Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
ÂLİ İMRAN SURESİ TEFSİRİ(3.sure)

1285 Okunma
ASPxHyperLink

ALİİMRAN 195-200
Süleyman Karagülle

ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ TEFSİRİ – 53

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ

فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ أَنِّي لَا أُضِيعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍ فَالَّذِينَ هَاجَرُوا وَأُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَأُوذُوا فِي سَبِيلِي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَأُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلَأُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ ثَوَابًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ(195)

لَا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي الْبِلَادِ(196)

مَتَاعٌ قَلِيلٌ ثُمَّ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ(197)

لَكِنْ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نُزُلًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَمَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ لِلْأَبْرَارِ(198)

 

فَاسْتَجَابََ لهُمْ  (FaSTaCAvBa LaHuM)  “Onlar için isticabe etti.”

Ceyb” cep demektir. İçine eşyanın konduğu torbanın veya elbisenin gözü demektir. “Raf” da bir ceybdir. “Cibayet etmek” toplayıp cebe koymak demektir. “Vacib” toplayıp cebe koymasını istemek demektir. Teklif etmeye “icabet” denir. “İsticabet etmek” demek, sorulanları söyleyeceklerimle doldurmasını istemektir. “Dua etmek” sözle istemektir. Allah’ın bunlara verdiği cevabı ben isticabe ettim.

Sözlerinizi, dualarınızı işittim, anladım. Benden dünya ve âhiret saadetini istiyorsunuz, zafer istiyorsunuz, bunun için çalışıyorsunuz. Sizin işiniz budur, göreviniz budur. Bir iş yaparken var gücünüzle sonuç alacak şekilde çalışacaksınız. Bana da onların olması için dua edeceksiniz. Ama Ben şimdi sizlere gerçekleri söylüyorum. Ben sizi bu dünyada sadece zaferlere eresiniz, dünyada servet bulasınız diye yaratmadım. Bu amaçla çalışmanızı emrettim. Siz de çalıştınız. Sonuçlar ise Bana aittir. Kimi ne zaman ne şekilde muzaffer edeceğimi Ben takdir ettim ve takdirim yerine gelecektir.

“Onların lehine isticabe etti”, onlara olumlu cevap verdi demektir.

Türkçede cevap vermek, olumlu sonuç aldı demektir. Aspirin baş ağrısına cevap verdi demek, etki etti, matlup olan sonuç alındı demektir.  

رَبُّهُمْ  (RabBuHuM)  “Rabları isticabe etti.”

Rabları onlara müsbet cevap verdi. Rabları onların dualarını kabul etti.

Rabları” kelimesini kullanarak demek istemektedir ki; bütün bunlar hep insanları eğitmek, yetiştirmek, gelecekte yaşayabilecekleri hâle getirmek içindir. O bu dünyayı bunun için yarattı. Nitekim biz de insanlar olarak bir okul açar ve insanları orada eğitiriz, imtihan eder ve sınıfı geçiririz.

Kur’an nâzil olduğu zaman günümüzde olduğu gibi böyle okullar mevcut değildi. Ama bugün Kur’an’ın tasvir ettiği tipte okullar, imtihanlar, sınıf geçmeler ve mezun olmalar vardır

İnsanlığın ulaştığı seviye sayesinde bugün bu âyetler çok daha kolay anlaşılır hâle gelmiştir. İleride yeni imtihan şekilleri gelişecektir. Kur’an o zaman bugünkünden daha kolay bir şekilde anlaşılacaktır.  

أَنِّي لَا أُضِيعُ عَمَلَ عَامِلٍ (EanNIy LAv EuWIyGu GaMaLu AvMıLın)  

“Ben amilin amelini zayi etmem.”

Olumsuz sığadan nekire gelirse bu istiğrak için olur. Yani, hiçbir amilin hiçbir amelini zayi etmemek demektir. Bir kelime marifeyi tamamlarsa kendisi marife olur. “Amele amilin” dediğimizde, herhangi bir amilin herhangi bir ameli demek olur. Marife izafe edilirse bilinen kişinin bilinen ameli demek olur. Eğer nekire marifeye veya marife nekireye izafe edilecekse o zaman orada “Min” veya “Li” harfi kullanılır. Nekire nekireye izafe edilmiştir. Dolayısıyla anlamı “Hiçbir amilin hiçbir amelini zayi etmem” demek olur.  

Adil Düzen Çalışanları “Adil Düzen”de bir başarı elde edememişlerse zannetmeyiniz ki bu ameller boşa gitmektedir. Bir sonuç elde edilememektedir ama Allah hiçbir amilin amelini zayi etmeyecektir.

مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى (MiNKuM Min ÜaKaRın EaV EuNSAv)  

“Sizden erkek olsun kadın olsun kimsenin hiçbir amelini zayi etmem.”

Burada cevap verirken “Sizden” diyor. Dolayısıyla isticabeyi özelleştiriyor.

Allah Adil Düzen Çalışanlarının amellerini zayi etmeyecektir. Çünkü Allah onları Kur’an’ı, şeriat hükümlerini, barışı, hak ve adaleti dünyaya yaymak için görevlendirmiştir. ‘III. Bin Yıl Uygarlığı’nı kurmak için görevlendirmiştir. Bu hususta çalışanların amellerini Allah zayi etmeyecektir. Bu uygarlık kurulacaktır. Bundan dolayı için “Sizden” kelimesi ile tahsis yapmıştır.

Allah hiçbir kimsenin hiçbir amelini zayi etmeyecektir. Herkes zerre miskali hayır işlese karşılığını verecektir; on misli verecektir; yetmiş misli verecektir. Ancak Adil Düzen Çalışanlarına yani Kur’an’ı tebliğ etmeye ve yaşamaya azmetmiş cemaatin amellerini zayi etmemeye ayrı bir vurgu yapmaktadır.

Sizler neredesiniz biliyor musunuz? Hangi koltukta oturduğunuzdan haberiniz var mı?

Hazreti Nuh’un, Hazreti İbrahim’in, Hazreti Musa’nın, Hazreti İsa’nın, Hazreti Muhammed’in yerinde oturuyorsunuz; onun halifesisiniz. Size Cebrail gelmiyor; ama Kur’an ve ilim sizlere akıyor. Dolayısıyla onlar nasıl başarıya ulaştılarsa siz de başarıya ulaşacaksınız.

Hazreti İsa’nın sadece on iki arkadaşı olmuştu. Ama şimdi iki milyar cemaati vardır. Hazreti İsa’ya inananlara Müslümanları da dahil edebilirsiniz, o zaman dört milyar olur.

Siz de bugünkü azlığınıza ve zayıflığınıza bakmayın. Onlar gibi amel ederseniz siz de oradasınız.

Burada “Minküm”den sonra da “Erkek ve Kadından” olarak bedelini getirdi.

Burada çok açık olarak anlaşılıyor ki; “Adil Düzen” için çalışma yalnız erkeklerin işi değildir, yalnız gençlerin işi değildir, yalnız yaşlıların işi değildir. Erkek de kadın da nekire getirilmiştir. Sizden her kim olursa olsun; erkek veya kadın, kadının genci veya yaşlısı, erkeğin genci ve yaşlısı, hepsinden kim olursa olsun amelleri zayi olunmayacaktır. İstanbul Yenibosna cemaatinde kadınlar ve erkekler yer almaktadırlar, yaşlılar ve gençler yer almaktadırlar. Bu durum iyi haberlerin habercisi olmaktadır.

Burada erkek ve kadından kim olursa olsun haberi verilmektedir. İş’ari olarak ancak böyle bir cemaatin başarıya ulaşacağı bildirilmektedir. Yedi yaşından sonra yapılan her amel sevap defterine yazılmaya başlar. Günahlar ise onbeş yaşında yazılmaya başlar.

Burada çok önemli bir hususa işaret etmekte yarar vardır. Gerek Hazreti Peygamber, gerekse sahabeler evlenmelerde hep Allah rızasını aradılar. Siz de ey Adil Düzel Çalışanları; gerek genç kız veya genç erkek olarak evlenirken, “Adil Düzen” hedefi içinde evlilik yapacaksınız. Kız diyecek ki; öyle birisiyle evlenmeliyim ki “Adil Düzen” çalışmalarıma kocam engel olmasın, hattâ katkısı olsun. Erkek de diyecek ki; öyle birisiyle evleneyim ki “Adil Düzen” çalışmalarıma mâni olmasın, o da katkıda bulunsun. Anne baba da bu yolda onlara yardımcı olsun. Açık ve samimi olarak söylüyorum; imtihanlardan geçip mü’min olmanın bir şartı da eş ve çocukların, kardeş ve anne babanın engellerine takılmamaktır. Kimseyi zorlayıp da Adil Düzenci yapamayız. Ama eğer anne babanız sizi Adil Düzenci olmaktan alıkoyuyorsa, o engeli aşmanız gerekir. Eşiniz, çocuklarınız, kardeşleriniz engel olmaya çalışıyorsa, onları aşmanız gerekir. Daha evlenirken bunları düşünerek evlenmelisiniz.

Başka bir tavsiyem de; evlenmemiş olan erkek ve kızlar, bilhassa Adil Düzen Çalışanları mutlaka evlensinler. Böylece “Adil Düzen Çalışmaları daha da güçlenecektir. Baştan evlenirken taviz vermezlerse, onlar daha sonra artık herhangi bir tavizi talep edemezler.

بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍ  (BaGWuKuM MıN BaGWı)  “Birbirinizdensiniz.”

Kur’an yani Allah burada çok önemli bir hususa işaret etmektedir. Bir kadın ile erkek için “birbirinizdensiniz” demek suretiyle anlaşılıyor ki; kadınlara savaş farz değildir, ama cihad farzdır. Bütün insanların, kadın veya erkek herkesin cihad etmesi gerekir.

“Adil Düzen”de bu çalışmalar erkek veya kadın olsun fark etmez. Her ikisi de eşit şekilde yükümlüdürler. Sahabe hanımlar savaşlara bile farz olmadığı halde katılmışlardır. Bu bir heyecandır. Toplulukta bu heyecan bir doğdu mu, ondan sonra sel gibi onu durdurmak mümkün değildir.

1950’lerden beri ülkemizde böyle heyecanlar gelip geçti. Demokrat Parti, Adalet Partisi, Millî Selâmet Partisi, ANAP, Refah Partisi, AK Parti böyle heyecanların oluşturduğu akımlardır.

Adil Düzencilerin farkı; iktidar olmak için değil, “Adil Düzen” için, Allah’ın nûrunu tamamlamada katkıda bulunmak için kadın, erkek, çocuk, büyük olarak harekete geçecek olmalarıdır. O heyecanı duydukları anda sorun çözülmüş olacaktır. O heyecana doğru yaklaşmakta olduğumuzu sezer gibi oluyorum.

Bu âyetler bize o günlerin habercisi olacaktır, inşaallah...

فَالَّذِينَ هَاجَرُوا  (Fa elLaÜIyNa HavCaRUv)  “Muhaceret eden kimseler.”

Bundan önce kendilerine Kitab verilenlerin onu açıklayacaklarını, hiçbirini gizlemeyeceklerini taahhüt ettiklerini bildirmiştir. Kitap verilenlerin içinde Tevrat ve İncil verilenler olduğu gibi, Kur’an verilenler de dahildir. O Kitap verilenlerin içine biz de dahiliz. Çünkü Kur’an şimdi bize nâzil olmaktadır. Kur’an menkul kitap değildir. Kur’an vahyî bir kitaptır, her zaman vahy olunmaktadır. Tevatüren nakil şartı da bunun için vardır. Ondan sonra elbâb sahibi, lüb sahibi olanlardan bahsetmiş, onların dualarını öğretmişti. Sonra da dualarının kabul edildiğine işaret etmişti. Ancak duanın kabulü için “Adil Düzen Çalışanları”nın neler yapacaklarını çimdi açıklamaktadır.

Fa” harfi getirilmiştir. Bundan önce söylenenleri  açıklamaktadır. Duanın kabul şartlarını söylemektedir. Adil Düzencileri anlatmaktadır. Bunların ilk vasfı birbirine hicret etmektir.

Burada “Hecera” kelimesini kullanmaktadır. “Hâcerû” denmektedir. Yani, birbirine göç edenler demektir. Adil Düzen Aileleri bir araya gelip yaşamalarını, sonra çalışmalarını birleştirmedikçe mü’min cemaat olamazlar ve asla “Adil Düzen” uygulamasına geçemezler. Bizim şimdi yaptıklarımız “Adil Düzen Cemaati”nin oluşmasına hazırlık yapmak ve yardımcı olmaktır. Bu muhaceretin ilk adımları atılmaktadır.

Ümraniye’de gelişme olmuş, Reşat Erol bugünlerde ailesiyle birlikte muhacir olmuştur. Gürsel Kartal da ortağı ile birlikte ensar olmaya karar vermiştir. Japonya’da faaliyette bulunan bir derviş (Nimetullah Hoca) Gürsel Kartal’a konuk olmuş ve Reşat Erol ile karşılaşmıştır. Reşat ona hicret edeceğini ama ev bulunamadığını söylemiş; birlikte yapılan duadan kısa zaman sonra (ertesi gün) ev ile ilgili haber gelmiştir. Gürsel Kartal’ın mağazasının tam üstü boşalmıştır. Daha sonra Gürsel Kartal’ın delâleti ile ev üzerinde anlaşma olmuştur.

Oraya taşınma muhacerettir, birbirine göçtür, ‘muhacir’ ve ‘ensar’ olmaktır.

“Tehacerû” denmesi gerekirken, “muhaceret” bâbı kullanılmıştır. Bunun manâsını şimdi anlamış bulunuyoruz. Çünkü muhaceret iki aileyle de başlayabilir.

Sonra muhaceret iki cemaat arasında olur, ‘muhacir’ ve ‘ensar’ arasında olur.

Yenibosna’da yaptığımız çalışmalarla benzer muhaceretin olması istenmiştir. Nurettin Sarı ensar olmayı kabul etmiş, yazıhaneyi tahsis etmiş ama çocukları çalışmalara devam edememişler ve oraya hicret gerçekleşmemiştir. Bundan sonra ne olacağı bilinmemektedir. Ama hadiseler belki de orada da muhacereti gerçekleştirecektir. Hasan Özket’ler oraya yani Yenibosna’ya taşınacaklar, yahut Ümraniye’de toplanma olacaktır. Sonunda hedefimiz arazimiz bulunan Bahşayiş’te (Çatalca) siteleşmedir.

Ama Allah’ın bizleri nerelerde toplayacağı bilinemez. Belki de Türkiye’yi terk ederiz.

Bunları göze alamayanlar “Adil Düzen Mü’minleri” olamazlar.

وَأُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ  (Va EuPRıCUv MıN DiYARıHıM)  “Ve diyarlarından ihraç olundular.”

Burada “Va” harfi ile atfedilmiştir. Normal ifadede diyarlarından çıkarıldılar ve bunun üzerine hicret ettiler denmesi olurdu. Oysa Allah “Fa” harfi ile değil, “Va” harfi ile bağlamış, hem de çıkarılmayı sonraya almıştır. Reşat Erol için de bu çıkarılma sözkonusudur. Hicrete niyet etmiş ama bir türlü karar verememiş, ev sahibinin bir evlilik vesilesiyle gerçekleşen zaruri talebi ile 17 yıldır (1988-2004) oturduğu evden çıkmıştır.

Ben de 1960’larda çalışmakta bulunduğum resmi işi bırakmayı çok arzu etmiş ama bunu bir türlü başaramamıştım. Kesin karar vererek istifa edip ayrılamıyordum. Bir gün iş yerine gitmek için otobüs durağına giderken şöyle dua ettim: “Yarabbi! Ben istifa edemiyorum. Sen bana yardım et. Sen beni bu hizmete getir.” İşyerime geldiğim zaman masamda bir belge buldum; “İşimiz bittiğinden kendine on beş gün içinde iş ara!”

Mekke’den Medine’ye göç de böyle olmuştur.

Firavun’un zulmü olmasaydı İsrail oğulları Mısır’dan zor çıkarlardı.

Şimdi de Adil Düzen Çalışanları bir araya gelemiyorlar. Ama gelecekte en basit olarak her taraf anarşi yuvası hâline dönüşecek ve yardım talep etmek için komşu komşuya seslenemeyecektir. Biz beş yıl kaldığımız Kırgızistan’da bu durumu yaşadık. Teröristler apartmana gelip işkence yapıyorlar, ama kimse polise telefon edemiyor, çünkü polis de onlarla işbirliği hâlindedir. Telefon ederseniz, polis onlara telefon ediyor, sonra bu sefer sizi de haber verdiniz diye öldürüyorlar.

Türkiye’de de “Adil Düzen” gelmezse böyle olacaktır. Polisin elinden bütün yetkiler bunun için alınıyor, idam cezaları bunun için kaldırılıyor. İşte o zaman kurulmuş “Adil Düzen Sitesi” emin site olacaktır. Çünkü birbirine bağlı olanlar polise telefon edemezse belki kendileri çıkıp eşkıyaları etkisiz hâle getirecek, böylece bu siteler emin siteler olacaktır.

Bu anlattıklarımın örnekleri benim bucağımda (Artvin Borçka’da) cereyan etmiştir. Halk silahlı dayanışma içinde olduğu için Rus birlikleri ve Ermeni çeteleri gelip silah bile toplayamamışlardır. Yugoslavyalı bir subay mühendis orada da benzer taktikle savaş dönemlerini zararsız atlatmış olduklarını anlatmıştı. 1970’li yıllarda ülkemizde yaşanan anarşi zamanında “İzmir Akevler Sitesi” emin yer olmuştur.

İşte yarın bütün Adil Düzenciler emin yer olarak “Adil Düzen Sitesi”ni bulup oraya göç edeceklerdir. Tav’an ve kerhen, isteyerek veya istemeyerek Allah’a itaat edeceklerdir. Demek ki Allah mü’minleri doğru yolda harekete zorlamak için de askerdeki komutanın dayak atması gibi tokat atmaktadır.

وَأُوذُوا فِي سَبِيلِي  (Va EUvÜUv Fıy SaBiYLIy)  “Ve sebilimde eziyet edildiler.”

Yine ihraçtan sonra hicret zikredilmektedir. Çünkü bunlar birbirinin peşinden olmamaktadır. Birlikte veya önce ve sonra farklı zamanlarda olmaktadır. Türkiye’de mü’minlere tam seksen senedir eziyet edilmektedir. Ama Türk halkı bir taraftan bu eziyetlere sabrederken, diğer taraftan dininden vazgeçmiş değildir.

Türk milleti bugünlerde AB vesilesiyle gündemde olduğu üzere ‘zinacı’ olmuş değildir; hattâ ‘faizci’ bile olmamıştır. İşte bu cemaat içinde “Adil Düzen”i getirmek üzere göreve çağrılıyoruz. Celpname gelmiştir. Artık cihad ordusuna katılmalıyız. Bu arada savcılar hemen heveslenmesinler; ‘cihad’ gayret demektir, harb demek değildir. ‘Ordu’, örgütlenmiş topluluk demektir. Zaten örgüt ile ordu aynı köktendir. Hatta Batıdaki ‘organize’ kelimesi de aynı kelimeye akrabadır.

Etrüskler Kafkaslar’dan Anadolu’ya gelen ırktır. Türkler de Kafkaslar’dan Orta Asya’ya gitmişlerdir. Etrüskçe ile Türkçe akraba dildir. İtalya’ya geçen Etrüskler Lâtince’ye büyük bir şekilde etkili olmuşlardır.

Savaşı devletler yapar. “Adil Düzen” yönetime gelirse elbette devletin gereği ne ise yapacaklardır. Adaleti ve devleti kayıtsız şartsız koruyacaklardır. Ama Adil Düzenciler iktidar olmadan asla zor kullanmazlar. Yargı kararları olmadan da herhangi bir şekilde zor kullanmazlar.

وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا  (QavTıLUv Va KuvTıLUv)  “Mukatele ettiler ve katl olundular.”

Kur’an’ı okuyup düşündükçe Allah’ı gözlerinle göremesen de O’nu kulaklarınla işitirsin.

Biz bu cümleyi söyleseydik; “Katl ettiler ve katl olundular.” derdik.

Oysa Allah “Mukatele ettiler ve katl olundular.” diyor.

Müminler katl etmez. Sadece savunmaya geçer. Savaş yapar. Savaş fitnenin ve zulmün ortadan kalkması için yapılır. Gaye katl değildir; tam tersine katli ortadan kaldırmaktır. O halde maktuller vardır ama katiller yoktur. Katl olan savaştır. O sebeple burada “Kâtelû” denmiştir. Buradaki bu ifade bunu ifade eder. Mü’minlerin vasıfları bunlardır. Katletmek için savaşmazlar. Tam tersine katli durdurmak için savaşırlar.

Kangren olan uzvu nasıl kesiyorsak, kangren insanları da katletmek zorunda kalabiliriz.

Katl olundular” denmiş olması, bize çok açık olarak mü’minlerin cemaat olarak galip geleceklerini göstermektedir. Ama içlerinden eziyete uğrayan ve öldürülenler olacaktır. Zaten bunlar olmazsa imtihan olmaz.

Hatırlanacağı üzere, şehitlerin gazilerden daha üstün mertebeli olduğunu, muhasebe yapılmadan yani hesaba çekilmeden doğrudan doğruya cennete götürüleceklerini daha önce açıklamıştık.  

لَأُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ  (LaEuKafFıRanNA GaNHuM SayYıEAvTıHıM)  

Onların seyyielerini tekfir edeceğim.”

Dua ederken; “Zenblerimizi mağfiret et ve seyyielerimizi tekfir et ve bizi ebrârlarla birlikte haşret.” diye dua etmiştik. Allah şimdi burada ona cevap veriyor ve seyyieleri tekfir edeceğini söylüyor, kötülüklerini kapatacağını bildiriyor. Dünyadaki zulmün, açlığın, borcun, medya yalanlarının biteceğini haber veriyor. Ama buraya, bu merhaleye varmamız için daha yapacağımız pek çok işler vardır.

Önce “Adil Düzen aşireti”ni aynı mahalle göç ederek kuracağız. Sonra aynı sitede toplanıp kooperatif olarak bin haneli bir “Adil Düzen sitesi”ni kuracağız. Sonra “Adil Düzen partisi”ni kuracağız. Sonra diğer partilerle uzlaşarak “Adil Düzen anayasası”nı çıkaracağız. Sonra bize saldıracak düşmanların saldırılarını bertaraf edip onları yeneceğiz. “Adil Düzen”i ülkemize hakim kılacağız, dünyaya örnek olacağız.

Ya böyle olacak; ya da bugünkü devlet “Adil Düzen”in kurulmasına imkân sağlamazsa, Batı ile bir olup zulme devam ederse, o zaman bu devlet yıkılacaktır. Allah yıkacaktır, biz değil. Bundan sonra Adil Düzenciler meydanı boş bulacaklardır. Adil Düzenciler II. Cumhuriyet olarak “Adil Düzen”i İstiklâl Savaşı sonrasında olduğu gibi iktidara taşıyacaklardır; hakimiyet-i milliye ve kuva-yı milliye içinde taşıyacaklardır.

وَلَأُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ  (Va La EuDPıLanNaHuM CanNaTın)  “Onları cennetlere idhal edeceğim.”

Yani, cihad için muhaceret edenleri, ihraç edilenleri, eziyete uğrayanları, mukatele edenleri, katl olunanları idhal edeceğim. Nerelere? “Onları cennetlere idhal edeceğim.” diyor Allah.

Kur’an daha önce de şehitlerden bahsetmiştir. Burada cennetlere gelmiştir, hem de müennes cem’ (çoğul) olarak gelmiştir. Bunun anlamı şudur. Cennet grupları olacaktır. Bağlık ve bahçelik siteleri olacak, bu dünyada muhaceret edip site kuranlara Allah âhirette de kendilerine özel site kuracak ve orada yerleştirecek, onları orada toplayarak izzet ve ikram edecektir.

Türklerde bir söz vardır: “Dünyada mekân, âhirette iman.” Doğrudur. Ama dünyada iman edenler ve mekân hazırlayanlar âhiretleri için de mekânlarını hazırlamışlardır. Orada mekâna ihtiyaç vardır. Dünyada da imana ihtiyaç vardır. Biz burada “Adil Düzen”i inşa ederken Allah da âhirette bize bir cennet sitesini inşa ediyor. Cennet kelimesinin dişi kurallı çoğul olması siteyi ifade eder, nekire olması da özel olduğunu ifade eder.

تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ  (TaCRIy MıM TaXTıHAv elEaNHARu)  

“Tahtından nehirler cereyan eder.”

Âhiret hayatı rüya hayatı değildir. Bu dünyada olduğu gibi yeme, içme ve iş yapmanın olduğu bir hayattır. Cennette ceza yoktur, ama cennet ehlinin amellerine mükâfat vardır.

Burada “Nehir” kelimesi marife gelmiştir. Bu nehirler Kur’an’da tarif edilmiştir.

  1. Orada bozulmayan sulardan ırmaklar vardır.   
  2. Orada tertemiz baldan ırmaklar vardır. Arılar çiçeklerden bal toplayıp depolara akıtacaklar. Bal borularla akıp bir bal gölünde toplanacak. Oradan seçerek alıp tekrar çiçeklerin bulunduğu küçük depolara taşıyacaklar. Böylece yağmurun döngüsü gibi ırmak halinde döngüde bulunulacak. Biz tertemiz balı kâselere dolduracağız. Burada “musaffa” kelimesi kullanılmıştır. Saflaştırılmış yani arıtılmış demektir. Birlikte saflaştıran arılar farklı arılar olacaktır.
  3. Orada şarapların lezzetli üzüm hamrı vardır. Şarap aslında yüksek vitaminleri ve kalori içeren bir içkidir. Kötülüğü, sinirlere etki ederek insanı sarhoş etmesi ve alışkanlık getirmiş olmasıdır. İnsanın genetiğinde yapılacak küçük değişiklikle üzüm şarabının bu etkisi giderilmiştir. Artık lezzetli bir şekilde bu şaraptan nehir olacaktır. Bu nasıl olacaktır? Üzüm yine genetik olarak şaraplaşır, arılar bal yerine şarabı üretirler. Irmaklar olur ve göller oluşur. Biz de çeşmeden doldururuz.
  4. Ve taamı tagayyür etmeyen süt ırmakları. İnekler otlayacaklar. Sütler ineklerin memelerinden akacak. Nasıl böbreklerde boşalma mekanizması varsa, öyle bir mekanizma da hayvanların memelerinde olacaktır. Gölcüklere akıtacaklar, süt denizi olacak ve denizden içen ineklerle geri dönecektir. Tam bozulmayacak çünkü süt denizinde sütü yoğurtta olduğu gibi bozmayacak bakteriler olacak. Bu sütten inekler içecek, arıtacak, tekrar arınmış süt hâline getirip o denize akıtacaklar.

Cennetteki hayatı yavaş yavaş kavramaya doğru gidiyoruz.

Böylece biz de balı dolduracağız. Su, vitamin, enerji, azotlu maddeler ve insanın bütün ihtiyaçlarını gideren bir düzen, ayrıca meyveler ve lahm-ı tayr (kuş eti) vardır.

ثَوَابًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ  (ÇaVABan MıN EıNDı elLAHı)  “Allah’ın indinden bir sevab olmak üzere”

Sevb” elbise demektir. “Sad” harfi ile olduğu zaman isabet etmek, doğru olmak anlamındadır.

Se” harfi ile olunca karşılık demektir. Allah tarafından dikilmiş bir elbise olmak üzere.

Terziler kişinin bedenine göre elbise biçerler. İnsana karşılık verirken, ona uygun ve onun ihtiyaçlarını karşılayacak karşılık vermek sevaptır. Başı ağrıyana aspirin verseniz sevap olur. Aç olana su verseniz değil, yemek verseniz sevap olur.

Allah’ın indinden” denince, O’nun tarafından size uygun olarak biçilmiş elbise demektir.

وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ (Va elLAHu GıNDaHUv XusNu ellÇaVABı)  

“Sevabın hasen olanı Allah’ın indinde olanıdır.”

Kabih” çirkin demektir. Onun karşılığı “Hüsn”dür. “Sü’” kötülük demektir. Onun karşılığı da “Hüsn”dür. “Hüsn” demek, ideal olan demektir. İnsana en uygun olan karşılık Allah’ın yanındadır.

Cennet böyle bir cennettir.

Suda yaşayan hayvanlara koşar ayak vermek sevab olmaz. Karada yaşayan hayvanlara da galseme (solungaç) takmak olmaz. Ancak genel olarak herkesin yararlanacağı vasıtalar yaratılır. Kişiler oraya konur. Orada kimi daha rahat, kimi daha az rahat yaşar. Oysa Allah’ın indinde olan sevab herkese kendi kendilerine uygun cennetlerdir. Buna “cennet-i firdevs” de denir. Ferdî cennet. Kendisine uygun ve düzgün cennet.

Bunların birleşmesinden oluşmuş cennetler yani bağlıklar birliği de “cennât” olur. Hepsi de orada yerleşmiş olanların isteklerini karşılayacak bir cennet. Bu sebepledir ki tek tiplilik daima sıkıntı ortaya çıkarır. Parselasyon yaparken sadece sınır şartlarını koymalı, yapıları kişiler nasıl isterlerse öyle yapmalıdırlar. Kişiler tek tipteki bir uygulama ve anlayışa alınmamalıdırlar.

لَا يَغُرَّنَّكَ (LAv YaĞurRanNaKa)  “Seni ğarr etmesin.”

Ğavr” yere batan su demektir. “Ğâr” mağaradır. Su topraklı sahada ırmak olarak akarken kumlu yere gelince batar. Kayboldu sanırsın, ama ileride yeniden ortaya çıkar.

İşte insan böyle olabilir. Göründüğü gibi olmaz, söylendiği gibi değildir. Ayrıca “Gur” içi boş demektir. Cevizi, fındığı kırarsınız, içinden bir şey çıkmaz. Bazı böcekler kendilerine kozalak yapar ve onu dala asarak yaşarlar. Kendilerini koruması için benzer boş kozalak yaparlar ve onları da asarlar. Onlardan birine saldırı olunca sonra ona karşı tedbir alırlar. Yahut saldıranların da düşmanları var, bu sefer bu suretle ortaya çıkarlar.

İşte bunların hepsi ğurrdur, kandırmadır, aldatmadır. Şeytan en çok böyle tuzak kurar. Bir hayır işe başladınız mı önce caydırmaya başlar. Başaramadı mı bu sefer daha büyük iyilikleri vaat eder ve o işi bıraktırır.

İşte görünüşe bakarak aldanmayasın. Kumların altına dalan suyun kaybolduğunu sanma. Mü’minlerin sıkıntıya girmesi, kâfirlerin başarılı olması seni yanıltmasın.

تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُوا (TaQalLuBy elLAÜIyNa KaFaRUv)  “Küfretmiş olanların takallubları.”

Kalb” yürek demektir. “Takallub etmek” demek, sıkışıp açılmak, toplanıp dağılmak demektir. Merkezî bir yerde toplanıp dağılmak anlamındadır. Böylece canlılık ortaya çıkar.

Denizlere varan sular takallub ederek yani buharlaşarak dağlara varır ve tekrar denize ulaşırlar. Canlıların yaptığı solunumla havaya salınan karbondioksit sonra bitkiler tarafından geri alınır. Devretmek suretiyle faaliyet olur. Bu devridaim ya evrimle ya da çökme ile sürer.  

Küfretmiş olanlar”, iman etmiş olanlar karşılığıdır.

Fizikte Newton’un bir kanunu vardır. Her etkinin bir tepkisi vardır. Tepki etkiye eşittir. Sosyal düzende de bir iman edenler cemaati oluştu mu, onun karşısında küfür cemaati de oluşur. Bunlar arasında başlayan çatışma imanın yerleşmesini sağlar. Onlar sürtünme kuvvetleri gibidir.

Adil Düzen çalışanlarına karşı hemen cephe oluştu; küfür cephesi oluştu. “Adil Düzen”i söndürmek için yarışa girildi. “Ben bunu bu hâle getirdim ve Adil Düzene engel oldum!” diyerek DYP Genel Başkanı Tansu Çiller öğünmüştü! 28 Şubatçılar şatafatlı saldırılara girişmişlerdi! Sonra ne oldu? Siyasiler siyasi mevta oldu. 28 Şubatçılar da tasfiye edildi. Şimdi de bize karşı direnenler, “Adil Düzen”e karşı olanlar yok olup gideceklerdir.

فِي الْبِلَادِ (Fıy elBıLADı)

“Beldeler içinde takallub etmeleri seni yanıltmasın.”

Küfrün gelişmesi şöyle olur. Merkez oluşacağına gövde oluşur. Bütün beldelere yayılır. Beyinsiz koskoca dev bir kuruluş olur. Halbuki Adil Düzencilerin ise önce beyni oluşur, bilgisi oluşur, merkezi oluşur; sonra gövde gelişir. Böylece beyinsiz gövdenin yerini beyinli gövde alır.

Onun için burada “beldelerde takallub etmeleri” ile ifade edilmiştir. “Belde” kuralların merkezidir.

Yani, bu kuruluşların özelliği şudur. Halka inmezler. Merkezleri yoktur. Ama beldelerde faal haldedirler. Çıkarcıların grupları oralarda yerleşmiştir. Sömürü grubu olarak organize olup faal haldedirler.

Adil Düzencilerin ise güçlü merkezleri vardır. Aracıların etkisinde değildirler. Kendi inançları ile her an “Adil Düzen”e katılmak üzere hazırdırlar.

Onların bütün beldeye, bütün ülkeye hakimmiş gibi takallub etmeleri seni yanıltmasın. Merkezin faaliyetlerine bakıp akıntıya kürek çekmektedirler; yoksa düşünüp planlayıp ne yapacaklarını bilerek hareket etmemektedirler. Nitekim Sovyetler de böyle yapmıştı. Sonra yıkıldılar. Halk içinden samimiyetle sizi tasvip etmektedir. Halk iktidara karşı gelemez, iktidara itaat eder. Ama gönlünden o zalimlerin gitmesini ve Adil Düzencilerin gelmesini ister. Beklerler. Günü gelince fevc fevc Allah’ın dinine yani düzenine hücum ederler.

İşte siz o zaman düşünen beyne sahip iseniz sorun kalmaz.

Demokrat Parti’den başlayıp bugüne kadar gelen iktidarlarda görüldüğü gibi; topluluğun beyni dumura uğramışsa ve ambale olan başkanların gafletleri ile yönetiyorsa, olacaklar daha baştan bellidir. İyi biliniz ki onların başlarına gelenler, aynı şekilde hareket ederseniz sizin başınıza da gelecektir.

مَتَاعٌ قَلِيلٌ  (MaTAGun QaLIyLun)  “Kalil bir metadır. Az bir yaşamadır.”

Bunun böyle olduğu 1950’den beri Türkiye’deki iktidarlar sayesinde fazlasıyla örnek olarak yaşandı. Sovyetler böyle çöktü. Yarın ‘faizci’ Amerika’nın başına gelecek olan da budur. Daha sonra ‘zinacı’ Avrupa’nın başına gelecek olan da budur. Onların dümen suyundaki faizci ve zinacı tavrı ile AK Parti’nin başına gelecekler de budur. Duamız, bunların tevbe etmeleri ve kalil metadan vazgeçip hâlid hayatı tercih etmeleridir.

Burada “Kalil Meta” nekire gelmiştir. Her küfür taifesinin ömrü farklıdır demektir.

ثُمَّ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ (ÇumMa MaEVAvHuM CeHenNeMu)  “Sonra me’vaları cehennemdir.”

Burada “Sonra” denmiş olması şunu gösteriyor. Bu takallubdan sonra bu dünyada helâk olacaklar; âhirette de me’vaları cehennemdir. “Fa Me’vahum” denmiş olur. “Kalil” kelimesinin nekire olarak ifadesi, bunlardan her birerlerinin kısa veya çok kısa ömürleri vardır demektir.

Üçüncü bin yılın başına gelmiş bulunuyoruz. “Adil Düzen”in zaferi için daha çok bekleneceğini zannetmiyorum. Üçüncü bin yılın ilk otuz senesi içinde “Adil Düzen”in kendisini etkin bir şekilde göstereceğini zannediyorum. Bediüzzaman’ın işaret ettiği de doğrudur. Bin yılın üçte birinde II. İslâm uygarlığı zirveye çıkıp duraklamaya başlayacak, son üçte birine kala gerilemeye başlayacaktır

Buradaki beldelerin yerini orada cehennem siteleri alacaktır. Mü’minlerin kurdukları iman siteleri cennette bağlık siteleri olacaktır. Kâfirlerin beldeleri ifsat etmeleri karşılığı cehennemde barınakları olacaktır.

وَبِئْسَ الْمِهَادُ (Va BıESa eLMıHaDu)  “Mihad bais olmuştur.”

Burada “el-Mihad” marife getirilmiştir. Cins isimdir. Mehdlerin en kötüsü denmiş oluyor.

Mehd” beşik demektir. Ancak beşik demek yerleşip istirahat edilen yer anlamındadır.

Temhid etmek” rahat ettirmek demektir. Cehennem böyle kötü bir yerdir denmiş oluyor.

لَكِنْ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ (LavKıNı elLaÜIyNa ltTaQaV RabBaHuM)  

“Lâkin Rablarından ittika edenler.”

Lâkin” menfi veya müsbet cümleden sonra aksi olan cümle gelir, eskisinden farklı bir haber gelir.

“Ben İstanbul’a her hafta gitmiyorum, lâkin yazılarımı gönderiyorum.” böyle bir cümledir.

Bazen “Lâkin” bazen de “Velâkin” olarak gelir. Sonunda Nunu teşdid de yapışır. “Velâkin” geldiğinde, ilk cümleden başka haber verilir. “Lâkin” olunca, daha çok o cümlenin açıklaması olur. Bir tür “İllâ” anlamındadır, istisnadır. Ancak “İllâ”da istisna edilen tâli cümledir. “Lâkin”de ise olunan cümle tâlidir.

Burada “Rablerine ittika edenler” takallub edenlerden daha önemli ve asıl olduğu için “Lâkin” kullanılmıştır. Bunlar kimlerdir? Bunlar cihad yapmış olsun veya olmasın, bütün müslimlerdir. Yani, mü’minlerin yanında yer almamış olsalar bile, eğer ittika etmişlerse onların hepsi cennettedir. Bu dünya hayatında cihad etmeyenler de helâk olabilirler ama âhirette ittika etmiş olduklarından dolayı cehenneme değil, cennete gideceklerdir.

Cihad yapan mü’minlerden bahsetmişti. Kâfir olmayan ama mü’min de olmayan müslimlerden bahsederek Allah onlara da cennet vaat etmektedir.

İttika etmiş” demek, şeriata göre davranmış, cihat yapmamış ama hayatını fitne, ism ve isyan içinde geçirmemiş demektir. Tabii ki mü’minler de muttakidir.

لَهُمْ جَنَّاتٌ (LaHuM CenNAvTun)  “Onlar için de cennetler vardır.”

Yine burada “Cennet” kelimesi nekire ve müennes cem’dir. Yani, yukarıda zikredilen mü’minler için kurulan siteler gibi müslimler için bağlık siteleri vardır. Ayrı olmasını nekireden anlıyoruz. Site olduğunu dişi kurallı çoğuldan anlıyoruz. Mü’minler birbirlerini sitelerde ziyaret edeceklerdir. Ancak meskenleri farklı olacaktır. Orada amel edenlerin dereceleri yükselerek ileri cennetlere gidebileceklerdir.

تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ  (TaCRıY MıN TaPTıHav elEaNHAvRu)  

“Onların tahtında da baldan, sütten, hamrdan ve sudan oluşan ırmaklar vardır.”

Bu ırmaklar değişik siteleri birlikte beslerler. Onun için burada “el-Enhâr” marife gelmiştir. Yukarıdaki ırmakların aynısıdır demektir. Siteler ayrı ayrı ama nehirler bir.

خَالِدِينَ فِيهَا (PavLıDIyNa FıyHAv)  “Orada hâliddirler.”

Yani, onların cennetten çıkacakları yoktur, devamlı olarak orada kalacaklardır. Dünyadaki ittikaları onlara oradaki bu cennetlerde beraber kalmalarına yeter.

Hâlid” kelimesi burada yalnız cennetliklere kullanılmıştır. Yukarıda ise “Me’vaları Cehennemdir. Orası ne kötü yerdir.” denmiştir. Hâlid olarak kalacaklarından bahsetmemiştir. Oysa burada hâlid olarak bahsetmiştir. Sadece bu âyete baktığınızda cehennemde devamlı kalınmayacaktır.

Başka âyetlerde cehennemliklerin de hâlid oldukları belirtilir. Burada zikredilmemesi, kiminin orada hâlid olmadıkları, kiminin de hâlid oldukları şeklinde tevil edilir. Esasen bütün büyük dinlerin inanışı da böyledir. Kâfirler hâlittirler, asiler ise cezalarını çekip çıkacaklardır. Yalnız burada küfretmiş olanlar içinde de cehennemden çıkacakların olduğu ifade edilmiş olur.  

نُزُلًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (NuZuLan MıN GıNDı elLAHı)  “Allah’tan bir konuklama yeri olarak.”

Menzil” yolcuların konakladığı yerdir. Yolculuk sıkıntılarını geçirdikleri bir yerdir.

“Hâlidîne fîha” denmiş ama burada da “Nüzülen” kullanılmıştır. Rahatlık bakımından hâlittirler. Ama daha iyiye yükselmede nüzülendirler. Bundan önceki mü’minlere vaat edilen cennete “sevâben” denmiş, burada “nüzülen” denmiştir. Yani, orada cennetler özeldir. Villalar vardır. Burada konaklamak için haneler vardır.

“İndellah” diyor; burada “Min İndillah”tır. Yani, orada özel olarak dikilmiş elbiseler, burada konfeksiyon elbiseler vardır demektir. Bugün hepimiz konfeksiyon giyindiğimize göre, bu cennete de biz çoktan rıza göstermişizdir. Tabii bu da bize çok yeter ama biz gene ne olur ne olmaz, daha ileriyi hedefleyelim ki burasını garanti edelim.  

وَمَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ (Va MAv GıNDa elLAHı PaYRun)  

“Allah’ın indinde olan ise daha hayırlıdır.”

Yani, yukarıda mü’minlere vaat edilen cennet daha iyidir, daha hayırlıdır. “Nüzülen” olandan ise “Sevaben” olanlar daha hayırlıdır. Özel olarak Allah tarafından biçilmiş ve dikilmiş elbiseler daha hayırlıdır.

Hayr” kelimesi nekiredir. Bu hayırlık da farklıdır.

لِلْأَبْرَارِ (Lı elEaBRARı) “Ebrarlar için böyledir.”

Yukarıdaki âyetlerde “mü’minler” demeyip “ebrâr” demiş, burada marife olarak aynı kelime getirilmiştir. Bunlar cihad yapan ama henüz dayanışma ortaklıkları kuramamış bizim gibi kimselerdir. Bunların mü’minlerin gideceği cennete gidecekleri burada vaat edilmiş olmaktadır.

Ebrâr” kıtal yapmamış olsa da cihat yapan kimselerin vasıflarını içermektedir.

Bu âyetler bize cevap vermiştir. Allah dualarımızı kabul etmiştir. İstediklerimizi verecektir. Ama meyveler sonra toplanacaktır. Ektiğimiz mutlaka biçilecektir. Ama bu sonuçları bugün çalışanların hepsi göremeyecektir. Onlar âhiretteki makamlarında onlarla beraber olacaklardır. Ama çalışmalarımız kesin olarak bu dünyada değerlenecektir. Gelecekte mü’minler bunlardan yararlanacaktır.

Allah’ın bu vadi bizim hamdimiz için yeterlidir. O güne inanıyor ve şükrediyoruz.

ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ TEFSİRİ – 54

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ

وَإِنَّ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَمَنْ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ خَاشِعِينَ لِلَّهِ لَا يَشْتَرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلًا أُوْلَئِكَ لَهُمْ أَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ(199)

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ(200)

 

وَإِنَّ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ  (Va EınNa MıN EaHLı eLKıTABı)  “Kitab ehlinden vardır.”

Usulde kabul ettiğimiz bir kural vardır, metinde aynı anlama gelen iki ayrı kelime kullanılmaz. Buna karşılık değişik anlamları olan kelimeler çok kullanılır. Bu usul fıkıhçılar tarafından Kur’an’ın yorumu için geçerli sayılmış, bugün bütün dünya metinlerinde uyulmaya çalışılan bir kuraldır. Buna göre Kur’an’da “kitap ehli” ve “kitap verilenler” tabirlerinden anlayacağımız nedir? Aralarında ne fark vardır?

“Kitap ehli” demek, kitaba sahip olan kimseler demektir. Kitap, kanunlardır; kanun ehli demek olur. Yani, şır’ası olan keyfî yönetim değil de, kanun yönetimine tâbi olan demektir. Buna bugün hukuk düzeni denmektedir. Karşılığında da polis düzeni tabir edilmektedir.

“Kitap verilenler” ise kitapları Allah tarafından gönderilen kimselerdir. Bunlar bugün büyük gruplar hâlinde Hıristiyanlar (Yahudiler onların içindedir), Brahmanlar (bugün İnduistler) Budistler ve Müslümanlardır. Bunların Allah tarafından gönderilmiş hidayet ve rahmet olan kitapları vardır.

Kur’an dışındaki kitaplar derece derece tahrif edilmiştir. Kur’an son kitaptır.

“Kitap ehli” demek, aynı zamanda Allah’a ve âhirete iman eden demektir. Allah’a iman etmek demek, tabiî ve sosyal kanunlara iman etmek demektir. Âhirete iman etmek demek, insanın kendisini tabiî ve sosyal düzen içinde sorumlu görmesi demektir. “Ben bu Kâinatın parçasıyım, Kâinatta abes olan yani hiçbir işe yaramayan bir şey yoktur. Benim de görevlerim vardır. Ben bu görevleri yapmaktan sorumluyum.” diyen kimse demektir. Kitab ehli bunlardır.

“Min” gelmiştir. Onlardan biri demektir.

Bu sûre içtihat ve icmaları insanlara öğreten bir sûredir. Bakara Sûresi’nden sonra gelmiştir. Bakara’da daha çok eskiden beri bilinen Tevrat şeriatı anlatılmaktadır. Âl-i İmrân ise şeriatı olmayan Hıristiyanlığı ele alarak, Hıristiyanların ve Müslümanların şerait eksikliğini nasıl tamamlayacağını öğretmektedir. İçtihat ve icmaları anlatmaktadır.

İncil’de Hazreti İsa’nın; “Size söyleyeceklerim vardır. Ancak siz şimdi onlara dayanamazsınız. Ben gidiyorum. Benden sonra biri gelecek, o size söyleyecek, ona uyun.” demiş olması işte budur.

İçtihat ve icma sistemdir. Şimdi son olarak bütün kitap ehli olanlardan yani devlet kurmuş ve hukuk düzenini kabul etmiş olan kimselerden bu son âyetlerde bahsetmektedir.

لَمَنْ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ  (LaMaN YuEMıNu Bi elLAHı)  “Allah’a iman eden kimse vardır.”

Kitap ehlinden Allah’a iman eden kimse vardır. Allah’a iman etmek ne demektir?

Kâinatın bir var edicisi vardır. O’nun tabiî ve sosyal düzeni vardır. Ben o düzene uyarsam o düzen beni korur. Bana zulmetmez, haksızlık yapmaz demektir.

Bunun yanında İnsanlık Allah’ın halifesidir. Yeryüzünde Allah’ı temsil etmek üzere var edilmiştir. Ben insanlık içinde ve insanlığın bir parçası olarak devletim, bucak ve ocağım için çalışırsam o topluluk beni korur.

İşte böylece insan tabiî ve sosyal düzene uymayı taahhüt eder ve onun içinde kendisini güven içinde hissederse, o Allah’a iman etmiş olur. “Ben Allah’a iman ettim” deyip de sonra tabiî düzeni bozarsa, sosyal düzende fesat çıkarırsa; o mü’min değil, münafıktır.

Demek ki kitap verilmiş olsun olmasın, kitabı olanlar, hukuk düzeni olanlar arasında mü’minler de vardır. Onlar Allah’a iman etmekte, tabiî ve sosyal kanunlara uymaktadırlar.

وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ   (Va MAv EuNZıLa İLaYKuM)  

“Size inzâl olunana da iman ederler. Onlara da uyarlar.”

Burada “Vellezî ünzile ileyküm” denmemiş; “Vemâ ünzile ileyküm” denmiştir. Çünkü burada inzâl edilenden kasıt Kur’an değildir. Burada inzâl olunan, içtihat ve icmalarla sabit olanlardır. Yani, bizim ürettiğimiz hukuktur. Bunlar şu yollardan üretilmektedir:

  1. Kişinin kendisi, kendisi için “içtihat” yapar. Kurallar üretir. Bunu çevresine ilân eder; “Ben böyle davranacağım” der. Çevredekiler de onun öyle davranacağını bilirler. Onunla ilişki kuranlar bu ilişkileri kurarken o kurallar içinde kurarlar. İçtihat yapana inzâl olunmuştur. Çevredekilerin onun içtihatlarını içtihat yapan için kabul etmeleri ona iman etmek demektir. Yani kişinin içtihatlarını güven altına alıyorlar. Tamam diyorlar; seninle ilişki kuranlar senin içtihadına göre seninle ilişki kuracaklardır. Uymayan olursa, biz dayanışma içinde senin içtihatlarını güven altına alıyoruz. Sana güvence veriyoruz derler.
  2. Bize nâzil olanlardan ikincisi ise “sözleşmeler”dir. Biz aramızda uymak amacıyla sözleşme yapmış isek, onlar bize nâzil olmuştur. Kamu bu sözleşmeleri teminat altına alır. Yani, sözleşmeye uymayan kimselerin verecekleri zararlar dayanışmaca giderilir. Yani, sözleşmenin hükümlerini devlet güvence altına alır. Bu devlet de mü’minlerden oluşur.

Bu âyet bize açıkça gösteriyor ki, asker olmak için ehli kitap olmak yeterlidir. Kur’an ehli veya kitap verilenlerden olmak gerekmez. Yeter ki bizim hukukumuzu güven altına almaya katılsınlar. Bizimle gerekirse savaşsınlar. O zaman cizye vermez, ehli iman olurlar. Kitapları ise kendilerine ait olur.

وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ   (Va MAv EuNZıLa EıLaYHıM)  

“Ve kendilerine inzâl olunanları güven altına alanlar vardır.”

İşte İslâm devlet anlayışı ile Batı devlet anlayışı arasında en büyük fark budur.

Bizim yaptığımız kanunları, kendi içtihat ve icmalarımızı başkalarına uygulamayız. Herkesin kendi içtihat ve icmaları ile amel etmesini isteriz. Onların bu icma ve içtihatlarını güven altına alırız. Devlet kendi yaptığı kanunları değil, halkın kendileri için yaptığı kanunları güvenceye alır.

Bir ortak ambarımız olsa, herkes içine mallarını koysa, bekçi tutsak, bizim mallarımızı beklese; işte devlet budur. Yoksa bekçi kendi ürettiği malları ambara koysa, sonra onu beklese, bir de çıkıp bizden haraç istese, ben mallarımı bekliyorum bana ücret verin dese; ne kadar gülünç olur.

Biz devlete vergi veriyoruz ki devlet bizim kendi sözleşmelerimizi güvence altına alsın. Buna ‘sözleşme serbestliği’ denir. Avrupa bunu İslâmiyet’ten öğrendi, ama hâlâ uygulayamıyor Yani, onlar bizim sözleşmelerimizi güvence altına almıyor, kendi sözleşmelerini güvence altına alıyor.

“Ellezî ünzile ileyhim” denmemiş, “Mâ ünzile ileyhim” denmiş. Dolayısıyla buradaki “” Tevrat’ı ve İncil’i ifade etmiyor. Kendi kitaplarından onların anladıklarını yani içtihat ve icmalarını içeriyor.

Şimdi biz burada klasik tefsirlerde göremeyeceğiniz anlamları yükledik. Ancak bunu keyfî olarak yapmadık. Tamamen Arapça’nın basit ve her Arapça bilenin bildiği kuralları içinde anladık ve yazdık.

خَاشِعِينَ لِلَّهِ  (PaŞıGIyNa Lı elLAHı)  “İçtihat ve icma halleri içinde olurlar.”

Haşab” kuru sert odundur. “Haşın” de sert demektir. “Haşa” ise rüzgar estiğinde eğilen yumuşak çalı veya dal demektir. “Haşyet etmek” de yakınlaşmaktır. Karşı tarafı kırmaktan korkmak, saygısızlıktan korkmak demektir.

Namazda kunut etmek demek, başını kaldırıp karşı tarafın sözlerini dinlemek, kulak kesilmek demektir. Huşu etmek de, başını secde yerine doğru eğip dış dünya ile ilişki kesip Allah’la doğrudan doğruya baş başa kalmak, içe dönmek demektir. Namazda her ikisi de farzdır. Kıraatte ‘kunut’ içinde olacaksınız, sonra başınızı eğip kendiniz okuyacak veya tezekkürde bulunacaksınız; bu ‘huşu’dur.

Hâşiğîne lillahi” demek, Allah’ı düşünerek kendi kendine içtihat yapmak demektir.

Kunutta dinleme, duyma, delil toplama vardır. Huşuda ise düşünme ve Allah’tan gelecek ilhamı bekleme demektir. Bir de bakarsınız ki beyninizde bir çözüm üretilmiş olur. İşte bu Allah’tan bize nâzil olandır. Yani, içtihat ve icma yaparak; hem kendi içtihat ve icmalarını, hem de sizin içtihat ve icmalarınızı güvence altına alırlar. İmanın askeri olurlar.

Kur’an düzeninde zorla askere almak yoktur, zorla savaştırmak yoktur. İsteyen bedel vererek askere gitmez ve savaşa katılmaz. Bu insanın en tabiî hakkıdır.

Zina yapmak insanın hakkı değildir. Ama askere gitmemek insanın hakkıdır. Evlenmek hakkıdır. Meşru yoldan cinsi ilişki kurmak hakkıdır. Ama adam öldürmek hakkı değildir. Cenini ziyan etme hakkına da sahip değildir.

لَا يَشْتَرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ  (LAv YaŞTaRUvNa Bı EAvYAvTı elLAHı)  

“Allah’ın âyetleri ile satın almazlar.”

Allah’ın âyetleri” dendiğinde, Allah’ın tabiî ve sosyal kanunlarını ifade eden Kur’an’ın sözleri demektir. Gerçekleri demektir. İlmen sabit olanları demektir.

Zinanın bir suç olduğunu herkes bilir. Ancak onu söylese, zina yaptığını ortaya koysa, küçük makamından olacak, itibarı zedelenecektir. Dolaysıyla ucuz bir değerle değiştiriverdiler.

Müsbet ilimlerin ve sosyal ilimlerin ortaya koyduğu gerçekleri tahrif ederek kendi düzenlerini yalana oturtmak istemektedirler. Kadın-erkek eşitmiş, çocuk-büyük eşitmiş, yaşlı-genç eşitmiş, bilen-bilmeyen eşitmiş!.. Herkes bilir ki bunların hepsi yalandır. Elbette bunların kişilikleri eşittir; ama kendileri eşit değildir.

Bunu ayıramayacak kadar akılsız değiller; ama sözde kadın-erkek haklarını eşitliyorlar. Haklar eşitse yükümlülükler de eşittir. O zaman erkekler de çocuk doğurmalıdır, kadınlar da askere gitmelidirler! Erkeklere çocuk doğurtamadığımıza göre, kadınları askere alsak onlara zulmetmiş oluruz. Kadınları askere almadığımızda, askerlik yapanlara verdiğimiz görevlerle ilgili yetkileri kadınlara versek, bu sefer de işe ihanet etmiş oluruz.

Demek ki, herkes bilir ki eşit olmayan eşitlenemez. Ama siyasette ‘eşitlik’ yaygarası devam ediyor. Böylece Allah’ın tabiî ve sosyal kanunlarını satıyorlar.

ثَمَنًا قَلِيلًا   “Kalil semeni”

Daha önce de açıkladığımız gibi; bu satanlar büyük sermaye sahipleri veya iktidar sahipleri değil, görevli memurlardır. Küçük çıkarları için doğruyu söylemiyor ve savunmuyorlar. Allah’ın âyetlerini en basit bir para için satıyorlar. Az bir paraya yani ucuza satıyorlar. Bedava verip küçük para alıyorlar. Ona küçük para kadar bile değer vermiyorlar.

Ama onların içinde öyleleri vardır ki, böyle yapmıyor, doğruya doğru diyorlar. Onlar kendilerini ve şöhretlerini düşünmeden, kaybedeceklerini bilseler de, Allah’ın tabiî ve sosyal kanunlarını çiğnemezler. Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye zinayı suç saymayanlarla bir olmazlar. Onlar helâk olacaklardır. Ama kitap ehli olanlar içinde gerçekleri bilen ve söyleyenler vardır.

Bugün bütün basın ve medya tüm kapsamı ile sömürü sermayesinin elinde olduğu için bu söyleyenleri siz duyamıyorsunuz. Ama bir gün ‘halk basını’ oluşacaktır; sermayenin basını değil de halk basını oluşacaktır. O zaman göreceksiniz; zinacılar ve faizciler kaçacak delik arayacaklardır. Deniz onları gark ettiği zaman, “Musa’nın Rabbine inandık!” diyecekler ama iş işten geçmiş olacaktır.

Kim faizcilerin ve zinacıların başarıya ulaşacağına inanıyorsa o Allah’a inanmıyor, o Kur’an’a inanmıyor demektir. Onlar mağlup olacaklar ve cehennemde haşr olunacaklardır. Biz mi gaflet ve dalâletteyiz, yoksa onlar mı, bu o zaman belli olacaktır. Müslümanların soykırımına uğratılacaklarını iddia edenler gerçekleri göreceklerdir. Bizim acelemiz olabilir, ama Allah’ın acelesi yoktur.

أُوْلَئِكَ لَهُمْ أَجْرُهُمْ  (EuLAEıKa LaHuM ECRuHuM)  “İşte onların ücretleri vardır.”

Evet, onlar kalil semene Allah’ın âyetlerini, tabiî ve sosyal kanunları, müsbet ilmi satmadılar; ama onlar Rab’larının emrettiği cihadın, imanın, güvenliğin ordusu oldular.Oradan aldıkları ücret çok daha fazla ve büyük oldu.

Taviz vererek, “Adil Düzen”i bırakarak iktidarı satın alanlar, servet kazananlar, bunun boş bir meta olduğunu anladılar; ve daha da anlayacaklardır. Oysa sabredip “Adil Düzen”de ısrar edenler için ise iki cihanda karşılık ve ücretleri vardır. Cemaatçe bu dünyada muzaffer olacak, hakimiyet bunların olacak, ekonomik başarı bunların olacaktır. Kişi olarak âhirette de büyük imkânlara ve mükâfatlara erişeceklerdir.

عِنْدَ رَبِّهِمْ (GıNDa RabBıHıM)  “Rab’lerinin indinde.”

“Rab’larının indinde ücretleri vardır.”

Ücretler iki kısımdır.

Biri kanunlara ve kurallara verilen ücretlerdir. Ben şunu yaparsam şu ücreti alırım demektir. Her zaman yapılan kurallı işlerin ücretleri böyledir.

Bir de kurallarla belirlenmeyen işler vardır. Tarihin akışı içinde tamamen özel durumlar vardır. Burada özel görevler sözkonusudur. Bir güvenliği tesis etmek özel iştir. Kurallar ile oluşmaz. O iş yapılırken içtihat ve icmalarla yapılır. Bir defa uygulanır ve biter. İstanbul’un fethi böyledir. Mekke’nin fethi böyledir.

“Adil Düzen”in tesisi de böyledir.

Bir daha Kur’an gelmeyecektir. Bir daha “Adil Düzen” yeniden tesis edilmeyecektir. Bu bizim neslin özel görevidir. Elbette ileride özel görevler olacaktır, ama artık “Adil Düzen” olmayacaktır.

Böyle özel görev yüklenenlerin ücretleri de özel olur. Sıradan ücret tarifesine uymaz. Bunların ücretleri Rab’larının yanındadır. Çünkü bunlara ücret verecek başka kimseler yoktur. Rab’ları adına ücreti adil bir şekilde bölüştürme bunların görevidir. Bunlar şimdi kimseden bir ücret bekleyerek .çalışmıyorlar.

Allah bunlara yani sizlere, Adil Düzen Çalışanlarına diyor ki; “Sizin ücretiniz Benim yanımdadır. Özeldir. Tahsisatı mesturedir. Ben size kural dışı hakkınız olarak o ücreti vereceğim. Sizi bedava çalıştırdığımı sanmayın.”

Kitap verilenler için de aynı müjdeyi vermektedir.

Allah’ın insanlardan istediği iyi insan olmaktır. Cennetin kapıları onlara açıktır. Allah Müslümanı, Hıristiyanı, Budisti, Maocuyu veya diğerlerini ayırmayacaktır. Yeter ki insan iyi olmaya çalışsın. İyinin ne olduğunu ise, insan aklı tarafsızsa bilir.

إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ (EınNa elLAHa SaRIyGu eLXıSAvBu)  “Allah hesabı süratli olandır.”  

Genellikle insanlar Allah’ın kudretine inanmaktadırlar.

Ama bazı insanlar bunun ilerde olacağını, şimdilik biz bunu yani bazı işleri yapsak bile bir şey olmaz diye düşünmektedirler! Şimdilik biz Avrupa Birliği’ne bir girelim, ondan sonra Allah’ın dediklerini yaparız derler! Avrupa’yı Tanrı’ya şerik (yani ortak) yaparlar. Meseleyi daha da ileri götürüp Avrupa’yı güçlü, Allah’ı aciz sanırlar!

Biz 1960’larda siyaset yapmaya başladığımızda bize hep şunu telkin ettiler; “Siz oy alsanız bile sizi iktidar etmezler! Takiyye yapalım, Adalet Partisi’nin arkasından gidelim!..”

Risale-i Nur talebelerine; “Gelin hep beraber Akevler Kooperatifi’nde organize olalım.” dediğimizde; “Bizi yaşatmazlar!” diye kaçındılar. Sonra ne oldu? Bugün tüm dünyada organize olmuş Nur talebeleri vardır.

Bugün anayasa ekseriyetini almış mürted Millî Görüşçüler vardır. Önce “Adil Düzen”i terk ettiler. Bugün zulüm düzeni içinde adalet yapacaklarını savunmaktadırlar. Akılsızlar! Pislikten ekmek pişirecekler! Onlar zannediyorlar ki; nasılsa yakında Allah bizi yoklamaz, Allah başka şeylerle meşgul! Biz şimdilik bu düzen içinde yolumuza devam edelim!..

Oysa “Allah hesabı seri olandır.” Bu şekliyle Allah’ın âyetlerine, Allah’ın tabiî ve sosyal kanunlarına sırtlarını dönenler, arkasına atıp direnenler, bunlar Ehl-i Kitap da olsalar Allah hesaplarını süratle görecektir.

Allah Adil Düzencilerin ücretlerini verecektir. Bu dünyada başaranlar arasında olacaklar, âhirette de ecirlerini alacaklardır. Tüm insanlığa müjdeler olsun ki, “Adil Düzen” geliyor ve siz kendi dininizde, kendi kitabınızda, kendi içtihadınızda yaşama hürriyetine kavuşacaksınız. Sizi zorla askere götürmeyecekler. İsterseniz bedel verip evinizde güven içinde olacaksınız. İsterseniz askere gidecek ve buna karşılık bazı haklara sahip olacaksınız. Bu yakında olacaktır. Çünkü Allah süratle hesaplamakta ve herkese hesabını ödemektedir.

Ebced hesabı ile  L=30  X=8  S=60  B=2  toplam 100 olmaktadır.

“HıSAB”daki “A” “Ellah”daki “A” gibi harekeden dönüşmüştür, saymayabiliriz.

Demek ki hesapların 100 senelik bir periyot içinde olduğuna işaret edilmektedir.

S=60  R=200  I=10  G=70  Toplam 440 yıl etmektedir.

Uygarlığın en yüksek seviyeye ulaştığı zamandır.

elLAH=65’dir. Toplam 505 etmektedir. Zirve yılıdır.  

İnNa=101’dir. 606 etmektedir. Yükselme devrinin sona erdiği zamandır.

Yani, hesabın görülmesinin sona ermesidir.

Bunları yıl olarak anlayabildiğimiz gibi ay olarak da anlarız. 100 ay 8 yıl eder. 600 ay 50 yıl eder. Yani yarım asıdır. Bizim zannımıza göre asrımız üçe bölünecektir. İlk üçte birinde “Adil Düzen”e göre teşkilat oluşacaktır. Partiler, dernekler, vakıflar, şirketler “Adil Düzen”e göre kurulacak; sonraki üçte birinde ise bunlar meyvelerini verecektir. 2066’dan sonra dünya üzerinde “Adil Düzen” hakim olacaktır.

Dünyanın “Adil Düzen”i benimsemesi için ondan sonra dört asır daha gerekecektir. O tarihte sonra gerileme başlayacaktır. Kuvvet uygarlığı 2600’lerde ortaya çıkıp varlığını hissettirmeye başlayacaktır.

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا  (YAv EyYuHAv elLaÜIyNa EAvMaNUv)  “Ey iman etmiş olanlar.”

Bu sûre 200 âyettir. Bu sûrede “Ey iman edenler” 7 defa geçmektedir. Biri 100’üncü âyete, bir diğeri de bu sonuncu yani 200’üncü âyette geçmektedir. Yani, “Ey iman edenler” sûrenin son yarısında geçmektedir. Demek ki sûrenin ilk yarısı içtihadı anlatmakta, son yarısı icma-ı devleti anlatmaktadır.

Bu sûreyi ikinci defa yorumlamaya başladığımızda bu anlayışla yorumlanmalıdır. Bu da bir usuldür.

Bir sûreyi yorumlayıp bitirdiğiniz zaman size yeni bilgiler kazandırmıştır. Gerisin geriye döneceksiniz, baştan o yeni bilgilerinize dayanarak yeniden öyle okuyacak ve değerlendireceksiniz.  

İçtihatlar için Medine devrine geçmek gerekmiyor. Mekke döneminde de içtihatlar yapılacaktır. Artık vahiy yoktur. Dolayısıyla uygulama yapabilmemiz için kendimizi yetiştirmemiz gerekir. Hazreti Peygamber ilk uygulamayı projesiz yaptı. Bize örnek yapı oluşturdu. Şimdi bizim örnek yapıya bakarak Kur’an’ı okuyup uygulama projesini hazırlamamız gerekir. Mühendisler önce avan proje hazırlarlar. Sonra keşifli projeyi oluştururlar. Daha sonra da uygulama projeleri yaparlar.

İşte biz Mekke dönemi çalışmalarımızda avan proje ve uygulama projeleri hazırlayacağız. İçtihatlar yapacağız. Medine dönemine geçtiğimiz zaman icma devri başlayacak ve orada uygulamalar yapacağız. Artık dayanışma ortaklıklarını kurmuş olacağız. O zaman faaliyete geçmiş olacağız.

Bugün sıkıntılar çekiyoruz. Ancak sahabeler sizden az sıkıntı çekmedi. Ne kadar fazla sıkıntılar çekerseniz ve onlara sabır gösterirseniz, başarınız o kadar büyük olacaktır.

Siz gerçekten seçilmiş kimselersiniz. “Üçüncü Bin Yıl Uygarlığı”nın çekirdeğini oluşturuyorsunuz. Yarın sizin çalışmalarınız sayesinde Adil Düzen” uygulanacak ve “III. Bin Yıl Uygarlığı”nın hazırlayıcısı olacaksınız. Artık şartlar tamamlanmıştır.

Seminer notlarının internete girme işini organize edin. Savsaklamayın. Çünkü herkes bir şey arıyor. Başarıyı bu sayede yakalayacaksınız. Şimdilik bu yeteri kadar başarılamıyor. Bu mesele üzerinde cemaat olarak gerektiği gibi durunuz ve gereğini yapınız.

“Ey iman edenler” Kur’an’da 79 defa geçmektedir. Bunu 80’e tamamlayan bir kelimenin olması gerekir. Seçkin olmayan sayıda bu kadar önemli geçen kelimenin zikredilmesi Kur’an’ın üslubuna uygun değildir. Ayrıca “Eyyuhe’l-mü’minûn” geçmektedir. Böylece 80 etmektedir. Bu 80’den 7 adedi bu sûrede geçmektedir. 11 adedi Bakara’da geçmektedir. Şimdi yorumladığımız âyet 18’inci olmaktadır. 3*3*3=27

اصْبِرُوا  (iÖBıRUv)  “Sabrediniz.”

Subre” granit demektir, sert  taş demektir. Sert taş gibi dayanıklı olunuz demektir. Gelecek sıkıntılara sabrediniz ve dayanınız demektir.

Bu sûrenin sonunda dört emri içeren bir mükellefiyet vardır. İkisi sabırla ilgilidir. Sabır ne demektir? Önce işe sabırdır.

Kur’an’ı yorumlama derslerine devam mı ediyorsunuz; işte buna sabırdır… “Adil Düzen”i öğrenmeye mi başladınız; işte buna sabırdır... Bir işe mi başladınız; işte buna sabırdır... Ahşap ev mi inşa edeceğiz; işte buna sabırdır... Poşet imal etmeye mi başladık; işte buna sabırdır... Market teşebbüsümüz var mı; işte buna sabırdır... Dergi mi çıkaracağız; işte buna sabırdır…

Ama olmuyor! Başarılamıyor! İşte zaten sabır buna gerekiyor.

Bunlar hemen oluverse sabra ne gerek olabilir?

Bir işte sebat etme sabırdır.

“Adil Düzen” yolculuğunda sebat etme sabırdır.

Bunlar ve benzer işler yapılırken gelecek olan sıkıntılara göğüs germe sabırdır.

Siyasi partiler gibi olmuyor. Ne yapalım. O halde bırakalım demek sabırsızlıktır. Sabırsız olmayalım.

Sabretmek” demek, tek tek sabretmek değil de, beraberce sabretmek olduğu için, dayanışma içinde sabretmek demek olduğu için emir sığası çoğul olarak getirilmiştir.

Burada önemli olan cemaatçe sabretmektir. Cemaatin devam etmesini sağlamaktır.

Eğer bir şey birine yani sadece bir şahsa bağlanmışsa, onun varlığı ile sürüyorsa, o sabır sabır değildir. O sebepledir ki ben birlikte başladığımız işi arada sırada terk ederim. Bakalım bensiz birşeyler oluyor mu? Oluyorsa, o zaman orada sabreden cemaat vardır demektir. Bundan dolayı Rabbime şükrederim.

Akevler’i bırakıp Kırgızistan’a gittim; Akevler devam etti, bugün de devam ediyor. Bu yeterli midir? İlmî çalışmalar durmasa yeterli olacaktır. Kısmen vardır ama bensiz ilmî çalışmaların İzmir’de devam edeceği ümidi bende bulunmamaktadır. Ama İstanbul’da bu çalışmalar devam etmektedir.

İstanbul cemaati sabrediyor… Gelişmeler var, gerileme yoktur…

İşte burada emredilen “Sabrediniz” sözüyle şunu anlayacaksınız.

Bu haftalık toplantılara devamda sabredin. İlk bakışta bu basit bir şey olarak görülmektedir. Oysa bu sabır en zor sabırdır. Bu sabır devam ettiği müddetçe diğer bütün sabırlar bunun yanına gelir. Oysa insanların sabretmediği şey budur.

İzmir’de ve Ankara’da kesintisiz okumalar devam edememiştir. Sabır gösterilememiştir.

Bir kişinin mazereti çıkabilir, zaman zaman ayrılabilir, ama cemaat devam etmelidir. Toplantılara asla ara verilmemelidir. Toplanma belli kişilere bağlı olmamalıdır. Toplantılar Allah için olmalıdır. Kimse gelmese bile tek başınıza toplantıya gitmelisiniz. Orada o saatte oturup ayrılmalısınız.

İşte böyle sabredenler -eğer varsa- cemaat sabretmiş olur. Allah iman edenlere önce bunu emretmektedir. Şüphesiz ki bu sabır cephedeki sabra kadar gidecektir. Şimdiki emir haftada bir toplanmadır. Ama asıl ikinci emir her gün bir defa bir araya gelmedir. Sonra beş defa bir araya gelmedir. Bu toplantılara sabretmektir. “Sabır ve salâtla istiane edin.” (Bakara, 45 ve 153)  âyetleri çok açık olarak bunu ifade etmektedir.

Burada emredilen sabır büyük bir güçtür.

وَصَابِرُوا  (Va ÖAvBıRUv)  “Ve sabırlaşın.”

Sabır” emrinden sonra “Sabırlaşma” gelmektedir.

Sabırlaşma” demek, birbirlerine sabretme demektir.

Bu sabır birinci sabırdan daha zordur. Bir arkadaşınız size karşı bir hareket yapar ve bu da sizi sıkar. Bu hareket ve davranış karşısında siz ona kırılırsınız, sonra birbirinizi görmek istemezsiniz, görüşmeleri seyrekleştirirsiniz. Bir de bakarsınız ki aranızda dağlar örülmüş!..

Bugün mü’minlerin grupları bu sabrı gösterebiliyorlar, dağılmıyorlar.

Adil Düzenciler henüz bu dağılmama imtihanını vermiş değildir. Bunun sorumlusu siz olacaksınız. Bizim nesil sizin aranızdan ayrıldığı zaman, eğer bu başlamış olan Adil Düzen Çalışmaları devam ederse cemaat içi sabır tamamlanmış olacaktır.

Bediüzzaman cemaatini kurmuş ve bugün devam etmektedir…

Erbakan’dan sonra Millî Görüş ne olacak, bilinmiyor...

Akevler ne olacak, bilinmiyor...

Eğer sizler Adil Düzen Çalışmalarınızı ileride de sürdürürseniz, biliniz ki “III. Bin Yıl Uygarlığı”nın başlatıcısı siz olacaksınız. Yok, diğer arkadaşlarınızın yaptığı gibi belli bir zamanda bırakırsanız, toplantılara katılmazsanız, bu çabamız bu dünyada bir semere vermez olacaktır.

Şüphesiz ki bunun böyle olup olmaması bizim işimiz değildir. Biz çalışırız; yapacak olan Allah’tır. O’nun takdiri ne ise o olacaktır. Bizim için çalışmadan başka bir şey yoktur. Sorumluluğumuz da yoktur.

Bu âyetin emrine uyarak diğer İslâmî gruplarla diyalog kurmaya çalışmalıyız. Onlarla sabırlaşmalıyız. Görüşleri bizim görüşlerimize uymuyor diye dışlamamalıyız, ilişkileri kesmemeliyiz.

Burada emredilen kimseler iman etmiş olanlardır.

Genel olarak Kur’an’da Tevrat ehli Yahudiler, İncil ehli Hıristiyanlar, Kur’an ehli de iman edenler olarak ifade edilmiştir. Önce ülkemize dönelim. Ülkemizde birçok sosyal gruplar vardır. Bunlar Kur’an’ı kendilerine hayat düsturu yapmamışlardır. Onlar elbette mü’min değildirler. Onlar ile olan ilişkimiz kitap ehli ile olan ilişkilerimiz seviyesinde olacaktır. Bu mesele bundan önce açıklanmıştır.

Bunun dışında Kur’an ehli olanlar vardır. Onlar hayatlarına Kur’an’ı düstur yapmışlardır. Bu âyet onlara hitap etmekte ve emretmektedir. Kur’an’a inananlara ve ona bağlananlara emretmektedir.

“Sabırlaşın.”

Önce kendi cemaatinizin içinde birbirinizle kenetlenin ve İslâm yolundaki gayretlere devam edin.

Milliyetçi Hareket Partililer, Kur’an’ı reddetmemekle beraber, hiçbir zaman onu hayat düsturu olarak başa almıyorlar. Kendilerinin işine geldiği kadar Kur’an’ın yanındadırlar. Onlar elbette bu emrin muhatabı değildirler. Ama Refahlılar, AK Partililer, Tarikatlar, Nurcular, hattâ Diyanetçiler kendilerini Kur’an ehli kabul ediyorlar. İşte Kur’an bunlara emrediyor.

“Sabırlaşın.”

Diğer Kur’an cemaatleri ile ilişki kurun; onlarla beraber “Adil Düzen” yolunda, İslâm yolunda, Hak yolunda, şeriat yolunda adımlar atın ve ilerleyin. Yani, ‘sabrediniz’ ifadesiyle tarikatlarınız olsun, partileriniz olsun, cemaatleriniz olsun. Ama aynı zamanda cemaatler arası irtibatınız olsun; cemaatler arasında dargınlığınız, ayrılığınız olmasın. İşte bu âyet onu emretmektedir.

Tekrar başa dönelim.

Önce kendimiz cemaatler oluşturup toplantılara devam edeceğiz. Kendi tefsirlerimizi okuyacağız, olgunlaşacağız. Teşkilâtımız olacak, okumamızı halka kadar götüreceğiz. Kademe kademe teşkilatlanıp kenetleneceğiz.

İkinci görevimiz de birbirimizle kenetlenme olduğu gibi; bizim gibi düşünmeyen, Kur’an’ı bizim gibi anlamayan kimselerle de ilişkimiz olacak ve birbirimize sabredeceğiz. Onlar bize, biz onlara sabredecek.

İşte Türkiye’de şimdiye kadar gerçekleşmeyen budur. Bu nasıl gerçekleşecektir?

Bu ancak siz Adil Düzen Çalışanlarının gayretleri ile mümkün olacaktır.

Dergi çıkaracağız, bütün grupları orada toplayacağız…

 Şirket kuracak, bütün grupları orada aktif hâle getireceğiz…

Ortak zekat, orta hac, ortak site, ortak başka faaliyetlerimiz olacaktır…

“Adil Düzen” içinde bunları yapacağız. Biz onlara sabredeceğiz; onların da sabretmelerini isteyeceğiz. Onlar bizim aleyhimizde olacak, biz onların aleyhinde olmayacağız. Onları uyaracağız, ama onlara karşı olmayacağız. Onların makamlarında ve servetlerinde gözümüz olmamalıdır.

وَرَابِطُوا   (Va RabıTUv)  “Ve murabata ediniz.”

Rabtiye” bir şeyi bir şeye tutturmak için iğne gibi bir araçtır. “Raptetmek” ilişkilendirmek demektir.

İnsanlar arasında rabıta nasıl kurulur?

Bunu anlayabilmemiz için insanda mevcut dört temel melekeyi göz önüne alalım.

His” duygularımızdır. Bizim ihtiyaçlarımızı belirler. Acıkırız, üşürüz, severiz… Bunların hepsi bizim ihtiyaçlarımızı ortaya koyar.

Fikir” düşüncelerimizdir. Bundan sonra hislerin istediklerini karşılamak için ‘fikir’ devreye girer. Hisler ne yapacağımıza karar verir. Fikirler nasıl yapacağımızı tesbit eder.

İrade” yaptıklarımızdır. His ve fikirden sonra irademiz gelir. İrademiz de bir şeyi ne zaman yapacağımıza karar verir. “Hah, işte şimdi bunu yap” der; “günü geldi, saati geldi, artık yap” der. Kaslarımıza emir verir, biz de işi yapmış oluruz.

Ünsiyet” sosyal yönsemedir. His, fikir ve iradeden sonra gelir. Ünsiyetimiz elde edilen hâsıladan nasıl yararlanacağımızı bize ifade eder, yani sonuçları değerlendirir. Hayvanların bir kısmı bunu tek başlarına yaparlar. Oysa topluca yaşayanlar işbölümü içinde organize olmuş olarak gerçekleştirirler. Bunun için insanlara sözkonusu bu dört meleke verilmiştir.

Sanat ile duygularımızı ifade ederiz ve başkalarının duygularını öğreniriz.

Dil ile başkalarının düşüncelerini öğreniriz, düşüncelerimizi yanı fikirlerimizi ifade ederiz.

Teknik ile birlikte üretim yapmayı gerçekleştiririz. Teknik irademizin ortaya konulması aracıdır.

Hukuk ile ünsiyet melekemizi yani başkalarıyla ilişkileri ve ortak ürünleri bölüştürmeyi düzenleriz.

İşte bu emir “murabata”dır, yani sabırda cemaat oluşmasıdır.

Musabere” de cemaatler arası ilişkilerde sabırdır. Ancak sabırdan maksat murabatadır. Birlik yapma, örgüt olarak cemaatleşmedir. Bunu da sanat, dil, teknik ve hukukla gerçekleştiriyoruz.

İbadetler bunu teşkil ediyor, insanlar arasında hissî bağlar oluşturuyor. Dil fikrî bağları oluşturuyor, teknik amelî bağları oluşturuyor, hukuk sosyal bağları oluşturuyor.

İlk emir “insan olun”; ikinci emir “birleşin”; üçüncü emir “örgütlenin”.

Birleşme, örgütlenme demek değildir. Birleşme, örgütlenmeye karar alma demektir. Örgütlenme ise zamanla olacaktır. İlişkiler insanlar arasında gerekli birlikleri sağlayabilir.

Gelecek dünyanın nasıl oluşacağını bilmeyenler yanlış bir istikamette kendilerini hazırlarlar. Mesela, Avrupa Roma ve Bizans imparatorluğunu ihya etmeye çalışmaktadır. Yani, bir potada erime yolundadır. Oysa Allah’ın istediği her topluluğun varlığını sürdürmesi, ancak aralarında irtibatın olmasıdır.

Hücreler birleşir ve canlıların bedenlerini oluştururlar; bu arada kendileri de varlıklarını sürdürürler. Hücreler yok olarak canlı oluşmaz; hücreler aralarında irtibat kurarak canlı oluşur.

Kişiler irtibat kurarak ocakları oluşturacak. Ocaklar irtibat kurarak bucakları oluşturacak. Bucaklar varlıklarını koruyacak ama birleşerek illeri kuracak. İller irtibat kurarak ülkeleri, ülkeler irtibatları kurarak insanlığı oluşturacaklardır. Tarikatlar, siyasi partiler, ekoller varlıklarını koruyacak ve bu arada aralarında irtibatlarını kuracaklardır.

1967’de başlayan gruplaşma 2000’de tamamlandı. 2033’e kadar bunlar sabırlaşacaklardır. Aralarında ilişkiler olacak, ortak çalışmalar yapacaklardır. 2067’ye kadar da rabıta dönemi gelecektir. “Adil Düzen”in tedvini, halka anlatılması, halkın uygulamaya geçmesi kısa zamanda olmayacaktır. Ancak halka anlatabilmek için küçük bir Adil Düzen Cemaati oluşmalı ve kendi aralarında uygulama yapabilmelidirler.

وَاتَّقُوا اللَّهَ   (Va İTTaQUv elLAHe)  “Allah’a ittika ediniz.”

“Allah’ın şeriatına girerek kendinizi koruyunuz.”  

Kendiniz cemaat olacaksınız. Diğer cemaatlerle fikrî dayanışma içine gireceksiniz. Örgütleneceksiniz. Sonra da örgüt içinde yaşayacaksınız.

Şöyle ifade edebiliriz.

İlk Müslümanlar Hazreti Ömer Müslüman oluncaya kadar sabrettiler. Ondan sonra Medine dönemine kadar sabırlaştılar. Ondan sonra Medine’de akileler (dayanışma ortaklıkları) kurarak rabıtalaştılar. Halifeler zamanında da ittika edip faaliyet gösterdiler.

İttika etmek” demek, şeriat kuralları içinde hareket etmek demektir. O şeriat da içtihatlardır, sözleşmelerdir, istişari kararlardır ve hakem kararlarıdır.

Şeriatın uygun gördüğü yerlerde yetkililere itaat edeceksiniz.

لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Böylece felâha erersiniz.”

Felah” refah anlamındadır. Bakara Sûresi’nin ilk âyetlerinde “Onlar müflihlerdir” denmişti. Burada da “böylece iflah edersiniz” diye sûreyi tamamlamıştır.

Felah” kelimesi daha çok dünyevi refah için kullanılır.

Dünyevi saadete ulaşmanın yolu da “Adil Düzen”den geçer.

Şimdi bu sûrenin bize öğrettikleri nelerdir?

İlk uyarısında insanı muhatap alarak içtihadın nasıl yapılacağını öğretmiştir.

İslâm demokrasisi içtihada dayanır. Demokrasi, halkın yönetimi demektir. İçtihat sistemi de halkın kendi kendilerini yönetmesidir. Herkes kendi içtihadı ile amel eder.

İçtihat yapmak için şartlar konmuştur:

  1. Size söylenen her söze kulak vereceksin. Söylenmeyenleri de gücün yettiği kadar sorup dinleyeceksin. Dayanışma ortaklıklarına bunun için gerek vardır. Herkes başka şeyler öğrenir. Ancak bu öğrenilenler bir araya gelir ve bu sayede topluluk öğrenmiş olur.
  2. Sözleri değerlendirip içlerinden en iyilerini bulup seçeceksin. Araştırma ve ayıklama yapacaksın. İçtihat işte buradadır.
  3. Ondan sonra içtihat birliğini sağlayanlarla irtibata geçecek, ortaklıklar kurup birlikte iş yapmaya başlayacaksın.
  4. Nihayet, üretim yapıldıkça da adil bir şekilde paylaşacaksın. Herkese hakkını vereceksiz. Bu da ancak “Adil Düzen”deki “Genel Hizmetler” ile sağlanır.

 

 

 

 

                                                                     Yazan ve Anlatan: SÜLEYMAN KARAGÜLLE

Yayına Hazırlık ve Yönetim: REŞAT NURİ EROL

www.akevler.org          (0532) 246 68 92

 

 


ÂLİ İMRAN SURESİ TEFSİRİ(3.sure)
1-ALİİMRAN 1-9/ 220İLA274 SEMNER-02.08.2003İLA17.10.2004 ARASI
1183 Okunma
2-ALİİMRAN 10-15
1208 Okunma
3-ALİİMRAN 16-22
1114 Okunma
4-ALİİMRAN 23-29
1823 Okunma
5-ALİİMRAN 30-37
1944 Okunma
6-ALİİMRAN 38-46
1409 Okunma
7-ALİİMRAN 47-54
1132 Okunma
8-ALİİMRAN 55-63
1096 Okunma
9-ALİİMRAN 64-71
1047 Okunma
10-ALİİMRAN 72-77
1058 Okunma
11-ALİİMRAN 78-83
1142 Okunma
12-ALİİMRAN 84-91
1247 Okunma
13-ALİİMRAN 92-100
1715 Okunma
14-ALİİMRAN 101-112
1372 Okunma
15-ALİİMRAN 113-118
1633 Okunma
16-ALİİMRAN 119-125
1155 Okunma
17-ALİMRAN 126-133
1175 Okunma
18-ALİİMRAN 134-141
1666 Okunma
19-ALİİMRAN 142-148
1712 Okunma
20-ALİİMRAN 149-155
1129 Okunma
21-ALİİMRAN 156-163
1195 Okunma
22-ALİİMRAN 164-168
1914 Okunma
23-ALİİMRAN 169-174
1579 Okunma
24-ALİİMRAN 175-180
1417 Okunma
25-ALİİMRAN 181-186
1381 Okunma
26-ALİİMRAN 187-194
1976 Okunma
27-ALİİMRAN 195-200
1285 Okunma