğine sahip değildir. Kur’an bunları Allah’ın şeriatı ve emri olarak yapmaktadır. Ama yapılan işler lâik işlerdir. Kur’an’da insanların yararına olmayan hiçbir emir yoktur. Hepsinin insanlara ve topluluklara yararı vardır.

Fıkıhtaki diğer hükümler; almalar satmalar, evlenmeler boşanmalar, cezalar, savaşlar zaten lâik hukukun da konularıdır. Cemiyetlerin kanunlarında, ticaret kanunlarında, toplantı yapma kuralları yok mudur? İşte namaz odur. Ezan bir dâvettir.

Allah insanlara böylece öğretmektedir.

Batılılar fıkıh usûlünü lâikleştirip alabilirlerdi. Kendi dillerini ve kendi kanunlarını bu kaidelere göre yorumlayabilirlerdi. Böyle yapsalardı Batı hukuku bugünkü perişanlıkta olmazdı. Ama onlar bunu yapmadılar. Bu ilim dinî ilimdir deyip kapılarını kapadılar!

Müslümanlar da benzer uygulamayı Yunanlılara yaptılar. Yunan sanatını almadılar, edebiyatını almadılar, piyeslerini almadılar. Bunlar putperestliktir diye tercüme etmediler. Zaten Avrupalılar diğer dil ilimlerini de kendileri lâikleştirmediler. Müslümanlar onları lâik olarak tedvin ettiler.

Bugün ne yapılmalıdır?

Türkler usûlü lâikleştirmelidir. Türk dili üzerinde çalışmalar yaparak lâik bir usul oluşturmalıdırlar. Batılılara ve diğerlerine bunu öğretmeliyiz. Bunu yapmazsak, biz insanlığa tebliği götürememiş oluruz. Usul her dine ve dile uygulanabilir. Ancak diğer insanlar bunu alamamışlardır. Müslümanlar da unutmuşlardır. Yeniden ele alınıp tedvin edilmeli, bir Usul Fakültesi kurulmalıdır.

Usul yalnız uygarlık için değildir. İnsanlığı aydınlatan büyük dinlerin de usule ihtiyacı vardır. Büyük dinler uygarlıklarını hâlâ yaşatmaktadırlar. XXI. yüzyılın saldırıları onları uykudan uyandırmıştır ama henüz kendilerine gelmiş değildirler. Bütün dinlere zamanla hurafeler karışmış, bu hurafeler bu dinleri birbirinden uzaklaştırmıştır.

Bugün insanlığın yeniden Hak dine, İslâm dinine, barış dinine, İbrahim dinine dönmesi gerekir. Hakkı bâtıldan nasıl ayıracağız? İslâm kaynaklarından Kur’an ve sünnet elimizde vardır, değişmemiştir ama onların uygulamalarında son asırlarda büyük hatalar yapılmış ve din fonksiyonunu ifa edemez olmuştur. İnsanlar çareyi batılılaşmada bulmuş, Kur’an’ı terk etmişlerdir. Bizi yeniden Kur’an’a götürecek olan “usul ilmi” olacaktır. Bizi diğer dinlerle barıştıracak olan, birleştirecek olan da “usul ilmi” olacaktır.

 

9- USULÜN DEĞİŞMEZLİĞİ

Elinize bir mektup verdiler. Bu mektubu okuyup anlamanız için onun dilini bilmeniz gerekir. Dilini de dışarıdan öğrenmeniz gerekir. Mektup yazan size dilinizi mektupla öğretmez. Çünkü onu anlayabilmeniz, o dili bilmeniz gerekir.

Kur’an Arapça inmiştir. Onu anlayabilmemiz için Arapçayı bilmemiz gerekmektedir. Kur’an Arapçayı bize öğretmez. Usul, anlama metodudur, yani Kur’an’ın dilidir. Dilin içerdiği ilimleri bilmezsek, onun ne dediğini anlamamız mümkün değildir. Kur’an’da “deve” kelimesi geçiyorsa, deveyi dışarıda bilmemiz gerekir. Kur’an bize deveyi anlatmaz, biyoloji ilmi anlatır. Bu sebepledir ki Kur’an; “Rahmân; Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı da öğretti.”(Kur’an; Rahmân, 55/1-4) diyor.

Usul ilminin özelliğidir; def’îdir, da’vî değildir. Yani, siz bir usul kabul edersiniz, onu bütün Kur’an’da uygularsınız. Sonuçları ile kontrol edersiniz.

Usulünüzü siz ispat etmezsiniz, karşı taraf usulünüzün yanlış olduğunu ispatlar.

Bir iddiada ispat külfeti size aitse, o iddia da’vîdir. Karşı tarafa aitse, o iddia def’îdir.

Fıkhın hükümleri da’vîdir ama usulün hükümleri def’îdir.  

İşte, farklı varsayımlarla işe başladığınız için farklı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Bu da mezheplerin doğmasına sebep olmaktadır. Elde edilen hükümler farklı olmaktadır. Halk bu mezheplerden istediğini seçmekle ona seçenek sağlanmaktadır.

Bununla beraber usul sonuçları ile kontrol edilir.

Sonuç olarak:

a)      Usulü uygulayarak elde edilen hükümler arasında mantıki çelişki olmamalıdır. Hem var hem yok olmamalıdır. Kur’an’ın tüm cümlelerinin mânâları arasında tam uyum olmalıdır.

b)     Usul icmalarla sabit olan hükümlere aykırı sonuçlara götürmemelidir. Yani, senin kabul ettiğin kurallar, Kur’an ile icma arasında çelişki oluşturmamalıdır.

c)      Usul ile elde edilen uygulamalı hükümler kişilere kaldırmayacakları yükler yüklememelidir. ‘Senede bir aya gidilmelidir’ gibi hüküm çıkarılmamalıdır.

d)     Hülasa olarak; varılan sonuçlar yarayışlı olmalıdır, en iyisine götürmelidir. Mezhepler işte bu miyarla/ölçüyle karşılaştırılır.

Bir mezhepte de zamanın değişmesi ile hükümler değişir. Yani, usul ile içtihat yaptığımız halde, bugünkü içtihatlarla bin sene önceki içtihatlar farklı olabilir. Yani, Hanefi mezhebindeki usulle yer ve zamana göre farklı hükümler elde edilir. Bundan dolayıdır ki mezhep içinde içtihada devam edilecektir; nitekim tarihte de hep edilmiştir. Şeyhülislâmlar ve fetvalar her zaman var olmuştur. İçtihadı kapatanlar, Kur’an ve sünnet yerine mezhep imamlarını koymuşlar, böylece onlara adeta tapmışlardır. ‘İçtihat yok!’ demişler ama hep içtihat yapmışlardır, usulsüz ve kuralsız içtihat yapmışlardır!

Bunun böyle olması uygarlığı çökertmiştir. Ama çöküş de normaldir. Nitekim bin sene sonra şimdi doğmaya başlayan III. Bin Yıl Uygarlığı da çökmüş olacaktır.

Uygulamada çağın değişmesi ile zamanla farklı hükümler ortaya çıkar. Ancak usulde böyle değildir. Usulde yaşlanma olmaz. Nasıl insan genlerinde zamanla değişme olmuyorsa, usulde de zamanla değişme olmaz. Değişik genler her zaman vardır, var olacaktır. Ama yeni genler ortaya çıkmayacaktır. Usulde de değişik varsayımlar vardır, var olacaktır. Ama zamanla keşfedilir. Bu bakımdan yeni kurallar katılır. Ama değişmez, yeniden icad edilmez.

Usuldeki ilerleme ilimde ilerlemedir. Değişme ve gelişme söz konusu değildir. Usûlün kuralı bin sene önce ne ise bugün de odur. O gün de tartışılır, olabilir, bugün de. O zaman öyleydi, bugün böyledir denemez. Mesela, sünnetlerin hadislerden önce olması veya aynı olması dün de bugün de aynıdır. Usulde hadislerle Kur’an eşittir. Uygulamada Kur’an öndedir. Fıkıhçılar zamanında usul sorunları tartışıldığı için eşitlik kuralı hakimdi. Bugün uygulama arayışı olduğu için Kur’an’a öncelik tanıyoruz. Usul değişmemiştir. Bunun büyük anlamı vardır. Kur’an lafzıyla, diliyle, tarihiyle korunduğu gibi, usûlü ile de korundu.

 

10- USULÜMÜZ

Fıkıhtaki hükümler bin sene önceye ait olup bugün uygulanmaz durumdadır.

Bu sebepledir ki Sultan Fatih döneminden başlayarak fıkhın yerini kanunlar almaya başlamış, Kanuni Sultan Süleyman zamanında daha da artmıştır.

Cumhuriyet dönemimde ahkâmı şer’iyye lağvedilmiştir, çünkü zaten ahkâmı şer’iyye kalmamıştı. Ne var ki lağvedilmiş ve yerine batı kanunları aktarılmıştır.

Zannedilmiştir ki; teknikteki gelişmeler gibi batıda hukukta da gelişmeler olmuştur. Oysa gelişme şöyle dursun, Batılılar bin sene evvelki usule bile henüz başlamamışlardır.

Demek ki bin sene önceki fıkıh bizim sorunlarımızı çözmüyor. Artık onu bırakmak zorundayız. Beşyüz senedir bırakıyoruz. Kur’an’ın dışındaki çözümler de sonuç vermiyor. İnsanlık ciddi bir hukuk bunalımı içindedir.

On yıllarca süren davalar caydırıcı olmuyor.

Sanayi döneminin çok çetrefilli işleri yürümüyor.

İşler rüşvetle ve arka kapıdan bir şekilde hallediliyor.

Başka türlü yaşamanıza şans tanınmıyor. Terör olayları kapımıza dayanmıştır. Çok yönlü ekonomik ve sosyal krizler, faili meçhul cinayetler yahut meçhul tetikçiler, sahte sanıklar bizi nereye kadar götürecektir?!.

Allah’ın büyük nimeti olarak elimizde “Fıkıh Usûlü” vardır. Fıkıh sayesinde Kur’an’ı yeniden ve çağımızın ihtiyaçlarına göre anlama imkanı ortaya çıkmaktadır.

İşte bu amaçla Akevler Çalışmaları ve Adil Dünya Düzeni ortaya çıkmıştır.

Bizim takip ettiğimiz usul nedir?

a)      Kur’an’ı, sünneti, icmaları ve fıkıhçıların içtihatlarını öğrenmek. Yani, Arabî ilimleri ve İslâmî ilimleri öğrenmek.

b)     Fıkıh usûlü ilmini yeniden düzenlemek. Kendimize göre bir usul oluşturmak. Yani, çağımızın sorunlarını çözmek için bir ekol/mezhep oluşturmak.

c)      Bugün batıda ulaşılmış sosyal ve tabiî ilimleri öğrenmek ve çağımızın sorunlarını ortaya koymak.

d)     Çağımızın sorunlarını dört delile dayanarak çözmek ve çağımızın fıkhını oluşturmak.

İşte bu çalışmaların sonunda Adil Düzen, Adil Dünya Düzeni ortaya çıkmıştır.

Kur’an’dan kopmamak için fıkıhçıların usûlünü benimsemek, çağımızın sorunlarını çözmek için de eski fıkıhçıların çözümlerini çözüm kabul etmemek.

Zaten bu usul Ebu Hanife’nin ve diğer müçtehitlerin usûlüdür, onların usullerinin öğrettiğidir. Bunun dışında başka yapılacak herhangi bir iş yoktur.

Biz usulde neleri benimsedik?

a)      Biz hem İslâmî ilimleri hem batı ilimlerini ilk müçtehitlerden iyi biliyoruz. Çünkü onlardan sonra bu ilimler çok çok gelişti. Dolayısıyla biz içtihatlarımızı bu gelişmiş ilimlere oturtuyoruz.

b)     Onlar daha çok usûlü ortaya koymakla uğraştılar. Biz ise usulden çok, bilinen o usullerle günümüzün sorunlarını çözmeye çalışıyoruz. Bu nedenle biz Kur’an’ı hadislerden önce ele alıyoruz. Sadece usul konularında hadislere yer veriyoruz.

c)      Usulde mezhepler farklı yollar tutmuşlardır. Malikiler Medine örfüne, Hanefiler kıyasa, Şafiiler usule, Hambeliler ise hadislere önem vermişlerdir. Biz Malikilerden mahallî icmaları, Hanefilerden kıyası, Şafiilerden usulü temel aldık; Hambelilerden ise en az yararlandık. Hambeliler hadislere dayanmak istemişler ama hadis bulabilmek için uydurma hadisleri de dayanak yapmışlar. Sonuçta o gün için yararlı olan o usul bugün artık uygulanamaz olmuştur. Bu arada Caferilerden de içtihat konusunda yararlanma imkanımız vardır. Çünkü onlarda içtihat kapısı kapalı değildir.

d)     Hanefiler istihsanı, Şafiiler istishabı, Malikiler örfü, Hambeliler kavli sahabeyi delil almışlardır. Ayrıca Maliki ve Hambeliler mesalihi ve mürsileyi delil kabul etmişledir. Biz bunların hepsini delil olarak kabul ettik. Ancak kendimize göre tanımladık.  

1-      Nassta aslı belirtilmeyen kıyasa rey ile aslı bulmak şeklinde tanımladık.  Nasa illeti verilmeyen kıyasın illetini bulmaya kıyas dedik.

2-      İstishabı ise yeni içtihat ve icma oluncaya kadar, eski içtihat ve icmaların yürürlükte olma ilkesidir diye tanımladık.

3-      Örfü mahallî icmalar şeklinde aldık. Bucakta, ilde, ülkede icmalar olur ve bu icmalar ora halkını bağlar.

4-      Faydalılığı yani hikmeti illet olarak kabul etmedik. Ama illetini illet olarak anladık. Hikmet illetin illetidir.

Böylece bizim geliştirmekte olduğumuz ekol (mezhep), bütün mezheplerin dayandığı delillere dayanmaktadır. Görülüyor ki biz yeni usul icat etmiyoruz. Fıkıhçıların usullerini kendimize göre düzenleyip onların usullerini daha çok açığa çıkarıyor ve netleştiriyoruz.

Sonuç olarak; onlar bugün burada olsaydılar bizim gibi düşüneceklerdi ve bizim yaptıklarımızı yapacaklardı.

Nitekim biz de onu yani asıl yapılması gerekeni yapıyoruz.  

İşte bu da Kur’an’ın usûlü ile ilgili mucizesidir.

 

 

محفوظ بالاصول    

 

1.      Tevrat uygulaması

2.      Sünnet uygulaması

3.      Fukahanın içtihatları

4.      Usulcülerin kuralları

5.      Dil ilimleri

6.      Fen ilimleri

7.      Tefsir ilimleri

8.      Lâik usul

9.      Usulün değişmezliği

10.  Usulümüz