Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
ÂLİ İMRAN SURESİ TEFSİRİ(3.sure)

1157 Okunma
ASPxHyperLink

ALİİMRAN 10-15
Süleyman Karagülle

ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ TEFSİRİ - III

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ

انَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلَا أَوْلَادُهُمْ مِنْ اللَّهِ شَيْئًا وَأُوْلَئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ(10) كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَأَخَذَهُمْ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَاللَّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ(11)

قُلْ لِلَّذِينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلَى جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمِهَادُ(12)

قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَا فِئَةٌ تُقَاتِلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَأُخْرَى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِ وَاللَّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَنْ يَشَاءُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لِأُوْلِي الْأَبْصَار(13)

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا (EinNa elLaÜIyNa KaFaRUv)

Bakara Sûresi’nde mü’minleri anlatmış ve mü’minleri iki gruba ayırmıştı. Biri, aklî delilleri ile kendilerini kurtarmak isteyenlerden bahsetmişti, bunu öne almıştı. Diğeri de, naklî delillerle hakkı arayanlardan bahsetmişti. Bakara’daki “Lâ raybe fîh” ifadesini burada açmış ve Kitab’ı ve Furkan’ı tanıtmıştı. Sonra burada da mü’minleri ikiye ayırmıştı. Biri müçtehit olan mü’minleri, diğeri ise tâbi olan mü’minleri anlatmıştır. Tâbi olanları naklî delillere dayanarak kendilerini kurtarmak isteyenler olarak, diğerlerini aklî delillere dayanarak kendilerini kurtarmak isteyenler olarak anlatmış oluyor. Her iki sûrede de “İnnellezîne keferû” diyerek bundan sonra mü’min olmayanları anlatmaya başlamıştır. Böylece iki sûre girişinde bir paralellik ortaya çıkmaktadır.

 Geçen âyetlerde “İnnellezîne keferû” âyetin içinde geçmişti. Şimdi arada bir harf-i atıf getirmeden açıklamaya başlamıştır. Bundan önce bir “Emmâ” getirilmişti, ama ikinci “Emmâ” getirilmemiştir. İkinci “Emmâ” “Va er-rasihuna”da hazf edilmiş olabilir, burada da olabilir. İşte eğer bir “Emmâ” ikisine de gitsin istenirse hazfedilir. “Ya Ahmet gelsin, Mehmet konuşsun, Cemal yazdırsın.” Vurgu ile bunları öyle söylersiniz ki; “Ya Ahmet gelsin, ya da Mehmet konuşsun ve Cemal yazdırsın.” anlarsın. Veya “Ahmet gelsin ve Mehmet konuşsun, ya da Cemal yazdırsın.” Burada Kur’an bu sanatı icra etmiştir.

Kalplerinde zeyğ olanlar ile rasih olanları ayırmış ve kâfirleri rasihlere eklemiştir. Çünkü küfür ancak rusuh sahipleri tarafından icra edilir. Küfür kararlılık isteyen ve bilen kimselerin yapacağı işlerdir. Uyanlar ise kim iktidarda ise ona uyarlar. Dolayısıyla mü’minlerin tâbileri gibi onların tâbileri vardır. İşte bu sebepledir ki Allah bize küfrün eimmesiyle cihad yapmamızı emrediyor. Çünkü halk sonra kendiliğinden bize tâbi olur.

Bu nokta çok önemlidir. Bizim halkla uğraşmamamız gerekir. Önce biz rasihler olarak hazırlanmalıyız. Karşı tarafların rasihleri ile çatışmalıyız. Onlar mağlup olunca halk sonra kendiliğinden bize uyar. Şimdi Allah bizi onlarla karşılaştırmıyor, çünkü henüz tam hazırlıklı değiliz.

“Emmâ”nın “Ve’r-rasihun”da hazfedildiğini kabul edersek manâ böyle, burada “Ellezîne keferû”da hazf edildiğini farzedersek o zaman da kalblerinde zeyğ olanlar da rasihler de mü’mindirler. Cennete gidecekler demektir. Kâfir olanlar için yenilme ve cehennemden bahsedilmektedir. Bu iki tasnif de doğru olduğu için ikinci “Emmâ” hazf edilmiştir. Küfredenler demek, bile bile hakkı gizleyen ve yanlış yola gidenler demektir. “Ellezîne keferû” sığası hem kâfirleri tanımlıyor, hem de küfrü tanımlamış oluyor. Küfür reddetmektir. Hakkı bile bile reddetmek demektir.                      

لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ (LaN TuĞNIYa GaNHuM) “Onlardan iğna edemez. Onlardan savamaz.”

“Ğanam” koyun demektir. Sonra “M”nin “Y”ye dönüşmesi ile zenginlik anlamını kazanmıştır. Türkiye’de köylerde “mal” deyince koyun, keçi ve sığır anlarlar. Sonra da varlık anlamındadır. Zenginlik çobanlık zamanında da anlaşıldığı için “sürüsü var” demek, varlığı var, zengindir demektir. Mal insanların ihtiyaçlarını gideren eşyadır. Ekonominin temel tanımıdır. İğna etmek demek, onu zengin bırakmak demektir. Yani muhtaç etmemek demektir.

“Anhum” kelimesinden, onlardan ihtiyacı gideren şeyden zengin bırakmaz. Allah’tan yani Allah’a muhtaç olmaktan, yahut Allah’tan geleceklerden anlamına gelir. İnsanlar mallarına ve canlarına güvenirler ve bize ölüm yok derler. Yenilmeyeceklerini sanırlar. Bu bir küçük kabile veya topluluk için böyle olduğu gibi büyük devletler için de böyledir.

Şimdi biz Akevler camiası zannederiz ki paramız olsa, bir de kalabalık olsak sorunlarımız çözülecektir. Artık bir şeye ihtiyacımız kalmayacak. Zengin olmak isteyenler bu cemaatlere gelirler; ancak paraları olunca da artık buraya gelemezler. İktidar olmak isteyenler bu cemaatlere gelirler; ama iktidar olduktan sonra buralara ihtiyaçları kalmaz. Sanırlar ki artık biz Kur’an’a ve Allah’a muhtaç olmayacağız. Oysa insanlar ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, ne kadar yüksek makam işgal ederlerse etsinler, onların o kadar daha çok Allah’a ve Kur’an’a ihtiyaçları vardır. Humeyni İran’ın dini lideri olduktan sonra da “Nasara–Yansuru” okutmaya devam etmiştir. Eski usul öğrenciler gelir ve medrese usulünde ondan ders görürlerdi.

أَمْوَالُهُمْ وَلَا أَوْلَادُهُمْ (EamVAvLuHuM va EaVLAvDuHuM) “Malları ve evlatları da”

Kur’an’da mal ve evlat tabirinden ise maddî varlık, insan varlığı anlaşılmaktadır. Devletler için bunlar nüfus ve topraktır, servettir. Partiler için para ve oydur. Zenginler için ise sermayedir, ortak sayısıdır. İnsanlar beyinlerinde hep bunları çoğaltırsak bizim işimiz tamamdır derler. Başarı ölçüsü olarak; kaç kişisiniz, neyiniz var, o halde siz büyüksünüz derler. Acaba biz bu anlayıştan kurtulabildik mi?

İnsanlar için dört değer vardır: İlim, ahlâk, makam ve zenginlik. Kuvveti üstün tutan topluluklar, siyasi gücün yani insan sayın ne kadar, ona bakarlar; servetin ne kadar, ona bakarlar. Oysa Hakkı üstün tutanlar ilminiz ne kadar, ahlâkınız ne kadar diye bakarlar. Türkler “ahlâk” deyince yalnız kişisel ahlâkı anlarlar. Kişi zina yapmazsa, kumar oynamazsa, içki içmezse, yalan söylemezse bunu ahlâklı sayarlar. Elbette ahlâk için bunlara da ihtiyaç vardır. Ama bunlar kadar önemlisi sosyal ahlâktır. Rüşvet vermeyecek, vergi kaçırmayacak, verdiği sözünde duracak, topluluğun malını üzerine geçirmeyecek. İşte Hakkı üstün tutan topluluklar bunlardır. Bunlar mal ve canlarla değil yani nicelikle değil, nitelikle sevinmelidirler. Diğer insanlarla temas ederken onlardan bilgili misiniz? Siz konuşurken cevap vermekte sıkıntı çekiyor musunuz? Hayır. Öyleyse siz Allah’ın büyük nimetine eriştiniz demektir. Gerek kişisel gerek sosyal ahlâkınızı koruyabiliyor musunuz? O zaman da siz yüksek insanlarsınız. Bunu yapabilmeniz için de iş hayatınızı “Adil Düzen”e göre düzenlemelisiniz.

Ben 1960’larda özel teşebbüslerde bulundum. Rüşvet vermeden, hile yapmadan, vergi kaçırmadan hiçbir iş yapamayacağımı anladım ve “Akevler Kooperatifi”ni kurmak istedim. Allah onlardan razı olsun, arkadaşlarım desteklediler ve 1967 yılında kurduğumuz kooperatif sayesinde sosyal ahlâkımı korudum. Rüşvet vermedim. Hile yapmadım. Haklı olan vergiyi kaçırmadım. Defterlere yalan yazmadım. Diğer taraftan ilimde de herkesle tartışabilecek seviyedeyim. İşte bu benim en büyük zenginliğimdir. Dolayısıyla Allah’ıma ne kadar hamd etsem azdır. Mal ve makam edinenlerin başarıları bir seraptır.

مِنْ اللَّهِ (MiNa ElLAHı) “Allah’tan bir şeyi iğna edemez.”

Burada mal ve zenginlik yerilmiyor. Bunların kötü olduğu söylenmiyor. Ancak istenen bunların meşru olmasıdır. Kimseyi kandırarak ortak etmeyeceğiz. Kimseyi korkutarak ortak etmeyeceğiz. Kimseye çıkar temin ederek bizimle olmasını temine çalışmayacağız. Onun içindir ki bize katılanlara en küçük maddî menfaat vaad etmiyoruz. Öyle yapsak, o zaman Kur’an’a değil, servete gelmiş olurlar. Helâlinden kazanacağız. Adil Düzen içinde kazanacağız. Adil Düzen dışında servet sahibi olmaya gözümüz olmamalıdır.

Bu husus çok zor görünür. Çünkü aç kalacağımız zannedilir. Onun için ben şu geçiş önerisinde bulunuyorum. Herkes geçici olarak şimdi yaptığı gibi çalışmaya devam etsin. Ancak zekât kadar miktarı “Adil Düzen İşletmesi”ne koysun. İranlılar gelirlerinin beşte birerlerini koyuyorlar, buna “humus” diyorlar.

Mesela, herkes maaşının beşte birini, kazancının beşte birini “Adil Düzen İşletmesi”ne koysun. Ortak bir işletme kuralım. Mesela, market işletelim. Mesela, ahşap evler yapalım. Mesela, naylon poşet çıkaralım. Buranın usulü ile çalışmayı kabul eden kardeşimizi de burada müteşebbis yapalım. Sonra işimiz geliştikçe yavaş yavaş hepimiz işlerimizi “Adil Düzen İşletmesi”ne çevirelim. Böylece haram kazançtan kendimizi kurtaralım. Böyle yaparsak Allah diğer kazançlarınızın haramlığını da temizler. Zaten zekât demek temizlik demektir. Yoksa ne mallar, ne de evlatlar bizi Allah’tan gelecek azaptan kurtaramaz. Zahirî başarılarımız bizi “Adil Düzen”e olan ihtiyaçtan da vareste edemez.

Bugün Türkiye’de onlar bizi kendilerinden saymazsa da; bizim kendilerini bizden saydığımız başarılı olmuş iki siyasi kuruluşumuz var: Saadet Partisi ve AK Parti. Herkes biliyor ki bunların ellerinde kanuni olan ama şer’an helal olmayan mal varlıkları var. “Adil Düzen İşletmeleri”ne beşte birlerini koysunlar. Allah kalanın da hesabını sormayacaktır. Yoksa faizli işletmeleri içinde ve iktidarları içinde helâk olup gideceklerdir. Diğeri de Kombassan ve Yimpaş’tır. Onlara hakkı tavsiye babında diyoruz ki; İşletmelerinin beşte birlerini “Adil Düzen”e çevirsinler. Biz onlara yardımcı olalım. Biz ücret de talep etmiyoruz. Mallar yine onların olsun. Yoksa yine kanunen meşru ama Kur’an’a göre haram olan servetleri Karun’un malları gibi helâk olup gidecektir.

شَيْئًا  (ŞaYeEan) “Hiçbir şeyi kendilerinden savamaz.”

Yani ilme ve kişisel ve sosyal ahlâka dayanmadan gelecek olan her türlü kötülükleri savamaz. Bizim oyumuz var, bize ölüm yok; bizim paramız var bize bir şey gelmez demesinler. Çünkü onları bekleyen kötü akıbeti ancak Kitap, Kur’an ve Furkan yani helal ve haramın ayırımı sağlayabilir. Buradaki “Şey” umumidir. Daha çok dünyada bizi bekleyen kötülüklerdir. Bu yalnız iktidarda olanlara ve zenginlere söylenen sözler değildir. Bize de söylenmektedir. Zenginleşeceğiz, başarılı olacağız, çoğalacağız ve kurtulacağız zannedilmesin. Kur’an ve Furkan’a göre olmayan ne zenginlik, ne de çokluk bir şey ifade etmez. Ancak Kur’an ve Furkan’a dayalı servet ve kalabalık ortaklık bizi selamete ulaştırır. Yaptıklarımıza asla yalan ve haramı karıştırmamalıyız.

وَ (Va)

Buradaki atıf “Ve”si; mal ve evlatları, dünyada hiçbir şeyleri Allah’tan gelecekleri savamaz ile ahirette olacak Allah’ın azabından hiçbir şey savamaz, yahut ahirette de cennet kazandırmaz anlamında olup, bunların ayrı ayrı olduğuna işaret etmektedir. Çünkü insanların çoğu Allah’a ve ahirete inanmaktadır ama dünyada Allah’ın karışmadığı görüşündedirler. Evet, ahirette cehennemde yanarız ama bu dünyada faizle de başarılı oluruz, rüşvetle de başarılı oluruz zannederler. Oysa bunlar yanılıyorlar. Dünyada da Allah vardır ve Hak gelmiştir, bâtıl zâil olmuştur.

Başka kimseler de yalnız dünya var, ahiret diye bir şey yok derler. Dünyadaki sıkıntılarına sabrederlerse ahiretteki derecelerinin yükseleceğini unutur, başlarına bir sıkıntı geldi mi ümitsizlik içinde göçüp giderler. Oysa Allah asıl muhasebeyi ahirette yapacak ve asla kimseye zulmedilmeyecek. Bugün başkalarının çalışmaları üzerinde kurulup hakkı unutanlar, “Adil Düzen”i sırtlarının arkasına atanlar, yarın ateşin üzerinde oturmuş olurlar. Bu dünyada ücretlerini alamayanlar ahirette kat kat ecirlerini alacaklardır. İşte “Va” bunları ifade eder.

أُوْلَئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّار (EuLAEıKa VaQUvDu elNAvR)

“İşte onlar narın vakududur. İşte onlar ateşin yakıtıdır.

Kur’an cennet ve cehennemden bahseder. Cehennemi ateş olarak, cenneti de bahçe olarak tasvir eder. Önce cennet ve cehennem haktır. İnsanlar oralarda buralarda olduğu gibi yaşayacaklardır. Yiyecekler, içecekler, nefes alacaklardır. Yani bedenleri bu bedenlerinden faksızdır. Tek fark, bu beden ölümlüdür, o beden ise ölümsüzdür. Vücutta yenileme olsa bile cennette hastalık yoktur.

“Cehennem” kelimesine gelinirse, yakıtı insandır deniyor. Oysa yakıt yanar ve tükenir. Halbuki insan ölmeyecektir. Öyleyse insan nasıl yakıt olur? Taştır deniyor. Oysa taş zaten bir yanıktır. Bir daha yanamaz. “Hicare” marifedir. Yani bildiğimiz taştır deniyor. Taş ise yanmaz. Öyleyse buradaki “Nâr”ı gerçek ateş olarak almamız mümkün değildir. Mecazi manâsındadır. “Vakûd/Yakıt” kelimesi de mecazi manâdadır. Yani insanların kendilerinin tutuşturduğu ateşte yanarlar demektir. İnsanlar kendileri nasıl ateş yakarlar? Geçimsizlik ve kavga ateş olur. Önce servetlerin çekişmesi onlara ateş olur. Servet bizzat ateşin yakıtı haline gelir. İktidar çekişmeleri de bizzat ateş olur. Mal ve evlat peşinde koşanlar birbirine hasım olur ve ateş yakarlar. Oysa ilim ve ahlâk peşinde koşanlar iyilikte yarışırlar. Alimler birbirleriyle tartışırlar ama birbirlerini severler. Kendileri çekişmez, fikirleri çekişir. Ahlâklı olanlar başkalarının mallarını kendilerine çekme yerine, kendi imkanlarından başkalarını yararlandırmaya çalışırlar. Aralarında sevgi doğar. Maddî varlıkları yoktur ama huzurları vardır.

Seminer günlerimizde burada hep birlikte yediğimiz karpuz-ekmek bizi hem sağlıklı kılmakta hem de bize huzur getirmektedir. İmkanı olanlar katkıda bulunuyor; olmayanlar da diğerlerine sevap kazandırıyor. Katkıda bulunanlar; Allah bize verdi, O’nundur, harcıyoruz, sevap kazanıyoruz diyorlar. Katkıda bulunamayanlar da; bunun Allah’tan geldiğini bildikleri için ben yapamadım diye hiçbir sıkıntı duymazlar. Herkes huzurludur.

İşte burada yokluk içinde cennet var. Diğer tarafta; o bunu yaptı, ben niye yapamıyorum diye ateş var. Öbür taraftaki o ateşi yakanlar yine kendileridir. Onun için ateşin yakıtlarıdır denmektedir. Marife geldiğine göre bu ahiret ateşidir. Ama bu dünyada  bunların aynı ateş içinde olacaklarına işaret vardır. Marife olması ahd-i zihni iledir. Yanı biz cehennem ateşini bilmiyoruz ama onun varlığını biliyoruz. Buna da harf-i tarif gelir. “Dün bir adamla karşılaştım. O adam ölmüş.” dersen, ikincide adam kelimesi zihnen maruftur. O ile marife olmuştur.

كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ (Ka DaEBı EAvLı FıRGaVNa) “Firavun âlinin de’bi gibi.”

“Firavun” far kelimesinden gelir. Dal anlamındadır. Sülale demektir. Genel olarak miras çocuklar arasında bölüşülür. Krallık ise babadan oğluna intikal eder ama birisine intikal eder. Bölüşülmez. Mezopotamya’da kent devletleri vardır. Şûra başkanlarını seçer. Babadan oğluna bir kuralla değil de seçimle intikal eder. Şart da değildir. Eğer çok başarılı başka kimse yoksa kralın oğlunu tercih ederler. Mısır’da ise merkezi devlet vardır. Belli kural veya vasiyetle krallık devam eder. Hz. Musa peygamberin sülalesine “Fıravn” denmektedir. “Âli” de onun çevresi demektir. “Evl” ilk demektir. Evvelûn, sabıkûn mukarrabûn âldir. Ölümünden sonra onun müessesesini devam ettirenler de âldir. “Muhammed’in ümmeti” dediğimizde, hayatında kendisini başkan yapmış cemaat olur. “Muhammed’in milleti” dediğimizde, ölümünden sonra onun yoluna gidenler dahil herkestir. “Âl” ise hayatında ve ölümünde onun yanında yer alan heyet demektir.

“De’b” ise debelenmek olarak Türkçe’de kullanılır. Çabaları gibi tercüme edilebilir. “Dâbbe” yürüyen hayvan demektir. Ay ve Güneş için Kur’an “Daibeyn” kelimesini kullanmaktadır. Firavun âlinin çabaları nasıl Allah’tan bir şeyi savamamışsa, küfretmiş olanların mal ve evlatları da Allah’tan bir şey savamayacaktır. Firavun’un çok büyük zenginliği vardı. Çünkü onların o teknoloji ile yaptıkları ehramları bugün dikecek servet sahibi değiliz. O zamanın en güçlü devleti idi. Diğer ülkelerdeki devlet feodal devletti. Hititler dahil merkezi tek devlet yalnız Mısır devleti idi. Hatta tarih boyunca merkezi o büyüklükte tek devlet belki hiç olmamıştır. Mısır Uygarlığı M.Ö. 2500 tarihlerinde başlamıştır. M.Ö. 500 yıllarına kadar varlığını sürdürmüştür. 2000 yıllık bir uygarlıktır. Aynı dili konuşmuş ve aynı yazıları yazmıştır.

وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ (Va elLaÜIyNa MıN KabLıHıM)

“Ve kabillerinden önce olanlar. Kendilerinden önce olanlar.”

Bunlar kimlerdir? Bunlar Mısır’ın Hz. Musa döneminden önce gelen Firavun sülaleleri olabileceği gibi, kendilerinden önce gelmiş olan Mezopotamya halkları da olabilir. Kur’an’da tarif edilen, dolayısıyla bilinen Hz. Yusuf Peygamberin hanedanları olabilir. Bunlar dörtyüz yıl önce gelmişlerdir. Yahut Nuh, Ad, Semud kavimleri olabilir. Hepsi için ifade doğrudur. Bunlar mallarına ve sayılarına güvenerek yaşama çabalarını göstermişler ama hepsi tarih olmuşlardır.

Bugün de “Adil Düzen”i kabul etmeyerek, faizli sistemde başarıya ulaşacaklarını sananlar yanılıyorlar. Süper güç iddiasında olanlar, başta Amerikalılardır. Sonra Avrupa Birliği’dir. Sonra Rusya ve Çin’dir. Bunlar nüfuslarına ve zenginliklerine güvenerek varlıklarını sürdürüyorlar. B.M. Güvenlik Konseyi’nde birleşerek dünya hakimiyetini sürdüreceklerini sanıyorlar. Kur’an indiği zaman da dünyaya Bizans ve Persler hakimdi. O zaman da Çinliler uzakta varlıklı idiler. Ama İslâmiyet dünyaya kısa zamanda hükmetti. Müslümanlar ise küçük topluluk idiler, fakir bir topluluk idiler. Şimdi de Adil Düzenciler böyle yoksul ve az bir topluluktur, ama onların elinde Kur’an vardır. Buna sahip çıkacaklar ve dünyaya hakim olacaklar. “III. Bin Yıl Uygarlığı”nı kuracaklar. Firavun’u misal vermesi, Firavun ehramlarının hâlâ varolması, onları tarihten silen İbranilerin hâlâ varolmasıdır. Kimler galip geldiler? Az kimseler, yoksul kimseler mi; yoksa çok kimseler, servet ve saman sahibi olan kimseler mi? Firavun’u Hz. Musa boğmadı, kendisi boğuldu. Mısır’ı İbraniler yıkmadı, Allah yıktı.  

كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا (KazZaBUv Bi EaYAvTıNAv) “Âyetlerimizi tekzib etmişlerdi.”

Firavun hangi âyetleri tekzib etti? Tekzib ne demek? Kabul etmemek demektir. Yoksa Firavun sopanın yılan olmasını tekzib etmedi. Ne var ki, onun sonucunda İsrail oğullarını katma önerisini kabul etmedi. Biz de bugün, “Gelin “Adil Düzen işletmeleri”ni kuralım.” diyoruz. “Artık faizsiz kredileşme sistemini kuralım.” diyoruz. “O yanlıştır!” demiyorlar; “Olmaz!” diyorlar. İşte bu tekzibdir. Göreceksiniz, yaşayanlar görecekler; Adil Düzen dışındaki bütün çabalar serap olacaktır. Ancak Adil Düzenin yolcuları başarıya ulaşacaklardır.  

فَأَخَذَهُمْ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ (Fa EaPaÜaHuMu elLAHu Bi ÜuNUvBiHiM)

“Onları zunublarından dolayı Allah ahzetti.”

Burada “Fa” harfi gelmiştir. “Tekzib etti” dendikten sonra Mısır’da 20 yıl geçmişti. “Fa” harfi kullanılmıştır. Çünkü tekzib devam etmişti. Tef’il bâbı da bunu gösterir. Defalarca tekzib ettiler denmektedir.

Şimdi bizi de bu yorumlarla tekzib ediyorlar, mallarının ve iktidarlarının onları kurtaracağını sanıyorlar. Oysa günahlarından dolayı, faizli sistemi yürüttüklerinden dolayı ve hakemlik sistemini uygulayıp adaleti dağıtmadıklarından dolayı Allah onları ahzedecek. Demek ki bugünkü Müslümanların açık günahları nelerdir?

 Aralarında karz-ı hasen müessesesini çalıştırmıyor ve faizli işlere devam ediyorlar. Bu paranın kendisi faiz belgesidir. Mala-Mal Marketleri ile faizden kurtulabilirler. Hakemlik sistemini aralarında uygulayacaklarına avukatlara koşuyorlar. İktidarlar faizli düzen içinde çözüm arıyor. Erbakan bile hâlâ faizli sistemde medet umuyor. Çünkü orada mal sahibi olmuştur, orada oy almıştır. Tayyip bütün imkânlara sahip olduğu halde; ne faizsiz sistemi getirmeye çalışıyor, ne de hakemlik sistemini uygulamaya girişiyor. Firavun’un zunubuna benzer zunub bunlar. Burada birçok ince hususlar vardır.

  1. Günü geldiğinde hemen helâk gelir. O zamana kadar tekzib devam eder. Tekzib ile helâk arasında fetret devri geçmez. O halde Adil Düzencilerin tebliği de devam edecektir.
  2. Zenblerinden dolayı ahzetmiştir. Yoksa küfürlerinden dolayı ahzetmemiştir. Küfür fikrî suçtur. Zenb ise fiilî suçtur. Allah kâfirleri küfürleri sebebiyle değil, günahları sebebiyle ahzetmektedir. Bizim günahları ortaya koyup da onlara izah etmemiz gerekir.
  3. Helâk edecek olan mü’minler değildir, Adil Düzenciler değildir. Allah’tır. Allah’ın sosyal ve tabiî kanunlarıdır. Bunları da onlara gösterip; bak, siz bu sebeple helâk edileceksiniz dememiz gerekiyor. Adil Düzenciler bunu yapıyorlar.
  4. Helâk olacaksınız; çünkü ülkenin üçte biri işsiz ve açtır. Bunun çaresi varken, “çalışana kredi sistemi” ile bunu halletmek mümkün iken, etmiyorlar. Faizli borçlar içinde boğulmak büyük günahtır. Allah ve resulü ile harptır. Bunun çaresi borcu iştirake çevirmek, faizsiz borca çevirmek varken; küfürlerinde inat ederek zenblerine devam ediyorlar. Hakemlik sistemi varken, onlarca yıl sürmekte olan hakimlik sisteminde avukatlar sömürüsüne devam edip duruyorlar. Medya kooperatiflerini kurup yazarları serbest hale getirmek varken; sermaye tekelinde millî basını mefluç hale getiriyorlar.

İşte bunların günahları bunlardır.

وَاللَّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ (Va elLAHu ŞaDIyDu elGıQBı) “Allah ıkabı şiddetli olandır.”

“O ıkabı şiddetlidir.” denmemiş de; “Allah ıkabı şiddetlidir.” denmiştir. Çünkü yukarıda “Allah bu dünyada onları ahzetti.” diyor. Dünyevî kanunlarla, sosyal ve tabiî kanunlarla ahzetti diyor. Ahirette ise Allah herkesi ayrı ayrı hesaba çekerek cezalarını verecektir. Bu sebeple izhar etti.  

قُلْ (Qul) “Kavlet, söyle.”

Kime emirdir? Burada söyleyecek olan kimdir? Bu sözler kıyamete kadar söyleneceği için söyleyecek olan her mü’mindir. Yahut topluluğu temsil edenlerdir. İmamlardır. Cemaat başkanlarıdır. Mesela; Erbakan söylemelidir, Tayyip söylemelidir. Ama onlar söylemiyorlar. O halde biz Adil Düzenciler söylemeye çalışmalıyız. Allah’ın huzuruna vardığımızda; “Söylemeye çalıştık. Senin verdiğin gücü kullandık. Ondan fazlasına sahip değildik. Daha fazlasını söylemeye gücümüz yetmedi.” diyerek mazeret beyan ederiz.

لِلَّذِينَ كَفَرُوا  (Lı elLaÜIyNa KaFeRUv) “Küfretmiş olanlara söyle, mağlub olacaklar.”

Burada küfredenlere söyle deniyor. Onlara söyle denmiyor. Çünkü kalbleri zeyğde olanlara söylenmiyor. Kimdir kalbleri zeyğde olanlar? Aslında kâfir değildirler ama Kur’an’ın galip geleceğine bir türlü inanmayanlardır. Bunlar münafık da değildirler. Ama bilgileri yetmediği için ne yapacaklarını bilmeyenlerdir.

Adil Düzeni kabul etmeyen Müslimlerin hali budur. Bize emredilen kâfirlere söylemektir. Kimdir bunlar? Dünyayı sermayeye sömürtmek isteyen, Batı sermayesi ile dünyayı silahın esiri haline getirmek isteyen kuzey sosyalistleridir. Biri mağlup oldu. Diğeri de mağlup olmak üzeredir. Türkiye’de de din düşmanı lâiklerle, din düşmanı komünistlerdir. Lâiklerdir demiyorum, sosyalistlerdir demiyorum. Din düşmanı olanlar kâfirdirler. Dine inanmayanlar kâfir değildir. Ama din düşmanı olanlar; haza kafirdirler. 500 yıldır Batı sermayesi din düşmanlığı yapmaktadır İşte onlara söylüyoruz. Bunlar Yahudiler değildir. Yahudiler içinde din düşmanı olmayanlar ve dindarlar vardır. Bunlar Amerikalılar değildir. Amerikalılar içinde din düşmanı olmayanlar vardır. Belki de çoğu dindardır. Ruslar da öyledir. Ama bugün hakim olan sömürücü sermaye ile onun oluşturduğu saldırıcı silah sözünü öttürtüyor. İşte biz onlara söylüyoruz, söylemeye emrolunuyoruz.

سَتُغْلَبُونَ  (Sa TuĞLaBUvNa) “Yakında mağlub olacaksınız.”

“Ğalaba” demek, çoğalmak demektir. “Mağlub olmak” demek, azalmak demektir. “Kalabalık” kelimesi buradan gelen kelimedir. Savaşta galip gelenler sonra çoğalırlar, mağlup olanlar ezilip giderler.

Batı mağlup oluyor çünkü nüfusu azalıyor. İslâmiyet galip geliyor çünkü nüfusu çoğalıyor. Din düşmanı olanlar; açıkça ihtar ediyoruz ki mağlup olacaksınız. Mağlup olacaksınız, mağlup olacaksınız. Hem de yakında, yakında, yakında. Mü’minlere bundan daha güzel müjde olur mu? Bundan 40-50 yıl önce dünyada küfür en şiddetli bir şekilde gelişmişti. Allah onlara hitap ediyordu; “Mağlup olacaksınız.”

Azametli sosyalizm mağlup oldu. Şimdi de kudurmuş kapitalizm mağlup olacaktır. Mağlup olacaktır. Mağlup olacaktır. Ama onları zalim Saddam elbette mağlup etmeyecekti. Dünyada barışı sağlamak için Türk Ordusuna baş vuruyorlar. Org. Çevik Bir bile bulunduğu yerde barışı sağladı. Evet, din düşmanları mağlup olacaklardır. Azgın sömürücü sermayenin fitnesi sönecektir. İşte bu Allah’ın müjdesidir.

وَتُحْشَرُونَ إِلَى جَهَنَّمَ (Va TuXŞaRUvNa EiLAv CaHanNaMa)

“Ve cehenneme haşrolunacaksınız. Ve cehenneme götürülüp toplanacaksınız.”

“Haşere” yumurtadan çıkıp toplanan böcekler demektir. Bir yere toplanmaya haşr olmak dendiği gibi; dirilmeye de haşr denmektedir. Allah kıyamet gününde insanların dirilip toplanmasını haşr olmakla ifade etmektedir. Değişik zamanlarda da olsa yumurtalar konur, sonra belli sıcaklık veya ısı yumurtaları yavruya dönüştürür. Mezara gömülen her insan yumurtaya benzetilmektedir. Günü gelince hep birlikte haşr olacaklardır. Yumurtadan çıkıp toplanmış olacaklardır. İnsanın ömrü anındaki durum dondurulmaktadır. Ruhtan ayrılmış olarak tarih içinde sağlanmaktadır. Çürüyen bedenimiz ölüm anındaki beden değildir. O beden orada durmaktadır. Ondan sonra oynanan film tabiî kanunların değişmezliği gereğidir. İnsan ruhu oradan ayrılmıştır, gene oraya dönecektir. O beden, ölüm halindeki beden, günü gelince harekete geçecektir. İnsan o bedenle gelecektir. Yaşlanmışsa, süratle gerisin geriye gidip kendi yaşayacağı yaşa ulaşacaktır. Eğer çocukken ölmüşse süratle ilerleyip ebedi yaşayacağı yaşına ulaşacaktır. Bu filmi süratle ileri sarmak veya geri sarmak şeklinde olacaktır. İşte bu durumu haşr ifade etmektedir. Bundan sonra cennete veya cehenneme götürülecektir. Bedenler başka bir değişme ile cennette yaşayabilecek veya cehennemde kalabilecek şekilde yeniden oluşup kalacakları yere gideceklerdir. Bugün de kurbağalar suda doğarlar, gelişirler, sonra vücutlarını karada yaşayacak şekilde değiştirirler. Böcekler yerde sürünürken krizalit devreden sonra kanatlanıp uçarlar. İnsanlar ahirette bir araya getirilecek, cehennemde de bir araya geleceklerdir. Sosyallik ahirette daha gelişmiş bir şekilde devam edecektir. Cehennem, fırın demektir, maden fırını demektir. İnsanları yetiştirmek için Allah onları oraya alacaktır. Ne var ki, uzaya giden kimseler nasıl elbise giyerlerse, ahirete giden kimseler de öyle elbiseler giyerler ve ona göre dayanacak durumda olurlar. Bu deri atma şeklinde olacaktır. Yılanlar için de durum böyledir. Deri atarlar.

وَبِئْسَ الْمِهَاد (Va BıESa eLMıHAvDu) “Mihad bi’sedir.”

“Biese” “Beise”den dönüşmüştür. Çokça kullanıldığı için fiil kalıbında olmayan bir kalıba girmiştir.

Be’s” bedeni zarardır. “Zarar” ise maddî zarardır. Ancak birbirlerinin yerine de kullanılmaktadır.

Mhd” beşik demektir. Çocuğun büyümesi için hazırlanmış özel yerdir. İstirahat yeridir.

Allah dünyayı beşiğe benzetmektedir. Çünkü insanların yaşayabilecekleri şekilde varetmiştir. Cehennem de bir beşiktir. O da insanların eğitilip yetişmeleri içindir, ancak kötü bir beşiktir. Bununla beraber kıyas yoluyla onların da yurtları olacak, bu memlekette yaşamalarına imkan verilecek ama beis bir yurt olacaktır. Hapishane de yurttur ama kötü bir yurttur.

قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَةٌ  (QaD KAvNa LaKuM) “Sizin için bir âyet vardır.”

Burada “Ve” harfi ile atıf yapılmamıştır. Allah bizlere hitap etmektedir. Yani söylenecekler içinde değildir. Bununla beraber kemal-i ittisalden dolayı da “Va” gelmemiştir. O zaman da bizim sözlerimizin içindedir demektir. Vardır, devam etmektedir. “Kad” kelimesi şimdi vardır anlamındadır. Artık onu biliyorsunuz demektir. Savaş genellikle kuvvetler dengesine dayanır. Karşılıklı hesap yapılır. Kimin asker sayısı fazla ise ve güçlü ise o galip gelir gibi görünür. Savaşın kuralları vardır. Bunlar dört tanedir:

  1. İlk davranan galip gelir.
  2. Yenilik yapabilen galip gelir.
  3. Birlik gösteren galip gelir. Eğitimle ilgilidir.
  4. Nihayet cesur olan galip gelir.

Elbette sayı üstünlüğünün de rolü vardır. Silahlanmış olmanın da üstünlüğü vardır. Ancak sayı üstünlüğü iki mislinden fazla değilse etki etmez. On mislinden fazla olursa da diğer etmenler etki etmezler. Silahlanmada yeni silah bulmuş olma çok önemlidir. Eğitimle silahı kullanabilme savaş için çok daha önemlidir. Tarihte bildiğimiz savaşların belki çoğu azın çoğa galibiyeti ile olur. Hazreti Peygamber’in savaşlarında -hemen hemen hepsinde- daha az askere sahiptiler ama yendiler. Talas ve Malazgirt’te daha az kuvvetle galip gelinmiştir. Bizim İstiklâl Savaşımız da böyledir. Mal ve can üstünlüğünü galibiyet için yeterli görenlere bu âyetle tarihten ders almaları istenmektedir. Âyet demek, delil demektir. Açıkça görülüp anlaşılabilen şey âyettir.

فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَا (FIy FiEaTaYNı EiLTaQaTAv) “İltika eden fietlerde sizin için ibretler vardır.”

Burada “Fiet” birlik demektir. Savaş meydanında karşılaşan iki ordu birer fiettir. Savaş anı canlılar için çok önemlidir. Geyiğin peşine koşan kurt ya geyiği yakalamak ve onu öldürerek yaşamak zorundadır; yahut kendisi açlıktan ölmek zorundadır. İnsanlar arasındaki savaş da böyledir. Galip gelenler yaşayacak, mağlup olanlar yok olacaklardır. İnsanlık içinde denge böyle kurulmuştur. Kişiler de savaşlarda elenirler. Beceriksizler ölürler, sağlamlar ise kalırlar. Böylece savaşla hem insanlık içinde topluluklar ayıklanmış olur, hem de topluluk kendi içinde ayıklanır. Yenilmemek şartı ile savaş topluluklar için çok yararlıdır. Uzun zaman savaşmayan topluluklar dejenere olurlar. Allah insanlara öyle psikoloji vermiştir ki karşılaşan askerler şunu düşünürler; “Bu savaşta sonunda ben nasılsa öleceğim. Yenilirsem düşmanlar beni öldürecek, savaşırsam savaşırken öleceğim. Sağ kalma ihtimalim var.” der ve karşılıklı savaşırlar. Karşılaşan ordular savaş psikolojisine girerler. Artık onlar için ölmek ve öldürmek var. Yaşamayı şans olarak kabul ederler. Burada iki “Fiet” kelimesi nekire olarak getirilmiştir. Genel savaş oluşumu anlatılmaktadır. Savaş psikolojisi savaş meydanında doğar. Savaşa girmeden bu psikolojiyi hissetmek mümkün değildir. Türk ordusu savaşa girmeden çok korkaktır, daima savaştan kaçar. Ama bir defa girdikten sonra artık yenilerek çıkmayı düşünmez. Ya ölüm, ya zafer vardır onun defterinde.

فِئَةٌ تُقَاتِلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ (FiEatun TuQAvTiLu FIy SaBıLı elLAHi)

“Bir fiet vardır, Allah yolunda savaşır.”

Allah yolunda savaşmayı anlayabilmek için önce İslâm ve imanı öğrenmemiz gerekmektedir. İslâm demek, barış içinde yaşamak demektir. Yani diğer insanlarla çatışmak değil, birleşme içinde yaşamaktır. Çıkar çatışması değil, çıkar beraberliği içinde olmamız gerekir. Bu nasıl mümkün olacaktır?

  1. Herkes kendi yaşama kurallarını kendisi koyacak ama bunları diğerlerine duyuracak ve sonra da kendi koyduğu kurallara kendisi uyacak.
  2. Herkes başkaları ile sözleşme yapacak, yaptığı sözleşmelere taraflar uyacaklardır.
  3. Herkes yeryüzünün ortak kısmında bir yer işgal edecek ve orası kendi mülkü olacak, başkasının mülküne karışmayacak. Ortak işleri görmek için başkan seçecekler, başkanın ortak işler hakkında verdiği kararlara herkes uyacak. Uymayanlar o yeri bırakacak.
  4. Kişilerin arasında çıkan ayrılıkları tarafların seçecekleri hakemler çözecek. Hakem kararlarına herkes uyacak.

İşte bunları kabul edenler müslimdirler.

Mü’mine gelinirse; Müslim olması yetmez, İslâm düzenini yaşatmak için dayanışma içine girmiş olması gerekir. Yani hakem kararlarına uymayanları uzaklaştırmak, onları topluluk dışında tutmak, işte bu imandır. O halde insanlar gruplanacaklar, en üst seviyede gruplanacaklardır. Böylece ancak bu sayede bir ordu oluşturabilirler. Bunun için de ortak dil bilmek gerekmektedir. Dengenin bozulmaması için de savaşabilecek devlet sayısı 100 civarında olmalıdır. Yoksa 10 civarında olurlarsa gruplanırlar ve ondan sonra tekel oluşur. Allah öyle düzen kurmuş ki belli büyüklüklere ulaşınca birlik dengesini kaybederler. Bu sebepledir ki Sovyetler başarılı olamadı. Çin geridir, Hint geridir. Oysa bunlar sayıca çok fazladırlar. ABD bunun için başarısız olacaktır. AB de başarıya doğru gitmiyor. Bir devletin nüfusu 30 ile 100 milyon arasında olmalıdır. Toprağı da karaların yüzde biri kadar olmalıdır. Türkiye’nin toprakları buna çok yakındır.

İşte Allah yolunda savaşmak demek, barış düzeni için savaşmak demektir. Allah insanları yaratmış ve kendi iradeleri ile doğru veya eğri yol tutsunlar istemiştir. Bir başkası insana müdahale edecek olursa kopya verilmiş olur. Sonunda başarısı ortaya çıkmaz. İşte Allah yolunda savaşmak demek, Allah’ın ortaya koyduğu serbestlik düzenini yaşatmak için savaşmak demektir. Buna neden Allah yolu denmiştir? Çünkü insanlar serbest iradeleri ile yaptıkları amellerle Allah’a giderler. Baskı altında yapılan ameller iyi de olsa insanları Allah’a götürmez. İşte Allah yolunda savaşmak demek, Allah yolunu açık tutmak demektir. İnsanlara olan baskıyı kaldırıp kendi iradeleri ile Allah yoluna gidecek imkanları hazırlamak demektir. İleride Adil Düzenciler iktidar ettiklerinde insanlığın barış içinde yaşaması için savaşacaklardır.

Bu hususu Müslümanların iyi anlamaları gerekir. Türk milleti saltanatı yıkıp yerine cumhuriyeti kurmadı. Saltanat kendisi yıkıldı. Çöken devlet yerine yeni devlet kuruldu. Cumhuriyete kadar saltanat devam etti. Adil Düzenciler mevcut düzeni yıkmazlar, mevcut düzen kendisi yıkılır, onun yerine yeni düzen kurarlar, “Adil Düzen” kurarlar. Kötü de olsa, düzeni değil, fitneyi ortadan kaldırıp düzeni oluştururlar. Bugün benzer çalışmayı mafya yapıyor, devlet senet tahsil etmeyince kendileri eşkıyalıkla tahsil ediyorlar. Mü’minler bunu yapmaz. Ama senet ödemeyenlerin avukatlığını dayanışma içinde yapabilirler. Danışman avukatlarınız olur. Onların ücretlerini biz öderiz. Var olduğu halde ödemeyenler aleyhindeki davayı avukatlar bedelsiz yaparlar.

وَأُخْرَى كَافِرَةٌ (Va EuPRAy KaFi Rat) “Aherleri kâfir idiler.”

İki ordu düşünün. Sovyet ordularını nazarı itibara alın. Korkuları askere gitmiş. Hiçbir inançları yok. Diğer tarafta Afganlıları düşünün. Onlar da ülkelerini savunuyorlar. Allah’a inanıyorlar. Allah için savaşıyorlar. Sonunda ne oluyor? Sovyetleri yalnız ülkelerinden kovmuyorlar. Dinsizlik anlayışını da dize getiriyorlar. Gorbaçov din düşmanlığından vazgeçiyor. Yahudi sermayesi dünyayı ikiye bölmüştü. Bunları savaştırıyor, kendisi istediği gibi yönetiyordu. Afganistan’daki mağlubiyetle Sovyetler çöktü ve yıkıldı. O da yetmedi, dünyadaki sol-sağ çatışması ortadan kalktı. Bunun sonucu olarak çift kutuplu denge ortadan kalktı. 500 yıllık Yahudi sermayesinin çöküşü oldu.

Şimdi oraları Amerika işgal etti. Ne yaptı? Afganlılar çekildiler. Savaşa girip halkı kırmadılar. Şimdi esaret altında yetişiyorlar. Kukla hükümetler Afganistan’da ne zaman hakim oldu ki şimdi olsun? Amerika oradan çekilmek zorunda kalacaktır. Irak’ta daha Müslümanların savaşı başlamadı. İran ile Irak arasındaki savaşı kim kazandı? İnananlar mı, çıkarcılar mı? İnananların dayanakları var. Allah yolunda öldüklerinde cennete gideceklerine inanıyorlar. Onları sindirmek ve yok etmek sanıldığı kadar kolay değildir.

I. Cihan Savaşı’ndan sonra dağılan İslâm camiası şimdi ayrı devletler halinde oluşuyor. Çöken kiliseler canlanıyor. Kur’an’ın dediği gibi; Hıristiyanlarla Müslümanlar birleşecek ve dinsizlik gülünç hale gelecektir.

يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِ (YaRaVNaHuM MisLa el GaYNı) “Aynın re’yi ile kendilerini onların iki misli re’yediyorlardı. Yahut onları kendilerinin iki misli re’yediyorlardı.”

Önce Allah iki orduyu savaştırmak için kendilerini karşılarındakilerden iki misli güçlü gösterir. İki taraf da kendisini güçlü görür, yeneceğini sanır ve savaşa o suretle girer. Yoksa yenileceğini bilen asker kaçar. Ama tarihte hep savaşlar olmuştur. Bu da insanın biz galip geleceğiz inancından doğar. Allah başka âyetlerde bunu bildirmektedir. Savaş psikolojisi budur. Akılla hareket edilse kimse evlenmez, çünkü evlilik bir yüktür. Kimse çocuk yapmaz, çünkü çocuk gereksiz iş almaktır. Ama insanlar hep evleniyor ve herkes çocuk yapıyor. Akılla hareket edilse kimsenin TL’yi kullanmaması gerekir. Çünkü gerçekte hiçbir işe yaramaz. Ama herkes kullanıyor. Çünkü Allah öyle akıl veriyor. Akılla olsa kimse savaşmaz. Herkes gücünü ölçer ve zayıf kuvvetliye teslim olur. Ama Allah gözleri kör ediyor, ben galip geleceğim diyor ve savaşa giriyor. Saddam böyle kör gözle girmedi mi? Hiç belli olmaz; Irak bu sebeple petrolüne sahip güçlü bir devlet olabilir. Amerika’da çökme olur. Irak galip gelir.

Savaşa girdikten sonra Allah kimi galip göstermek isterse onların gözünde kendilerini güçlü göstertir ve cesurane harekete götürür. Mağlup etmek istediğine de karşı tarafı iki misli göstererek korkutur. Böylece sonuç Allah’ın dediği şekilde olur. Bozguna uğrayan orduların birden karşı gelmeden teslim olmaları bu sebeple olmaktadır. Böylece bu âyette iki çeşit manânın ikisi de doğrudur. Savaşa girmeden kendilerini karşılarındakinden iki misli fazla görürler. Savaşta ise yenecekler iki misli fazla görürler, yenilecekler iki misli fazla görürler. İşte bu âyet bize savaşın nasıl kazanılabileceğini öğretmektedir. Allah kimi isterse bu çok basit psikolojik halle galip getirir. Seçimlerde de galibiyet böyledir. Allah insanların kalbine bu kazanacak diye ilham eder, sonra o galip gelir. Öbür taraf ise panik içinde silinir. Mü’minlerin hesabı ise büsbütün başkadır. Galip gelsek de mağlup olsak da önemli değil. Yeter ki biz Allah’ın rızasını kazanalım. İşte böylece inanmış olan kimseler hak bildikleri yerde kalırlar. Zaferlerini beklerler. Diğerleri ise galiplerin yanına koşarlar. Onların hezimetleri arasında kendileri harap olup giderler.         

وَاللَّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَنْ يَشَاءُ (Va elLAHu YyaEayYuDu Bi NaSRıHı MeN YeŞaEu)

“Allah dilediğini nasrı ile teyit eder.”

Allah bir şeyin olmasını istediği zaman ona “Ol” der, o da olur. İnsanlık tarihi iki şey üzerinde kurulmuştur. Biri evliliktir; bu insanın özel hayatını düzenler. Diğeri de savaştır; bu da sosyal hayatı düzenler. İnsanları yaratan Allah onlar neye muhtaç ise onu da vermiştir. Mikropları yaratmıştır. Ama mikropları yenecek akyuvarları da varetmiştir. Savaş insanların mikropları ile insanların akyuvarları arasında olmaktadır. Allah insanlığı kıyamete kadar yaşatacaktır. Dolayısıyla mikroplar hep yenilecektir. Mikropların yaşattığı bir beden hiçbir zaman varolamaz. İşte buradaki Allah’ın teyidinden kasıt budur. Tarih savaşlarla yazılır. Ama kader ne ise sonunda o olur. Allah galip getirmek istediği kimselere her zaman yardım etmiş ve onları galip getirmiştir.

Adil Düzen Çalışanlarının da galip geleceğinden kimsenin şüphesi olmasın.

“Nasr” kelimesi düşmana karşı yardım anlamındadır. “Avn” ise işte yardımdır. Allah kime isterse ona yardım eder. Kur’an’ı Kur’an’ın istediği usullerle okuyanlara Allah yardım edecektir. Düşmanlarına karşı muvaffak kılacaktır. Allah insanların Kur’an’ı nasıl okumaları gerektiğini Bakara Sûresi’nin ilk âyetinde belirtmiştir. Peşin hükümlü olmadan ittika etmek üzere okumak ve rusuh ile onu tevil ederek okumak. Yani ittika ve içtihat ile okumak. Böyle yapanlara Allah yardım edecektir. Hasımlarını mağlup edecektir. Yenileceksiniz demenin manâsı budur.                

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً (EinNA ÜAvLıKa La GıBRaTün) “Bunda gerçekten ibret vardır.”

Âyetin başında “Sizin için âyet vardır.” denmişti. Burada da “Ebsar sahipleri için ibret vardır.” denmiştir. Âyet, delil demektir. Usulcülerin nass dedikleri delil demektir. Doğrudan doğruya hükmü göstermektir. İbrette ise kıyas yoluyla hüküm çıkarılmaktadır. Âyeti herkes anlar. İbreti ise basiret sahipleri anlar. İbret, Türkçe’de kullandığımız ibre gibidir. İbre bize oluşu gösterir. Kendisi devre içinde değildir. Âyette ise kendisi de devre içinde olabilir.

Ubur, taşlara basarak derenin bir yakasından öbür yakasına geçmektir. Şarap gibi asılda bulunan haramlık hükmünü sarhoşluk taşlarına basarak esrara da taşımaktır. Kur’an bunu “fetva” kelimesi ile de anlatmaktadır. Fetv, kefe demektir. Terazinin bir tarafına aslı, diğer tarafına fetvi koyup illet ibresiyle dengeyi kurmadır. Usulcüler bunları beyan ilmiyle oluşturdular. Kur’an’da bunlara ait açık âyetler vardır. Nisa Sûresi’ndeki miras istiftası bundandır.

Bakara Sûresi ittikayı, Âl-i İmrân Sûresi te’vili, Nisâ Sûresi ise kıyası öğretmektedir. İttika, nassı doğru anlama, peşin hükümsüz anlamadır. Te’vil ise mecaz ve kinayeleri ortaya çıkarmadır. Kıyas ise tümevarım metodu ile hükümleri genişletmedir. Maide Sûresi ise sözleşmelerle ortaya çıkan hükümleri anlatmaktadır. Kamu sözleşmelerinden bahsetmektedir.

لِأُوْلِي الْأَبْصَارِ (Lİi EuLi eLEaBÖARı) “Basiretliler için bunda ibret vardır.”

Basiretliler ibret alınız emri başka yerde geçmektedir. Yani kıyas basiretle olur. Sem’, bir sözü işitip onu beyinde saklamaktır. Sem’de sıra bakışı vardır, zaman içinde bakış vardır. Basarda ise mekâna bakış vardır, birden bakış vardır.

Kıyas yapabilmek için genel bakışa ihtiyaç vardır. İnsanlık tarihine genel bakış yapmadan, sadece günün olaylarını belirlemekle ibret alınmaz. Uygarlıkların nasıl doğup battığını, her bin yılda bir yenilendiğini, kuvvet medeniyetleri zirvede iken çökmeye başlayıp yeniden hak medeniyetlerinin doğduklarını…

Dolayısıyla Batı Medeniyeti çökmeye başlamıştır. Kur’an’ın II. Hak medeniyetinin de doğmaya başlamış olduğunu tarihten bilmezsek, Kur’an’dan bilmezsek “Adil Düzen”in 2000 yıllarının başlarında doğacağını söyleyemeyiz. Uygarlıkların iki zıt uygarlığın sentezinden oluştuğunu, bunu sentez edecek topluluğun iki üç asırlık bir çalışma sonucu ortaya çıkacağını bilmezsek, “Adil Düzen”in Türkiye’den dünyaya yayılacağını göremeyiz. İşte “Basar” budur.

İçtihat âyetlerinden sonra kâfirlerin durumu ele alınmış ve sonunda onların mağlup olacaklarını Adil Düzencilerin bilmekte olduğunu burada beyan etmiştir. 1970’lerde liderlere mektup yazmış ve onların Hak düzenine gelmelerini istemiştik. Şimdi o liderlerin hepsi gittiler. Onlar “Adil Düzen”i getirmediler, ama “Adil Düzen”in daha iyi anlaşılması için vesile oldular. AK Parti uygulamasının hüsranı insanları ister istemez “Adil Düzen”e getirecektir.

ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ TEFSİRİ - IV

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنْ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنْ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ(14)

قُلْ أَؤُنَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذَلِكُمْ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَأَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنْ اللَّهِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ(15)

زُيِّنَ (ZuyYiNa) “Tezyin olundu. Süslendirildi.”

“Ziynet”, süs demektir. İnsanın baktığı zaman gözüne hoş gelen görünüştür. “Hüsn” kelimesi vardır. “Hüsn” genel görünüştür. “Ziynet” ise genel içinde dağınık görünüştür. Genel görünüş de bir yerde tekzib edilmiş görünüştür. Ziynet, gökyüzündeki yıldızların görünüşüdür. Burçlar, bu yıldızlar arasında bir arada bulunan yıldız gruplarıdır. Hüsn ise uzaktan görülen dağlardır. Kürm, asma bağındaki salkımlardır. Hubb ise; habbe, tohum demektir, sevmek anlamındadır. Vud’ da sevmedir. Muhabbette, sevgi ile bağlanmada, ondan uzaklaşmamada ona karşı duyulan sıcak histir. Meveddet ise başka kimseye karşı duyulan yardım hissidir.

Allah insanları yaratmış, onlara yaşamaları için gerekli hisleri vermiştir. Bu hisler sayesinde insan varlığını sürdürmektedir. Bu duyguların içinde insana mahsus olanlar da vardır.

“Ziynet” kelimesi yardımcı fiillerdendir. “Züyyine’l-kıtalu. / Savaş tezyin edildi. Topluluklar onu hoş gördüler.” İnsan doğduğu toplulukta bazı kurallar bulur. O kurallar her zaman mantıklı değildir. Çok kötü ve acı olsa bile insanlara o ziynetli gösterilmiştir. Kız çocuğunu diri diri gömmek insan için tezyin edilmiş olabilmektedir. İnsanın çevrenin adetlerine uyması tezyin edilmiştir. Kan davaları ve töreler böyle zinetlerdendir.

لِلنَّاسِ (LıenNAvSı) “Nâsa, kişilere süslendirildi. Tezyin edildi.”

Buradaki “Nâs” cins isimdir. İstiğrak içindir. Mü’min olsun kâfir olsun, büyük olsun küçük olsun, insanlar tezyin edilmiştir. Bu dünya hayatı böylece sürdürülebilir olmuştur. Sûrede bundan önceki âyette mü’min ve kâfir gruplar ele alınmış, gerek mü’min gerek kâfir gruplar arasında rusuh sahibi olanlar ve kalblerinde zayğ olanlar olarak tasnif edilmiştir. Şimdi de insanlar başka cihetle tasnif edilmiştir. İnsan ya fikirleriyle hareket eder, ya da hisleriyle hareket eder. Fikirlerde birlik sağlanabilmektedir. Hislerde birlik sağlanamaz.

Başlangıçta insanlar ayrı yaşıyorlardı. Daha çok hislerle hareket ediyorlardı. Zamanla evrimleştiler. İnsanlar bir taraftan ilimde ilerleme yaparak fikirlerle harekete başladılar, diğer taraftan da birleşerek aralarında işbölümü yaptılar. İşte, içtihat demek, insanını hislerden sıyrılarak fikirleri ile hareket etmeye doğru gitmesidir.

Bununla beraber insanlar hiçbir zaman hislerden tamamen kurtulup akılları ile hareket edemezler. Hisleriyle hareketlerine devam edeceklerdir. Dolayısıyla insan daima hürriyetini koruyacaktır. Kişiliği var olacaktır. Zaten içtihat farklılıkları da buradan gelmektedir.

Allah bu âyetlerde insanın temel hislerini saymaktadır.

حُبُّ الشَّهَوَاتِ  (XubBu elŞaHaVAvTı) “Şehvetlerin hubbu.”

Şehvetlerin hubbu, hayvanların duyduğu arzu demektir. Bu ihtiyaçlardan doğan arzudur. Suya karşı, yemeye karşı, cinsi ihtiyaçlara karşı, makam ve mevkiye karşı, zenginliğe karşı duyulan arzulardır. İsteklerdir. İnsanlarda böyle arzular olmasaydı insanlar yaşayamazdı, canlılar yaşayamazdı. Acıkmasaydılar karınlarını doyurmazlardı. Cinsi arzuları olmasaydı evlenmezlerdi, çocuk yapmazlardı. Çocuk sevgisi olmasaydı onları büyütmezlerdi. Bu hisler hayvanlarda da vardır. İnsanlarda ise bunun biraz ilerisi de vardır.

Topluluk bu duyguları teyit etmektedir. Evlenmeyen, evlendiği halde çocukları olmayan, çalışmayan, varlığını kullanmayan topluluklar kişileri dışlarlar. İnsan topluluk içinde olma arzusu nedeniyle bu isteklerini gidermek zorundadır. İşte bu sebepledir ki “Hubbibe” denmemiş de “Züyyine” denmiştir.

“Şehvet” biyolojik arzulardır, “Hubb” psikolojik arzulardır, “Ziynet” de sosyal arzulardır. Allah insanlarda bu arzuları bir araya getirerek bir hisler manzumesini oluşturmuştur. Bunun karşısında bunları dengede tutan fikir vermiştir. Fikir sayesinde insan hislerini dengeler. Hisler insanı aktif hâle getirir. Fikir ise ona fren yaparak dengeyi sağlar. Arabada nasıl gaz var, fren varsa; insanın gazı hislerdir, freni ise fikirlerdir. Yani içtihattır. Hisler insanın sorunlarını ortaya koyar, fikirler yani içtihat ise bu sorunları çözer. Hislerimiz olmasaydı sorunlarımız olmazdı, sorunlar olmayınca da onların çözümü söz konusu olmazdı.

İşte içtihat âyetlerinden sonra bu âyetleri burada onun için getirdi.

مِنْ (Min)

Bundan sonra sayılanların başına gelmiştir. Nisadan, beninden, kanatırdan, haylden, en’âmdan ve harsın şehvetinden demek olur. Burada “Min” değişik manâlarda olabilir.

Buradaki “Min” teb’iz içindir. Yani kadınların bir kısmını, oğlanların bir kısmını anmasındandır. Çünkü insan bütün kadınları değil kendi kadınlarını, bütün oğulları değil de kendi oğullarını, bütün malları değil de kendi mallarını sevmektedir. Bu sebeple “Min” kullanılmıştır. Bundan sonra gelenlerin marife olması bunu ifade etmesi içindir. İnsandaki hislerle fikirler arasında bu bakımdan çelişki vardır. İnsan hisleri ile kendisine ait olanları sevmektedir. Halbuki fikirler yani fıkıh, insana kendi çıkarını düşündüğü gibi başkalarının olanlarını düşünmesini de emrediyor. Fıkıh bu sınırı çiziyor. Ziynet ile şehvet arasındaki fark budur. Ziynet, başkasının mallarına saygı duymadır. Benim mallarım nasıl benim için iyisi ise; başkasının malları da onun için iyidir. Ona saygılı olmalıyım der. Şehvet ise tam tersine başkasının olanı da kendisine istemektir. İşte hayvanların şehveti ile insanların şehvet muhabbetinin ziyneti arasındaki fark budur.

النِّسَاءِ (elNiSA)

“Nesy” konak yerinde olanlar demektir. Ava veya savaşa çıkan oba bir yerde konaklar, erkekler yani rical, ayaklı olanlar ava veya savaşa çıkarlar. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve eşya menzilde bırakılır. “Rical” karşılığı “Nisa” kullanılır. Kadın ve erkek için “Zeker” ve “Ünsa” kullanılır. Karı-koca çiftine de “Mer’” ve “Mer’e” denir. Kadın olsun erkek olsun, çocuk olsun büyük olsun, herkeste bir aile sevgisi vardır. Bu sayededir ki insanlar çoğalmaktadır. Bu sayededir ki insanlar zayıf günlerinde birbirlerine bakmaktadır. Aile fertleri arasında, akrabalar arasında bu sevgi konmamış olsaydı elbette yaşamak mümkün olmazdı. Bunun en açık örneği, sakat ve dilsiz bir çocuğa karşı tüm ailenin duyduğu sevgi hiçbir akılla izah edilemez. Bu durum ancak aile sevgisi, yakınlık sevgisi ile açıklanır. İnsan için en büyük bağlılık aile bağlılığıdır.

وَالْبَنِينَ  (Va eLBeNİyNa) “İbinler, oğullar.”

“Benîn”i Kur’an “Emvâl”a karşı getirmektedir. Toplulukların ailelerin dışında erkekleri vardır. Kadınlar çocuk doğurup büyütmekle yükümlüdürler. Erkekler ise nafaka temin edip korumakla yükümlüdürler. Kadınlar kendi görevlerini ocak içindeki dayanışma ile giderebildikleri halde; erkekler gerek üretim yapabilmek, gerek savunma yapabilmek için organize olmak zorundadırlar. Bucak, il, ülke ve insanlık olarak teşkilatlanırlar. Bu teşkilata kadınlar da isterlerse katılabilirler. Ama teşkilat erkeklerin teşkilatıdır.

İşte Kur’an’daki “Nisa”ya karşı getirilen “Benûn” bunlardır. “Ebnâ” değil de “Benûn” kelimesi getirilmiştir. İnsanların bunlara karşı yani devlete karşı bir istekleri vardır. Bu sayede topluluk oluşmakta ve bugünkü uygarlık doğmaktadır. İnsanların yine buna karşı öyle meyilleri vardır ki devletleri için savaşıp ölmektedirler. Bu da ancak şiddetli topluluk şehveti ile gerçekleşmektedir.

Bu iki sevgi sosyal sevgidir. Buna karşı mal sevgisi vardır. Onları da dört grupta toplamıştır.

وَالْقَنَاطِيرِ (Va elKaNAOıRı) “Kantarlan. Tartılmış demektir.”

“Kantar” büyük terazi demektir. “Kutr” kelimesinden oluşmuştur. “Kutra” damla demektir. Bir ağırlık terazinin bir tarafına asılır, diğer taraftan öbür tarafa da bir su kabı asılıp su damlatılır. Damla sayısı ile ağırlık ölçülebilir. Burada katre kitlenin büyüklüğünü göstermiş olur. Terazinin uzak koluna altın veya gümüş konur, kısa kolunda ise satılacak mal asılırdı. Her mal için ayrı terazi veya kol kullanılırsa çarpmaya gerek kalmadan kaç gram altın verilmesi gerektiğini göstermiş olur. İşte böylece her şey altın ile tartılmış olmaktadır. Bugün bir kilo patates şu kadar gram altın eder demek, bu mal altın olsaydı ağırlığı o kadar altın olurdu demektir.

الْمُقَنْطَرَةِ (eL MuQaNOaRaTı) “Tartılmış demektir.”

“Kantar” yükün adı olur. Yani kantara konan mal demektir. Bu mal ne ile değerlendirilmiş, altın ve gümüşle değerlendirilmiş demektir. Yeryüzünde pek çok eşya vardır. Bunların çoğu ihtiyacımızı giderse de para değeri yoktur. Satılamaz, alınamaz. Hava böyledir. Deniz suyu böyledir. Deredeki çakıl taşları böyledir. Ancak para ile değerlendirildiği zaman o mal olmaktadır. Altın ve gümüşle değerlendirilmiş olması gerekmektedir. Yani insanlar onu satın alırlarsa değeri vardır. Yeryüzünde diğer alınıp satılan mallar vardır. Karşı tarafta ise mallar vardır. İşte o malların fiyatları ile çarpılıp toplamları altın gümüş toplamına eşit olacaktır. Böylece ekonominin genel kanunu ortaya çıkacaktır. Para=Mal*Fiyat olacaktır. Elektrikte eksi yük artı yüke eşittir. Burada da para mala eşittir. Sadece kimyada olduğu gibi kitleler farklıdır.   

مِنْ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ (MiNa elZaHaBı Va eLFıwWati) “Zeheb ve fiddeden kantarlanmış kantarlar.”

“Min” harfi getirilmiştir. “Bi” harfi gelmeli idi. Çünkü altın ve gümüşle tartılmış yükler anlamını taşırdı. O zaman gerçek manâsında karşısına altın ve gümüş konmuş olurdu. Oysa altın ve gümüşten oluşmuşlarla ölçülüp tartılmış anlamını taşımaktadır. Yani altın ve gümüşün kendisi ile değil, altın ve gümüşten imal edilmiş bir şey ile tartılmış anlamını taşımaktadır. Yani para ile ölçülmüş anlamını taşımaktadır. Para altın ve gümüşe dayanmalıdır. Ama para altın ve gümüş olmamalıdır. Bugünkü paralar böyledir. Ne var ki, bugün karşılıksız para çıkarıldığı için sahte para olmuştur. Altın ve gümüşle tartılmış kâğıt para ile değerlendirilmiş mallar ifade edilmiştir.

“Min” ile altının kendisi değil de onunla imal edilmiş kâğıt para kastedilmiş olmaktadır. “Zeheb” marife olarak kullanılmıştır. Böylece altının element olduğuna işaret edilmiştir. Yani çeşitli altınlar yoktur, çeşit altın vardır. “Fıdda” da marife getirilmiştir. Demek o da elementtir. Gerçekten de bugün kimyada bilinmektedir ki altın da gümüş de element olan madendir. Bütün madenler elementtir. Gümüş 47’inci elementtir. Atom ağırlığı 107.870’dir. Altın gümüşün hemen altında 79 numaralı elementtir. Atom ağırlığı 196.967’dir. Bu ağırlıklar 6*10^23 atomun sayısıdır.

Bir atom gümüş 179.778 10^(-24) bir atom altın ise 328.278 10(-24) gramdır. Bunun iki katı 656.5 gram eder. Bu yüzde bir cumhuriyet altını etmektedir.

“Zeheb” giden anlamında olup ülkeler arası dolaştığı için zeheb denmiştir. Altın ülkeler arası paradır. “Fıdda” ise yayılan, dağılan anlamındadır. Ülke içi paradır. Ülke içi para olarak gümüş, ülkeler arası para olarak da altın kullanılacaktır.

Para olarak her zaman altın ve gümüş kullanılmıştır. Kâğıt paralardan sonra bile gümüş para her zaman basılmıştır. Gümüş para sikke olarak basılacak ve halkın elinde bulunacaktır. Altın para ise sikke olarak basılacak ama halkın elinde bulunmayacak, kuyumcuların elinde bulunacaktır. Halkın elinde tasarruf ve süs aracı olarak bulunacaktır. Para olarak da altın karşılığı çıkarılan ve beş katı daha fazla dolaşan bir para olacaktır.

Kur’an Allah’ın para olarak altın ve gümüşü yarattığını beyan etmektedir. Allah’ın bu haberi bugün gerçekleşmiştir. Alüminyum ilk defa elde edildiğinde birkaç yüz gram altın değerinde idi. Ama şimdi en ucuz madenlerdendir. Çünkü çoktur. Altın da böyle olabilir, çok bulunduğundan kıymetsiz olurdu. Ama böyle değildir. Altının miktarı yeryüzünde o kadar azdır ki, bu sebeple  insanlar onu para olarak kullanmaktadır.

“Adil Düzen”de insanlık “altın para”yı çıkarmaktadır. İlçelerde bulunan kuyumculara dağıtmaktadır. Onlar altınla satmaktadır. Altın ile satılan altın para miktarının daha dört katı altın para çıkarılmaktadır. Biri ülkelere verilmekte, onunla “toprak parası”nı çıkarmaktadırlar. Biri illere verilmekte, onunla “demir parası”nı çıkarmaktadırlar. Biri bucaklara verilmekte, onunla “buğday parası”nı çıkarmaktadırlar. Biri de döviz bürolarına verilmekte, onunla “işletme senetleri”ni alıp satmaktadırlar. Toprak parası ile emek ve taşınmazlar değerlendirilmektedir. Demir parası ile inşat malzemesi değerlendirilmektedir. Buğday parası ile selem senetleri değerlendirilmektedir. Sonunda her şey altın ile ölçülmektedir. Üretici olmayan emeklerin karşılığıdır. Standart olmayan malların piyasasıdır. Meskük halde olacaktır. Karşılığında senet çıkarılmayacaktır.  

وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ (VaeL PaYLı elMuSavVaMati) “Müsavveme olan hayl.”

“Hayl” at sürüsü veya süvari birliği demektir. Atın adı Arapçada “Feres” ise de Kur’an’da geçmemektedir. Kur’an hayldan katır ve eşekle beraber bahsetmektedir. Burada “Musavvameti” denmektedir. Musavvama, kendi kendine beslenen anlamındadır. Atlar çayırlıklara salınır, orada otlarlar. Yazın yukarılara çıkar, kışın aşağı inerler. Eğitilmiş bu atlar damgalıdır. Herkes kendi atını bilmektedir. O sebeple “müsavvama” denmiştir. “Sem” damga demektir. Burada marife getirilmiştir. Bunlar süvari birliklerinin beslediği atlardır. Savaşta en önemli ve iyi tarafları, yol istemden her yerde gitmelerinin yanında, yakıtın bitmesinin söz konusu olmamasıdır.

Tarihte atlar savaşlarda çok önemli roller oynamışlardır. Süvari birlikleri olan devletler olmayanlara karşı üstünlük sağlamışlardır. Sonra eyer bulunmuş ve bir üstünlük daha elde edilmiştir. Sonra üzengi bulunmuş ve ikinci derecede bir üstünlük daha kazanmıştır. Daha sonra tunçtan at arabaları ile üçüncü üstünlük elde edilmiştir. At, eyer, üzengi ve araba; böylece at savaşta dört defa evrim yapmıştır. Bugüne kadar süvari birlikleri hep savaşta var olmuştur.

Gelecekte de süvari birliklerine ihtiyaç olacaktır. Savunma savaşı süvari birlikleri ile kazanılabilir. Bunlar zırhlı birlikler olan tanklara kıyas edilebilir. Bunlar para ile alınıp satılan mallar arasında zikredilmemiştir. Çünkü bunlar serbest piyasada iş görmez. Sadece devletçe savaş için hazır bulundurulur. İnsanların ata olan ihtiyaçları kıyamete kadar sürecektir. At beslemeyen ordular yakıtları bitince teslim olurlar. At beslemeyen ordular dağlara çekilip savaşamazlar.

وَالْأَنْعَامِ (Va eLEaNGAMı) “Hayvanlar”

“En’âm” geviş getiren çift parmaklı hayvanlardır. Bunların başında deve gelmektedir. Deve her şeyi ile yararlanılan bir hayvandır. Eti, sütü, yünü, yük taşıması için elverişlidir. İnekte yün yoktur. Koyunda da güç yoktur. Bunun dışında bir de zürafa vardır. Ancak bunların beslenmeleri zor olduğu için insanlar ehlileştirip yararlanamamaktadır.

Bunlara yakın başka hayvanlar da vardır. İnsanlık için en’âm da önemini her zaman koruyacaktır. Onlar sayesinde her türlü bitkiler bizim için gıda olmuştur. Çobanlığın en büyük avantajı göç etmenin mümkün olmasıdır. Hayvanlarla yola çıkarsanız, dolaşıp durursunuz. Yine savaşlar için de hayvanlar çok önemlidir. Geri çekilme zorunluluğu olduğu zaman hayvanları da yanınıza alırsanız, başka ikmale gerek kalmadan hayatınızı sürdürürsünüz.

Tarihte devletler kervansaraylar yapmışlar. Çevrelerindeki meraları bunlara vermişler. Ayrıca belli sayıdaki hayvanı da karz-ı hasen olarak vermişler. Savaşa kadar otlat, besle, yararlan. Ama savaş zamanı bana hayvanlarımı teslim et. Bu sayede uzak yerlere gidilip savaş yapılması mümkün olmuştur. Bugün de aynı şeylere ihtiyacımız vardır. Savunma savaşının en önemli öğesi dayanabilmedir. Tecrit edildiğiniz zaman eğer dayanma şansınız varsa sonunda yenersiniz. Bu sebepledir ki bugünkü ordular hem süvari birlikleri bulundurmak durumundadır, hem de hayvan beslemek zorundadır. Bu hem orduyu bütçeye yük olmaktan kurtarır, hem de savunma savaşında atom bombasından çok daha önemli araçtır. Bunlar para ile elde edilemez. Bu sebepledir ki Kur’an bunları para ile ölçülenlerin dışında bırakmıştır.

وَالْحَرْثِ (Va eLXaRÇi) “Ekin”

“Hars” ekin demektir. Meyvelikler ancak yıllar içinde yetişebilmektedir. Dolayısıyla barış içinde önemlidir. Ama savaşta işe yaramaz. Oysa ziraat öyle değildir. Ekinler birkaç ay içinde yetişebilmektedir. Kavun, karpuz, hıyar, kabak, patates hep mevsimliktirler. Askeri birlikler bu tohumları hep yanlarında bulunduracaklar ve yerleştikleri yerde ekin yapıp kendi gıdalarını sağlayacaklardır. “En’âm”a kıyas yoluyla tavuk da beslenecektir.

Demek ki bu âyette zikredilen üç husus askeri birliklerin mutlaka bulundurmaları gereken değerlerdir. Ordu bunları para ile temin etmez. Tam tersine kendisine teslim edilen dağlarda, kırlarda kendi ihtiyacı için kendisi üretir.

ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا (ÜAvLıKa MaTAGu elXaYAvti elDuNYAy) “Bunlar dünya hayatının metaıdır.”

Dünyada yaşamak için bu değerlere önem verilmelidir. Dünya hayatı demek yakın hayattır. Yani kıyametten önceki hayattır. Burada “Tilke” denmemiş de “Zâlike” denmiştir. Çünkü dördü bir bütünlük oluşturmaktadır. Tek sayılmıştır. Çoğulların çoğuludur. her biri ayrı ayrı çoğuldur. Dördü bir arada ise “Zâlike” ile ifade edilir.

Sömürücü sermaye orduları bu gibi teçhizatta tecrit etmiştir. İşi paraya bağlamıştır. Sermaye sömürü için bunu böyle yapmak zorundadır. Adil Düzenciler ise ordularını buna göre teçhiz edeceklerdir.

Batı’nın telkinleri ile Türk ordusundan süvari birliklerinin kaldırılması istenmiştir. Mareşal Fevzi Çakmak buna karşı çıkmış ve motorizeye karşı diye propaganda yapmışlardır. Yarın Adil Düzenciler ikinci istiklâl savaşını yapmak zorunda kalacaklardır. Çünkü kimileri Kur’an’dan bunları öğrenip ona göre silahlanacağı yerde, Kur’an düşmanlığını yapmaktadır. Düşmanlarımız ordularımızı dağıtmış olabilirler. Ama biz yine de Türk cumhuriyetini ve istiklâlini koruyacağız. Türk halkı buna göre at, hayvan beslemeli ve tarım yapmalıdır. Hepimizin birer dönüm yeri olmalı, orada bunları örnek olarak yapmalıyız. Kentten kaçmak zorunda kaldığımızda orada yaşayabilmeliyiz.

وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ (Va elLAHu XuSNu MeEAvBı) “Allah’ın yanında ise meabın haseni vardır. Allah’ın yanında en güzel barınma imkânı varıdır.”

“Evb” kelimesi ev kelimesi ile akrabadır. Yuvaya dönmek demektir. Yukarıda sayılan hususlar, kişilerin savunmada tek başlarına yaşamaları içindir. Buna gerek de vardır. Ama asıl olan birlikte hukuk düzeni içinde yaşamaktır. Dolayısıyla bir taraftan dinlenme yerlerinde birer dönümlük yerlerimiz olacaktır, diğer taraftan kentin içinde de evlerimiz olacaktır. Uygarlığın bütün nimetlerinden yararlanacağız. Ama savaşa da hazırlıklı olmalıyız.

Bizim Adil Düzencilere önerdiğimiz hayat bu hayattır. Kentte siteleriniz olacaktır. Kırda ise dinlenme yerleriniz olacaktır. Orada oturanlar hayvan besleyecek, tarla kazıyacak. Siz onların mamullerini alacaksınız. Ev bedava olacak. Sizin de orada eviniz olacaktır. Hem tabiî gıda ile gıdalanacak ve aracıyı devreden çıkaracaksınız, hem de savaşa hazırlıklı olacaksınız. Burada “Allah”ı siz “devlet” olarak alabilirsiniz, “topluluk” olarak alabilirsiniz. Ama Ahireti de düşünür, hüsn-ü meâbı oraya hamledebilirsiniz. Ancak bundan sonraki âyet böyle bir manâyı vermeye manidir. Çünkü bundan daha hayırlısı Ahirette vardır, denmektedir. O halde buradaki hüsn-ü meâb dünyevi hüsn-ü meâbdır. O da barış düzeninde tüm uygarlığın gerekleri ile yaşamaktır. Dünya pazarlarına açık olacağız. İşbölümü içinde verilmiş işlerde çalışacağız.

قُلْ  (QuL) “Kavlet. Söye.”

İki önceki âyet kâfirlerle ilgili idi. Onlara söyle denmişti. Bundan önceki âyet insanlara hitap etmektedir. Burada söylenecek olan bütün insanlardır. Bütün insanlara bu sözleri ulaştırabilmemiz için bir teşkilata ihtiyaç vardır. Bir vakıf kurmalıyız. O vakıf 10 000 hanelik bir site kurmalıdır. Bu bir ilçedir. 100’er dairelik 100 apartman yapmalıyız. Apartman 10 katlı olmalıdır. Ayrıca altta iki kat işyeri olmalıdır. Çatı katında sosyal hizmetler görülmelidir. Her katta mescit olmalıdır.

Her kata ayrı dil konuşan kimseleri yerleştirmeli ve onlara iş vermeliyiz. Her lisan için 10 aile yerleşmelidir. Bu ilçede Arapça tedris edilmeli ve Arapça konuşulmalıdır. İşte biz bunlara tebliğ etmeliyiz. Bunlar da memleketlerine döndüklerinde halkına tebliğ etmelidirler. Çıkaracağımız Arapça dergiyi bunlar kendi dillerine çevirmelidirler. Televizyonlarda Arapça yayın yapılmalıdır. Her yerde kendi dillerine çevrilmelidir.

İşte buradaki “Kul” emri bize bu külfeti yüklemektedir.

Kimse bize kulak vermiyor. Demek ki helâk olacaklardır. Siz de kurtulabilmeniz için bu yolda çalışmalısınız. “Qul” bağlayıcıdır, icabı içerir. Biz yalnız söylemeyeceğiz; aynı zamanda ortaklıklar kurup tüm insanları bir araya getirmeliyiz.

أَؤُنَبِّئُكُمْ  (Ea EuNaBBıEuKuM) “Size tenbih edeyim mi?”

“Haber” geçmişte olmuş olayı bildirmektedir. “Nebe’” ise gelecekten haber vermektir. Allah yukarıda insanların özelliklerini anlattıktan sonra, Ahiret hayatına devem etmektedir. Bizim insanlara Ahiret hayatımız hakkında bilgi vermemiz gerekmektedir. Ahiret hayatının varlığı bugün ilmen tesbit edilmektedir. Ancak ne olduğu bilinmemektedir. Bu hususta bilgi vermek için mutlaka vahiy gerekmektedir. Kur’an bunu yapmakta, bize bu haberi insanlığa ulaştırmamız emredilmektedir. İnsanlık Ahirete inanmakla huzura erecektir. Kur’an’ın emrettiği ibadetlerle insanın mükellef olması için kişinin ayrılıp Kur’an’a inanan cemaate katılması gerekir. Ama Kur’an’a inanmamış olabilir. O kendi cemaatine katılmış kalabilir. İşte “İmanı olan Cennete gidecektir.”in manâsı budur. İnsanları buna inandırabilmemiz için onlara ilim yoluyla hitap etmeliyiz.

بِخَيْرٍ مِنْ ذَلِكُمْ (Bı PaYRın Min ÜAvLıKuM) “Bundan daha hayırlısını”

Bundan daha hayırlısını size bildireyim mi diye sor diyor Kur’an. Burada aynı zamanda tebliğ metodunu öğretmektedir. Tek taraflı radyo ve televizyonla tebliğ olmaz. Bizzat kendileriyle ikili diyalog kurmamız gerekmektedir. Onun için soru şeklinde ifade edilmiştir. Soru sorabilmek ancak karşılıklı konuşma ile olabilmektedir.

“Daha hayırlısını” demekle, yukarıda sayılan para ile ölçülen değerler demektir. Meralarda otlayan atların, davarların ve ekinin de hayır olduğunu, ancak bunlardan daha hayırlısını bildireyim mi diyor. Bunlar Ahirette olacak. Bizi bu dünyaya bağlayan zevklerimiz vardır. Bunlar bu dünya hayatının yürümesi içindir. Ahirete gittiğimizde de zevklerimiz olacaktır. Bizi cennete bağlayacaktır. İşte bu âyette o zevkler hakkında bilgi vermektedir. Orada çocuklar yetiştirmeyeceğimiz için çocuklara duyduğumuz duygular olmayacaktır. Ancak olgunlar arasındaki sevgi bu dünyadakinden çok üstün olacaktır. Oralarda kendimizi korumak için ordularımız olmayacaktır. Ancak kadın-erkek gruplar oluşturup ortak çalışmalar yapabileceklerdir. Bu çalışma insanın bilgisini artırma şeklinde olacaktır. Orada insanlar cinsi ilişkiler kurup çocuk yetiştirmeyeceklerdir. Ancak eşler arasında çok daha ileri anlamda bağlılık olacaktır.

لِلَّذِينَ اتَّقَوْا (Lı ellAĞIyNa itTaQaV) “İttika edenler için”

İttika edenler için bu üstün hayat olacaktır. Dünyevi zevklerin yerini onlardan çok daha ileri uhrevi zevkler alacaktır. Acıkan insan için yemek en zevkli bir şeydir. Kirlenen yıkandığı zaman zevk alır. Ahirette hastalık ve ölüm olmadığına göre zevkler eksiklikleri tamamlamak şeklinde değil, artırma ve kemale gitme insan için zevk olacaktır. Cehennemde olanlar için de benzer zevkler vardır. Ancak onlar cezalarını çektikçe azabın hafiflemesinden doğan zevklerdir. Sıcaktan bunalan kimsenin serinlikten hoşlandığı gibi bir hoşlanma olacaktır.

عِنْدَ رَبِّهِمْ (GıNDa RabBıHıM) “Rab’lerinin indinde”

Rab’lerinin indinde dendiği zaman sadece Allah kastedilir. Sadece Allah kelimesi ile ona giden zamir topluluğu temsil eder. Böylece burada söylenenlerin Ahiretteki nimetlerden olduğu teyit edilmektedir. Ahiretteki Cennet nimetlerine bugün biz ulaşamadığımız için ona Rab’lerinin indinde denmektedir. Ahiretin değerlerini üç noktada toplamaktadır. İçinde yaşanılan bağlık; dünya hayatını yaşamak için duyulan zevklere tekabül etmektedir. Mutahhar eşler; bu da dünyadaki nisa ve benuna tekabül etmektedir. Allah’ın rızası; bu da hayl, en’âm ve harse tekabül etmektedir. Hüsn-ü meabın mukabili; Allah’ın ibadını görmesidir. Bunlar da Ahiretin insana zevk veren hususlarıdır.

جَنَّاتٌ (CenNATun) “Cennetler.”

Cennetler, ağaçlı meyvelikler demektir. Hem nekire getirilmiştir, hem de kurallı dişi çoğul ile çoğaltılmıştır. Demek ki değişik bağlıklar olacak, ancak bunlar birbirini tamamlayacaktır. Canlıların birçok besin maddelerine ihtiyacı vardır. Bunlar zor ölçülecek derecede az olabilir ama bunlara ihtiyaç vardır. Bilgisayarların cipleri dört değerli yarı metaller içine çok az miktarda üç veya beş değerli elementler karıştırılırsa yarı iletken olurlar. Bilgisayarlarımız hep bu teknikle üretilmektedir. Mesela, germanyuma üç değerli gandiyum veya beş değerli selenyum karıştırılınca yarı iletken olurlar. Böylece her canlı birçok az miktarda değişik maddeleri diğer canlılardan almaktadır. Tek çeşit gıda bu sebeple yeterli değildir. Değişik bahçelerin olması bu gıda dengesinin sağlanması içindir. Hac kurbanı, zemzem suyu, taşlama, Hacer-i Esvede el sürme bu sebeple teşri edilmiştir.    

تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ (TaCRIy MiN TaPTıHıMu elEaNHARu) “O bağlıkların altında nehirler akar.”

Buradaki “Taht” kelimesi de çok önemlidir. İçinde ırmaklar akar denmeyip, tahtında akar denmiştir. İleride tarım şöyle olacaktır. Seraları düşünelim. Künkler döşenmiş ve künklerin içinde sular akmaktadır. Bitkiler kökleri ile bunların etrafını sararak emerler. Yaprakları ile havaya verirler. Hava rutubetini alan bir mekanizma suları tekrar künke göndermektedir. Burada hiç su zayiatı yoktur. İşte Âhiret hayatındaki tarlaları sulama bu teknikle olacaktır. Yağmur yağmayacaktır. İnsanlar bunların gölgeleri altında dolaşacaklardır. Sıcaklık da serinlik şeklinde sürekli olacaktır. Ne soğuk ne de sıcak olacaktır. Deneyler göstermiştir ki bitki kökleri suyun olduğu tarafa yönelir ve künklerden suyunu ve gıdasını almış olur. Orada süt, bal, içki ve su ırmakları vardır. Akarlar. İnsanlar onlardan beslenirler. Gıdalar tam gıda olduğu için  arkadan pislik çıkmayacaktır. Önden de pis olmayan su çıkmış olacaktır. Su orada da hayat için şart olacaktır.

خَالِدِينَ فِيهَا (PaLiDIyNa FIyHA) “Orada halittirler.”

Zaman da mekân gibi sonradan var edilmiştir. Mekânsız zaman olmaz. Zaman olmayan yerde huld da yoktur. Kâinat on milyar yıl önce yaratıldı. Daha on milyar yıl var olacaktır. Eğer dünyada halid olsaydık, Kâinat’ın yaratıldığı tarihten beri olmasaydık, kıyamete kadar varlığımızı sürdürürdük. Halid olmak demek, o Kâinat içinde halid olmak demektir. Peki, sonra ne olacaktır? Kur’an’da daha üstün hayata geçiş olduğu bildirilmiştir. Bu dünyanın zevkleri orada isteyenlere vardır. Ama daha da üstün olanları vardır. Gerçek olan bir şey vardır ki, yok olma mevcut değildir. Esasen beş boyutlu uzayda zaman olmadığı için orada var olma ve yok olma da söz konusu değildir.

وَأَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ  (Va EaZVACun MuOahHARAtün) “Mutahhar ezvâc vardır.”

Dünyada evlilik çocuk yetiştirme müessesesi olarak vardır. Ahirette çocuk yetiştirme söz konusu olmayacağına göre bu müessese olmayacaktır. Bununla beraber nasıl yaşlılar da evli olarak kalıyorlarsa, kardeşler arasında sevgi varsa, ana-oğul arasında sevgi ve saygı varsa; orada da bu tür sevgilerin daha ilerisi olacaktır. İnsanlar dünyadaki bütün zevklerini ve daha fazlasını alacaklardır. İnsandaki zevk kodlanmış elektrikî uyarılarından oluşmaktadır. Beyne bunlar elektrik uyarıları olarak gelmekte ve beyinde sayısal sisteme çevrilmekte, oradan da üstün hız dalgaları ile ruha ulaştırılmaktadır. Ruh o dalgalardan zevk almaktadır. O halde Allah için bunlar son derece kolay işlerdir.

Ne var ki, her duygunun bir işi var. Boşu boşuna bir şey var edilmemiştir. Ahiretin bu zevkleri ne amaçla var olacaktır? Niçin eşler vardır? Sırf zevk için mi bu eşler vardır? Orada da işler vardır. Derecelerin yükselmesi için amel vardır. Sadece ceza yoktur. Orada da topluluklar ve işbirlikleri vardır. İnsanlar mı topluluk içindir, yoksa topluluk insanlar için midir? Dünyada insanlar topluluk içindir. Ahirete hazırlama bakımından topluluklar insanlar içindir. Ahiretteki topluluklar bu dünya toplulukları olmayacaktır. Orada ezvâc olacaktır. Oraya göre düzenlenmiş ezvâc olacaktır.

Arapça kelimeler erkek ve dişi olurlar ama bazı kelimeler dişi oldukları halde hem erkek hem de dişiyi ifade ederler. “Nefs” kelimesi böyledir. Bazı kelimeler erkek olduğu halde hem erkeği hem dişiyi ifade ederler. “Zevc” böyle bir kelimedir. Arapçada “Zevce” yoktur. Dolaysıyla buradaki “Ezvâc” erkek ve kadın ayırımı olmadan eşleri ifade eder. Bu eşler sadece karı-koca eşleri olmayıp, gruplaşma anlamındadır. Onun maddî nimetleri yanında sosyal nimetlerden bahsetmektedir. “Mutahharat” kelimesini kullanmıştır. Çünkü insanlar bir araya gelince çevre kirliliği doğmaktadır. Ahirette ise insanlar kirletici olmayacaktır. Kirlenme de olmayacaktır.

وَرِضْوَانٌ مِنْ اللَّهِ (Va RıWVaNun MiNelLAHi) “Allah’tan rıdvan olarak”

Bahçeler ve eşlerden sonra, Allah’ın rızası nimet olarak sayılmıştır. İnsan güven içinde olmayı ister. Bir yöneticinin iltifat göstermesi bizi memnun eder. Ahirette ise Allah bize iltifat edecektir. Bu da bizim için en büyük mutluluk olacaktır. Allah da zaten insanları onlarla dostluk kursun diye yaratmıştır. Hâlık olan Allah’tır. Hiçbir şey yapmayan, muhatabı bulunmayan bir varlık Allah olamaz. Allah’ın muhatabı olmak demek, bir tür O’nun kişiliğini kazanmak demektir. Devletler kişileri muhatap almaz, onları tanımak istemezler. Görüşmek istediğin insan seninle görüşmezse sıkılırsın. Allah’ın rızası esas gayedir. İnsanlar Allah’tan razı olacaklar, onlar da Allah’tan razı olacak. Kâinat’ın yaradılış sırrı budur.

وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ (Va elLAHu BaÖIyRun Bi eLGıBADı) “Allah ibadları basirdir.”

Genel kanı Ahirette ibadet olmadığıdır. Bunun hatalı olduğu burada belirlenmiştir. Bu âyette Ahirette Allah ibadını gözetir denmektedir. Yani orada da ibadet vardır. O ibadetlerin karşılığı da verilecektir. Allah’ın razı olması ile Allah’ın basirun bi’l-ibadi olması farklı olmalıdır ki Allah kelimesi tekrar edilmiştir. Allah’ın oradaki rızası rahman sıfatı ile olacaktır. Dünyadaki amellerine karşılık insanlar Cennete girmişlerdir. Artık onlar orada suç işlemeyecek ve cezalandırılmayacaklardır. Bu Allah’ın rızasına dayanır. O kadar çok Allah’ın sevgisini kazanmışlardır ki artık onların hiçbir kusuru görülmeyecektir. Kulları basir olması ise orada yapacakları ibadetlere karşılık orada kendilerine verilecek mükâfatlardır.

İçtihat âyetlerinden sonra bu Ahiret hayatından neden bahsetti? İçtihat âyetleri ile dünya düzeni anlatılmıştır. Ahiret düzenine ulaşabilmemiz için dünyada eğitim görmüş olmamız gerekir. Bu eğitim evrim eğitimidir. İleride olmak değil, daha ileri gitmektir. Bu sebepledir ki çobanlık dönemindeki bir insanla elektronik dönemindeki bir insan aynı eğitimi almaktadır. Maksat ileriye gitme eğitimidir. Buluş eğitimidir. Cennette de bu ilerleme devam edecektir demektir.

 

 


ÂLİ İMRAN SURESİ TEFSİRİ(3.sure)
1-ALİİMRAN 1-9/ 220İLA274 SEMNER-02.08.2003İLA17.10.2004 ARASI
1121 Okunma
2-ALİİMRAN 10-15
1157 Okunma
3-ALİİMRAN 16-22
1071 Okunma
4-ALİİMRAN 23-29
1762 Okunma
5-ALİİMRAN 30-37
1866 Okunma
6-ALİİMRAN 38-46
1343 Okunma
7-ALİİMRAN 47-54
1092 Okunma
8-ALİİMRAN 55-63
1062 Okunma
9-ALİİMRAN 64-71
1003 Okunma
10-ALİİMRAN 72-77
1016 Okunma
11-ALİİMRAN 78-83
1096 Okunma
12-ALİİMRAN 84-91
1188 Okunma
13-ALİİMRAN 92-100
1630 Okunma
14-ALİİMRAN 101-112
1296 Okunma
15-ALİİMRAN 113-118
1574 Okunma
16-ALİİMRAN 119-125
1116 Okunma
17-ALİMRAN 126-133
1141 Okunma
18-ALİİMRAN 134-141
1564 Okunma
19-ALİİMRAN 142-148
1644 Okunma
20-ALİİMRAN 149-155
1061 Okunma
21-ALİİMRAN 156-163
1119 Okunma
22-ALİİMRAN 164-168
1859 Okunma
23-ALİİMRAN 169-174
1523 Okunma
24-ALİİMRAN 175-180
1362 Okunma
25-ALİİMRAN 181-186
1316 Okunma
26-ALİİMRAN 187-194
1838 Okunma
27-ALİİMRAN 195-200
1211 Okunma