Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2009 Yazıları
2009 1.Baskı
799 Okunma
ASPxHyperLink

2009 Ocak
Reşat Nuri Erol

 

 

ADİL

EKONOMİK DÜZEN

 

 

GÜNLÜK KÖŞE YAZILARI

2009

ALTINCI KİTAP

 

REŞAT NURİ EROL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

T A K D İ M

 

 

İLİM ADAMLARI kendi dilleri ile anlatırlar, halk ilim adamlarının konuşmalarını ve yazılarını anlamaz.

YAZARLAR ilim adamlarının anlattıklarını halkın anlayacağı dile çevirirler, halkın anlayacağı hâle getirirler ve okurlarına sunarlar.

İLİM ADAMLARININ ANLATTIKLARI teoriktir ama tamdır, proje hâlindedir ama uygulanabilir durumdadır, özellikle de sorunlara çözümler ihtiva etmektedir.

YAZARLARIN ANLATTIKLARI ise eksiktir, uygulanabilir proje değildir ama halkın anlaması ve kavraması gerekenleri dile, söze, yazıya dökmektedir.

HALK onların yazdıkları ile projenin ne olduğunu anlar, kavrar ve onlar yani yazarlar sayesinde ilim adamlarının yaptığı projeyi destekler.

İŞ ADAMLARI da projeleri uygulanacak şekilde anlarlar.

Demek ki bir projenin uygulanır hâle gelmesi için dört sınıf insana ihtiyaç vardır:

a) PROJEYİ YAPAN ÂLİMLER.

b) PROJEYİ HALKA ANLATAN VE KABUL ETTİREN YAZARLAR.

c) PROJEYİ UYGULAYACAK VEYA UYGULATACAK İŞ ADAMLARI.

d) PROJEYE İNANAN, ANLAYAN, BENİMSEYEN VE UYGULAYAN HALK.

Bugün âlim olanlar Amerika’daki 200 aileden oluşan tekel sermayenin elindedir, onların emrindedir. Diyebiliriz ki AKEVLER dışındakiler hariç, tekel sermaye sömürüsünün sözcüleri vardır. Bunlar BATI TİPİ ÜNİVERSİTELERDE âlimler değil de sadece “nakledenler” yetiştirmektedirler. Ülkelerdeki BASIN/MEDYA bu âlimlerin görüşlerini değil de sermayenin Batı’daki yazarlarının görüşlerini halka aktarırlar, halkı onlara inandırırlar. Bugünkü İŞ ADAMLARI da Amerika’daki tekel sermayenin desteği ile iş kurarlar...

Böylece tekel sermaye dünyayı idare etmektedir. Sermayenin emri ve hizmeti dışında ne ÂLİM, ne YAZAR, ne İŞ ADAMI vardır; HALK da ister istemez onların işçisidir.

Bu “düzen” insanlığa yetmemektedir, bu “ZALİM DÜZEN” insanlığı sömürmektedir.

Fuhuş, faiz, rüşvet ve terör araçları ile dünyadaki bu vahşi düzen korunmaktadır.

*

1967’de İzmir AKEVLER Kooperatifi kurulmuştur...

NECMETTİN ERBAKAN’ın başkanlığında “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” projesi geliştirilmiştir, Erbakan bunu siyasi proje yapmış ama halka indirememiştir. Bir kısım arkadaşları Millî Görüş gömleğini çıkararak, “Adil (Ekonomik) Düzen”i de bırakarak AK Parti’yi kurdular ve iktidar oldular. Akevler de ilmî çalışmalarını halka indirememiştir...

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i anlatan yazarlar ve yayıncılar ortaya çıkmamıştır. Bu sebeple halk tarafından “Adil Düzen”in teheccüd namazı kılmak olduğu zannedilmiştir, destekleyenler o anlayış içinde desteklemişlerdir...

Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada bu barajı kıran yalnız ve yalnız BİR YAZAR ortaya çıkmıştır, Millî Gazete’deki köşesinde AKEVLER’in geliştirdiği “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i anlatmaktadır; Necmettin Erbakan’ın özel ilgisi ve desteği ile yazarlığını korumuştur, hâlen korumaya devam etmektedir...

Açıkça ifade ediyorum;

Yeryüzünde mevcut bütün yazarlar tekel sermayenin istediklerini yazmaktadır, bilerek veya bilmeyerek tekel sömürü sermayesinin projelerinin sözcülüğünü yapmaktadırlar, ülkelerindeki âlimleri okumamaktadırlar. ABD’deki tekel sömürü sermayesinin sözcüsü yazarların söylediklerini ve yazdıklarını Türkiye’de veya ülkelerinde yazıp yaymaktan başka iş yapmamaktadırlar.

İslâmiyet’i savunduğunu zanneden diğer yazarlar ise insanları birbirine düşürmek için sermayenin desteklediği kimselerdir. Onlar İslâmiyet’e hizmet etmemekte, aksine sermayenin siyaseti doğrultusunda ülkelerindeki halkı birbirine düşman etme görevini görmektedirler.

*

REŞAT NURİ EROL ise dışarıdaki sermaye sözcüsü yazarların Türkiye’deki sözcülüğünü değil, Akevler’deki ADİL DÜZEN ÇALIŞANLARININ sözcülüğünü yapmıştır, hâlen de yapmaktadır. Bu sebepledir ki elinizdeki bu KİTAPLAR sadece Türkiye’de değil, yeryüzündeki tek tür KİTAPLARDIR. Halkın anlamayacağı ilmî kitaplardan değildir. Tekel sömürü sermayesinin sömürüsüne hizmet eden yazarların yazdığı kitaplardan değildir.

ADİL DÜZEN ÂLİMLERİNİN söylediklerini halka ulaştıran gerçek bir yazarın KİTAPLARIDIR; ondan başka da gerçek yazar yoktur.

Biliyorum, ilk anda söylediklerime inanmayacaksınız.

OKUYUN ve üstünde DÜŞÜNÜN; benzer tek bir kitap bulursanız bana haber verin.

*

REŞAT NURİ EROL’un yazılarının ve kitaplarının okuyucuları bugün için azdır.

Bu durum sakın sizi yanıltmasın.

YÜZ SENE SONRA, yüzlerce sene sonra bugünkü yazarlardan yalnız REŞAT NURİ EROL’UN YAZDIKLARI OKUNACAKTIR. Diğer bütün yazarlar Batı senfonisini çaldıkları, bilerek veya bilmeyerek sömürü sermayesine hizmet ettikleri için; aslı varken, geleceğin dünyasında okuyucular onların tercümelerini ne diye okusunlar ki?!.

Başka yazarların yazıları ve kendileri unutulup gidecektir.

BEDİÜZZAMAN’IN “RİSALELERİ” YAŞAYACAK...

MEHMET AKİF ERSOY’UN “ŞİİRLERİ” YAŞAYACAK...

REŞAT NURİ EROL’UN “YAZILARI / KİTAPLARI” YAŞAYACAK…

BU “KİTAPLARI” DİKKATLİCE VE YARARLANARAK OKUYUNUZ...

KİTAPLARDA “III. BİNYIL NİZAM VE UYGARLIĞI”NI BULACAKSINIZ...

Yazardan, kitapları yayımlayanlardan ve okuyanlardan Allah razı olsun...

 

Süleyman KARAGÜLLE

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

 

OCAK 2009

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

 

MERHABA!(*)

REŞAT NURİ EROL

07.12.2003

- Millî Gazete okuyucularına;, “MERHABA!”

- Müslüman kardeşlerimize; “MERHABA!”

- Dünyalı komşularımıza; “MERHABA!”

- Bütün insanlara da; “MERHABA!”

0-08 yaş dönemimde, memleketlerim “Kosova” ve “Sancak”ta(Bosna), şifahi bilgi ve kültürün ana kaynağı büyüklerimi dinlemeye bayılırdım. Küçük çocuklar “oda” denen salona alınmazdı; ama ben fırsatını bulup bir köşeye ilişir, yaşlı komşu ve akrabalarımızın sohbetlerini zevkle dinlerdim. İlginç olan, gerçekten “komşu” gibi komşu olduğumuz “Hıristiyan komşularımız”ın da olmasıydı. Balkanlar’da savaş hiç bitmez. Büyükler sohbetlerde savaş anılarını da anlatırlardı. Mesela, babam 4-5 yıl boyunca II. Dünya Savaşı’nın Almanya, Fransa ve Balkanlar’daki bütün cephelerinde savaşmıştır. Son Bosna ve Kosova katliamları ise zaten hepimiz için tazeliğini koruyor. İşte bu ve benzeri savaşlarda, “iyi komşular” birbirlerini koruyup kollar; hem de Müslüman-Hıristiyan komşusunu veya Hıristiyan-Müslüman komşusunu kollar. Nasıl mı? Anlatayım. Saldıran taraf Hıristiyan ise Müslüman komşular Hıristiyan evinde gizlenir; aksi durumlarda da Hıristiyan komşular Müslüman komşusunun himayesinde onun evinde gizlenir. Böylece “komşuluk” veya “kapı komşuluğu” böylesine zor zamanda “can yoldaşı” seviyesine çıkar. Ben “komşuluk” kelimesini ilk böyle bildim ve tanıdım.

10’lu yaşlarımda, Türkiye’nin en büyük, dünyanın üçüncü büyüklükteki “Edirne Kara Sınırı Kapısı Kapıkule”den memlekete müteveccihen çıkarken, “Hoş geldin be komşo!” deyişi ile karşılaştım. Garip, ama gerçekti. Bulgar gümrük memurları bizi “komşu” olarak karşılıyordu. Demek ki, ülkeler de “komşu” oluyormuş. Böylece bir yaşıma daha girdim. Sonra ortaokul ve lise yıllarımda, evde ve okulda, “komşuluk hakkı”nı öğrendim. Hazreti Peygamber bile, “komşunun komşuya nerdeyse mirasçı olacağını” belirtmiş. Ama komşulukla ilgili şu hadis bana hep çok daha çarpıcı gelir: “Komşusu açken tok yatan, bizden değildir.” “Bizden değildir” yani “Müslüman değildir”!..

20’li yaşlarımın hemen başında, yüksek tahsil için gittiğim Almanya’da Hıristiyan dostlarım ve arkadaşlarım, yani “komşularım” oldu. Tahsil, ticaret, siyaset, sosyal faaliyetler sayesinde, zamanla o kadar çok ve çeşitli insan tanımaya başladım ki; Türkiye’nin içinden ve dışından gelenlerle, ne kadar çok komşularımızın olduğunu anladım. Balkan ülkelerinden ve Kafkaslardan gelenler, mübadeleler, iç ve dış göçlerle bir araya toplananlarla karışan ve kaynaşan insanlar, “o yöre, ülke ve bölgelerin komşuluğunu” da beraberlerinde getiriyorlardı. Nitekim “Türkiye’ye komşu” coğrafyalardan gelen arkadaşlarımla o yıllarda kurduğum dostluklar veya komşuluklar hâlâ devam ediyor…

30’lu yaşlarımın yine hemen başında, Arapça tahsili için Arabistan’a gittim ve tam yedi yıl kaldım. Evet; gittim, kaldım, yıllarca bizzat yaşadım ve gördüm ki; dünya, Türkiye ve çevresinden ibaret değilmiş!.. Riyad Üniversitesi’nde, dünyanın kırk ülkesinden arkadaşlarım oldu. Mekke ve Medine’ye hac veya umre için her gidişimde ise yetmiş-yedi milleti bir arada gördüm ve her seferinde adeta küçük mahşeri yaşadım. Meğer dünya ne kadar geniş, “dünyalı komşularımız” ne kadar da çokmuş…

40’lı yaşlar insanın olgunluk ve kemâl yaşları olur ya; bu yaşlarda edindiğim bilgi ve tecrübeleri sentez etmeye başladım. Her konudaki bilgilerimi Kur’an süzgecinden geçirmeyi öğrendim. Kur’an diyor ki:  “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve TANIŞASINIZ diye sizi kabilelere ve milletlere ayırdık.” [Hucurât(49);13] Kâinat çok büyük ve bu büyüklükteki âlemde dünyamız, deryada adeta bir damla. İşte bu küçücük dünyada altı/yedi milyar insan yaşıyor. Ayrı aile, kabile ve ülkelerde yaşasak da; bu ayrılık sadece “tanışmak” ve “komşu” olmak için veya komşu olup tanışmak için...

Globalleşen, küreselleşen ve artık bir köy kadar küçülen dünyamızda “komşuluk” daha bir önem kazandı. Mezopotamya dönemi, Nuh Tufanı sonrası dönem ve şimdi yaşamakta olduğumuz dönem insanlık için artık “tarih” oluyor. Yeni bir hayat, yeni bir dünya, yeni bir yaşam şekli, yani “şehir hayatı” yaşar olduk. Peki, bu şehir hayatının şekli, şemali, sistemi, düzeni nasıl olacak? Bunu düşünen, bilen, çözen var mı?..

Büyüyen ve değişen, ama bir o kadar da küçülen “yeni bir dünyamız” var. Artık böyle bir dünyada yaşıyoruz. İşte bu yeni dünyada, oturduğumuz apartmandaki “kapı komşularımızı” tanımasak(!) bile; bilgi ve iletişim çağının tv vs iletişim araçları ile evimizin içine kadar soktuğu diğer “dünyalı komşularımızı” her an görüyor, dinliyor ve tanıyoruz!.. Yoksa, tanımıyor muyuz?!.

Her gün haberlerle dünyanın dört bir tarafından evimizin içinde arz-ı endam edip cirit atan işte bu “dünyalı komşularımız” ile artık daha yakından tanışma zamanı gelmedi mi?..

Gelmesine geldi de...

Evet; onları, ülkelerini, bölgelerini ve dünyalarını; dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal hayatlarını tanımak, tanışmak, tanış olmak… Dertlerini dinlemek ve derman olmak… Sorunlarına çare ve çözümler üretmek…

Yukarıdaki Kur’an âyeti “Ey İNSANLAR!” hitabı ile başlıyor...

Küçülen, bir köy kadar küçülen dünyamızda, artık “her insan komşumuz” mesabesinde. Hadis; komşusu aç yatarken, onun derdiyle ilgilenmeyenin “Müslüman” olmadığını söylüyor. Dertler de bir değil ki; maddî açlık çekenler var... Maddî sıkıntısı olmadığı halde, manevî açlık çekenler var...

Hz. İsa’nın havarileri ve Hz. Peygamber’in sahabeleri, kendi çağlarındaki şartlarda, dünyanın dört bir tarafında insanların imdadına yetişmişler…

Artık peygamberler de gelmeyecek...

Evet; iş başa kaldı, sorunlarımızı kendimiz çözeceğiz...

Öyleyse kendi sorunlarımızı kendimiz çözmek için daha ne bekliyoruz?!.

***

Yazımın hemen başında “MERHABA!” dedim ya...

Evet; birinci kitabın başında “MERHABA!” dedim ya…

Şimdi de altıncı kitapla yeniden “MERHABA!” diyorum...

- Millî Gazete okuyucularına;, “MERHABA!”

- Müslüman kardeşlerimize; “MERHABA!”

- Dünyalı komşularımıza; “MERHABA!”

- Bütün insanlara da; “MERHABA!”

-----------------------------------------

(*) “MERHABA!” yazısını bilgisayarıma arşivlerken “İLK YAZI” demişim ama aslında benim/bizim Millî Gazete ile tanışıklığım/ız yukarıda sözünü ettiğim 20’li yaşlarımın hemen başına yani Millî Gazete’nin yayına başladığı ilk güne kadar dayanıyor. O zaman İzmir’de TEK YOL dergisini yayımlıyorduk ve kendiliğinden kendimizi gazetenin ikinci sayfasındaki günlük “TEK YOL” köşesinde buluverdik! Ayrıca gazetemizin İzmir ve Ege Bölgesi Temsilcisi oluverdik!..

1975 yılında MSP, Millî Görüş ve Millî Gazete çalışanları olarak Ege’yi ve Türkiye’yi taradığımız “Ve Zafer Yakındır” hamlesini 15 günlük tam sayfalık bir dizi yazısı yapmıştım...

Yine 1975 yılındaki bir gazete makalemde geçen “İslâm’ın sosyal adalet ve eşitlik esaslarına dayalı yeni bir düzen kurmak zorundayız.” cümlesi sebebiyle, o zamanki meşhur 163. maddeye istinaden İzmir ve İstanbul ağır ceza mahkemelerinde yargılandım!..

Dikkat edilirse, daha başlangıçta ve o yıllardaki yazılarımızda “YENİ BİR DÜZEN” diyor idiysek, demek ki “ADİL DÜZEN” ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN” çalışmalarımızı o zaman başlatmışız demektir; delili ve belgesi de o zamanki Millî Gazete arşivi ve Türkiye Cumhuriyeti İzmir ve İstanbul mahkemeleri!..

Millî Gazete’de yaklaşık iki yıl önce başlayan yeni yayın döneminde köşeme isim vermem istendiğinde hiç tereddütsüz “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” deyiverdim!..

İstanbul, 29 Ekim 2012

 

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MEDHAL/ÖNSÖZ

 

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” nedir?

Her gün karşılaştığım insanlar soruyorlar, hemen hemen her gün gelen sorularla soruyorlar, gittiğim yerlerde soruyorlar, çeşitli şekillerde soruyorlar:

- “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” nedir?

Dünkü yazımda ve bundan önce bu köşede yazdığım pek çok yazıda, ayrıca kırk kusur yıldan beri yazdığımız kırk bin sayfada ve kitaplarımızda bu soruya “cevap/lar” verdik…

Dün, bir kere daha “Adil Ekonomik Düzen nedir?” sorusunun cevabını verdik…

Bugün de “ADİL DÜZEN nedir?” sorusunun cevabını -bir kere daha- verelim…

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” -her şeyden önce- ilâhi mesajları bugünkü müspet ilmin ışığında yorumlayarak günümüzün sorunlarını çözme çalışmasıdır...

1967 yılında İzmir’de kurulmuş “Akevler Kredi ve Yardımlaşma Kooperatifi”nin ve 2000 yılında İstanbul’da kurulmuş olan “Akevler İstanbul Konut-Yapı” ve “Akevler İstanbul Tüketim” kooperatiflerinin ilmî çalışma sonuçlarının Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan tarafından benimsenen ve bütün insanlığa duyurulan siyasi bir programdır...

Bu girizgâh ve tanımlamalardan sonra konuyu biraz daha açıp berraklaştıralım…

1) KUR’AN SON KİTAPTIR. Dille ve yorumlama usulü ile bize ulaşmıştır. Kendisinin Allah’ın kitabı olduğunu kendisi ispat eder. Sözleri 14 asır öncesinde Hazreti Muhammed aleyhisselâma gelmiş ve bize mütevatiren ulaşmıştır; manâsı ise Allah tarafından icma ve içtihatlarla kıyamete kadar yeniden inzâl olunmaktadır. Dolayısıyla hiç eskimez, daima yenidir, daima canlıdır, daima sorun çözücüdür. Onda günü geçen hükümler yoktur.

2) AKEVLER’İN “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” ÇALIŞMALARI İstanbul’da her gün (her akşam) devam etmektedir:

a) Her hafta yayımlanan “KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ” yani tefsir çalışmaları (www.akevler.org sitemizin “Seminerler” kısmında) notları…

b) “RÛHU’L-KUR’AN” adı altında Kur’an Arapçasının çok geniş ve detaylı dil, fıkıh, müçtehit yetişme/yetiştirme altyapısı oluşturma vs. çalışmaları…

c) “ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI” çalışmaları ve Kur’ânî delilleri… (Çalışmalarımızın bir kısmı “YENİ ANAYASAYA GEÇİŞ ÖNERİSİ / Anayasal Sistemde Ortak Görüş Arayışı” ismiyle kitap olarak 2012 yılında yayımlandı.)

d) “ADİL DÜZEN MUHASEBESİ” üzerinde çalışmalar...

e) Ve 1967 yılından beri sürdürülen İLMÎ VE AMELÎ diğer çalışmalarımız…

3) KUR’AN’A GÖRE; İNSANIN İLMÎ, DİNÎ, İKTİSADÎ VE SİYASÎ DAYANIŞMA ORTAKLIKLARI (EVLİYALARI) VARDIR. Yönetimi bunlar oluşturur. İnsanlıkta “DEVLETLER, İLLER, BUCAKLAR VE OCAKLAR” vardır; hakemlerden oluşmuş yargı vardır, yargı kararlarına uymayanlar mü’min değildir.

4) KUR’AN’DAN BU HÜKÜMLERİ ÇIKARABİLMEMİZ İÇİN KELİMELERİN FIKIHÇILAR TARAFINDAN DA KABUL EDİLEN ISTILAHÎ MANÂLARINI KULLANIYORUZ:

Allah= Topluluk, Resûl= Başkan, Salât= Toplantı, Zekât= Vergi, Velî= Dayanışma sorumlusu, Evliyâ= Dayanışma ortakları (Sosyal Sigorta); Nâs= İnsanlar (bugün yaşayanlar), Âdemoğulları= İnsanlık (Hz. Âdem’den kıyamete kadar), Kavm= Devlet; Şa’b= İl, Kabile= Bucak, Aşiret= Ocak (apartman yönetimi), Mısr= Kıta merkezi (Kıtalar Çin, Hint), Medîne= Bölge, Belde= İlçe, Karye= Semt (köy), Beyt= Ev; Hamd= Rant (emeksiz doğan değer), DİN= DÜZEN; Şir’a= Yasama, Minhac= Yargı, Viche= Yönetim, Mensek= Yürütme; Vezir= Bakan, Ülu’l-emr= Yönetici, Zi’l-kurba= Emekliler, Âmilîn= Görevliler, Garimîn= İflas edenler, Müellefe-i kulûb= Sanatkârlar, Âlimler…

Bunlar (bu örnekler) BİZİM kelimelere verdiğimiz manâ ve tanımlardır...

Siz başka manâ ve tanımlar verebilir, Kur’an’ı baştan sonuna kadar öyle yorumlar, siz de aynen bizim gibi bir “sistem/düzen” oluşturursunuz...

Bu “sistem/düzen” tüm “sosyal sorunları” çözer...

Mezheplerin yaptıkları budur...

Her bucak kendi icma ve içtihatlarını uygular...

Sonunda elenirler ve sadece birkaç mezhep veya ekol kalır...

Kur’an konuşma diliyle nâzil olmuş, kelimelerin tanımları yapılmamıştır.

Tanımlar içtihatlara bırakılmış, mezhepler oluşmuş; mahallî icmalara bırakılmış, değişik bucaklar oluşmuştur.

Kur’an böylece her asra ve her şarta uymakta ve insanların sorunlarını çözmektedir.

Kur’an’ı bu şekilde sorunları çözen “KİTAP” olarak kabul ettiğimize göre aramızda fark kalmamıştır. Bundan sonra tartışacağımız sadece onu nasıl anlayacağımızdır.

TEMEL PRENSİP ŞUDUR: Kur’an insanların bütün sorunlarını çözer; bunu kabul edenler Kur’an ehlidir. Bunlar Kur’an’ı anlarken birbirlerine yardım ederler.

Ortak çözümlere “İCMA”, anlaşamadıkları çözümlere “İÇTİHAT” diyoruz.

İcmalarda birlikte hareket edilir, içtihatlarda herkes kendi içtihadına göre hareket eder. İçtihatlar ortalama 5000 nüfuslu bucaklar seviyesinde yapılır. Bucağın icmalarına uymak istemeyen o bucaktan ayrılma (Hicret Demokrasisi) durumundadır...

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Krizin asıl sebepleri nelerdir?

Reşat Nuri EROL

02.01.2009

Kriz ile ilgili yapılan teşhisler genel olarak doğru olmakla beraber, eksiktir.

Bugünlerde kriz etrafında yapılan tartışmalarda ‘faiz, sıfır faiz, faizli sistem ve faizsiz sistem’ gündemde. Faizli sistem bir gün çok ağır bunalım ve kriz geçirerek çökecektir. Bunda şüphe yoktur. Ancak bugünlerde yaşamakta olduğumuz bu kriz o kriz değildir. Bugün ortaya çıkarılan kriz tamamen sunidir.

ABD Merkez Bankası kredileri kestiği için bu kriz olmuştur.

Kriz yoktur; kriz yaygarası vardır, kriz tellallığı vardır.

Bunun kesin delili doların kıymetlenmesi ve faizlerin düşmesidir.

- Hani faiz kendi kendine düşüp yükseliyordu?

- Şimdi ne diye kendileri faizleri ayarlıyorlar, acaba?

Kendileri ayarlayabiliyorlar demek, aslında kriz yoktur demektir.

***

Bizim üzerinde asıl duracağımız husus şudur:

- Acaba sermaye bu krizi niçin çıkardı, ne yapmak istiyor, asıl sebep nedir?

Amerikan medyasını yakından ve yeterince takip edemediğimiz için tam olarak bunun içindir diyemiyoruz, ihtimaller üzerinde duruyoruz.

Bu ihtimaller nelerdir?

Birinci İhtimal: Sermaye içi rekabet dolayısıyla bazı büyük patronlar ve şirketler batırılıyor. Sermaye el değiştiriyor. Bu gibi operasyonları yapanlar önce kredi verip rakip firmalar çıkarırlar. Sonra kriz meydana getirirler. Krizin ardından istediklerine kredi vererek batan firmaları ölü fiyatlarla satın alırlar. Bu metot onların çok bilinen klasik metodudur. Bugün kriz hâlini almış olmasının sebebi, batırılan bankalar veya firmalar büyük firmalardır, ABD’yi ve büyüklüğüne göre dünya ekonomisini sarsmaktadır. Kriz kendi aralarındaki çekişmenin sonucudur. Mesela üç-beş otomobil firmasından iki-üç tanesi iflas ettirilecek, onları istediği bir-iki tanesi kalacak, yani daha çok tekelleşmeye gidilmektedir. Böyle yapsalar bile, bu da onları mukadder sona götürecektir, ama şimdi değil, sonra...

İkinci İhtimal: ABD başkanlık seçimlerinde sermayeye para lazım oldu. Bunu devletten alabilmesi için böyle bir krize ihtiyacı vardı. Sermaye bu parayı kullanacak ve Obama başkan seçilmeyecekti. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı, halk sermayeye rağmen Obama’yı başkan seçti. Sermaye bu krizi çıkardı ama bu şimdi Obama’ya yarayacaktı. Yani sermaye yapmak istediğini başaramamış, bazı konularda geç kalınmıştır...

Üçüncü ihtimal: Krizin diğer önemli bir sebebi de Obama’ya göz dağı vermek ve korkutmak olabilir. ‘Sen gelirsen biz bunları yaparız, sen ne yapacaksın ki? Kendin de batarsın, ABD’yi de batırırsın!’ İşte krizin bir sebebi de bu olabilir. Başkanı ayağından vurmak. Aklını başına topla anlamında bir olay. Bunda da muvaffak olamamıştır...

Dördüncü İhtimal: Küresel sömürü sermayesi ABD’den Avrupa veya Asya’ya taşınmaktadır. Bundan dolayı ABD’deki varlıklarını satıyor. AVRASYA’da varlık edinmek çabasındadır, yani “DOLAR”ı “EURO”ya çevirmektedir. Mortgage (morgıç) kredileri zaten bu amaçla icad edilmiştir. Böylece sermaye Avrasya’ya gidecek güce sahip olacaktır. Küresel sermaye yeni imparatorluğunu oralarda kurmaktadır…

***

“Kriz, küresel kriz” diyerek yapılanlar bunlardan ibarettir.

Türkiye’de bir zamanlar yapılan hortumlamaları hatırlayın.

Bu hortumlamaların ABD ve küresel çapta yapılanı işte bu krizdir. Hedge fonları, Mortgage kredileri, Körfez ülkelerinin ABD’deki milyarlarca dolarları hortumlanmaktadır...

İşte yukarıdaki ihtimallerden biri veya birkaçı gibi gerekçelerden biri için kriz başlatılmış, durum değişince şimdi bir başkası için kullanılmakta olabilir.

İzlemeye devam edelim; zaman hangisinin doğru olduğunu bize gösterecektir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Mutfaktan sofraya; yeniden “Adil Düzen” (1)

Reşat Nuri EROL

04.01.2009

Adil Düzen çalışmalarını yaptığımız yıllarda sık sık Millî Görüş Lideri Necmettin Erbakan ile bir araya gelir, liderimizin teşbihiyle “mutfak çalışmaları” yapar, bilahare O’nun önderliğinde sofraya/seçmene sunardık.

“Adil Düzen” işte o çalışmaların eseridir.

Mutfak hazırlıkları tamama erdikten sonra, hazırlanan malzeme sofraya yani siyaset arenasına, seçmenlerin oy ve onayına sunulurdu.

Kanaatimce, Refah Partisi bu çalışmalar sayesinde birinci parti oldu, iktidara geldi ve Refahyol Hükümeti cumhuriyet tarihimizin en başarılı hükümeti oldu.

Sadece “Adil Düzen” çalışmalarının içinde bulunduğumdan değil, ayrıca o dönemde Refah Partisi İstanbul il teşkilatında il başkan yardımcısı olduğumdan, bizzat bir teşkilat mensubu olarak bunun böyle olduğunu yaşanmış tecrübelerle biliyorum.

Türkiye’nin o zaman yaşadığı siyasi, sosyal ve ekonomik krizler ANAP’ın biricik alternatifi olan Refah Partisi iktidarını getirmişti. 28 Şubat’tın ardından Türkiye iki önemli kriz yaşadıktan sonra; şimdi de küresel kriz ile birlikte kendi krizini de yaşıyor.

Kimi uzmanların teşbihiyle söylersek; “AKP kriz ile gelmişti, yine bir kriz ile gidecek…” gibi görünüyor. ANAP’ın sebebiyet verdiği istikrarsızlık ve kriz ortamının ardından nasıl biricik alternatif olarak Refah Partisi geldiyse, şimdi de AKP’nin biricik alternatifi olarak Saadet Partisi geliyor…

***

Mutfak çalışmalarını özlemişim...

Geçen Hafta sonunda Millî Görüş Lideri Necmettin Erbakan’ın başkanlığında, Saadet Partisi ekonomi kurmayları ile birlikte verimli bir “mutfak çalışması” yaptık.

Gündem konusu: KÜRESEL KRİZ…

Çare ve çözüm: ADİL DÜZEN ve ADİL EKONOMİK DÜZEN…

Üstadım Süleyman Karagülle ile Ankara’ya vardığımızda, önce ESAM’da (Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi) Genel Sekreter Prof. Dr. Arif ERSOY arkadaşımızı ziyaret ettik. Arif bey, karşılaşır karşılaşmaz eski Adil Düzen mutfak çalışmalarını hatırlattı, o zamanki Ankara günlerini birlikte yâd ettik…

Bilahare toplantı mahalline geçtik, Ertan Yülek ve Mete Gündoğan başta olmak üzere, Saadet Partisi’nin diğer ekonomi kurmaylarının da katıldığı saatlerce süren çalışmalara başladık…

***

Erbakan Hoca, kriz konusuna girizgâh olarak anayasamızın değişmez ikinci maddesini hatırlattı: “TÜRKİYE CUMHURİYETİ, toplumun huzuru, millî dayanışma ve ADALET ANLAYIŞI İÇİNDE, İNSAN HAKLARINA SAYGILI Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal BİR HUKUK DEVLETİDİR.” Anayasamız, baştan sona hep böylesi temenni maddeleri ile doludur, ama bu temennilerin nasıl gerçekleştirileceğini belirten mekanizmalardan mahrumdur. Erbakan Hoca, “MİLLÎ GÖRÜŞ VE İŞBİRLİKÇİ ZİHNİYETLER” ana başlığı altında anlattığı çözümlerle, anayasamızda temenni şeklinde ifade edilen ama mekanizmaları eksik olan konuları anlattı:

Öncelikle;

1- Halkın meselelerinin çözümü…

2- Türkiye’nin götürüldüğü tehlikelerden kurtulmak…

3- Türkiye’nin bütün insanlığın saadeti için Yeni Bir Dünya Düzeni’ni kurabilmesi görevini yapabilmesi ancak MİLLÎ GÖRÜŞ ile olur…

MİLLÎ GÖRÜŞ’ün ve onun temsilcisi olan SAADET PARTİSİ’nin diğer partilerden temelde 7 (yedi) farkı vardır.

KALICI DOĞAL ÇÖZÜM ANCAK MİLLÎ GÖRÜŞ’tür.

Çünkü;

1- Saadet Partisi Millî Görüşçüdür...

2- Adil Düzeni kurmayı esas almıştır…

3- Millî Görüş ne getirecek: Adil Düzen, millî, güçlü, süratli, yaygın kalkınma ile “Yeniden Büyük Türkiye”yi kurmak…

4- Millî Görüş, “Yeni Bir Dünya” kurmayı ve onun öncüsü olmayı hedef almıştır…

5- Millî Görüş, milletimizin kendisidir. Kendi görüşüdür, inancıdır, kimliğidir

6- Millî Görüş, (3) boyutludur: Önce Ahlâk ve Maneviyat bayrağı…

7- Millî Görüş, aziz milletimizi şerefli tarihi, inancı ve kimliği ile benimsemektedir, yani milletimizi kökleriyle beraber bağrına basmıştır.

 

 

***

 

 

 

 

 

Mutfaktan sofraya; yeniden “Adil Düzen” (2)

Reşat Nuri EROL

05.01.2009

Yazımızın dünkü son bölümünde önemli bir noktaya işaret ettik:

“MİLLÎ GÖRÜŞ’ün ve onun temsilcisi olan SAADET PARTİSİ’nin diğer partilerden temelde 7 (yedi) farkı vardır. KALICI DOĞAL ÇÖZÜM ANCAK MİLLÎ GÖRÜŞ’tür...

ADİL DÜZEN’i kurmayı esas almıştır...” Bu yedi maddeyi, altını çizerek hatırlattık.

Bugün de Saadet Partisi dışındaki diğerlerinin, özellikle işbirlikçilerin özelliklerini hatırlayalım:

1- Diğerleri: Çeşit çeşit işbirlikçilerdir

2- Diğerleri: Irkçı emperyalizmin sömürü düzenini esas almışlardır…

3- Diğerleri: IMF ve Uyum Komisyonu ile Hayim Nahum doktrinini uygulamaktadır…

4- Diğerleri: AB kapısına bağlanmayı esas almışlardır…

5- Diğerleri: Batı taklitçisidirler

6- Diğerleri: İki boyutludur, materyalisttir…

7- Diğerleri: Bunlardan bahsetmezler. Yüzeyseldirler, kökleri yoktur

Evet, işbirlikçilerin özellikleri bunlardır ve siz o işbirlikçileri iyi tanıyorsunuz.

AKP denemesi sonuç olarak iflasa sebebiyet vermiştir; hem kendisinin hem de ülkenin iflasına. Bugün gelinen duruma bakıldığında görüyoruz ki, yedi dinozor AKP’yi kemirip yok ediyor:

1) Ekonomik kriz,

2) Terör,

3) IMF,

4) AB Uyum Komisyonu,

5) İşsizlik,

6) Açlık,

7) Dış borç (ve ödemeler dengesi açığı).

AKP’nin bu meseleleri çözmesi mümkün değildir, çünkü bizzat kendisi bu meselelerin müsebbibidir.

***

Gerçekler kimi yaldızlı laflarla örtülemediğine göre, milletimizi içinde bulunduğu narkozdan uyandırmak vazifesi Millî Görüş’e ve bu görüşün partisi Saadet Partisi’ne düşüyor.

Gerçekleri tek tek hatırlayalım:

1- İŞSİZLİK: 15 milyon işsiz…

2- FAKİRLİK: 40 milyon fakir…

3- AÇLIK: 10 milyon aç…

4- BORCA ESARET: 500 milyar doların üstünde borç…

5- DİNİNDEN UZAKLAŞMA: Dinî eğitim her bakımdan engellenmiş, yok mesabesine getirilmiş…

6- TÜRKİYE’Yİ BÖLMEK: Türkiye’yi işbirlikçilerin stratejik ortakları bölüyor, kardeşler arasına düşmanlık tohumu ekiliyor…

7- YOK OLMAK: İşbirlikçi medya vasıtasıyla fikir kirlenmesi yoluyla her türlü hazırlık yapılıyor…

***

Millî Görüş’ün 7 umdesi nelerdir?

1- BAĞIMSIZ TÜRKİYE,

2- GÜÇLÜ TÜRKİYE,

3- MÜREFFEH TÜRKİYE,

4- HÜR TÜRKİYE,

5- ÖNCÜ TÜRKİYE,

6- İÇTE BARIŞ,

7- DIŞTA BARIŞ.

Irkçı emperyalizmin (yumuşak lokma planı) Hayim Nahum Doktrini’nin 7 umdesi nedir?

1- Türkiye’nin İŞSİZ bırakılması,

2- Türkiye’nin AÇ bırakılması,

3- Türkiye’nin BORCA ESİR edilmesi,

4- Türkiye’nin DİNİNDEN UZAKLAŞTIRILMASI,

5- Türkiye’nin BÖLÜNMESİ,

6- Türkiye’nin bölünüp parçalanarak YUMUŞAK LOKMA yapılması,

7- Bu lokmaların Büyük İsrail’e vilayet yapılması.

Gerçekler nasıl örtbas edilmek isteniyor?

1- İşsizlik: Zaten her zaman olagelmiştir.

2- Açlık: İstatistikleri değiştirip halkı tok göstermek.

3- Borca Esaret: Borç yiğidin kamçısıdır!

4- Dininden Uzaklaştırmak: Çağdaşlaştırmak.

5- Bölünmek: Kopenhagen ve Paris kriterleri.

6- Yumuşak Lokma: Bu devirde katı milliyetçi zihniyetler yaşamaz.

7- İsrail’e vilayet olmak: Dünya tek devlete gidiyor, bölge bölge birleşmekten kaçınmak mümkün değildir.

Mutfaktan sofraya; yeniden “ADİL DÜZEN”e çalışmaları hayırlısıyla başladı...

 

 

***

 

 

 

 

 

Faizsiz ekonomiye doğru…

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

06.01.2009

Çağımız insanlığının meselesi sadece mevsimlik “kriz meselesi” değildir, çağımızın meselesi “medeniyet meselesi”dir. İnsanlık zifiri karanlık bir zulüm dönemi yaşamaktadır. Bugünkü Batı’nın “zulüm uygarlığı” 20. yüzyılın birinci yarısında tarihin en karanlık dönemi olmuş, komünizm veya sosyalizm dünyayı acımasızca sarmış, her taraf kan gölüne dönmüştür. Kapitalizm bu çağın en belirgin özelliği olmuştur. 20. yüzyılın ikinci yarısında bu zulüm yumuşamış, zifiri karanlığın ardından gelen aydınlık semada belirmiştir. İnsanlık henüz “Adil Düzen”e, “Adil Ekonomik Düzen”e kavuşmamıştır, ama “Adil Düzen”e, “Adil Ekonomik Düzen”e doğru adımlar atılmaktadır. Karanlıklar aydınlanmaya, adaletli düzen nurunun ilk ışıkları görülmeye başlamıştır. 21. yüzyıl insanlığın aydınlık yüzyılı olacaktır, zifiri karanlıkların yani zulümlerin ardından gelen adalet sabahı olacaktır. “Adil Düzen” dünyaya hâkim olacaktır. İnsanlığı kıskıvrak bağlayan zulümler sona ermektedir.

Sona ermekte olan bu zulümler nelerdir?

*

Birincisi, çevre kirliliğidir.

Kapitalizmin acımasız “faizli maksimum kâr üretimi” çevreyi acımasızca ve vahşice kirletmektedir. Bundan dolayı “vahşi kapitalizm” denmektedir. Böylece çevre kirliliği sona erecektir. Geri dönüşümlü sanayi oluşacaktır. Atıklar ekonomiye kazandırılacaktır. Bunun çaresi ve çözümü nedir? “Maksimum kâr ekonomisi”nin yerini “maksimum üretim ekonomisi” alacaktır. Atıklar, her türlü atıklar, özellikle sanayi atıkları değerlendirilecektir.

Öyle zannediyorum ki, bu asrın sonunda faiz Birleşmiş Milletler tarafından yasaklanmış olacaktır.

Bu olacaktır ama belki daha sonra olur, belki daha önce olur.

Nitekim kapitalizmin kalbi ABD’de bu yönde bir adım atıldı bile, dolarda sıfır faiz dönemine doğru gidiliyor. Krize çare için yarım puan faiz indirmesi beklenen FED (ABD Merkez Bankası), işi bir adım ileri götürdü, faiz oranını yüzde 1’den 0-0.25 aralığına çekti. Böylece dolarda faizsiz dönem başladı...

ABD, “mortgage krizi” döneminden başlayıp tüm dünyayı saran yüzyılın krizini sora erdirmek için son silahını da kullandı. ABD Merkez bankası FED tarihinde ilk kez doların faizini sıfıra indirdi. Piyasalar yarım puanlık bir indirim beklerken FED, adeta krizin boyutunun daha ciddi olduğunu gösterircesine kısa vadeli faiz oranlarını yüzde 0-0.25 bandına çekti. Buna göre doların üç aya kadar olan kısa vadeli faizi yüzde sıfır düzeyini bile görebilecek. Böylece ABD Merkez Bankası krizi bitirmek için para musluğunu sonuna kadar açmış oldu. Elinde FED’in kabul ettiği türden herhangi bir ABD devlet tahvili, şirket ya da mortgage bonosu olan yatırımcılar bunu emanet göstererek Merkez Bankası’ndan faizsiz kredi çekebilecek. Kararın ardından borsalarda hızlı yükselişler yaşanırken, ABD devlet tahvillerinin faizi de tarihinin en düşük seviyelerine geriledi. 2 yıllık tahvilin ortalama bileşik faizi yüzde 0.65’ten işlem gördü. Kararın ardından açıklama yapan FED, ‘istisnai derecede düşük bu oranların belirli bir süre korunacağını’ belirtti. FED ayrıca, hane halkı ve küçük işletmelere kredi akışını kolaylaştırmak için gelecek yılbaşında yeni bir program başlatılacağını da açıkladı.

Bu yapılan bir ilk değil.

Japonya Merkez Bankası da 1990’lı yıllarda deflasyon ve durgunlukla mücadele için “sıfıra yakın faiz” yöntemini uygulamıştı.

Böylece faiz zulmü sona eriyor…

*

İkincisi olarak, insanlık kirlenmektedir, biyolojik kirlenme gerçekleşmektedir.

Bunun kaynağı da zinanın serbestliği ve buna bağlı olarak her türlü ahlâksızlığın varlığıdır. Zina amansız bir şekilde yasaklanarak neslin sağlığı korunacaktır. İlaç sanayii kontrol altına alınacaktır. Sağlık sektörü sömürü sermayesinin çıkarına hizmet etmeyecektir...

*

Üçüncüsü, yeryüzündeki savaşlar, kitle imha savaşları olmaktan çıkarılacaktır.

Silah sanayii de insanlığın denetimine alınacaktır. Biyolojik, kimyasal, atom ve tahribat silahlarıyla savaş yerine, orduların karşılaşmasıyla mertçe savaşma sistemi hâkim olacaktır...

*

Dördüncü olarak, mafyalar sona erecektir.

Senet mafyası, iş mafyası, silahlı mafya, rüşvet mafyası ve her türlü mafyalar artık faaliyetlerini sürdüremeyecektir...

 

 

***

 

 

 

 

 

‘FAİZ’den ‘TERÖR’e…

Reşat Nuri EROL

07.01.2009

Yazının başlığına bakıp da ‘FAİZ’ ile ‘TERÖR’ arasında ne ilgi ve ilişki olabilir, ‘ne alakası var’ diyebilirsiniz. Elbette var, hem de çok var. Bu ilgi ve alakayı merak ettiyseniz, merakınızı gidermek için bu yazıyı sonuna kadar okumanız gerekecek.

Fesat” düzensizliktir, bozulmadır, kuralların ihmalidir, kanunlara uymamadır.

Fesat ve fitnenin, anarşi ve terörün sebepleri, kökleri ve kaynakları var. Bunlar zuhur ettiğinde sebeplerini iyi anlamazsanız, anladıktan sonra da onları bertaraf edip kökünü kurutmazsanız, zamanla daha fazla fesat ve fitne, anarşi ve terör zuhur eder.

Malum olduğu üzere bugün FAİZLİ İŞLEMLER yapılmaktadır.

FAİZ enflasyonu doğurmaktadır...

ENFLASYON işsizliği…

İŞSİZLİK açlığı…

AÇLIK borçlanmayı…

BORÇLANMA yolsuzluğu…

YOLSUZLUK rüşveti…

RÜŞVET isyanı…

İSYAN baskıyı…

BASKI da TERÖRÜ meydana getirmektedir.

***

Firavun’ların ülkesinde buna benzer bir gelişme olmuştur. Yolsuzluğun artmasıyla devlet çökmeye başlamış, iktidarlar değişmiş, hanedanlar değişmiş, her hanedan fesadı biraz daha artırmış, artırmış, artırmış; sonunda koskoca Mısır uygarlığı ortadan kalkmıştır.

Aynı akıbete gidilmek istenmiyorsa, sorunu kökünden çözmemiz gerekir.

Önce faizi kaldırmamız gerekir.

Sonunda enflasyonu durdurmamız ama mutlaka durdurmalıyız gerekmektedir.

FAİZ ortadan kalkmadan enflasyon durdurulamaz.

Ondan sonra herkese iş vermeliyiz.

Üretim olmalıdır, çünkü üretim olmadan tüketim olmaz, olamaz, olmamalıdır.

Üretim olunca işsizlik sona erdirilir.

Üretim olunca açlık ortadan kalkar.

Borçlar ödenir.

Yolsuzluğa ve rüşvete gerek kalmaz.

Memurlar ve diğer bütün çalışanlar dolgun maaş alır.

Halkın geliri tamdır.

Rüşvet veren de olmaz, alan da olmaz.

İsyan edilecek bir şey kalmaz.

Bütün bunlar sayesinde baskı kalkar, TERÖR biter.

***

Daha ileri bir hayatın oluşması için bozulmuş topluluklar ortadan kalkar.

Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış, yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Cumhuriyet saltanattan ileri bir yönetim şeklidir. Ne var ki burada da istenen başarı henüz elde edilememiştir, imparatorluğun tüm hastalıkları cumhuriyete de intikal etmiştir.

Bu durumda; ya “Adil Düzen” gelecek ve bu pislikleri ayıklayarak muasır medeniyetin fevkinde bir cumhuriyet kurulacaktır, ya da azabın savtı cumhuriyet hükümetlerine ulaşacak ve bu zalim düzen yıkılacaktır.

Sonra “Adil Düzen” ondan sonraki yeni cumhuriyetin sağlam temeller üzerinde kurulmasını sağlayacaktır. Bizim uyarılarımız devletimiz yıkılmadan imparatorluk kalıntısı pisliklerden temizlenmemiz içindir, bunlara dairdir.

Tarihin akışı içinde fesadın artması da söz konusudur, helâk olma da söz konusudur.

Biz “ADİL DÜZEN”le Türkiye Cumhuriyeti’ni bu akıbetten kurtarmak istiyoruz. 1960’lardan beri biz bunu yapıyoruz…

Ne var ki, kimileri inatla “Adil Düzen”i reddetmekte ve mukadder akıbetlerini beklemekte. Bizim yapacağımız sadece çalışmak ve tebliğdir. Sonrası bize değil onlara aittir. Onların cezaları da bize değil O’na aittir. Bizim bunun dışında herhangi bir şey yapmaya gücümüz yetmez. İşimiz meşrutiyetlerde olduğu gibi adil cumhuriyete hazırlanmaktır…

 

 

***

 

 

 

 

 

Faizsiz ‘Adil Dünya Düzeni’ne doğru…

Reşat Nuri EROL

08.01.2009

Beşyüz yıldır küresel sermaye büyüye büyüye bugünkü uygarlığı oluşturmuş, “büyük sanayi inkılâbı”nı başarmıştır.

-Önce buhar makineleri ile hareketli enerji kaynakları üretti. Bu büyük bir inkılâptı. Bunu küresel sermaye başarmıştır.

-İkinci büyük başarısı, içten yanmalı motorları keşfetti. Bu sayede bugün karada araçları yürütebiliyoruz, denizlerde dolaşabiliyoruz, göklere çıkabiliyoruz. Hattâ uzaya açılıyoruz. Bunu da faizli sermaye başarmıştır.

-Bir diğer büyük başarıyı da elektriği bulmakla yapmıştır. Elektrik sayesinde sokaklarımız aydınlanmış, evlerimize ışık ve elektrikli her türlü âletler gelmiştir. Ayrıca motorlarla suları topraktan çekmiş, asansörleri çalıştırmışızdır.

-Başka büyük bir başarısı, iş makineleri ve tezgahlarla üretimi çok kolay hâle getirmiş, milyarlarca nüfusun çalışmasını ve yaşamasını sağlamıştır.

-Küresel sermayenin son buluşu ise bilgisayarlardır. Bilgisayar sayesinde insanlık “sanayi dönemi”nin ötesine, “bilgi çağı”na doğru götürülmektedir...

Bütün bunlar faizli tekel sistem ile başarılmıştır.

***

Beşyüz senelik bu tedrici gelişmenin sonu gelmiştir.

Avrupa artık “faizli tekel sistem” içinde çökmeye başlamıştır.

Avrupa faizli tekel sistem içinde ekonomik dengeyi sağlayamıyor.

Faiz durmadan artma demektir.

Bu artma insanlığın emeğini istismar ederek sağlanmaktadır.

Geçmişte bu artma ile tekel sermaye büyüyor ve daha çok iş yapıyordu.

Bugün ise artık kapitalizm dünyasında sermayenin gidebileceği yeni yer yoktur. Yapılacak bir yenilik yoktur. Şimdi “dengede kalma” zamanıdır.

Bir araba önce hızını artırır ve belli bir hıza ulaşır. O hıza ulaştıktan sonra hep o ortalama hızla gitmek gerekir. Ondan daha fazla bir hızla gidemezsiniz, dolayısıyla hızınızı artıramazsınız. Ondan daha fazla bir hız ve sürat felakettir.

Sermaye beşyüz yıldır hızlandı, azami hıza ulaştı. Artık daha fazla hızlanamaz. Dolayısıyla artık alışılageldiği üzere hâlâ gaz pedalına basmanın, hızı daha da yükseltmeye kalkışmanın mânâsı yoktur, gereği de yoktur.

Yani; “FAİZLİ SÖMÜRÜ SİSTEMİ” ömrünü tamamlamıştır, sona ermiştir.

Onun yerine alternatif olarak “FAİZSİZ KREDİLEŞME SİSTEMİ” doğmuştur.

Bütün insanlık artık “FAİZSİZ ‘ADİL DÜNYA DÜZENİ’NE DOĞRU” gitmektedir...

***

Biz bunun böyle olacağının konferanslarını 1960’larda verdik, “İslâmiyet ve Ekonomik Doktrinler” kitabını o yıllarda yazıp yayımladık…

1970’lerde “İslâm’da Denge / PARA” kitabını yazıp yayımladık…

1980’lerde “Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli” kitabımızı yazıp yayımladık...

1990’larda “Alternatif FAİZSİZ BANKA / SELEM VE KREDİLEŞME” kitabımızı yazıp yayımladık...

Millî Görüş Lideri Necmettin Erbakan ile yaptığımız çalışmalarla “ADİL EKONOMİK DÜZEN” ortaya çıktı, Türkiye ve dünya “ADİL DÜZEN”den, “ADİL DÜNYA DÜZENİ”nden haberdar oldu…

Dinleyenler dinledi, okuyanlar okudu, anlayanlar anladı…

Kimileri ise inatla direndi, dinlemedi, görmedi, okumadı, anlamadı; gözlerini, kulaklarını, beynini yani düşüncelerini ve anlayışlarını gerçeklere karşı tıkadı...

Komünizm çöküp yıkıldı…

Şimdi de kapitalizm yani “faizli sömürü sistemi” çöküyor…

Tabiat boşluk kabul etmediğine göre; yerine “FAİZSİZ KREDİLEŞME SİSTEMİ” geliyor, dünya “FAİZSİZ ‘ADİL DÜNYA DÜZENİ’NE DOĞRU” gidiyor…

 

 

***

 

 

 

 

 

Gelecekte ekonomide neler olacaktır?

Reşat Nuri EROL

09.01.2009

Gelecekte neler olacak, gelecekte özellikle ekonomide neler olacaktır?

İnsanlık yeniden altına dayanan paraya dönecek, “altın para” çıkaracaktır.

Ülkelerin toprak, illerin demir, bucakların buğday paraları olacaktır.

İşletme senetleri altın, sipariş senetleri buğday, mal senetleri demir ve hisse senetleri toprak paralarla alınıp satılacaktır.

Mal ambara girecek, senetler çıkacak, senetler kasaya girecek, paralar çıkacaktır...

Paralar kasaya girecek, altın piyasaya çıkacaktır...

Artık karşılıksız para olmayacak, “kaydî para” olacaktır.

*

Faizler sıfırlanacak, yerine “faizsiz kredileşme sistemi” gelecektir.

Halka “sipariş kredileri” verilecek, çalışanlara “emek kredisi” verilecek, imalatçılara “üretim kredisi” verilecek, müteahhitlere “inşaat kredisi” verilecek.

Bunların tamamı FAİZSİZ olacak ve cebrî icra uygulanmayacaktır, yani ödeme günü geldiğinde kesinlikle kapıya icra dayanmayacaktır. Tüm krediler istihkak mahiyetinde olup takdirle değil mevzuatla düzenlenecektir.

*

Gümrükler ve vizeler kalkacak; emek, sermaye, mal ve bilgi serbestçe tüm dünyada dolaşacaktır. Üretim ham maddenin olduğu yerde olacak, mamuller oradan dağılacak; emek, sermaye ve bilgi oraya rahatlıkla gelecektir.

Genel sigorta olacak, aidatlı sigorta olmayacaktır.

Verilen faizsiz kredi karşılığı vergi alınacak; bu şekilde alınacak vergilerle altyapı hizmetleri, genel hizmetler, kamu görevleri ve genel sosyal sigorta sağlanacaktır.

*

İşte “Adil Düzen” budur, “Adil Ekonomik Düzen” budur.  

-Bunlara düşman kesilen uluslar tarihe karışıp nesyen mensiyya olacak;

-Bunları benimseyen uluslar geleceğin hâkim ulusları olacaktır.

Bizden söylemesi.

Bize düşen bildiklerimizi tebliğ etmek, size düşen kaderinizi tayin etmektir.

-İsterseniz bize kulak verip sözlerimizi dinlersiniz, bizimle görüşüp tartışırsınız, söylediklerimizi düşünürsünüz, yazdıklarımızı okursunuz ve sonunda uygularsınız

-İsterseniz bunların hiç birini yapmazsınız; gözsüz, kulaksız, beyinsiz tarihin karanlıklarına gömülür gidersiniz...

*

Bizim bu hususta dünyalık herhangi bir özel çıkarımız yoktur. Biz tebliğimizi yaparak Allah’ın azabından kurtulmak ve âhiretteki mükâfatlara nâil olmak istiyoruz. Hepsi o kadar.

Söylediklerimiz yanlış mı?

O zaman buyurun, birlikte tartışalım...

Söylediklerimiz eksik mi?

O zaman buyurun, beraber tamamlayalım...

Sonunda doğru ve adil olan her ne ise ona uyalım.

Ama tartışmazsınız, tartışamazsınız; çünkü sizin bir görüşünüzün olmadığını sadece biz değil, siz de çok iyi biliyorsunuz. Siz bu hâlinizle ve bu tutumunuzla Firavun’dan bile daha betersiniz. Çünkü o Hazreti Musa ve Hazreti Harun ile görüştü, tam yirmi yıl tartıştı ve bu süre zarfında da iktidarda kaldı. Sonunda Hakkı kabul etmediği için helâk olup gitti…

Hazreti Musa’ya gelince; o da bizim gibi kekeme ve garipti.

Ama onunla tartışanların hiç olmazsa mezarları var!..

Hazreti Musa’nın ise hâlâ cemaatleri var...

Siz bilirsiniz!

 

 

***

 

 

 

 

 

‘KRİZ MİTİNGİ’ düzenlenmelidir (1)

Reşat Nuri EROL

10.01.2009

KRİZ kapıya dayanmıştır.

Artık her fert ve her aile gelmiş bulunan kriz sebebiyle tedirginlik içine girmiştir.

KRİZ küresel sömürü sermayesi tarafından başlangıçta suni olarak çıkartılmıştır. Ama halkımız ve dünya artık gerçek kriz varmış gibi tedirgindir. Kriz sadece ülkemizi değil, bütün dünya ülkelerini teğet geçmemekte, aksine çarpıp geçmekte veya ezmektedir.

İşletmeler kredi, işçiler iş bulamıyor…

İşten çıkarılanlar artmakta...

Üretim durdu, yapılamıyor…

Üretilenler satılamıyor…

Piyasalar durgun…

Bunun sonu ekonomik durgunluktur, ekonomik çöküntüdür, ekonomik yıkımdır...

Bunun sonu ekonomik, siyasi ve sosyal perişanlıktır...

Bunun sonu ‘SOSYAL TUFAN’dır...

***

Buna, bu duruma, bu durgunluğa, bu çöküntüye, bu yıkıma, bu krize, bu tufana; bu EKONOMİK VE SOSYAL TUFANA bir an önce çare ve çözüm bulunmalıdır.

“Adil Ekonomik Düzen”de çare ve çözüm çok basittir.

Nasıl ateşli hastaya penisilin verdiğinizde biraz sonra hastanın ateşi düşerse, Türkiye gerçek anlamda kriz geçirmeden yani kriz ateşine yakalanmadan krizden çıkabilir.

KRİZDEN ÇIKMAK İÇİN NELER YAPILMALIDIR?

- Borçlar (özellikle dış borçlar) altına kote edilecek ve faizler sıfırlanacaktır. Cebri icralar durdurulacaktır.

- Devlet çalışana faizsiz ve altına kote edilmiş TL emek kredisi verecek ve üretilen ürün satılmadan önce asla geri ödeme talep edilmeyecektir.

- İşletmelere stok karşılığı altına kote edilmiş faizsiz kredi verilecek ve mamul satılınca para tahsil edilecektir.

- Gümrükler ve vizeler kalkacak, mallar serbestçe girecek ve çıkacaktır. 50-100 dolara çalışan Asya işçisi Türkiye’ye gelecek ve ülkemizde ucuz üretim yapacaktır.

Bunları yapabilmesi için Türkiye dış borçlarını ödemiş olacak, Avrupa Gümrük Birliği’nden çıkacak, IMF ile değil yeni anlaşma yapmak, yanına bile uğramayacaktır...

***

İşte, Türkiye’nin ve Türk halkının bunları yapabilmesi için önce bunların halka anlatılması gerekir. Bunun için MİTİNGLER, KRİZ MİTİNGLERİ, EKONOMİK KRİZ MİTİNGLERİ düzenlenmelidir. Türkiye’de bunun öncülüğünü yapabilecek tek güç MİLLÎ GÖRÜŞ HAREKETİ ve tek parti de SAADET PARTİSİ’dir.

Böylece AKP’ye, iktidar partisine, yani hükümete net ve açık olarak yapılacaklar, yapılması gerekenler, hem de hiç gecikmeden acil olarak alınacak tedbirler tebliğ edilir.

AKP bu mitinglere rağmen gerekeni yapmazsa; o zaman iktidar partisinin devre dışı edilebilmesi için tüm diğer partiler bu hususta Saadet Partisi’nin öncülüğünde birleşmeli ve “ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN”in etrafında toplanmalıdırlar. Türk milleti AKP’ye Millî Görüşçüdür ve Adil Düzencidir diye oy verdi; oysa özellikle gömlek çıkardıktan sonra bunlarla hiç ilgisi olmadan iktidardadır ve Türkiye uçuruma doğru gidiyor...

Bu hususta SAADET PARTİSİ öne çıkmalı, öncü olmalı, halkımıza önderlik yapmalı, söz dinlemeyen AKP ile değil, söz dinleyen diğer bütün partilerle uzlaşmalı; “ADİL DÜZEN”i, “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i kabul eden partilerle işbirliğine girmelidir. Muhalefetteki bütün partilerle ve sivil toplum kuruluşlarıyla (STK) işbirliği yapmalı, ortak KRİZ MİTİNGLERİ düzenlemelidir.

Evet;

Acilen ‘KRİZ MİTİNGİ’ düzenlenmelidir.

Gecikmeden, hemen, ŞİMDİ!

 

 

***

 

 

 

 

 

‘KRİZ MİTİNGİ’ düzenlenmelidir (2)

Reşat Nuri EROL

11.01.209

Düzenlenecek “KRİZ MİTİNGİ”nde halkımız iktidar partisine demelidir ki:

-Her şeyden önce IMF’yi terk et, def et…

-Gümrük Birliği’nden hemen ayrıl…

-Gümrükleri ve vizeleri kaldır…

-Faizleri derhal sıfırla…

-Faizsiz kredileri aç…

-İcraları durdur…

-Hemen! Şimdi!

İşte bunlar ve bu gibi sloganlarla önce İstanbul ve İstanbul meydanları inlemelidir.

Sonra Anadolu ve bütün Türkiye ekonomik istiklâl savaşı yaparcasına uyanmalı, organize olmalı, ayağa kalkmalı ve şehir meydanlarını yukarıdaki sloganlarla inletmelidir. Türk halkı seçmen olarak siyasilerin en iyi anladığı dili konuşturmalıdır; miting!

KRİZ MİTİNGİ!

***

Önümüzdeki belediye seçimlerinde ve muhtemelen erken yapılmak zorunda kalınacak genel seçimlerde ülke partileri “Adil Düzen ve Adil Ekonomik Düzen” üzerinde ittifak etmelidirler. Mesela, AKP’liler belediye seçimlerini kazanamamalıdırlar. Böyle bir gelişme olursa, umulur ki adeta Kaf dağına çıkan burunları sürter de belki akıllanırlar. Aksi halde kendilerinin bile artık kesinlikle istemediği Melih Gökçek gibilerini kendileri bilmem kaçıncı defa yeniden ve de yeniden seçmek zorunda kalırlar ama halka seçtiremezler.

“ADİL DÜZEN” dedik…

“ADİL EKONOMİK DÜZEN” dedik.

“ADİL DÜZEN” sadece bir partinin, bir milletin, bir topluluğun değil, bütün insanlığın düzenidir. Hakkı üstün tutan peygamberlerin düzenidir, ilk insandan beri insanlığın uygarlık projesidir.

“ADİL DÜZEN”i kabul edenler sadece Saadet Partisi’nin programını değil, insanlığın binlerce yıllık uygarlık programını kabul ederler.

“ADİL DÜZEN” anayasamızda yer alan demokratik, laik, liberal ve sosyal hukuk düzenidir. Demokratik düzen demek, hukuk düzeni demektir. Laik düzen demek, barış düzeni demektir. Liberal düzen demek, adaletli düzen demektir. Hak düzen demek, sosyal düzen demektir. Hukuk düzeni demek, ahkâm düzeni demektir. Biz, tanımlanması ve açıklık getirilmesi şartıyla, demokrasi ve laiklik üzerinde sizinle her zaman uzlaşabiliriz. Yeter ki siz demokrasiyi ve laikliği keyfinize göre çarpıtmayın. Bu hususta ilme, ilmin hakemliğine, dürüst ve adil hakemlere her zaman gidebiliriz. Sayın Deniz Baykal; ‘kamu alanı’ diyerek insanları giyim hürriyetlerine karışmak laiklik değil, tam tersine laikliğe aykırılıktır. Nitekim ‘çarşaf açılımı’ ve ‘başörtülülere rozet takma’ furyası ile siz de bu büyük yanlışınızdan dönmeye başladınız...

***

Gelin, tüm millet olarak aklımızı başımıza toplayalım. Alınması gereken ilmî, iktisadî, ahlâkî, siyasî ve sosyal tedbirleri bir an önce alıp bir gün bile gecikmeden uygulayalım. İlgili ve yetkilileri “KRİZ MİTİNGLERİ” ile uyaralım ve uyandıralım… Uyandıralım; yoksa Türkiye’yi yerle bir edecek EKONOMİK VE SOSYAL TUFAN geliyor...

Bu arada MGK’na (Millî Güvenlik Kurulu) da bir hatırlatma yapmak isterim: MGK, devlet tehlikeye girdiği zaman hükümeti, halkı ve ilgili bütün tarafları uyarır. Millî Güvenlik Kurulu bunun için vardır. Bizi dinleyin, halkı dinleyin, çalışanları ve üretenleri dinleyin, esnafı ve tüccarı dinleyin, işçiyi ve çiftçiyi dinleyin…

KRİZ sebebiyle dünya uçuruma doğru giderken, Türkiye de uçuruma gidiyor... Önce bizi dinleyin, sonra yine siz kendi bildiğiniz gibi karar verin. Ama dinleyin; hakkın ve halkın sesine kulak verin. Dinleyin; çünkü batan gemide siz de varsınız!

Halkımıza son hatırlatma: Bütün olanlara rağmen dinlemeyenlere sesimizi tek bir şekilde duyurabiliriz; KRİZ MİTİNGİ!

Hem de hiç gecikmeden, hemen, ŞİMDİ!

 

 

***

 

 

 

 

 

Kapitalizm/ABD çökerken,

‘Dünya Düzeni’ değişiyor…

Reşat Nuri EROL

12.01.2009

KRİZ var, kapitalizmin krizi var; kapitalizm çöküyor…

Kapitalizm çökerken, kapitalizmle beraber merkez ülke ABD de çöküyor…

Kimi yazarlar ve yorumcular, kapitalizmin çökmeye başladığını; kapitalizmin çöküş süreci ile birlikte ABD’nin dağılma veya bölünme sürecine girdiğini yazıyorlar...

Bu gibi değerlendirmeleri duyduk, dinledik, okuduk…

Hâlen de yapılan değerlendirmeleri dinlemeye ve olanları izlemeye devam ediyoruz…

Bunu sadece yazarlar ve yorumcular söylemiyor, eski ABD başkanları da söylüyor.

Eski ABD Başkanı Clinton, 31 Aralık 1999 yani 20’nci yüzyılın son gününün gecesinde yaptığı değerlendirmede ne dese beğenirsiniz:

We know that within 15-20 years we no longer will to be first power...

Yani;

Biz 15-20 yıl içinde dünyanın ilk ve en büyük gücü olmaktan çıkacağız...

Eski Başkan Clinton konuşmaya devam ediyor:

And we know that after forty years we may not be second and third power...

Yani;

Biz 40 yıl sonra belki ikinci veya üçüncü güç olmaktan da çıkacağız…

***

ABD’nin dünyanın ilk ve en büyük gücü yani “süper güç” olmaktan çıktığı süreç, daha önceleri de bu köşede yazıp hatırlattığım üzere, 1 Mart Tezkeresi ile başladı. TBMM Irak işgali vesilesiyle ABD güçlerinin TÜRKİYE topraklarını kullanmasını reddedince, bu süreç başladı. Almanya, Fransa, Rusya ve Çin de o zaman Türkiye’yi desteklediler.

Tabiat boşluk kabul etmediğine göre, çöken gücün yerine yeni bir güç gelecektir.

Acaba bu güç kim olabilir, bu ülke hangi ülke olabilir?

ABD Eski Başkanı Clinton İstanbul ziyaretinde ne demişti, hatırlayalım:

20’nci yüzyıl Osmanlı’nın dağılması üzerinden şekillendi...

21’inci yüzyıl da TÜRKİYE üzerinden şekillenecektir...

Eski ABD Başkanı Nixon’ın konu ile ilgili değerlendirmeleri de çarpıcı:

Bize rakip güç bütün dağınıklığına rağmen İslâm dünyasıdır. Kazablanka’dan Cakarta’ya ve Çin Seddi’ne kadar yeknesak bir kültür var ve bu dağınık tespih taneleri yeniden dizilir ve birbirine kenetlenirse İslâm dünyası bizim yerimizi alabilir.

***

KRİZ var, kapitalizmin krizi var ve bu kriz gerçekleşirken dünyada en az 11 trilyon doların buharlaştığı söyleniyor…

KRİZ etrafında üretilen senaryolar ve gerçekleşen realite ile birlikte bütün bu gelişmeler çok önemlidir. Küresel kapitalizmin küresel krizi dünya çapında değişimlere sebebiyet verecek ve bütün bu gelişmeler olurken çok önemli bir şey olacak.

Ne olacak?

“DÜNYA DÜZENİ” değişecek.

***

ABD çöküyor…

Dünya değişiyor…

Dünya Düzeni değişiyor…

“Yeni Bir Dünya” ve “Adil Dünya Düzeni” kuruluyor…

“Zalim Düzen”in yerine “Üçüncü Bin Yıl Medeniyeti” kuruluyor…

Neler olduğu, nasıl olduğu ve bundan sonra neler olacağı, gelecek yazının konusu.

Gelecek yazıda buluşmak dua ve dileklerimle…

 

 

***

 

 

 

 

 

Kapitalizm çökerken,

‘Adil Dünya Düzeni’ni kim kurabilir?

Reşat Nuri EROL

13.01.2009

Kapitalizm çökerken ‘dünya düzeni değişiyor’ dedik ya; bu son zalim sömürü dünya düzeni ne zaman kuruldu, ona bakalım.

Yıl 1944, İkinci Dünya Savaşı’nın son demleri.

New Hampshire denen küçük bir kasabada, Mount Washington otelinde, 1944 yılında Bretton Woods Anlaşması imzalandı.

İkinci Dünya Savaşı, daha doğrusu İkinci Paylaşım/Sömürü Savaşı sürerken, 44 ülkeden 730 delege işte o otelin çatısı altında yeni sömürü kuralları ve kurumları yeniden tanımlandı. Bu anlaşma uluslararası para sistemini yeniden oluşturdu.

Ancak, 1971 yılında bu anlaşma da çöktü ve DOLAR sömürü krallığını yani karşılıksız basılmakta olduğunu ilan etti. Sömürü çarkı oradaydı, sopa ondaydı, güç ondaydı ve karşılıksız para basarken sömürü sermayesine hesap sorulamazdı...

TÜRKİYE özellikle 1950’lerin başından ve başlangıcından itibaren bu sömürü çarkının içine çekildi veya itildi. Öylesine itildi ki, aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen sömürü süreci bir türlü sona ermedi. Aksine, kartopu misali yıllar boyu yuvarlandıkça büyüdü, büyüdü, devasa boyutlara ulaştı.

O zamana kadar Osmanlı döneminden kalan ve koca imparatorluğun yıkılmasında en önemli etken olan borçlanma belası bilinse de, borçlarından daha yeni kurtulan ülke yeniden borç bataklığına çekildi.

Sırasıyla hatırlayalım: Ne Menderes’i, ne Demirel’i, ne Ecevit’i, ne Özal’ı, ne Çiller’i, ne Yılmaz’ı, ne de Erdoğan’ı bu “zalim borçlanma sömürü düzeni”ni değiştirme yolunda en küçük bir adım bile atmadılar, atamadılar.

Tam tersine daha da katmerleşip adeta kangrenleşmesi ve pekişmesi yönünde çabaladıkları için yönetimde oldular.

AKP’nin 2001 krizi sonrası gelivermesi de bu sömürü sürecinin bir parçası oldu.

Bu uzun dönemde sadece ERBAKAN farklı bir ses olarak “ADİL DÜZEN ve ADİL EKONOMİK DÜZEN” şimşeğini çaktı.

Onlar mekr/plan yapıyor ama O da mekr/plan yapıyor ve O mekr yapanların en hayırlısıdır.

Her şey gibi bu zalim sömürü düzeninin sonu gelecektir.

Yoksa gelmeye başladı mı?

Baksanıza, en baba iktisatçılar tarafından gelen son kriz, “krizlerin anası” olarak tanımlanıyor.

Krizlerin anası bu suni kriz ise, asıl “baba kriz” geldiğinde kapitalizmin hâlini ve sonunu şimdiden merak ediyorum doğrusu.

Nitekim karşı direniş başladı bile.

BRIC ülkeleri denen Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin gibi ülkeler karşı atağa geçtiler, gizli veya aşikâre “kriz zirveleri” düzenliyorlar. Bunlar da 20’nci yüzyılın ortasındaki Bretton Woods anlaşmasına karşı, 21.’inci yüzyılda düzenlenen alternatif ve yeni Bretton Woods’un ilk adımları olsa gerek. Bu ülkelerden bazıları işaret fişeğini attılar ve dediler ki; “DOLAR REFERANS PARA OLMAKTAN ÇIKACAK!”

Kurulu küresel sömürü düzeni ayakta kalabilmek için en büyük taşeronu ABD’yi kullanarak Afganistan ve Irak’a saldırdı ve işgal etti, ama bu savaşı kaybedecek.

Nitekim kaybetmeye başladı bile.

Küçük taşeron İsrail de Gazze’deki katliamlarında boğulacak.

Kapitalizm bütün vahşetine rağmen ayakta kalamayacak, düzen değişecek, finansal sistem yeniden tanımlanacak.

Para ve politik güç el değiştirecek.

Yeni bir dünya kurulacak.

Peki, bütün bunlar olurken bu gelişmeler bizim için ne anlama geliyor?

Türkiye’de ve dünyada “zalim sömürü düzeni”nin tetiklediği kriz depremi fay hattındaki mevcut durum ne?

AKP iktidarı, mevcut suni kriz süratle reel krize evrilirken, bu süreçte ne yapıyor?

İktidar partisi yöneticiler arasında bu krizi, kapitalizmin bu krizini ve dolayısıyla bu dönüşümü doğru okuyan var mı?

Bu soruların cevabını benim gibi siz de düşünün bakalım.

Kanaatimce, dünya 2009’dan itibaren “yeni bir dünya düzeni”ne geçişin ilk önemli adımlarını atmış olacak.

TÜRKİYE, işte bu ortamda ekonomik, siyasi ve sosyal olarak çok şeyler yapabilir ve de yapmalı.

TÜRKİYE, Osmanlı ve İslâmiyet bakiyesi kimliğini özgüvenle “yeniden” ve “süratle” doğru tanımlama cesareti gösterebilirse çok şey yapabilir, yeni “ADİL DÜNYA DÜZENİ”ni kurabilir.

‘Nasıl kurabilir?’ sorusunun cevabı, bu köşede yayımlanan pek çok yazıda var…

Tekrar bakabilirsiniz...

 

 

***

 

 

 

 

 

Krizde halk, devlet ve belediyeler ne yapmalı?

Reşat Nuri EROL

17.01.2009

Her şeyden önce bir soru soralım:

- Krizin geldiğini nasıl biliriz, nasıl anlarız?

Bazı önemli SORUNLAR varsa KRİZ vardır demektir. Hattâ bunlar belli seviyelere çıkmışsa, o zaman sadece “ekonomik kriz” değil, ayrıca “ekonomik ve sosyal tufan” da vardır demektir. Daha önce de bu köşede kriz veya daha başka vesilelerle yazdık ve varolan sorunları hatırlattık; bir kere daha hatırlayalım ve soralım:

- Bu ülkede enflasyon var mı?

- Bu ülkede işsizlik var mı?

- Bu ülkede açlık var mı?

- Bu ülkede borç var mı?

- Bu ülkede yolsuzluk var mı?

- Bu ilkede rüşvet var mı?

- Bu ülkede baskı var mı?

- Bu ülkede terör var mı?

Bu ülkede bu saydıklarımdan sadece bir tanesi bile yoktur diyebilecek kimse var mı?

O halde “küresel kriz” olsa da olmasa da, kriz ülkemizi teğet geçse de geçmese de; BU ÜLKEDE KRİZ VAR!”

Bugünlerde bunlara bir de ERGENEKON ve GAZZE ilave edilebilir; edilmeli...

***

Krizde halkın alacağı tedbirler nelerdir?

- Halk, halk işletmeleri zarar da etseler, borçlanarak işletmeye devam edecekler. İşletmeler faaliyetlerini durdurmayacaklar.

- Borç ve alacaklarını altına kote edecekler. Alacaklılardan alacaklarını tahsil etmek için icralara gitmeyecekler.

- Ambarlardaki stokları altın değeri ile borçlandırarak veresiye de olsa satacak, kesinlikle stok yapmayacaklar.

- Kooperatifleşerek, dış pazarlara mala-mal takası yani barter yaparak, satış ve alışa yani ekonomik faaliyetlere devam edecekler.

***

Krizde devletin alacağı tedbirler nelerdir?

- Faizleri sıfırlamak...

- Cebri icraları durdurmak...

- Üretim karşılığı faizsiz kredi açmak...

- Yabancı işçilerin Türkiye’ye gelip çalışmalarına imkân vermek... Vizeleri ve gümrükleri kaldırmak… Çalışma yasaklarına son vermek...

***

Krizde belediyelerin de yapacakları işler vardır.

- İmar senetleri çıkarmak ve Genel Hizmet Kooperatifleri kurarak imar senetlerini onlara borç olarak vermek...

- Mala mal yani takas/barter marketleri açmak...

- İmar senediyle gayrimenkulleri alıp satmak, inşaat yaptırmak...

- Selem senedini bir an önce çıkarıp tüm üretimi ve tüketimi olabildiğince planlamak...

***

SONUÇ olarak krizin var olduğunu tereddütsüz ve tartışmasız kabul ettik.

Sonra, sırasıyla halkın, devletin ve belediyelerin kriz ile ilgili yapılması gerekenleri bir kere daha hatırlattık.

Hatırlattık diyorum; çünkü başlıklar hâlinde sunduğum kriz ile ilgili bu çözüm önerilerini zaman zaman bu köşede detaylarıyla yazdım.

Bu vesileyle ayrıca 1997 ve 2001 krizlerinden beri, çözüm çalışmalarımızın, ilgili ve yetkililerle görüşmelerimizin, değişik yerlerde yayınlanmış ve yayınlanmamış yazılarımızın ve dosyalarımızın olduğunu da hatırlatmış olayım.

Kimlere?

İlgililere ve ilgilenenlere!..

 

 

***

 

 

 

 

 

Faizler düşürüldü ama…

Reşat Nuri EROL

18.01.2009

‘Krizde halk, devlet ve halkımız neler yapmalı?’ yazımı yazıp gazeteye gönderdiğim gün, devlet önemli ve kimilerine göre ‘şok’, kimilerine göre ‘agresif’ bir karar aldı; FAİZLERİ 2 PUAN DÜŞÜRDÜ. Buna göre, gecelik borçlanma faiz oranı yüzde 15’den yüzde 13’e, borç verme faiz oranı da yüzde 17,50’den yüzde 15,50’ye çekildi.

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK), aldığı 2 puanlık faiz düşürme kararıyla, ilk toplantısını yaptığı 2005 yılından bu yana en yüksek indirimi yapmış oldu. PPK’nın ilk kez toplandığı Ocak 2005’teki toplantısından çıkan faiz kararı 1 puanlık indirim olmuştu. 2008 yılının 17 Ocak’taki ilk toplantısında ise gecelik faizi 15.75’den 15.50’ye çeken kurul, 2008’in 18 Aralık’taki son toplantısında ise borçlanma faiz oranını yüzde 16.25’ten yüzde 15’e, borç verme faiz oranını ise yüzde 18.75’ten yüzde 17.50’ye çekmişti.

Bu köşede yayımlanan söz konusu son yazımda, ‘Krizde devletin alacağı tedbirler nelerdir?’ ara başlığı altında yazdığım dört maddeden ikisi FAİZ ile ilgiliydi.

Birincisi: -FAİZLERİ SIFIRLAMAK…

İkincisi: -ÜRETİM KARŞILIĞI FAİZSİZ KREDİ AÇMAK…

Devletimiz veya hükümetimiz, elbette benim önerdiğim veya ABD’nin yaptığı gibi henüz faizleri sıfırlamadı, ama yapılan faiz indirimi de fena değildir. Daha doğrusu hiç yoktan iyidir. Faizleri hep çeyrek, yarım veya en fazla bir puan düşürebilen Merkez Bankamız için, faizlerin bir anda 2 puan birden düşürülebilmesi de önemli bir gelişmedir.

Ancak, ABD ve Japonya ile birlikte bazı AB ülkeleri faizleri sıfırlarken veya sıfıra yakın rakamlara çekerken, -yapılan bu son faiz düşürmesine rağmen,- ülkemizdeki ortalama yüzde 15 faiz dünyanın en yüksek faiz oranıdır.

Türkiye bu durumuyla faizde hâlâ dünya birincisi ve şampiyonudur!..

***

Faizlerin bu kadar yüksek olmasını zararları pek çoktur. Her zaman hatırlattığım üzere, öncelikle enflasyona sebebiyet verir. Ekonominin temel kanunlarındandır:

-Bir ülkede ne kadar FAİZ varsa, o ülkede o kadar ENFLASYON olur.

Faizsiz kredilerin ülkemizde olmaması bir yana, genel dünya göstergelerine göre Türkiye’de faizlerin bu kadar yüksek olması, sanayi üretimi başta olmak üzere bütün üretim sektörlerimizi olumsuz etkilemeye devam etmektedir.

Kasım ayına ilişkin sanayi üretimi verileri geçen hafta açıklandı.

Sonuç, yüzde -13,9 gerileme...

İmalat sanayiindeki oran ise daha da yüksek; yüzde -15,5 gerileme...

Bu durum yeni değil.

Ağustos ayından bu yana üretimde artış değil, düşüş kaydediliyor.

Ağustos ayında imalat sanayiinde yüzde -4,9 olan küçülme, maalesef Kasım ayında yüzde -15,5 seviyelerine ulaşmış.

***

İşte bu gibi reel ekonomik gerçek ve gerekçelerden dolayı reel sektörün finansman maliyetlerinin aşağı çekilmesi çok büyük önem taşıyor.

Artık ülke ekonomisinin bugün bulunduğu bu notada faizleri yüksek tutarak döviz kurunu baskı altına alıp enflasyonu önleme girişimi ekonomiye zarar veriyor.

Kaldı ki, kur yükselse de dünya emtia fiyatları daha fazla değer kaybetti.

Mesela petrol ve doğalgaz fiyatları...

Bundan dolayı sanayiciler ve diğer bütün üreticiler Merkez Bankası’ndan ısrarla ciddi bir faiz indirimi bekliyordu...

Her vesileyle hep hatırlatıyorum, üretim olmadan tüketim olmaz, olmamalı.

Olursa, o ülke ekonomisi ve devletin bizzat kendisi kısa zamanda çöküp gider.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir taraftan ekonomisini, diğer taraftan devlet olarak kendisini kurtarmak istiyorsa, bir an önce faizleri sıfırlamalı, üretim karşılığı faizsiz kredileri açmalı; yani faizsiz “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i benimsemelidir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Faizleri alanlar ve verenler ne düşünüyor? (1)

Reşat Nuri EROL

20.01.2009

Zararın neresinden dönülürse kârdır atasözümüzden yola çıkarak, ‘geç de olsa verilen karar iyidir, zararın neresinden dönülürse kârdır’ teşbihi yapılabilir.

Merkez Bankası geç de olsa bir karar verdi, faizleri 2 puan düşürdü!

Ne yapıldı?

Gecelik borçlanma faiz oranı yüzde 15’den yüzde 13’e, borç verme faiz oranı da yüzde 17,50’den yüzde 15,50’ye çekildi.

Ne diyelim, darısı geri kalan ortalama 14-15 puan faizin başına!

Bir hatırlatma daha: Küresel krize girildiğinden bu yana Merkez Bankası toplam olarak faizleri 4.75 puan indirmiş oldu.

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK), faizleri düşürdüğünde açıklanan kararda aynen şöyle deniyor: “Önümüzdeki aylarda yapılması öngörülen faiz indirimlerinin önemli bir kısmının erkene almanın, finansal koşullardaki ek sıkılaşmanın telafi edilmesine katkıda bulunacağı düşünülmektedir.”

Diğer bir deyişle demek isteniyor ki, Avrupa ve ABD deneyimlerinde görüldüğü gibi her ay sık ve daha temkinli faiz indirimleri yerine, Merkez Bankası olabildiğince faizleri indirip bundan sonrasında beklemeyi tercih etmiştir!

Merkez Bankasının tavrı böyle:

Benden bu kadar, daha fazla indirim beklemeyin!

Anlaşıldığı kadarıyla böyle demek istiyor.

***

TÜRKİYE’DE FAİZLERİ SIFIRLAMAK FELAKET OLURMUŞ!

Merkez Bankası böyle diyor da, özel bankalar ne düşünüyor acaba?

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Başkanı (aynı zamanda İş Bankası Genel Müdürü) Ersin Özince, geçen ay Antalya’da yapılan bir toplantıda, Türkiye’de faizlerin sıfıra kadar gerilemesinin felaket olacağını söylemiş.

Gösterge faizlerinin Amerika ve Japonya seviyelerine çekilmesinin bugünkü koşullarda ‘ekzantrik’ bir gelişme olacağını ifade eden Özince, “Faizden herkes hoşlanır. Bizim tasarruf sahiplerimiz, çok kısa vadeli mevduatı seviyorlar. Merkez Bankası’nın yatırımcıyı kaçırmadan faiz silahını gereğince kullanacağını düşünüyorum.” demişti.

O böyle dedikten kısa bir zaman sonra Merkez Bankası faizi sadece 2 puan düşürdü.

Bu beyanatı bir gazetede okuduktan sonra, haberi bir de Dünya ekonomi gazetesinde inceleyim dedim. Dünya gazetesinin haber başlığı aynen şöyle:

‘Sıfır faiz felaket olur!’

Haberin devamı şöyle: Türkiye İş Bankası ve DÜNYA Gazetesi işbirliğiyle düzenlenen “İş’le Buluşmalar” toplantısı Antalya’da gerçekleştirildi. Faiz silahını Merkez Bankası’nın (MB) gereğince kullanacağına inandığını ifade eden Türkiye Bankalar Birliği Başkanı ve İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince, “Ancak dünyada faizler azalmakla beraber, kredi maliyetlerine bunun nasıl yansıyacağını henüz ben göremiyorum. Faizlerin sıfırı bulması herhalde felaket olur” dedi…

Evet, yanlış okumadınız, faizleri sıfırlamak ‘FELAKET’ olurmuş!

ABD’de faizler sıfırlanınca felaket olmuyor ama Türkiye’de felaket olurmuş!

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Başkanı aynen böyle düşünüyor…

***

FAİZ ile ilgili olarak tuzu kuru olanların ve aynı zamanda faizlerle ilgili kararları verenlerin görüş ve uygulamalarını yukarıda özetledim.

FAİZLERİ ALANLARIN görüşleri böyle...

Onlar böyle düşünüyor ve uygulamalarını da bu düşüncelerine uygun olarak yapıyorlar.

Hükümet de onları izlemeye devam ediyor…

Peki, FAİZLERİ VERENLERİN yani elini taşın altına koyanların görüşleri nedir?

Asıl onların görüşleri önemli.

Onların görüşlerini de yarınki yazıda ele alalım, inşaallah...

 

 

***

 

 

 

 

 

Faizleri alanlar ve verenler ne düşünüyor? (2)

Reşat Nuri EROL

21.01.2009

Dünkü yazımda FAİZLERİ ALANLARIN ve aynı zamanda -faizle ilgili kararları da alanların- görüşlerini aktardım. Önce Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) yani Merkez Bankası’nın, sonra Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Başkanı (aynı zamanda İş Bankası Genel Müdürü) Ersin Özince’nin görüşlerini aktardım.

Her iki tarafın da bizim genel ekonomi anlayışımıza ve ekonomi politikalarımıza aykırı görüş sahibi olduklarını bir kere daha hatırlatmış olayım.

Bugün de FAİZLERİ VERENLERİN görüşlerini aktarmak istiyorum. Dün de yazdığım üzere, asıl onların görüşleri önemli, çünkü FAİZİN YÜKÜNÜ ÇEKENLER onlar, yükün altında inleyenler onlar, eli taşın altında olanlar onlar.

Konu ile ilgili olarak Anadolu’dan iki örnek vereyim.

***

Birincisi örnek, ASKON’un ismiyle müsemma Anadolu aslanlarının ekonomik istiklâl mücadelesi verdiği yerden, Gaziantep’ten: Gaziantep Sanayi Odası (GSO) Yönetim Kurulu Başkanı Nejat Koçer’in konu ile ilgili görüşleri. Koçer, Merkez Bankası’nın 2 puanlık indirimini piyasaların hareketlenmesi açısından son derece olumlu bulduklarını belirttikten sonra, şimdi sıranın bankaların kullandırdığı kredilere ve yeni verecekleri kredilere uygulayacağı kredi faiz oranlarının düşürülmesine ve ekonominin hareketlendirilmesine geldiğini belirtmiş. Koçer, ‘Merkez Bankası faizleriyle ticari kredi faizleri arasında uçurum var. Bankalarımızın ekonomiye güven duymaları ve sıkışan piyasaları alacakları olumlu kararlarla açacaklarını bilmeleri gerekiyor. Sonuçta bu piyasayı oluşturanlar bizleriz ve alınacak kararlardır… Bu konuda gerek Bankalar Birliği’nden gerekse Merkez Bankası’ndan bankalara yönelik telkin ve önerilerde bulunulmasını bekliyoruz…’

İkinci örnek merkezden, Ankara’dan, yani FAİZ dahil ülke yönetimi ile ilgili bütün önemli kararların alındığı yerden. Ankara Sanayi Odası (ASO) Yönetim Kurulu Başkanı Nurettin Özdebir’in konu ile ilgili görüşleri. Özdebir, ‘FAİZ İNDİRİMİ GEÇ KALDI’ diyor, faizlerde yapılan 2 puanlık indirim sanayicileri memnun ederken, bu indirim sürecine daha erken başlanması hâlinde küresel krize bu kadar zayıf yakalanılmayacağı ve işsizlikteki artışın da bu kadar sert olmayacağını ileri sürüyor. Ankara Sanayi Odası (ASO) Yönetim Kurulu Başkanı Nurettin Özdebir, Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’a iş adamlarının faiz politikasıyla ilgili ‘teşekkür ve sitemlerini’ içeren bir mektup göndermiş: “Para Politikası Kurulu’nun 15 Ocak 2009 tarihli toplantısında politika faizlerinde 2 puanlık indirime gitmesi bizleri çok memnun etmiştir...

Ancak, bu faiz indirim sürecini başlatmakta Para Politikası Kurulu’nun gecikmiş olduğunu ifade edemeden geçemeyeceğim...

Eğer faiz indirim sürecine daha erken başlansaydı, reel ekonomi küresel krize bu kadar zayıf yakalanmayabilir, ekonomik yavaşlama ve işsizlikteki artış da bu kadar sert olmayabilirdi...

Biz Merkez Bankası’nın ve Para Politikası Kurulu’nun bu tür dalgalanmalar karşısında faiz artırımlarına gitmemesi, tam tersine faiz indirimlerine devam etmesi gerektiğini düşündüğümüzü bilgilerinize ve değerlendirmelerinize arz ediyor, almış olduğunuz cesur faiz kararı nedeniyle bir kez daha teşekkürlerimizi sunuyoruz.”

***

FAİZLERİ ALANLARIN görüşlerini dün aktardım.

Bugün de FAİZLERİ VERENLERİN meseleye bakışlarının nasıl olduğu ile ilgili iki örnek verdim.

Durum örnekleriyle birlikte özet olarak böyle.

Bir de mesele ile ilgili ilmî veriler ve gerçekler var.

Küresel vahşi kapitalizmin felaketinin ve yıkılmasının ana sebebi FAİZ olacaktır.

Bunu kırk yıldır kitaplarımızda, konferanslarımızda ve son olarak bu köşedeki yazılarımızda anlatıyoruz.

Konunun ilmî boyutu ile ilgilenenlere, bugünlük sadece “Alternatif FAİZSİZ BANKA / SELEM VE KREDİLEŞME” kitabımızı hatırlatırız...

 

 

***

 

 

 

 

 

Satılan ‘O ÜLKE’ sizin ülkeniz mi?!.

Reşat Nuri EROL

22.01.2009

“Bir ulusu fethetmenin ve köleleştirmenin iki yolu vardır. Birisi kılıçla, diğeri BORÇLA.” John Adams (1735-1826)

Ölmüş olan John böyle diyor.

Bir de hayatta olan John’un dedikleri var, John Perkins.

John Perkins, Chas T. Main şirketi eski Şef Ekonomisti ve “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” kitabının yazarı.

Elime sesli ve görüntülü bir mesajı ulaştı.

Konuşma İngilizce.

Türkçesi şöyle:

***

“Biz, EKONOMİK TETİKÇİLER, küresel imparatorluğun yaratılmasında gerçekten sorumlu olanlarız ve birçok farklı şekilde çalışırız...

Belki de en sık kullanılanı, öncelikle şirketlerimize uygun kaynakları olan ÜLKELERİ bulur ve gözümüzü üstlerine dikeriz, PETROL gibi.

Ardından DÜNYA BANKASI veya onun kardeşi başka bir organizasyondan O ÜLKEYE büyük bir KREDİ ayarlarız, fakat PARA asla gerçekte O ÜLKEYE gitmez. PARA O ÜLKE yerine O ÜLKEDE projeler yapan kendi şirketimize gider.

Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar…

Bizim şirketlere ilaveten, O ÜLKEDEKİ birkaç zengin insanın kâr sağlayacağı şeyler…

Bunlar toplumun çoğunluğuna yaramaz…

Yine de insanlar, yani BÜTÜN ÜLKE bu BORCUN altına sokulur…

Bu BORÇ ödeyemeyecekleri kadar büyüktür ve bu da planın bir parçasıdır.

BORÇLARINI GERİ ÖDEYEMEZLER…

***

“Ardından, biz EKONOMİK TETİKÇİLER, gidip onlara deriz ki:

Dinleyin…  Bize bir sürü BORCUNUZ var....

BORCUNUZU ÖDEYEMİYORSUNUZ…

O zaman petrolünüzü (veya her neyiniz varsa) şirketimiz için oldukça UCUZA SATIN!

ÜLKENİZDE askeri üs kurmamıza izin verin veya askerlerimizi desteklemek için dünyanın bir yerine asker gönderin. Mesela Irak’a, (Afganistan’a, Lübnan’a)…

Veya bir dahaki BM seçiminde bizimle oy verin…

***

“Elektrik şirketlerini ÖZELLEŞTİRİRİZ

Suları ve kanalizasyon sistemlerini ÖZELLEŞTİRİRİZ

Ve ABD şirketlerine veya diğer çok uluslu şirketlere SATARIZ

Bu mantar gibi biten bir şeydir ve çok tipiktir.

IMF ve DÜNYA BANKASI bu şekilde çalışır.

O ÜLKEYİ BORCA sokarlar ve bu öyle büyük bir BORÇTUR ki ÖDENEMEZ

Ardından YENİDEN BORÇ teklif edersiniz ve daha fazla FAİZ ÖDERLER

Koşullara bağlı veya iyi yönetim talep edersiniz...

Aslında bu onların kaynaklarını SATMALARINI sağlar.

Buna sosyal hizmetler, bazen eğitim hizmetleri de dahildir.

Adli sistemlerini, sigorta sistemlerini yabancı şirketlere SATARIZ.

Bu İKİLİ-ÜÇLÜ-DÖRTLİ BİR DARBEDİR!

***

Sonuç sorusu:

Ne dersiniz?..

Satılan ‘O ÜLKE’ sizin ülkeniz mi, ‘TÜRKİYE’ mi?!.

 

 

***

 

 

 

 

 

Türkiye’nin krizi nedir?  

Reşat Nuri EROL

23.01.2009

Bugünleri anlamak için geçmişi bilmek gerekiyor.

Üstadım “bir bilen” olarak bir taraftan geçmişi anlatıyor, diğer taraftan değerlendirme yapıyor: Biz nesil olarak 1960’lara kadar olanlara seyirci kaldık, pek bir şey yapamadık.

Yaptığımız, yapabildiğimiz neydi?

Sadece kendi aramızda dedikodu yapıyor, ama Türkiye’nin kaderini değiştirmek için adım atamıyorduk...

1960 İhtilâli oldu.

Demokrat Parti devreden çıkınca bizim devreye girmemiz gerekti, böyle bir imkan ve fırsat doğdu.

İşte o dönemde Erbakan’ın önderliğinde Millî Görüş faaliyeti başladı.

Biz bu görüşü köy, köy, kasaba kasaba, mahalle mahalle, ev ev anlattık.

Bu yolda yürürken nice zorluklarla karşılaştık; kovulduk, açlık çektik, hapishanelerde kaldık...

O dönemde aramızda olan arkadaşlardan genellikle sıkıntı çekmeyenler bugün iktidardadırlar. Baba mirasına yani hazıra konan bu mirasyedi konumundaki kimselere göre kriz varmış - kriz yokmuş, Türkiye kötüye gidiyormuş - Türkiye iyiye gidiyormuş, onları ilgilendirmiyor!

Biz ise en zor şartlarda çok emek verdiğimiz ve binbir zahmetle yetiştirdiğimiz bu ağacın bir rüzgârla devrilmesini istemiyoruz.

AKP’nin kapanma süreci AKP’lileri üzmemiştir...

Taş attılar da kolları mı yoruldu?..

‘Nasıl geldiyse öyle gider’ diyorlardı...

Kıl payı direkten döndüler, kim bilir belki de birçok badirelerden kurtuldular ama...

Nerelerden geldik, nereye gidiyoruz?..

***

O zaman o oyunları yapanlar şimdi başka bir oyunun içindedirler.

‘Amerika’da kriz var’ diyorlar.

Bu nasıl krizdir ki, ABD doları kıymetleniyor. 800 milyar dolardan başlayıp nice trilyon dolarları pompaladılar ama dolar daha da kıymetlendi.

Amerika’da kriz yok, ama dünya krizde, TÜRKİYE KRİZDE!

Dolar 1.20’den 1.70’e çıktı.

Yüzde 40’tan fazla Türk Lirasının değeri ABD dolarına karşı düştü.

Yani olan bize oldu, borcumuz yüzde 40’tan fazla arttı…

Bu yine de pek bir şey değildir.

Türkiye’nin asıl krizi işsizliğin artışıyla başladı.

***

On yıl öncesinden itibaren senelerce seminer çalışmalarımız için her hafta İstanbul’dan İzmir’e gider gelirdim. 28 Şubat 1997’den sonra otobüsler yarıya kadar bile dolmaz, bazen dörtte bire iner, otobüste yer bulma sorun olmazdı. Şehir içindeki dolmuşlar da böyleydi. AKP iktidar olunca birden arabalar doldu, yer bulamaz olduk. Bir gece İzmir’den İstanbul’a giden otobüslerde yer bulamayınca eve geri döndüm. Minibüslerde gazete üzerinde oturur, çömelirdik. Araba feribotları dolu olur, otobüsümüz için sıra beklerdik.

2009’un Ocak ayındayız. Bugünlerde yine birkaç defa İstanbul’dan İzmir’e gidip geldim ve gördüm ki, 28 Şubat 1997 sonrası günlerini arayacak hâle gelmişiz. Otogar’da cüzdanımda yalnız 45 YTL kalmış. Param var zannediyordum ama sonra parayı birisine verdiğimi hatırladım. O kadar kalmıştı. Pazarlık yaptım, bileti 35 YTL’ye almaya çalıştım. Firma da tanınmış bir firma; sağına baktı, soluna baktı, razı oldu, ama bileti Gebze’ye kesti, yani sahtekârlık yaptık. Otobüs neredeyse boştu, sadece üçte bir kadar yolcu vardı.

İşte krizin ölçüsü budur.

Hareket yok ama ucuza da satmıyor!

Halk büsbütün durmuş, hareket olmuyor...

Bu durumda nereye gidiyoruz?..

Türkiye’nin krizi nedir?..

Türkiye’nin kendi krizi var ve krizli bir seçime gidiyoruz.

İki ay sonra seçim olacak, ama halkın elinde avucunda bir şey olmayacak.

Bugün eskiden beri aldıkları maaş ile yetinmekte, oturup yemektedirler.

Şimdilik ‘yine AKP’ diyorlar, ama acaba oy atma günü geldiğinde ne diyecekler?

AKP’nin ve AKP’lilerin umurunda değil, ‘oy vermezlerse vermesinler’ havasındalar.

Adeta bazı belediyeler başkalarının olsun diyorlar, böyle bir umursamazlık içindeler.

Bugünlerde cereyan eden bazı olaylarda bunu görüyoruz.

Evet, TÜRKİYE’NİN KRİZİ budur ve Türkiye seçime doğru gidiyor…

 

 

***

 

 

 

 

 

Türkiye’nin krizinin tek çaresi nedir?

Reşat Nuri EROL

24.01.2009

Bazı ekonomistler krizi şöyle tanımlamışlardır: Enflasyon varken işsizliğin olması. Enflasyon ile birlikte işsizlik varsa, orada “kriz vardır” demektir.

Krizi biz de böyle tanımlıyoruz.

‘Amerika’da kriz var’ diyorlar.

Amerika’da bu anlamda kriz yoktur.

Ama Türkiye’de kriz vardır; enflasyon var, işsizlik var, dolayısıyla kriz vardır.

Bunun böyle olduğunu bilmek için şu verilere bakmak gerekmektedir.

-İşten çıkarılanların sayısına bakılır; işten çıkarılanlar artıyor mu, azalıyor mu?

-İşletmelerin kapanmasına bakılır; kapanan işletmeler yeni açılanlara nisbetle artıyor mu, azalıyor mu?

-Şehir içi ve şehirlerarası yolcu sayısına bakılır; şehir içi ve şehirlerarasında seyahat edenler azalıyor mu, yoksa çoğalıyor mu?

-Haberleşme giderlerine bakılır; haberleşme giderleri artıyor mu, azalıyor mu?

-Elektrik sarfiyatına bakılır; dolayısıyla üretimin artıp azalmasına bakılır.

-Satışların durumuna bakılır; dolayısıyla satışların azalmasına, esnafın siftah bile yapamamasına, piyasaların durgunlaşmasına bakılır.

Bütün bunlar olumsuz yönde varsa, orada kriz vardır demektir.

Türkiye’de bunlar vardır, dolayısıyla TÜRKİYE’DE KRİZ VARDIR.

***

Bunun, bu durumun, yani TÜRKİYE’NİN KRİZİNİN TEK ÇARESİ NEDİR?

-Devlet cumhuriyet altınını kârsız alıp satacaktır. Saatte bir değiştirebilir, ama kaça alıyorsa ona satacaktır. Alış ve satış arasında fark olmayacaktır.

-Devlet bütün altın alış ve satışlarını karşılayacak. Devlet, ben altın almıyorum demeyecek, ben altın satmıyorum demeyecektir.

-Devlet dolar alıp satmayacak. Dolar serbest piyasada nasıl değer kazanırsa devlet de öyle alıp satacaktır.

-Devlet kendi faizlerini sıfırlayacak. Yani ne borcuna ne de alacağına faiz tahakkuk ettirmeyecek. Sadece borçlar altın değeri ile işlem görecektir.

-Devlet kendi icralık alacaklarını durduracak. Borçlarını ise geciktirmeden ödeyecektir.

-Devlet faizsiz kredileri açıp inşaat faaliyetlerini başlatacak. Faizsiz kredilerle inşaat yapılacaktır.

-Nihayet devlet her çalışana kredi açacak. Çalıştığı yeri borçlandırıp çalışanın bizzat kendisine ödeme yapacaktır. Ayrıca ham madde alanın parasını da devlet ödeyecek, üretilen mamul satıldığında devlet alacağını tahsil edecektir.

***

Bu tedbirler, bu uygulamalar ülkemizde ne yapar, ne gibi sonuçlar verir?

1- Faiz ödenmediğinden işletmeler kredi alarak çalışmaya devam ederler.

2- Herkes işini bulmuş, çalışmaya ve üretime başlamış, kriz sona ermiştir.

3- Halkın eline para geçmekte ama buna karşılık mağazalarda da mal artmaktadır. Dolayısıyla pahalılık olmayacak ama ucuzluk da olmayacaktır.

4- Doların değeri yükseldiği için ihracat patlaması olacak, böylece giden dolarlar borç olarak değil, ihracat karşılığı olarak geri gelecektir.

Her Millî Görüş ve Adil Düzen çalışanı bu gerçekleri öğrenmelidir.

Sizlere bir sır vereyim mi?

Mahalli seçimlere iki ay kaldı.

Seçimlerden sonra bize danışarak bu uygulamaları yapan bir belediye başkanı çıksın, o belediyeye pahalılık ve kriz uğramayacaktır...

Bu konuda yazdığımız bu yazılar ve kriz dosyaları dışında, BELEDİYE YÖNETİMİ ile ilgili hazırladığımız ama henüz yayınlanma aşamasına gelmemiş bir kitabımız vardır…

 

 

***

 

 

 

 

 

Tuvalette bile ‘IMF’ye para, ‘FAİZ’e para!.. (1)

Reşat Nuri EROL

26.01.2009

Eskiden para olarak altın ve gümüş kullanılırdı. O zaman madeni paraları elde etmek zordu. Çünkü altın ve gümüş kolay üretilemiyordu.

Şimdiki kâğıt para ise matbaada basılmak suretiyle kolay elde edilmektedir ve kandırmacadan ibarettir. Beyaz kâğıdı renkli mürekkeplerle basıp size veriyorlar. Sizin de o kâğıdı elde etmek için canınız çıkıyor...

Bu bizim için böyledir.

Amerika Merkez Bankası (FED) için bu, bizim boş bir kâğıda imza atmamız kadar kolaydır. Bir defa bizi ve insanlığı kandırmışlar, biz de saf saf bu oyuna devam ediyoruz...

***

Başka bir ifade ile para kredi demektir. Bir belgedir, ama garantisi olan belgedir.

Yalnız bu garanti eskiden idi, eskiden vardı. Bankalar halka taahhüt ediyorlar ve diyorlardı ki: Bu kâğıdın sahibi olan adam altını vermezse, ben sana veririm. Hamiline yazılı garantili senet gibiydi. Elde kâğıt para dolaşıyordu ama kâğıt para altın karşılığı olarak vardı. Onu taahhüt eden vardı, garanti veren vardı, bankaya gidildiğinde de gerçekten veriliyordu.

Bugünkü doların ise karşılığı yok!

Peki, o halde ne diye o doları alıp veriyoruz?

Birisi dolar verse ona vermeyeceğimiz şey kalmıyor!

Bu sahtekârlığa niçin inanıyor ve hâlâ onun peşine koşuyoruz?

Bunu onlar da izah edemiyor.

Onlara göre dolar ABD’nin silahıdır. Eğer bir ülke doları tanımazsa üstüne bombalar yağdırır. Hâlbuki bomba yağdırmakla veya yağmakla beyinler düzelmez. Kimse korktuğu için doların peşinden koşmuş değildir.

Peki, bizi doların peşinde koşturan nedir?

İşte bunu tahlil edersek derdimize çare buluruz.

***

İzmir’den İstanbul’a geliyordum... Bir tuvalete girdim... Masada kasa var, kasiyer var, muhasebe kartı vardı ve aldığı para karşılığında fiş kesiyordu!..

Şöyle bir düşünün bakalım…

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, paramız yoksa tuvaletimizi yapamayacağız, donumuza edeceğiz! Öyle bir devlet ki, tuvalete giden vatandaşını bile vergiye tâbi tutmaktadır!

Bu işkenceye insanları katlatan nedir?

Başka bir imkânımızın ve alternatifimizin olmaması sebebiyle, biz ve o tuvalet kasasında oturan kişi bize dayatılan bu sistemi uygulamaktayız!

Bu “zalim sömürü düzeni” sayesinde paralarımız akla gelmeyecek şekillerde bizden dolandırılmaktadır.

***

İşte bunu, BU SORUNU ÇÖZMEK son derece kolaydır.

Türkiye’de bir tuvaletler kooperatifi kurulur. Akbil gibi vatandaşlara elektronik kart verilir. Çalışan işçi patronuna onu şarj ettirir. Ondan sonra herkes tuvalete giderken bu akbili kullanır. Sonra patron sattığı mallardan aldığı parayı kasaya veya bankaya öder.

En zor ve basit bir işi bile bu sayede parasız yaparız. Başlangıçta tam parasız yapamayız. Ama yavaş yavaş kâğıt parayı devre dışı yaparız, devre dışı bırakırız.

Biz ne yapıyoruz?

Biz oturmuş Yahudilere kızıyoruz! Kızmaya ne hakkımız var. Bugünkü hâlimizle o kâğıtla bizi kazıklamazsa, biz tuvaletimizi bile yapamayacak kadar aciz durumdayız.

IMF’in izni olmadan tuvalete bile gidemeyişimizi nasıl izah edeceğiz, nasıl bağımsız bir insan olacağız, nasıl bağımsız bir millet, ülke ve devlet olacağız; nasıl?..  

Amerikalıların bizi sömürmesine izin vermemeyi bırakın, devletimize vergi verdikten sonra bizi sömürmesine izin vermemeliyiz. Kendisine haraç ödemediğimde benim topraklarımda Amerika’dan izin aldıktan sonra tuvalete gidersem, burası nasıl vatanımdır?..

Evet, durum aynen böyle ve bunu anlamak gerçekten de zor, çok zor.

 

 

***

 

 

 

 

 

Tuvalette bile ‘IMF’ye para, ‘FAİZ’e para!.. (2)

Reşat Nuri EROL

27.01.2009

Dedelerimiz çeşmeler inşa etmişler, hanlar kurmuşlar, hamamlar kurmuşlar, kervansaraylar kurmuşlar, imarethaneler açmışlar, camiler ve mescitler yapmışlar…

Ve buralardaki bütün hizmetler BEDAVA…

Şimdi biz atalarımızdan, ecdadımızdan, dedelerimizden hiç utanmadan camilerin tuvaletlerini dahi paralı yapmışızdır!

İşte, son zamanlarda hep ‘KRİZ’ diyoruz, kriz ile yatıp kriz ile kalkıyoruz…

Ama bütün bunlar olurken biz hep uyarıyor, uyandırmaya çalışıyor ve diyoruz ki;

Krizi boş verin, “SOSYAL TUFAN”ı bundan dolayı beklemek durumundayız...

Hattâ beklemeye de gerek kalmadı; ilmî, dinî, iktisadî ve siyasî alanlar başta olmak üzere, hayatın her alanında “SOSYAL TUFANLAR” içinde değil miyiz?..

Artık halkımız UYANMALI ve organize olmalıdır.

Halkımız uyanmalı ve aklı başına gelmelidir.

Başka çare, çözüm ve çıkar yol yoktur.

Artık devletimiz ve belediyelerimiz de UYANMALI ve akıllanmalıdır.

Bu arada askerlerimizin de aklı başına gelmelidir.

Böylesi sahtekârlıklardan ve aldatılmalardan halkımız, devletimiz, belediyelerimiz kurtulmalıdır.

Yeşil mürekkeple boyalı ‘dolar’ denen karşılıksız kâğıdı ABD denen devlet IMF aracılığıyla kredi olarak verecek, ben de ona BORÇ ve FAİZ diye ödeyeceğim?!.

Ne ile ödeyeceğim?

Tuvaletimi yaparken toplanan vergilerle!

Allah aşkına, siz hiç düşünmüyor musunuz, sizin hiç aklınız çalışmıyor mu?!.

***

ERBAKAN’ın ve bizim kırk yıldan beri “ADİL DÜZEN” ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN” olarak anlattıklarımızı ve yazdıklarımızı ‘anlamadık’ diyorlar...

Anlamadılar veya anlayamadılar değil, buz gibi anladılar.

Ama anlamak istemediler… Veya anlamamazlıktan geldiler…

Şu hâle bakar mısınız; devlet, tuvaletteki kasiyer aracılığıyla tuvalete giden vatandaşlarından bile artık vergi alıyor imiş!

Vergiyi o ödemiyor ki, ödeyenler tuvalete gidenler, vatandaşlar!

Felçli olan insanlar vardır. İğne batırsanız duymazlar. Haberleri olmaz…

Biz bunları kırk yıldır söylüyoruz, anlatıyoruz, yazıyoruz…

Duyan var mı?!.

Dağlar taşlar bile bunlardan daha hassastır.

Dağlara bağırsanız, size hiç olmazsa yankı verir ve o da bağırır.

Bunlar ise o dağ ve taşlardan daha sağırdırlar. Duyarlar da duymamazlıktan gelirler, anlarlar da anlamamazlıktan gelirler; yani, bile bile görmezler, duymazlar, düşünmezler…

***

Bunları kimlere söylüyoruz?

Türkiye’deki güç odakları bellidir; onların hepsine birden sesleniyor ve söylüyoruz…

Ama bugünlerdeki seçim atmosferinde, iktidarı ve muhalefetiyle siyasilere ve belediyecilere özellikle sesleniyor ve diyoruz ki:

Artık kör, sağır, dilsiz ve beyinsiz olmayı bırakın da söylediklerimizi DUYUN, GÖRÜN, DÜŞÜNÜN!..

Tuvaletlerimizin kapılarına kadar ABD tahsildarlarını, IMF raportörlerini koyamayız; koymamalıyız. Bizi bu durumdan kurtarınız; bu arada siz de kendiniz, aileleriniz, çocuklarınız ve torunlarınızla birlikte kurtulunuz. Sayın Başbuğ, size söylüyoruz: Okullardaki başörtülülerle meşgul olacağınıza, bu devleti uyarın ve uyandırın...

Artık IMF’yi def etsin, bizim tuvalet paralarımızla karşılıksız kâğıt para mesabesindeki dolarlara BORÇ ve FAİZ ödemekten vazgeçsin.

UYANALIM artık, derin uykudan UYANALIM!..

 

 

***

 

 

 

 

 

Davos’taki olay

Reşat Nuri EROL

31.01.2009

Davos ağırlıklı olarak ekonomik konuların gündemde olduğu ve konuşulduğu bir kasaba, her yıl düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’na 1971’den beri ev sahipliği yapan İsviçre’nin doğusundaki sağlık ve kış sporları merkezi. Basel şehri de İsviçre’de ve I. Yahudi Kongresi de 1897’de bu ülkenin bu şehrinde yapıldı. Aradan yüz yıldan fazla zaman geçti. Yine bu ülkenin başka bir şehrinden yeni bir başlangıç söz konusu gibi...

“Davos, IMF, kriz ve Türkiye” başlıklı en az bir veya birkaç yazı yazmaya başlamışken, Davos’taki olay gerçekleşti...

Hiçbir şey kendiliğinde olmaz.

Her olayın bir beşeri planlayıcıları, bir de kader planlayıcıları vardır.

Bu son olay veya oyun da, mukadderat genel plan ve projesi çerçevesinde, beşer olarak rollerini oynayanların sahneye koyduğu bir oyun.

Zaman, plan yapan taraflardan hangisinin galip geleceğini gösterecektir.

Davos olayı cereyan ettiği anlarda, haftalık seminer toplantımızdaydık ve pek de mutat olmayan bir şey yapıyorduk; soru cevap ve sohbet faslını uzatmış, son günlerdeki gelişmeleri değerlendiriyorduk...

O sırada yakın bir dostumdan telefon geldi, Davos’taki olayı haber verdi ve bir öneri yaptı. Sonra biz de orada bir değerlendirme yaptık...

Bir gün öncesinde katıldığım İstanbul Vefa Grubu aylık toplantısında, bir ekonomik kuruluşumuzun yöneticisi arkadaşımızın anlattığı iki ayrıntı aklıma geldi:

Son bir ay içinde ABD ve Kanada’dan akademisyenlerden oluşan ayrı ayrı üç heyet gelmiş, bu kurumumuzu inceliyorlarmış. Bu heyetlerden birindeki doçent Ermeni asıllıymış ve hazırladığı tam 53 soru ile gelmiş...

Davos Moderatörü Washington Post gazetesi yazarı David Ignatius, Ermeni asıllı, eşi Yahudi. ‘İsrail yanlısı tavırlarıyla tanınan Ignatius, oturumu yönetirken özellikle mi gerilim oluşturdu?’ diye soruluyor.

Ona ne şüphe!

Bir tarafta Türkiye başbakanı, diğer tarafta İsrail cumhurbaşkanı...

BM ile Arap Birliği genel sekreterleri de sahnede...

Ve Davos’ta bu provake bir olay oluyor...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hangi etkiye hangi tepkiyi göstereceği artık herkes tarafından biliniyor. Ama 1980 veya 1990’lardan önce bilinmiyordu. Refah Partisi İl Başkanı olduğu dönemde kendisiyle birkaç yıl yakından çalıştım ve kendisini yakından tanıdım. Doğrusu uzun zamandır kendisinden böyle bir olay bekliyordum...

Nihayet bu olay ve patlama Davos gibi bir yerde, Dünya Ekonomi Forumu’nun yaklaşık kırk yıldır yapıldığı; ama aynı zamanda yüz kusur yıl önce ilk Yahudi Kongresi’nin yapıldığı ülkede gerçekleşti.

Yukarıda araştırma yapanlarla ilgili anlattığım iki ayrıntıyı hatırlayın ve olayın provokasyon olup olmadığını siz de benim gibi düşünün.

Ama başta da ifade ettiğim üzere; onlar bir plan/provokasyon yapar, Allah da bir plan yapar ve O plan yapanların en hayırlısıdır…

***

IMF ile yeni bir anlaşma gündemdeydi…

IMF, kriz ve Türkiye konusu üzerinde durmamız gerekiyordu…

Davos olayı sebebiyle ana gündem bir anda allak bullak oluverdi, gündem kayması gerçekleşti.

Oysa dünya 2008 yılında çok yönlü bir kriz yaşadı ve zamanla Türkiye de bu krizin etki alanına girdi.

2009 yılına bu kriz ile girmişken, zaman zaman gündem sapmaları yaşar olduk.

Davos’ta 1971 yılında ilk Dünya Ekonomik Forumu düzenlendiğinden beri, 1973-74 yıllarında ABD’de yaşanan kriz, 1990 yılı başlarında yaşanan kredi krizi, 1998 yılında LTCM adlı hedge fonun batışından sonra yaşanan krizlerle karşılaştırmıştık...

Bu arada ülkemizde 1997 ve 2001 krizlerini yaşadık...

***

Bugünkü değerlendirmelerimi ilginç ve farklı bir ayrıntı ile bitireyim.

Biz Davos, Gazze, Filistin ve kriz gibi meselelerle ilgilenirken, yoksul halkımız ne âlemde, sosyoekonomik göstergeler neleri gösteriyor?

Buyurun, işte size ‘yorumsuz’ bir ayrıntı: “Aşevlerinden yararlananların sayısı 2005’te 45 bin 339 kişiydi, 2006’da 16 bin 152’ye düşmüş. 2007’de 23 bin 890 kişiye ulaşmış. 2008 yılında ise 53 bin 391 kişiye yükselmiş. Hükümet 2007 yılında 45 aşevi için 6 milyon, 2008 yılında 10 milyon lira ayırmış...”

Evet, aynen böyle!

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2009 Yazıları
1-2009 Ocak
799 Okunma
2-2009 Şubat
696 Okunma
3-2009 Mart
712 Okunma
4-2009 Nisan
747 Okunma
5-2009 Mayıs
754 Okunma
6-2009 Haziran
731 Okunma
7-2009 Temmuz
752 Okunma
8-2009 Ağustos
635 Okunma
9-2009 Eylül
769 Okunma
10-2009 Ekim
714 Okunma
11-2009 Kasım
863 Okunma
12-2009 Aralık
684 Okunma