Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2009 Yazıları
2009 1.Baskı
752 Okunma
ASPxHyperLink

2009 Temmuz
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

 

TEMMUZ 2009

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

Türk halkının ve insanlığın seçimi

Reşat Nuri EROL

01.07.2009

Bundan önceki “Sömürü sermayesi ve değişim” yazımızda (15.06.2009), tekel sömürü sermayesinin asırlarca “şer” diye yaptıklarının zamanla nasıl “hayırlara” tebdil olduğunu yazdık. Bugün, bütün bu gelişmelere işte bu bakış penceresinden bakıldığında, nasıl ve ne gibi geniş değerlendirmeler yapılabileceği üzerinde duracağım.

Türk milletinin, Türk halkının değişmez ilkeleri vardır.

1) Türk halkı için ekonomik, siyasi, sosyal bağımsızlık ile din/inanç birinci derecede önemlidir. Türkler birilerine veya bir yerlere bağımlı olmak istemez, dine ve inançlara baskı yapılmasını istemez; böyle bir şeyi hayatları pahasına kabullenmez, ‘Ya istiklâl ya ölüm!’ derler. Herkes kendi dininde ve inancında serbest olmalıdır. Alevi ve Sünni, kendi inancına veya mezhebine baskı yapılmasını istemiyor. Türkler devletlerine bağımsızlık ve din için bağlıdırlar. Türk devleti İslâm’ı ve Müslümanları temsil eden bir devlettir. Dünya bunun için Türkiye’ye ve Türklere saygı duyuyor.

2) Türk milleti hiç kimseyle savaşmak istemiyor. Türkiye dış politikada devlet olarak ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ anlayışını benimsemiştir. Herkesle iyi geçinmek Türklerin ana şiarıdır. Dünyayı korkutmak veya sömürmek için değil, onlara hizmet etmek için İslâmiyet’i benimsemiştir ve onu bu yönüyle de temsil etmektedir.

3) Türk halkı toplulukların kendi hâlinde yaşamalarına izin verilmesini istiyor. Türkler devletlerine sadakatte tam olmakla beraber; ben Kürdüm, ben Lazım, ben Çerkezim, ben Arnavutum diyene karışılmasını da istemiyor. Türk halkı bu yönüyle Osmanlı dönemi anlayışını benimsemektedir.

4) Türk halkının ekonomik anlayışına gelince; Türkler ne kapitalizmi, ne  sosyalizmi, ne de diğer izm’leri istemiyor; “Adil Ekonomik Düzen” istiyor. Birilerine ve özellikle sömürü sermayesine “işçi” yani köle olmak değil, aksine “girişimci” olmak istiyor. Kapitalizme ve sosyalizme karşı liberal ekonomi istiyor.

İşte bütün bunları vadeden “Adil Düzen”dir, “Adil Ekonomik Düzen”dir. Türk milleti Erbakan’ın önderliğindeki “Millî Görüş Hareketi”ni kırk yıldır işte bunun için destekliyor. Bu hareket bu gerçekleri yalnız Türkiye’ye değil, bütün dünyaya öğretmiştir. Türk milleti bu yönüyle bir kere daha tarihî bir misyon ve görev ifa ediyor.

***

Çok partili döneme geçildikten sonra, özellikle 1970 sonrasında yapılan bütün seçimler, Tük halkının açıkça Millî Görüşü ve Adil Düzeni desteklediği ortaya çıkmıştır.

Türk halkı Millî Görüş Hareketine karşı olan CHP’yi ve diğer partileri istemiyor, onları daima ikinci planda bırakıyor. CHP ve diğer bütün partiler, bu yalın gerçeği anlamalı, Millî Görüşe ve Adil Düzene karşı çıkma siyasetini terk etmelidirler. Çünkü “Adil Düzen” sadece bir partinin ve Türk halkının değil, tüm insanlığın düzenidir.

İnsanlık, yaşadığı “zulüm” asırlarından sonra, “adalet”le geçireceği asırların özlem ve beklentisi içindedir. Geçen yüzyılda zulmü altında yoğun olarak yaşadığı (ve hâlen de yaşamakta olduğu) kapitalizm ve komünizm/sosyalizm düzenlerinden sonra, aynı zulümleri bitmemecesine yaşamak istemiyor. Alternatif bir çare ve çözüm arıyor.

Dünya ve insanlık, zulumattan aydınlığa ve adalete giden yolu arıyor...

***

Dünyanın döndüğü eksen, insanlığın yöneldiği yön belli olmuştur.

Bu gidişata karşı çıkmak ve kafa tutmak kadar akılsızlık, ne olabilir.

Kâinatı yaratan Allah, insanlığı muhtaç olduğu yöne yönlendirmiş bulunuyor.

O bilmiyor da, minnacık beyinleriyle kendileri mi biliyor.

Onlar artık insanlığın aktığı bu mecraya karşı durma iddialarına son vermelidirler.

Sonuç olarak soruyorum: Bir halk oylamasına gitsek, yeryüzündeki yedi milyardan fazla insana sorsak, beş milyar insan oy kullansa, acaba yüzde kaç oyunuz olur?

İnsanlık seçimini yaptı.

Bu seçim ve gidişat karşısında hiçbir beşeri güç duramaz.

 

 

***

 

 

 

 

 

Faizli Kredi Kartlarında neler yapılmalı?

Reşat Nuri EROL

03.07.2009

Faizler ve kredi kartları” yazımın yayımlandığı gün, ülkemizde artık vahşi bir zulme dönüşen “faizli kredi kartları zulümleri” ile ilgili küçük de olsa sevindirici bir gelişme oldu. Meclis’teki milletvekillerinden biri geç de olsa uyandı, olumlu bir teklif verdi.

Haberin başlığı şöyle: Kredi kartı aidatı kalkıyor…

AKP Samsun Milletvekili Ahmet Yeni, kredi kartlarından yıllık aidat alınmasına ilişkin düzenlemenin, verecekleri önergeyle, Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu’nda değişiklik yapan kanun tasarısından çıkarılacağını bildirmiş. TBMM Genel Kurulunda, Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanununda değişiklik yapan kanun tasarısının tümü üzerinde görüşmeler yapılıyormuş. Tasarı üzerinde AKP Grubunun görüşlerini dile getiren Milletvekili Ahmet Yeni, bankacılığın güçlenmesinin, makul bir talep olduğunu; devlet bankalarının ekonomiye, KOBİ’lere, işletmelere, bireylere katkı ve finansal imkân sağladığını dile söylemiş. Muhalefetin, “Ekmek, peynir gibi kredi kartı dağıtılıyor!” eleştirilerinin doğru olmadığını savunduktan sonra, kredi kartlarından daha rasyonel ve amacına uygun yararlanılmasının yollarının bilinmesi gerektiğini kaydetmiş. Ve en sonunda tasarıda, kredi kartlarından yıllık aidat alınmasına ilişkin düzenlemenin, verecekleri önergeyle çıkarılacağını bildirmiş...

Yazıyı kaleme aldığım sırada, Meclis’te tasarının tümü üzerindeki görüşmeler devam ediyordu…

Daha sonra kredi kartları aidatları kanunen kalktı; hepsi o kadar!

Ne diyelim?

Allah, sadece kredi kartı aidatlarını değil, kredi kartları faizlerini de kaldırmayı nasip etsin. Allah ekonomiyi ferahlatacak, yatırımcıları teşvik edecek, vatandaşlarımızı sevindirecek her konudaki gelişmeleri tamamına erdirsin.

***

Kredi kartları konusunda Ankara’da bu çalışmalar yapılırken, bir grup duyarlı vatandaşımız da İstanbul’da farklı bir şey yapıyorlardı; Tüketiciyi Koruma Derneği (TÜKODER) üyesi bir grup, “kredi kartı faizlerini” protesto ediyorlardı…

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) Gayrettepe’deki İstanbul Temsilciliği önünde toplanan TÜKODER üyeleri şöyle bir pankart açmış:

“Bankaya varlık yönetim, tüketiciye sıkı yönetim!”

Ardından şöyle bir sloganla haykırmış:

“Kredi kartı soygununa hayır!”

Ülkemizdeki genel faizlerle birlikte, kredi kartı faizlerinin çok yüksek olduğu biliniyor. Gün geçmiyor ki yüksek faiz faciaları gerçekleşmesin. Yıllardır fahişçe uygulanan kredi kartı faizlerinin yıllık bazda çoook ama çok geri çekilmesi gerekiyor.

Biz ülkemizdeki faizlerin tamamen sıfırlanmadan yanayız.

***

Bu arada kredi kartı üye aidatı, hesap kesim ücreti, komisyon gibi daha nice ücretler kredi kartları uygulamalarından tamamen kaldırılmadan, tüketicilerin asıl borçları açıklığa kavuşturulmadan, 5411 sayılı kanunda değişiklik yapılması hakkında yasa tasarısının sadece bu hâliyle çıkması, bu kangrenleşmiş faizli kredi kartı yarasını tedavi edemeyecektir.

Bu vesileyle önemli bir hatırlatmada daha bulunalım: 5464 sayılı Bankacılık Yasası’nda yasak olmasına rağmen; işi olana ve işsize, çalışana ve çalışmayana, öğrenciye, yaşlıya ve gence, yani her kesime hiçbir ayırım yapılmaksızın “fahiş faizli kredi kartı dağıtmayı teşvik eden ve dağıtan bankalara” hiçbir yaptırımda bulunulmaması da ayrı bir problemdir.

Meclis’teki muhafazakâr iktidar partisinin muhafazakâr milletvekillerine, saygıdeğer ekonomi bakanlarına ve Sayın Başbakan’a arz olunur…

 

 

***

 

 

 

 

 

Kutuplar ve geleceğin ekonomi dünyası (1)  

Reşat Nuri Erol

04.07.2009

Mahmut Toptaş Hoca, hafta başında yazdığı (29.06.2009) “Kâğıt parçasına söz kurşunu sıkmayın” başlıklı yazısına şöyle başlamış: “İki kutuplu dünya” diye başlayan yazılar yazılmaz oldu. Çünkü ikisi de eksi olan kutuplardan komünizm ölünce tek kutuplu dünya kaldığına inandı bazı safdillerimiz ve bütün plan, proje, siyaset ve düşüncelerini o tek kutba göre düzenlemeye başladılar. O gülerse diğerleri sırıtıyor, o üzülürse diğerleri feryat ediyor. İşte böyle bir ortamda her yerde ve her zamanda baharın gelişi gibi her ırk, her renk, her dinden ve her dilden insanları güneş ışınlarının sarması gibi, havanın insanı okşaması ve can vermesi gibi bütün insanlığı İslâm kuşatmaya başladı.

Prof. Dr. Mahir Kaynak ise geçen ay yazdığı (21.06.2009) “Üçüncü taraf” başlıklı yazısında aynı konuya temas etmiş: Bir halatın iki ucuna yapışmış insanlar çekişip duruyor, nerdeyse sırayla, biri diğerini sürüklüyor. Yere yapışanlar hışımla ayağa kalkıyor ve hırsla çektiği halatın diğer ucundakiler yerlerde sürünüyor. Bu bir halat çekme oyunu değil, ülkemizdeki siyasi mücadelenin resmidir.

Taraflardan biri demokrasi ve özgürlüklerin yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğunu, bunlar olmadan yaşamanın bir anlamının olmayacağını söylüyor. Tek amaçlarının herkesin bu haktan yararlanması olduğunu, herkes bu safta birleşirse çekişmenin sona ereceğini, mutlu bir yaşamın kapılarının ardına kadar açılacağını iddia ediyor.

Diğer taraf güvende değilseniz, başkaları tarafından yönetiliyorsanız, bırakın özgür olmayı, yaşam hakkından bile mahrum kalacağınızı söylüyor ve milyonlarca masum insanın nasıl yok edildiğini örnekleriyle anlatıyor. Güvenliği ihmal edip demokrasi ve özgürlükleri yeterli sayanların halkı esaretle ölüm arasında bir tercihe zorladığını düşünüyor.

İnsanlar halatın bir ucunda yer almak için birbirini çiğneyerek koşuşturuyor. Her oyunda olduğu gibi biri kaybedip yerlerde sürünüyor, sonra sıra diğerine geliyor.

Çekişmenin hiçbir tarafında olmayan üçüncü küçük bir grup var. Onlar oyunu organize ediyor ve insanlar birbirini çekiştirirken farklı bir işle uğraşıyor.

Bazıları bu grubu kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen, çekişmeye dalmış kişilerin ceplerini boşaltan, oyuna ara verildiği sürede onları köle gibi çalıştıran insanlar olarak tanımlıyor. Bunlar kendi aralarında uyum içinde değiller ve kendi takımlarıyla diğerlerini yarıştırdıkları da oluyor ve bundan da çıkar sağlıyorlar.

Buna savaş deniyor.

Günün birinde halatın bir ucunda yer alanlardan biri bağırıyor: ‘Her ikisi bir arada olabilir. Bırakın çekişmeyi, yan yana gelip ikisinin birden keyfini sürelim.’ Evet, aynen böyle diyor ama onu dinleyen çıkmıyor. Çünkü her iki takımın yöneticileri karşı tarafla uzlaşmayı kabul edenleri ihanetle suçluyor ve takımdan atıp aç ve sefil bırakmakla tehdit ediyor.

Çünkü bunlar üçüncü tarafın memuru konumundalar. İşlerini kaybedip yaşadıkları imtiyazlı hayatı kaybetmekten korkuyorlar.

Halatın iki ucunda yer alan birkaç kişi çekişmeye ara verildiği saatlerde yan yana gelip bir çözüm arıyorlar.

Birisi, ‘her ikisi birden olamaz mı’ diye soruyor. ‘Özgür ve demokratik bir ortamda, güvenlik içinde yaşamanın bir yolu olmalı’ diyor.

Diğer demokrasi tarafını temsil eden, ‘Bize katılın, böylece çekişme biter ve istediğiniz yere ulaşırız’ diyor ve şu cevabı alıyor:

‘Özgürlük düşünce ve ifade özgürlüğünü de kapsar. Biz anlaşırsak üçüncü taraf güvenliği bozacak olaylar tertipliyor ve herkes güvenliği özler hâle geliyor. Güvenlik sağlanınca demokrasi arzusunu körüklüyor ve uzlaşmamız sona eriyor.’

Sonunda şu karara varıyorlar: Güvenlik içinde özgür yaşamak istiyorsak, üçüncü tarafın sözlerine kanmadan kendi aramızda uzlaşalım ve halat çekme oyununu bırakalım. Enerjimizi birbirimiz yıkmak için değil, üretmek ve inşa etmek için kullanalım diyor ve kucaklaşıp çalışmaya başlıyorlar...

Konu çok önemlidir.

Bu önemli konu ile ilgili “Adil Düzen” açısından asıl değerlendirmelerimizi bundan sonraki bölümlerde okuyacaksınız.

 

 

***

 

 

 

 

 

Kutuplar ve geleceğin ekonomi dünyası (2)

Reşat Nuri Erol

05.07.2009

Topluluk bir mıknatıs gibidir. İki kutup oluşur. Kutuplarda halkın onda birleri toplanır. Ortada olan yüzde seksenlik kitle nötrdür. Kutuplar birbirlerini çekerler. Halk, hangi taraf galip gelirse o tarafa gider. Mıknatısı kırsanız, nötr olan ortası bu sefer kutuplar olur. Halatın iki tarafını gevşetip de birleştirirseniz tek kutup olur ve karşı kutup oluşur. Hâsılı, hayat kutuplaşma ve kutuplar arası gerilimlerden doğan salınımlarla varlığını sürdürmektedir. Nasıl iki takım olmadan futbol oynanamazsa, iki kutup olmadan da hayat olmaz.

Bu sosyal kanunları çok iyi bilen “sömürü sermayesi” topluluğun kutuplarını kendisi oluşturmakta, sonra her iki tarafa kendi adamlarını yerleştirmekte, böylece topluluğu istediği gibi idare etmektedir.

İki parti oluşmakta, bunları eşit güçte bulundurmakta, kendi ağırlığını ne tarafa koyarsa o parti iktidar olmakta, onun istediklerini yapmayan partiyi iktidardan indirmekte; böylece tüm ülkeleri ve dünyayı yönetmektedir.

Sovyetlerin yıkılması ile bir kutup kaybolmuştur.

Sömürü sermayesi şimdi bu ikinci kutbu oluşturmakla meşguldür.

İşte bu genel kanundan yararlanarak, bizim ne yapmamız gerektiği hususunu ortaya koymamız gerekmektedir.

Gelecekte neler olacaktır?

İnsanlık iki kutba ayrılacak, biri “Hakkı üstün tutan Adil Düzen grubu” olacak; buna karşı “kuvveti üstün tutan merkezi sistem grubu” da devam edecektir.

Bu iki gücün çekişmesi içinde III. bin yıl “Adil Düzeni Medeniyeti” kurulacaktır.

Daha basit ve daha müşahhas bir örnek vereyim: Çağımız dünyasında sömürü sermayesi her yere hâkimdir. Devletleri emrine almıştır. Dinler onun oyuncağı, üniversiteler ona çalışıyor ve halk onun işçisi. Bunu ABD Merkez Bankası ve dolarla yapmaktadır.

Buna karşılık “halk işletmeleri” dediğimiz “Adil Düzen işletmeleri” kurulacaktır. Bu işletmeler “işletme senetleri” çıkaracaktır.

İşletme girdileri “işletme senedi” ile karşılanacak; işletme çıktıları da bu “işletme senedi” ile çıkacaktır. Dolayısıyla para devre dışı olmuş olacaktır.

Karşılıksız dolara karşı, karşılığı kuyumculardaki altın olan dinar çıkacaktır.

İşte bu iki para arasında çekişme devam edecek, böylece insanlık ekonomideki ileri adımını atmış olacaktır.

Türkiye’deki örneği şudur: CHP- DP kutuplaşması ile ülke yönetilmek istenirken, beklenmedik bir şekilde Millî Görüş partileri ortaya çıktı. O zaman hemen bu iki kutup bir olup sömürü sermayesi ile işbirliği içinde ikisi tek kutup oluverdiler. Başarılamayınca, sömürü sermayesi Millî Görüşü (AKP ile) parçalayarak onunla bir kutup olmaya çalışıyor.

Gelecekte ekonomi dünyasında neler olacaktır?

Yahudi iş adamlarından oluşan ABD’deki 200 ailenin tekel sömürü ekonomisi sona erecektir. Sermeye varlığını koruyacak ama tekel olmadan yaşayabilecektir. Serbest rekabetin sağlandığı yerlerde “kamu işletmeleri” devam edecek, “vakıf işletmeleri” olacaktır.

Ayrıca “halk işletmeleri” oluşacaktır. Küçük ve orta ölçekli sanayi işletmeleri, Erbakan Hoca’nın kırk yıldan beri anlattığı ortaklık işletmeleridir. Bir de aile şirketleri vardır. Fıkıhta mufavada, batıda kollektif şirkettir. Bunlar aile şirketleridir.

Büyük sermaye, rekabetin sağlandığı sanayi işletmeleridir. Rekabetin sağlanmadığı işletmeler arasında rekabet olmadığı için kutuplaşma olmaz. Tarım işletmelerinin ve sanayi işletmelerinin arasında da kutuplaşma olamaz. Tarım işletmeleri ile vakıf işletmeleri arasında da rekabet olamaz. Örneğin kamunun emeği olmadığı için tarım yapamaz. O halde tek kutuplaşma alanı büyük sanayi ile KOBİ’ler arasında olacak, gelecekte bu iki oluşum kurulacaktır. Onların aralarındaki çekişmelerden yararlanan halk aş, iş, eş bulacak, refah ve saadet içinde yaşayacaktır.

SONUÇ olarak;

Adil Düzen” büyük sermayeyi ortadan kaldırmak için değil, büyük sermayenin tekel kurmaması için “Adil Ekonomik Düzen” genel sistemi içinde, geleceğin ekonomi dünyasında “ortaklık işletmeleri” yapılanmasını önermektedir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Kutuplar ve geleceğin ekonomi dünyası (3)

Reşat Nuri Erol

06.07.2009

Kutuplaşmalardan ve geleceğin ekonomi dünyasından söz ediyorduk.

Kaldığımız yerden devam ediyoruz...

Bir toplulukta ekonomik, siyasi ve sosyal gruplara ayrılıp hayırda yarışmak Allah tarafından emredilmiştir. Bu bir tür örgütlenmedir. Nasıl askerlikte manga, takım, bölük, tabur, alay gibi örgütlenme varsa; sivil toplulukta da ilmî, dinî, iktisadî, meslekî ve siyasî gruplar oluşturup halkın bunlardan birine bağlanarak örgütlenmesi iç düzeni sağlar. Tefrika ise dinin, devletin, otoritenin, iktidarın parçalanmasıdır, birbirini ortadan kaldırmak isteyen grupların oluşmasıdır. Tefrika, bir topluluk ve devlet için istenmeyen durumdur.

Burada bu vesileyle bir hususa işaret etmede yarar vardır. Bir ülkede o ülkeyi yıkmak, parçalamak, dağıtmak isteyen bir fırka oluşur. Buna ‘hizbuşşeytan’ denmektedir. Bunun karşısında diğer bir fırka vardır; o fırka o topluluğun saadetini, huzurunu, sükûnunu, selametini ve refahını isteyen fırkadır. Bu da ‘hizbullah’tır.

Hizbullah o topluluğun bizzat kendisidir, devlet seviyesinde ise devletin kendisidir. Yani devlet demek, ülkede bulunan hizbuşşeytana yani devleti yıkmak isteyen fırkaya devleti yıkma fırsatını vermemektir. Bunlar insandaki mikroplar gibidirler. Devlet de insandaki tüm organ ve kendi hücreleridir. Hizbullahı oluşturan tüm devlet içindeki partiler (şerde değil) hayırda yarışırlar, kendi topluluklarını korurlar, dayanışma içinde olurlar.

***

Ekonomik, siyasi ve sosyal gruplar sadece iki grup olmazlar, on civarında olurlar. Beşten az olmazlar, ondan fazla da olmazlar.

Bunu nerden biliyoruz?

‘Hayırda yarış ediniz’ ifadesinden biliyoruz.

Hayırda yarışmak demek, serbest rekabet oluşturmak demektir. Serbest rekabetin olması için grupların ikiden fazla olması gerekir. Aksi halde ikili çekişme, itişme, kakışma olur, kutuplaşma olur. Gruplar gereğinden çok fazla olursa da yarışma olmaz, karışma olur.

Muhalif grubu yok edip devleti tek başına ele geçirmeye çalışanlar tefrika içindedirler. Bunların aralarında yarışma değil boğuşma olur.

Geçmişte sağcılar ile solcular arasında tefrika vardı. Bu tefrikanın ülkemizi ve dünyayı nerelere götürdüğü, insanımıza ve bütün insanlığa ne kadar büyük zararlar verdiği hepimizin malumudur. Bugün lâikler ile dindarlar arasında tefrika vardır. Lâikler dindarları fiilen yok etmek istemişlerdir. Dinlerine karışmış, örtülerine karışmış, okullarını ve mabetlerini kapatmış bulunmaktadırlar. Sonuç olarak dindarları yok etmeye kalkışmışlardır. Bunda başarılı olamamış ama önemli zararlar vermişlerdir.

Kapitalizm ile komünizm/sosyalizm arasındaki malum çatışmayı da bu bağlamda değerlendirdiğimizde, benzeri sonuçlara varırız.

***

Bizim bu konudaki düşüncemiz ve çözüm önerimiz nedir?

Her türlü ekonomik, siyasi ve sosyal gruplar böylesine karşı tarafı yok etmeye kalkışmamalı, aksine onlara yani karşı tarafa da kendilerine tanıdıkları gibi haklar tanımalıdır. Karşı taraf ‘rakip’ değil, ‘refik’ olmalıdır.

İşte bizim anlatmaya çalıştığımız “Adil Düzen” ve “Adil Ekonomik Düzen” budur.

Büyük sömürücü tekel sermaye, küçük ve orta ölçekli sermayeyi ortadan kaldırmak için savaş vermektedir. İnsanlık tarihinin bir döneminde küçük ve orta ölçekli sermaye büyük sermayeyi ortadan kaldırmaya kalkışmış ama başaramamıştır. Sosyalizm tarihinin özü budur.

Biz Adil Düzen, Adil Ekonomik Düzen Çalışanları olarak ne diyoruz?

Gelin, tefrika içine girmeyin, yani birbirinizi yok etmeye kalkışmayın. Birbirinizi tanıyın ve yardımlaşın; insanlık adına “şer”de değil “hayır”da yarışın

 

 

***

 

 

 

 

 

Sermayenin planı ve yapılması gerekenler

Reşat Nuri Erol

07.07.2009

Türkiye’de ve dünyada sürekli bir şeyler oluyor…

Bütün dünyada tek devlet oluşturmak isteyen tekel sömürücü sermaye, tüm bu olayların planlayıcısıdır. 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde akdedilen Yahudi Kongresi’nde alınan karara göre; 1997’de Türkiye devleti yok edilecek, İsrail imparatorluk olacaktı...

Bunun gerçekleşmesi için:

1) Türkiye’de insanlar Laiklik-İrtica, Sünni-Alevi, Kürt-Türk, Atatürkçü-Dinci gibi gruplara ayrılacak, oluşturulacak çatışmalar sonunda iç savaş çıkartılacaktı.

2) Türkiye ekonomisi son derece kötüleştirilecek, Türkiye ordusunu besleyemeyecek hâle getirilecek ve böylece de Türkiye savaşsız işgal edilebilecekti.

3) Türk ordusu ile Türk halkının arası açılacak, ordu-halk çatışması veya iç savaşı başlatılacaktı.

4) Türkiye komşuları ile kötü edilecek; İran-Türk savaşı ile iki devletin de işi bitirilecekti.

İşte bu planın gereği olarak Türkiye’de on senede bir müdahaleler yapılmalıydı...

Hedef; Türkiye’yi geri bırakmak, iç savaş çıkartmak, komşuları ile kötü etmek, orduyu etkisiz hâle getirmek ve en sonunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkmaktı.

***

Bir devletin iç güvenliği “hukuk düzeni” içinde sağlanır. Devlet budur. İç güvenliği de yargı sağlar. Türkiye’de ise günümüzdeki yargı bağımsız değildir; tarafsız değil, etkin değil, saygın değildir...

1) Bağımsız değildir; çünkü savcı hâkimin yanında oturuyor ve ona talimat veriyor!

2) Tarafsız değildir; çünkü yargı devlet tarafındadır. Bürokrasinin baskısı altındadır. Hâkim faili meçhul cinayete kurban gitme tehlikesiyle her an karşı karşıyadır.

3) Etkin değildir; çünkü yirmi sene süren davalardan mahkum olanların, halk bilincinde ne gibi caydırıcılık etkisi olabilecektir ki?!.

4) Saygın değildir; çünkü sokakta yürüyen adam yargıya güvenmiyor ve yargıdan korkmuyor. Bunun haklı sebebe dayanması gerekmez. Bu böyledir.

İşte, siz ülkenizde bağımsız, tarafsız, etkin ve saygın bir yargı sistemi oluşturamadığınız müddetçe, iç ve dış mikroplar azacak ve devlet uçurumun kenarına geldiğinde asker veya başka birileri ister istemez imdada koşacaktır!

***

O halde adil, bağımsız, tarafsız, etkin ve saygın yargıyı nasıl gerçekleştirebiliriz?

1) Dokunulmazlıklar kaldırılmalıdır; tüm dokunulmazlıklar kaldırılmalıdır. Yüce Divan, Meclis’teki hakemlerden oluşmalıdır. Hakemleri parti grupları seçmelidir. Yüce Divan’a gelen davada, tarafların sadece bu mesele için seçtiği hakemlerle, bu hakemlerin seçtiği başhakem yargılamalıdır. Milletvekilleri, bakanlar, valiler, rektörler, orgeneraller, yüksek hâkimler, bakanlar ve milletvekilleri, emekli olsalar da yüce divanda yargılanabilmeli, yahut dokunulmazlığı kaldırılabilmelidir.

2) İllerde yüksek il mahkemeleri kurulmalıdır. Bunlar da İl Özel Meclisi tarafından aynı şekilde hakemler yoluyla yargılanmalıdır. İldeki dokunulmaz tüm kişiler bu mahkemede yargılanmalı veya bu mahkemeler dokunulmazlığı kaldırmalıdır.

3) Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda küçük değişiklikler yapılmalıdır. Taraflar aksini tasrih etmemişlerse; mahkemelere değil, hakemlere gitmelidir.

4) Avukatlık müessesesi hakemlik müessesesine dönüştürülmelidir. Ücretlerini devlet ödemelidir.

5) Savcılık mesleği kaldırılmalı, kamu avukatlığı ya da kamu hakemliği müessesesine dönüştürülmelidir.

6) Ceza hukukunda bilirkişi raporları esas olacaktır. Bilirkişilerden birini bir taraf, diğerini diğer taraf seçecektir. Baş bilirkişiyi bilirkişiler seçecektir.

İşte bu reformlar gerçekleştikten sonra “tarafsız, bağımsız, etkin ve saygın yargı” oluşacaktır. Herkes kendisini güven altında hissedecek; hâkim de kendisini güven altında hissedecektir. Ordu sadece dış savunma ile meşgul olacaktır. Yine de güvenlik sağlanmazsa; sıkıyönetim ilan edilecek, yönetim askere teslim edilecek, hükümet artık karışmayacaktır.

 

 

***

 

 

 

 

 

Bugün işsizlik sorununu çözelim

Reşat Nuri EROL

08.07.2009

Hep “sorunlar”dan bahsediyoruz; sorunlar sorunlaaar, sorunlaaaar…

Çünkü her birimiz farklı ekonomik, siyasi, sosyal ve ahlâkî sorunlar içinde bunalmış durumdayız. Çağımız bunalım, buhran, musibet ve her türlü sorunlar çağı...

“Musibet” dedim de aklıma geldi.

“Bir musibet” şayet ondan gerçekten ibret alınabiliyorsa, “bin nasihat”ten yeğdir, iyidir, evlâdır; ama gerçekten o musibet nasihat olabiliyorsa öyledir.

Peki, şöyle bir düşünelim ve soralım bakalım:

-Başımıza gelen musibetler nasihat olabiliyor mu?

-Kriz veya krizler başımızdan geçtikçe çare ve çözümler üretebiliyor muyuz?

-Darbeler geldikçe, tekerrür ettikçe, bir daha bir daha geldikçe; tekrar edip de bir daha olmaması için alınması gereken tedbirleri alabiliyor muyuz?

-“Zalim düzen” her seferinde sillesini çok yönlü olarak vurdukça, bizler o en derin uykularımızdan uyanıp da “Adil Düzen” kurmak için bir şeyler yapıyor muyuz?

Yoksa…

Kahir ekseriyetin yaptığı gibi siz de şöyle diyenlerden misiniz?

-Amaaan, bu dünyayı ben mi kurtaracağım?!.

-Bu dünya böyle gelmiş, böyle gider!..

-Gideceği yere kadar gitsin!..’

-Bana ne! Bize ne!..

***

Her çağın önemli bir sorunu vardır.

Bütün diğer sorunların yanında, her çağın bir de “ana sorunu” vardır.

Mesela, o zamanki Arabistan’da ana sorun, Kur’an’ın nâzil olduğu zamandaki ana sorun, “güvenlik sorunu” idi. Çünkü devlet yoktu.

O çağda önce o sorun çözüldü. Arap Yarımadası’nda ilk defa devlet kuruldu; Medine Devleti. Devlet kuruldu ve güvenlik sağlandı.

Bugün bizim yaşadığımız çağın “ana sorunu” ise -diğer bütün sorunların yanında var olan- “işsizlik sorunu”dur. İşsizlik sorunu en başta gelen sorundur.

İşsizlik sorunu sorunların anasıdır.

Elbette diğer sorunlar da vardır; pazar sorunu, enflasyon sorunu, kriz sorunu...

İşte bütün bu sorunları çözen “Adil Düzen”dir; “Adil Ekonomik Düzen”dir.

***

Bugünkü yazımın başlığında dediğim gibi; bugün işsizlik sorununu çözelim.

Madem ki en önemli sorun işsizlik sorunuymuş, sorunların anasıymış, o halde bugün bu soruna öncelik verelim ve çözüme kavuşturalım.

İşsizlik sorununu adım adım çözelim:

Birinci adım:

Önce her çalışana faizsiz kredi verelim.

Devlet olarak; sen bir yerde çalış, “emek kredisi” veya “çalışma kredisi” karşılığında parasını ben ödeyeyim diyelim.

İkinci adım:

İşletmeye “işçilik kredisi” ve “ham madde kredisi” verelim; faizsiz verelim.

Ambarda mal stok olsa da kredi verelim. Böylece işsizlik olmaz, sadece stoklar artar. Enflasyon da olmaz. Çünkü piyasaya sürülen para kadar da arz edilen mal vardır.

Üçüncü adım:

Kredi yalnız faizsiz değildir; aynı zamanda icrasız kredidir, hacizsiz kredidir.

Üretilen mal satılıncaya kadar itfa istenmez, ödeme istenmez. Üretilen mal ne zaman satılırsa o zaman kredi payı para olarak alınır veya mal olarak alınır.

Dördüncü adım:

Halka “sipariş kredisi” verilir; hem de “faizsiz sipariş kredisi” verilir.

Halk devre/dönem başında “peşin para” ile mağazalara, marketlere, alışveriş merkezlerine ve her türlü piyasalara sipariş yapar. Mağazalar tüccarlara, tüccarlar da iş yerlerine sipariş yapar. Siparişe göre üretim yapılır. Tüccar sipariş alır. Yerli işyerlerine sipariş verir. Sonra satar. Böylece piyasa canlanır, işsizlik sona erer.

 

 

***

 

 

 

 

 

Sorunlar ve çözümler (1)

Reşat Nuri EROL

09.07.2009

Dünkü yazımda, ‘Bugün işsizlik sorununu çözelim’ dedim ve bu ana sorunun dört adımda, dört merhalede nasıl çözüleceğini anlattım.

Bugün inşaat sektörü ile ilgili olarak kısa bir hatırlatmada bulunayım.

İnşaat sektöründe “sabit ücret” vardır, inşaat sektöründe her zaman iş mevcuttur.

Adil Ekonomik Düzen”e göre yapılanan bir ekonomide hiç kimse ‘ben iş bulamıyorum’ diyemez. Çünkü inşaat sektörü hiçbir zaman durmaz, duramaz.

İş arayan her insan inşaat sektöründe her zaman iş bulabilir.

İşte bu şekilde ekonomi her yönüyle, yani dün anlattığım her türlü üretim sektörleriyle ve özellikle de inşaat sektörü “faizsiz kredilerle” harekete geçirilir.

Böylece ülkemizde tek bir işsiz insan bile kalmaz.

***

Tarım döneminde herkesin tarlası vardı. Ailecek tarlalarını ekerlerdi, biçerlerdi, birlikte tüketirleridi ve yaşarlardı. O yılki hasadın yıllık geliri ile sigortalanmışlardı.

Tarım döneminde insanlar artırdıkları bereket senelerinin stokları ile kıtlık senelerinde yaşarlardı. Sonra olmayanlara olanlar borç verirdi.

Sanayi döneminde durum değişmiştir. Çağımızda tarım döneminden sanayi dönemine geçilmiştir. İnsanlar arasında ailecek üretim değil, işbölümü çağı başlamıştır.

Dolayısıyla bu çağın en büyük sorunu iş bulma sorunudur.

İşsizlik sorununu nasıl çözdüğümüzü dünkü yazımızda anlattık.

Bundan sonraki en önemli sorun, çalışmayanların ve/veya çalışamayanların aş bulması sorunudur, aç olan insanları doyurma sorunudur.

Bu sorun da sadaka, bağış, zekât, yani hak sahiplerine hakkını vererek çözülür.

Bu konu hassas bir konudur ve çok önemlidir. Hiç kimse özellikle zekâtını verirken ‘ben kendi hakkımdan veriyorum’ düşüncesine kapılmasın. Çünkü zekât zaten fakirin hakkıdır. Zekâtınızı veriyorken fakirin zaten ona ait olan hakkını veriyorsunuz. Fakirlerin, zenginlerin malları üzerinde en az kırkta bir hakkı vardır. Zekât vererek zaten onlara ait olan bir hakkı eda ediyorsunuz.

Sadece zekâtlar hakkıyla verilse, yeryüzünde tek bir aç insan olmaz.

İşte yukarıdaki açıklamalarımız bu gibi sorunları kökünden çözmüştür.

***

Burada bu vesileyle küçük bir hatırlatmanın tam da yeri ve zamanıdır: Bize veya Erbakan’a ‘Adil Düzeni bırakın!’ diyeceklerine; şayet varsa, bizim bu çözümlerimizin yanlışlıklarını göstersinler. Eksikleri olabilir; buyurun, eksikleri beraber tamamlayalım...

Ama ‘Adil Düzeni bırakın!’ ne demek?!.

Ne yani…

“Adil Düzen”i bırakalım da sizin gibi zalim düzenci mi olalım?!.

Biz hâlâ buralardayız ve işte bir kere daha meydan okuyoruz...

On sekiz sene sır olarak sakladığınız ve hâlâ tamamı yayımlanmayan -sadece bir kısmı yayımlanan- o raporun müelliflerine meydan okuyoruz...

Gelin gösterin bakalım; bunun neresi ilmî değildir, bunun neresi İslâmî değildir?

Gösteremezler.

Çünkü onlar da çok iyi bilmektedirler ki, hazırladıkları o rapor kesinlikle ilmî değildir; tek kelimeyle siyasîdir. Hedefi de Erbakan’ı düşürmekti…

İşte…

Emelinize nâil oldunuz ama ülke sorunlarını çözüme kavuşturabildiniz mi?

Ülkemizdeki bütün müzmin sorunlar olduğu gibi duruyor…

Çare ve çözüm ise sadece bir tanedir ve tektir:

“Adil Düzen”… “Adil Ekonomik Düzen”…

 

 

***

 

 

 

 

 

Sorunlar ve çözümler (2)

Reşat Nuri EROL

10.07.2009

Hani, geçen günkü ‘Sermayenin planı ve yapılması gerekenler’ yazımda (07.07.2009), meseleyi ‘adalet’ yani ‘yargı’ noktasına getirip 6 maddeden oluşan çözüm önerilerimi yazmıştım ya; bugün bu konuya biraz daha yoğunlaşalım ve detaylandıralım.

Neden?

Çünkü ‘adalet’ mülkün yani yönetimin esasıdır, temelidir.

‘Adalet’ yoksa, gerisi de yoktur; ne huzur, ne saadet, ne refah ne de başkaca bir şey.  

O yazıda, ‘O halde adil, bağımsız, tarafsız, etkin ve saygın yargıyı nasıl gerçekleştirebiliriz?’ diye sormuş, sonra çare ve çözümleri tek tek sıralamıştım.  

Elbette, ondan sonraki iki yazıda, çağımızdaki ‘ana sorun’ olan ‘işsizlik sorununu nasıl çözdüğümüzü’ anlatırken yazdıklarımın, bu çerçevede ilgililerce dikkate ve nazar-ı itibara alınmasını bir kere daha hatırlattıktan sonra, ‘adalet meselesine’ geçmeliyiz…

***

Adalet reformu kapsamında yapılması gerekenleri özetleyelim:

Dokunulmazlıklar kaldırılmalı…

İllerde yüksek il mahkemeleri kurulmalı..

Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda küçük değişiklikler yapılmalı...

Avukatlık müessesesi hakemlik müessesesine dönüştürülmeli...

Savcılık mesleği kaldırılmalı, kamu avukatlığı ya da kamu hakemliği müessesesine dönüştürülmeli...

Ceza hukukunda bilirkişi raporları esas olacak şekilde değişiklik yapılmalı…

İşte bu reformlar gerçekleştikten sonra “tarafsız, bağımsız, etkin ve saygın yargı” oluşacak ve ülkede “gerçek adalet” tesis edilmiş olacaktır.

Yani bu adalet reformlarının gerçekleştirildiği düzende terör olmayacaktır. Bu düzende insanlar isteyerek devletlerine tâbi olacaklardır. Bu düzende suçlular korkacak, suçsuzlar güven içinde olacaklardır. Sokakta yürüyen adam şunu bilecek; ben herhangi bir suç işlersem, bu suç yanımda kalmaz, ben yakalanmayıp da yaptığım hırsızlık veya haksızlık bana kâr kalmaz. Polis derhal yakalar, yakama yapışır, adliyeye teslim eder. Yargı da o gün cezamı verdirir. Ama ben suçsuzsam, hiç kimse bana dokunamaz. Polis de dokunamaz. Ama bu düzen suçluyu da ânında yakalayıp hiç gecikmeden cezalandıran bir düzendir.

***

Bütün bunların gerçekleşmesi için:

-Yargı tarafsız, bağımsız, etkin ve saygın olacaktır. Hâkimlik ve avukatlık sistemi değil, “hakemlik sistemi” bunu sağlıyor.

-Soruşturma sorumlu olacaktır. Yani soruşturma sonunda varılan hususlar yanlış çıkarsa, soruşturmacılar dayanışması mağdurun zararını tazmin edecektir.

-Bilirkişilik de hakemliğe benzer. Taraflar birer bilirkişi seçerler ve baş bilirkişiyi de hakemler seçerler.

-Savcılık yok olacak, kamu hakemi savcı olacak ve her zaman değişebilecektir. Bu da diğer hakemlerden farklı olmayacaktır.

Güçlü adalet ve devlet yapısı işte bu şekilde kurulacaktır.

ADİL DÜZEN” ile…

ADİL EKONOMİK DÜZEN” ile ülkeye ve dünyaya yayılacaktır.

Devletler ulusal olacak ama iki gruba ayrılacaklar;

-“ADİL” devletler…

-“ZALİM” devletler...

Zalim devletler kuvveti üstün tutacaklar.

Adil devletler ise Hakkı üstün tutacaklardır.

İnsanlık adına mücadele ve yarış işte bunlar arasında olacaktır.

“Hayır”da yarış olacaktır, “şer”de yarış değil; “hayır”da yarış…

 

 

***

 

 

 

 

 

Çin neymiş?!.

Reşat Nuri EROL

13.07.2009

Demek ki neymiş?

Çin sadece ‘Çin Malları’ndan ibaret değilmiş.

Çin, nüfusu ve üretim kapasitesi ile devasa bir güç...

Ama Çin ülkesi yönetim şekliyle aynı zamanda ‘zalim düzen’ uygulayan bir zulüm ülkesidir. Biz her meseleye bir de ‘Adil Düzen’ penceresinden baktığımızdan, ‘Çin Meselesi’ bizim için bir de bu yönüyle önemlidir.

Dünya ve insanlık, pek çok açıdan bu devasa gücü dikkate almak, izlemek, yaptıklarına bakmak ve onunla olan ilişkilerini ona göre düzenlemek zorunda.

Hele biz Türkler açısından bu durum, yani Çin ve Çinliler ile olan ilişkilerimiz, iki taraf için tarihte önemli olduğu gibi; bugün ve gelecekte de önemlidir.

Uzaydan bakıldığında, insan yapısı tek eser görünür: Çin Seddi.

Çinliler bu devasa Çin Seddi’ni Türklere karşı yapmak zorunda kalmışlardır.

Eskiden biz Türkler (Orta Asya Türkleri) Çinlilere saldırırdık…

Şimdi devran döndü, Çinliler nüfus ve üretim güçlerine, özellikle de ‘Çin Malları’na dayanarak adeta bütün dünyaya saldırıyorlar…

***

Zalim Çin yönetimi nedir?

Adını sorarsanız; adı “Çin Halk Cumhuriyeti”dir. Ama dünyanın en kalabalık nüfusunu barındıran bu ülke gerçek anlamda ne kadar “HALKÇI”dır ve ne kadar “CUMHURİYETÇİ”dir. Teşbihte hata olmazsa; bizdeki “Cumhuriyet Halk Partisi” ne kadar halkçı ve cumhuriyetçi ise, “Çin Halk Cumhuriyeti” de ancak o kadar halkçı ve cumhuriyetçidir!

Demek ki neymiş?

Sadece isimle halkçı ve cumhuriyetçi olunamıyormuş.

Her şeyden önce sözü edilen o halkçılığın ve cumhuriyetçiliğin “anayasa”sını, onun ardından da o anayasanın “mekanizma”sını kurmak gerekir.

Ancak, biz Çin’e ve Çinlilere bu konuda çuvaldızı veya iğneyi batırmadan önce, kendi genel durumumuzu ve de özellikle yönetim biçimimizi hatırlama bâbında hiç olmazsa küçücük birkaç iğneyi öncelikle kendimize batırsak iyi olur.

Anayasamızdan, anayasanın uygulanması ile ilgili mekanizmaya…

Yönetim biçimimizden, o yönetimin uygulama mekanizmalarına…

Adalet mülkün/yönetimin temeli olduğuna göre; Çin’den önce biz kendi ülkemizde ne kadar “adalet” ile yönetiliyoruz?!.

Neyse, “sorunlar” var oldukça “sorular” bitmez…

Biz yine Çin’e dönelim…

***

“Komünist” bir parti tarafından yönetilen çağımızdaki Çin, üretim tarzı ve bugünkü sosyal yapısına baktığımızda aslında “kapitalist” bir ülke midir?

“Vahşi kapitalizm” der dururuz. Devasa Çin heyulasının tamamen ve bütünüyle “vahşi kapitalizm”in yani “vahşi küresel sömürü sermayesi”nin emrine girdiğini hiç düşündünüz mü? Düşünmediyseniz, bence şu andan itibaren düşünmeye başlayın…

Sömürü sermayesi ABD’den nereye kayıyor?

Çin’e…

Dikkat: Küresel sermaye üretim üslerini Çin’e taşıyor! Çin, göstergelere bakıldığında, önümüzdeki süreçte ekonomik ve askeri açıdan ABD’yi geçecek...

ABD geçen yüzyılda ve günümüzde sömürü sermayesinin paralı askeri değil midir?

Düşünsenize; peki, ya Çin devasa nüfusu ve üretim gücü ile sömürü sermayesinin paralı askerine dönüşürse, dünyamızın ve insanlığın hâli nice olur?!.

Demek ki; ‘Çin aslına neymiş?!.’ diye pek çok yönden bugünden düşünmenin zamanıdır. Doğu Türkistan’daki “Çin Musibeti”nin bizler ve insanlık açısından “nasihat”e dönüşmesi için meselenin bir de bu yönlerini düşünmemiz gerekiyor.

O halde düşünelim…

 

 

***

 

 

 

 

 

Çin ile sömürü sermayesinin ilişkisi

Reşat Nuri EROL

14.07.2009

Dünkü yazımızda ‘Çin neymiş?!.’ dedik ve “Çin Meselesi”ne küçük bir girizgâh yaptık. Çağımızdaki Çin’i anlamak ve yaptıklarını anlamlandırmak için küresel tekel sömürü sermayesini anlamak gerekmektedir.

Çin üzerinden yola çıkarak, üzerinde çalışılan ve kurulması istenen “yeni dünya düzeni”ni anlamak mümkün olacaktır.

Sömürü sermayesi Çin’in kalkınmasına ve küresel üretim gücü olmasına destek verdiğine göre; elbette Çin üzerinden yapmakta olduğu planlar vardır.

Bu planlar kısmen ortaya çıkmakla beraber; “Doğu Türkistan”da birden bire patlak veren vahşet ve katliam, “Çin Meselesi”nin bir anda küresel çapta hiç de beklenmeyen boyutlara taşınabileceğini göstermektedir.

Önce Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Çin ziyareti ile düğmeye basıldı… Hemen ardından Urumçi’de zulüm ve katliam başlatıldı…

Kanaatimce, bütün bunları Çin ülkesinde ve küresel çapta düzenleyen, organize eden ve provake eden “küresel tekel sömürü sermayesi”dir.

Sömürü sermayesinin genel olarak Doğu Türkistan’da ve özel olarak Urumçi’de yaptırdıklarıyla neleri hedeflediği meselesi ayrı bir yazı konusudur.

O yazıyı da ayrıca yazacağım, inşaallah.

Sömürü sermayesinin ana hedefi dünyayı tek devlete dönüştürmek, insanlığı tek elden yönetmek, bunu gerçekleştirecek küresel mekanizmaları kurmaktır.

Çin de bu hedefe giden yolda sadece bir araçtır. Çünkü “sömürü sermayesi”nin dini, imanı, ülkesi, milleti, devleti yoktur. Hattâ “ulusal devletler” onun en büyük rakibi ve düşmanıdır. Bundan dolayı sömürü sermayesi küresel tekel imparatorluğunu kurabilmek için kimi güçlü ulus devletleri ya zayıflatmak ya da tamamen yok etmek için çalışır.

Dünyanın dört bir tarafındaki belli başlı ülkelerde cereyan eden zulüm, vahşet, katliam ve savaşları bir de bu perspektiften, yani bütün bunları küresel sömürü sermayesi organize ediyor ve yaptırıyor açısından değerlendirmek gerekmektedir.

Çin’deki çatışma, zulüm ve katliam da bu çerçevede cereyan ettirilmektedir.

***

Geçenlerde küçük bir arkadaş grubumuzla haftalık ekonomi seminerimiz için bir araya geldiğimizde; “Çin Meselesi”nden yola çıkarak özel ve genel değerlendirmeler yaptık. Hafta sonunda kooperatiflerimizin yıllık kongreleri için daha geniş bir çalışma grubuyla bir araya geldiğimizde bu tesbit, teşhis ve tahlillerimizi daha da genişleterek değerlendirmeye çalıştık.

Dünya sorunlar yumağı ile boğuşup duruyor.

Doğu Türkistan ve Urumçi katliamı vesilesiyle, bir kere daha “Çin Meselesi”ni de hatırlamış olduk.

Çin’dekiler de dâhil, dünyadaki ana sorunları hep sömürü sermayesi üretiyor veya ürettiriyor.

Bu ve benzeri sorunları hatırlayan ve hatırlatanlar ise bu meselelerin sadece tesbit veya en fazla teşhis yönüne işaret edebiliyorlar.

Hiç kimse tedavi, çare ve çözüm öneremiyor.

Sağlıklı tesbit ve teşhislerden sonra, köklü çare ve çözümler üretilmedikçe; tarih tekerrür edercesine benzer sorunlar, savaşlar, zulümler ve katliamlar sürdürülüyor…

Çin üzerinden sömürü sermayesinin yaptıklarını ve yapmayı planladıklarını anlamak kolaylaşmaktadır. Sermaye için Çin yani ‘komünizm’ değil, orada uygulatabildiği ‘sömürü’ yani ‘vahşi kapitalizm’ üretim biçimi önemlidir. Dün AB, ABD, Japonya, Güney Kore gibi ülkelerde yaptıklarını, bugün Çin’de yaparken; yarın mesela Hindistan’da yapabilir. Sermaye için ülke değil, gerçekleştirebildiği ‘sömürü’ önemlidir. Nitekim halkı Müslüman olan ve diktatör rejimlerle yönetilen İslâm ülkelerinde de farklı sömürü çarkı işlemektedir.

Amaç sömürmektir, Çin ise bu sömürüde sadece araçtır.

***

Sonuç olarak Çin ile sömürü sermayesi arasındaki insanlığın aleyhine işleyen bu ilişki bize şunu hatırlatıyor:

Biz beşeriyet olarak uyanıp genel olarak “ADİL DÜZEN”i ve özel olarak “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i kurmadıkça, sömürü sermayesi tarafından sömürülmeye devam edeceğiz…

 

 

***

 

 

 

 

 

Çinliler ile Türkler ve sermaye

Reşat Nuri EROL

15.07.2009

Sadece Doğu Türkistanlılar değil, tarih boyunca özellikle Orta Asya Türkleri ve Çinliler sürekli karşılaşmışlar, zaman zaman savaşmışlardır. Türkler topyekün Müslüman olduktan sonra da Çinliler ile Türklerin temasları devam etmiştir...

Çinliler çok erken bir dönemde İslâmiyet’ten haberdar oldular. Hicretin henüz beşinci yılında Müslümanlarla karşılaştılar. Bu dönemde Arap tüccarları Çin’e kadar gitmiş, Arabistan dışındaki dünyada ilk defa Çin’de mescit yapmışlardır. O mescit hâlâ durmaktadır.

Tekrar tarihe ve Türk-Çin ilişkilerine dönersek, Türkler ile Çinliler arasında tarihî çatışma vardır. Dünyada eşi benzeri olmayan insan yapısı harika Çin Seddi de Türklerin Çin’e yaptıkları saldırılara karşı inşa edilmiştir. Çin Seddi’ne rağmen Türkler Çin’in içlerine kadar girmiş ve asırlarca yönetmişlerdir. Cengiz Han Çin Seddi surlarını aşmayı düşünmemiş, çözüm olarak kuzeyden dolanarak yine de Çin’i fethetmiştir. Çin’i fetheden ve orada devlet kuran Türk boylarından biri de Tabgaçlar’dır.

Doğuda önemli bir siyasal boy birliği oluşturan Türk Devleti Tabgaçlar (385-550), kuzey Çin’deki bölgede kurulmuştur. 119 göçebe boy ve oymakların kurduğu Tabgaç Devleti ortalama 170 yıl hüküm sürmüş, 20 yönetici görmüştür.

Bununla beraber Tabgaçlar Çin’in o bölgesine hâkim idiler ama zamanla Çin uygarlığına yenilmişler, dil ve kültür olarak Çinlileşmişlerdir.

***

Saltuk Buğra Han İslâmiyet’i kabul edip bütün Türkler Müslüman olunca, bunlar yani Çin’deki Tabgaçlar da Müslüman oldular.

İşte bunlar Çin Müslümanlarını oluşturdular.

Asılları Türktür ama bugün Çince konuşuyorlar.

Bunların sayısı genel Çin nüfusu içinde beşte bir civarındadır, yani 300 milyon kadardır. Bunlar Çin Seddi’nin içinde yaşarlar.

Ayrıca Çin Seddi’nin dışında olan Uygurlar gibi Türk Müslümanları vardır. Bunların sayısı 20-30 milyon kadardır.

***

Her uygarlık gibi İslâm uygarlığı da yaşlanmış ve geçen son üç asırda çökme dönemine girmiştir. Bunun sonucunda dünyadaki tüm Müslümanlar gibi Çin’deki Müslümanlar da esaret içine girmişlerdir. Sadece Türkiye ve İran Müslümanları bu esaret durumundan istisna edilebilir. Ancak onlar da başka yönleriyle esir olmuşlardır.

Sömürü sermayesi beş yüz sene Müslümanlar ile Hıristiyanları savaştırmış, kendi hâkimiyet dengesini öyle kurmuştur. Sömürü sermayesini elinde bulunduran Siyonist Yahudiler, 1897 Basel Kongresi’nde “din savaşları”nın sona erdirmesini ve “rejim savaşları”na gidilmesini kararlaştırdılar. Bu arada Tevrat’ın rakibi olan Kur’an hükümlerini ortadan kaldırmak için Müslümanların dinsizleştirilmesini veya imhasını planladılar. ABD, Çin, Rusya ve Hindistan işte bu planın gereği olarak Müslüman avına çıktılar...

Sömürü sermayesi hazırladığı plan gereği ne yapar? Sömürü sermayesi halkları kışkırtır. Dünyanın her yerinde Müslümanları birer terörist gibi gösterir. Devletler de onları kanlı şekilde bastırır. Hepsinde aynı illet olduğu için birbirlerine ses çıkarmazlar.

Mesela, ABD Irak’a mı saldıracak?

Önce Rusya’da ve Çin’de isyan çıkartır. Oradaki isyanlar kanlı şekilde bastırılır. Sonra kendisi de ondan beterini yapar ama bu sefer de bunlar ses çıkarmaz. Bu plan ABD tarafından hazırlanmaz; bunu küresel tekel sömürü sermayesi hazırlar ve yaptırır. Emrindeki medya gücü ile olayları provake eder. Devletler zorunlu olarak müdahale eder ve dünyanın her yerinde Müslümanların soyunu kurutma operasyonları devam eder gider...

Ne zamana kadar?

Türkiye’ye ve bütün dünyaya “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” gelene kadar...

 

 

***

 

 

 

 

 

Çin’deki “tesadüf”ler zinciri!

Reşat Nuri EROL

16.07.2009

Üç gündür Çin ve Doğu Türkistan’ı yazıyorum. Önce “Çin neymiş?!.” dedikten sonra; “Çin ile sermayenin ilişkisi” ve “Çinliler ile Türkler ve sermaye” dedim. Bu başlıklar altında üç yazı yazdım ve “Çin Meselesi”nin veya Çin’e bağlı ve bağımlı meselelerin bence önemli olan noktalarına dikkat çektim.

‘Akıl için yol birdir’ derler.

Sadece ben değil, çok nadir olmakla beraber, Çin ile ilgili olarak başka yazarlar da benzer değerlendirmeler yapabiliyor. Bugün bunlardan sadece birine değineceğim.

Yiğit Bulut, dünkü yazısında bir ülkeye, yani bizim ülkemize dikkat çekerek daha başlıkta “Tesadüfe bak! Ve bu ülke adına ağla!” diyor.

Doğu Türkistan katliamının sebebini kendince anlatıyor. Daha doğrusu Urumçi’de yaşanan olayların arka planında Türkiye’nin Çin ile yapmış olduğu ekonomik anlaşmaların bulunduğunu yazıyor ve diyor ki:

Tesadüfe bak! Türkiye, tarihinde ilk defa Avrupa ve Amerikalı bankerlere “komisyon” vermeden Çin’den kredi kullanmayı düşündü... Türk şirketleri Çin’de “büro” ve “fabrika” açmaya başladılar... TSK ile Çin Ordusu arasında “küresel tatbikatlar” konuşulmaya başlandı... Bir Türk şirketi, Çin’den “500 milyon dolar” kredi kullandı... Cumhurbaşkanı, Çin’e gitti ve orada “Avrupa Birliği harici” anlaşmalar imzalanması gündeme geldi... Savunma ile ilgili “NATO standartları” haricinde “konvansiyonel” silahlar geliştirilmesi konuşulur oldu... Avrupa ve Amerika “kökenli” yüzer “uçak taşıyan” platformların çok pahalı olduğu tezi eşliğinde “Çin modeli” ortaya çıktı...

Sonunda ne oldu?..

Olan oldu ve Han Çinlileri, Uygur Türklerine saldırdı!

***

Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Çin’i ve Doğu Türkistan’ı ziyaret ediyor, on gün sonra Urumçi’de katliam gerçekleştiriliyor!..

Ne tesadüf?!.

Bu ziyareti hazırlayan veya hazırlatan birileri, hemen onun ardından Urumçi’de kan gövdeyi götürecek şekilde katliam yaptırıyor...

Buradaki ana hedef, Çin ile Türkiye arasında düşmanlık tohumları ekmektir.

Bu katliamı sömürü sermayesinin provokatörleri ne kadar provake etmiştir; dikkatli ve sağlam bir istihbarat ile araştırmak ve anlamak gerekmektedir.

Türk görünenler Çinlileri, Çinli görünenler Türkleri öldürüyor, böylece iki halk yani Çinliler ile Türkler birbirlerine düşman ediliyor.

Sonuç itibariyle, her yerde olduğu gibi Çin’de de Müslümanlar öldürülmekte.

Yakında benzer isyanlar ve onun ardından da benzer katliamlar Rusya’da görülecektir. Benzer isyan belki de Hindistan’da görülecektir. Hattâ AB de boş bırakılmaz...

Irak, Afganistan, Pakistan, Filistin katliamları bu bağlamda ele alınmalı…

***

Türkiye’ye gelince; sömürü sermayesi açısından en zor çözülecek ülke Türkiye’dir...

Sonra ne/ler olacaktır?

Türkiye’den başaramazsa, Irak’tan ve/ya İran’dan saldıracaktır.

Bütün bu gelişmeler ve katliamlar sömürü sermayesinin planıdır ve Çin olaylarının ve Doğu Türkistan katliamlarının gerçek iç yüzü de budur.

Sömürü sermayesi bugünlerde önceden hazırladığı plan gereği bu provokasyonları tek başına işlemektedir.

Bunlar kesinlikle “tesadüf” değildir.

Sebepleri belli, hedefleri bellidir.

Ancak, iyi bilinmelidir ki; onların plan, proje ve provakeleri varsa, Allah’ın da bir planı vardır ve O plan hazırlayıcıların en hayırlısıdır.

Tesadüf” diye yapılanlar da O’nun “büyük planı” gereği yapılmaktadır.

 

 

***

 

 

 

 

 

Değişen dünya ve Türkiye

Reşat Nuri EROL

17.07.2009

Dünya değişiyor...

Hani derler ya; dünyada değişmeyen tek şey değişimdir.

Evet, çağımız dünyası pek çok yönden hızla değişiyor. Buna paralel olarak dünya ekonomisi ve ona bağımlı ekonomi değerleri ile para birimleri de değişiyor. Bu arada “dolar” da bu değişimden payını ve nasibini alacak gibi görünüyor. Bütün dünyada “dolar” başta olmak üzere karşılıksız kâğıt para daha ne kadar hükümran olur, bu değişime ne kadar direnebilir; hep beraber bekleyip göreceğiz…

Dolar için tehlike çanları çalarken, euro en azından şimdilik Avrupa ülkelerinde en güçlü para olmaya başladı bile.

Benzer şekilde dünyanın değişik bölgelerinde, oranın en güçlü kendi parası ve ulusal paralar “ana para” olur mu?

Neden olmasın?

Avrupa’dan sonra Rusya ve Çin böyle bir şeyi dillendirmeye başladı bile. Yakın zamanda onlar da Avrupa Birliği ülkelerinin yaptıklarını yaparlar. Ardından Hindistan ve Brezilya gibi ülkeler gelebilir. Sonra bir de bakarsınız ki, bu durum diğer ülkelere ve bölgelere de yayılır gider…

Türk Lirası bile kimi ülkelerde ve bölgelerde uluslararası para olma, yani kısmen rezerv para hâline gelmenin gündeminde…

***

Dünya değişiyor” dedik.

Değişim çerçevesinde “Yeni Dünya Düzeni” oluşumundan söz edebiliyorsak; elbette ona paralel olarak “Yeni Ekonomik Düzen”den de söz etmeliyiz.

Küresel Ekonomik Kriz” süresince yaşanan ve daha da yaşanacak sarsıntılar sonunda, “Yeni Dünya Düzeni”nin ve ona paralel olarak “Yeni Dünya Ekonomisi”nin alacağı şekli şimdiden tam olarak bilebilmemiz mümkün değildir.

Ancak, başta da yazdığım üzere, dünya değişiyor...

Değişim kaçınılmaz görünüyor ve krizin sükûnet bulmasından sonra yeniden yapılanacak dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, olamayacak; değişecek…

Küresel sömürü sermayesi de bu değişimden nasibini alıyor, özellikle sıcak para gücünü giderek kaybediyor. Türkiye de dâhil olmak üzere, dış ticaret açıklarını bu kaynaktan kapatan ülkeler bu yeni değişime ayak uydurmak ve bu vesileyle alternatif çözümler üretmeyi düşünmek durumundadırlar.

Bu arada petrol parası, daha doğrusu petrol geliri olan ülkelerin parası ne olur, nerelere akar, henüz tam olarak netleşmiş değil. Bu mesele hakkında bugünlerde bazı işaretler görünmekle birlikte, önümüzdeki dönemde bu konu da netleşmeye başlayacaktır.

Dünyadaki merkezî konumu ve çok yönlü olarak giderek artan değeri sebebiyle, petrol parasının akacağı ülkelerin başında Türkiye’nin olması kuvvetle muhtemeldir.

Bu değişimden Türkiye de nasibini alacaktır.

Nitekim almaya başladı bile.

***

Dünya değişiyor…

Türkiye de değişiyor…

Öyle temenni ederiz ki; “şer” gibi görülen bu badirelerden sonra beşeriyet gerekli dersleri çıkarır, başta “küresel kriz”in sebebiyet verdiği bu olumsuzlukları “hayırlara” tebdil eder ve “Adil Düzen” ile “Adil Ekonomik Düzen”e giden yolda ilk adımları atmaya başlar.

Dünya ve Türkiye değişiyorken;

Mevlâ’m görelim neyler,

Neylerse güzel eyler,

Şerleri hayr eyler.

 

 

***

 

 

 

 

 

Para, faiz, enflasyon ve

“HALK EKONOMİSİ”

Reşat Nuri EROL

18.07.2009

Cebinizde yüz liranız var. Bir müddet sonra o yüz liranızı bir şekilde değerlendirerek yüz on lira yapamazsanız, zarardasınız demektir.

Neden zarardasınız?

Zarardasınız, çünkü “enflasyon” var.

Sizin paranızı yani yüz liranızı on lira artırmak için Merkez Bankası yeni para basmalıdır. Bu yeni para, yani karşılıksız kâğıt para basılınca, otomatikman yüzde on enflasyon olur. Çağımız dünyası ekonomik dengesizliğinin ana sebep ve kaynaklarından biri de işte budur; karşılıksız basılan kâğıt para!

Bu sömürü kaynağı ve bu sistem “FAİZLİ PARA SİSTEMİ”dir. Yani, karşılığı olmayan kâğıt para her yıl artırılmakta, o yılki “reel faizleri” verebilmek için matbaada basılmakta, ancak basılan yeni para kadar da “enflasyon” olmaktadır.

***

Bu uygulamanın, bu karşılıksız kâğıt paraya dayalı enflasyonist faizli sistemin ne gibi sakıncaları ve zararları vardır?

Yukarıda sözünü ettiğimiz parayı, yani karşılıksız kâğıt parayı basan Merkez Bankası, faiz kadar vergiyi masrafsız toplamaktadır. Tekel sömürü sermayesinin özel bankası konumunda olan ABD Merkez Bankası (FED), diğer bütün merkez bankalarını IMF aracılığıyla yönetimi ve kontrolü altına almaya çalışmaktadır. Bunu başarırsa, gelecekte dünyada tekel sömürü sermayesine dayalı “tek/tekel dünya devlet”i oluşacak ve “faizli para” sayesinde sömürü sermayesinin dünya hükümranlığı devam edecektir.

Elimizde eğer KUR’AN gibi bir bilgi kaynağı ve onu anlamak için MÜSBET İLİM gibi bir araç olmasa; bu gidişatın önce durdurulacağını, sonra vakti gelince yok edileceğini düşünmemiz zordur.

Çünkü tekel sermaye bir defa sömürü çarkını ve hâkimiyetini kurmuştur.

Tek başına tekelleşmiş ve iktidar olmuştur.

Rakibi yoktur.

Bu durumda nasıl ve kim tarafından düşürülecektir?

Kimi görüşlere göre sermaye terakümünün ve sanayileşmenin gerçekleşmesi için “faizli sistem” gerekli idi. Ancak, beşeriyetin “tarım dönemi”nden “sanayi dönemi”ne geçiş merhalesi tamamlandığına göre; bundan sonra “faizli karşılıksız para dönemi” bitecek, onun yerine bu parayı bitirecek başka para sistemi, yani “faizsiz kaydî para dönemi” doğacaktır.

Faizli para sistemi” içinde denge kurulamaz.

Faizli para sistemi, teşbihte hata olmazsa ancak kumara benzetilebilir.

Faizli sistemde kaybedenlerin bir daha kesinlikle kazanma şansları yoktur.

***

Faizli karşılıksız parayı ortadan kaldıracak para nasıl olacaktır, kim yapacaktır?

Bugünkü siyasette sermaye her şeye hâkimdir.

Her şeyden önce tekel sömürü sermayesinin hâkimiyeti son bulacak, siyaset müessesesi bağımsız hâle gelecektir.

Diğer taraftan da siyaset de din ve ilme karışmayacaktır.

İlim, din, iktisat ve yönetim/siyaset birbirlerine mahkûm olmadan, “kuvvetler ayrılığı” temel prensibine dayalı olarak “dengeli ve adil bir dünya düzeni” oluşacaktır.

Bizim her vesileyle vurgu yaparak hatırlattığımız ve “HALK EKONOMİSİ” dediğimiz ekonomi düzeni, reel ekonomi kuralları içinde “tekele dayalı faizli sömürü ekonomisi”ni yenecektir.

Tekel sömürü sermayesine dayalı yönetimler ve siyasi güçler bu mücadeleye karşı direnecek, ancak halkı yenemeyecekleri için sonunda kendileri yenilecekler ve “HALK EKONOMİSİ” galip gelecektir.

HAKKI ve HALKI yenmek mümkün değildir.

HAK ve HALK her zamanki gibi yine galip gelecektir.

Daha da önemlisi; “faizli ekonomi” sorunları çözmek bir yana, zaten kendisi sorunun ana kaynağı değil midir?

O halde mutlaka batacak ve bitecektir.

Halkın, halk ekonomisinin faizli parayı nasıl yeneceğini gelecek yazıda yazalım.

 

 

***

 

 

 

 

 

Halk faizli parayı nasıl yener?

Reşat Nuri EROL

21.07.2009

Önce, “Değişen Dünya ve Türkiye” dedik; değişen dünya ve Türkiye’yi anlattık.

Sonra, “Para, faiz, enflasyon ve Halk Ekonomisi” dedik; bütün bu değişim ve değişikliklerin ardından, “faizli ekonomi”nin “Halk Ekonomisi” karşısında mutlaka yenileceğini hatırlattık.

Bugün de, “Halk faizli parayı nasıl yener?” diyoruz.

Kestirmeden cevap:

- “Faizsiz kaydî para” ile yener.

Ama bunu sözle söylemek yetmez.

Önce dersimizi iyi çalışmalı, plan ve projeleri hazırlamalı; ondan sonra o plan ve projenin mekanizmalarını kurup yapılması gerekenleri yapmalıyız…

***

Halk faizli parayı nasıl yenecektir?

1.

Günümüz “faizli ekonomi dünyası”nda üretilen her türlü değerler “para” ile alınıp satılmaktadır. Bu durum dünyayı tek pazar hâline getirmekte, bugünkü ekonomik denge böyle oluşmaktadır. Oysa “ADİL EKONOMİK DÜZEN”de değerler “para” ile değil, “senet”le alınıp satılmaktadır. Para ile mallar değil, senetler alınıp satılmaktadır.

Mal = İşletme Senetleri * Fiyat

Para = Senet * Senet Değeri

İşte, “Halk İşletmeleri” bu gibi daha başka zorunluluklarla bunu yapacak ve sonunda “faizli karşılıksız kâğıt para”nın reel ekonomiye olan hâkimiyeti sona erdirilecektir.

2.

Faiz yerine “faizsiz kredileşme sistemi” getirilecektir.

Yani, kişi veya işletme kullandırdığı para kadar kendisi “faizsiz kredi” kullanacaktır.

Faizli ekonomide fiyatlar zamanla durup dururken artmakta ve satılmayan satılmamaktadır. Hâlbuki “HALK EKONOMİSİ”nde faiz olmadığı için zamanla fiyatlar artmayacak, dolayısıyla eski mallar satılabilecektir. Böylece “faizsiz sistem”de fiyatlar ucuz olacağı için “faizli sistem” piyasadan çekilmek zorunda kalacaktır.

3.

Halk ekonomilerinde “GENEL HİZMET KOOPERATİFLERİ” kurulacak; bunlar sayesinde küçük işletmeler bağımsız kalacaklar ama büyük işletmeler gibi hareket edeceklerdir.

GENEL HİZMET KOOPERATİFLERİ”nin hizmet ve katkıları sayesinde küçük ve orta ölçekli işletmeler büyük işletmelerin tüm imkanlarını elde edeceklerdir.

Oysa büyük işletmeler halka dayanmadıkları için eksiktirler; bundan dolayı halk ekonomisi ile rekabet edemeyeceklerdir.

4.

Sanayileşme çağından önce halk bilgisiz ve ekonomik olarak kapalı idi.

Sanayileştikten sonra bugünkü imkânlar içinde halkın gözü açılmıştır.

Artık tekel sermayenin zannettiği gibi insanlar geri zekâlı ve aptal değildirler. Bu da onların bağımsızlıklarını düşünmelerine ve kazanmalarına imkân veriyor. Sömürü sermayesinin halkla savaşı kesinlikle başarılı olamayacak, sonunda mağlup olacaktır.

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”de karşılıksız bir kuruş bile para olmayacaktır.

Şöyle ki;

İnsanlar “ürettikleri ürünleri” ambarlara verecekler, karşılığın da “senet” alacaklardır.

Sonra bu senetleri bankaya götürüp paraya çevireceklerdir.

Senet karşılığı olanlar paraya çevrilecek, mal karşılığı olanlar senede çevrilecektir.

Diğer hizmet, kira ve verginin payları da mal olarak verileceğinden, “ADİL EKONOMİK DÜZEN”de karşılıksız hiç bir şey olmayacaktır.

İşte bu şekilde, halk faizli parayı yenmiş olacaktır.

 

 

***

 

 

 

 

 

Biz çalışıyor ve bekliyoruz…

Reşat Nuri EROL

22.07.2009

Nadir de olsa, bazen bir meseleyi birkaç yazıda ele alıyor ve konuyu bir bütün olarak işliyoruz. Bundan önceki “Çin Meselesi”ni işte böyle birbirini tamamlayan dört yazıda ele aldım. Ardından; “Değişen Dünya ve Türkiye”, “Para, faiz, enflasyon ve Halk Ekonomisi” ve “Halk faizli parayı nasıl yener?” yazılarımla, ele aldığım meseleyi bit bütün olarak tamamlamaya çalıştım. Bu arada yazılarıma kısa değerlendirme mesajları almakla beraber, zaman zaman bunlar uzunca olabiliyor.

Para, faiz, enflasyon ve HALK EKONOMİSİ” yazımıza işte böyle uzun bir değerlendirme aldım. Aslında bu değerlendirme, benim yazı arasında kendi soruma verdiğim kısa ve kestirme cevabın daha geniş bir açılımı olarak pek de güzel olmuş. Cevabın bütününe dokunmadım, sadece bazı imla ve vurgu ilaveleri yaptım; vurgular bendenizden…

Önce, benim sorum ve kendi kendime verdiğim kısa ve kestirme cevap…

Sonra, değerli okuyucumun (M. Zübeyir Erol) değerlendirmesi ve önerisi…

***

Aynı zamanda yazılarımdan birinin ana başlığı da olan sorum şöyleydi:

-Halk faizli parayı nasıl yener?

Kestirmeden cevabım:

-“Faizsiz kaydî para” ile yener.

Ama bunu sözle söylemek yetmez.

Önce dersimizi iyi çalışmalı, plan ve projeleri hazırlamalı; ondan sonra o plan ve projenin mekanizmalarını kurup yapılması gerekenleri yapmalıyız…

***

“Sonu yaklaşan ve yenilmekte olan (bugünkü Batı gibi) medeniyetler, tıpkı kaybedeceğini anlayan kişilerin tepkisinde olduğu gibi artık hâkimiyetlerinin zayıfladığını ve sonlarının yaklaştığını görünce zulme dayanan dayatmalarının dozajını artırırlar. Elbette bunu yaparken yakın geçmişteki hükümranlığı tekrar geri kazanmak ve eski hâkimiyetlerini perçinlemek isterler. Fakat bu durum aksi bir netice doğurmakta, insanların sürekli tekrarlanan benzer olaylara artık daha yüksek dozda maruz kalmaları uyanmalarını sağlamakta, sömürenlerin de sonunu hızlandırmaktadır. Şüphesiz bu durumu en iyi anlayan devletler Türkiye gibi en çok zulme ve müdahaleye maruz kalanlardır.

Sömürü sermayesinin, izlediği politikanın uygulayıcısı konumundaki ABD’de bile artık eski hâkimiyeti yoktur. Bu durum onlarda bir panik havası oluşturmakta, mecburen yeni arayışlara sokmakta ve bu olumsuz ortamda yanlış kararlar vermelerine sebep olmaktadır.

Provokatörlerin kışkırttığı olaylara insanlar eskisi gibi âlet olmamakta ve sömürü sermayesinin etki alanı daralmaktadır.

Bununla beraber bugünkü siyasette “sömürü sermayesi” her şeye hâkim olduğu için ve çözüm sermayenin etki alanı dışındaki “HALK EKONOMİSİ”nde olacağı söylendiğine göre, çalışmaları bu yönde yapmak gerekiyor.

Şu an için mevcut durumun böyle devam etmesinin sebebi, insanların aradıkları çözümün henüz kendilerine tebliğ edilmemiş olması veya tebliğ edilmişse bile bir türlü emin olamayışlarıdır. Çünkü “yeni bir sistem”in kurulması fikri mevcut sistem içinde düşünülünce “hayal” gibi gelmekte, insanlar tam olarak ikna olmak için “mucize” bekleyenler gibi bir “uygulama örneği” görmek istemektedir. Haksız da sayılmazlar.

Bu durumda “HALK EKONOMİSİ” adıyla tarif edilen sistemin bir uygulamasının Adil Düzen Çalışanları tarafından gösterilmesi gerekmektedir. Bu konu üzerinde düşünmeyi yoğunlaştırdıkça bir şeyler yapma ihtiyacı hissedeceğimizi kabul edersek; bir an önce, doğruyu bulana kadar denemeler yapmaya başlamalıyız.

Kendi yapmadığımız bir şeyi insanlara teklif edemeyeceğimize göre bizzat biz yapmalıyız.

İnsanların ilgi göstermesini de bu çalışmaları yaptıktan sonra bekleyebiliriz.”

Evet…

Biz gücümüz nisbetinde;

Bir taraftan sabır ve sebatla çalışıp tebliğ yapıyor…

Diğer taraftan bu çalışmalarla ilgilenecek olanları bekliyor, bekliyor;

Bekliyoruz…

 

 

***

 

 

 

 

 

Çin sermayeye vatan olur mu?

Reşat Nuri EROL

23.07.2009

Sömürü sermayesinin küresel çapta uyguladığı “Faizli Düzen” varlığını sürdürebilmek için durmadan büyümek zorunda; yani “ucuz emek” bulmak zorundadır.

Bugüne kadar bu emeği nerelerde buldu?

Önce “kapitalizm” sistemi içinde Avrupa ve Amerika’da…

Sonra “komünizm/sosyalizm” sistemi içinde Rusya’da…

Ve en sonunda sistem olarak “hilkat garibesi” Çin’de…

Sömürü sermayesi için dünya küçülüp daralıyor!  

Çin bugünkü hâliyle sosyalist mi, komünist mi, kapitalist mi; ya da bünyesinde bunların hepsinden birer tutam bulunan bir “hilkat garibesi” midir?

Zamanla Çin’in rejim ve sistem olarak ne olduğunu, bu arada sermayeye yâr olup olamayacağını göreceğiz.

***

Sömürü sermayesinin hâlen yerleşmekte olduğu Çin’in önemli bir sorunu vardır. Çin uygarlığı mistisizme yani hislere dayanan bir uygarlıktır. Beşeriyetin asıl gelişimini sağlayan ve birincisi Mezopotamya’da kurulan İbrahimî uygarlık ise rasyonalizme dayanır, pozitif görüşlüdür. Ana uygarlık hislere değil fikirlere dayanır. Çin uygarlığı ise mistisizme yani hislere dayanır. Bundan dolayı Çinliler diğer insanlara nazaran farklı kafa yapısındadırlar.

İşte bundan dolayı Çin uygarlık merkezi olamaz. Ama sömürü sermayesine vatan olabilir mi? Onu da zamanla göreceğiz.

***

Sömürü sermayesi dünyayı Müslüman-Hıristiyan kutuplarına ayırdı ve bin yıla yakın dengeyi bununla götürdü.

Son yüzyılda dinleri artık ortadan kaldırdığını sandı ve dengeyi rejimler üzerinde kurmaya çalıştı. Ancak bunu başaramadı.

Gorbaçov’un Sovyet sistemini sona erdirmesi ile bu denge bozuldu.

Sağ-sol ve Müslüman-Hıristiyan çatışması da Erbakan ve Gülen sayesinde bozuldu.

Sömürü sermayesi şimdi yeni denge arıyor...

İşte bu arayış içinde sermayenin Çin’i desteklemesinin sırrı budur.

Sömürü sermaye aradığı dengeyi Çin’de bulabilir mi?

Zor, hem de çok zor gibi görünüyor.

***

Tarihteki en büyük zulümleri Yahudilerin fitnesi sebebiyle Hıristiyanlar yapmıştır. Yahudiler de en büyük zulmü Hıristiyanlardan görmüşlerdir.

Müslümanlar ve Hıristiyanlar beş asır kandırılıp çatıştırılmış ve sömürülmüşlerdir. Haçlı seferleri ve savaşları ile bu düşmanlık asırlarca sürmüştür. Çağımızda Müslüman ve Hıristiyan halkın birleşememesindeki fesat ve fitnenin ana kaynağı sömürü sermayesidir.

Savaşlar, ihtilaller, terörler, krizler ve işsizlikler hep sömürü sermayesinin oyunudur.

Ancak, artık “ADİL DÜZEN” ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN” alternatifi sayesinde insanlık bu sorunu nasıl sona erdireceğini öğreniyor.

Sömürü sermayesi gelecekte kendisinden hesap soracak olan Müslüman ve Hıristiyanların gazabından kurtulmak için Çin’de kendisine vatan hazırlamaktadır...

Sömürü sermayenin Çin’i desteklemesinin ana sebepleri bunlardır.

***

Mahir Kaynak, benzer görüşler beyan ettiği “Çin bilmecesi” başlıklı yazısında diyor ki: Çin’i bir bilmece olarak tanımlamak yerine, onun bir çelişkiler yumağı olduğunu söylemek daha doğru olur. Komünist bir parti tarafından yönetilen bu ülkede hem üretim tarzı hem de sosyal yapı kapitalizme özgüdür... Çin’i anlamak için küresel sermayeyi anlamak gerekir. Bu aynı zamanda günümüzde kurulmak istenen düzeni ve buna kimin karşı çıktığını, daha açık bir ifadeyle günümüzdeki büyük mücadeleyi anlamamıza yarar.

Mahir Kaynak bir soru soruyor: Cevaplandırılması gereken ilk soru, küresel sermayenin Çin’in kalkınmasına neden destek verdiğidir...

 

 

***

 

 

 

 

 

Sermayenin yaptıkları ve korkuları

Reşat Nuri EROL

24.07.2009

Sömürü sermayesi korkuyor...

Neden korktuğunu merak ettiniz, değil mi?

Sermayenin korktuğu tek güç kaynağı vardır, o da “KUR’AN”dır; özellikle de Kur’an’ın “müsbet ilimlere” dayalı olarak yapılan çağdaş yorumlarıdır.

Kur’an dışında Tevrat’la yarışacak bir kitap ve kaynak mevcut değildir.

***

Sömürü sermayesi dünyayı “tek sermaye devleti” hâline getirmeye çalışmaktadır. Bunu sağlamak için devletler arasında işbölümü yapıp herkesin ürettiğini satmasını, tükettiğini satın almasını ve bu arada kendisine (yani sömürü sermayesine) “bac” (haraç gibisinden bir çeşit vergi) ödemesini istemektedir. Sadece istemekle kalmamış, dünya çapında birçok alanda bunun mekanizmasını kurmuştur. (Bu mesele ayrı bir yazı konusudur.)

Sömürü sermayesi son yıllarda ne yapmaktadır?

Dünyayı inşaat sektörüne yönelterek bu alanda “dolar kredisi” vermektedir.

ABD’de uygulanmakta olan “Mortgage Sistemi”ni bu vesileyle hatırlayalım. Önemli bir iş adamı mühendis arkadaşım, yıllar öncesinde bu sistemin cazibesine kapılıp ABD’ye göç etmiş, orada bu sistemle çalışan inşaat sektörüne çöreklenmişti. Hâlâ oralarda…

Burada bir ara parantez açıyorum: Oysa, bize göre inşaat için sermayenin dolarlarına gerek yoktur. Parasız nasıl iş veya inşaat yapılabileceğini zaman zaman kısaca hatırlatıyorum. Ayrıca, benden “Parasız iş/inşaat yapmak” başlıklı bir yazı bekleyiniz…

Sömürü sermayesi Türkiye’de ne/ler yapıyor?

Hormonlu bir şekilde “inşaat kredisi” veriyor.

Türkiye’de “inşaat sektörü” patlama yapıyor, zirveye çıkıyor...

Ama bu arada Türkiye’deki “tarım ve sanayi sektörü” küçülüyor veya çöküyor!..

Neler olduğunu kısaca özetleyeyim:

Hükümet/lerimiz hep borçlanıyor, borçlanıyor, borçlanıyor…

Alınan borçlar yetmezse, “özelleştirme” adı altında yüz yıllık varlıklarımız satılıyor…

Hükümet/lerimizin tek kelimeyle “intihar” diyebileceğim bu politikaları yüzünden ülkemize giren dolarlarla, halkımız Çin’de üretilen ucuz malları almakta, kullanmakta, israf etmekte… İnsanın haykırası geliyor:

İçimizdeki beyinsiz yöneticiler ve tüketiciler yüzünden bizi helâk eder misin Yâ Rab!

-Bir taraftan Türkiye borçlanarak her yönden istikrarını kaybetmekte…

-Diğer taraftan da millî sanayimiz ve millî tarımımız çöküp yok olmakta...

İşte buraya yazıyorum: Eğer bu durum böyle devam ederse, çok değil, on sene sonra Türkiye’de artık “ekilecek tarla” ve “çalışacak fabrika” kalmaz; haberiniz olsun!

***

Tekel sömürü sermayesinin bu planının ve çabasının başarısı demek, “HALK SERMAYESİ”nin ve “HALK EKONOMİSİ”nin mağlup olması demektir. Oysa, bu gelişmelere rağmen bütün dünyada halk sermayesi gittikçe uyanmakta ve güçlenmektedir.

Bu arada biz Adil Düzenciler ne yapıyoruz?

Biz, bu sömürücü küresel sermayenin planlarını nasıl yıkılacağını “tahlil ve tesbit” ediyoruz, “çare ve çözümler” üretiyoruz...

“Faizli Karşılıksız Para” yerine, “FAİZSİZ MAL SENETLERİ” karşılığı çıkarılan “KREDİLEŞME PARASI” ikame edildiği zaman sorun bitecektir.

Bu parayı merkez bankaları değil, dükkânında altın bulunan kuyumcu/lar çıkaracaktır.

Ayrıca arz edilen taşınmazlar karşılığı “toprak parası”, ülkede arz edilen inşaat malzemesi karşılığı “demir parası”, illerde arz edilen tüketim malları karşılığı bucaklarda “buğday parası” çıkarılacaktır.

Sömürü sermayesinin yaptıkları ve korkuları özetle böyledir.

Korkunun ecele faydası yok; sermaye de bir gün sömürü gücünü kaybedecektir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Parada neler oluyor?

Reşat Nuri EROL

25.07.2009

Karşılıksız kâğıt paraya alternatif “yeni para” çıkmadığı sürece “Faizli Ekonomi” devam edecektir.

Kapitalizmin kasıp kavurduğu ülkelerden sonra, sömürü sermayesinin gidebileceği bir alan ve ülke gözükmemektedir.

Bal tutan parmağını yalar hesabı, bu ülkeler bugüne kadar kapitalizmden nemalandılar.

Peki ya sonra?

Kapitalizm dönemi bittikten sonra ne yapacaklar, neyi yalayacaklar?!:

Dolaysıyla kapitalizm varlığını devam ettirebilmek ve hayatiyetini sürdürebilmek için yerleşim alanı olarak karaların yani bugünkü ülkelerin yerine önce denizleri, daha sonra gökleri ve en sonunda uzayı seçmek zorundadır. Ne var ki, varlığını bir şekilde sürdürse ve oralara yerleşse bile, artık eskisi gibi beşeriyeti sömürme imkânı olmayacaktır.

Bu durumda karşılığı olmayan kâğıt paracılar finali ABD doları ile mi yapmış oldular? İkinci Dünya Savaşı sonrasında bugünkü dünya ekonomi sistemini kurdular. Zamanla dolarda işlemeye başlayan “azalan verimler kanunu” ve “entropinin büyümesi yasası” zorunlu olarak Türkiye, Doğu Avrupa, SSCB, Çin ve dünyadaki diğer irili ufaklı bütün ülke ve bölgeler dolar kullanımını zorunlu hâle getirdi. Ancak bu durum da sorunu çözmedi. Dünya sistemi karşılıksız dolar üretmeye devam etti ve günümüze gelindi...

Sömürü sermayesi bugün de “özelleştirme” adı altında yeraltı ve yerüstünde almak istediği ne kadar zenginlik varsa, hepsini bu karşılıksız kâğıt para ile satın almaktadır.

***

Bu gelişmeler sonunda gelmiş olduğumuz durum hangi merhalededir?

İkinci Dünya Savaşı’ndan beri işlenmekte olan ne kadar suç varsa, hepsini ABD’nin tüzel kişiliğine yıktıktan sonra, “yeni dünya düzeni”ni kurtuluş olarak sunmaktır!

Bu dönemde ABD’nin herkesin ortak şeytanı olması tesadüf olamaz.

Başkan Obama ile kontrollü bir çöküş planlanmaktadır. Bu kaçınılmazdır. ABD’nin Rusya ile yakınlaşmasının neye yarayacağını merak edenlere; Gorbaçov-Reagan görüşmelerini hatırlamalarını ve incelemelerini öneririz.

Dolar rezervi bulunan devletlerin en büyük korkusu, doların da o zamanki ruble gibi kontrolsüz pula dönüşmesidir. İşte bundan dolayı Çin ve Rusya gibi devletler bir an önce “yeni rezerv para” çıkarmanın peşindeler. Örneğin Çin şunu düşünmekte: Rezerv parayı biz çıkarırsak 1 Rezerv Para = 2 veya 3 Dolar gibi olur. Ama ruble gibi çökerse, o zaman 1 Rezerv Para = 25 Dolar olur ki, elinde dolar bulunduranlar yandı ki ne yandı! Dolar borçlusu olanlar ise Allah’ın yardımı geldi(!) diyeceklerdir…

***

Şöyle bir değerlendirmeye ne dersiniz? Sayın Cumhurbaşkanı IMF yerine Çin ile anlaşma olanaklarını bulmuştu ki; anlaşmanın mürekkebi kurumadan, Doğu Türkistan’daki akrabalarımız Uygurlar arasında katliamlar oluverdi! Şimdi ortalık toz duman. İsteyenler, Doğu Türkistan sorununa bakarak, özellikle AK Parti içindeki uluslararası rekabetin, yer yer de çatışmanın taraflarını görebilir. Kimlerin nerelere mesaj gönderdiğini öğrenmek isteyenler çok değil, sadece birkaç gün öncesine gidebilirler…

Sonuç olarak şöyle bir ihtimalden söz edilebilir mi?

Küresel sömürü sermayesi kendi rezerv parasını, yani bizim “ADİL EKONOMİK DÜZEN PARASI” dediğimiz “MAL SENETLERİ”ni yakın bir gelecekte piyasaya sürebilir mi?

İşte o zaman Çin, Rusya, Arap Petrol Zenginleri ve diğerleri, paradan pula dönüşen dolarcıklarına yanarlar mı?

Sözün özünü Türkiye üzerine söyleyelim.

Türkiye’de yaşayan sizler, dünyada nelerin olup bittiğine boş verin, siz millî paranızın yani TL’nin keyfini çıkarın. Allah her zaman kâğıdı para yapmayı iktidara nasip etmez. Kâğıdı TL yapın, o kadar yapın ki; kimsede yabancı kâğıdın, karşılıksız kâğıt paranın, yani “dolar”ın yüzüne bakacak mecal kalmasın!

Ve’s-selâm…

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2009 Yazıları
1-2009 Ocak
798 Okunma
2-2009 Şubat
696 Okunma
3-2009 Mart
712 Okunma
4-2009 Nisan
747 Okunma
5-2009 Mayıs
754 Okunma
6-2009 Haziran
731 Okunma
7-2009 Temmuz
752 Okunma
8-2009 Ağustos
635 Okunma
9-2009 Eylül
769 Okunma
10-2009 Ekim
714 Okunma
11-2009 Kasım
862 Okunma
12-2009 Aralık
684 Okunma