Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2009 Yazıları
2009 1.Baskı
863 Okunma
ASPxHyperLink

2009 Kasım
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

 

KASIM 2009

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

Ekonomik tedbirler…

Reşat Nuri EROL

04.11.2009

Son yazımın başlığı neydi?

Ekonomik oyunlar…

O yazıyı şu cümleyle bitirmiştim: Bu durumda Türk tarımının ve Türk sanayiinin yıkılmaması için bazı tedbirlerin alınması gerekiyor...

Ekonomik oyunlarla tarımımızın ve sanayimizin nasıl çökertilmeye çalışıldığını anlatmaya çalışmıştım, yazımda.

Elbette bu oyunlara gelmemeli, teslim olmamalı; aksine, gerekli tedbirleri almalı ve ardından hızla kalkınmalıyız...

Her şeyden önce, Türk tarımının ve Türk sanayiinin çökmemesi, hattâ yok olup ölmemesi için gerekli tedbirleri almalıyız...

Türk ekonomisinin kurtarılması için iki yol takip edilebilir.

***

Birinci yol, birinci tedbir:

Mevcut olan veya kurulacak yeni fabrikalara dışarıdan, Asya’nın her yerinden, hattâ Afrika’dan işçi gelir ve çalışır. Bunlar beş-on milyon civarında olur. Türk halkı tarlasına döner. Orada, bir taraftan tarlasında/tarımda çalışırken, diğer taraftan tarımdan arta kalan boş zamanlarını küçük sanayi çalışmalarında ayrıca değerlendirir. Bu sayede büyük sanayiye yan sanayi oluşturulur. Türk sanayiinin atölyeleri kırlara ve köylere taşınır. Böylece bir taraftan Türk tarımı kendisini korur ve yaşatır, diğer taraftan Türk halkı sanayii unutmaz, mevcut üretim makineleri paslanmaz...

Bir gün büyük sömürü sermayesi malum yerlerden aldığı emirle ülkemizdeki fabrikaları ve makina parklarını söküp götürse, Türkiye’deki yabancı iş gücü de kendi ülkelerine döner. Ülkemiz zarar etmiş veya bir anda çökmüş olmaz. Yeni yatırımları ve yatırımcıları bekler. Sonra onlar tekrar gelip o fabrikaları faaliyete geçirirler. Daha doğrusu Türk milleti gerekli şekilde hazırlıklı olursa; böyle bir karar onlara fayda vermeyeceği için bundan vazgeçerler. Yabancı işçiyi Türkiye’deki büyük sanayiye getirip halkımızı küçük sanayiye ve tarıma yönlendirmek kolay bir iş değildir. Çünkü büyük sanayideki işçilik tek düze ve daha kolay bir iştir. Sabah git, akşam gel. Ayrıca sosyal haklar vs. Kentin refahına alışmış insanları tarlalarda tutamayız.

Bunu başarmak maharetli bir yönetime ihtiyaç gösterir.

Ülkemizdeki genel sistem ve yönetim biçimi değişmelidir, yeniden yapılanma merhalesine geçilmelidir; genel olarak “ADİL DÜZEN” ve özel olarak “ADİL EKONOMİK DÜZEN” gelmelidir...

***

İkinci yol, ikinci tedbir ise daha değişiktir:

Türk halkı şehirlere taşınır ve büyük sanayinin işçisi olur. Köyde kendisinin ve kendi işinin patronu olacağına, şehirde başkasının işçisi olur ve esaret içinde keyif çatar! Köylerimize dışarıdan işçi getiririz. Gerek eski Sovyet ülkelerinde, gerekse Çin’de işçilerin aylığı 50 dolardır. Biz ise bunlara ayda 300-500 dolar kazandırsak, istediğimiz kadar iççi buluruz. Nasıl kazandıracağız? Bunların köylere gelip iş yapmalarına izin vereceğiz. Tarla sahipleri bunları tarlalarına yerleştireceklerdir. Büyük sanayide aldıkları paranın onda birini bunların geçimleri için vereceklerdir. Gelen işçiler tarlaları ekecekler; mesela yüzde elli ile ekeceklerdir Fındıklarını, cevizlerini, zeytinlerini, kaysılarını vs; ayrıca her türlü tahılgilleri ile baklagilleri ekip yüzde elli ile değerlendireceklerdir. Bu mahsul para edecektir. Çünkü ağır sanayi Türkiye’ye geldiği için ülkemize bol para geliyor demektir. Ayrıca bunlar için köylerde küçük atölyeler kurulacaktır. Boş kaldıkları zaman bu atölyelerde yan sanayi işçisi olarak çalışacaklar; karı-koca, çoluk çocuk ailecek çalışacaklardır. Böylece her ay en az bin dolar tasarruf edeceklerdir. Birkaç sene burada çalışanlar, mesela on sene çalışanlar, yüz bin dolarla ülkelerine döneceklerdir. Burada öğrendikleri teknoloji ve küçük sanayii orada faaliyete geçirecekler. Türk girişimcileri de oralara gidip oranın orta ölçekli sanayiini kuracaklar...

Nitekim günümüzde de zaten böyle olmaktadır.

Bütün mesele bu organizasyonları daha da geliştirmek ve daha reel hâle getirmektir.

İşte size Türk tarımının ve Türk sanayiinin kurtarılması için alınması gereken tedbirlerle ilgili iki yol.

 

 

***

 

 

 

 

 

Ekonomide “denge”

Reşat Nuri EROL

05.11.2009

Mübadele ekonomisinde denge üretim ile tüketim arasında kurulur. Üretimde adil bölüşüm olur ve herkes kendisine düşen kısmı tüketir.

Ürettiğinden fazla tüketme depoları boşaltır...

Ürettiğinden az tüketme ise işsizliğe sebep olur...

Eskiden az tüketme zararlı değildi. Çünkü kişi tükettiğinden artırdıkça, başkaları onun artırdığından yararlanıyor, böylece olumlu bir duruma düşülüyordu.

Bugünkü ekonomide ise az tüketme demek, başaklarının mallarının satılmaması demektir. Bu da üreticileri işsiz bırakır. Böyle bir durumda onlar da ürettiklerini satıp kazanç elde edemeyince, senin malını alıp tüketemezler, dolayısıyla sen de işsiz kalırsın.

Sen ayda bin liralık iş yaptınsa, onu o ay tüketmen gerekir ki; gelecek ay da başkaları üretip para kazansın ve senin ürettiğin malları satın alsın. Böylece ekonomik çark dönsün.

O halde “israf” yani “üretmeden tüketmek” ne kadar zararlı ise;

Ürettiğin halde tüketmemek ve stok yapmak da o kadar zararlıdır.

***

Öyle bir “ekonomik düzen” kurulmalıdır ki, bu düzende insanlar ürettiklerini tüketsinler. Ne fazla tüketip israf yapsınlar, ne de tasarruf edip krizlere sebep olsunlar.

Kur’an bunu değişik âyetlerle ifade etmiştir.

-Önce denge âyetleri ile dengeyi bozan hareketleri yasaklamıştır.

-İsrafı haram kıldığı gibi cimriliği de haram kılmış, kenz etmeyi yasaklamıştır.

-Herkes çalışacak ve üretecektir, ürettiklerini ve emeklerini satacaktır.

-Kişi zenginse, elde ettiği gelirden kamuya pay verecektir.

-Kişi fakirse, kamu bütçesinden (zekâttan) payını alacaktır.

Böylece herkesin eline o ay belli bir miktar geçecektir. Elde edilen bu geliri o ay harcayacaktır. Bu uygulama sayesinde ülkede üretildiği kadar tüketim olacaktır. Ne eksik ne de fazla ürün olmayacaktır.

Malum olduğu üzere, değişik konularda “Tasarruf Haftası” düzenlenir. Oysa bu gibi bir haftanın mânâsı yoktur. Böyle bir hafta ne İslâmîdir, ne iktisadîdir.

İslâmî olan “iktisat”tır, yani “denk bütçe”dir. Kişilerin bütçeleri denk olmalıdır.

İşletmelerin bütçeleri denk olmalıdır.

Belde, il ve devlet bütçeleri denk olmalıdır.

***

Ekonomide gerekli olan bu “denge”yi ve denkliği nasıl sağlayacağız?

BİR:

Yardımlaşma yoluyla bu denklik sağlanır. Gelirleri çok olanlar az olanlara karşılıksız varlıklarını aktarırlarsa üretim ile tüketim arasında denge doğar. Zekât veya vergi budur.

İKİ:

Varlıklılar varlıklarını muhtaç olanlara kullandırırlar, yani faizsiz borç verirler. Böylece şimdi Ahmet’in fazla olan malı Hasan’a geçer; sonra Hasan’ınki Ahmet’e geçer.

ÜÇ:

Yeter miktarda tüketim malları üretilmelidir. Artan emek yatırıma kaymalıdır. Bunun için “selem kredileri” ile tüketimde planlama sağlanır. Ayrıca inşaatta resmi ücret ve fiyat uygulanır, tüketimde serbest fiyat ve ücret uygulanır. Böylece artan emek yatırıma kayar.

DÖRT:

Yatırıma da ihtiyaç yoksa, o zaman artan zaman ilme ve kültüre yöneltilir ve uygarlaşma sağlanır. Daha çok nüfusun barınması için imkânlar hazırlanır.

 

 

***

 

 

 

 

 

Tasarruf…

Reşat Nuri EROL

06.11.2009

Reklamın konusu neydi?

Daha çok harcamaya teşvik!

Reklamda bir oyuncak, bir demet çiçek, bir simit, hatta sakız almanın ekonomiyi durgunluktan ve krizden nasıl kurtaracağı anlatılıyor, tüketim teşvik ediliyordu…

Hükümet de bu arada boş durmadı; otomobilde ve beyaz eşyad vergiyi azalttı, tüketimi teşvik etti, satın almalar arttı, hattâ bazılarında tüketim patlaması oldu!..

Sonuç olarak “tasarruf” değil de “tüketim” teşvik ediliyor…

Oysa bizim çocukluğumuzda her yerde ve özellikle okullardaki eğitimde tasarruf, tutumluluk ve yerli malı kullanımı teşvik edilirdi. Evde, mektepte ve her türlü İslâmî eğitimde ise “İsrafın haram olduğu ve Allah’ın israf edenleri sevmediği” öğretilirdi.

Günümüzde de değişik alanlarda “tasarruf günleri” veya “tasarruf haftaları” yapılıyor ama…

Geçtiğimiz günlerde, haftalarda ve aylarda da “tasarruf” temalı belirli zamanlar geçti ama…

Kış geldi; kış bitinceye kadar yine “enerji tasarrufu” başta olmak üzere değişik tasarruflar hep gündemde olacak ama…

***

Bin lira geliri olan kimse bin liradan fazla harcama yapmayacaktır, yapmamalıdır.

Ödeme planı ve gücü olmayan borçlanmalar israftır ve haramdır.

Böyle bir şey yapmak yerine dilenmek daha ehvendir.

Eğer bin liradan tasarruf yapılabilirse, yatırım yaparak artan para devreye sokulmalıdır. Yatırım yapılmak istenmiyorsa, artan para faizsiz kredi müesseselerinde devreye sokulup ondan başkalarının yararlanması sağlanmalıdır.

Oysa insanlar şimdi paralarını sadece faizli bankalara yatırmaktadırlar.

Hayal bu ya; Adil Ekonomik Düzen olsa, siz ürettiğiniz ürününüzü, mesela fındığınızı ambara verip ambardan “fındık senedi” alırsınız. O senedi bankaya götürüp mevduat olarak yatırırsınız. Bir başkası onu alır ve kullanır. Lazım olduğu kadarını gerektiğinde size geri vermiş olurlar. Buna rağmen sizin ürettiğiniz mal piyasada tükenmiyorsa, o zaman yapılacak iş o üretimi yavaşlatmak olacaktır.

***

Batılılar bu durumda ne yapıyorlar?

Batılılar bunu piyasadan para çekerek sağlıyorlar. Faizleri yükselttiklerinde halk kredi almaktan vazgeçer, işletmeler para yatırmaktan vazgeçer. Bankaların mevduatı artar. İşsizlik çoğalır. Üretim yavaşlar. Stoklar eriyince bu sefer faizleri düşürürler, üreticiler faaliyete geçerler. Halk işletmelerin senetlerini alarak yatırımlarını oralara kaydırır. İşsizlik zamanında sosyal krizlerin oluşmaması için de işsizlik sigortası oluşturulmuştur.

Batı üretim ve tüketim dengesini kendince bu şekilde planlamaktadır.

Kendisinin ekonomik ve sosyal düzenini başka ülkeleri sömürerek sürdürmektedir.

***

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”de ise herkese “çalışma kredisi” verilerek tam istihdam sağlanmaktadır.

Tüketimden artan emek ise yatırıma kaydırılmaktadır.

İsteyen emek de kültüre yani kültürel ve sosyal faaliyetlere kaymaktadır.

İnsanlığın gelişmesi ve uygarlaşması işte bu “tasarruflar” sayesinde gerçekleşmektedir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Erbakan ve

“Adil Düzen”

Reşat Nuri EROL

11.11.2009

Necmettin Erbakan İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun oldu...

Almanya’da doktora yaptı, İTÜ’de hoca oldu ve profesörlüğe yükseldi...

Gümüş Motor girişimi, sömür sermayesi dışında gerçekleştirilen dünyadaki ilk çok ortaklı yani “halk ekonomisi” girişimidir ve başarıyla gerçekleştirildi…

Sömürü sermayesi Erbakan’ın Gümüş Motor girişimini engelledi...

Erbakan bunun üzerine Türkiye Odalar Birliği’ne sekreter oldu, ancak bilinen engellemeler nedeniyle orada bir hamle yapamadı.

Bunun üzerine kendisi “Türkiye Odalar Birliği Başkanlığı”na adaylığını koydu ve kazandı.

Mesela, her ilde toplanan mevduat o ilde kredilensin gibi çok önemli önerilerde bulundu ama Süleyman Demirel tarafından hukuk dışı ve polisiye uygulamayla görevden alındı!..

1969 yılında, 14 arkadaşlarıyla birlikte “Bağımsızlar Hareketi”ni başlattı, bağımsız milletvekili adayı oldu, böylece 40 yıllık “Millî Görüş Yürüyüşü ve Hareketi” başladı...

Konya adayı Necmettin Erbakan, bir milletvekili için gereken oyun üç mislini aldı...

Millî Nizam Partisi’ni kurdu; Millî Nizam Partisi kapatıldı...

Millî Selâmet Partisi kuruldu (1972) ve o da kapatıldı (1980)...

Refah Partisi’ni kurdu ve bu dönemde Akevler Ekibi ile çalışmaya başladı, “ADİL DÜZEN” programını/projesini oluşturdu, seçimlere girildi ve birinci parti olundu...

Refah Partisi koalisyonla da olsa iktidar olup hükümet kurdu, Erbakan 54. T.C. Hükümeti Başbakanı oldu...

Refah Partisi kapatıldı, Fazilet Partisi kuruldu…

Fazilet Partisi kapatıldı, Saadet Partisi kuruldu...

Millî Görüş Hareketi yürüyüşüne devam ediyor…

Saadet Partisi ile halk hareketi yoluna devam ediyor…

***

Özetin özeti…

Önce Millî Nizam

Sonra Millî Selâmet

Refah Partisi ve ADİL DÜZEN

Millî Nizam.. Millî Selâmet.. Refah.. Fazilet.. Saadet…

Ve -yeniden- ADİL DÜZEN…

***

Millî Gazete geçen gün (06.11.2009) hangi manşetle çıktı?

TEK ÇARE ADİL DÜZEN

Millî Görüş’ün 40’ıncı Yıl Kutlamaları çerçevesinde 7 etkinlik yapılıyor…

Bunlardan biri, Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Erbakan’ın “Yeni Bir Dünya ve ADİL DÜZEN Konferansı”

Konferansı düzenleyen ESAM’a tebrikler, teşekkürler…

Bugünkü yazımın başlığı olarak “Erbakan ve Adil Düzen” dedim.

Daha başka başlıklar da kullanabilirdim ama bence bu en uygunudur. Bu konferansı anlatan Millî Gazete hep bir yerlerde ama sürekli elinizin altında olsun ve bir müddet sonra çok meşhur olacak ve kanaatimce slogana dönüşecek olan o manşet altında, yani Erbakan’ın “Yeni Bir Dünya ve ADİL DÜZEN Konferansı”ında söylediklerini hep okuyun…

TEK ÇARE ADİL DÜZEN…

ADİL EKONOMİK DÜZEN…

 

 

***

 

 

 

 

 

İSEDAK toplantısı

Reşat Nuri EROL

13.11.2009

İSEDAK [İslâm Konferansı Teşkilatı (İKT) Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK)] 25. toplantısını İstanbul’da yaptı.

Toplantıya 11 devlet başkanı, 3 cumhurbaşkanı, 6 başbakan, 3 başbakan yardımcısı, 18 bakan, 700 basın mensubu katıldı. 3 gözlemciden biri, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat oldu. En geniş katılım sağlayan heyet ise İran idi...

Yorumlardan önce İSEDAK’ı tanıyalım: İslâm ülkeleri arasında ekonomik ve ticari yönden işbirliği sağlamak gayesiyle kurulmuş olan daimi komite.

İslâm Konferansı Teşkilatı’nın bünyesinde faaliyet gösteren İSEDAK, 25-28 Ocak 1981 tarihlerinde Suudi Arabistan’ın Taif şehrinde toplanan 3. İslâm Zirvesi sırasında kuruldu. Ancak o zaman İSEDAK başkanı seçilemediği için 1984 senesine kadar faaliyete geçemedi. 1984 yılı başında Fas’ın Kazablanka şehrinde yapılan 4. İslâm Zirvesi’ne katılan Türkiye Cumhurbaşkanı Kenan Evren, İSEDAK başkanlığına seçildi.

Komitenin ilk toplantısı 14-16 Kasım 1984 tarihlerinde İstanbul’da yapıldı. Bu toplantıya sadece Ticaret Bakanları katıldığı halde, 1986’dan itibaren kendi ülkelerinde ekonomiden sorumlu bütün bakanlar dâvet edildi. 1984 yılında İstanbul’da yapılan ilk toplantıdan sonra, bu sene 25. toplantı yapılmış oldu.

***

İlk İSEDAK Başkanı Kenan Evren olduğuna göre; bunu değerlendirip yorumlayalım.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Necmettin Erbakan çok önemli yeni fikirlerin ve yeni uygulamaların banisidir.

Erbakan, “Millî Görüş” ve “ADİL DÜZEN” adıyla pek çok ileri seviyede yeni fikirler ve görüşler ortaya koymuş, bunların bir kısmını uygulayan Kenan Evren olmuştur. Bunların başında da İSEDAK gelmektedir.

Türkiye belli bir zamana kadar İslâm Konferansı Teşkilatı’na üye bile olmuyor, sadece gözlemci olarak katılıyordu.

MSP’nin CHP ile koalisyonu döneminde İKT toplantısı İstanbul’da yapılmış; Erbakan hükümete dayatmış ve ‘İslâm Konferansı Teşkilatı’nın İstanbul toplantısına ya asıl üye olacağız ya da gözlemci olarak da katılmıyoruz’ demişti. Ecevit muvafakat etmiş ve Türkiye böylece İslâm Konferansı Teşkilatı’na katılmıştı.

Bu gönülsüz katılmada büyük sonuçlar alınamadı. Kenan Evren cumhurbaşkanı olunca ne yaptı?

İsrail ile ilişkiyi konsolos seviyesine indirdi, büyükelçiliği lağvetti.

İslâm Konferansı Örgütü’ne katılmakla kalmadı, Türkiye adına İSEDAK’ın değişmez başkanlığını yüklendi.

İstanbul’da bugünlerde yapılan İSEDAK toplantısı, işte o önemli başlangıcın devamıdır...

Nerden nereye?..

Bugün İKT Genel Sekreteri de bir Türk; Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu. Maalesef İstanbul’daki İSEDAK toplantısına Erbakan ve Evren katılmadı!

Neden?!.

***

İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad, bence, İSEDAK Ekonomi Zirvesi için geldiği İstanbul’daki katılımcılar arasında en önemli konuşmayı yaptı.

Bir internet haber sitesi bu konuşmayı, “Ahmedinejad Erbakan gibi konuştu” manşetiyle duyurdu.

Doğrudur.

Çünkü Ahmedinejad “kapitalist düşünce tarzının yolun sonuna geldiğini” ifade ettikten sonra faiz sistemini eleştirmiş. Ahmedinejad ne diyor?

“Gelecek ilişkileri yapılandırabilmede faal bir rolümüz olmazsa, başkaları faizcilik düşüncesi üzerinden tekrar ilişkilerimizi düzenleyip, bize zorla uygulayabilecektir... Kapitalizmin düşünce tarzı yolun sonuna gelmiştir, değişikliğin yapılması zarurettir” diyen Ahmedinejad, “Kapitalizm düzeni içine işlenen faizcilik, belki de bu düzenin esas iflas yolu, yoldan sapma nedeni budur.”

Ahmedinejad soruyor: “Acaba kapitalizm ekonomik düşünce tarzıyla Müslüman ve diğer ülkeler olumlu bir noktaya varabilirler mi?” Ve sorusuna kendisi cevap veriyor:

“İlâhi düşünce açısından yanıt çok açıktır.

Çünkü faizcilik düzeni, ekonomi sorunları insanların ve milletlerin aleyhinedir.”

Erbakan diyor ki; “TEK ÇARE ADİL DÜZEN…”

 

 

***

 

 

 

 

 

Meslek kuruluşları perişan - 1

Reşat Nuri EROL

14.11.2009

Çankaya Köşkü’nün önemli yetkileri var.

Bunlardan biri de denetleme yetkisi.

Çankaya Köşkü, ‘kamu kurulu’ niteliğindeki meslek kuruluşlarında önemli eksiklikler tesbit etmiş.

Bazı meslek kuruluşlarının kamusal ve parasal güç peşinde koştuğunu belirleyen Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK), örgüt içi demokrasi eksikliği bulunduğu, katılım kanallarının tıkalı olduğu ve şeffaflığın bulunmadığını tesbit etmiş.

Geçen sene başlatılan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarında, teşkilat, mâli yapılar, denetim faaliyetleri ve yönetim organlarının seçimine dair inceleme yeni tamamladı.

Çankaya Köşkü; aralarında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye Barolar Birliği (TBB), Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu (TESK), Türkiye Mimarlar ve Mühendisler Odalar Birliği (TMMOB), Türkiye Bankalar Birliği (TBB), Türk Tabipler Birliği (TTB) gibi 18 farklı meslek grubu ile 5 bine yakın meslek kuruluşu ve üst kuruluşu ayrıntılı biçimde incelemiş...

Ekleriyle birlikte ortaya 2 bin sayfalık bir rapor çıkmış.

Raporda, kamu niteliğindeki meslek kuruluşlarının işleyişine ilişkin önemli tesbitler var. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile ilgili sorunların idare içinde yapılandırılmış ve devlet teşkilatının bir parçası olmalarından kaynaklandığını savunmuş.

Çankaya, söz konusu kuruluşlarda amaca uygun olmayan faaliyetlerin yaygınlaştığını ortaya koymuş. Bu durumun tekelci yapıyı pekiştirdiğine dikkat çekilirken; “Sorunlar, idare teşkilatı içindeki yerlerinin ‘kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu’ şeklinde mahiyeti belirsiz ve muğlâk bir şekilde tanımlanması ve kamu kurumu veya kuruluşu olmadıkları halde, bunlara kamu tüzel kişiliği tanınmasından doğmaktadır.

Bu kuruluşların üyelerinin birey veya topluluk olarak sivil topluma dâhil olması, meslek kuruluşlarını ve bunların organlarını sivil toplum kuruluşu olarak kabul etmeye yetmemektedir.” görüşü dile getirilmiş.

***

Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK), meslek kuruluşlarının ve üst kuruluşların birçoğunda eşitlik, katılımcılık, çoğulculuk, hizmet odaklı yönetim, hesap verebilirlik, şeffaflık gibi gelişmiş demokrasi uygulamalarının hayata geçirilmediğine dikkat çekmiş.

Denetleme Kurulu, söz konusu kuruluşların ‘merkeziyetçi ve katı yönetim anlayışları’nı da eleştirmiş. İncelenen kuruluşlarda örgüt içi demokrasinin sağlanamadığı, katılım kanallarının tıkandığı, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim tarzının da geliştirilemediği tesbit edilmiş.

***

Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun (DDK) çözüm önerileri şöyle:

- ‘Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu’ statüsü yeniden irdelenmeli. Bu doğrultuda Anayasa’nın 135. maddesi yeniden düzenlenmeli.

- Örgüt faaliyetlerine aktif katılımın sağlanması ve demokratik bir yapının tesisi amacıyla organların teşkili ve üyelikle ilgili kurallar yeniden ele alınmalı.

- Birliklerin, odalar üzerindeki idari vesayet yetkisi sınırlandırılmalı.

- Siyasi görevlere seçilen yönetim organlarında görev alanların, meslek kuruluşlarındaki görevleri kendiliğinden sona ermeli.

- Meslek kuruluşlarında, doğrudan üyelerin katıldığı seçimler dört yılda bir aynı tarihte yapılsın. Postayla veya internet üzerinden oy verme imkânı getirilmeli.

- Meslek kuruluşlarının mevzuata uygun olmayan harcamaları ile ilgili olarak şahsi mali sorumluluk uygulaması getirilerek özel yaptırımlar uygulanmalı.

DDK’nun meslek kuruluşları ile ilgili çözüm önerileri böyle.

Bizim çözüm önerilerimiz ise gelecek yazıda…

 

 

***

 

 

 

 

 

Meslek kuruluşları; çare ve çözüm - 2

Reşat Nuri EROL

18.11.2009

Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun (DDK), meslek kuruluşları denetleme raporları sonuçlarından ve yine DDK’nun çözüm önerilerinden önceki yazıda söz ettik.

Bugün de bizim çözüm önerilerimiz üzerinde duralım.

Bir yerde bozukluk varsa, bir yerde işler iyi gitmiyorsa, bunun iki önemli sebebi olabilir:

1. Ya sistem/düzen bozulmuştur…

2. Ya da çalışanlar beceriksizdir...

Araba düzgün gitmiyorsa; ya araba eskimiş olabilir veya şoför acemi olur...

Tesbit ve teşhisi doğru koymaz da, bozuk arabayı yenileme yerine, sadece şoför azarlanır veya şoför değiştirilirse, sonuç elde edilemez ve sonunda araba yani devlet devrilir. Siz de arabanın yani devletin içinde iseniz, siz de arabayla birlikte yok olup gidersiniz.

Muhterem Cumhurbaşkanı sivil kuruluşları denetlettirmiş...

Raporlardaki sonuçlar iyi değilmiş...

Çözüm olarak bazı tavsiyelerde bulunulmuş...

Mesela, “Anayasa maddesi değişsin” denmiş ama ne yapılsın, mekanizma nasıl olsun?..

Orası meçhul!

Öyleyse, asıl olması gereken çare ve çözümleri biz önerelim.

***

KAMU HİZMETLERİ GÖREN SİVİL KURULUŞLAR

Madde 1- Kamu hizmeti gören sivil kuruluşlar mesleki kuruluşlardan oluşur. Mesleki kuruluşlar Bakanlar Kurulu kararı ile kurulur, Bakanlar Kurulu kararı ile kaldırılır.

Madde 2- Yönetim kurulu üyeleri, TBMM tarafından sıralama usulü ile seçilir. Her partiden yüzde 2,5 oy için bir aday gösterilir. 40 adaydan 20’si seçilir ve yönetim oluşturulur.

Madde 3- İllerdeki kuruluşların yönetim kurulu üyelerini il meclisleri seçerler.

Madde 4- Meslek kuruluşları kongreler yapar, mesleki kararlar alır, yönetim kurulunun mahkemeye verilmesine karar verebilir. Kongrenin karar almadığı hususlarda savcılar yönetim kurullarına dava açamaz.

- Halk siyasi partiler şeklinde organize olmuştur. Halkla ilişkiler için ayrı kuruluş kurma yerine, siyasi partilerle ilişki kurmak gerekir. Partilerin temsilcileri bu işi yaparlar.

- İl odaları, meclisleri ile bağımsız olacaklardır. Merkezler yönetime etki edemezler. Meclis kararları merkez kararlarına uymak zorunda değildir. Yargı dışında bir denetim yoktur.

- Milletvekilleri de yönetim kurullarında üye olurlarsa demokratik etki artar. Milletvekillerinin odalarda görev alma yasağı yanlıştır.

- Meslek kuruluşlarının meclislerine seçilecek delegeler meslek mensupları tarafından temsilci yoluyla seçilsin. Yılda bir temsilcisini değiştirebilsin. Gizli oylama seçimi kaldırılsın. Mesleki faaliyet gösteren kimselerin mahkemeye verilmesi yönetim kurulu üyeleri kararıyla olmalıdır. Hakem kararları ile mahkûm edilmelidir. Meslek kuruluşları üyelerinin cezalandırma yetkileri olmamalıdır.

- Harcamalar demokratik yoldan denetlenebilir. Üyelerin itirazı hakemlere gitmesi yoluyla olur.

***

Görülüyor ki, sorun ‘yöneticiler sorunu’ değildir; sorun ‘sistem sorunu’dur, sorun ‘bozuk ve zalim düzen sorunu’dur.

Tek çare ve çözüm de ‘ADİL DÜZEN’dir.

Saltanattan tek parti yönetimine geçilmiş; şimdi de çok parti dönemine geçilmiştir...

Odaların yönetim şekli ‘saltanat sistemi’ döneminden kalmadır, ana sorun budur.

İlkel yönetim sisteminden kaynaklanmaktadır.

Bir sınıfın temsilcilerinden oluşan yönetim kuruluna kamu yetkisi verilmesi antidemokratik uygulamadır.

Bugünkü odaların halk ve meslek mensupları üzerinde yaptırım yapması demokratik değildir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Ekmek partisi! - 1

Reşat Nuri EROL

20.11.2009

Zaman zaman sohbet, seminer ve konferans davetleri alıyorum…

İşlerimin ve İstanbul’daki periyodik ilmî çalışmalarımın yoğunluğu sebebiyle çoğuna olumsuz cevap veriyor, sadece İstanbul ve yakınındaki bazı davetleri kısmen karşılayabiliyorum…

Geçenlerde ÇORLU’dan bir davet aldım:

“Reşat bey, ….

Saadet Partisi Gençlik Kolları Başkanlığı görevini ifa etmeye çalışmaktayım. Halkımızı partimize üye yapma çalışmalarımızda ortak bir cümle açığa çıkıyor; BİZ EKMEK PARTİSİNDENİZ…

Bu noktadan hareketle Millî Görüş’ün ekmeğe dair politikalarını EKONOMİK KRİZE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ adı altında bir konferansla açıklamak istiyoruz.

Zatı âlinizin uzmanlık alanı olan bu konuda konuşma yapmak için davet etsek…”

Davet kısaca böyle ve bir şey çok dikkat çekici:

Ekmek! Ekmek partisi!

Halkımızın derdi ne? Ekmek!

Halkımız ne diyor?

‘Biz ekmek partisindeniz!’

Çağımızın, insanlığın ve halkımızın en önemli sorunu ‘ekmek/aş ve iş sorunu’dur.

***

Türkiye dünyanın en verimli topraklarına sahiptir. Dünyanın en güzel coğrafyası, yeter derecede yağışı ve yeraltı suları olan bir ülkedir. Orta kuşaktadır. Üç tarafı denizlerle çevrilidir. Dağları, ovaları, ormanları, madenleri ile dünyanın en zengin ülkelerindendir.

Türkiye öyle bir ülkedir ki; petrolü azdır ama buna mukabil enerji üretilebilecek bol akarsuları, rüzgârı, güneşi, kömür yatakları ve daha başka kaynakları vardır.

Türkiye tarım bakımından Hollanda’dan çok daha verimli bir ülkedir. Hollanda’nın nüfus yoğunluğunda olsak 500 milyon nüfusa sahip oluruz. Yani Türkiye değil yetmiş milyonu, bunun yedi misli daha fazla nüfusu bile yaşatabilir.

Türk halkı kör müdür, sakat mıdır, aptal mıdır, cahil midir, hasta mıdır? Neden, ne diye ve nasıl; bu kadar bol imkânlara sahip olduğumuz halde “ekmek” yani “aş ve iş” derdine düşmüş bulunuyoruz?

Türk halkının beceriksiz olmadığı, gittiği dünya ülkelerindeki başarıları ile bellidir. Avrupa ekonomisi Türk işçisi ile ayaktadır. İşçiliğin ötesinde, bugünkü Avrupa ülkelerinde yüz binlere varan Türk firmaları yani Türk müteşebbisleri faaliyettedir…

***

Verimli coğrafyamız var, bereketli topraklarımız var...

Bir taraftan yeteri kadar nüfusumuz, diğer taraftan becerikli yetişmiş halkımız var...

O halde halkımız ne diye hâlâ “ekmek partisi”nden olmak zorundadır?

Türk halkı bunu iyi öğrenmeli, bilmeli, kavramalı ve değerlendirmelidir.

Bunun iki sebebi vardır.

BİR:

Türkiye’nin birinci sorunu “işsizlik sorunu”dur.

Türk halkının üçte ikisi işsizdir. Kadınlarımızın yarısı çalışmaz. Erkeklerimiz ortalama olarak 25 yaşına kadar okuma ve askerlik derdindedir, iş yapmaz. 50 yaşında emekli olur. Hâsılı, halkımızın yarısı iş aramayan işsizdir. İş arayan işsizlerle gizli işsizler de hesaba katılırsa, bu miktar üçte ikiye çıkar. Türkiye’de bir aile iş yapıyor, üç aile geçiniyor. O halde Türkiye’nin ekmek sorununu çözmek demek, işsizlik sorununu çözmek demektir.  

İKİ:

Türkiye’nin ikinci sorunu “faiz sorunu”dur.

600 kuruşluk ekmeğin 200 kuruşu faiz, 200 kuruşu vergidir; yani üçte biri faiz, üçte biri de vergidir.

Kâr ve işçilik dâhil geri kalan 200 kuruştur.

Başka bir şekilde ifade edersek; biz üç ekmek parası veriyor ama sadece bir ekmek alabiliyoruz.

Devlete verilen 200 kuruşun yarısı da yine dışarıya faiz olarak gitmektedir.

Yani biz ürettiğimizin yarısını tekel sömürü sermayesine faiz olarak ödüyoruz.

Sonuç olarak:

Üçte bir çalışıyoruz, onun da yarısı faize gidiyor!

Etti altıda bir.

Onunla da -geçinebiliyorsak- geçiniyoruz!

Borçlanarak yaşıyoruz!

Her gün borcumuz artıyor da artıyor...

Ülke ve devlet olarak adım adım ölüme doğru yol alıyoruz...

 

 

***

 

 

 

 

 

Ekmek partisi! - 2

Reşat Nuri EROL

21.11.2009

Biz kırk senedir “MİLLÎ GÖRÜŞ” dedik, “ADİL DÜZEN” dedik, “ADİL EKONOMİK DÜZEN” dedik ve çözümleri anlattık...

“Bizi bu hâle getiren faizdir” dedik…

“Faizden kurtulmamız gerekir” dedik...

“Dış borçlar mutlaka ödenmelidir” dedik…

Bu sorunların çözümlerini ve çıkış yollarını gösterdik...

Ne oldu?

Tüm partiler birleşti ve bize saldırdı!

Bizzat bazı sözde veya gömlek çıkaran Millî Görüşçüler bile bize karşı cephe aldılar ve bu gerçekleri söyletmediler!

Televizyonlar ve gazeteler başta olmak üzere her türlü medya bize kapatıldı!

Halkımız da maalesef bizi susturan o partilere oy vermektedir!

Şimdi de bazı seçmenler utanıp sıkılmadan ‘Biz ekmek partisindeniz’ diyorlar!

Şaşkınlar...

Ekmeğinizi, işinizi ve aşınızı sizi sömürenlerin talimatı ile hareket eden partiler değil, “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i uygulayanlar temin edecektir.

Faizi meşru gören ve uygulayan partilerin peşinden gitmeyeceksiniz; “ADİL DÜZEN”i, “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i kabul eden partinin peşinden gideceksiniz.

***

“ADİL DÜZEN” halkımıza ekmeği nasıl verecek?

Yarım sayfalık yazıda ekmeğin yani aş ve işin nasıl elde edileceğini anlatacağım.

Biri çıksın da desin ki; sizin söylediğiniz hayal.

Buyursun desin ve cevabını alsın. Ama diyemez, çünkü ağzı ve dili tutulur.

Türkiye’nin birinci sorunu işsizliktir dedik.

Önce işsizliği nasıl çözeceğimizi anlatalım.

Merkez Bankası’na emir vereceğiz; parayı bas ve bankalara ‘faizsiz kredi’ olarak ver. Bankalara da; işletmelerle anlaş, cirodan masraflarını al, krediyi faizsiz olarak ver diyeceğiz.

Şöyle ki; işletmede çalışan işçinin resmi ücretini banka ödüyor. Aldığı ham maddenin bedelini de resmi fiyattan banka ödüyor. Mamul ambara konuyor. Ambarın iki kilidi ve iki anahtarı var; biri işletmede, biri de bankada duruyor. İşletme ürettiği mamulü istediği fiyatla satıyor. Banka verdiği krediyi tahsil ediyor ve kalan işletmeye kâr kalıyor. Kredinin günü doldu, ödeyemedi. İcra gelsin, haciz gelsin diye bir şey yok. İşletme üretilen malı ne zaman satarsa banka alacağını o zaman tahsil ediyor.

Banka faiz almıyor, satılan mamulden bir defaya mahsus olmak üzere hizmet payını alıyor. Ambarda duran mal faiz sebebiyle pahalanmıyor. Dolayısıyla her zaman satılma şansı vardır. İşçi bulamayan işletme ham madde kredisini de alamıyor. İşletme ise sermayem yok, pazarım yok diye işletmesini durdurmuyor. Sermaye faizsiz olarak istediğin kadar var. Pazarın yoksa ücret ve stok yap. Nasılsa faiz ödemiyorsun. Enflasyon da olmuyor. Çünkü piyasada ne kadar para çoğalmışsa ambarlarda da o kadar satılık mal çoğalmıştır.

İkinci temel sorun dış borçlardır.

Dış borçları kapatıp faizsiz hâle getirmek için dış borç iç borca çevrilecek, para borcu mal borcuna çevrilecek, borç iştirake çevrilecek ve faizli borç kredileşme borcuna çevrilecek...

***

Bunların hepsini daha önce çok kere açıkladık.

Böylece ülkemiz ve halkımız faizden kurtulacak, çalışanın geliri üç misli artacak, dedik.

Ayrıca mallara faiz yükü yüklenmeyeceği için üretilen mallar yarı yarıya ucuzlayacaktır, dedik.

Yani; sevgili vatandaşım, işte o zaman altı misli daha zengin olacaksın...

Bunun gerçekleşmesi için bu modeli, bu sistemi kabul eden partiye gideceksin.

İşte o zaman; al sana ekmek partisi!

AKP, CHP, MHP, DTP veya diğerlerine oy verirken, onlar ‘ekmek partisi’ olmadığı halde oy veriyorsun!

Oysa aradığın ‘ekmek partisi’ belli ama sen görmüyorsun.

Artık gözlerini aç, aklını kullan ve daha fazla gecikmeden Saadet’e yönel…

 

 

***

 

 

 

 

 

Sorunlar, sorular ve cevaplar - 1

Reşat Nuri EROL

24.11.2009

Çağımızın sorunları farklı, değişken, ekonomi ağırlıklı ve çözüme kavuşturulmadıkça da var olmaya devam ediyorlar…

‘Ekmek partisi’ yazılarıma olumlu tepkiler aldım, hâlen de almaya devam ediyorum…

O yazılarda da işaret ettiğim üzere; çağımızın ana sorunlarından biri ‘ekmek/aş ve iş’ yani işsizlik, diğeri ve sorunların anası ise ‘faizli sistem’ yani faiz belası

Değişik toplantılara katılmam için dâvetlerin yanında, sorunlarla ilgili sorular ve bu sorulara cevap talepleri de eksik olmuyor.

Özel olanlarına ‘özel’ olarak cevap yetiştirmeye çalışıyor, cevaplar yazıyor; ‘genel’ olanları ise olabildiğince yazılarıma yansıtma gayretinde oluyorum. Bunların bir kısmını sizlerle paylaşalım.

***

Soru: İnternet sitenizi arkadaşlarla takip etmeye çalışıyoruz... Bazı noktalarda kendi eksikliğimizden dolayı anlamadığımız ve takıldığımız yerler olabiliyor...

Cevap: Çağımızda yeni sorunlar, yeni sorular, yeni kavramlar gelmiş ve gelişmiştir. İlgilendikçe ve üzerinde duruldukça anlaşılacaktır. Sorularınızla bizdeki eksik anlatmalar tamamlanacak, hep birlikte yapacağımız araştırmalar, çalışmalar, uygulamalar ve katkılarınızla anlaşılır hâle gelecektir. Allah bize yollarını gösterecektir. (Kur’an;29/69)

Soru: Sizden ricamız bir örnek üzerinden sistemi bize anlatmanız…

Cevap: Biz şimdi İstanbul’da “Akevler Genel Hizmet Kooperatifi”ni (25 Genel Hizmeti yapacak kooperatif) kuruyoruz. Son haftalarda bu kooperatifin “Ana Sözleşmesi” hazırlıklarını sürdürüyoruz. 1967’de İzmir’de kurulan “Akevler Kredi Ve Yardımlaşma Kooperatifi”nin Ana Sözleşmesi, o zamana göre geliştirilmiş sözleşmedir. Faaliyete geçebilmek için tip statüye göre “KONUT YAPI” ve “TÜKETİM” kooperatifleri kurmalısınız. Sonra sözleşmeleri daha da geliştirip ilgili Bakanlıktan çıkartmaya bakacaksınız. Kooperatifimizi ve ilmî çalışmalarımızı takip ederseniz sorunlarınızı çözersiniz.

***

Soru: Adil Düzen’in yürürlükte olduğu bir yerde ….. (bu boşlukta herhangi bir ürünü düşünebilirsiniz) toptancılığı yapmak istesek ve sermayemiz olmasa, sistem bize kredi noktasında nasıl yardımcı olacak ve verilen faizsiz kredinin geri ödemesi nasıl olacak? Devlete vergiyi nasıl vereceğiz ya da verecek miyiz? Yani vergilendirme nasıl olacak?

Cevap:Adil Düzen”de, “Adil Ekonomik Düzen”de halka “faizsiz sipariş kredisi” verilir. Halk bunun karşılığını çalışarak veya emekli ise aldığı emekli maaşı ile öder.

Halkımız bu kredisini ancak mağazalara vereceği siparişlerde kullanabilir. İstediği mağazaya gider, aldığı “faizsiz kredi” sayesinde eline geçen “peşin para” ile pazarlık yapar, peşin paranın gücünü kullanır, istediği malları sipariş eder...

Mağazalar da tüccarlara “peşin para” ile sipariş verirler... Tüccarlar peşin olarak aldıkları paralarla işyerlerine siparişlerini verirler... Siparişle elde ettikleri malların bir kısmını mağazalara gönderir, bir kısmını da ihraç ederler... İhracatla elde ettikleri dövizle ithalat yaparak ülkede üretilmeyen malları satın alarak bu tür siparişleri karşılar...

Tüccar ticareti gerçekten biliyorsa sermayesiz de ticaret yapacaktır. Aldığı siparişlerle sermayesini temin edecektir. Halka verilen “sipariş kredisi/ selem kredisi” aynı zamanda mağazalara, tüccarlara ve üretim yapan işyerlerine de verilmiş olur.

Bugün için bu işleri devlet/kamu yapmıyorsa; “halk kooperatifleri” yapmalı, halk kooperatiflerde organize olmalı ve bizzat kendisi yapılması gerekenleri yapmalıdır. Kooperatif ortaklarına/üyelerine “çek kredisi” verecektir. Onlar onunla sipariş verecekler, böylece yukarıda anlatılan benzer uygulama olacaktır.

Sorunların ve soruların cevaplarını vermeye devam edeceğim…

 

 

***

 

 

 

 

 

Sorunlar, sorular ve cevaplar - 2

Reşat Nuri EROL

25.11.2009

Soru: Yine “Adil Düzen”in hakim olduğu bir yerde ….. maddeler üreten bir şirketin kredilendirilmesi ve geri ödemesi nasıl olacak? Bu şirketin vergi ödemeleri nasıl olacak?

Cevap: “Adil Düzen”de dört çeşit işletme vardır:

1. Tarım işletmeleri,

2. Sanayi işletmeleri,

3. Ticari işletmeler ve

4. İnşaat işletmeleri.

Bunların her birinin kredilenmeleri farklıdır.

1. Tarım işletmelerine selem senetleri kredi olarak verilir. Selem senetleri (peşin ödemeli senetler) satılarak siparişler alınır. Halka da “sipariş kredisi” verilir. Böylece sipariş alanlar kredi de almış olurlar. Bunlar ham madde ihtiyaçlarını karşılamak için bu kredi ile sipariş verirler. Bunların vergileri üretilen mala ambara teslim edilirken ödenir. İşletmeci malları teslim ettiğinde aldığı kredilerini kapatır. Ayrıca beşte bir veya onda bir daha fazla mala vererek vergi ödenmiş olur. Vergiyi kişiler değil işletme öder.

2. Sanayi üretiminde kredi çalışan işçinin ücreti ödenerek ve ham maddenin parası ödenerek verilir. Mamul ambara konur. Satıldığında kredi kapatılır. Kredi nakit olarak verilmiş olur. Bunlar sanayi üretimi olduğu için vergi satıldığında ham maddenin bedeli düşülür, kalandan beşte biri ödenir.

3. Ticari işletmelerden, meralardan, paradan ve bir seneden fazla depo edilen mallardan tüccar kırkta bir sermaye payını vergi olarak öder. Bu uygulama kendi sermayeleri ile ticaret yapanlar içindir.

4. İnşaatta çalışana resmi ücret ödenir. Malzemelerin değerleri resmi fiyatla ödenir. Müteahhit müteahhitlik payını alır. İnşaat satıldıkça müteahhidin kredisi çözülür. Kredisi çözüldükçe yeni inşaat yapar. İnşaatın vergisi, inşaatın beşte biri kamuya ait olmak üzere ödenir.

***

Soru: Son seminer notlarında “20 Soru-20 Cevapta Adil Düzen” ile ilgili açıklamalar var. Orada faizsiz kredi ve haksız verginin ortadan kalkması ile ilgili olarak yapılan açıklamalarda üretim maliyetlerinin düşeceğinden bahsediliyor ve devletin gelirleri artacak deniyor. Bu şekilde devletin geliri nasıl artacak, o noktayı pek anlayamadık?

Cevap: Devletin geliri millî hâsıladaki paydır. Herkes iş bulup çalışırsa ve üretim en verimli şekilde yapılırsa, kamunun payı da artacaktır. Çünkü kamu üretimden beşte bir, onda bir olarak payını/vergisini alıyor ve mal olarak alıyor; veya malın değerini alıyor. Mallar ucuzlayınca devletin para olarak geliri artmasa bile mal olarak artmış olacaktır. Kamu beşte bir istihdam edecek ve o kadar da vergi alacaktır. İthalat ihracata eşit olacaktır. Hak sahipleri bütçeden pay olarak alacaklarından bütçede açık olmayacaktır.

***

Soru: Devlet faizsiz kredi vermeyi taahhüt ediyor; peki kaynağı nerden bulacak?

Cevap: Devlet vergi karşılığı topladığı paraları devlet giderlerinde harcar. O paralarla kredi vermez. Kredi halkın faizsiz mevduatı ile topladığı miktarlardan verilir. Ayrıca üretimde verdiği krediler enflasyon yapmadığı için karşılığı bulunmak şartı ile parayı basar ve kredi olarak verir. Devlet için paranın kaynağı sonsuzdur. Yeter ki karşılığı olsun, karşılıksız  para çıkmasın, devlet karşılıksız para basmasın.

***

Soru: Vergi konusunu anlayamadığımızdan devletin nerden gelir elde edip müteşebbislere destek vereceği bizim için muallakta kalmakta.

Cevap: Krediler vergi ile temin edilen gelirlerle karşılanmayacaktır. Sipariş alan sipariş aldığı mallar karşılığı, üretim yapan yaptığı üretimdeki mamul karşılığı kredi almaktadır. Piyasaya çıkan para kadar ambarlarda satılık mal mevcut olduğu için para ne kadar artarsa artsın fiyatlar yükselmez. Dolayısıyla işçi bulan kredi alır. Devlet bu parayı para matbaasını çalıştırıp basar. Kredi para üreten bir araçtır. Karşılıksız verilmediği müddetçe sadece yararı vardır, zararı yoktur. Kredi sadece üretici işçiye yani üretime verilir. Tüccara kredi verilmez, hizmete kredi verilmez; onlar sadece kredileşmeden yararlanırlar.

 

 

***

 

 

 

 

 

Sorunlar, sorular ve cevaplar - 3

Reşat Nuri EROL

27.11.2009

Soru: Ayrıca minik market projesini …..’da tatbikata geçirmek istiyoruz fakat tam manasıyla sistemi siteden bulamadık, yani parça parça bir market projesi olduğunu okuyoruz fakat tam olarak ve bütün olarak sistemi çözemedik. Düşüncemizde ya market ya da şarküteri açmak var. Sizden sistemi tam anlamıyla anlatmanızı rica ediyorum.

Cevap: Minik bir market veya şarküteri projesini kurmak istiyorsanız...

1. Önce bir “Genel Hizmet Kooperatifi”ni kurmalısınız. Bu hizmetleri öğrenip verecek grup oluşturmalısınız. Gruptaki üyeler önce kooperatifi ve kooperatifçiliği öğrenecekler. Sonra herkes kendi sorumlu olduğu hizmeti nasıl yapacağını öğrenecek.

2. Bundan sonra cirodan kira alacak bir mağaza bulacaksınız. Böyle birisi çıkacak ve dükkânını cirodan kiraya verecek. Camilerin altları olabilir. Bulamazsanız, o zaman ortaklar bulup böyle bir yeri satın alacaksınız, onlar yerlerini size ciro üzerinden kiraya verecekler.

3. Burada ciro üzerinden çalışan ortaklar bulacaksınız. Emekliler, ev hanımları, öğrenciler veya boş saatlerini değerlendirmek isteyen maaşlılar ile başlanabilir.

4. Buraya konsinye mal koyacak tüccarlar ve üreticiler bulacaksınız. Bir ticarethane işe böyle başlar. Sizin sermayeniz varsa siz de bazı malları koyabilirsiniz. İşte, Adil Düzen’e göre işletme kurmak isteyenlerin bu safhaları geçirmeleri gerekir. Bütün bunları gerçekleştirmek için Adil Düzen’e inanmış ekibe ihtiyaç vardır.

***

Soru: Burada ufaktan başlayalım istedik fakat Yahudi mallarını satmak istemememiz nedeniyle birçok kişi başarılı olamayacağımız telkininde bulundu. Bu konuda da fikirlerinize ihtiyacımız var. Sermaye noktasında çok ortaklılık deniyoruz fakat insanları ikna edemiyoruz ve çok ortak sebebiyle kârlılığın düşecek olması pek cazip gelmiyor. Çevrede bu konuda ne yapmamız gerekir?

Cevap: Yahudilerin, Çinlilerin, Hintlilerin, Avrupalıların, Amerikalıların veya herhangi başka bir kavmin mallarını satmayalım düşüncesi çok yanlıştır. Biz herkesin malını satarız, herkesin malını alırız, aynı zamanda herkese malımızı satarız. En ucuz verenden alırız, en pahalı alana da satarız.

Bu kural ekonominin temel kuralıdır.

Siz cari sistemde iş yapmak istiyorsunuz.

Cari sistem “faizli sistem”dir.

Cari faizli sistemde başaramazsınız.

Başarı istiyorsanız “faizsiz kredileşme sistemi”ni öğreniniz ve taviz vermeden uygulayınız.

Bunu başarmak kolay bir iş değildir. Şimdilik herkes kendi işini cari sistemde yapsın, faizli işletmelerde iş yapsın ve asgarî seviyede geçinsin. Bu arada ortak bir işletme kurun, orada “faizsiz sistem”i deneyerek uygulayın. Sonra yavaş yavaş başardıkça hepiniz bütün işlerinizi ve işletmelerinizi faizsiz sisteme kaydırırsınız...

***

Sistem birden değişmez, “faizli sistem”den “faizsiz sistem”e birden geçilmez.

Nasıl faizli sistem ve faizli işletmeler birden kurulup devreye girmediyse; faizsiz sistem ve faizsiz işletmeler de birden bire kurulup devreye girmez, giremez.

Başarılı olmak için inançlı ve kararlı bir şekilde işe başlayıp sabır ve sebatla çalışmak gerekmektedir.

Önce çok ortaklı bir işletme kuracaksınız...

Çalışma arkadaşlarımızdan birisi bu işletmeyi işletecek...

Başardıkça, diğer faizli işletmeler de bu faizsiz sisteme geçirilecektir...

Faizsiz iş yapmada samimi ve inançlı iseniz, kararlı bir ekibiniz/grubunuz varsa, sabır ve sebat gösterirseniz, mutlaka başarırsınız.

Bilvesile, KURBAN BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN…

Ekonomik krizlerin olmadığı, faizsiz sistemin gerçek anlamda devrede olduğu, “ADİL EKONOMİK DÜZEN”in bir bütün olarak uygulandığı yıllardaki bayramlar; işte o bayramlar bizim için GERÇEK BAYRAMLAR olacaktır, inşaallah…

Selam, sevgi ve dualarımla...

 

 

***

 

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2009 Yazıları
1-2009 Ocak
798 Okunma
2-2009 Şubat
696 Okunma
3-2009 Mart
712 Okunma
4-2009 Nisan
747 Okunma
5-2009 Mayıs
754 Okunma
6-2009 Haziran
731 Okunma
7-2009 Temmuz
752 Okunma
8-2009 Ağustos
635 Okunma
9-2009 Eylül
769 Okunma
10-2009 Ekim
714 Okunma
11-2009 Kasım
863 Okunma
12-2009 Aralık
684 Okunma