Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2009 Yazıları
2009 1.Baskı
757 Okunma
ASPxHyperLink

2009 Mayıs
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

 

MAYIS 2009

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

Tarımda kıyamet mi?

Reşat Nuri EROL

03.05.2009

Tekel sömürü sermayesinin neler yapmayı hedeflediğini zaman zaman bu köşede hatırlatıyorum. Bugünlerde bütün dünyanın gündeminde olan, önümüzdeki yaz aylarında dünya ticareti ile birlikte turizm sektörünü baltalayacak gibi görünen ‘domuz gribi’ meselesini ‘biyolojik silah’ olarak aynı yere yani aynı kaynağa bağlayan görüş ve yorumlar var. Dikkatle izleyip takip etmek gerekiyor. Doğru olabilir, muhtemeldir.

Aynı tehlike tarım sektörü için de geçerlidir. Tekel sömürü sermayesi gücünü insanlığın yararına ve hayrına kullanmaya karar vermediği sürece, her şey muhtemeldir.

Kıyameti değil ama ‘sosyal tufanı’ yine ilgili vesilelerle bu köşede hep hatırlatıyorum. Evet, bütün dünyada ve ülkemizde hayatımızın her alanını istila eden bir ‘sosyal tufan’ var ve bu tufana karşı bir ‘Nuhun Gemisi’ inşa etmek gerekiyor.

Bu tufanı idrak eden ve ona karşı bir geminin inşa edilmesi gerektiğinin bilincinde olanlar, bu gemiyi inşa ederlerse kurtulacaklar; bu idrak ve bilinçte olmayanlar ise helâk olup gideceklerdir.

***

Bugün bir röportajdan bahsedeceğim.

Ana başlıklar şöyle:

Dev şirketlerin kıyamet planı!

Tarım sektörünün devleri insanlık için kıyamet yaratacak!

Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl, tarım sektörünü elinde tutan GDO devlerinin insanlık için gerçek bir kıyamet yaratacağını söylüyor.

İddialar insanlık için son derece ürkütücü.

Ürkütücü sorular ve sorunlar şöyle: Norveç’teki küresel tohum deposu ile amaçlanan ari üstün ırk yaratmak mı, yoksa istenmeyen ırkları yiyeceklerle kısırlaştırmak mı?

Ari ırk ve istenmeyen ırklar?!.

Ne dersiniz, yoksa tekel sömürü sermayesi Hitler’in ruhunu yeniden hortlatmak mı istiyor? Hatırlanacağı üzere Hitler de böyle iddialarla ortaya çıkmış ve milyonlarca insanın helâk olmasına sebebiyet vermişti.

“Kıyamet Tohum Deposu” olarak da bilinen Svalbard hariç, dünyadaki diğer tohum depolarını bekleyen “kıyameti” kim koparacak?

Hedef ve niyet böyle.

Detaylara ve ayrıntılara geçelim.

***

Bir dergi, 2007 yılının Aralık ayında bu meseleyi “Kıyamet Kapısı” başlığıyla kapak konusu yapmış, 2008 yılının Şubat ayında da projenin tamamlanacağını duyurmuştu.

İşte o proje tamamlanmış!

Norveç’in kuzeyindeki Spitsbergen Adası’nda “Svalbard Küresel Tohum Deposu” adı verilen ambar, Mart 2008 itibariyle resmen faaliyete başlamış.

Donmuş bir dağın 130 metre altına inşa edilen ambarda şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık 3 milyon farklı tohum özel ambalajlarda saklanıyor. Kuzey Kutbu’na 1100 kilometre uzaklıkta olan buzdağı ambarında bazı dayanıklı tohumlar 1000 yıl kadar bozulmadan kalabilecek. Her türlü nükleer saldırıya, patlamaya ve depreme dayanıklı olan bu tohum deposuna “Kıyamet Tohum Deposu” da deniyor.

Dünya üzerindeki tüm tohum çeşitlerini bir araya getirmeyi hedefleyen ambarın amacı, gelecekte dünyanın başına gelebilecek nükleer savaş, meteor düşmesi veya iklim değişimi gibi bir felaket durumunda, tohum çeşitliliğinin korunmasını sağlamak.

Evet, buraya kadar her şey gayet iyi niyetli gibi görünüyor.

Ama kazın ayağı hiç de öyle değil.

Devam edeceğim...

 

 

***

 

 

 

 

 

‘Ölüm tohumları’nın yönetici ve finansörleri

Reşat Nuri EROL

06.05.2009

Bundan önceki yazımızın başlığında ‘Tarımda kıyamet mi?’ dedik ve meseleye girizgâh yaptık. Bugün kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Kanaatimizce, ‘kıyamet’ olmasa bile, bir ‘sosyal tufan’ söz konusu ve o sosyal tufanı hayatımızın her alanında bütün boyutları ile hâlen yaşıyoruz…

Gidişata bakılırsa, tufan tarım sektörüne de sıçrayacak gibi görünüyor.

Meselenin önceki yazımda anlattığım şekli gayet iyi niyetli görünüyor gibiydi. Ancak Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl’ın bu proje ile ilgili dehşet verici şüpheleri var. Engdahl, tarım sektörünü ellerinde tutan GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini düşünüyor.

Norveç’in kuzeyindeki Spitsbergen Adası’nın buzlaşmış kayalıklarının altında “dünyayı ekonomik ve genetik olarak ele geçirme planları”nın yattığını iddia eden Engdahl, teorisini ambar projesi finansörlerinin kimlikleri ve geçmişleri hakkında ayrıntılı hatırlatmalar yaparak ispatlıyor.

Araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl, ilk baskısı 2007’de yapılan, Nisan 2009’da Türkçeye de çevrilen “ÖLÜM TOHUMLARI/ Kalıtımın Değiştirilmesinin Arkasındaki Karanlık Oyunlar” adlı kitabın da yazarı. Engdahl ile “kıyamet muhafızları” dediği tekel sömürü sermayesi sahibi finansörlerin kimlikleri, neler yaptıkları ve Norveç’teki “Svalbard Küresel Tohum Deposu” üzerindeki hedefleri hakkında bir görüşme yapılmış.

Meselenin şifreleri, işte bu görüşmedeki ayrıntılarda gizli.

Her şeyden önce “Svalbard Küresel Tohum Deposu”nun “yöneticileri” ve “finansörleri” kimler, ona bakalım.

Öncelikle, bu deponun/ambarın Global Crop Diversity Trust (GCDT-Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü) aracılığıyla işletildiğini görüyoruz. Nisan 2009 rakamlarına göre 123 milyon dolarlık bir finansmanları var. Roma’da kurulan bu örgütün başında Kanadalı Margaret Catley-Carlson bulunuyor. Bu kadın, 1998’e dek New York merkezli Nüfus Konseyi’nin de (Population Council) başkanıydı! Bu konsey, John D. Rockefeller’ın nüfus popülasyonunu düşürmek amacıyla 1952’de kurduğu, “aile planlaması” adı altında gelişmekte olan ülkelerde kısırlaştırma çalışmaları yürüten bir konsey.

Diğer GCDT üyeleri arasında Hollywood Dream Works Animation’a başkanlık eden Lewis Coleman da var. Coleman, ABD’nin en büyük Pentagon anlaşmalı askeri endüstri şirketi olan Northrup Grumman Corporation’ın da kurul başkanıydı.

Örgütün finansörleri ise; geçen yıl şirketin aktif yönetiminden çekilerek kurduğu Bill-Melinda Gates Vakfı aracılığıyla kendini Asya ve Afrika’daki çiftçilere yardıma adayacağını beyan eden Microsoft’un kurucusu Bill Gates!

Dünyanın en büyük patentli GDO tohum ve tarım kimyasalları devi ABD’li DuPont / Pioneer Hi-Bred! Yine bir ABD’li GDO devi Monsanto! İsviçre menşeli GDO tohum ve tarım kimyasalları şirketi Syngenta!

1970’lerde 100 milyon dolarlık bir kaynakla “Yeşil Devrim” diye bilinen tohumda gen devrimini başlatan ve tarımsal değişim ile ideal genetik saflığı sağlama çalışmalarını yürütmek üzere dünyanın en büyük vakıflarından birini kuran petrol devi Rockefeller!

Bitmedi, dahası var!

Ayrıca ABD, İngiltere, Norveç, Almanya, İsviçre ve Kanada’dan da devlet fonları aktarılıyor…

Yani özetle, GDO tohumları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yayarak tarlalardan orijinal tohumların kökünü kazıyan şirketler, şimdi dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları olası bir kıyamet günü için kutuplarda buzdan bir adaya saklıyor.

Devamı var…

 

 

***

 

 

 

 

 

Irak’taki Ebu Garib tohumları nerede?

Reşat Nuri EROL

07.05.2009

Dünyanın pek çok ülkesinde “zaten var olan tohum depolarına” ne gibi bir felaket gelecektir ki, Svalbard’daki tohumlara muhtaç kalınacak?!.

Önceki iki yazımda, “Tarımda kıyamet mi?” ve “Ölüm tohumlarının yönetici ve finansörleri” başlıkları altında, “tarım sektörü” ile ilgili önemli konular üzerinde durdum.

Alman asıllı ABD’li araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl, yaptığı derin araştırma ve çalışmalarla meseleye epey bir açıklık kazandırıyor. Engdahl, aynı zamanda ilk baskısı 2007’de yapılan, Nisan 2009’da Türkçeye de çevrilen “ÖLÜM TOHUMLARI/ Kalıtımın Değiştirilmesinin Arkasındaki Karanlık Oyunlar” adlı kitabın da yazarı.

Araştırmadaki ilginç bir ayrıntı dikkatimi çekti. Çalışmanın bir bölümündeki ara başlık aynen şöyle: Irak’taki Ebu Garib tohumları nerede?

Yani: “Irak Savaşı” bir de kamuoyunun bilmediği böyle bir amaçla yapılmış!

Genel olarak nükleer savaş, iklim değişimi, meteor düşmesi veya daha başka bir tabiî âfet değil de, bunların dışında bir “felaketten senaryosu” söz konusu. Yani, “planlı bir felaket”ten söz ediliyor ve “Bunu anlamak için yalnızca 2003 Amerikan bombardımanından sonraki Irak’a bakmak yeterli.” deniyor!

Irak medeniyetlerin beşiği ve binlerce yıl önce buğday tarımının doğduğu yerdir. Ebu Garib’de yüzlerce/binlerce yılda geliştirilen buğday tohumu çeşitlerinin yer aldığı bir “Tohum Bankası” bulunuyordu. Amerikan bombardımanından sonra o tohum mahzeni tarihe karıştı! Artık kimse o tohumların nerede olduğunu bilmiyor.

Düşünün, dünyadaki tüm tohum çeşitleri NATO destekli Svalbard’da bir araya getirilip kontrol altına alındığında, dünyadaki diğer paha biçilmez tohum bankalarını savaşlar ve terörist eylemler ile yok etmek çok kolay olacak!

Sonrasında da “Monsanto” ve “DuPont” gibi devler kendi GDO tohumlarını (genetiği değiştirilmiş organizmaları) tüm dünya çiftçilerine “tek el”den sunabilecekler.

Yani, tüm tohum çeşitlerini ele geçirdikten sonra dünyanın diğer tohum bankalarını, “tek-el” oluşturabilmek amacıyla yok edebilirler...

***

Mesele sadece bundan ibaret mi? Sebep sadece “ekonomik” mi, yani sadece “ekonomik tek-el” oluşturmak mı? Yoksa daha başka planlar, hedefler ve amaçlar var mı?

Elbette bundan ibaret değil, elbette daha başka hedefler de var.

Bunun açıklanıp anlaşılabilmesi için önce “kıyamet muhafızları”nın kimler olduğuna ve geçmişte neler yaptıklarına bakmak gerekiyor.

Rockefeller 1971’de Uluslararası Tarım Araştırmalarında Küresel Danışmanlık Grubu olan CGIAR’ı kurmuş. CGIAR, üçüncü dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin (tarım uzmanlarının) “modern tarım ürünü” kavramlarında uzmanlaşmaları ve ABD’de öğrendiklerini ülkelerine götürmeleri meselesi ile yakından ilgilendi.

GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) “Gen Devrimi”nin yaygınlaşması için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturdular.

CGIAR, daha etkin olabilmek için BM Gıda ve Tarım Örgütünü (FAO), BM İlerleme Programı’nı ve Dünya Bankası’nı da işin içine dahil etti.

***

Tarım sektöründeki “kıyamet” veya “tufan” senaryo ve uygulamaları özetle böyle!

Daha doğrusu, tekel sömürü sermayesinin niyet, hedef ve çalışmaları böyle!

Her gün “gıdalar” ile ilgili farklı haber ve gelişmeler oluyor ama meselenin bir de bu boyutu var.

Sayın Tarım Bakanı Mehdi Eker başta olmak üzere, ülkemizdeki tüm ilgili ve yetkililerin dikkatlerine arz olunur...

Atalarımızın dediği gibi: Su uyur ama her türlü düşman uyumaz, uyumuyor.

Çok uyanık olunması gereken bir asırda yaşıyoruz.

Derin uykulardan uyanalım…

 

 

***

 

 

 

 

 

Tarımda tekel tuzağı

Reşat Nuri EROL

08.05.2009

Tarımdaki “Hibrid Tohumlar” uygulaması ile tekel oluşturma niyetleri arasında tam bir paralellik var. Rockefeller’in gelişmekte olan ülkelerde yürüttüğü sözde “Yeşil Devrim” çalışmalarına bu açıdan bakınca, korkunç niyetler apaçık görünüyor…

Rockefeller Vakfı 1946’da sadece adı yeşil olan “Yeşil Devrim”i başlattı.

Bu sözde “Yeşil Devrim” aslında neydi?

1960’larda Rockefeller’in çalıştığı Meksika, Hindistan gibi ülkelerde daha çok ürün veren ıslah edilmiş tohum çeşitleriyle açlık sorununu büyük ölçüde çözmeyi vaat ediyordu. Yıllar sonra Yeşil Devri’in aslında Rockefeller ailesinin ileride tekelleştirebilecekleri yeni bir alanın geliştirme planı olduğu ortaya çıktı; aynen yarım yüzyıl önce petrol endüstrisi işinde tekelleşme yolunda yaptıkları operasyonlar gibi bir şey.

***

Nasıl tekelleşiyorlar?

Yeşil Devrim, gelişmekte olan piyasalarda yeni hibrid tohumların üretilmesi çalışmalarına dayanıyordu. Hibrid tohumlar üreyemedikleri için çiftçilerin her sene tohum alması gerekiyordu. Hibrid tohum patentlerinin DuPont / Pioneer Hi-Bred’in ve Monsanto’nun başını çektiği bir avuç dev tohum şirketinin elinde toplanması, daha sonra GDO’lu tohum darbesi için yolu açtı.

Böylece tarımda tekelleşme yolunda ilk önemli adım atılmıştı.

Daha sonraki ikinci adımda, hibrid tohumlar ve bu tohumların ihtiyaç duyduğu kimyasal gübreler, çiftçileri “tekel” oluşturan tarım ve petro-kimya şirketlerine bağımlı hâle getiriyordu. Bu gübreler Rockefeller kontrolündeki büyük petrol şirketlerinin ürünüydü. Ot ve böcek ilaçları da petrol ve kimya devleri için ek pazarlar oluşturuyordu.

Yeşil Devrim aslında tarım sektöründe tekelleşme yolunda bir “kimyasal darbe” idi. Gelişmekte olan ülkelerin yüksek miktardaki gübre ve ilaç girdisini finanse etmeleri mümkün değildi. Bu nedenle Dünya Bankası’ndan kredi notu alarak ve ABD hükümetinin garantisi altındaki Chase Bank ve diğer New York bankaları aracılığıyla özel borçlar aldılar.

Borçlanan ülkelerin sonunun ne olduğu herkesin malumudur.

Sonuç olarak bankalara ve tefecilere borçlanan çiftçiler genellikle topraklarını kaybettiler, iş aramak için şehirlere göç ettiler; böylece fabrikaların ucuz işçi açığı da kapanmış oldu.

Tarımda tekelleşme yolunda geçmişte bunlar yapıldı.

***

Dünya tarımda tekelleşme tehdidiyle karşı karşıya...

Günümüzde de Gates ve Rockefeller Afrika’da “Yeşil Devrim” adı altında bir projeye daha milyonlarca doları yatırıyor. Amaç yine GDO tohumların ve kimyasalların yaygınlaştırılması. Bunun için pek çok teşvik ve kampanyalara başvuruyorlar.

Plan onların istediği gibi işler, tarımdaki tekelleşme gerçekleşirse, tüm dünya birkaç tohum devinin kölesi olacak. Ondan sonrası kolay; Washington’dan gelen emirler doğrultusunda Washington’un siyasetlerine karşı olan üçüncü dünya ülkelerine tohum vermeme uygulamasına geçilmesi planlanıyor...

İnsanlı düşmanları, ayrıca başka bir şeyler de yapılabilirler.

Pirinç, mısır, buğday ve soya gibi dünyanın temel gıda üretimi için patentli tohumların üretimi korkunç bir biyolojik silah olarak da kullanılabilirler…

Genetik müdahalelerle bu tohumları öldürücü gıdalara da çevrilebilirler...

***

Sonuç olarak diyebiliriz ki: “Onlar yetkiyi ele geçirince ekini ve nesli bozarlar.” âyeti, işte bu gerçeği dile getirmektedir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Kabine değişikliği; neden?!. (1)

Reşat Nuri EROL

12.05.2009

Anlatacaklarımın iyi anlaşılması için geçmişten bir örnek vereceğim. 1991 yılında Kırgızistan Cumhurbaşkanı Asker Akayev’in özel davetlisi olarak Süleyman Karagülle, Süleyman Akdemir ve Arif Ersoy olarak Kırgızistan’a gidildi. Asker Akayev yeni cumhurbaşkanı olmuştu ve yabancılar henüz o ülkede temsil edilmiyordu. Asker Akayev “Adil Düzen”i samimi olarak karşılamış, Süleyman Karagülle’yi müşavirliğe getirmişti.

Adil Düzen Ekibi, “Kırgızistan devletinde para çıkarılmasını” önermiş ve devlet para çıkarmak için faaliyete geçmişti. Sovyetlerden dağılan hiçbir ülkede henüz para basılmamış, herkes hâlâ Sovyet rublesini kullanıyordu ve bu parada yüzde 500 enflasyon vardı. Rusya ve Kırgızistan’daki eski Sovyet taraftarları ‘para çıkarılması’ fikrine şiddetle karşı çıkmış ve direnmişlerdi. Karagülle danışmanlıktan uzaklaştırılmış ve para basmaktan vazgeçmişlerdi. Hükümeti de bu zihniyette olanlar kurmuşlardı.

Bir sene sonra ülke basını Süleyman Karagülle ile röportaj yapmış ve Asker Akayev yönetimini sormuştu. Karagülle, ‘Ekonomiden devlet değil hükümet sorumludur’ demiş; ‘Bu nasıl bir hükümettir ki, ülkede yüzde 500 enflasyon var ve hükümet bir yıldır hâlâ iktidardadır!’ şeklinde beyanat vermiş, bu beyanat en çok satan gazetede yayınlanmıştı. Bu beyanattan yirmi gün sonra Cumhurbaşkanı Asker Akayev televizyona çıktı, ‘Bu hükümet bir ay içinde ya enflasyonu bitirir veya gider’ dedi. Yirmi gün sonra hükümet istifa etti ve Karagülle ile daha önce hazırlık çalışması yapan kadro hükümeti kurdu.

Bir ay içinde eski Sovyet ülkelerinden birinde ilk defa “yeni para” çıktı. Bir bakan bu süreci şöyle anlatmıştır: “Sayın Devlet Başkanımız Asker Akayev bize, ‘Siz gizlice parayı hazırlayın, bir sene sonra tekrar sizi getireceğim ve parayı çıkaracaksınız’ demişti. Biz de gizlice paraları bastırdık ve beklettik; iktidar olur olmaz da devreye soktuk.”

Kırgızistan’da yeni para çıktı. Yılda yüzde 10’dan fazla enflasyon olmadı. Asker Akayev bir konuşmasında, ‘Ben itiraz edene görev veririm ama başaramazsa gözyaşına bakmam’ dedi. Kırgızistan’dan Akayev gitti ama gidinceye kadar yüzde 20 “Adil Düzen”i uyguladı. Bu ülkede onun kurduğu genel ekonomik düzen hâlâ devam ediyor...

***

Kabine hangi amaçlarla değiştirilir?

1. Başarı gösteremeyen bakanların gözyaşına bakılmaksızın bakanlıktan uzaklaştırılmaları gerekir. Hedefiniz açık ve net olacaktır. Mesela, işsizliğe çare bulamayan Çalışma Bakanı gider. Mesela, millî basını oluşturamayan ilgili bakan bakanlıktan gider. Mesela, başörtüsü sorununu çözemeyen Millî Eğitim Bakanı bakanlıktan gider.

2. Daha az önemli bir bakanlıkta başarı gösteren bir bakanı daha önemli bir bakanlığa getirmek, böylece önemli bir bakanlığın gelişmesini sağlamak gerekir.

3. Başka işlerde başarılı olan kimseyi bakan yaparak onun yetişmesini ve iyi hizmet yapmasını sağlamak gerekir.

4. Bakanlığın siyasetinde kökten değişiklik yapanı taltif etmek gerekir. Mesela, ABD’yi İran’dan daha yakın kabul eden bir siyaseti bırakıp İran’a yaklaşacak iseniz; ilgili bakanı değiştirir, samimiyetsiz duruma düşürmezsiniz. Zaten bakan yaparken de ABD siyasetine taraftar birini bakan yaparsınız. Değiştirirken de ona göre bakanı görevden alırsınız. Böylece herkesi inanmış olduğu alanda istihdam edersiniz.

Şimdi şöyle bir düşünelim bakalım:

Türkiye’de yukarıdaki kriterlere dayalı bir kabine değişikliği olmuş mudur, olmamış mıdır?

Bize göre olmamıştır. Zaten pek çok bakan değiştiği halde, aslında ciddi bir kabine değişikliği de yoktur.

Devam edeceğim…

 

 

***

 

 

 

 

 

Kabine değişikliği; neden?!. (2)

Reşat Nuri EROL

Kabinede en önemli değişiklik Maliye Bakanlığı’nda olmuştur. Erdoğan Unakıtan’ı milletvekili yapmayınca, bir şekilde bizzat onu devre dışında bırakıp yerine Unakıtan’ı milletvekili yaptılar! Milletvekilliğine layık görülmeyen bir kimse ne oldu? AKP’nin değişmez bakanı, hem de “Maliye Bakanı” oldu!

Sömürü sermayesi onu neden seçtirdi ve neden görevlendirdi? Hedef, KİT’lerin bedava denecek şekilde ‘babalar gibi satılıp’ birilerine peşkeş çekilmesiydi.

Abdüllatif Şener’in direnmesi sonucu KİT’leri (Kamu İktisadi Teşekkülleri’ni) istedikleri gibi yağmalayamadılar. Şimdi de onun harcanmasına izin verdiler. Bu son uygulama, elde kalan KİT’lerin özelleştirilip ülkeyi satma ve milletin varlıklarının birilerine peşkeş çekme siyasetinden vazgeçildiği anlamına geliyorsa, iyi bir değiştirmedir.

Dışişleri Bakanlığı’na dışarıdan bir bakanın alınması da olumlu kabul edilebilir. Bunun iki sebebi vardır. Başarı gösteren bir uzman önemli bir bakanlığa getiriliyor. Bunun başka bir tarafı daha vardır. Genellikle Amerikancı olarak bilinen Ali Babacan’ın yerine Ahmet Davudoğlu’nun getirilmesi demek, Bush siyasetinden Obama siyasetine geçiş, Amerikan siyasetinden İran siyasetine kapı açma demektir. Uygun bir atamadır.

Ali Babacan’ın terfi ettirilmesi yanlıştır. Dışişlerinde fazla başarılı değildi ki oradan alındı. Ekonomide ise daha önce denenmiş ve başaramamıştır.

Bu da gösteriyor ki; Türkiye şimdiye kadar olduğu gibi yine IMF politikalarına teslim olacak, borçlanmaya devam edecek, insanımız işsizliğe mahkum edilecektir.

***

Nimet Çubukçu’nun Millî Eğitim Bakanlığı’na terfi ettirilmesi yanlıştır. Devlet Bakanlığı’nda kendisini terfi ettirecek bir başarısı görülmemiştir. Bu durum atamaların başarıya göre değil de, başka hesaplarla yapıldığını göstermektedir.

Bülent Arınç’ın başbakan yardımcısı yapılması, ona yapılan haksızlığın onarılmasıdır. Millî Görüşçüleri tasfiye siyasetinden kısmen de olsa vazgeçildiğini göstermektedir. Bu da iyi bir olaydır. Aynı anlayış içinde Beşir Atalay’ın İçişleri Bakanlığı’nda, Vecdi Gönül’ün Millî Savunma Bakanlığı’nda, Cemil Çiçek’in Başbakan Yardımcılığı’nda bırakılması isabetlidir.

Mehmet Ali Şahin, “Adil Düzen”i ciddiye alan bir Millî Görüşçüdür. Erdoğan’ın “Adil Düzen”e karşı alerjisi vardır. Bilinçaltında devre dışı bırakmanın etkisi bu olabilir.

Abdülkadir Aksu’nun kabineye alınmaması hatalı olmuştur. Denge gözetilmemiştir.

***

Hâsılı, hükümet değişliği büyük bir rahatsızlık yapmamıştır. Ancak, yapılan kabine değişikliği sonucunda oluşturulan hükümet, asla Türkiye’nin sorunlarına çare üretebilecek bir hükümet değildir. Ekonomik ve sosyal her türlü sorunlar var olmaya devam edecektir.

Asıl operasyon parti yönetiminde olmalıdır. Seçim kazanılmıştır ama seçimde başarılı olunmamıştır. Merkez karar organı temelden değişmeli, tamamen yeni bir kadro getirilmelidir. Bu da yetmez.

Eski oy yüzdesini kaybeden her il ve ilçe yönetim kurulu görevden alınmalıdır. AKP kurulurken seçimden önce partiye katılanlar yönetim kadrolarını oluşturmalıdır. Milletvekilleri ve bakanlar yapılanlara karışmamalıdır. Parti içi kadrolaşma gayretlerine son verilmelidir. Ama her kadroya “halktan güç almak” şartıyla görev verilmeli ve bu yönde kadrolaşma gerçekleştirilmelidir.

Ancak, her şey gibi bu mekanizmaları oluşturmanın ilmi vardır, bunun ilmini de biz biliyoruz. Sadece AKP değil, diğer bütün partiler de bu ilimden istifade etmelidir.

Sonuç olarak, ülkemizde siyasetin ve yönetimin iyileştirilmesi, sorunların çözümü, siyasetin ilme dayalı ve ilmin rehberliğinde yapılmasına bağlıdır.

 

 

***

 

 

 

 

 

Erbakan ve Yeni Dünya Düzeni

Reşat Nuri EROL

15.05.2009

İran Devleti, Muhterem Necmettin Erbakan’ı İran’a davet etti. En üst düzeyde karşılama gerçekleştirildi ve resmi görüşmeler yapıldı.

Türkiye Cumhuriyeti İran Büyükelçisi de gerekli karşılamayı yaptı.

Bunun anlamı şudur ki, İran Erbakan’a sahip çıktı ve Türkiye de bu sahipliği resmen benimsedi.

Millî Gazete dışındaki Türkiye basını, bu çok önemli ve tarihî ziyarete gerekli ilgiyi göstermedi. Hep söylüyor ve yazıyoruz, ülkemizde ‘millî basın’ yoktur. Nitekim Türkiye ve dünya için çok önemli olan Erbakan’ın İran ziyareti ve temaslarına karşı gösterilen maksatlı ilgisizlik, bu görüşümüzü bir kere daha teyit etmekte ve belgelendirmektedir.

***

Kendisine yapılan onca saldırılara ve ilerlemiş yaşına rağmen, bölgemizin ve dünyanın en önemli ülkelerinden olan İran’ın bütün yetkilileri tarafından on gün boyunca Muhterem Erbakan’a gösterilen bu kadar büyük ilgi nerden gelmektedir?  

Muhterem Necmettin Erbakan, dünya üzerinde dört büyük inkılabı gerçekleştirmiştir. “Yeni Dünya Düzeni” ve “III. Bin Yıl Medeniyeti” bu inkılaplar üzerinde kurulacaktır.

1. Prof. Dr. Necmettin Erbakan, 1960’larda İzmir’in en büyük kapalı spor salonunda ve ülkemizin diğer şehirlerinde verdiği “İslâm ve İlim Konferansı” ile tüm dünyaya din ile ilim arasında çatışma değil birlik olduğunu, dünyaca tanınan ilim adamı olarak ilan etti. Bu konferansı veren uluslar arası seviyede bir sanayi profesörü idi ve dine sahip çıkıyordu.

2. Prof. Dr. Necmettin Erbakan, 1960’lı yıllarda faizsiz, halkın ortaklık sermayesi ile “Gümüş Motor”u kurdu. Böylece faizli tekel ekonomiye karşı dünyadaki ilk uygulamalı örneği gösterdi, halk sermayesiyle kurulup çalışan ilk fabrikayı kurdu. Yıllar sonra oluşacak holdingler ve Anadolu aslanları düşüncesi işte böyle doğdu. Bu ilk örnek sayesinde zamanla bütün dünyada “halk ekonomisi” oluşmaya başlamıştır.

3. Genel Başkanı olduğu Millî Selâmet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi arasında kurulan koalisyon sayesinde, ülkemizdeki ve dünyadaki “sol-sağ çatışması”na son verdi. İran’daki Humeyni inkılâbı, Rusya’daki Gorbaçov inkılâbı ve bugünkü İslâm Hıristiyanlık yakınlaşmasının dünyadaki ilk adımı bu koalisyon sayesinde atmıştır.

4. En önemlisi, Prof. Dr. Necmettin Erbakan İzmir’de bir gurup akademisyen tarafından başlatılan “İslâmiyet’i yeniden anlama” faaliyetine katıldı. Bu çalışanlar sonucunda birlikte oluşturulan “Adil Düzen” ve “Adil Ekonomik Düzen” projesini tüm dünyaya duyurdu. Bu projenin temel kitapçıklarını hazırlayıp değişik dillerde yayımlanmasını gerçekleştirdi. Yeni Dünya Düzeni ve III. Bin Yıl Medeniyeti işte bu proje ve kitaplar üzerinde kurulacaktır.

***

Muhterem Erbakan bir plan yaptı; D-8’ler planı.

D-8’in kurulmasına ve kurumsallaşmasına öncülük etti.

Sonra D-60’lar ve daha sonra da D-160’lar kurulacak ve toplanacaktır.

28 Şubat’la bu hamle akamete uğratıldı, sadece ertelendi.

Şimdi bu önemli insanlık projesini yeniden ele alma zamanıdır.

Muhterem Necmettin Erbakan’ın yaptığı çalışmalara, ülkemizin ve bütün insanlığın şiddetle ihtiyacı vardır. Bundan dolayı bu çalışmalar hemen ve daima desteklemiştir. Böylece adalete dayalı “Hakkı Üstün Tutan Peygamberler Sistemi” yeniden yeryüzünde hükümran olacak, zulme dayalı düzen son bulacaktır. Çağımız dünyasında nereye giderseniz gidin, orada mutlaka “Adil Yeni Dünya Düzeni”ni özleyen ve benimseyen insanlar bulursunuz.

Muhterem Necmettin Erbakan bütün bu çalışmaların öncüsüdür.

 

 

***

 

 

 

 

 

Domuz gribi gibi bulaşıcı

Reşat Nuri EROL

19.05.2009

Merkez Bankası, son aylarda her seferinde yaptığı üzere, geçenlerde gecelik borçlanma faizini yarım puan daha düşürdü.

Merkez Bankası son aylarda bunu hep yapıyor...

Buna paralel olarak gelişen beklentiye göre; bankaların mevduat faizleri ile kredi faizleri de düşecekti, düşmeliydi…

Ama bankalardaki faizler düşmedi, bankalar faizleri düşürmedi!

Merkez Bankası faizleri indirirken, bankalarda faizleri indirme konusunda tık yok!

Bankalar faizleri indirmemekte direniyor!

Acaba bankalar faiz indirmeme konusunda neden direniyor, faizleri neden düşürmüyor?

Devlet bu durumda devreye girmeli, özellikle BDDK (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu) uyarılmalı, kurum da bankaları uyarmalı, bankaların uygulamaları konusunda Merkez Bankası’na günlük raporlar vermeli.

***

Faiz, malum olduğu üzere, faizli bankaların ‘mortgage kredi’ uygulamaları sebebiyle, çağımızın süper gücü ABD’yi bile temellerinden sarsmaya başladı. Bu ülkede ekonomik ve sosyal yapı çöküyor, iflaslar birbirini izliyor, bir türlü çare ve çözüm bulunamıyor.

Faizli ekonomi sebebiyle, Batı dünyasının üretimden çok para ticareti üzerine bina edilen finansal zenginliği yıkılırcasına çatırdıyor.

Faizli ekonomiye dayanan bankalar, yatırım fonları, sigorta şirketleri ve benzeri kuruluşlar, öz sermayelerinin çok üstünde gerçekleşen borçlanmalar sebebiyle ya ezilmekte veya iflas etmekte. Faizlerin sebebiyet verdiği finansal çöküntüler, ekonomi başta olmak üzere, hayatın siyasi ve sosyal yanları da olmak üzere, her alana etki etmekte.

Gerçek değerler üzerinden bakıldığında görülecektir ki, her türlü siyasi, sosyal ve ekonomik krizlerin ana kaynağı “faizli ekonomi sistemi” uygulamaları olmaktadır.

Faiz, ekonominin ana temellerine yerleştirilmiş bir dinamit gibi zaman zaman patlamakta ve sadece ekonomiyi değil, hayatın her alanını tahrip etmektedir.

***

Küçülen bir dünyada yaşıyoruz. Sınırlar önemini kaybetmiş durumda. Bir musibet bulaşıcı bir hastalık gibi bütün insanlığı etkisi altına alacaksa, hiçbir engel ve sınır tanımıyor. Bugünlerde olduğu gibi, dünyanın bir yerinde çıkan herhangi bir bulaşıcı hastalık, “Domuz Gribi”nde gerçekleştiği üzere, bir anda her tarafı sarabiliyor.

Batıdan veya Amerika’dan sadece bulaşıcı hastalıklar değil, ekonomik ve sosyal hastalıklar da geliyor. Geldikten sonra da her şeyimizi allak bullak ediyor.

Amerika merkezli olarak toplanan yüksek riskli yatırım fonları, ekonomisi güya hızla büyüyen bütün ülkelere dağıtıldı ve sonunda ekonomik çöküntü bütün dünyada “kriz” boyutunda yaşanmaya başlandı, hâlâ çözümsüz olarak devam ediyor...

Bütün bu gelişmelerin etkisiyle dünyada yeni arayışlar başladı. Ekonomide yeni sistem arayışları sürerken, “faizsiz sistem ve faizsiz bankacılık” sadece uzmanların değil, başkalarının da aklına geldi. Kısa bir süre önce Papa 16. Benedict de, dünya ekonomisinin krizden çıkabilmesi için “İslâmî bankacılığı” yani “faizsiz sistemi” tavsiye etti.

Domuz Gribi gibi bütün dünyayı saran faiz musibetinden ve onun sebebiyet verdiği her türlü ekonomik ve sosyal hastalıklardan kurtulmanın elbette kurtuluş reçetesi vardır; o da bir bütün olarak “faizsiz sistem”dir, “Adil Ekonomik Düzen”dir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Faiz isyanı

Reşat Nuri EROL

20.05.2009

Millî Gazete geçtiğimiz pazartesi günü (18.05.2009) bu manşetle çıktı:

Faiz isyanı.

Faiz sadece isyan ettirmiyor; aynı zamanda iflas ettiriyor, intihar ettiriyor. İşletmelerin ve işyerlerinin yıkılmasına, nice çalışan ve çalıştıranların çökmesine, bunlara bağlı olarak nice ailelerin ve ocakların yıkılmasına sebebiyet veriyor.

Hele ülkemizde uygulanagelen dünyadaki en yüksek faiz oranları yetmiyormuşçasına; üstüne üstlük bir de ‘tefecilik’ yok mu, tefecilik!

Yani katmerli ve katlamalı faizcilik!

Bu musibete müptela ya da mecbur kalan insanlar ve işletmeler tanıdım. Bu gayya kuyusuna düştükten sonra bu kimselerin bir daha fert, aile ve işletme olarak iflah olduklarını göremedim. Perişan oldular.

Kredi kartları ve kredi kartları faizleri ise tam bir toplumsal histeri ve sosyoekonomik tufan hâlini almış durumda. Kredi kartı kullanmakta olup da az veya çok mağdur olmayan yok gibi bir şey.

Bankaların acımasızca uyguladıkları katlamalı ve katmerli ‘kredi kartı faizleri’ nice işletmelerin iflasına, sahiplerinin her türlü sağlık ve dirlik-düzenlerinin bozulmasına, şimdilik az olmakla birlikte zaman zaman da intiharlara sebebiyet vermektedir.

Evet, isyanın da ötesinde, intihar!

Yani çaresizlik ve çözümsüzlük sebebiyle ölüm!

Hem de bir başkası tarafından değil de, kendi kendini öldürme!

Bir insan, hele bir Müslüman kendi canına nasıl kıyar, kendi katili nasıl olur?!.

***

Faizin pek çok tanım ve tarifi var. Bizim son yıllardaki ekonomi ilmî çalışmalarımızda ortaya koyduğumuz tanım, ülkemizdeki acımasız ve vahşi ‘faiz gerçeğini’ en veciz şekilde ifade ediyor:

Bir taraf kazanıyorken, diğer taraf kaybediyorsa, bu “faiz”dir.

Dikkat edilirse faizli bankalar milyonlar, milyarlar, trilyonlar kazandı, kazanıyor, hâlen de kazanmaya devam ediyorlar...

Ama birileri, faizli kredi alanlar, bir şeylerini ipotek ettirip de sonra iflas edenler, hacizlere uğrayanlar ve daha nice faizli sistem mağdurları hep kaybettiler, hâlen de kaybetmeye devam ediyorlar…

Kimileri sadece malını veya bütün mal varlığını kaybediyor…

Kimisi işiyle birlikte eşini, çocuklarını, ailesini ve her şeyini kaybediyor…

Kimi de bütün bu soygun düzeninin sebebiyet verdiği travmaya dayanamıyor ve…

Ne yapıyorlar?

İflas ediyorlar…

İsyan ediyorlar…

İntihar ediyorlar…

***

Bizim iman ve inancımıza göre:

Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir.

Bir insanı dirilten de bütün insanlığı diriltmiş gibidir.

Bu düzen, bu vahşi kapitalizm düzeni, bu sadece bir tarafı yani faiz vereni kazandıran faizli vahşi sistem ne yapıyor?

Sadece iflas ettiriyor, isyan ettiriyor, intihar ettiriyor…

Vatandaşı, seçmeni, mudisi, müşterisi iflas ederken, isyan ederken, intihar ederken; devlet, hükümet, bankalar, Merkez Bankası, BDDK (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu) ve diğerleri ne yapıyor?!.

Her türlü ilmî (mesela üniversiteler), dinî (mesela Diyanet ve tarikatlar), iktisadî (mesela TÜSİAD, MÜSİAD, ASKON, holdingler ve diğerleri) siyasî (yani partiler) kurum ve kuruluşlarımız ne yapıyor?!.

İlmî ve amelî, teorik ve pratik, araştırmalı ve uygulamalı çare ve çözüm, yani faizsiz bir düzen ve sistem üreten var mı; var mı?!.

 

 

***

 

 

 

 

 

 

Ekonomi, para ve piyasa

Reşat Nuri EROL

21.05.2009

Ekonomi, birlikte çalışıp elde edilen ürünü bölüşerek ayrı ayrı tüketme ve yaşama sistemidir. İnsanlara has bir özelliktir.

Hayvanlar ya ayrı ayrı üretip ayrı tüketirler, ya da birlikte üretip birlikte tüketirler.

Ortak üretim işletmelerde olur.

Para, kişilerin işletmelere verdikleri emek, mal, yapı veya riziko karşılığı aldıkları “katılma payı belgesi”dir. Bu belge ile sonra işletmelerden mal, hizmet, yapı veya kâr-zarar paylaşımını alırlar.

Bir şeyin “para” olması için dayanıklı, kolay taşınır, bölünebilir ve az bulunabilir olması şarttır. Ancak parayı para yapan asıl şey onun halk tarafından kabul edilmesidir.

Para değerlendirme, değiştirme, biriktirme ve borçlanma aracıdır.

Para değiştirmede yani takas işlemlerinde gerektiği gibi; bölüşmede, tazminatta ve karşılaştırmada da gereklidir.

***

Aynı parayı kullanan ekonomik çevrelere “piyasa” denir.

Fiyatlar, ücretler, kiralar ve vergiler o çevrede kullanılan “para” ile değerlendirilir.

- Her piyasanın ayrı parası vardır.

- Her paranın da ayrı piyasası vardır.

- Bir piyasada iki para bulunmaz.

- İki piyasa bir para ile oluşmaz.

Piyasaya karşılıksız para girmeye başlarsa “enflasyon” olur, fiyatlar artar.

Piyasa çökünceye kadar para paralık vasfını kaybetmez.

Yani kötü para da, para olarak kabul edilme özelliğini kaybetmez.

Ne olur?

Para olarak kullanılmaya devam eder, sadece değeri düşer.

İşte bu sayededir ki, bir defa kabul gördükten sonra, o “para” için varlığını sürdürmek kolaylaşıyor ve en şiddetli ekonomik krizlerde bile hayat devam ediyor...

***

Herhangi bir şey “para” olarak kullanılabilir. Mesela, “koyun” veya “deri” para olabilir. Ancak para olduktan sonra, koyunun piyasada var olması gerekmez.

Hayali koyun değerleri ölçer, borçlanmayı sağlar, değiştirmeyi yani takası gerçekleştirir. Çünkü onun paralık vasfı halkın onu para olarak kabul etmesinden ve onun bu şekilde itibar görmesinden gelir. Zimmette var olması yeterlidir, yani insanların beyninde ve hayalinde var olması onun para olmasını sağlar.

Nitekim bugün para olarak Merkez Bankası’nın çıkardığı TL’ler hal tarafından “para” olarak kullanılmaktadır.

Piyasada dolaşan para Merkez Bankası’nın çıkardığı nakitten ibaret değildir.

- Merkez Bankası’nın çıkardığı para, halkın cebinde veya bankalarda vadesiz mevduat şeklindedir. Asıl halkta dolaşan para bu kadardır.

- Bankalar mevduat karşılığı kredi açarlar. Halk aldığı bu parayı tekrar bankaya yatırır. Bankada mevduat artmış olur. Ama o para piyasada yoktur.

- Bu nakdin beş katı kadar bankada paranız vardır. Siz çek kesiyorsunuz. Kişiler bankaya gidip çeki nakde çevirmiyor, çeki para olarak kullanıyorlar. Banka onu kredi olarak verebiliyor.

- O halde piyasadaki taksitli satış, veresiye satış, cari hesap (bakkal defteri), kredi kartları piyasada TL varmış gibi etki eder.

Günümüzdeki ekonominin tehlikelerini, enflasyonun ve krizin asıl sebeplerini, faizin tahribatlarını, çağımızda insanları sömüren ekonomi sistemlerini ve hepsinden daha önemlisi, “çare ve çözümleri” inşaallah gelecek yazıda yazacağım.

 

 

***

 

 

 

 

 

Çare ve çözüm var…

Reşat Nuri EROL

22.05.2009

Günümüzdeki ekonomi düzeninde asıl tehlikeli olan, yabancı paraların veya altının devreye girmesidir. Normal piyasalarda döviz ve altın mal hükmündedir, mevcut para ile alınıp satılır. Ama para değerini yitirmeye başlayınca, yani enflasyon olunca halk altını veya doları/dövizi para olarak kullanmaya başlar. O zaman bunlar birden para tarafına geçerler ve fiyatlar aniden sıçrar. İşte “kriz”in asıl kaynağı budur.

F(fiyat)=Para/(Mal+Döviz) iken;

F=(Para+Döviz)/Mal olur.

İşler tersine döner.

Diyelim ki, bu ülkede 30 TL var; 10 TL’lik de döviz var; 20 TL’lik de mal vardır.

Döviz para tarafına geçince:

F=30/(20+10)=1 iken;

Geçtikten sonra:

F=(30+10)/40=2 olur.

Yani birden bire yüzde yüz “enflasyon” olur.

***

İşte, Batı ekonomi modelinde bu sebeple “serbest piyasa” oluşamamaktadır.

Batı ekonomisindeki bu piyasalar er veya geç “tekelleşmek” zorundadır.

Batı ekonomisi ister istemez “tekelleşme” üzerine bina edilmiştir.

Tekelleşme de bilindiği üzere sömürünün ana kaynağıdır.

Bu durumda ne oluyor?

Ya tek devlet piyasası oluşuyor, fiyatlar merkezi hesaplamalarla tesbit ediliyor ve çarpık da olsa işte böyle bir olumsuz denge oluşuyor.

Ya da bugünkü Batı’da olduğu gibi özel banka tekeli oluşuyor. Diğer bütün bankalar sadece bir tek bankanın yani ABD Merkez Bankası’nın (FED) şubesi olarak çalışıyor!

Böyle bir ekonomi sisteminde, banka kredileri verirken asgari ve azami fiyatları belirler. Onun belirlediği kâr marjı içinde çalışabilen firmaları yaşatır. Bu şekilde çalışamayanlar ise iflas eder ve devreden çıkarlar.

Bunun birincisine “sosyalizm” denir.

İkincisine de “kapitalizm” denir.

Yani, dünyayı ya silah/kuvvet sömürecek...

Ya da sermaye/para gücü sömürecektir.

***

Bugün bu iki sözde rakip, yani sosyalizm ve kapitalizm sistemleri/düzenleri, kendi aralarında uzlaşarak “karma ekonomi”yi oluşturmuşlar, dünyayı birlikte sömürüyorlar. Ne var ki insanları refah ve saadet içinde yaşatamıyorlar.

İnsanlık çare ve çözüm arıyor… Çare ve çözüm var mıdır, varsa nerededir?

Çare vardır, çözüm vardır. Bu çare ve çözüm, sadece ve sadece “Adil Düzen”le ve “Adil Ekonomik Düzen”le mümkündür.

Bu çare ve çözümlerin var olması için neler yapılmalıdır?

- Karşılıksız para çıkarılmamalıdır. Yapılan sipariş taahhütlerine, ambarlara giren mallara, inşaat işçisine ve kamunun satılmak üzere aldığı taşınmazlara karşılık piyasaya para çıkmalıdır.

- Faiz zamanla fiyatları batırdığı için stoklamayı önlemektedir. Faiz sıfırlanmalıdır.

- Vergi paradan değil, mal senetlerinden yani üretimden alınmalıdır.

- Sosyal güvenliği kamu yüklenmelidir. İşletmeler çökertilmemelidir.

Şairin dediği gibi biz de diyoruz ki:

Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol,

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

 

 

***

 

 

 

 

 

İşsizliğin olmadığı sistem

Reşat Nuri EROL

23.05.2009

Bundan önceki “Ekonomi, para ve piyasa” ile “Çare ve çözüm var…” yazılarından sonra; konuya biraz da detay ihtiva eden bir yazı ile devam etmek istiyorum: Çevre ve ekonomi. Bugün, çevrenin ekonomi ile olan ilişkisi, bu ilişkinin önemi ve en sonunda “işsizliğin olmadığı yegâne sistem” üzerinde duracağım.

Bir ekonomi çevresinde yalnız bir para geçerlidir, sadece bir para geçerli olmalıdır. Bir ekonomi çevresinde çift veya daha fazla para geçerli olmaz; olmamalı. Bir ekonomi çevresindeözel parası” olmayan kendi ekonomik çevresini oluşturamaz.

Bucaklarda buğday parası, ilçelerde demir parası, ülkelerde toprak parası, insanlıkta altın para kendi çevrelerini oluşturur. Her çevre kendi içinde ekonomik dengesini kurar, ithalat ve ihracatla diğer çevrelerle ilişki kurar. Bucak, il, ülke ve insanlık gibi farklı çevrelerde farklı paralar kullanmadan ekonomik dengeyi oluşturamazsınız. Meselâ; bucakta buğday, ilde demir, ülkede toprak, insanlıkta altın para kullanılmalıdır.

[Daha fazla detay ile şekilli, şemalı ve tablolu bilgi edinmek isteyenler; bu haftaki 511. seminer notlarımızın “www.akevler.org”daki 61. “İşletme Semineri” bölümüne bakabilirler.]

***

Sağlam ve sağlıklı bir ekonomide dengeli bir ters çift döngü vardır.

- Halk işyerine gider, çalışır, üretim yapar, mal üretir.

- Halk tarafından üretilen mallar tüccara satılır.

- Tüccar bu malları mağazalara satar.

- Mağazalar da halka satar.

Mal döngüsü böyle sağlanır.

Sonra para ters döner. Halktan mağazalara, mağazalardan tüccara, tüccardan işyerine ve en sonunda halka döner.

“Adil Ekonomik Düzen” dışındaki kapitalizm, sosyalizm ve diğer bütün izm/lerdeki “Paradan Kâr Sistemi”nde, yani “Faizli Sistem”de durum nasıldır?

- Faizli sistemde kredi tüccara verilir. Tüccar yarı fiyatla alır, iki misli fiyatla satar. Halkın eline ürettiğinin dörtte biri geçer.

- Para halkın elinden alınmış, tüccarların kârına bankalara döner.

- Mallar satılmayınca işyerlerindeki üretim durur ve sonunda “kriz” olur.

- Krizi atlatmak için yeni para basılır, üretim başlar ve “enflasyon” böyle oluşur.

***

“Adil Ekonomik Düzen”deki “Malda Kâr Sistemi”nde, yani “Faizsiz Sistem”de ise durum tamamen farklıdır:

- Tüccar malı satıyor. Aynı para ile daha çok mal alıyor. Malda kâr ediyor.

- Bütün para halkın eline dönüyor. Aracının malı çoğalıyor. Ucuzluk oluyor.

- Ambarlarda stoklar artınca malların kredi değeri düşüyor.

- Artan emek üretime kayıyor.

Bütün dünyada zaten var olan “işsizlik” bu kriz döneminde adeta patlama yaptı.

Ülkemizde de had safhada, hattâ dünya birincisi olacak seviyede “işsizlik” var.

Ama anlattığım bu “Faizsiz Adil Ekonomik Sistem”de işsizlik olmaz; çünkü:

- Fiyatlar piyasadaki paraya göre oluşur. F=Para/Mal

- Para sabit kalınca fiyatlar mal artarsa azalır. Ucuz olunca satılır. Eksilirse çoğalır. O para yine yeterli olur.

- Para sirkülasyonu devam eder. Bu sistemde işsizlik olmaz. Halk aynı malları ucuz veya pahalı tüketir.

-Değişik malların fiyatları arz ve talebe göre artıp eksilir, mallar arasında denge oluşturulur.

 

 

***

 

 

 

 

 

Yapacağım yardımı şimdi yapmalıyım! (1)

Reşat Nuri EROL

26.05.2009

O günkü son dersin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Artık zil çalar çalmaz dışarı çıkmak için hazırdılar.

Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu.

Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi.

Ali yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Çantasını toparlarken, bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının hepsinin gitmesini bekliyordu...

Öğretmeni onun bu hâlini fark etti:

- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:

- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.

- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?

- Ahmet arkadaşımız var ya…

- Evet, ne olmuş Ahmet’e?

- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pek iyi şeyler koymuyor.

- Eee?

- Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardım ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?..

***

Ali cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla Ali’nin ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardım etmek istiyor; üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.

Nurhan Öğretmen:

- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?

- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.

- Nerede çalışıyorsun?

- Simit satıyorum...

***

Nurhan Öğretmen yine durup düşündü...

İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi?

Bunun gerçekleşmesi zordu.

Onu bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.

Nurhan Öğretmen, Ali’ye döndü:

- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.

- Çok zengin bir işadamı…

- Niçin?

- İnsanlara daha çok yardım etmek için…

- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak şimdi Ali, Ahmet’in ailesinin durumu pek iyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin. Olmaz mı?

- Olmaz, dedi Ali. YAPACAĞIM YARDIMI ŞİMDİ YAPMALIYIM...

- Neden olmaz?

- Üç sebepten dolayı olmaz...

(Ali’nin yapacağı yardımda acele etmesi ile ilgili üç sebebi yarın yazacağım, inşaallah.)

 

 

***

 

 

 

 

 

Yapacağım yardımı şimdi yapmalıyım! (2)

Reşat Nuri EROL

[Hikâyenin dünkü bölümünde; kendisi de fakir olmasına rağmen, Ali, kendisinden daha fakir olan sınıf arkadaşı Ahmet’e yardım etmek istediğini Nurhan Öğretmene anlatıyordu... Nurhan Öğretmen Ali’den yardımı büyüyüp zengin olacağı zamana ertelemesini istediğinde; Ali, bu yardımı erteleyemeyeceğini, yapacağı yardımı şimdi yapması gerektiğini, üç sebebe istinaden anlatacaktı… İşte o üç sebep ve hikâyenin devamı…]

Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede bir Hasan Amcamız var ki; her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor...

İkincisi: ‘Ağaç yaş iken eğilir’ deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem, büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.

Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:

- Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadım, dedi.

- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi çok zengin olmadığım için ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah Cenneti gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennetin fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem, birkaç simit parasıyla Cennete girebilirim. Bundan daha kârlı bir yatırım olur mu?

***

Nurhan Öğretmen’in gözleri dolmuştu. Başını ‘Evet’ anlamında sallarken Ali’yi evine yolladı. Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali’nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı. Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hattâ bu paralar onlardan bile kıymetliydi.

Bu paralar, bu bozuk SİMİT PARALARI, Cenneti satın alabilecek paralardı.

Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını. Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı.

Ağladı… Ağladı… Ağladı...

Kendine geldiğinde akşam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık, ‘Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak… Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak…’ diye Nurhan Öğretmen’in sayıkladığını duydu.

Bekçinin hayretler içinde, ‘Ne dediniz hocam?!.’ demesini bile duymayan Nurhan Öğretmen, onun şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti.

***

Kıssadan yani hikâyeden hisse çıkarmaya gelince.

Önce; içinde bulunduğumuz bu kriz günlerinde, ibret alınası böyle bir hikâyeyi size iletmeme vesile olan Hüseyin Karakaya kardeşime teşekkürler…

Sonra; hikâyeyi beğenmişseniz ve Ali’den utanıp ibret almışsanız, maddi durumunuz iyi değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına hissettirmeden bırakın... Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın... Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza veya komşunuza yardım edin... Biz Bosnalıların dediği gibi; “Bole işta, nego nişta./ Basit bir şey yapmak, hiçbir şey yapmamaktan iyidir.” Siz de öyle yapın, boş durmayın, küçük de olsa bir iyilik yapın!

Unutmayın;

Bir simit kadar bile olsa ekmeği paylaşmak, ekmek yemekten daha lezzetlidir...

 

 

***

 

 

 

 

 

Fetih haftasında; yeni fetihlere hazır mıyız?

Reşat Nuri EROL

28.05.2009

Şöyle bir duralım, günlük gelişmelerin dışına çıkalım, bütün olanlara çok daha geniş bir pencereden ve perspektiften göz atalım ve düşünelim…

Böyle yaptığımızda neler olduğun ve gelecekte neler olacağını daha iyi görmüş olur; buna istinaden bütün gelişmeleri de daha iyi ve daha sağlıklı değerlendirmiş oluruz.

Nedir olanlar, nedir bu gelişmeler?

İnsanlığın sabırsızlıkla beklediği III. bin yıl HAK ve ADALET uygarlığının doğması için; yaşlanmış, dolayısıyla bozulmuş ve insanlığın ihtiyaçlarını karşılayamayacak duruma düşmüş bulunan II. bin yıl KUVVET ve ZULÜM uygarlığının son bulması, sona ermesi, ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Bir zamanlar yeryüzünde HAK ve ADALETLE hükmeden bir medeniyet ve o medeniyetin sistemi/düzeni yeryüzünde hükümran idi. Zamanla o medeniyet, sistem, düzen eskidi, geçmişte kaldı; yeni dönemlerdeki insanların ihtiyaçlarını karşılama kabiliyet ve yeterliliğini yitirdi. Zamanı geldiğinde yeni HAK ve ADALET uygarlığının yeniden hükümran olması için eskisinin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Allah bu ortadan kaldırma görevini Müslümanlara ve diğer iyi insanlara yaptırmaz; mikroplara yaptırır.

Kapitalizm, komünizm, sosyalizm gibi mikropların görevi nedir?

Bu mikropların görevi ortalığı temizlemek ve yeni hak ve adalet uygarlığına, yeni dünya sistem ve düzenine yer açmaktır.

Komünizm ve sosyalizm bu görevini ifa ettikten sonra çöküp gittiler…

Kapitalizm ve diğer izmler de çöküp gitmek üzereler. Aslında çöktüler ama henüz bunu itiraf etmiyorlar. Her türlü ‘ekonomik ve sosyal krizler’ işte bunun habercisidir.

İşte meydan sizin; haydi göreve…

***

Bir şeftali bahçesi beş on sene verim verir, sonra yaşlanır ve artık verim vermez olur. O zaman ne yaparlar? Eski ağaçları keserler, köklerini sökerler, sonra orada yeni fidanlar dikerler ve yeniden yeni ağaçlardan en bereketli şekilde verim elde ederler.

İşte aynen bunun gibi; III. bin yıl, III. milenyum yaklaşınca, Allah yaşlanmış ve işe yaramaz hâle gelmiş uygarlığı, sistemi, dünya düzenini söküp atmak için hep mağlubiyetleri getirmiş, 20. yüzyılın başında bu durum en yüksek seviyelere ulaşmıştır.

Bugün tepe aşılmış, onların zaferleri sona ermiş, artık kapitalizmin, komünizmin, sosyalizmin ve diğer izmlerin fethedecekleri yer kalmamıştır. Yani yeryüzünün tamamı kuşatılmış ve eski anlayışların etkisinden arındırılmıştır.

Henüz tam olarak paraya tapma, silaha tapma, diktaya tapma dönemleri sona ermemiştir. Para yani sermaye ve silah gücünü ellerinde bulunduranlar hükümranlıklarına devam etmektedirler.  Ancak onlar da yolun sonuna geldiler, görevlerini bitirdiler. Şeftali bahçesi ha temizlendi, ha temizleniyor; görev bitmek üzere… Şimdi yeni fidanları; yani yeni dünya düzenini hazırlama zamanıdır...

***

İşte, dünyadaki bütün gelişmelere bu geniş açıdan ve geniş perspektiften bakıldığında; komünizmin ve sosyalizmin çöküşünden sonra; şimdi de küresel ekonomik, siyasi ve sosyal krizleri ile birlikte kapitalizmin de çökmekte olduğunu ayan beyan görmekteyiz.

Görmesine görmekteyiz de; asıl mesele nedir biliyor musunuz?

Asıl mesele, komünizmin ve sosyalizmin, kapitalizmin ve diğer izm/lerin yerine ne koyacağımızdır. Meydanlar boş, meydanlar bizim, dünya bizim; insanlık yeni fetihleri ve yeni fatihleri bekliyor.

Ama biz Adil Düzenimizle, Adil Ekonomik Düzenimizle, Hakka ve Adalete Dayalı Yeni Sistemimizle, III. Bin Yıl Medeniyetimizle bu boşlukları, bu meydanları bu dünyayı doldurmaya ve yeni fetihleri gerçekleştirmeye hazır mıyız?..

Fetih mevsiminde soruyorum:

- Ne dersiniz, yeni fetihlere hazır mıyız?..

 

 

***

 

 

 

 

 

Fetih ile saadet nizamına ermek

Reşat Nuri EROL

29.05.2009

Dünkü yazımda ‘Yeni fetihlere hazır mıyız?’ dedim ve demek istedim ki: Fetih haftasında, fetih mevsiminde, fetih asrında yeni fetihlere hazır mıyız?

Fatih’in İstanbul’u fethettiği fetih haftasındayız…

Fatih’in o fetih günleri size yeni bir şeyler hatırlatıyor mu?..

Hiç yeni fetihlerin mevsiminin geldiğini fark edebiliyor musunuz?..

Evet, siz fetihlerin çocuklarına, siz fatihlerin torunlarına, bir evlâdı fatihan olarak hatırlatıyor, hitap ediyor ve diyorum ki:

Hani siz Kur’an’a inanıyordunuz, hani siz O’nun emirlerine itaat ediyordunuz? Gerçekten inanıyorsanız sizin güçlü olmanız gerekir.

O halde nerede sizin gücünüz?

Nerede sizin zaferleriniz?

Nerede sizin fetihleriniz?

Hani Allah sizin gibi mü’minlerle nurunu tamamlayacaktı?

Nerdesiniz, nerelerdesiniz?..

***

Bugünkü perişan hâlinizden silkinip yeniden kendinize gelmeniz ve yeni fetihler gerçekleştirmeniz gerekiyor.

Hatırlasanıza; bir zamanlar insanlar yine böyle perişan idiler…

Sonra ne oldu?

Allah’ın vâdi yerine geldi, İslâm orduları yeryüzünü zaferlerle fethettiler...

Sonra ne oldu?

Sömürü sermayesi sosyal/izm, komün/izm, kapital/izm ve bilmem daha nice ‘izm’leri ile dünyayı işgal etti, her çeşit zulmü ile yeryüzünü ve insanlığı perişan etti…

Sonra yani bugün ne oldu?

Bugün yeryüzünde büyük dinlerin fethetmediği bir ülke kalmamıştır. İlâhi dinlerin yeniden dirilip girmediği yer kalmamıştır. Yeryüzü putperestlikten temizlenmiştir. Ancak insanlık hâlâ tam olarak kendine gelememiştir. Mü’minler hâlâ mescitlere, kiliselere, mabetlere ümit dolu kalplerle girememektedir.

Çünkü hâlâ gerçek fetih tamamlanmış değildir.

Neden?

Çünkü Müslümanların ve gerçek mü’minlerin âlimleri henüz insanlığa gerçek Kur’an’ı ve gerçek İslâm’ı sunamıyorlar. Bâtıl anlayışlar az da olsa hâlâ devam ediyor...

***

Bazı gafiller, kimi hidayeti kararmış olanlar ne yapıyor?

Avrupa Birliği’ne, ABD’ye, kapitalizme, solculara, sosyalizme sığınma gafletindeler!

Yeni zihniyetleriyle Millî Görüşe ve Adil Düzene karşı çıkan bu gafillere ne demeli?

Batı’daki bâtıl inançlara, zorbaların zulümlerine, çağdaş vahşilerin silahlarına, zenginlerin paralarına meftun olanlara ne demeli?

Bütün samimi inancımla ve bilebildiğim kadarıyla var olan ilmimle diyorum ki: Biz çağımızın bütün müsbet ilimlerine dayanarak Kur’an’ı doğru anlayıp uygulamaya başladığımız zaman, bu saldırılar ve zulümler bitecek, artık biz insanlığın beklediği adalet nizamını gerçekleştirmek üzere yeni fetihlere başlayacağız...

İşte o zaman, Yeni Bir Dünya kurulacak…

İşte o zaman, Adil Bir Dünya Düzeni hükümran olacak…

İşte o zaman, III. Bin Yıl Medeniyetinin ilk yılları yaşanmaya başlanacak…

İşte o zaman, başlayan her şey gibi fetih tamamlanacak ve günü gelince insanlık asırlardan beri hasretini çektiği saadet nizamına erecektir…

 

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2009 Yazıları
1-2009 Ocak
801 Okunma
2-2009 Şubat
698 Okunma
3-2009 Mart
714 Okunma
4-2009 Nisan
751 Okunma
5-2009 Mayıs
757 Okunma
6-2009 Haziran
733 Okunma
7-2009 Temmuz
755 Okunma
8-2009 Ağustos
637 Okunma
9-2009 Eylül
771 Okunma
10-2009 Ekim
716 Okunma
11-2009 Kasım
865 Okunma
12-2009 Aralık
686 Okunma