Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
ÂLİ İMRAN SURESİ TEFSİRİ(3.sure)

1115 Okunma
ASPxHyperLink

ALİİMRAN 16-22
Süleyman Karagülle

 

 

ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ TEFSİRİ - V

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ

(وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ)

الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا إِنَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ(16) الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنْفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْأَسْحَارِ(17) شَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَالْمَلَائِكَةُ وَأُوْلُوا الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ(18) إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمْ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَمَنْ يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللَّهِ فَإِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ(19)

الَّذِينَ (elLAÜIyNa) “Onlar.”

“Ellezîne” Arapçada Türkçe’deki an eki karşılığıdır. “Yekûlûne” ile beraber diyen kullar anlamındadır. Bazen de isim olarak diyen kimseler şeklinde manâlandırılır. Allah kullarını görmektedir. Önceki âyetin devamıdır. Âyetin sonunda cim konmuştur. Bunun anlamı “dur” veya “geç” demektir. Âyetin burasında durulur. Cümle tamdır. Ama iade edilerek devam edilirse bence en güzel kıraat olur. Yani durulacak, manâ tamamlanmış olacaktır. Çünkü yukarıda sayılan cennet nimetlerinden biridir. Ama ondan sonra o ifade yeni âyette yeniden başlamaktadır. Durulduğu zaman Allah’ın Âhiretteki kulları görüşüdür. O görüşünü o zaman kullar da bilecektir. Bu âyette iade edilen görüş ise bu dünyadaki görüştür. Çünkü bu dünyada söyleyenleri de görmektedir.

“Ellezîne” ifadesi şu özellikleri bize bildirmektedir:

a) Söyleyenler bir toplulukta dua ederler. Birlikte dua ederler. Birlikte söylerler. Bu şöyle yapılır. Bir araya gelerek başkan dua eder, cemaat amin der. Bir söyleyiş budur.

b) Yahut bir araya gelinir ve bu dua okunsun denir. Herkes onu okur. Üçüncü ve dördüncü rekatlarda böyle dua ediyoruz.

c) Yahut imam kelime kelime tekrar ettirir. Tekbirleri böyle getiriyoruz. Namazda koro halinde söyleme yoktur. Kurban Bayramlarında tekbirleri koro halinde ve sesli olarak getiririz.

İşte bu “Ellezîne” mü’minlerin namaz ve bayramlardaki söyleyişi biçimimdeki söylenişlere işaret etmektedir. Çünkü “Ellezîne”de fail ve fiil marifedir.

يَقُولُونَ  (YaQUvLUvNa) “Kavl ederler. Topluca söylerler.”

Bunları söylemek farz değildir. Söylenmese de namaz geçerlidir ama bunların namazda söylenmesi Allah’ın bizi görmesi için gerekir. Allah’ın bizi görmesi demek, bizi kötülüklerden uzak tutması ve iyiliklere götürmesi demektir. Kulların ibadetleri defterlere yazılmaktadır. Onları Allah gözetlemese de karşılık görülecektir. Rab’lerine dua edenlerin duasını kabul ederek doğrudan insanı kötülüklerden uzak tutacak ve iyi işler yaptıracak olan Allah’tır. Meleklerin insan iradesine doğrudan müdahale etme yetkileri yoktur. Bu sebepledir ki şeytanın karşısında melek yoktur. Doğrudan Allah vardır. “Hizbullah” ve “hizbu’ş-şeytan” vardır. Allah insanlara kötü yolları da iyi yolları da göstermektedir. Ama iyi yollarını doğrudan ilham etmektedir. Kötü yollarını ise şeytan aracılığı ile ilham etmektedir. Allah dua etmemizi istemektedir. Kendi ağzımızla doğrudan dua etmemizi istemektedir. Onun için “Yekûlûne” denmiştir. Söyleyerek isteyecektir. Bu âyetteki açık manâ, sözün manâsını bilmeden de dua etmek Allah’ın gözetmesini sağlar demektir. Manâsını bilmeden okunan Kur’an’ın da sevabı vardır, manâsını bilmeden yapılan duanın da kabulü vardır. Bu duaları Arapça olarak ezberlemek ve manâsıyla öğrenerek dua etmek gerekir.

رَبَّنَا (RabBaNAv) “Rabb’imiz.”

“Rabb’imiz” diye dua ederiz. “Bizi yetiştiren” demekteyiz. “Bizi yetiştiren” dediğimizde; kişi olarak bizi yetiştiren anlamı olduğu gibi; topluluğumuzu yetiştiren anlamı da vardır. Çünkü insan toplulukları da tıpkı kişi gibi doğar, gelişir, yaşlanır ve ölür. Kur’an’da “Rabb’im” dendiği zaman, beni kişi olarak yetiştiren; “Rabb’imiz” dendiği zaman, bizi topluluk olarak yetiştiren demek olur.

Allah insanı öyle yaratmıştır ki toplulukla kişi arasında çıkar paralelliği vardır. İşte o sebeple “Rabb’imiz” derler. Başkan “Biz” diye konuştuğu zaman topluluk adına konuşmuş olur; “Ben” dediği zaman ise kendi adına konuşmuş olur. Mesela, bir parti başkanı lâikliğe aykırı fikirler benim görüşüm diyorsa o onun şahsi görüşüdür. Bizim görüşümüz diyorsa, o parti görüşüdür demektir. Ona göre parti ilzam olunabilir.

إِنَّنَا (EinNAv) “Biz iman ettik.”

Burada sadece “Âmennâ” denebilirdi. Olağan bir inanmanın haberi olurdu. Başa “İnne” getirildiğinde biz inanmış olan kimseleriz denmektedir. Yani fiil cümlesi isim cümlesine çevrilmiştir. Fiil-i mazi ile imanın geçmişte olduğunu gösterir. Onun bir defa olduğunu gösterir. Mü’min olan ben iman ettim dedikten sonra mü’mindir. Ta ki ben kâfirim deyinceye kadar mü’mindir. Arada zihninde geçen reybler onu imandan çıkarmadığı gibi günah işler de onu imandan çıkarmaz. Fiil-i mazi ile onun sürekli olarak devam ettiğini ifade etmiş olur. “İnne” kelimesi gelmekle imanını teyit etmiş olur.

Bu nevi takdimler tahsisi ifade etmiş olabilir. O takdirde “İnnena”da kastedilenler bütün mü’minler olur. Yani, ben mü’minlerin içindeyim ve ben onlarla beraberim demek olur. Bu da bize icma müessesesini getirmiş olur. Beş vakit namaz kılanlar, Cuma namazı kılanlar ve Haccı birlikte yapanların içine girerler. Şa’b ve kavim ise özel namaz kılmazlar. Onların da imamları vardır. Merkez bucaklarının imamlarına tabidirler.

آمَنَّا (EaManNAv) “İman ettik.”

Yedinci âyette rasihler iman ettik derler deniyor. Burada derler diyor. İman etme şartı getirilmiyor. İman ettik demeleri yeterli oluyor. Çünkü iman iradi bir olay değildir. Ama kavil ihbari olaydır. İradidir. Yeter derecede ibadet yaparsanız iman etmiş olursunuz. Bu sebepledir ki bu kavli ibadlara söyletiyor.

Önce ben Müslim oldum diyeceksin. İbadete başlayacaksın. Sonra kalbin iman edince iman ettim diyerek imanını ihbari olarak teyit edeceksin. İbadet dediğimizde; Kur’an’ı kitaptan okumak, Kur’an’ı ezbere okumak, Kur’an’ı tercümeleri ile okumak, Kur’an’ı tefsirleri ile okumak; tilavet, Kur’an, zikir ve Furkan, işte ibadet budur. Ondan sonra amel yapmak. Toplanmak, kamu ortaklığı kurmak, oruç tutmak, hacca gitmek, yani kurultaya katılmak ibadet olduğu gibi; bütün farzları yerine getirmek ve haramlardan kaçınmak da ibadettir. Hâsılı, şeriata uymak demektir.

İşte bunları yapan kimsenin kalbine iman girer ve ondan sonra ben iman ettim der. Müslimler İslâm topluluğunda yaşarlar. Askere gitmezler. Ben mü’minim diyenler ise artık askerlik görevlerini yüklenmiş olurlar. Böylece iman etmek bir siyasi dayanışma ortaklığına katılma demektir. Müslim olma demek de bir ilmî dayanışma ortaklığına katılma demektir. Zımmilerin de ilmî mezhepleri vardır ve geçerlidir.

فَاغْفِرْ لَنَا  (FaĞFiR LaNAv) “Bize mağfiret et.”

“Mağfiret et” ört, onun cezasını çektirme demektir. Yedinci âyetteki duayı rasihler yapıyor. Yani bu dua mü’minlerin duasıdır. Mü’min olduktan sonra bizi şaşırtıp da tekrar butlana götürme. Bizi reyb içine koyma biçimindeki duayı emrediyordu. Kullarına yani Müslimlere de iman edince nasıl dua edeceklerini emretmiş oluyor. Şimdiye kadar yaptıklarımızı mağfiret et; gerek Müslim olmadan işlediğimiz günahları, gerekse Müslim olduktan sonra mü’min oluncaya kadar kalben işlediğimiz günahları yani şüpheleri mağfiret et. Onları sil.

Bugünkü vergi affı budur. Cahiliye döneminde işlenen suçlar cezalandırılmaz. Tevbe etmeleri, talep etmeleri halinde onlar silinir. Mükelleflerin baş vurmaları gerekir. Re’sen silinmez. Baş vurma, bir daha böyle yapmayacağının da taahhüdüdür.

ذُنُوبَنَا (ÜuNUvBaNAv) “Zenblerimizi mağfiret et.”

“Zenb” kuyruk demektir. Gizlenerek yapılan fiiller zenbdir. Öyle bir iş yapıyorsunuz ki, ah bunu kimse duymasa diyorsanız o zenbdir. Topluluklar bunları şeriatları ile tesbit ederler. Kişi ya o şeriata uyacak veya o şeriatın gösterdiği cezaya katlanacak.

Kur’an’ı kabul eden kimse de Allah’ın topluluğuna girmiş olur. Ya onu kabul eder ve ona göre hareket eder, yahut o topluluktan ayrılır. Kâinat’tan ayrılır. Ayrılamayınca da Ahiretteki cezaları kabul eder. Herkes kendi içtihadıyla amel etmekle mükelleftir. Topluluklar ise sözleşmeleri ile hareket etmek zorundadır. Kimse sözleşme yapmak zorunda değildir. Ama topluluğa katılan kişi onların sözleşmelerine uyacaktır. Beğenmiyorsa orasını terk edecektir. Bunlar da icmalardır. Aşiret, kabile, şa’b, kavm ve nâs icmaları vardır.

وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ (Va QıNAv GaÜABa elNAvR)

“Bizi nârın gazabından vıkaye et. Ateşin azabından koru.”

İslâm’dan imana geçenler bu tercihlerini bu dua ile yaparlar. Rabb’imiz, biz artık iman ettik. Kalbimiz mutmain oldu. Şimdi hak uğruna cihad yapabiliriz. Bizi de askerlerin zümresine yaz. Eski günahlarımızı da sil. Burada şöyle bir durum da olabilir. Müslim iken harçlı ve zor durumda ise Müslim olunca bütçeden yardım olunur ve müminler içine yepyeni olarak katılır. Bu durum kalpleri imanla dolu olmayan kimselerin de çıkar için mü’min olmalarına sebep olur. Ancak Kur’an düzeninde zahir esastır. Kişinin buna karar verdiğini öğrenmemiz yeterlidir. Nitekim tarihin çok meşhur bir kaydı var.

Haccac, Ömer bin Abdülaziz’e mektup yazıyor: “Herkes cizye vermemek için mü’min oluyor. Sünnet olmayı zorunlu yapalım. Böylece Müslüman olmazlar.” diyor. O da cevap veriyor: “Allah Muhammed’i hattan olarak göndermedi.” Yani sünnetçi olarak göndermedi.

Bugün dönme dediklerimiz vardır. Bizim onları Müslüman saymamamız için hiçbir sebep yoktur. Zamanla çocukları gerçek Müslim olurlar. Bugün onların durumu iyidir. Çünkü Müslümanları ehven-i şer kabul edip Müslüman olanlar onlar olacağına bunlar olsun diyorlar. Hıristiyanları da onları ehven-i şer kabul ederek onlar olsun diyorlar. Gelecekte ise Müslümanlarla Hıristiyanlar anlaşacaklardır. Onların da Yahudilerin de hakimiyeti bitecektir. O zaman onların durumu kötü olacaktır. Yahudiler öyle kalacaklardır. Ama Sabataycılar ise durumlarını düzeltmek için Müslüman olacaklardır. Sonra da çocukları İslâmiyet’e büyük hizmet vereceklerdir.

İslâmî hayatı yaşayıp kalplerine iman giren kimseler iman ettik derler. Bu sebeple bizi mağfiret et diyorlar. Bu, bu dünya cezasından kurtulmadır. Ahirette de cehennemden korur. Demek ki mü’minlerin hesap verecekleri iki yerin biri bu dünyada, diğeri de ahirettedir. İşte ister rasih olsunlar, ister rasih olmasınlar, insanlara verilen tabiî şehvetlerin yararlı şekilde kullanılması için ya içtihat yaparlar, ya da bir müçtehide uyarlar. Hangisini yaparlarsa yapsınlar; “Rabb’imiz, iman ettik, mağfiret et ve cehennem azabından koru.” derlerse, Allah onların bu dediklerini kabul eder ve onları mü’minlerin arasına kendisi koyar.

Bu âyetin delaleti, resulün uygulaması ve icma ile sabittir; bir kimse Müslim veya mü’min olmak istediği zaman kimse buna engel koyamaz. Bir kimse mü’min veya Müslim olması için bir yerden izin almak zorunda değildir. Bunun resmî bir merasimi de yoktur. Ancak bunlar nifak veya çıkar için gelmişlerse Allah onların hesabını sorar.

الصَّابِرِينَ (elÖAvBıRIyNa) “Sabredenler.”

Allah’ın gördüğü kulları iman ettikten sonra görevler aşağıda sayılmıştır. Burada Müslimlerin iman etmeleri için ibadet etmeleri gerekir. Onları da yukarıda saydık. Demek ki zimmiler de mü’minlerin tüm ibadetlerine katılabilirler, ama katılmak zorunda değildirler. Bizimle namaz kılabilirler, oruç tutabilirler, Hacca gidebilirler, Kur’an okuyabilirler.

İman ettikten sonra işler artık eskisi kadar kolay değildir. Önce sabra alışacaklar. Sabredecekler. Bunun eğitimi nedir? Askerliktir. Askerde birçok sıkıntılı işler yaptırılır. Böylece insan sabra alıştırılır. Yani askerliklerini yaparlar demektir. Ayrıca cihad esnasında karşılaştıkları sıkıntılara göğüs gererler. İmanları için gerekirse canlarını bile vermeye hazır olurlar.

“Sabır” Türkçede “sebat” kelimesi ile ifade edilmektedir. Savaşlar sabırla kazanılır. Türk milleti sabırlıdır. Cumhuriyet inkılâpları yapılırken sabretmiştir. Ama sonra inandıklarını asla bırakmamıştır. Sabretmeseydi ne yapardı? İsyan eder ve devleti yıkardı. Ya da baskı sonucunda dinini imanını bırakır ve unutulur giderdi. Öyle olmadı. Ne isyan etti ne de inançlarını bıraktı. İşte mü’min olma bu demektir. Sonra ne oldu? Bugün Türkiye İslâmiyet’e en çok bağlı ve onu en çok anlamış bir ülke durumundadır. Bu onun sabrı sayesindedir. İnkılâplar da onun çok işine yaramıştır. “III. Bin Yıl Uygarlığı”na o sayede talip olabiliyoruz. İsm-i fail olarak getirilmesi, sabredenler bellidir demektir. Sabır duruma göre değişir. Onun için fiil meçhuldür.

وَالصَّادِقِينَ  (VaöÖAvDıQIyNa) “Ve sadıklardır onlar.”

Yani, sadık sabır ibadları Allah rey eder. “Sabır”dan sonra “sadık”.

“Sıdk”, verilen sözde durmak, bağlılığı sürdürmek demektir. Sabır topluluğun işidir. Birisine verdiğin sözde durmaktır. Bir tür onu ona tahsis etmektir. Kur’an’da sadakat iki yerde açıkça istenmektedir. Biri kadının kocasına sadakatidir. Yani başka erkekle ilişki kurmamasıdır. Bu sadakatinden dolayı mihir verilmektedir. Buna “sadaka” denmektedir. İkincisi halkın başkana sadakatidir. Halkın başkanlara verdiği vergiye de “zekât” denmektedir. Başkana sadakat demektir. Bundan dolayıdır ki nasıl bir karının iki kocası olmazsa, bir kimsenin de aynı yerde iki başkanı olmaz. Buna o kadar riayet edilir ki, bir yerde cemaatle namaz kılındıktan sonra artık orada ikinci defa cemaatle namaz kılınmaz. Namaz kılınsa bile ezan okunamaz, kamet getirilemez.

Sabırlı olmak demek, toplulukta çıkan sıkıntılara dayanmak demektir. Hakkı tavsiye ederken sabrı da tavsiye etmek demektir. Sadakat da, katıldığın topluğun çıkarına çalışmak ve onun hukukunu düşünmektir.

Mesela, burada iken “Akevler”i düşüneceksiniz; “Akevler”in zararına, partinin lehine bir şey düşünmeyeceksiniz. Partide iken de oranın çıkarını düşüneceksiniz.

Sadakatin manâsını iyi kavramak gerekir. Bir avukat nasıl iki hasmın avukatı olmazsa, bir insan da iki tarafı eşit şekilde göremez. O anda nerede isen o topluluğa sadık olacaksın. Hattâ Rusya’ya gidersen, orada iken artık oranın çıkarlarını düşüneceksin. Oralarda Türkiye’yi düşünmeyeceksin. Türk vatandaşı Türkiye’yi düşünmelidir. Türkiye’nin aleyhinde bulunmak sadakatsizliktir. Türkiye’de Kürtçülük yapmak ihanettir. Ama göç eder de Peşmergelere katılırsa orada Kürtleri düşünebilir.

وَالْقَانِتِينَ (Va eLQAvNıTIyNa) “Kunut edenlerdir onlar.”

Yani Allah’ın basir olduğu kulları kanıt olanlardır. “Kunut etmek” demek, başını kaldırıp söyleyene bakarak onu dinlemek demektir. Türkçedeki kulak kesilmektir. Öyle ki beyin diğer kapılara kapatılır, kulak başka sözleri duymaz. Ona kulak verir ve başka şeyleri işitmez olur. İtaatten farklıdır. İtaat, emri yerine getirmektir. Kunut ise söyleneni anlamak demektir.

Namazda insanlar kanittirler. Cüz ile kül irade ediniştir. Namazın gayesi Kur’an’ı dinlemektir. Mü’minlerin görevi beş vakit namazlarını cemaatle kılmaktır. Onun için bu kurallı müzekker getirilmiştir. Topluluğun düzenine uymada sabır gösterecekler. Yetkililerin talimatlarına uyacaklar.

Bunlar genel kaidelerdir. Ondan sonra bu topluluğun oluşması için iki hususa gerek vardır. Biri sosyal örgüttür, diğeri kamu ortaklığıdır. Yani ortak bütçedir. Demek ki abd olmak için şunlar istenmektedir. Sabah namazı kılınacak ve işe başlanacak, öğle namazı kılınıp tatil edilecek, ikindi namazı kılınıp akşam mesaisine başlanacak, akşam kılınıp iş tatil edilecek. Sohbetten sonra yatsı kılınıp yatılacak. İşte kunut budur.

وَالْمُنْفِقِينَ  (Va eLMuNFıQIyNa)

Topluğun oluşması için önce dayanışma içine girmek gerekir. Buna iman diyoruz. Bu bir sözleşmeden ibarettir. Ondan sonra topluluğa sabretmek gerekir. Değişik yerlerden gelen insanlar birbirine sabredeceklerdir.

Bizim sohbetlerimize devam ederken çeşitli olaylar olmaktadır. Bazen benim sözlerim insanları kaçırıyor. Bazen Reşat’ın, bazen da başkasının. Sabretmek bunun için gerekmektedir. Birbirimize sabredeceğiz. O sabır bizi pişirecektir. Çok aykırı fikirlerle tartıştığımız halde birbirimize sabrediyoruz. İşte bu bizim Allah’ın ibadı olduğumuzu kanıtlar. Sadakatimiz de devam ediyor. Buraya gelen kardeşlerimiz buranın aleyhinde konuşmuyorlar. Demek buraya sadıklar. Çoğalmak istiyoruz. Oysa çoğaldığımızda bu sadakat kalmaz. Kalabalığın etkisiyle birbirlerini bırakmazlar ama hep aleyhte konuşmaya başlarlar. Ondan sonra toplantılar yapıp anlatılanlara kulak vereceğiz. Hamd olsun o da olmaktadır. Bir başka husus da infaktır. Ortak bütçe oluşturup birlikte işler yapmaktır. Bu hususta arkadaşlar katkıda bulunuyorlar. Demek ki beş hususu gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Noksanımız ve eksiğimiz olsa da yapılması gerekenleri elimizden geldiğince yapıyoruz.

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْأَسْحَارِ (Va el MüSTaĞFiRIyNa Bi elEasXARı)

“Seherde istiğfar ederler. Bir araya gelip estağfurullah derler.”

Elbette istiğfar kalb ile olacaktır. “Onlar, Rabb’imiz, bize mağfiret et derler.” deniyor. Burada da müstağfirler diyor. Oralarda genel olarak istiğfar duasını ortaya koymuştur. Burada seherleri eklemiştir. Önce her namazda istiğfar etmemiz gerekir. Rükudan doğrulunca üç defa “Estağfurullah” demeliyiz. Secdeden doğrulunca da üç defa “Estağfurullah” demeliyiz. Bunları tek başımıza namaz kılarken de söylemeliyiz. Allah’ın bizi gözetleyip kötülüklerden koruması ve iyiliklere götürmesi gerekir. Ama sabah namazı kılınmadan önce sesli olarak cemaatin “Estağfurullah… Estağfurullah…” diye yüz defa istiğfar etmesi vücudu yıkayacaktır. Seherlerde söylenmesinin birçok hikmeti vardır. Gece gitmiştir. Vücut uyanmıştır. Işık uyandırmıştır. Yorgun değildir. Henüz Güneş’in zararlı ışıkları gelmemiştir. Beyin henüz günün meşgaleleri ile dolmamıştır. Sesle yapılacak bu istiğfar hem bedeni hem de ruhu arındırır.

Sesli zikrin yararı, çıkan ses dalgaları vücudu titreştirir. İnsan sesi ve hassaten bu sesler insan vücudunu rezonansa getirerek tıkanıklıkları giderir. Bu ses neler yapar? Değirmenin oluğunun üzerine bir titreştirici konur. O oluğu sallar. Değirmen döndükçe oluk sallanır. Oluk sallanınca buğday akmaya başlar. Sepetten bir şey boşaltırken sallarsınız. Allah da bedenin özündeki akışkanları sese uygun sesle harekete geçirir.

İnsanda kan akmaktadır. Kan damarlarda kalbin tazyiki ile akmaktadır. Kılcal damarlarda ise tıkanmalar olabilmektedir. Lenf sistemi tamamen kendiliğinden çalışır. İşte seherdeki istiğfar bu hareketi değirmenden akan buğday gibi akıtır. Her hücrede protoplazma hareketi vardır. Nasıl kalb durduğu zaman insan ölüyorsa, hücrede de protoplazma devri durursa hücre ölür. Zikir bunları da titreştirir. Durmasını önler.

Sinir sisteminde elektrikî akımlar akmaktadır. Birtakım ağlarda tıkanmalar olabilir. Sinir hücrelerinin uzantılarını titreştirerek elektrikî devrelerin kapanması önlenir. Bunun dışında ruh beyindeki devrelerin çalışması ile irtibat kurabiliyor. Beyin telsiz merkezidir. Bedeniyle insan dışarıdan uyarıcıları alır, beyne götürür, beyin onu düzenler, ruhun emrine sunar. İşte burada Allah’tan ilham da alınmaktadır.

İşte bunu yapamadığımız zaman  huzursuz oluyoruz. Olmadı mı canımız sıkılmakta, üzülmekteyiz.

Eğer bizler cemaat olarak Yeni Bosna’ya taşınsak, sabah namazını kadın ve çocuklarla beraber kılsak, işte o zaman Allah bizi görecektir. Bize istediğimizi verecek yahut kötü şeyleri, olmaz şeyleri vermeyecektir.

Şimdi burada altı sistem sayılmıştır. Demek ki bunlar üç boyutun kutuplarıdır. Bunları tasnif etmemiz gerekir. Sizlere anlamlarını anlattık. Acaba hangisi neyi ifade eder?

Çift çift ayırırsak daha kolay görebiliriz. İman-Sabır, Sadık-Kanıt, Münfik-Müstağfir. Bu tasnif fazla manâlı görülmemektedir. Mü’min-Müstağfir, Sabır-Sadık, Kanıt-Münfik. Böyle bir bölünme olmalıdır.

İmanla istiğfar kutup yapılmıştır. İman emirleri, istiğfar nehiyleri içerir. İki ana kutup yapılmıştır. İman emirleri yerine getirmeyi, istiğfar yasaklardan kaçmayı gerektirir. Sabır ile sadık nehiylerin kutbudur. Kunut ile infak da emirleri içermiş olmaktadır. Bizim ikili sistemimiz burada da ortaya konmaktadır.

شَهِدَ اللَّهُ (ŞaHıDa elLAHu) “Allah şehadet ediyor.”

Allah kendisinden başka ilâh olmadığına şehadet ediyor. “Şehadet etmek” demek, bilip bildirmek demektir. Bilme de değişik yollarla olur. İnsanlar değişik bilgilere sahiptirler. Yanlış olma ihtimali fazla olan bilgilere sahiptirler. Bunları söylemek “Ehbere, Enbee, Kale” gibi sözlerle ifade edilir. Bu tür ifadelerde kasıt yoksa insan sorumlu değildir. Benim şimdi söylediklerim böyledir. Ama insan bir şeye şehadet eder de sonra onun yanlış olduğu ortaya çıkarsa ondan sorumludur. Tazmin eder. İnsan sorumluluğu aldığı hususlarda şehadet eder. Allah şehadet ediyor demek, sorumluluğu üstüne alıyor demektir. Yarın ikinci tanrı ortaya çıksa biz sorumlu olmayız. Çünkü Allah şehadet etmiştir.

Bu ifade neden söylenmiştir? İnsanlar Kâinat’ta zıt şeyleri görünce, bir kimsenin aynı şeyleri yapmasına akılları ermeyince, ikinci veya üçüncü ilâhlar ittihaz ettiler. Şeytan madem Allah’ın düşmanıdır, Allah onu niçin yarattı? Şeytan Allah’ın düşmanı değil, topluluğun düşmanıdır. Allah onu topluluğa düşmanlık yapsın diye yarattı. Böylece toplulukları denetim altına alıyor. Bozuk toplulukları şaşırtıyor ve helâk ediyor. Şeytan hem kişilerin hem de toplulukların düşmanıdır. Şeytanı ikinci bir güç sanmayasınız diye Allah şehadet ediyor.  

أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ (EanNaHu LAv EiLAHa EilLAv HUv)

“Kendisinden başka ilâh yoktur.”

Buna Allah şehadet etmektedir. Bu sûre, “Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır.” ile başladı. “Rahimlerde istediği şekilde sizi tasvir eden O’dur. Kendisinden başka ilâh yoktur.” dendi.

Burada şehadet ile aynı cümleyi söyledi. Bundan sonra da bu cümle ile âyet bitecektir. Demek ki bu sûrede üstünde durulan husus, kendisinden başka ilâh olmadığı hususuna dikkat çekmektir. Allah’a inanan kimseler bile Allah’ı Arabistan yahut Kudüs’e göndermekte ve O’nu orada mahpus düşünmektedirler. Sanki şimdi yokmuş, Kur’an’dan sonra, Furkan’dan sonra Allah insanlara karışmıyor, onları başıboş bırakmış sanıyorlar. Oysa kendisinden başka bir ilâh yoktur. Her şeyi yapan O’dur. Bugün dünyada cereyan eden bütün hadiseler O’nun emriyle ve izniyle olmaktadır. Kâinat bir futbol oyunu benzeri olarak sürüp girmektedir.

Bu oyunda iki takım var; küfür ve iman takımı. İsteyenler istedikleri tarafa geçip oyunlarını oynamaktadırlar. Bazen küfür takımı da galip gelir gibi olur. Ama hiçbir taraf diğerini yok edemez. Bu oyun kıyamete kadar sürer. İnsanlar takımlarını seçerek kendilerini eğitirler. Sonları ona göre belirlenir.

İçtihadı anlatırken bu ifadeye önem vermesinin nedeni, içtihat farklılıklarının ve icma değişikliklerinin meşruluğuna işaret etmektedir. Allah hayırda yarışsınlar diye insanları serbest bıraktı. Kur’an’dan herkes içtihat yapacak ve yaptığı içtihada göre amel edecektir. Kimileri de içtihat yapmayacak, küfür içinde nefsine uyup karşı takıma geçecek. Bunların hepsi ilâhî nizamın sonucudur. Biz Allah’ın ne yaptığını denetleme yerine, kendi görevimizi bilip ona göre amel etmemiz gerekir.

“Lâ ilâhe” denmiş, nefyi cins etmiştir. “Asla yoktur” demektir. Dolayısıyla insanı sorumlu tutacak olan kendi içtihatlarıdır, verdiği sözleridir. Tâbi olduğu kimselere uymaktır. Ama tâbi olacağı kimseyi kendisi seçecektir. Hakemlerin kararlarına saygı gösterecektir. Ona emredecek başka güç yoktur. İşte demokrasinin ve lâikliğin özü budur. Allah’ın şehadeti bu kitapla olmaktadır. Kur’an’la olmaktadır. Peygamberler ile olmaktadır. Bu kitabın Allah sözü olduğunu bildiğimize O da böyle şehadet ettiğine göre, artık başka türlü düşünmemiz anlamsız olur. Görünen her şey, bizim elimizdeki karşılıksız para da O’nun eseridir. O’nun peşinde koştuğumuz zaman dahi yine Allah’ın peşinde koşarız. Sorun hangi takımda yer almış olmamızdır.

وَالْمَلَائِكَةُ  (Va el MaLAEiKatu) “Melekler de şehadet ederler.”

Meleklerin şehadetini biz nasıl biliriz? Kâinat’ta olup bitenleri gözetlersek, her şeyin bir düzen içinde aynı amaca doğru gittiğini düşünürsek, O’ndan baka tanrı olmadığını biliriz. Cansız varlıkların kendiliklerinden hareketleri yerine, meleklerin onları o düzen içinde yürüttüklerini Allah bize bildirmektedir. Bilinçsiz bir Güneş’in bu kadar düzenli hareket etmesi yerine, bilinçli kimselerin bu hareketi sağladıklarını kabul etmemiz gerekir. Allah doğrudan doğruya bütün bunları yapardı. Ancak bunun ne anlamı olurdu? Bu ifadeden meleklerin insanlarla da ilişkisi olduğunu öğreniyoruz. Nasıl şeytan varsa, insana kötülükleri bildiriyorsa; melekler de insanlara olumlu ilhamlar yapmaktadırlar. Arılara da vahyi onlar ulaştırıyorlar. Allah insanı yalnız onlara teslim etmemiştir. Doğrudan kendisi de kulları ile ilgilenmektedir. Kendisi hazır bulunmaktadır.

Bugünkü müsbet ilimciler “Ben meleği görmüyorum. O halde yoktur!” gibi saçma bir söz söylemektedirler. Ben elektriği de görmüyorum. Ama aydınlatıyor. Çarpıp beni öldürüyor. Siz mıknatısı görmüyorsunuz, ama o demiri çekiyor. 20. yüzyıl ilmi bize göremediğimiz nice ışıkları keşfetti. Biz radyo ve televizyon dalgalarını görmüyoruz ama cihaz görüyor. Melekleri göremiyoruz, ama yapılanları görüyoruz.

Peki, bunarı kimler yapıyor? Elbette Allah yapıyor. Ben yazarken de o yazıyor. Ama benim elimle yazıyor. Kur’an bildirmese meleklerin var olup olmadığını bilemeyiz. İnsanlar ne yapıyor? Ya melekleri tanrılaştırıyorlar. Ya da melekleri hepten yok ediyorlar. Oysa melekler vardır. Görevlidir. Görevlerini yapmaktadırlar. Onlar tanrı değildir. Çünkü onlar da tabiî kanunları değiştiremiyor. Tanrı olsalardı başka kanunlar koyarlardı. Biz bilgileri müsbet ilimden alırız. Müsbet ilim nedir? Bir proje yapar ve uygularız. Beklediğimiz sonuca ulaşırsak o müsbet ilimdir. Bu ilim sağlam bir ilimdir. Buna dayanmadan hiçbir yere varamayız. Bu sayede biz Kur’an’ın Allah sözü olduğunu buluruz. Ama sonra da Kur’an bize bilmediklerimizi haber verir. Artık o da müsbet ilimdir. Sonra o haberlere göre davranırız, müsbet sonuçlar alırız, o da ilimdir.  

وَأُوْلُوا الْعِلْمِ  (Va EuLuv eLGiLMi) “Bir de ilimli olanlar şehadet ediyor.”

Yani ilme sahip olanlar, bilenler şehadet ediyor. Ama burada “alim” denmemiş de, bu hususta “ilmi olan kimseler” denmiştir. İlim marifedir. “İûlû” işaret zamiridir. Ona izafe edilmiştir. İlim marife olduğu gibi izafe edilen de marifedir. Sahip olanlar nekire olabilir.

İlmin araçları vardır: İlmî dil ve matematik. Bunlar ilim değil, ilmin araçlarıdır. İlim ise; mekân ve zaman ilmi olarak “geometri ve matematik”; madde ve enerji ilmi olarak “kimya ve fizik”; bitki ve hayvan ilmi olarak “botanik ve zooloji”; insan ve topluluk ilmi olarak “psikoloji ve sosyoloji” ilimleri vardır. Bunlara “tabiî ilimler” denmektedir. Bunların Kâinat’taki varlıklarını inceleyen “astronomi, coğrafya, biyoloji ve tarih” ilimleri vardır.

Bunun dışında insanların ürettikleri sosyal ilimler vardır. Bunlardan dil, sanat, teknik ve hukuk “ilişkiler ilmi”dir; ilim, iktisat, din ve yönetim de “sonuçlar”dır. Bu ilimlerin elde ettiği sonuçlar vardır. O sonuçlar sayesinde, Kâinat’ın tek bir sistem içinde düzenlenerek oluştuğu ve işlediği sonucuna varılır. Her şey bir makine parçaları gibi gerekli ve yeterli bir şekildedir. Bu bize O’ndan başka tanrı olmadığını açıkça ifade eder.

قَائِمًا بِالْقِسْطِ (QAEıMan BıLQıSOı)

“Kıst ile kaim olan ilim sahipleri de Allah’tan başka bir ilâh olmadığına şehadet ederler.”

“Kıstas” terazi demektir. Aslında “kıst etmek” kesmek, ayırmak, bölmek demektir. Adil bir şekilde bölmek demektir. “Taksit” kelimesi buradan gelmektedir. “Kaim olan” duran demektir. “İlim” demek, parçalamak ve her parçaya kendi hakkını vermek demektir. Buna “analiz” denmektedir.

Coğrafya demek, yeryüzünü bölümlere ayırmak ve her birinin özelliğini ayrı ayrı ortaya koymak demektir. Adalet etmek demek, hakları kişilere dağıtmak demektir. Burada “İman eden ilim adamları” demiyor; “Kıst ile kaim ilim adamları” diyor. İlim adamı bu demektir. Öğrenecek, tartışacak, sonuca varacak, ondan sonra onu savunacak. Tarihte Sokrat, Aristo, Eflatun, Arşimet, Ebu Hanife, Malik, Hambeli, Şafii, Razi, Galile, Kopernik gibi kıst ile kaim alimler yetişmiştir. Bunlar ölümlerini göze alarak gerçekleri söylemişlerdir. İslâm dünyasında fıkıhta dört mezhep sahibinin, hadiste altı hadisçinin kıst ile kaim alim olduklarında icma vardır. Ebu Hanife, Malik, Şafii, Ahmed b. Hambel, Buhari, Müslim, Nesei, Tirmizi, Ebu Davud, İbni Mace.

“Kaimen bilkıst” hâldir. “Kaimîne” gelmesi de olurdu. Ama kıst ile kaim olmak tek başına mümkün değildir. Ancak bir cemaat kıst ile kaim olur. Yani gerçeği savunur. Bir ekol bunu başarır. Bu sebeple onlar bir olur ve hâl de müfret gelmiştir. Kıst ile kaim olmayanlar icma ehli değildirler. Yani eğer bir kimse hatır için, çıkar için veya korkarak konuşuyorsa, onun muhalefeti icmaya etki etmez. Bu husus hakemlerce tesbit edilebilir.

“Kaim” kelimesini kullanmakla, devamlı olarak bildiklerine sahip çıkmalı, görüşlerini sık sık değiştirmemelidir demektir. İcmadan sonra muhalefet bu kuraldan dolayı geçerli değildir. İbni Abbas mirastaki avliyeye önce uymuş, sonra muhalefet etmiştir. Ona, senin cemaat içindeki reyin münferiden olan reyden daha iyidir diyerek icmayı munakıt saymışlardır. Görüşlerinden vazgeçen kıst olmaktan çıkar, dolayısıyla icmayı bozmaz şeklinde düşünülebilir. İcmanın bozulmaması bundan değil de icmanın kendisinden kaynaklanan bir olaydır. İcma ancak icma ile bozulur.

لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ  “O’ndan başka bir ilâh yoktur.”

Burada “Kendisinden başka ilâh yoktur” şeklinde değil de, “O’ndan başka ilâh yoktur” şeklinde tercüme ediyoruz. Çünkü şehadet edenler başkalarıdır. Bu da zamirin hem kendisine hem de başkasına rücuu mümkün olmayacağından “HU”yu Allah’ın özel ismi olarak anlamamız gerekir. “Kul Huvellahu”daki “Hu” gibi Allah’ın dört ismi vardır: Huve, Allah, Ehad, Samed. Bunlar O’nun özel isimleridir. Diğerleri ise sıfatlarıdır. O’ndan başka “O” isimli kimse yoktur. Allah’tan başka “Allah” isimli kimse yoktur; “Ehad” isimli kimse yoktur; “Samed” isimli kimse yoktur. Çünkü bu özellikler yalnız O’na aittir. “O” demek, gerçek varolanın O olmasından ileri gelir. Hepsi O’nun gölgesidir. “Allah” O’nun özel ismidir. “Ehad” vahidden başkadır. Sayı olmayan bir O’dur. “Samed” ise kimseye muhtaç olmadan varolabilen yalnız O’dur. Diğerlerinin varlığı nisbîdir, izafîdir, ihtimalîdir, bazen var bazen yoktur, takribîdir, bizim tanımlamalarımızla oluşur.

الْعَزِيزُ (eLGaZIdZu) “Aziz olan O’ndan başka ilâh yoktur.”

“Aziz olan” demek, kişilere sözünü geçiren, saygın, dinlenen demektir. Allah ancak böyle bir güce sahip olan kimsedir. Allah’ın birliğine ilmen varılabilir mi? Aynı ekolden yetişmiş iki usta aynı projeye göre aynı işi yaparlar da yine üslupları farklı olur. Eğer Kâinat’ta birden fazla ilâh olsaydı üsluplarında bir fark olurdu. Oysa her yerde benzerlik ve üslup birliği vardır. İkili sistemden oluşan üslupta sapmalar olurdu. Tanrılar arasında irade birliği olmazdı. Eğer tanrılar aynı şeyi murat etselerdi o zaman cebrilik olurdu ki o irade sayılmazdı. Ayrı şeyler murad etselerdi o zaman da murad edilenlerde birlik olmazdı. Allah aziz olmazdı.

الْحَكِيمُ (elXaKİyMu) “Hükmeden.”

Hükmeden, istediği yöne yönlendiren demektir. Aziz, daha çok insanlara hükmeden ve bütün varlıklara şamil ifadedir. Kâinat’ta her şey O’nun koyduğu kurallara göre hareket eder. Azizlik iradeyi, hükmetme ise kurallığı ifade eder. Mahkemeler kurallarla karar vermelidirler. Ama insan ihsan ederken iradesi ile ihsan eder. Kendi istediği gibi ihsan eder. Adalet ile ihsan arasındaki fark budur.

Bu âyet bize içtihatta dayanacağımız temel ilkeyi ortaya koyar. Allah’ın tekliği unutulmamalıdır. İçtihat yaparken yalnız kendi çıkarımızı değil, başkalarının çıkarını da düşünmek durumundayız. Hem adil hem de muhsin olmalıyız. Kıtalin islâmdan farkı budur. Savaşta karşı tarafı yok etme azmindesin. Barışta ise onunla beraber yaşama azmindesin. İçtihat barış içinde gereklidir. Bundan sonra bunu teyit edecek âyet gelecektir.

إِنَّ الدِّينَ (EinNa eldDIyNa) “Din Allah’ın indinde İslâm’dır.”

“İnne” aksini savunanlara karşı irad edilmiş bir tekittir. Yanlış biliyorsunuz, Allah’ın indinde düzen savaş değil barıştır. Savaş barışın korunmasıdır, barışın korunması içindir. Allah barışın korunması için savaşı meşru yapmıştır. Barış nasıl olur? İçtihat müessesesi ile olur. Herkesi kendi iradeleri ile harekette serbest bırakırsak o zaman barış olur. Yani insanlar birbirine hükmetmezlerse, Allah’tan başka hakim ve aziz kimseyi kabul etmezlerse barış olur.

Diktatörler bunun için din düşmanıdır. Çünkü din olursa kendileri söz geçiremez olurlar, kendileri hükmedemez olurlar. Sermayenin din düşmanlığı da buradan gelir. Allah’a inananlar O’nun aziz ve hakim olduğunu bilecekleri için onları sömürmeyeceklerdir. Putperestlikte bazı kimseler kendilerini Allah’ın vekili sayıp Allah adına hükmetmeye kalkışmaktadırlar. İslâmiyet bunun içindir ki dinî teşkilatı ortadan kaldırmıştır. Dini akileleri ikame etmiştir.

“Din” deyn yani borç kelimesi ile akrabadır. Hak ve görev anlamına gelir. “Düzen” görevler üzerine kurulduğu için “din” sözü ile ifade edilmiştir. Fıkıh da zaten budur. Görev ve hakları kişinin bilmesidir. Dini takva olarak anlayıp sonra İslâmiyet’i de Muhammedilik şekline sokup manâ vermek, Kur’an’ı mevaziinden tahriptir. “Din” “düzen” demektir. “İslâm” da “barış” demektir. Allah’ın indinde “düzen” “barış”tır. Manâsı budur.

عِنْدَ اللَّهِ (GıNDa EalLAHI) “Allah’ın indinde.”

“Allah’ın indinde” demek, Allah için makbul ve istenen demektir. Devletler vardır ki onlar için savaş asıldır. Zaman kazanmak için barış yapılır. Fırsat bulunca da saldırılır. ABD, Osmanlıları örnek alarak dünyaya fırsat bulunca saldırıyor. Oysa Osmanlılar Şeyhülislâmdan fetva almadan hiçbir savaş yapmadı. Osmanlılar işgal ettikleri yerlerde asla baskı uygulamadı. Oralara barışı götürmek için hareket etti. Sonra da geri çekildi. O zaman Birleşmiş Milletler yoktu. Yönetimler de hanedanlarca yapılıyordu. Şimdi saltanat bitti. Birleşmiş Milletler var, demokrasi var. Artık savaşlar gelişigüzel yapılamaz. Artık şeyhülislâmın yerini hakemler alacak. Birleşmiş Milletler sadece hakemleri harekete geçirecektir. İşte “Allah’ın indinde” demek, Allah’ın razı olduğu demektir. Yoksa olanların hepsi Allah’ın iradesi ile olmaktadır. Gerektiğinde biz de savaşırız. Ama savaşa rızamız yoktur. Savaşsız çözümleri tercih ederiz.      

الْإِسْلَامُ   (elEiSLAMu) “İslâm’dır.”

Allah’ın indinde din İslâm’dır, barıştır. Savaş değildir. Düzen barış düzenidir. Savaş ise barış düzeninin korunması içindir. Eşkıya ile devlet arasındaki fark budur. Eşkıya ganimet için savaşır. İslâm devleti ise düzen için, barış düzenini korumak için savaşır. Bunu sağlamak için de savaşın meşruluğunu hakem kararlarına dayandırır. Selem, merdivendir. Silm, üstü düz kaya parçasıdır. Oraya çıkınca saldırılardan emin olursun.

“İslâm” kelimesini özelleştirip Kur’an’a inananlar olarak görmek hatalıdır. İki bakımdan hatalıdır. Çünkü “din” “düzen” demektir. İbadet anlamında din değildir. Diğer taraftan Hazreti Adem’den bugüne kadar bütün peygamberler hep “İslâm” için yani “barış” için cihad yaptılar. İslâm, barışma demektir. İman da eman yani güven içine girme demektir. Fıkıh deyimlerinde İslâm, vatandaşlığı kabul etme demektir. İman ise muharipliği kabul etme demektir. Allah için din İslâm’dır; Allah için düzen İslâm’dır. Savaş ise düzen değil, keyfî yönetimdir. Allah onu meşru kılmıştır. Ama şartları tam olmalıdır.

وَمَا اخْتَلَفَ (Va Ma iPTaLAFa) “İhtilaf etmediler.”

“Emam” ön taraftır. “Half” ise arka taraftır. “Halef” yerine geçen demektir. Arkasında bıraktığı kimse demektir. “İhtilaf” ise birinin bir tarafa, diğerinin diğer tarafa gitmesi demektir. İçtihatta istenen iki şey vardır. Aynı yönde ilerlemeliyiz. Ama yollarımız farklı olacaktır. Bu ihtilaf değildir. Çoklu sistemdir. Kimi ileriye doğru giderken, kimi de geriye doğru giderse o ihtilaftır. Kimi sağdan kimi soldan giderse, birbirinin işini tamamlarsa, bu halef olmadır. Kimi sağa kimi sola giderse, bu ihtilaftır. Bir işte işbölümü yapıp değişiklikleri yapmak ayrıdır. Birinin yaptığını diğerinin bozması ayrı bir şeydir. Buradaki ince noktayı ayırmamız gerekmektedir. Cennet ile Cehennem arasında bıçak sırtı kadar keskin yol vardır. İhtilafta da böyledir. Her birimizin kendi içtihadına göre amel etmesi, birbirimize tâbi olmayıp Allah’a tâbi olmamız anlamındadır.

Azîz ve hakîm olan Allah’tan başka kimseye ibadet etmemedir. Ama eğer bu içtihat bozgunculuğa dönüşürse bu küfre kadar gider. Buna tefrika denir. Tefrika haram kılınmıştır. Hilafet ise teşri edilmiştir.

Bu ikisi arasındaki sınır nedir?

  1. Muhalefette kavlî ayrılıklar vardır. Hakkı tavsiye ederler, ama arkasından sabrı da tavsiye ederler. Tefrikada ise fiilî ayrışma vardır. Birbirimizin işine karışma tefrikadır. Birbirimizin içtihatlarına saygı gösterme islâmdır, barıştır. İhtilâf tefrikaya gitmemelidir, barışı bozmamalıdır.
  2. İcmaya muhalefet tefrikadır. İcmaya fikren muhalefet edersiniz. Ama fiilen muhalefet edemezsiniz. İcmalar ancak icmalarla değişebilir. Bu da ikinci miyardır.
  3. Hakem kararlarını dinlememek de muhalefettir. Çıkan nizalarda hakemlere gidilir. Hakemlerin çizdiği sınır içinde herkes kalır. Dinlemeyenler tefrika çıkarmış olurlar.
  4. Eğer bir konuda birini görevli kıldıksa, o konuda ona yetki verdik demektir. Kişilerin yetkileri dahilindeki kararlarına uymak durumundayız. Başkanların yetkileri dahilindeki emirlerine muhalefet edemeyiz. Başkanlar da yetkileri dahilinde olmayan hususlarda emirler veremezler.

Demek ki; “Biz Furkan’ı indirdik.” ifadesi ile yalnız içtihadı indirdik değil; icmaları indirdik, hakemliği indirdik, imameti yani başkanlığı indirdik anlamlarını da içermektedir.

الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ  (elLaÜIyNa EğTUv elKiTABa) “Kendilerine Kitap îtâ edilenler.”

Kur’an ümmilerden bahsetmektedir. Bunlar göçebe döneminin insanlarıdır. Yani kendilerinin yazılı veya sözlü oluşmuş kuralları yoktur. Yöneticiler onları o andaki içtihatlarla idare ederler.

Tarihte insandan önce insana benzeyen ama insan olmayan varlıklar var edildi. Bunlar ateş yakıyordu. Alet kullanıyordu. Alet yapıyordu. Avcılıkla geçinenler vardı. Çobanlıkla geçinenler vardı. 50 bin yıl önceden beri bu tür mahluklar görülür. Bunlar elbise giymiyorlardı. Bizim gibi evrim dili konuşmuyorlardı. Yöneticileri onları muhakeme edip cezalandırmıyordu. Bir türde benzer araçlar vardı. Her tarafa o araç türleri korunuyordu.

Hazreti Adem yaratılınca insanlar toplayıcılık, avcılık, çobanlık ve tarımcılık evrelerini geçirdi. Kitapları yoktu. Bunlar adeta 7 yaşından küçük çocuklar gibi peygamberler tarafından yönetiliyordu.

Hazreti Nuh’tan sonra “kitap” indirildi. Bunlar kendilerine kitap verilenlerdir deniyor. Sabiîn bunlardır. Yahudiler bunlardır. Hıristiyanlar bunlardır. Bunun yanında kendi kitaplarını kendilerinin veya krallarının veya meclislerinin yaptığı topluluklar vardır. Kur’an’da bunlara “Ehl-i Kitap” denmektedir. Bugünkü devletler hep böyle ehl-i kitaptırlar. Burada bahsedilen kitabı verilenlerdir. Tevrat, İncil ve Kur’an ehlidir. “Kendilerine kitap verilenler ihtilaf etmediler.” deniyor.

إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمْ الْعِلْمُ  (EilLAv Min BaGDi MAv CAEaHuMu elGıLMu)

“Kendilerine ilim geldikten sonra ihtilaf etmediler.”

Bu ifade bize önce içtihadın ilme dayanılarak yapılması gerektiğini ifade eder. Biz içtihadımızı yapacağız ama neye dayanarak içtihadımızı yapacağız? İlme dayanarak içtihadımızı yapacağız.

Bu ilimler de ikidir:

a) Usul ilimleridir. Mezhep müçtehitlerinin ortaya koyduğu usûl-ü fıkıhtır.

b) Sonra müsbet ilimlerdir. Tabiî ve sosyal ilimlerdir.

Geviş getiren çift parmaklı hayvanlar helaldir. Ama zürafanın böyle bir hayvan olduğunu biyolojiden öğreneceğiz.

Burada öğrendiğimiz ikinci kural ise ilmin sübutu icma iledir. İcmadan önceki reyle amel edeceğiz ama o ilim olmayacaktır. Tercih yapılmış olacaktır. İlim mertebesine ulaşmadığı için de ilmî muhalefetimiz yoktur demektir.

Üçüncü olarak yine şunu öğreniyoruz ki, ilim kitaptan başka bir şeydir. Ayrı bir şeydir. Kitaptan sonra gelmektedir. Zamanla edinilmektedir. İlim marifedir. O halde ilimde ihtilaf yoktur. Çünkü icma edilmiştir. Çok sonuç yoktur. Kitap verilenlerin ihtilafı ilimden sonra başlamıştır.

بَغْيًا بَيْنَهُمْ (BaĞYan BaYNaHuM) “Aralarında bağy olarak yapılan çekişmedir.”

Yani insanların ayrı görüşte olmaları, ayrı cemaatler oluşturmaları, mezheplerinin ve tarikatlarının farklı olmaları nehy edilmemiştir. Tam tersine, hayırda yarış ve müsabaka için tergib edilmiştir. Çıkarları için ihtilaf varsa işte o tefrikadır.

Burada işaret edilen bu çok önemli husus günümüzde AK Parti ve Saadet Partisi arasında vardır.

Ak partililer eğer daha iyi hizmet vermek için ayrıldılarsa ve Saadetçilerin yapamadığını yapmayı hedeflemişlerse, bu tefrika değildir. Ama iktidarın nimetlerinden onlar yararlanıyor, biraz da biz yararlanalım demişlerse, bu tefrikadır.

Saadet partililer de; biz tecrübeliyiz, iktidarı çoluk çocuğa teslim edemeyiz demiş de onları iktidardan uzak tutmuşlarsa, bu tefrikaya sebep olma değildir. Ama iktidarın nimetlerinden biz yararlanalım, onları neden ortak edelim der de diğerlerini Hakka hizmetten mahrum etmek için itmişlerse, o zaman da onlar tefrika yapmışlardır. Hem de onlar ne zaman tefrikaya düştüler? Ne zaman ihtilaf edip ayrıldılar? Kendilerine “Adil Düzen İlmi” geldikten sonra…

O halde şimdi Türkiye’deki partileri ikiye ayırabiliriz:

a) Birincisi, ehl-i kitap partileridir. Bunlar kendi yaptıkları tüzüklerle partilerini yönetirler.

b) Bir de kendilerine kitap verilen partiler vardır. Bunlar Kur’an’ı kaynak kabul eden partilerdir.

Herkes biliyor ki; Saadet Partisi, AK Parti, Bağımsız Türkiye Partisi, Büyük Birlik Partisi Kur’an’ı kaynak kabul eden partilerdir. Ak partililer ve Saadet partililer ne zaman ayrıldılar? Kendilerine “Adil Düzen” geldikten sonra. Her iki taraf da “Bağyen Beynehum” olarak ayrıldı. Çünkü her iki taraf da “Adil Düzen”i reddetti.

Bunun sebebi sadece bir şeydi; iktidarın nimetlerini “Adil Düzen Ekibi” ile paylaşmamaktı. “Adil Düzen Ekibi” onların bu çekişmelerini bildiği için onlardan uzak durdu. Sadece onlara yardım etti.

Nitekim, biz bugün de iktidarın nimetinden bir şey istemiyoruz. Sadece onlara yardım edelim diyoruz. Ama onları saran menfaatçiler o kadar Adil Düzencilerden korkuyorlar ki; en küçük bir parti liderini bile bizimle görüştürmüyorlar. Çünkü biz gidersek onlar ikinci dereceye düşerler. İşte bundan dolayı “Bağyen Beynehum” ihtilafı halindedirler. “Adil Düzen”le onların sorunları yoktur; çıkarları ile sorunları vardır.  

وَمَنْ يَكْفُرْ (Va MaN YaKFuR) “Kim küfrederse.”

İlimdeki eksiklikten dolayı farklı görüşleri olanlar ihtilaf etmezler. Onların kimi iktidar, kimi muhalefet olmaz. Onlar birlikte herkes kendi içtihadında amel eder, birlikte işbölümü içinde yollarına devam ederler. Ama iktidarın nimetlerinden yararlanmak için ihtilaf edip birbirlerini itmeleri ve karşı cephe kurmaları küfürdür. Bu sebeple bunu “Va” harfi getirerek ifade etmektedir. “Fa” harfi gelmemiştir. Çünkü her ayrılık küfür değildir. İcmaya karşı olanlardan ayrılmak küfür değildir. Fasıl da yapılmamıştır. Küfür olan yalnız bağyen beynehum ayrılmalar değildir. Buna kıyas edilerek diğer ayrılmalar da küfürdür.

İslâmiyet’te partiler vardır. Ama iktidar ve muhalefet yoktur; koalisyon vardır. Her parti aldığı oy nisbetinde yönetimde söz sahibi olur. Çıkan ihtilaflarda hakemlerden oluşan yargı son sözünü söyler.

Biz 1991’de Erbakan’a bunu tavsiye ettik. Dinlemedi. İktidar ve muhalefet içinde iktidar oldu. Bu durumda sonuç baştan belli olmuştur. AK Parti’nin de akıbeti budur. Ben o zaman Erbakan’a şunu teklif ettim: “Biz yüzde 70 de alsak yine “Millî Koalisyon” kuracağız diyelim.” dedim. “Bu söylenmez!” dedi. Oysa eğer onu o gün söyleseydik, bugün Meclis’te “Millî Koalisyon” olurdu. Her %4 için bir bakan verilecekti. Nitekim bugün ülkemiz AK Parti 9, CHP 5, DYP 3, MHP 3, GP 2, HADEP 2, ANAP 1 şeklindeki dağılımla yönetilecekti.

Ne yapalım ki; çeyrek asır önce “İslâmiyet’te parti yoktur!” diyenlerle verdiğimiz mücadelemiz şimdi “İslâmiyet’te muhalefet de vardır!” şekline dönüştü. Bu âyetleri ben yazmadım!..

بِآيَاتِ اللَّهِ  (Bi EaYAvTı elLAHi) “Allah’ın âyetlerini küfrederse, kapatırsa.”

“Adil Düzen” Allah’ın âyetleridir. Çünkü “Adil Düzen” hem “Kur’an’a” hem “müsbet ilme” dayanmaktadır. Biz “Adil Düzen Çalışanları” hem Kur’an’a göre söylediklerimizi tartışmaya hazırız, hem de müsbet ilme göre; yani tabiî ve sosyal ilme göre tartışmaya hazırız. Elbette hatalarımız vardır. Elbette eksiklerimiz vardır. Hemen düzeltmeye ve doğrusunu anlamaya hazırız; ve bizi hatalardan korudukları için onlara dua ederiz, minnettar oluruz.

Ama onlar böyle yapmadılar. Bize nazireler üretmeye kalktılar. Kur’an’a nazire getirmek istedikleri gibi onlar bunu başaramayınca da “Adil Düzen”i kapatmaya, üstünü örtmeye çalıştılar. Uydurdukları yalanla kendileri “Adil Düzen”in yasaklandığı hezeyanı ile devreye girdiler. İşte bu şekilde gerçeği gizlemeye çalışarak küfrettiler.

“Adil Düzen”i yasaklayıp “zalim düzen”i meşru kılacak bir güç kimde var acaba? “Adil Düzen”i kabul etmeyip “zalim düzen”i isteyen herkes kâfirdir. “Adil Düzen” bir partinin düzeni değildir. “Demokrasi” nasıl “Demokrat Parti”nin değilse, “Cumhuriyet” nasıl “CHP”nin değilse; “Adil Düzen” de “Necmettin Erbakan”ın veya “Süleyman Karagülle”nin değildir. “Adil Düzen” insanlığın düzenidir. Hazreti Adem’den kıyamete kadar peşinden gidilecek düzendir. Kur’an zalimlerle kâfirleri aynı yerde sayar.

Tekrar ediyoruz: Bizim söylediklerimiz “Adil Düzen” olmayabilir. Ama istenen “Adil Düzen”dir. Onu bulmaya herkesi dâvet ediyoruz. Gelmeyenler Allah’ın âyetlerini kapatanlardır. Küfretmektedirler.

فَ (Fa)

Buradaki “Fa” “Men” şartının cevabıdır. Kim böyle yaparsa sonunda bu olur denir. Normal olarak burada Allah onun hesabını süratle görür denmesidir. Ama Kur’an’ın üslubudur. Haberi genelleştirerek ifade eder. “Allah, hesabı süratli olandır.” diyerek, hesabı süratle göreceğini hatırlatır.

إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ (EinNA elLAHu SaRIyGu elPıSABı) “Allah hesabı süratli olandır.”

“Seri’” sürat ve çabukluk demektir. Koşuşmak anlamındadır. Hesabı çabuk yapan anlamında olduğu gibi erken yapan anlamındadır da. “Hısbe” at otlarken bakılan arpacık anlamındadır. “Hesab etmek”, uzaklığına göre meyil vermek demektir. İki anlamı vardır. İsabet ettirmek anlamındadır. Yahut cezasını vermek anlamındadır. Burada her ikisi de birden anlaşılmaktadır. Yani Allah borç ve alacaklarını çabucak hesaplar, haksızlık yapmaz. Hemen de ödeme yapar demektir.

Hata yapmaktan Allah’a sığınırız. Her şeyin en doğrusunu sadece Allah bilir.

 

ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ TEFSİRİ - VI

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ

فَإِنْ حَاجُّوكَ فَقُلْ أَسْلَمْتُ وَجْهِي لِلَّهِ وَمَنْ اتَّبَعَنِي وَقُلْ لِلَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْأُمِّيِّينَ أَأَسْلَمْتُمْ فَإِنْ أَسْلَمُوا فَقَدْ اهْتَدَوا وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ(20) إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَيَقْتُلُونَ الَّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ وَيَقْتُلُونَ الَّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنْ النَّاسِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ(21) أُوْلَئِكَ الَّذِينَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ(22)

 

فَ  (Fa)

Bundan önceki âyette ihtilaftan bahsedilmişti. İcmaya muhalefet yerilmişti. İçtihattaki farklılık ise aynı yöne doğru giden arabaların farklı şeritleri kullanması anlamındadır. Meşrudur.

Bu âyette hüccetleşmekten bahsedilmektedir. Hüccetleşme de meşrudur. Ancak bilgiye dayanarak yapılmalıdır. İnsanlar kendi görüşlerini deliller getirerek karşı tarafa anlatırlar. Yalnız bu cidale dönüşmemelidir. Benimki doğrudur, seninki yanlıştır şeklinde değil de; ben böyle biliyorum, seninkini dinliyorum denmesi gerekir. Karşı taraf haklı ise hemen teslim olunması gerekir. Kişileri değil de fikirleri tartışmalıdırlar. Tartışma karşı tarafın önerisi ile gelmelidir. Bu da çok önemlidir. Siz görüşünüzü söylersiniz. Onu ispata kalkışmazsınız. İtiraz gelirse cevap verirsiniz. Bu münazaranın temel kuralıdır. Eğer karşı taraf kabul ediyorsa onun delillerini ortaya koyup vakit kaybetmemelisiniz.

 

إِنْ حَاجُّوكَ (EiN XacCUvKa) “Seninle hüccetleşirlerse.”

Tartışırlarsa, karşılıklı deliller getirirlerse sen şunları söyle. Şöyle bir delil ortaya koy. İlle de ben haklıyım diye tartışma. “Hac” gidip gelmedir. Ziyarettir. Dolaşmadır. Karşılıklı deliller irad etme hüccetleşmedir. Sen bir tarafta, onlar bir tarafta deliller irad edilir. Genellikle muhalifler bir araya gelip koro halinde itiraz ederler, her birinden bir ses çıkar. Televizyonlarda bu oyunlar çok oynanır. Aynı düşüncede olan kalabalık konuşmacılar ile Hakkı savunan zayıf bir kişi karşı karşıya getirilir ve onun sesini gürültüye getirirler.

 İşte böyle bir durumla karşı karşıya gelince teker teker onları cevaplama yerine, toptan cevap vermek uygun olur Onlar çok, sen teksen, tartışmayı böyle yap. Burada seninle şunu tartışırlarsa denmemiş, sadece tartışırlarsa, yani görüşlerine değil de; sana cephe almışlarsa, seni susturmak isterlerse demektir.

Tarihte hep böyle olmuştur. Kıskançlık sebebiyle bilim adamları susturulmuştur. Öldükten sonra da onun fikirleri sömürü aracı olarak kendileri tarafından kullanılmıştır.

 

فَقُلْ (Fa QuL) “Söyle.”

Söyle, konuya girmeden söyle, konuları tartışma. Çünkü onlar konuyu değil seni tartışıyorlar. Sen konuyu savunursan onlar karşı delilleri bulmak için daha fazla dalâlete dalarlar. Onlara cevabı genel olarak ver.

Buradaki emir böyle bir durumla karşılanan her mü’min içindir.

 

أَسْلَمْتُ وَجْهِي لِلَّهِ (EaSLaMTu VaCHiYa LılLAHı) “Vechimi Allah’a İslâm ettim.”

Ben yüzümü O’nun için teslim ettim. Silm, hayvanların üstüne çıkamadıkları üstü düz kayadır. Çobanlar onun üzerine azıklarını bırakırlar. İslâm etmek demek, oraya çıkmak demektir. “Kendimi” demeyip “yüzümü” demiş olmasının sebebi; ben düşüncelerimi ve görüşlerimi onun için selâmete erdirdim demektir. O ne derse doğru olan odur. Yani biz bir şey iddia etmiyoruz, sadece Allah için ne doğru ise onu söylüyoruz.

Burada “Allah için” demek, aynı zamanda “topluluk için” demektir. Müsbet ilmin verilerine uymak demektir. Tabiî ve sosyal ilimlerin ortaya koyduğu şeylere tâbi olmak demektir. Eneyi rehber edinmemek demektir. “Tartışalım da gerçekleri bulalım.” de. “Gerçek ne ise ona uyalım.” de. Uygulamada tartışma olmaz. Gerçekleri aramada fikirler ortaya konur. Ondan sonra içtihat ve icmalarla kararlar alınır. İcmalara herkes uyar. İçtihatta da herkes kendi içtihadına göre hareket eder, aralarında tartışma olmaz. İşte tartışanları buna dâvet et.

 

وَمَنْ اتَّبَعَنِي (Va MaNı  itTaBaGaNIy) “Bana tâbi olanlar da böyle yaptılar.”

Yani yüzlerini Allah’a teslim ettiler. Buradan anlaşılıyor ki, söyleyen topluluk adına söylemektedir. Tartışmanın adabı budur. İki karşı görüş ortaya getirilir. Taraf olanlar karşılıklı olarak yer alırlar. Tarafların sözcüleri vardır. İki taraf temsilcileri ile tartışır. Cemaatte tartışma değil istişare olur. İstişarede herkes görüşünü söyler, yetkili onları terkib eder. Tartışmada ise iki kişi tartışır. Sonunda anlaşma yapılan konular tesbit edilir. İhtilaflı konular ise öylece kalmış olur. Bu âyetin hükmü olarak müzakereler ikili olmalıdır.

Tartışacak olanlar bir araya gelirler. Bunlara birer kâğıt verilir. Kiminle tartışmak istediklerini yazarlar. Sıralarlar. İki kişinin sıra terslerinin toplamı en yüksek olanlar birbirini seçmiş olurlar. Birinin iki kişi ile aynı derecesi varsa, olmayan ile eşleşir.

Bunlar aralarında tartışıp görüşlerini ortaya koyarlar. Anlaştıklarını birleştirir, ayrıldıklarını ayrı şıklarda yazarlar. Bundan sonra herkes kendisine tâbi olduğu kimseyi seçer. Sıralar. Sıranın tersleri alınarak toplanır. Herkes bir derece almış olur. Yarısı tartışmacı olur. Diğer yarısı istediği kimselerin yanında yer alırlar. Tartışanlar arasında sıralama olur. Herkes sıralar. Yine ikisi tartışmacı olur. Yarılanarak ikili gruba indirilir. Böylece son tartışma ikili grup arasında olur. Diğerleri istedikleri grup yanında yer alırlar. Sonunda anlaşılan konular ve tarafların ihtilaf ettiği konular belirlenir. Buna “sentez” diyoruz.

“Analiz”de ise sıralama yapılır. Birinci ve ikinci gelenler grup oluşturup tartışırlar. Sonra isteyen istediği gruba katılır. Her grup kendi aralarında sıralama yaparak iki grup oluşturur. Böylece ittifak edilen hususlardan sonra dallanarak ihtilaf edilen hususlar tesbit edilir. Konuşmayı daima grup başkanı yapar. Diğerleri onunla istişare ederler.

Görülüyor ki, Kur’an’da her konunun mutlaka hükmü vardır. Bu hükmü nereden çıkardık? “Ve Men İttebeanî” deyip onlar adına da başkanın konuşmasıdır. Vechi müfret getirmiştir. Yani bana tâbi olanlar da benim vechime yöneldiler demektir. Mezhepler de buradan doğuyor.

 

وَقُلْ (Va QuL) “Ve söyle.”

“Kul” niçin tekrar edilmiş ve arasında “Va” konmuştur? Çünkü muhataplar değişmiştir. Yukarıda genel olarak tartışmayı yapanlara hitap etmiştir. Burada ise bütün insanlara, kendilerine kitap verilmiş olsun veya olmasın herkese hitap ediyor ve diyor ki; herkes benim gibi yapsın, İslâm olsun, Hakka teslim olsun. Hak ne ise orada birleşelim. Bize barışı ancak bu getirebilir. Bunun ayıracı da hakemlerdir. Gelin çekişmeyelim. Bu hususta hakemlere başvuralım demektir.

 

لِلَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ “Kendilerine Kitap verilenler.”

“Kendilerine Kitap verilenler.” denmektedir. Kur’an’da yalnız Tevrat, İncil ve Zebur’dan söz edilmektedir. Ayrıca İbrahim’in sahifeleri denmektedir. Ama diğer yandan her kavme resul gönderildiği söylenmektedir. Avcılık döneminde yazı bilinmiyordu. Göçebe kabileleri başkanlar doğrudan idare ediyordu. Başkanlar Allah’tan vahiy alıyordu, ama yazılı şeriatları yoktu. Yazılı şeriat Hazreti Nuh ile başlamıştır. Kur’an bunu söylüyor, tarih buna şehadet ediyor. Hint’te ve Çin’de de dini kitaplar vardır. Onlara da oraya gönderilen peygamberler tarafından getirilmiştir. Bugün mevcut olan yasaların hemen hepsi yine bu kitaplara dayanmaktadır. Sovyetlerdeki yasalara baktığımızda hiçbir yenilik görmezsiniz. Sadece Avrupa yasalarının bozulmuş şekilleri görülür. Dolayısıyla ayrıca ehl-i kitaptan bahsetmiyor.

 

وَالْأُمِّيِّينَ  (Va el EumMiyYIaNa “Ve ümmiler de.”

Ümmiler de, onlar da İslâm etsinler. Ettiler mi? Ümmiler kendilerine kitap verilmeyenlerdir. Ellerinde ilâhî kitabı olmayanlardır. Onların hepsine bir şey söyleniyor. Barışa girmek. Yargı kararlarına teslim olmak.

İnsanlar Hakkı iki yoldan bulurlar; ya kendilerine verilen kitaplarla, ya da akılları ile. Fıkıhta bunlara naklî ve aklî delil denmektedir. İster kitaba baksınlar, ister müsbet ilme baksınlar, sonunda teslim olmadıkça doğru yolu bulamazsın. Yani gerçekleri kabul etmeyip inatla ben-sen çekişmesini yaparsak Hakkı bulmamız mümkün değildir. Bunun ilk çözümü karşılıklı olarak Hakkı aramadır. Allah’a giden yollarda yardımlaşmaktır. Eğer niza çıkarsa hakemlere baş vurarak herkesin kendi içtihatlarında kalmasını sağlamaktır.

Bu hususu kabul eden herkes Müslimdir. Kitapları olsun olmasın, değişmez. Ama eğer bulunan Hak kabul edilmiyorsa, ister Kur’an’a inanılsın ister inanılmasın, ister elimizde tuttuğumuz meş’ale müsbet ilimdir densin veya denmesin, bir şey değişmez. Önce Hakka teslim olmak gerekir. Hak da barış yoludur. Hukuk yoludur. Sonra Hakkın ne olduğu aranır. Yoksa peşin fikirli olarak bu Haktır denirse, işte bu durum teslim olmamaktır. Yani karşı tarafla kendini eşit görmeme demektir. Sonu da kıtaldir.

 

أَأَسْلَمْتُمْ (Ea EaSLaMTuM) “İslâm ettiniz mi?”

Yani baştan barışı kabul edip de şimdi o yolu arıyor musunuz? Yoksa kurt-kuzu hikâyesi, her ne olursa olsun yenebilirseniz yiyecek misiniz? Önce onu soralım. Eğer barış içinde yaşamaya karar verdinizse artık Hakkı aramamız gerekir. Yani Hakkı hukuk belirlememiz ve o sınırlar içinde kalmaya razı olmamız gerekir. O da hakemlerin kararlarıdır. Hakem kararları yanlış olabilir. Bu durumda da geçici olarak hakem kararlarına uyarız. Ama yeniden hakemlere gidebiliriz. Yeni hakemler doğru karar verirler ve ona uyarız. Yeni arayışlara gidebiliriz. Madem ki Hakkı arıyoruz, kıyamete kadar aramaya devam ederiz.

 

فَإِنْ أَسْلَمُوا (Fa EiN EaSLaMUv) “İslâm olurlarsa.”

Eğer bunu söyledikten sonra onlar barışa evet derlerse o zaman hidayete ererler. Baştan Hak ne ise onu kabul edip aramaya koyulacaklar, buldular mı artık ona teslim olmaları gerekir. Oysa insanların çoğu Hakka teslim olmuş değildir. Benim bildiğim, benim istediğim Haktır, ona deliller arayalım der. Beklediği çıkmayınca da bu sefer delilleri tahrip etmeye başlar, uydurma deliller ortaya koyar. Onu da beceremeyince açıkça küfreder.

Irak olayı bunun açık örneği değil midir? Önce silahın varlığına inanıldı, savaşa karar verildi. Bulunamayınca uydurma deliller ortaya konarak silahın kaybolduğuna inandırıldı. Sonra bulunmayınca da; “Biz böyle istiyoruz, istediğimizi yaparız! Birleşmiş Milletler bize uyacak, biz onlara uymayacağız!” dediler.

İşte bunlar Hakka teslim olmayanlardır.

Türkiye’deki din adamlarına deliller gösterip ispat etmek istediğimizde; eski bâtıl inançlarını sürdürebilmek için bizden kaçarlar, bize düşmanlık yaparlar. İstihza ederler. Bunlar da en az Amerikalılar kadar kâfirdirler. Biz eğer hatamızı gördüğümüzde o anda Hakkı kabul etmiyorsak biz de kâfiriz.

 

فَقَدْ اهْتَدَوا (FaQaD iHTaDaV) “İşte o zaman ihtida etmiş olurlar.”

İslâm olmuşlarsa yani barışa girmişlerse, savaşı değil de barışı esas almışlarsa, o zaman ihtida etmiş olurlar. “Fekad” kelimesi, işte o takdirde, o zaman anlamındadır. “İhtida etme” hidayeti bulma demektir. Gidilecek yolu tesbit etme demektir. Buradaki “İslâm oldunuz mu?”dan maksat, İslâm dinine girdiniz mi demek değildir. Yani Muhammedîlik dinine girdiğimiz mi anlamında değildir. Hak dinine girdiniz mi demektir.

Hak din de dört yoldan belirlenir:

  1. Ümmiler akıl yoluyla belirlerler.
  2. Kitap verilenler peygamberleri yoluyla belirlerler.
  3. Kur’an ehli ise Kur’an yoluyla belirler.
  4. Ehl-i sünnet ise ilme dayanılarak Allah’ın sözü olduğu tesbit edilmiş Kur’an’a dayalı olarak icma ve içtihatlarla belirlerler. Yani bu sûrenin başında zikredilen Furkan yoluyla belirlerler.

Hangi yoldan belirlerlerse belirlesinler, Hak tek olduğu için aynı sonuca varırlar. Mesele sonuca razı olup olmama meselesidir. Esasında, Müslim sonuca fiilen razı olan ve kabul eden kimsedir. Mümin ise sonucu kalbiyle de seve seve kabul eden kimsedir. İşte bu Hakka teslim olma icma ve içtihat için gerekli ve yeterli şarttır. Bu sûrenin başında verilen içtihat ve icma kuralları hep açıklanmaya devam edilmektedir.

 

وَإِنْ تَوَلَّوْا (Va EıN TaValLaV) “Tevelli ederlerse.”

Sözlere kulak vermeyip gerisin geriye dönerlerse, yahut sözleri kulak ardı ederlerse, bu durumda sana düşen sadece açık tebliğdir. İnsanların İslâm olmaları yani Hakka teslim olmaları gerekir. Hak ne ise onu kabul etmeleri gerekir. Barış içine ancak böyle girerler. Zulmün olduğu yerde barış olmaz. “Adil Düzen” onun için İslâm düzenidir. Zalimler onun için Hakka düşmandırlar, İslâm’a düşmandırlar, şeriata düşmandırlar. Çünkü adalet gelince zulüm biter.

“Veli” kelimesi arka demektir. Türkçedeki bel kelimesi ile akrabadır. Veli, arkanı yani sırtını dayandığın kimse demektir. “Tevelli etme” de, gerisin geriye dönme demektir. “Tevliye” ise kendine veli seçme demektir.

 

فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغ  (Fa EinNaMAv GALAYKa eLBaLAĞu)

“Senin üzerinde belağ vardır.”

Sana düşen ulaştırmadır. Biz elçiyiz. Kur’an’ın söylediklerini karşımızdakilere söyleriz. Biz onların uyup uymadığına karışmayız. İşte takva ile din arasındaki fark budur. Din ile şeriat arasındaki fark budur.

Takva anlamındaki dinde sadece tebliğ vardır. Zorlama yoktur. Düzen anlamındaki dinde ise düzenin kurallarına göre cezalandırma vardır. Bunun diğer anlayışı ise kişilerin cezalandırma yetkileri yoktur. Başkan da olsa kimse kimseye ceza veremez. Kişi olarak kimse kimseyle harb edemez. Kişi sadece tebliğ eder. Uyarır, tartışır. Fikrî serbestlik sonuna kadar vardır. Ama fiilî serbestlik yoktur.

 

وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَاد (Va elLAHu BaWIyRun Bi elGıBAvDı)

“Allah ise ibadına basirdir.”

Yani ceza vermek Allah’a aittir. Mükâfat vermek Allah’a aittir. Allah bunların bir kısmını kendisi dünya ve ahirette icra eder. Bir kısmını ise topluluğa gördürür. Hukuk düzeni veya savaş düzeni içinde sağlar. Hukuk düzeninde davacı, davalı, hakemler, şahitler, tezkiye, duruşma, karar ve infaz gibi merasimlerden geçerek kişi mahkum olur. Hakim görse bile kendisi ceza veremez, hem şahit hem hakim olamaz. Savaşta askeri birlikler oluşur, cephe oluşur. Komutanın emriyle birlikler hareket eder, tek başına veya ayrı savaş olamaz.

İşte bunu belirtmek için sana düşen yalnız tebliğdir. Tecziye ise Allah’a yani topluluğa aittir. Kişilerin ceza verme yetkileri yoktur. Anne babanın çocuklarını, öğretmenlerin öğrencilerini, komutanların askerlerini, başkanların halkını tedip etmesi ceza değildir. Geçmişte işlenen bir fiilin karşılığı değildir. Gelecekte işlenecek tehlikeli işlere karşı tedbirdir. Bu hususta da son derece kısıtlayıcı kurallar vardır.

Demek ki içtihatlar zorlayıcı değil yardımcıdır. Fıkıh ile hukuk arasındaki fark budur. Hukukta kanunlar vardır. O kanunlar zorlayıcıdır. Fıkıhta ise içtihatlar vardır. İsteyen uyar. İstemeyen uymaz. Sonuçlardan müçtehit sorumlu değildir. Mahkemeler de böyledir. Mahkemeler tarafları dinler ve kararlarını verirler, ancak kararların infazına karışmazlar. Onlar sadece danışmandır. Uymayanlara karşı alınacak tedbirler mahkemelerin değil, dayanışma ortaklıklarınındır. O sebepledir ki hakem kararlarına uymayanlara karşı cebrî icra yürütülmez, onlara karşı savaş hukuku yürütülür. Yani o karar zorla uygulattırılmaz, o kişi devre dışı bırakılır, ya bucaktan ihraç edilir, ya da onun hukuku korunmaz. Kanı hederdir. Yahut baği ise katlolunur. Hapsolunmaz.

 

إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ (EinNa elLaÜIyNa YaKFuRUvNa BiEaYAvTı elLAHı)

“Allah’ın âyetlerine küfretmiş olanlar ve küfrü fiiliyata dökenler ise

onlar için elim azap vardır.”

Burada harf-i tarifsiz getirmiştir. Çünkü bu âyet “Allah kullarına basîrdir” cümlesinin izahıdır. Basîrin açıklamasıdır. Allah’ın âyetlerini küfredip yani Hakkı gördükleri ve anladıkları halde onu gizlemiş ve bile bile Hakka karşı gelerek savaşanlardan bahsetmektedir. Allah’ın âyetleri ulemanın icmaı demektir. Müsbet ilmin tesbitleridir. Yahut Kur’an alimlerinin tesbitleridir. İcmalardır. Şimdi sorulur. İcmalar nasıl oluşacak? İcma ehli kimdir?

Aşirette 15 yaşını dolduran ve fâsık olmayan herkes icma ehlidir. Fâsıklığa hakemler karar verir. Kâfir, fâsık, zalim, cahil icma ehli olmaz. Kâfirler, icmayı reddedenlerdir. Fâsık dediğimiz kimseler, büyük günahları işleyenlerdir. Zalimler, hakem kararlarına uymayanlardır. Cahiller, öğrenmeyi istemeyen ve delilleri dinlemeyenlerdir. Bu hususta karar hakemlerce verilecektir. Bucaklarda ilk ehliyetliler, illerde yüksek ehliyetliler, ülkelerde üstün ehliyetlilerdir. İnsanlıkta ise ülkelerin ayrı icmalarının birleşmesidir. Yani bütün ülkeler bir şeyi kabul etmişlerse o insanlık icması olur. İşte buna kim küfrederse o kâfirdir. Hangi toplulukta isen o topluluğun icmaına uyacaksın, yoksa orasını terk edip gideceksin.

 

وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ (Va YaQTuLUvNa elNaBıyYINa Bı ĞaYRı XaqQı)

“Nebileri haksız yere katlederler.”

Burada gelecek sığası kullanılıyor. Oysa Hazreti Muhammed son peygamberdir. Hem de bir nebiden değil, ayrı nebilerden değil, bir nebiler topluluğundan bahsediliyor. İşte bunlar ulemadır. Bunlar mezhep ehli olanlardır. Artık vahyi alan nebi kıyamete kadar gelmeyecektir, ancak Kur’an’ın manâsını insanlara aktaran mü’min alimler her zaman her yerde geleceklerdir. Bunlar tek başlarına da olmayacaklar, cemaatleşeceklerdir. İlmî dayanışma ortaklıklarını kuracaklardır.

Bugün tek başlarına müfessir olanlar vardır. Bir de cemaat oluşturanlar vardır. Bediuzzaman bunlardandır. Zaten hasımlıklar tek başlarına alim olanlara değildir, cemaatleşen alimleredir. Kâfirler küfürlerinde yetinmiyor, işte bu ilim ehli olanları katlediyorlar. Yunanistan’dan beri bunu bilmekteyiz. Sokrat zehirlenerek öldürüldü. Yahya Peygamber katledildi. Ebu Hanife, Malik, Hanbel hep zulümle öldüler. Avrupa’da dünya dönüyor diyenleri ateşte yaktılar. Hazreti İsa’yı öldüremediler ama öldürmek istediler. Bediuzzaman’ı öldürmediler ama cesedi üzerinde intikamlarını aldılar. Oysa bunların hiçbirisinin ellerinde herhangi bir silahları yoktu, güçleri yoktu. Sadece bildiklerini söylüyorlardı. Allah bu zulümleri yapan zalimleri helâk etti. Ama maktullerin yaktıkları ışıklar kıyamete kadar insanlığı aydınlatmaya devam ediyor.  

 

وَيَقْتُلُونَ الَّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ  (Va YaQTuLUvNa elLaÜIyNa YaEUvRUvNa Bi elQıSOı)

“Kıst ile emredenleri katlederler.”

Kıst ile emredenler kamu görevlileridir. Emir sahipleridir. Kıst iledir. Bunlar suç işleyenleri cezalandıranlardır. Resullerdir. Yani nebilerin yanında bir de resuller vardır. Ulemanın yanında bir de ümera vardır. Kalemin yanında bir de kılıç vardır. İşte zalimler adil olan yöneticileri de haksız yere öldürürler.

Başbakan Menderes’i asmışlardır. Erbakan’ı ihtilalle iktidardan edip hapse göndermişlerdir. Bunların gerekçeleri yoktur. Vardır; irtica ile mücadele etmek! Onlar Hakka inanmayı irtica kabul ediyorlar. Müsbet ilmin hakemliğine var mıdırlar? Çıkalım. Hakemlerden oluşan adil yargıya bakalım; onlar mı haklı, biz mi? Nerden çıkacaklar? Kendileri karar vermiyorlar ki! Allah’ın bir lütfüdür ki öldüremiyorlar. Bu zulmü kimler yapıyor? Yapanlar bunu askerlere yıkıyorlar.

Bilin ki, eğer alenen bir suçlu ortaya çıkıyorsa o suçlu değildir. Biri kendisini kamufle etmek için onu kullanıyor.

 

مِنْ النَّاسِ (MiNa elnNASı) “Nâsdan”

Bu nâs nereye gidiyor? Kimi kastediyor? Nâsdan küfredip nebileri ve emredenleri katleden kimseler şeklinde ifadesini buluruz. Yani nâsdan kim olursa olsun, mezhebi ve dinî anlayışı ne olursa olsun, böyle bir iş yaparsa onlar için elim azap vardır. Bu manâ kesin olarak doğrudur.

İkinci olarak nâsdan emri kıst edenleri öldürürler şeklinde manâ verilir. Çünkü emredenler iki grup kimselerdir. Bir kısmı silahlıdır, kendilerini koruma gücüne sahiptirler. Bunlar nâsdan değildir. Diğer taraftan herkes başkalarına marufu emretmekle yükümlüdür. Haksızlık yapan kimseyi gördüğümüzde görevimiz onu uyarmaktır.

İşte bunlar organize olmadıkları için silahsız ve savunmasızdırlar. Bunları kâfirler öldürürler. Mahkemeye veren kimseyi, yahut karakola giden kimseyi tehdit ederler. Devlet mekanizması çalışmıyorsa devlet seni koruyamaz, güme gidersin. İşte küfür düzeni budur, zulüm düzeni budur.

 

فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ (Fa BaşŞıRHuM Bı GaÜAvBın EaLIyMın)

“Onlara elim azabı tebşir et.”

“Tebşir etmek” sevindirmek demektir. “Edm” tüyleri alınmış siyah deridir. “Beşr” de tüyleri alınmış et rengindeki deridir. Sevinme bununla ifade edilmiştir. Gelecekte olan iyi şeyleri bildirmeye tebşir denmektedir. Guzbe, tatlı sudur. Elm, sıkı ayakkabının uyandırdığı sıkıntıdır. Tebşir, inzar karşılığı getirilmiştir. Gazab, eziyet karşılığı getirilmiştir. Öyle olduğu “elîm” kelimesinden bellidir. Kur’an’da azab-ı elîmden bahsetmektedir. Bu dünyevi cezalardan birine de işaret etmektedir. Katleden katlolunacağına göre, azab-ı elîm dünyada ölüm cezasıdır. Burada tebşir olarak zikredilmesi ise dünyada cezalarını çekenler ahirette o cezalardan kurtulmuş olacaklardır demektir. Bu onlar için bire müjdedir.

Aslında her ceza insanın üzerindeki pisliği atması içindir. Dolayısıyla ceza sevinilecek bir şeydir. İnsanı suçlu olmaktan kurtarır. Ceza verildikten sonra artık o insan suç işlememiş hâle gelmiş olur. Zina edip tevbe ederler ve cezalarını çekerlerse o kimseleri iffetliler arasında sayabiliriz. Kolu kesilen hırsızın durumu da bu olabilir. Bununla beraber iftira yapanın cezadan sonra da şehadeti kabul edilmemektedir. Kolu kesilen kimsenin kolu her zaman kişiyi teşhir etmektedir. Zani olanların evlenme haramlığı sürmektedir.

Burada tebşir kelimesine hakiki manâ verdiğimizde suçlunun cezasını çektikten sonra artık suçu kalmayacağı manâsını verebiliriz. Tebşiri zıddiyet alâkası ile mecazi olarak alırsak elbette böyle manâ vermeyiz. Bu sebepledir ki suçları ikiye ayırmak durumundayız. Fısk olan suçlarda cezanın çekilmesi yetmez. İzleri devam eder. Fısk olmayan suçlarda ise ceza suçu tamamen ortadan kaldırır.

 

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ (EuLAEiKa elLAÜIyNa XaBiOaO EaGMALuHuM)

“İşte amelleri habt olan kimseler onlardır.”

Katletmek büyük suçtur. Ama adi katillerde af müessesesi çalışır. Bazı suçlar vardır ki kamuya karşı işlenmiştir. Allah’a karşı işlenmiştir. Hırsızlık, zina ve iftira böyledir. Bu suçların affı yoktur. Mağdur olanlar da bu suçluları affedemez. Adi öldürmelerde af geçerlidir. Siyasi suçlarda ise af geçerli değildir. Başkanların af yetkisi yoktur. Savaşta ise komutanların af yetkileri vardır. Elim azap af yetkisinin olmadığı suçlar için geçerlidir.

 

فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ (FIy eldDuNYAv Va eLEAPıRet)

“Dünyada ve ahirette onlar amellerini habt etmişlerdir.”

Bu suç o kadar ağırdır ki diğer yaptıkları ameller de boşa gitmiştir. Bu görevlileri katledenlerin cezası bu derece ağırdır. Bunlar katl olunurlar, malları müsadere edilir ve Müslüman mezarlıklarına da gömülmezler. Görevlilere karşı gelmeme ilkesi burada anlatılmış oluyor. Ahirette de affedilen azaplardan değildir. Cezaları çektirilecektir. Çektikten sonra cennete gidip gitmeme ayrı iştir, ama cezalar çekilecek. Başka haseneler bunların cezalarını hafifletmez.

 

وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (Va MAv LaHuM NAvÖıRIyNa) “Onlara yardımcı da bulunmaz.”

Yani diyet ödenmez. Onlar korunmaz.

Demek ki icmaları karşı gelmek yoktur. İcmalarla sabit olan hükümlere o topluluk içinde kalındıkça uyulacaktır. Uymayanlara karşı nebilerin halifeleri olan alimler ile resullerin halifeleri olan emirler uyararak hukuka davet edeceklerdir. Bunları öldürenler ise en ağır bir şekilde tenkil edilecektir. Hukuk düzeninin temel kuralı budur. Kur’an baştan sonuna kadar böyle tefsir edilmelidir. Ondan sonra tesbit edilen kurallar kartlara alınarak, aynı hükümler bir araya gelmelidir. Sonunda yeni fıkıh kitabı böyle ortaya konmalıdır. Buna örnek çalışma Prof. Dr. Osman Eskicioğlu tarafından yapılmıştır. Örnek alınabilir.

 

 


ÂLİ İMRAN SURESİ TEFSİRİ(3.sure)
1-ALİİMRAN 1-9/ 220İLA274 SEMNER-02.08.2003İLA17.10.2004 ARASI
1183 Okunma
2-ALİİMRAN 10-15
1208 Okunma
3-ALİİMRAN 16-22
1115 Okunma
4-ALİİMRAN 23-29
1823 Okunma
5-ALİİMRAN 30-37
1944 Okunma
6-ALİİMRAN 38-46
1409 Okunma
7-ALİİMRAN 47-54
1132 Okunma
8-ALİİMRAN 55-63
1096 Okunma
9-ALİİMRAN 64-71
1047 Okunma
10-ALİİMRAN 72-77
1058 Okunma
11-ALİİMRAN 78-83
1142 Okunma
12-ALİİMRAN 84-91
1247 Okunma
13-ALİİMRAN 92-100
1715 Okunma
14-ALİİMRAN 101-112
1372 Okunma
15-ALİİMRAN 113-118
1633 Okunma
16-ALİİMRAN 119-125
1156 Okunma
17-ALİMRAN 126-133
1175 Okunma
18-ALİİMRAN 134-141
1666 Okunma
19-ALİİMRAN 142-148
1712 Okunma
20-ALİİMRAN 149-155
1129 Okunma
21-ALİİMRAN 156-163
1195 Okunma
22-ALİİMRAN 164-168
1915 Okunma
23-ALİİMRAN 169-174
1579 Okunma
24-ALİİMRAN 175-180
1417 Okunma
25-ALİİMRAN 181-186
1381 Okunma
26-ALİİMRAN 187-194
1976 Okunma
27-ALİİMRAN 195-200
1285 Okunma