Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
ÂLİ İMRAN SURESİ TEFSİRİ(3.sure)

1122 Okunma
ASPxHyperLink

ALİİMRAN 1-9/ 220İLA274 SEMNER-02.08.2003İLA17.10.2004 ARASI
Süleyman Karagülle

KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ; 220/274. SEMİNER          İstanbul, 02 Ağustos 2003/17ekim2004

 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ

الم(1) اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ(2) نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ(3) مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ(4) إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ(5) هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ(6)

ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ TEFSİRİ

Bu sûre üçüncü sûredir. Büyük Kur’an’ın ikinci sûresidir. Fatiha’nın dışındaki sûreler Büyük Kur’an’dır. Büyük Kur’an’ın sûreleri üç gruba ayrılır. Uzun sûreler 64 sûredir. Sonra 32’lik sûreler gelir. Sonra 16’lık sûreler gelir. Fatiha Sûresi başlı başına grup sayılırsa dört grup olur. Uzun sûrelerde önce 8 tane ikili sûreler, 12 tane üçlü sûre, 3+1+3 ve 28’lik 7’li 28 sûre ve 10’lu bir sûre gelir. 65 eder. Tevbe Sûresi’ni çıkarırsanız 64 eder. İlk sekizli sûrelerin ilk dördü şeriatın ne olduğunu ortaya koyar, son dördü de şeriatın nasıl tesis edileceğini anlatır. İlk dördün ilk ikisi Tevrat ve İncil yoluyla İslâmiyet’i tanıtır. Son ikisi ise İslâmiyet’i doğrudan anlatır. Son dört sûrenin ikisi tebliği, ikisi de cihadı anlatır. A’râf Sûresi tebliğ sûrelerinin ikincisidir. Bu sûreyi daha önce tefsir ettik. Bu sûre ise daha çok İncil ile birlikte Kur’an’ın şeriatını anlatır.

Kur’an Uygarlığı’nın temeli Hz. Nuh Peygamber ile Mezopotamya’da atılır. Sonra bu uygarlık iki kola ayrılır. Biri doğu tarafına gider. Daha çok seziye dayanan Budizm ve Hinduizm gelişmeleri ile hâlâ değişmiş şekli ile olsa da yaşamaktadır. Batı tarafa hicret eden İbrahim Peygamber’in akla dayanan din anlayışı ise Yahudilik ve Hıristiyanlık olarak hâlâ yaşamaktadır. Kur’an bütün bunları sentez eden bir kitap olarak Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in soyundan gelen Hz. Muhammed’e indirilmiş bir kitaptır. Hz. Nuh ve Hz. İbrahim peygamberlerin doğrudan müntesipleri kalmamıştır. İbraniler Tevrat’a, Hıristiyanlar da İncil’e inanmaktadırlar ve onların ortaya çıkardığı uygarlık hâlâ ayaktadır. Kur’an bu uygarlığı geliştiren bir kitaptır.

Sezilerin yerini akıl alacağı için doğunun mistisizm dinlerinden sadece varlık olarak haber verir. Ama Kur’an’ın içinde mistisizm de vardır. Bu tarikatlar olarak gelişmiştir. Hıristiyanlık ise dünyevi hükümleri içeren şeriat getirmemiştir. Şimdiye kadar Yahudi şeriatı ile yetinmişlerdir. Yahudi şeriatı içtihadı içermemektedir. 2000 sene önceki hükümleri içerir. İhtiyaçlara cevap veremediği için Avrupa lâikleşme ihtiyacını duymuştur. Dinsizleşmeye doğru yönelmiştir.

Avrupa bugün ateist bir uygarlık olarak varlığını sürdürmektedir. Bu Avrupa’ya Hıristiyanlığın sahip olmaması demektir. Papalık eğer yeniden insanlığa hizmet vermek istiyorsa, Müslümanlarla birleşip şeriatını Kur’an’dan almalıdır. Tevrat’ın hükümleri ile bugün yeni hak uygarlığı kurulamaz. İşte Âl-i İmrân Sûresi bu yönü ile Hıristiyanlara yönelik bir sûredir.

Bakara Sûresi “Bu kitap içinde şüphe yoktur, muttakilere, kendilerini kurtarmak isteyenlere gösterendir.” diye başlamıştır. Sonunda içtihat müessesesinin tedvin edildiğini bildirmiştir. Bu sûreye giriş yapıldıktan sonra içtihatların nasıl yapılacağı öğretilmiştir. Bakara Sûresi öğrenim yoluyla, uyarak nasıl hakka gidileceğini anlatmıştır. Bu sûrede içtihat yoluyla hakka gitme yolları ortaya konmuştur. İnsan önce bilmez, başkasına uyarak yaşar, sonra öğrenip kendi içtihadıyla yaşar, o sebeple Âl-i İmrân Sûresi Bakara Sûresi’nden sonradır. Bundan sonra gelen sûrelerde ise içtihat yaptırılarak şeriat ortaya konur. Kıyas dersi verilir.  

الم (EaLif, Laam, Miym)

Bakara Sûresi de bu harflerle başlamıştır. Bu sekiz sûrede ilk ikisi “ELM” ile başlamakta, sonra gelen sûrelerin ilki “Ey nâs”, ikincisi ise “Ey îman edenler” ile başlamaktadır. Fatiha Sûresi hamd ile başlıyor. A’râf Sûresi “ALMW” ile başlıyor. Bu sûreler arasındaki irtibata işaret ediyor. Enfal Sûresi ise “Yes’elûneke” ile başlayarak hukuk düzeninden askerî düzene geçmekte, yöneticiyi öne çıkarmaktadır. “E” boğazdan, “L” ortadan, “M” de dudaktan çıkar. Allah’tan resuller vasıtasıyla âlemine ulaştırılan tebliğdir. Yani bu kitap Allah’tan gelmektedir. Ancak ilham yoluyla değil de vahiy yoluyla gelmektedir. İlhamda Allah doğrudan doğruya her insana kendisi hitap eder. Başkası ile ilgili ilhamı başkasına bildirmez. Bu kişiyi bağlar. Günlük hayatımızı biz böyle yaşarız. Oysa vahiyde Cebrail vasıtasıyla peygamberlere, onlar vasıtasıyla da alimlere, onlardan da halka ulaşmaktadır. Yani Allah ile insan arasında aracılar vardır. İşte bu sebeple arada orta harf gelmektedir. Burada aracıların da ilhamları devreye girmektedir. Yani onların ilhamları da katılmaktadır. Sünnet ve alimlerin içtihatları böylece Kur’an’ın insanlara ulaşmasında etkili olmaktadır. İlhamla insan yücelmektedir. İlimle ise insanlar birlikte uygarlaşmaktadır. Böylece ortak bir uygarlık oluşturabiliyoruz. Sadece ilham olsaydı, ayrı yaşayan ve gelişemeyen varlıklar olurduk. Sadece vahiy olsaydı o zaman bizim kişiliğimiz olmazdı.

اللَّهُ  (elLAH)

Hu” “O” demektir. Kâinat var edilmeden önce O vardı. O zaman başka bir şey de olmadığı için sadece O vardı. Dolayısıyla “O” “Allah”ın adıdır. İlk adıdır. Başka manâsı olmayan adıdır. Sonra “LaHu” olmuştur. “Her şey O’nundur.” demektir. “Mülkünde şeriki yoktur.” demektir. “O’nun hükmü geçer.” demektir. O’na ortak olarak ortaya çıkanlar da O’nun kanunlarına göre çıkarlar. Bu âlemi denge üzerinde var ettiği için Hakka giden yolda muhalefet ortaya çıkar ve direnirler. Ama yenilirler. “Billah” olmuştur. Her şey O’nun sebebiyle demektir. Yani Kâinat O’nundur. Hem de her şeyi O yapmaktadır. Sonra “Bi” harfi düşmüştür. Hâlik ile mahluk ayrılmıştır. Vahdetten çokluğa gidilmiştir. Kendisinin dışında sebepler âlemini var etmiştir. “Billah” kelimesi “ElLaH” kelimesine dönüşmüştür. Allah âlem içinde insanı kendisine halife yapmıştır. Onu muhatap almıştır. Ona çok büyük bir mertebe vermiştir. “Allah” mübtedadır. Haberi “Lâilaha illâ Hu”dur. Yani Allah kendisinden başka ilâh olmayandır.  

لَا إِلَهَ إِلَّا هُو  (LAv EiLAvHa EilLAv HuV)

Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. Allah, kendisinden başka tanrı olmayandır. Rab, yetiştirici demektir. Onun gerekli ihtiyaçlarını temin ederek yetişmesini sağlar. Rab var etmez. Melik ise elindeki kimselerin ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade onlara hükmeder, emrine alıp çalıştırır. Allah insanı kendisine halife kılarak kendi adına hareket etme yetkisi ve görevini vermiştir. Doğrudan rab veya melik olamaz. Ama Allah’ın halifesi olarak rablık ve meliklik yapar. İlâh ise varlığı var eden ve onu yeniden inşa eden kimse demektir. İşte bunu Allah’tan başka kimse yapamaz. Allah neler var etmiştir?

  1. Mekânı ve zamanı kendi özellikleri içinde yaratmıştır. Kimse zamanı veya mekânı değiştiremez, yenisini ilâve edemez, ondan kimse eksiltemez.
  2. Madde ve enerjiyi kendi özellikleri içinde yaratmıştır. Madde sayılıdır. Enerji de sınırlıdır. Kimse ne maddeyi, ne de enerjiyi yok edebilir, ne de ilave edebilir.
  3. Allah bitkileri ve hayvanları var etmiştir. Onları DNA zincirleri içinde dizmiş ve sıralamıştır. İnsan canlıyı var edemez.  
  4. Bu arada bilinçli insanı var etmiştir. İnsanın fikrî, hissî, amelî ve ma’şerî melekeleri vardır. Kimse bunları değiştiremez. Onun elinden alamaz. Yeni duygu ve melekeler de veremez.

İnsan bunları var edemez, sadece bunları değerlendirebilir. Onlardan yararlanır. İşte bunları yapan kimse ilâhtır. Başka bir ortağı da yoktur. Buradaki “Hu” zamiri “Allah”a racidir. Kendisi diye tercüme ediyoruz.

الْحَيُّ  (elXayYu) “Haydır. Diridir.”

Canlının birtakım özellikleri vardır. Ana özelliği faal olmasıdır. Bir araba eğer motoru çalışıyorsa haydır, çalışmıyorsa ölüdür demektir. “Hay” aslında yılanın adıdır. Yılan kışın kış uykusuna yatar, ona “meyyit” denmektedir. Yazın ise canlanır, faal haldedir, ona “hay” denmektedir. Hayat da böyledir. Kışın kış uykusuna dalan topraklar yazın canlanırlar. Yahut sıcak ülkelerde tersine yazın sıcaklarda yaz uykusuna dalarlar.

Allah’ın bütün sıfatları mecazidir. Çünkü Kur’an başka yerde “Leyse kemislihi şey’ün” diyor; “O’nun benzeri bir şey yoktur.” diyor. Öyleyse diridir, ancak O’nun diriliği canlıların ve insanın diriliğine benzemez. Burada Allah’ın hay olmasından kasıt, Allah Kâinat’ı yaratmış, sonra kenara çekilmiş, Kâinat kendi kendine yürümüyor. Kâinat’ı her an O yönetmektedir. Kâinat O’nun canlı bedeni gibidir. Bizim bedenden farkı, bir defa bizim bedenimizi biz var etmedik. Biz bizim bedenimizin belki rabbiyiz, belki melikiyiz, ama biz bizim bedenimizin ilâhı değiliz. Oysa Allah aynı zamanda Kâinat’ın rabbi ve meliki olduğu gibi ilâhıdır da. Sonra biz yaşayabilmemiz için çevreye muhtacız, dışarıdan bir şeyler alıp dışarıya vermek zorundayız. Oysa Kâinat kendi kendine yeterlidir. Sonra bizim bedensiz varolmamız mümkün değildir. Allah ise bedenini kendisi için değil sadece onlara ilâh olduğunun sonucu olarak var etmiştir. Bu âyet değişik şekilde tercüme edilebilir.

“Allah kendisinden başka ilâh olmayandır. Haydır, kayyumdur.”

“Allah hay ve kayyum olan, O’nun dışında ilâh olmayandır.”

“Allah kayyum olan, hay olan, O’nun dışında ilâh olmayandır.”

Hay, haberden sonra haber olabilir. Haydır, kayyumdur diye tercüme edebiliriz. Onun sıfatı olabilir. O takdirde de hay ve kayyum olan Allah ifade edilmiş olur. Yahut hay isim olur, kayyun onun sıfatı olur. Her ne şekilde kabul edersek hepsinin ifade ettiği manâ aynıdır. Haydır, kayyumdur ama haylığı da kayyumluğu da mecazidir. Gerçek özelliği ise kendisinden başka ilâh yoktur. Bu söz mecazi değil gerçek manâsı ile doğrudur. Her ne kadar usulcüler nefyi isbatı gerektirmez diyorlarsa da nefyi cinsten sonra isbatı gerektir. “La ilahün ilLA hu” şeklinde bir ifadede ilâhın olup olmadığı belirsizdir, ama “La ilâhe illa huva” ifadesinde ise Allah vardır demek olur.

الْقَيُّومُ (eLQayYUvM) “Kayumdur”, yahut “Kayyum olan haydır.”

Kayyumun ayrı sıfat olması ayrı ayrı özelliğini ifade eder. Oysa kayyum olan hay demek özel hayatı ifade eder. Kayyum aslında bir kimseyi koruyarak onun işlerini yapmak anlamındadır. Hakim emreden demektir, üstü demektir. Hadim işini yapan demektir. Kayyum ise eşit seviyede işini gören demektir. Hakimde iş de işin yapılması da işi yapana aittir. Hadimde ise iş ve işin yapılma tarzı işi yapılana aittir. Kıyamda ise iş işi yapılan kimseye aittir. İş onun için yapılmaktadır. Ancak işin yapılma usûlü ise kayyuma aittir. İşi yapılanın ona emretme yetkisi yoktur. Sadece kayyumunu değiştirme yetkisi vardır. Allah Kâinat’ın kayyumudur. Burada yapılan işler Allah’ın bir işine yaramamaktadır. Sadece burada olanların işine yarayacak işler yapmaktadır. Neler yapılacağını ve onların ihtiyaçlarını belirlemektedir. Ancak nasıl yapılacağını sadece Allah bilmektedir. O’nun kanunları geçerli olmaktadır. Bu sebeple kayyumdur. Diğer canlılar ihtiyaçları içinde haydırlar. Allah ise ihtiyaçları gidermek için haydır. Onun için kayyum sıfatı getirilmiştir.

Kendisinden başka ilâh yoktur, cümledir. Dolayısıyla nekiredir. Ne var ki, nefy cümle olduğu için o da umumiliği ifade eder. Hay ve kayyum kelimeleri marifedir. Haberin marife olması tahsisi ifade eder. Bunun anlamı diri olan O’dur, kayyum olan O’dur. Yahut kayyum olan diri yalnız O’dur. Halbuki Kur’an’ın başka yerlerinde insanların ihya edildiklerini söylemektedir. İnsanların kayyum yapıldığını söylemektedir. Burada ise kendisinden başka hayyın veya kayyumun olmadığını ifade etmektedir. Bunun anlamı burada kastedilen hayat ve kıyamla diğer yerlerde kastedilen hayat ve kıyam aynı değildir. O haydır ama bize benzeyen bir hayatla hay değildir, O kayyumdur ama bize benzeyen kıyamla kayyum değildir.

Bu girişle Allah’ın her zaman bizimle beraber olduğu, bizi gözetlediği, bize emirler verdiği, dolayısıyla istediğini imtihan ettikten sonra yaptırdığını söylemektedir. Çünkü insanlar Allah’a inanıyorlar, ama şimdi O’nu uykuda veya eğlencede sanıyorlar. Oysa Kur’an O’nun şimdi bizim başımızda bizi denetlediğini, yaptıklarımızda genel düzeni bozacak bir davranışa asla müsaade etmediğini ifade eder. Sadece geçici olarak kötü olan işleri kötülere yaptırır. Geçici kötü ne demek? Bir kimseyi ameliyat etmek kişi için iyidir, o kimse o sayede sağlığa kavuşacaktır. Ama kötü tarafı geçici olarak o görevi kötü kimseye vermiştir. Bu teşbihtir. Allah da böyle işleri dışlayacağı kimselere yaptırmaktadır. Bununla cerrahlığın kötülüğünü söylemiyorum. Sadece açıklamak için söylüyorum. Allah’ın kötüleri niçin yarattığı sorusuna cevap için söylüyorum. Günah işleyen bulunmazsa ne yapılacak? Bu işleri bu sefer iyi insanlar yapacak, iyi niyetlerinden dolayı sevap alacalardır. Allah’ın kayyum olan hay olduğunu kabul etmek demek, bugün başımızın üzerinde işleri yürütmekte olduğunu, yaptıklarımızı görmekte olduğunu kabul etmek demektir. İnanmak budur. Faizli işleri yapanların günahları çaresizlik olabilir, ama faizli işlerle başarıya ulaşacaklarını sanmaları ise gerçekten Allah’a inananlar için çok acayip iştir.

Biz Refahyol Hükümeti’nin başaramayacağını söylemiştik. Şimdi AK Parti’nin de başaramayacağını yazıyoruz. 3 Kasım’dan beri söylüyoruz. Bakalım biz mi yanılıyoruz, onlar mı? Allah’ın kayyum hay olup olmadığını hep birlikte göreceğiz. Allah’ın hay ve kayyum olduğunu bilmek yetmez, O’ndan başka ilâh olmadığını, tek hay ve kayyumun da O olduğunu bilmek gerekir.

َ عَلَيْك نَزَّل (NazZaLa GaLaYKa) “Sana tenzil etti. Senin üzerine kondurdu. Sana yerleştirdi.”

Tenzil, parça parça yerleştiren demektir. Kur’an’ı Hazreti Muhammed’e 23 yılda parça parça indirmiş olduğu için “tenzil” ile ifade etmektedir. Oysa Tevrat ve İncil için “inzal” ile söylemektedir. Bir başka yanı, Kur’an her bin yılda bir yeniden yorumlanacak ve insanlık Kur’an’la yeni uygarlıklar kuracaklardır. Kur’an’ın sözleri değişmeyecek ama manâları yeni şeyler ifade edecektir. Bu sebeple Kur’an için “tenzil” kelimesi kullanılmaktadır. Buradaki muhatap lafzî olarak düşünürsek Hazreti Muhammed’dir. Ama manâ olarak düşünürsek her mü’mindir, her alimdir veya her başkandır.

Tarihte Kur’an defalarca yeniden yorumlandı. Mekke’de okundu, Medine’de uygulandı, Arabistan’da fıkıh yönüyle yorumlandı. Sonra İran ve Endülüs’te felsefe yönüyle yorumlandı. Sonra Türklerde tasavvuf yönüyle yorumlandı. Bunların hepsinde Kur’an yeniden nazil oluyordu. Sözleri aynı idi, manâları farklı idi. Şimdi ise Kur’an müsbet ilme göre yorumlanacaktır. Başka bir ifade ile müsbet ilim Kur’an’laştırılacaktır.

الْكِتَابَ  (eLKiTABa) “Kitabı tenzil ettik.”

Ketb, deriyi sırımı ile çift dikiş yapmadır. Ketebe, birbirine bağladı, farz kıldı anlamına gelir. Ama yazı anlamına da gelir. Ancak bizim yazdığımız gelişigüzel yazı “ketebe” ile ifade edilmez. O “hat” ile yahut “suhuf” ile ifade edilir. Kitab, mukavele demektir, kanun demektir, mevzuat demektir. Kur’an onu kabul edenler arasında sözleşmedir. Artık insanlar ona uymak zorundadırlar. Kur’an’ın dört ana ismi vardır; Kur’an, Kitap, Zikir ve Furkan. Kur’an okunandır. Kitap yazılandır. Zikir manâsıdır. Furkan da ondan çıkarılan manâdır, istinbattır.

İçtihat yaparak amel edeceğiz. Sözleşmeler yaparken de bizim uyacağımız kitap Kur’an’dır. Ancak sözleşme yaptıktan sonra, ondan sonra o sözleşme sona erinceye kadar o sözleşme bizim yasamızdır. Bu sebepledir ki biz bu ülkede yaşadığımız müddetçe bu kanunlara uyarız. Kur’an’a aykırı olsa da uyarız. Ama onun değiştirilmesi için karşımızdakileri iknaya çalışırız. Ekseriyet sistemi ile kanun değiştirme bizim işimiz değildir. Şayet ümidimizi kesecek olursak o zaman bu ülkeyi terk edip hicret ederiz. Artık ondan sonra Kur’an’a aykırı sözleşmelere uyma durumunda olmayız.

بِالْحَقّ “Kitab’ı sana hak ile inzal etti.”

Hokka, içine belli miktarda yiyecek konan kovadır. Onunla develere hakları olan yem verilir. Sonra bu insanların hakları olarak anlaşılmıştır. “Hak ile onu sana getirdik.” denmektedir. İşi adilane yapma anlamında demek olur. Biz bunu zulüm içinde değil hukuk düzeninde indirdik olur. Hukuk düzeni sebebiyle o oluşsun diye indirdik. Hukuk düzeninde herkes kendi iradesiyle istediğini yapmakta serbesttir. Ancak yaptığı şey başkalarına veya topluluğa veya insanlığa zarar vermişse onları gidermek zorundadır. Kısasa katlanmak zorundadır. İşte Kur’an yeryüzünde hukuk düzenini kurmak için gelmiştir. Asırlar geçtikçe o düzen dünyada tesis edilmektedir.

İnsanlık Anayasası” da bu düzenin büyük adımı olacaktır. Çünkü Kur’an her bin yılın başında yeniden yorumlanmaktadır. Medine yorumundan sonra ilk büyük yorum İstanbul’da yapılacaktır. Çünkü Mekke beyin ise İstanbul da dünyanın kalbidir. Birincisi Hicaz’da, ikincisi Anadolu’da yorumlanacaktır. Bu yalnız bizim tesbitimiz değildir. Dünya ümidini buraya bağlamış bulunmaktadır.

Hak sonra beyinde olan ile dışarıda olan arasında uyum olmadır. Doğru, iyi, yararlı ve uygun olan (adil olan) “hak” ile; yanlış, kötü, zararlı ve zulüm ise “bâtıl” ile ifade edilir. “Hak ile getirdik.” ifadesiyle içinde doğrular var, içinde iyiler var, içinde yararlı olanlar var ve içinde adil olanlar var demektir. Yanlış yok, kötü yok, zararlı yok, dengesiz olan yok demektir.

“Nezzele aleyke el-kitabe bilhakki” cümlesini harf-i tarifsiz getirdi. Çünkü “Nezzele”nin faili daha önce geçen Allah kelimesine raci zamirdir. “La ilâhe” olmasaydı cümle isim cümlesi olur, Allah müpteda olurdu. Bununla beraber haber olarak da alabiliriz. Kendisinden başka ilâh yoktur. Haydır, kayyumdur. Sana kitabı hak ile inzâl etmiş olandır, şeklinde de manâ verebiliriz.

ِ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْه(MuÜawWıQan Li MAv BayNa YaDaYHi)

“Kendisinden önce olanları musaddık olarak hak ile Kitab’ı sana tenzil etmiştir.”

Allah Kur’an’ı daha önce gelen bütün peygamberleri ve kitapları tasdik edici olmak üzere son kitap olarak göndermiştir. O peygamberler mucize gösterdiler, getirdikleri kitaplara halk öylece inandı. Her devirde ve her yerde ayrı peygamberler gönderildi. Bu insanlık arasındaki birliği bozuyordu. O zaman böyle olması gerekiyordu. Çünkü birbirlerine gidebilecek yolları yoktu, birbirleriyle haberleşecek imkanları yoktu. Birbirlerinin dillerini aktaracak tercümanları ve medyası yoktu. Kur’an’ı yorumlayacak üniversiteleri yoktu. Uygarlık başladıktan sonra artık insanlık imkanlara kavuştuğu için tek kitapta birleşme zamanı gelmişti. Artık kişi yönetimi değil hukuk yönetimi gelecekti. İşte o sebeple son kitabı gönderdi. Mucize peygamberine değil kitabına verildi. Kıyamete kadar Kur’an mucizesini gösterecektir. Böylece bugünkü insanlar önce müsbet ilmin ışığında Kur’an’ın Allah sözü olduğunu öğrenip tasdik edecekler, sonra onları içinde bildirdiği için daha önceki bütün kitapları dolayısıyla peygamberlerini de tasdik edecekler.

وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ  (Va EaNZaLa elTaVRate) “Tevrat’ı da inzal etti.”

Kitabı yani Kur’an’ı kendisinden önce gelenleri tasdik etmek üzere tenzil etmiştir, denmektedir. Kitaba atıfta bulunarak Tevrat’ı da inzal etmektedir. Bunun manâsı Tevrat da kendisinden önce gelenleri tasdik etmek üzere gönderilmiş bulunmaktadır. Allah her kavme değişik zamanlarda peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Bunlar bir silsilenin devamı olan kitaplar değildir. Oysa Hazreti Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Hz. Muhammed uygarlıklar silsilesinin peygamberleridir. Kitaplar daha öncekileri tasdik etmek ve onların ortaya çıkardıkları uygarlıkları daha yüksek uygarlığa götürmek üzere gelmişlerdir. İlk uygarlığı Nuh Peygamber kurmuştur. Sonra Hazreti İbrahim gelmiş ve ilmi dinden ayıran yeni bir uygarlığın temelini atmıştır. Sonra Hazreti Musa gelmiş ve dinden ayrı yönetimi yani şeriatı getirmiştir. Sonra Davut Peygamber gelmiş ve dinden ayrı ekonomi uygarlığını getirmiştir. Hazreti İsa ise lâik bir düzede dini düzenlemiştir. Son Peygamber Hazreti Muhammed ise bütün bunları birleştirerek lâik uygarlığın tüm düzenini getirmiştir. Bundan sonrakiler artık vahye dayalı olarak değil, içtihada dayalı olarak kendi kendilerini yöneteceklerdir. Tevrat ve İncil Kur’an düzeninin hazırlık safhalarıdır.

وَالْإِنْجِيلَ  (Va eL EinCIyLa) “İncil’i de.”

İncil’i ve Tevrat’ı aynı inzalle belirtmiştir. “İncil’i de inzal etmiştir.” dememiştir de; “Tevrat’ı ve İncil’i de inzal etmiştir.” demiştir. “Tenzil” kelimesi yerine “İnzal” kelimesini kullanmıştır. Çünkü onlar sadece kendi devirlerinin hükümlerini içermekteydi. Oysa Kur’an ondan sonra gelecek uygarlıkların hükümlerini de ihtiva etmektedir. O her bin yılda bir yeniden inzal olunacaktır. Yeni uygarlık kuracaktır. Tevrat ve İncil bir defaya mahsus kitaplar idi ve ikisi bir bütün teşkil ediyordu. Çünkü Tevrat’ta dinî hükümler yoktu. İncil’de de şer’î hükümler yoktu. Tevrat ancak Hıristiyanlıkla tüm insanlığın kitabı oldu. Tevrat törelerden türemiş bir kelimedir. Yani aslında kanunlar demektir. Kitab da kanunlar demektir. İncil’in de bu tür bir manâsı olmalıdır ki Kur’an kitap olarak zikretmiştir. Bununla beraber Tevrat töre olup yazılı hükümleri değil de daha çok sözlü hükümleri içermektedir. Tevrat ve İncil ravilerin anlattıklarını yazmaktadır. Bizdeki sünnetler gibidir. Bu sebepledir ki yeryüzünde ilâhi kitap tektir. Doğrudan Allah sözleri olarak indirilmiştir. Bu da Kur’an’dır.

مِنْ قَبْلُ (MiN KaBLu) “Kablinde.”

İnsanlığı eğitmek basit bir iş değildir. Mekke’de şiir sanatı çok ileri gitmişti. Onun tesiri ile Kur’an’a ilk inanan insanlar benimsedi. 13 senede ancak 150 kişi inandı. Medine’de ise Yahudiler vardı ve aşağı sınıftı. Ama kültürleri yüce idi. Araplar onların dinini kabul edemiyorlardı. Medineliler Hz. Muhammed’in söylediklerini kolay anladılar. Bu sebeple onu davet ettiler. O zaman iki süper güç vardı. Nuh Uygarlığı İran’da, İbrahim Uygarlığı Bizans’ta gelişmişti. Kur’an’ı anlamakta insanlık için zorluk yoktu. Bizans imparatoru Herakliyos Hz. Muhammed’in mektubunu alınca elçileri imtihan etti ve hak peygamber olduğunu tasdik etti. Erkanı karşı gelince vazgeçip “Ben sizi denedim!” dedi. Habeş Kralı ise “Bizimle sizin aranızda bıçak sırtı kadar fark vardır.” dedi. Yani daha önce öncü olarak gelen Tevrat ve İncil Kur’an’ı dünyaya kabul ettirmede büyük rol oynadı. Anlaşılmada da öyle. “Daha önce de Tevrat ve İncil’i inzal etti.” demesiyle bütün bunların hazırlık sonucu doğduğu belirtiliyor. Bugün yapılan tarihî kazılar bu tarihî gerçekleri tasdik etmektedir. Avrupalılar uygarlığı Müslümanlardan aldılar. Ama bunu kabullenmeyerek Yunanlılardan aldıklarını iddia ettiler. Buna daha çok Müslüman alimlerin kendilerini gizlemeleri sebep olmuştur. Kendi buluş ve icatlarını Yunanlılardan aldıklarını iddia etmişlerdir. Sonra araştırmalar göstermiştir ki Yunanlılar bu uygarlığı başka yerden aldılar. Bu sefer Mısır’dan öğrenildiğini iddia ettiler. 20. yüzyılın son yarısında ise uygarlığın kaynağının Mısır değil de Mezopotamya olduğu kesinlik kazanmıştır. Artık ittifakla herkes diyor ki ilk uygarlık Mezopotamya’dır ve ilk uygarlık tektir. Başka bir uygarlık merkezi yoktur. İşte bu âyetin ortaya koyduğu gerçeği 20. asrın kazıları onaylamıştır. Yeryüzüne uygarlıkları peygamberler getirdiler ve Kur’an ile tamamladılar. Kur’an da bunu daha o zaman çok açık şekilde ilân etmişti. Münkirlerin bu hakikatler karşısında utanıp yerin dibine geçmeleri gerekir. Ne gezer! Hâlâ utanmaz yüzleri ile meydanda ya da medyada dolaşmaktadırlar.

هُدًى لِلنَّاسِ (HuDayn LilNASı) “Bütün insanlara hidayet olsun diye bunları indirmiştir.”

Burada çok önemli bir noktaya işaret etmektedir. O da Tevrat ve İncil’in bütün nâsa hidayet olduğunu ilân etmiş olmasıdır. Oysa Tevrat İbranilere inen bir kitaptır, İsrail oğullarından olmayanlar Yahudi olamazlar. Zaten eskiden gönderilen bütün peygamberler kendi kavimlerine gelmişlerdi. Hazreti Musa da kendi kavmine gelmiştir. Nasıl oluyor da bunlar nâsa hidayet oluyor?

Hazreti İsa’ya kadar Tevrat Uygarlığı oluştu ve sadece İsrail oğulları için bir kitaptı. Bunun yararı şu olmuştu. Eskiden her devletin bir dini vardı. Halk devletin dininde olmak zorundaydı. İsrail oğullarının kitabı İsrail oğullarından başkasını dinlerine almayınca ister istemez lâik devlet düzeni doğdu. Yani Yahudiler halkın dinine karışmadılar. Bu sayede lâikliğin temeli atılmış oldu. Pers imparatorluğu da satraflıklarla yönetildiği için kendisine bağlı devletlerin dinlerine karışmıyordu. M.Ö. 500 yıllarına doğru Anadolu’nun Ege Bölgesi bir satraplıktı. Halkın dini ise Yahudilikti. Ancak serbestti. Havralarda Tevrat okuyorlardı. Onların yaptıklarını yapmak isteyen Yunan muhacirleri Mezopotamya Uygarlığı’nı felsefe dersleri adı altında Tevrat gibi okutmaya başladılar. Yunan Uygarlığı ortaya çıktı. Ona dayalı olarak Roma Uygarlığı doğdu.

Allah Hazreti İsa’yı gönderdi ve şu emirleri verdi:

  1. Kralınki krala verilecek. Din yönetim işlerine karışmayacak.
  2. Yahudiler Hıristiyanlığa davet edilmeyecek, onlar kendi dinlerinde bırakılacak.
  3. Yeryüzüne dağılınca oralarda bütün insanlara hitap edilecek. Artık insanlık dini ortaya çıkıyor. Hem lâik hem de üniversal.
  4. Dördüncü husus ise Tevrat şeriat kitabı olarak dünyaya götürülecek. Herkes bu kitabın öğretilerinden yararlanacak.

Demek ki Tevrat Hz. Musa’ya nazil oldu ama, onu tüm insanlığın şeriatı hâline Hazreti İsa getirdi. Böylece bütün insanlara hidayet oldu. Tevrat’ı Hazreti İsa evrenselleştirdi. Bu âyet de bunu ifade etmektedir.

Kur’an bütün bunları birleştirip tek metin hâlinde bize arz eden bir kitaptır.

“Huden” mastardır. Tekili, ikili ve çoğulu aynıdır. Dolayısıyla bütün bunlar nâsa hidayettir diye anlayabiliriz. Başka bir yorumda hepsi birden bir hidayettir. Farklı uygarlıklar değildir. Sadece evrimleşilmektedir. İlk olarak peygambersiz uygarlığı biz kuracağız. Neslimiz kurmaktadır.

وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ (Va EaNZaLa elFuRKAvNa) “Ve Furkan’ı inzal etti.”

Tevrat, İncil, Kitap (Kur’an) naklî delillerdir. Bunları anlamak için de Furkan’ı inzal etti denmektedir. “Kur’an’ı öğretti ve beyanı da öğretti.” deniyor. Başka bir yerde “Onu cem etmek ve beyan etmek bize aittir.” diyor. Burada da onlara atfederek “Furkan’ı da biz inzal ettik.” deniyor. Tevrat ve İncil için daha evvel diyor.

Yanlış anlamayın, bunlar Kur’an’dan önce inzal edilmiştir. Ama Furkan için böyle bir kayıt yoktur. Çünkü Furkan Kitap’tan yani Kur’an’dan sonra nazil olandır. Kur’an’dan sonra hangi kitap nazil olmuştur? Kur’an’dan sonra beyan ilmi nazil olmuştur; yani usûl-ü fıkıh nazil olmuştur. O halde usûl ilmi ilâhi ilimdir. Biz Kur’an’ı usûl içinde anlamak zorundayız.

Asrımızda Adil Düzencilere muhalif iki grup vardır. Biri içtihadı ve icmayı reddetmektedir. Bunlar Furkan’ı inkâr etmektedir. Oysa Kur’an da münzeldir. İcma kat’î delildir. İçtihatlar ise kat’î değildir. Böylece içtihat kapısını kapatıp usûle göre hüküm çıkarmayanlar Kur’an’ı da tenzil değil de inzal kabul eden kimselerdir. İcma ile gerçekleşen usûlü de kabul etmeyip kendi keyfî usulleriyle Kur’an’ı yorumlayanlar modernistlerdir.

Biz Kur’an’ı tenzil, Furkan’ı inzal olarak anlıyoruz. Müçtehitler Kur’an’ı hangi usullerle yorumladılarsa biz de aynı usullerle bugün o şekilde yorumlayacağız. Ama Kur’an’ı yorumlayacağız. Furkan, farklı yorumlar demektir. Hem farklı hem de tek indirilmiş. Bu ne demektir? Çelişki değil midir? Tam tersine bu mucize ifadedir. Usûl aynı olacaktır, ama sonuçlar ve teferruatlar farklı olacaktır. Furkandır, ama usûlü tektir. Onun için inzal edilmiştir, tenzil edilmiş değildir.

Farklılıkları indirmiştir. Ancak burada farklılıklar marifelidir. O halde belli bir şekilde oluşmuş farklılıklardır. Bu sebepledir ki içtihat ve icmaları bir düzene sokuyoruz.

Kişinin kendi içtihadı, altı derecesi var. Üçü amelî, üçü ilmî içtihattır. Kur’an bunlara ümmî, sâil ve âmil demektedir. İlmî derecelere ise ehl-i zikr, fıkıh ve rusuh demektedir. Usûl-ü fıkıh bu altı mertebenin hükümlerini ele alır.

Bunun yanında bir de icmalar vardır. Muhkem insanlık icmaıdır. Fıkıh kavimlerin icmaıdır. Zikir şa’blerin icmaıdır. Kabilelerin icmaı hafi, aşiretlerin icmaı hafi mertebesindedir. Ancak kavlî fiilî icraları birer derece yükseltir. Demek ki farklı mezhepler de Allah tarafından inzal olunmuştur. Dört ana hüküm içerir. Bunlar farz, sünnet, mekruh ve haramlardır. Din buna dayanmaktadır. Bunların özelliklerinden bahsetmek usûlün konusudur. Deliller de dörttür: Kitap sünnet, icma ve kıyastır. Bunların yanında istishap, örf, istihsan ve mesalih delilleri de ihtilaflı olarak vardır. Bu ilim Murselatta anlatılmıştır. Sekiz yüzlüler bunlardan oluşmuştur. Bundan sonra gelen âyetlerde de Muhkemat ve Müteşabihattan bahsedilmiştir. Vahyin kesilmesi Furkan ile olmaktadır. Furkanda tenzil denseydi vahyin devamı manâsı çıkardı. Furkan ma’şeri karar şekilleridir.

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا (EinNa elLaÜIyNa KafarUv) “Küfredenler, kapatanlar.”

Kitap, Tevrat, İncil ve Furkan’ın indirilişinden sonra bunu kabul etmeyenler kakkında genel hükmünü koymaktadır. Burada bildirilen azap Furkan’dan sonra olacak azaplardır. Böylece Kur’an’dan, hattâ beyan ilminin tedvininden sonra küfretmiş olanlar olacaktır. Bunlar için şiddetli azaplar olacaktır.

Bugünkü Müslümanlar genellikle şöyle bir gaflet içindedirler. Bu anlatılanlar peygamberlerin zamanlarına ait kıssalardır. Peygamberlik bitti, kıssalar da bitti! Oysa peygamberlik bitti ama o hizmeti gören ulema vardır. Kur’an ise her zamanın ve devrin hükümlerini içerir. Kıyamete kadar Kur’an’ın münkirleri bulunacaktır. Tevrat, İncil, Kur’an ve Furkan’ın getirdiği hidayet kıyamete kadar devam edecektir. Bütün insanlar için hidayet olacaktır. Ama ona karşılık her devride de kâfirler varolacaklardır.

Müstakim sırat üzerinde olanlar aynı ümmet olduğu gibi küfür de öyledir. Başta “İnne”nin getirilmesi insanların başka türlü düşünmüş olmalarıdır. Küfretmiş olanlar ceza görmeyeceklerini, yaptıklarının kendilerine kalacağını sanırlar. Küfretmiş olan kimseler demek, bir şeyi hak olarak bildiği halde aksini iddia edip o yola gidenler demektir. Yahut kulaklarını tıkayıp doğruyu öğrenmek istemeyen kimselerdir. Bunlara cahil denir. Bilemeyenler değil, bilmeyenler cahildir ve dolayısıyla kâfirdir.

بِآيَاتِ اللَّهِ  (Bi EaYAvTı elLAHı)

“Allah’ın âyetlerini küfredenler. Allah’ın âyetlerini kapatanlar, görmek istemeyenler.”

Kur’an’da münkirlerin azabından bahsetmemektedir. Bilmeden bir şeye inanmamak en tabiî haktır. Ama bilmeyi istememek veya bildiği halde inanmamak, işte küfür budur.

Allah’ın âyetlerini dört şekilde özetleyebiliriz:

  1. Kur’an’ın sözleri Allah’ın âyetleridir. Çünkü onlarda mucizeler vardır. Onların âyet olduğu lafızları ile sabittir.  Mesela:

(elLAHu LAv EiLAHa EilLAv HuVa elXayYu el QayYUuM)u misal olarak alalım.

e lL a H L A E          L A H E lL A H           V  l X yY l Q y  Y U M

L=8   (H=3 X=1)   (E=2+1  Q=1)   Y=4  A=(2+2)   (U=1 V=1 M=1)  

  1. L 8 harftir. Şemsiyedir. Başka şemsiye yoktur. Toplam harf 24’tür. Üçte biri şemsiyedir. L harfi L ve N gibi orta titrek harftir. Bu harfler insanın en sevdiği harflerdir. Zikir bu harf üzerine yapılır. Çocuklara ninni bu harfler üzerinde yapılır. Oyunlarda ritim bu harflerle tutulur. İnsan vücudu ile rezonans halindedir. Şemsiyeden sadece bunun üzerine bir âyetin kurulması âyettir.
  2. Boğaz harfleri 4’tür. Y de dörttür. E 2 ve Q 1 dir. U harfini bunlara eklersek arka harfler 12 olur.  
  3. Dudak harflerinden ise M ve V vardır. Bir de 2 A vardır. 4 eder.

Yani harfler 8+(4+4+4)+4 olarak bölünmüşlerdir. Allah’ın “A”sı ile ilahın “A”sı. Bunlar harekeden dönüşmüşlerdir. Crm ve tesğirde yok olurlar. Bunları da sayarsak 27 eder. 3*9=27 edecektir. O zaman A orta harf sayılacağı için orta harfler 10 eder. E ler 3 olur. Sistem üçlülere göre bölünmüş olur. İşte bu bir mucizedir. Biz böyle bir cümle söyleyemeyiz.

Kur’an 14 asırdır dünyaya hükümran olmaktadır. Şimdi 21. asrın hakimi de o olacaktır.  

Kur’an’ın büyük âyetliği o zaman herkes tarafından görülecektir. Şimdi sadece biz söylüyoruz. O zaman görülecektir. İsrail devleti Müslümanların himayesine girecektir. İsrail devleti varlığını sürdürecektir. İlimde ve ticarette etkin olacaktır. Ama artık sermayesi ile dünyayı sömüremeyecek, savaşlar çıkarıp insanlığa hakim olamayacaktır. Silah üstünlüğü ve sermaye tekelliği sona erecektir. Hıristiyanlar şeriat olarak Tevtat’ı değil de Kur’an’ı esas alarak uygarlıklarını sürdüreceklerdir. Hıristiyanlık ve Müslümanlık süper hakim varlık olarak varlıklarını sürdürecekler ama dost olacaklardır. Devletler lâik olacaktır. Ama dinler sosyal hayatta etkin olacaklardır. Kur’an bütün faaliyetlerin merkezi olacaktır.

لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ  (KaHuM GaÜABun ŞaDIyDun)

“Onlar için şedid azap vardır. Kafirler için şedid azap vardır.”

“Şedid” şeddeli “şudd” kelimesinden gelir. Dengin bağlandığı sicim anlamındadır. Sıkarak gücünü artırmak demektir. Aksi tepkiyi meydana getirmek demektir. Azabı tat demektir. Acı tat olduğu gibi tatlı tat da olabilir. Türkçedeki tat anlamındadır. Dilde bazı kelimeler kullanıldığı yerde özel manâ taşırlar. “Onlara azap var” dendiğinde, onlara ceza var demektir. Bir defa bunlar bu dünyada cezalarını çekeceklerdir. Bunlar iktidar olsalar da, zengin olsalar da azap içindedirler. Çünkü her an kendilerini tehlike içinde hissederler. Kâinat’ta yapayalnızdırlar. Toplulukta yapayalnızdırlar. Kendilerine tanrı gibi tapanlar bakarsın bir günde düşman oluverirler. Saddam’ın hali bu değil midir? Çavuşesku’ya neler olmuştur? Mü’minler ise görevlerini yaparlar, ondan sonra Allah’a teslim olurlar. Onlar öldükten sonra ölüme inanırlar. Onlar bu dünyada çekilen sıkıntının kendilerinin cennetteki makamlarını yücelteceğini bilmektedirler. Öldürülme onlar için şehitliktir. Endişeleri yoktur. Sıkıntıları yoktur. İşte şedid azap budur. Bunun yanında toplulukları Sovyetlerde olduğu veya 28 Şubatçılarda olduğu gibi sonunda mağlup olurlar. O da onlara ayrı bir sıkıntı verir. Mü’minler mağlup olsalar bile bunu daha iyisi için bir hazırlık olarak kabul eder ve daha sıkı bir şekilde hazırlığa başlarlar. Millî Görüşün defalarca kapatıldığı halde yeniden açılması ve daha güçlü olarak ortaya çıkması bunun kanıtıdır. Bir de bunların ahirette de hesap verecekleri durumları vardır. O kötü halleri ile cennete gidemeyeceklerinden orada da cehenneme gönderilip zor eğitimden geçirileceklerdir.

وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَام (Va elLAHu GaZIYZun ıNTıKAM) “Allah azizdir. İntikamlıdır.”

Aziz, güçlü demektir. Ancak bu maddî güç değil de sosyal güçtür. Topluluktaki intikam gücüdür. Otoritesi var demektir. Halk onu dinler demektir. Korkutma ile değil de saydırma ile güçlüdür demektir. Nıknet nimet karşılığı bir kelimedir. Bir şeyi elde etmek için çekilen sıkıntı demektir. Lokma ile akraba kelimedir. Besinden yararlanmak için onu çiğneyip lokmalamak gerekir. İntikam iftial babından kendi lehine başkasını sıkıntıya sokmadır. Yapana şahsi ceza verme demektir. Yargısız infaz demektir. Allah yargılamadan, soruşturma yapmadan, bir yargı kararına gerek olmadan ceza verir. Bu onun adil olmayan bir ceza vereceği anlamına gelmez. Mü’minler bu dünyada bir sıkıntı çekerlerse o kefaret olur. Ahirette o miktar cezalardan tenzil edilir. Bu husus bu dünyada da geçerlidir. Verilen ceza haksız olursa daha önce işlediği başka suçların kefareti olur. Bu sebepledir ki her zaman hakemlere gidip davanın iadesini isteyebilir. Ancak bu daha sonra işleyeceği cezalara kefaret olmaz. O zaman nasılsa alacağım var diye sağa sola saldırır.

Buradaki “Allah” kelimesini “topluluk” diye anlayabiliriz. O takdirde topluluğun intikam sahibi olduğu ortaya çıkmaktadır. Mesela her yıl bucaklarda bir sıralama yapılır. En çok istenmeyen bir kişi bucaktan sürülür. Bu uygulama ora halkı tarafından bir denetim mahiyetindedir. Bu arada ilk istenmeyen kimse peygamber olan varsa o olur. Bu kurala uyulur. O topluluk ona daha fazla zarar vermeden helak olacağından kârlı oluruz. Eskiden peygamberler vahiy alır öyle hicret ederlerdi. Bundan sonra ise vahiy yerine o topluluğun kararı hicret için emirdir. Hicret, aşiret veya bucaktan olur. Merkez il bucağından, ilçe bucağından tehcir edilir. İlden veya ülkeden tehcir yoktur. Ülkede sadece o bölgeye uğrayamaz.

ٍ  إِنَّ اللَّهَ(EinNa elLAHa) “Allah’a hiçbir şey hafiy olmaz.”

Bu âyette şu soruya cevap vardır. Her yıl bucaktan bir aile suçsuz da olsa tehcir edilebilir. Bu iki yılda bir de yapılabilir, dört yılda bir de yapılabilir. Hiç yapılmayabilir. Toplulukta buna ihtiyaç duyulup duyulmamasına bağlıdır. Kararı sürme yetkisi olan bucak başkanı verecektir. Böyle işlemle kişi bucağından sürülebilir. Gerek fesatçıların yaptıklarını gerekse halkın yaptığı sıralamalar, gerekse başkanın alacağı kararlar hep Allah’ın bilgisindedir. Bu sebepledir ki bu sıralama da aleni yapılmalıdır. Gizli sıralama topluluğun dengesini bozar.

لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ (LAv YaPFAy GaLaYHi ŞaYEun) “Hiçbir şey O’na hafiy kalmaz.”

Ne arzda ne semada denmektedir. İkisini birden zikretmesinden anlıyoruz ki burada O tek olan Allah kastedilmektedir. Topluluk kastedilmemektedir. Sonra hiçbir şey denmektedir. Topluluğun her şeyi bilmesi söz konusu değildir. Allah her şeyi bilmektedir. Ona göre iş yapın, ona göre karar verin; yoksa cezasını çekersiniz demektir. Kötülük yapanlar ilâhi kanunlarla cezaya çarpılmaktadır. Ceza hesap etmedikleri cihetten gelir. Mü’minler için ceza bir lütfü ilâhi kabul edilmektedir. Böylece imtihan ediliyoruz ve sınıfımızı geçeceğiz.

فِي الْأَرْضِ (FIy elEaRWı) “Ne arzda bir gizli kalır.”

Buradaki arzdan murad yeryüzüdür. Yahut bütün gezegenlerdir. Sema da yıldızlardır. Işıklı sıcak varlıklardır. Yerde insanlar, yıldızlarda ise cinler yaşamaktadır. Yeryüzü molekül yapılı varlıklarla dolmuştur. Yıldızlar ise çekirdek yapılı varlıklarla dolmuştur.

 وَلَا فِي السَّمَاءِ

“Ne de semada” tabiri ile biz yıldızları anlıyoruz. Semavat ve arz ise Kâinat demektir. Allah’a hiçbir şey gizli değildir. Bununla beraber bu semadan kasıt yerin semasıdır. İnsanların oralardan uzaklıkları bildirilmiştir. Bu âyet göklere gidiliyorcasına ifadeler kullanmaktadır. Madem ki Allah her şeyin sırrına vakıftır, o halde korkmadan şeriata göre hareket edin. Allah’ın iradesi ve bilgisi dışında bir şey olmamaktadır. Arz ve semanın birlikte zikredilmesi beşerî kanunlarla kevnî kanunların aynı olmasına işaret etmektedir.

Araplar kendiliğinden olan âfetlere âfât-ı semaviye, insan eliyle olanlara da âfât-ı ardiye demektedirler. Sema ve arz bu manâda kullanılmaktadır. Kur’an’ın bu manâda kullanıp kullanmadığını, bütün Kur’an’ı bu yönüyle okuyup karar vermek gerekir.

  هُوَ (HuVa) “O”

O, yani kendisine hiçbir şey gizli olmayan kimse olan Allah. Yahut kendisinden başka ilâh olmayan Allah, hayyu’l-kayyum olan Allah. Gerçi yakın varken uzağa zamir niçin gitsin? Ancak konuşmaya bir şeyle başlanmışsa konu o demektir. Konuşma içinde ona her zaman zamir gönderilebilir. Çünkü dinleyen için akılda kalan hep o ilk söylenen olacaktır. Rahimlerde tasvir iki yönüyle ele alınabilir. O tasviri yapan kimse her şeyi bilen kimse olabilir. Yahut kayyum olan Allah o tasvirleri yapmaktadır. Her ikisi de doğrudur. Çünkü rahimlerde tasvir bir amaçla yapılmaktadır, ancak her şeyi bilen tarafından yapılabilmektedir.

الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ (elLaÜIy YuWavVıRuKuM) “Size suret vermektedir.”

Bir insan annenin yumurtası ile babanın erkek hücresinin birleşmesinden oluşur. İnsanda normal olarak 23 çift kromozom salsal iplikçik vardır. Annenin yumurtasında ise 23 tek salsal kalmıştır. Babanın erkek hücresinde 23 tek kromozom vardır. Bunlar anne rahminde birleşince 23 kromozomlu ana hücre oluşmaktadır. İnsan insan olma özelliklerini bu anda almaktadır. Sonra bu iplikçiklerde yazılı bulunan bilgilere göre insan oluşmaktadır. İnsan için istenen önce insan olması bakımından ne gerekiyorsa o aynen öyle olsun. İstenen her insanın ayrı varlık olması için tanınması için birbirine benzememeleri istenir. Varolmuş ve olacak bu insanların parmak izleri hep farklıdır. Hattâ DNA’ları farklıdır. İşte bunlara DNA testi denmektedir. Ama bir vücudun bütün hücrelerinde aynıdır. Bunları yapan kimse, bunları bilen kimse toplulukları bilemez mi? Onların nasıl hareket ettiğini bilemez mi, yapamaz mı? İşte Allah’ın kudreti budur. İnsanlar eğer kendiliğinden oluşmuş tesadüfi varlıklar olsaydı ya hiç birbirine benzemez derecedeki çakıl ve kum taşları gibi farklı olurdu, ya da bir fabrikadan çıkan benzer kaşıklar gibi olurdu. Oysa insanlar gerektiği yerde birbirine benzemektedir. Gerektiği yerde de birbirinden ayrılmaktadır. Bu kayyum olan alimin yapabileceği iştir.

فِي الْأَرْحَامِ (FIy elEaRXAvMı) “Rahimlerde sizleri suretlendirir.”

Kromozom üzerinde bulunan genler, salsal üzerinde bulunan hameler, iplikçikler üzerinde olan kalıtım rahim içinde insanı oluşturmaktadır. Öyle ki, gerektiği yanlarıyla insan diğer insana benzer olacak. Gerektiği yerde de insan diğer insandan farklı olacak. Bu farklılık tesadüfen değil, genlerin gösterdiği şekilde farklı olacaktır. Bu genler öyle ayarlanmış ki oluşmakta olan her çift ayrı özellikler taşımaktadır. Bölünme öyle olmaktadır ki hiçbiri diğerine tam benzememektedir. Bu oluşmuş yani döllenmiş hücreler için böyle olduğu gibi döllenmeyip yok olan hücreler için de geçerlidir. Bu genlerle kaç çeşit değişik varlık elde edilir? Ondan sonra acaba farklılaşma durur mu? Yaşlılığı bununla ilgilendirebiliriz. Çünkü belli sayıda bölünen hücre artık döllenmeden bölünemiyor. Bu bir canlıyı sınırlı hücreye sahip olmaya götürüyor. Döllenmiş de artık bölünemiyor. Bu da neslin inkırazına götürebiliyor.

كَيْفَ يَشَاءُ  (KaYFa YaŞAEu) “Nasıl meşiet ederse.”

Böylece her insanı Allah nasıl istiyorsa öyle yaratıyor. Çünkü her insanın yapısı farklıdır. Şimdi fabrikadan çıkan halı birbirine benzer. Ayarlama ile her birine ayrı özellik katabilirsiniz. Ama mutlaka o kurallarla olacaktır. Oysa elle dokunulan halıda ise her düğme atılırken dokuyucu kendi özelliğini kattığı için farklı olmaktadır. Allah bir taraftan külli iradesi ile insanları birbirine benzetmektedir. Diğer taraftan her bir ferdin üzerindeki iradesi ile de farklı yaratmaktadır. Bu farklılık bir taraftan anne babadan gelen genlerle olmaktadır. Diğer tafradan anneden gelen hücre yapısı içinde olmaktadır. “Erhâm” demiş olmasının başka önemli sebebi annenin babadan daha çok etkili olmasıdır. Çünkü kromozom olarak anne ile baba eşit olarak etki ettikleri halde, annenin hücre yapısı da yeni hücre içinde kaldığı için onun da etkileri vardır. Şöyle açıklayalım. İki hücre oluştuğu zaman biri deri biri sinir hücresi olacaktır. Ancak bu ayırımı sağlayan ana babadan gelen genlerin kodlaması ile değil, hücre bölünürken hücre içinde bulunan yapının sağdan veya soldan komşu olması ile belirlenmektedir. Bunu kontrol eden yalnız anneden gelen hücre yapısıdır. “Erhâm” dendiği zaman bu da anlaşılmaktadır. Tüp bebekler de erhâmda döllenmiş olur. Çünkü dişi yumurta erhâmda oluşmuştur.

لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ   (LAv EiLAHa EilLAv HUv) “Kendisinden başka ilâh yoktur.”

Sûrenin başında Allah kelimesini bu ifade ile haberlendirdi. Burada da aynen yine “Huva”yi yani bununla haberlendirdi. Bunlar ancak ilâhın yapabileceği şeylerdir. Başka yapabilecek kimse yoktur. Başka ilâh da yoktur. Tabiat kanunlarını kim vazedip tedvir ediyorsa sosyal kanunları da o vazetmiş ve tedvir ediyor. Kur’an’ın söylediklerini ona göre değerlendirin.

الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (eLGaZIyZu eL XaKIyMi)

Sûre başında “elhayyu’l-kayyum” denmiş, burada ise “alazizu’l-hakim” denmiştir. “Elhayy”a karşılık “elaziz” getirilmiştir. Hay demek, faal demek, canlı demektir, işler halde olmak demektir. Ölü olmamak demektir. Aziz de topluluk içinde sözü geçerli olmak, otoritesinin tanınmış olması demektir. Eğer bir başkan bir şeyi emrettiği zaman halk onun dediğini yapıyorsa o azizdir. Böyle topluluk olmalıyız. Başkanımız da böyle olmalıdır. Şimdi biz işte hep başkanın dediğini yapıyorlar diye kızıyoruz. Oysa topluluk bir başkan etrafında toplanmışsa, onu dinliyorsa topluluktur. Ta’zir etmekle ta’ziz etmek birbirine yakın kelimelerdir. Aziz olan yalnız Allah’tır, dolayısıyla topluluktur. Başkanlar da O’nun halifesi olmaları sebebiyle ta’zir edilmelidir. Ama başkanlar da hadlerini bilmelidirler. Kayyum yerine hakim kelimesi gelmiştir. İşleri tedbir eden toplulukta da işlerde hüküm verir. Böylece Allah hem Kâinat’ın halikı ve tedvir edicisidir, hem de insanların ve toplulukların halikı ve yöneticisidir. Sûrenin bu girişinden sonra, Allah insanı kendisine halife yapmıştır. Ona içtihat ve icma âyetlerini vermiştir. Şimdi bunu müteakip âyetlerde onlar anlatılacaktır.

ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ TEFSİRİ - II

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ

هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّا أُوْلُوا الْأَلْبَابِ(7)

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ(8)

رَبَّنَا إِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فِيهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُخْلِفُ الْمِيعَادَ(9)

هُوَ (HuVa) “O”

Âl-i İmrân Sûresi’nin bir önceki bölümünde Allah tanımlanmış, kitapların inzalinden bahsedilmişti. Sonra da Furkan’ın (içtihadın) indirilmesinden söz edilmişti. Kâfirlerin de olacağını, ancak onların mağlup olacağını haber vermişti. Bütün bunların her şeyi bilen kimse tarafından yapıldığını belirtmişti.

Son olarak da “Huvellezî” diye başlayan âyette insanın rahimde nasıl şekillendiği bildirilmişti. Burada fasl edilmiş yani “Va” veya “Fa” harfi konmamıştır. Çünkü buradaki “Huva” “Lâ ilâhe illâ Huva”deki “Huva”den bedeldi. Bedeller arasında atıf harfi konmaz, tam bir ittisal vardır.

Bu “Huva” de aynı “Huva”ye bedeldir. Bu sebeple “Allahu lâ ilâhe illâ Huva”deki “Huva” ikinci bedeldir. Hayyu’l-kayyum olan Allah’ın bedelidir. Çünkü bu özellikler hayyu’l-kayyumun özelliğidir. Ana rahminde tasvir edilen insan ile içtihat arasında acaba nasıl bir alâka vardır ki arka arkaya bedel yaptı. Canlının iplikçiklerinde (kromozomunda) salsalında genler vardır. Onlar anneden ve babadan intikal ederek gelir. Bütün hücrelerde aynı genler vardır. Ama buna rağmen değişik hücreler oluşmaktadır. Her hücre bulunduğu yere göre değişik şekil almaktadır. Bu anne rahmindeki değişik şartlarla oluşmaktadır. Şartlara göre yeni dokular oluşmaktadır. İşte bunun gibi kitap da hücredeki kromozom gibidir. Genlerin aslı değişmemektedir. Hep aynı kalmaktadır. Ama şartlara göre bu genler değişik manâlar kazanıp değişik şekilde ortaya çıkmaktadır. O halde anne karnında ceninin şekil alması ne ise; şeriatta da içtihat müessesesi ile değişik şekil almakta ve farklı hükümler ve şir’alar oluşmaktadır. Bu sebepledir ki peş peşe gelen âyetlerde “Ellezî” deyip anne karnındaki tasvir ile içtihat ve icmaları birbirine benzetmiştir.

Bu zikrin çok daha derin manâsı vardır. “Besmele”nin nasıl bölünerek çoğaldığını sizlere anlatmıştık. Sonra “Fatiha” da aynı şekildedir. Bütün Kur’an böyle tıpkı bir insanın ilk hücresinin bölünüp değişmesi gibi oluşmuştur. Kur’an da bölünerek oluşmuştur. Bunu “Besmele”de ve “Fatiha”da görüyoruz, ama tüm Kur’an’ın da böyle olduğu ispat edilebiliyor. Önce harflerin ikili sistemle dağılmış olduğunu biliyoruz. Az kullanılan kelimelerin ya bir sûrede yoğunlaştığı veya komşu sûrelerde yer aldığı tesbit edilmiştir.

İşte bu iki âyet kromozomların yapısı ile âyetlerin yapısının benzer olduğunu da bize bildirmektedir. İşte bunun için bu iki âyeti aynı kalıplarda getirmiştir.

الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ (elLaÜIy EaNÜaLa GaLaYKa elKıTABa) “Sana Kitab’ı inzâl edendir.”

Yukarıda “Sana Kitab’ı tenzil etti.” demişti. Burada ise “Enzele” olarak getirmiştir. Kur’an lâfzı ile birden “inzal” olmuştur; manâ olarak kıyamete kadar inzal olunacaktır. Bir de Kur’an Hz. Muhammed’e “tenzil” olunmuştur, bize ise birden “inzal” olunmuştur. Burada da “GaLaYKa/Aleyke” ile getirilmiştir. Kitap bizim üzerimize etki etmektedir. Çünkü biz onları muhkem ve müteşabih olarak anlıyoruz. Bizim içtihadımıza etki etmektedir. “İnzal” olarak söylemesinin başka bir anlamı da, muhkem ve müteşabih âyetler birden ele alınacaktır. “Nezzele” demiş olsaydı bazı âyetler muhkem, bazı âyetler müteşabihtir anlamı çıkardı. Oysa Kur’an’ın her âyetinin muhkem ve müteşabih tarafı vardır. Lafzıyla her âyet muhkemdir, çünkü mucizedir. Namazda okunur. Hiçbir âyetin bütün manâlarını bilmemiz mümkün olmadığı için bir yanı ile müteşabihtir. İşte bu sebepledir ki burada “Nezzele” değil de “Enzele” olarak gelmiştir. “Aleyke” ile de muhkem ve müteşabih âyeti ayıracak olan biz olacağız demektir. Yani muhkemlik ve müteşabihlik bize göredir. Yoksa Allah için müteşabih yoktur. Nasıl Allah için gayb yoksa, O’nun için müteşabihlik de yoktur.

Sûrenin başında “Nezzele aleyke’l-kitabe” denmiştir. Burada da “Enzelehu aleyke” diyeceğine Kitab’ı tekrar etmiştir. “Nezzele el-Kitabe aleyke” dememiştir de; “Enzele aleyke’l-Kitabe” denmiştir.

Sana tenzil etmiştir. Okuyana tenzil etmiştir. İman edene tenzil etmiştir.

Kitab’ı tehir etmek için Kitab’a zamir göndermemiş, Kitab’ı izhar etmiştir. Bir şeyi izhar ederken farklı tarafları ile ele almış olursunuz. Yukarıda Kitap, Tevrat, İncil ve Furkan içinde alınmış, insanlığa hitap eder yanıyla dile getirilmiştir. Bu sebeple “Huden Linnas” denmiştir. Burada ise Kur’an kişi ve topluluklar yönüyle ele alınmıştır. Yani içtihat yapan kimselerin gözüyle bakılmıştır. Olaylara iki yönüyle bakarız. Bir derenin kenarında durup ona bakarken, ondan nasıl yararlanacağınızı veya nasıl geçeceğinizi düşünürseniz kendi yönüyle bakmaktır. Ama o ırmağın nerelerden doğduğunu, hangi derelerden birleştiğini, nereye akıp gittiğini düşünürseniz; o da genel olarak bakmadır. İlk âyette Kitap genel bakış ile ele alınmıştı. Burada ise kendi açımızdan ona bakılmıştır. Onun için tekrar edilmiş ve zamirle yetinilmemiştir. Marife gelmekle aynı Kitap olduğu da belirtilmiş olmaktadır.

مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ (MiNHu EaYAvTun MuXKaMaTun) “Onda muhkem âyetler vardır.”

Âyet” kelimesini cümleler olarak anlayacak olursak; Kur’an’ın bazı sözleri muhkem, bazı sözleri ise müteşabih olur. Ama “âyet” kelimesini lügat manâsıyla anlarsak; onda açık olarak görünen manâlar vardır, bir de belirsiz olanlar vardır, anlaşılmayan yerler vardır demek olur. Onun için “Uharu âyâtun müteşabihatun” denmemiştir. Uzak yere baktığınız zaman bazı dağları çok açık görürsünüz ve oraları tanırsınız. Bunlar âyetlerdir. Diğer bazılarının sizler varlığını fark edersiniz ama o dağların hangi dağlar olduğunu bilemezsiniz. Onlar âyet olmayanlardır, yani müteşabihlerdir. Kur’an’ın sözleri de böyledir. Bazılarının manâları çok açıktır. Âyettirler. Kendilerini tanıtıyorlar. Bazıları ise sisler içindedir. Biz manâsına vâkıf olamıyoruz, onlar da âyet değildirler, müteşabihtirler. Âyet kelimesinin nekire gelmiş olması bunu ifade eder. Eğer bazı âyetlerin nekire olduğu ifade edilmek istenmeseydi o zaman “Fihi el-âyât” derdi. Yani içinde âyetler var derdi. “Minhu muhkematün ve minhü müteşabihatün” derdi. Çünkü Kur’an’ın cümle olarak âyetleri bellidir. Burada âyetler nekire olarak getirildiğine göre kastedilen sözleri değil, onlardan ortaya çıkan manâlarıdır. “Nezzele” değil de “Enzele” gelmiş olması da bundandır.

Âyet”, dağların başına dikilen ve oraların kime ait olduğunu gösteren işaretlerdir. Yollarda konan işaretler de birer âyettir. Bir yerde kimin bayrağı dikilmiş ise o yer onundur. Kâinat’ın her tarafı Allah’ın bayrakları ile donatılmıştır. Çünkü biz O’nun olduğunu bilebiliyoruz. Her yönüyle bilebiliyoruz. Bugünkü ilimler Kâinat’ın bir tek varlığın eseri olduğunu açıkça göstermektedir. Onun için her yönüyle âlem âyetlerdir. Kur’an’ın sözleri de böyledir. Onun her yönüyle Allah’ın sözleri olduğunu göstermektedir. Onun için âyetlerdir. İçinde bizim görebildiklerimiz vardır, göremediklerimiz vardır. Görebildiklerimiz bizim için âyetlerdir. Varlıklarını bildiğimiz ama teşhis edemediklerimiz de müteşabihlerdir. Kâinat’ta da böyle pek çok bilmediklerimiz vardır. Onlar da müteşabihtir. Kur’an’ın nuzulü ile ceninin anne karnında oluşması bu sebeple karşılaştırılmıştır.

Muhkemat” demek, kendisiyle hükmolunan yani amel olunan âyetler demektir. Muhkematun BiHa demektir. Kur’an’ın manâsını anlayacak ve ona göre amel edeceğiz. Kur’an kendisiyle amel edilen bir kitaptır. Kendisiyle hükmedilen bir kitaptır. Bu sebeple muhkemdir. Hekem, ata takılan gemdir. Seyis onunla atı sağa sola çevirir. Arabadaki direksiyon gibidir. Bununla beraber gemler sağlam olarak yapılır. Sağlam anlamına da gelir. Yani kimse onlara itiraz edemez. İcma ile sabit olanlar demek olur.

“Müteşabih” de ihtilaflı anlamına gelir. Furkan için “tenzil” değil de “inzal” kelimesini kullanmış olmakla usulde birliğe işaret edilmiştir. Usulde de ihtilaflar vardır ama bu zamanla değişen ve evrimleşen bir ihtilaf değildir. Mezheplere göre oluşan ihtilaflardır. İcma ile sabit olan usulde değişme olmaz.

Usulcüler muhkematı ve müteşabihatı dörder gruplara ayırmışlardır. “Allah her şeyi zevceyn yarattı.” denmektedir. “Zevc” iki demektir. “Zevceyn” ise iki çift demek olur. Yani dörtlü yarattı demek olur. Nekire olarak gelen muhkemat ve müteşabihat da çift olan asgari çoğulu ifade eder. Çünkü Arapçada iki çoğul değildir. O halde muhkemler de dört tanedir. Müteşabihler de dört tanedir. “Mürselat” âyetlerinde dörtlü sistem anlatılmaktadır. Orada “Farikat” diye belirlediği kısımlar burada Furkan’ın açıklaması içinde muhkemat ve müteşabihat olarak anlatılmaktadır. Usulcüler bunu beyan ilmine göre yaptılar ama Kur’an da bunu âyetleri ile teyit etmektedir. Nasıl ki Hazreti Peygamber aldığı şifahi vahiy ile uygulama yapmış ama sonra Sünnet ile Kur’an arasında bir uygunluk olduğu usul ilimleri ile teyit edilmişse; usulcülerin ilhamla yaptıklarını da biz bugün aynı yoldan teyit ediyoruz.

Usulcüler muhkem olanları dört grupta toplamışlardır:

  1. Muhkem olanlar: Kur’an’ın sahabelerin kavlî ve fiilî içtihatları ile sabit olan manâlarıdır. Bunlar gelmiş geçmiş bütün insanlar için aynı olan ve hiçbir zaman asla değişmeyen hükümlerdir.
  2. Müfesser: Bir asrın ulemasının icmaı ile sabit olan hükümlerdir. O asır içinde değişmez. Mesela, Ay’da hayat yoktur böyledir. İleride olabilir. Ama su seksen derecede erir hükmü muhkemdir. Hiçbir zaman değişmez. Bunlar içtihatlarla değişmezler. Ama başka asrın uleması aksine içtihat yaparsa değişir. İleride Ay’da canlılar yerleşir. İnsan canlı götürebilir ve orada hayat başlayabilir.
  3. Nass: Bir müçtehidin bütün delilleri değerlendirerek vardığı sonuçtur. Kesin görüştür. Onunla amel eder ve içtihadını durdurur. Ancak yeni delil gelirse o zaman değerlendirir. İçtihadı yeni delillerle değişebilir. O zaman o onun için nesh olmuş olur. Mesela; Ben Kur’an’ın bir âyetini şöyle anladım. Ama sonra onun aksine anlamaya başladım. O zaman benim için o nesh olmuş olur.
  4. Zahir: Henüz araştırmasını tamamlayamamış ama kendindeki bilgilere göre bir görüş oluşmuştur. Buna zahir denmektedir. Geciktirmeden zahire göre amel edecektir. Ama araştırmasına devam edecektir. Kesin görüşü ortaya çıkınca artık onunla amel edip o konuda araştırmasını durdurabilir.

Böylece nekire olarak gelen kurallı dişi çoğul muhkemat âyetin dört grubu uslucüler tarafından bin yıldan çok önce tesbit edilmiştir. Bakınız, biz yeni uygarlığı oluştururken bu tasnifleri değiştirmiyoruz. Çünkü “Furkan” sözü “İnzal” ile getirilmiştir.

هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ (HunNa EumMu elKıTABı) “Onlar Kitab’ın anasıdır.”

Bu ifade muhkemattan sonra getirilmiştir. Kendi başına cümledir. Atfedilmemiştir. Muhkematı açıklamıştır. “Umm” anne demektir. Nasıl çocuk annesine uyarsa, biz de Kur’an’ın muhkem âyetlerine uymakla mükellefiz. Bu bakımdan onlar umdurlar. “İmam” kelimesi de buradan gelir. Yani mü’minler Kitab’ın muhkem âyetlerine uymakla mükelleftirler. Müteşabih olanlara uyulmayacaktır. Demek ki Kur’an bütün insanların kıyamete kadar muhtaç oldukları hükümleri içeren bir kitaptır.

Eğer biz Kur’an’ın bütün manâlarını anlasaydık tanrı olurduk. Hazreti Peygamber dahil hiç kimse Kur’an’ın bütün manâlarını anlayamaz. Allah herkesin kendisine lâzım olan manâyı ona bildirir. O kimse de ona uymakla mükelleftir. İşte içtihadın manâsı budur. Toplulukları da kendilerine lâzım olan kadarında birleştirir. Kur’an’dan aynı manâyı anlarlar. Buna da “icma” diyoruz. Nasıl şimdi bizim atmosferimizde binlerce, belki milyonlarda televizyon ve radyo kanalları var, ama bizim televizyonumuz sadece onlara ayarlanmış kanalları alabiliyorsa, diğerlerini ise bize getiremiyorsa; biz de Kur’an’dan bizim ayarladığımız manâları getiren manâları anlıyoruz. Bunlar muhkemat oluyor. Anlamadığımız yayınlar ise müteşabih oluyor. Muhkemat kelimesi ile zaten kendisiyle hükmolunan manâsı çıkmaktadır. Ama “Onlar Kitab’ın ümmidir.” demek suretiyle bunu çok açık bir şeklide göstermiştir. Onlara uyulmalıdır.

Yine burada “Kitab” kelimesini izhar etmiştir. Zamirle işaret etmemiştir. Çünkü buradaki kitaptan maksat ahkâmdır. Yani şeriattır. “Onlar şeriatın anasıdır.” denmektedir. Dolayısıyla “Kitap” kelimesi söylenmiştir.   

وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ (Va EuPaRu MüTaŞABiHAvTun) “Diğerleri ise müteşabihtir.”

Diğerleri yani âyet olmayanlar, açıkça manâları anlaşılmayan demektir. Kur’an’dan çıkan manâlar müteşabihtir. Yoksa Kur’an’ın lafzı müteşabih değildir. Onlar “Lâ Raybe Fiyh”dir; asla kuşku yoktur.

“Fihi” kelmişse tümünü kaplamaz. İçerisinin bazı yerinde demek olur. Kitab’ın bazı yerlerinde muhkem âyetleri vardır. Diğer yerlerde ise müteşabihler vardır. Burada eğer muhkem olmayan âyetler olarak ifade edilmiş olsaydı “Va’l-Uharu” denmiş olurdu. Muhkemler çıktıktan sonra müteşabihler kalırdı. Oysa muhkemler nekiredir. Diğerleri de nekiredir. Dolayısıyla içinde muhkem olmayan âyetlerin diğerleri demek olur. Yoksa müteşabih âyetler anlamı verilemez. Arapçanın bu inceliğine vakıf olmayanlar bunu yanlış anlayabiliyor. Kureyş Arapçasını konuşan bunu bu ifade ile böyle anlar.

Usulcüler muhkemleri dörde ayırdıkları gibi müteşabihleri de dörde ayırdılar. Böylece bu âyetin işaret ettiği ilham yoluyla ortaya çıkmış oldu. “Biz onu beyan edeceğiz.” sözünün âyetliği ve mucizeliği belirlendi.

  1. Müteşabih âyetlerdir. Kıyamete kadar insanlar için müteşabih kalacak âyetlerdir. Kimse onları bilemeyecek. Belki de o âyetlerin manâsını âhirette Allah bize anlatmış olacaktır. İnsan ruhun ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyecektir. Allah’ın ilmi ile insanın cüz’i iradesi arasındaki tearuzu insan hiçbir zaman çözemeyecektir. Çünkü insan beyni küllî ilimleri bilecek şekilde yaratılmamıştır.
  2. Mücmel ise; bugün bilmiyoruz ama ileride öğrenebiliriz. İlmimiz arttıkça Kur’an’daki müteşabihlerin manâlarını daha çok anlayacak ve Kur’an’daki muhkem âyetler çoğalacaktır. Böylece evrimi Kur’an’daki müteşabihleri çözmek şeklinde göreceğiz. Tabiî ve sosyal kanunları buldukça Kur’an’daki müteşabihlerin de manâlarını anlamaya başlayacağız. Bu sebepledir ki, anne karnındaki çocukların gelişmesi ile müteşabihlerin anlaşılmasını birbirine benzetmiştir.
  3. Müşkül olanlar ise; araştırsak bile bilip bilemeyeceğimizi bilmediğimiz konulardır. Bir âyeti yorumlarsak acaba manâsını açılayabilir miyiz, açıklayamaz mıyız konusundaki bilgisizliğimizdir. Kuyu kazan biri suyu bulup bulamayacağını bilmeyebilir. Bu müşküldür.
  4. Hafi ise; şimdi bilemiyorum ama çalışsam onu bulabilirim. Mesela, elinde bir adres olsa ama o adresi bilmesen senin için hafidir. Ama haritaya baksan veya birisine sorsan o adresi bulabilirsin. Bu hafi bilgidir. Çarpmadan önce kaç lira ödeyeceğini bilemezsin, ama çarpmayı biliyorsan ve çarparsan kaç lira ödeyeceğini söyleyebilirsin. Bu hafi bilgidir.

Kur’an’da böyle muhkem olmayan hiç bilemeyeceğimiz; zamanla bilebileceğimiz; şimdi çalışsak bilip bilemeyeceğimiz; belli olmayan ve çözmeyi bildiğimiz ama henüz çözmediğimiz manâlar vardır. Bunların hiçbirisine göre amel edilemez, onlar uygulanamaz. Bunlardan hafi olanları çözüp amel etmemiz farzdır. Müşkil olanlar üzerinde ise çözmeğe uğraşıp uğraşmamaya kendimiz karar veririz. Ya bırakırız yahut çözmeye çalışırız.

Çok açıkça anlaşılıyor ki “Uher” ve “Müteşabih” kelimelerinin nekire olması, müteşabih olanlar Kur’an’ın sözleri değil, onlardan anlaşılan manâlardır.

فَأَمَّا (Fa EamMav)

Fa” tafsil etmek için getirilmiştir. “Fa emma men sekulet ve emma men haffet”te olduğu gibi.

Muhkem âyetler vardır, muhkem olmayan müteşabih âyetler vardır, dedikten sonra, o âyetlere karşı insanların nasıl tavır takındıkları anlatılmaktadır. Burada önemli olan husus, kalblerinde zayğ olanlar müteşabihine uyarlar denmektedir. Bunların başına “Emma” gelmiştir. Ama kalblerinde zayğ olmayanlar ne yaparlar, bunlardan bahsetmemektedir. Başka bir ifade ile bunların başında “Emma” deyip anlatmaktadır. “Ben onların ikisini çağırdım, Yaşar ise gelmedi.” dediğimizde, Orhan’ın geldiğini ifade etmiş oluruz. Çünkü asıl anlatılmak istenen kalblerinde zayğ olanların tutumudur. Diğerleri karşı taraftan bilindiği için söylemeye gerek duyulmaz. Mü’minler elbette Kitab’ın anasına, muhkem âyetlerine uymuşlardır. Ama kalblerinde zayğ olanlar uymamışlardır. “Va Emma er’rasihuna fi’l-ilmi” denerek, kalblerinde zayğ olmayanlar anlatılmaktadır. Ama burada “Va Emma” getirilseydi o zaman ilimde rusuhu olanlar da müteşabihin tevilini bilmezlerdi. “İllallahe ve’r-rasıhune fi’l-ilmi” denseydi, o zaman da rasihler müteşabihlerin hepsini bilmiş olurlardı. “Emma”yı hazf etmekle müteşabihlerin hepsini Allah’tan başkası bilmez. İlimde rusuhu olanlar ise ondan gerekli olanları bilir manâsı çıkmış olmaktadır. Müfessirler bunu böyle anladılar. Bundan başka bir manâ vermek mümkün değildir. İkinci “Emma” hazf olmuştur. Bunu ancak böyle manâlandırabiliriz. Hepsini bilir şekilde anlamamıza “Emma”nın söylenmemesi manidir. Hiç bilmezler ise “Rasihun” kelimesinin söylenmemesi ve ondan sonra da “Elbab sahibi olmayanlar onu anlayamazlar.” denmiş olması manidir. Çünkü “İman ettik” diyenler yalnız ilimde rusuhu olanlar değildir ki. Her mü’min öyle demektedir. Sonra Kur’an’ın manâsını yalnız ulu’l-elbab değil, her mü’min anlar. Ekser ulemanın verdiği bu manâ her yönüyle en uygun manâdır ve ikinci “Emma”nın gelmemesi ancak böyle bir tefsirle açıklanabilir.

الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ “Kalblerinde zeyğ olanlar.”

Zeyğ” kelimesinin ilk anlamını sayğdan dönüşmüş olarak yorumlayabiliriz. Sağa demek, bir kalıba girme demektir. Döküm kalıbı veya çamur kalıbı olarak düşünebiliriz. Zayğ, zaya dönüşmesi ile başka tarafa meyli olanlar demektir. Dayg, zayiat da buna yakın kelimedir. Gözlerin şaşı görmesi, başka tarafa kayması anlamında da kullanılmaktadır.

Zayğ demek, gerçekleri görmüş ve inanmış ama içlerinde hâlâ eski küfrün kalıntılarını silemeyenler demektir. Bu sebepledir ki burada küfredenler demiyor. Çünkü onlar Kur’an’ı zaten baştan kabul etmiyorlar ki yorumlama ile uğraşsınlar. Münafıklar da demiyor. Çünkü münafıklar inanmadıkları halde inanmış görünen kimselerdir. Bunlar tevil etmeye kalkışmazlar, tam tersine, kendilerini sadık uyan olarak gösterirler.

Kur’an bize kâfirden ve münafıktan farklı bir tipi ortaya koymaktadır. Bunlara karşılık olarak “mü’min” kelimesini kullanmamaktadır, “ilimde rusuhu olan” kelimesini kullanmaktadır. Çünkü bunlar aslında mü’minlerdir. Kur’an’a inanmaktadırlar, hem de samimiyetle inanmaktadırlar. Ancak kendi alışkanlıklarını bırakmamaktadırlar. Kötülükleri terk etmemektedirler. Onlar müteşabih âyetlere tâbi olurlar.

İnsanlar Allah’a inanırlar, hattâ muttaki olmak da isterler, ama bir türlü alışkanlıklarından ve bildiklerinden vazgeçemezler. Kalblerinde zeyğ olanlar için herhangi bir kötülüklerinden bahsetmemektedir. Bundan sonra küfretmiş olanlardan bahsetmektedir. Hem de “İnne” gibi atıfsız başlamaktadır. “Bakara”da olduğu gibi onları bunlardan ayırmaktadır.      

فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ (Fa YatTaBıGUvNa MAv TaŞaBaHa MıNHu) “Ondan teşabuh edene tâbi olurlar.”

MinHu/Ondan” yani Kitap’tan denmektedir. Eğer âyetlerden teşabüh olsaydı “MinHa” gelirdi. Demek ki Kitap’ta teşabüh var ama âyetlerde teşabüh yoktur. Yukarıda belirttiğimiz husus burada da “MinHu” zamiri ile teyit edilmektedir. “Kalblerinde zeyğ olanlar” ifadesi ile hem zeyğ olanlar bellidir, hem de zeyğin kendisi bellidir. Psikologlar ve sosyologlar bu zümreleri tesbit edip bunları açıklayabilirler.

Bunların topluluk oldukları ifade edilmiştir. Yani bir kişinin zeyğinden çok topluluk halinde zeyğde olanlardır. Kur’an’a uyma yerine, Kur’an’ı kendilerine uydurma yolu tutulmuştur. Tarihte böyle olmuştur. İslâmiyet gelişince, hadisler yeterli olamayınca, mü’minler Kur’an’ı istedikleri gibi tefsir ederek hükümler çıkardılar. Böylece İslâmiyet bozulmaya başladı. Buna karşı çıkanlar yorumları reddettiler ama kendileri de çözüm üretmediler.

İşte bu karışıklıkların içinden müçtehitler ortaya çıktılar. Bunlar Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh ilmini geliştirdiler ve Kur’an’ı rusuh ile tevil ettiler. Ama kalblerinde zeyğ olanlar müteşabihlere uydular. Sonra Yunan felsefesi ile karşılaşınca filozoflar aynı şeyi yaptılar. Kur’an’ı felsefeye uydurmaya çalıştılar. Onu fitne olsun diye tevile yeltendiler. Mütekellimîn geldi, Kur’an’ı Usûl-ü Fıkha uyarak felsefe yönüyle yorumladılar. Böylece rusuh ile ehl-i sünnet yoluna devam ettiler. Sonra doğu dinleri ile karşılaşınca Kur’an’ı mistisizme göre tevil etmeye başladılar. O zaman da büyük tasavvuf ehli yetişti ve tasavvufu Kur’an’a göre yeniden düzenlediler. Böylece ehl-i sünnet yolu devam etti. Şimdi ise çağımız müsbet ilimleri ve sosyal metotlarına göre Kur’an’ı tevil ediyorlar. Darvinizme Kur’an’ı uydurmaya çalışıyorlar. Batı’nın zina akıntısına “kadın hakları” adı altında uydurmaya çalışıyorlar. Başörtüsü Kur’an’da yoktur diyorlar. İşte şimdi mü’minlere düşen görev müsbet ilmi Kur’an’a göre düzenlemek, Kur’an’a göre “Adil Düzen”i insanlığa öğretmek olacaktır.

ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ (EıBTıĞAEa eLFıTNata) “Fitneyi ibtiğa ederek.”

Fitne yapmak amacı ile müteşabih olana uyarlar. Fitne amacıyla yorumlarlar denmiyor, fitne amacıyla müteşabihe uyarlar deniyor. Burada kötü addedilen yorumlama değildir. Kötü addedilen müteşabihe uymadır.

Kur’an’ı serbestçe yorumlayabiliriz. Değişik manâlar verebiliriz. Ama amel ederken icmalara uymak zorundayız. İşte burada usulcülerin baştan kabul ettikleri çözümün yine Kur’an’da delili bulunmuş olmaktadır. İhtilaflı kısımlarda herkes kendi içtihadı ile amel eder. Ama bir defa bir konuda icma edildi mi; kişi artık kendi içtihadına göre değil, ittifak edilen hususlara uyar. Ancak aksine ittifak hasıl olursa ondan sonra değişmiş olabilir. İttifak edilmiş hususlarda aksine hareket etme fitnedir.

Fitne demek, yapısını bozmak için filizin ısıtılmasıdır. Oluşmuş bir ropluluğun yapısını bozmak demek olur. Aşiretin icmaları vardır. Kabilenin icmaları vardır. Kavmin icmaları vardır. Nâsın icmaları vardır. Ocağı değiştirmedikçe icmalarına uyulacak, bucağı değiştirmedikçe icmalarına uyulacak, il değiştirilmedikçe icmalarına uyulacak, kavm değiştirilmedikçe icmalarına uyulacak. Yerinden yönetim esas olduğu için ülkenin dışına çıkmayanlar için nâsın icmalarına uyma zorunluluğu olmaz.

وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ (VaBTıĞAEa TaEVİLiHi) “Tevilini ibtiğa ederek müteşabihe ittiba ederler.”

Yani insanlar önce yaparlar, sonra yaptıklarını doğru göstermek için tevilini yaparlar. Oysa müçtehitler içtihat ederler, sonra içtihatlarına göre amel ederler. Bizim yaptıklarımıza Kur’an’da delil aramamalıyız. Kur’an’ın istediklerini tesbit edip ona göre amel etmeliyiz. İşte kalblerinde zeyğ olanlar tersini yaparlar, önce karar verirler, sonra kararlarına delil ararlar. Bunlara peşin hükümlüler denir. Oysa Kur’an muttakilere yol gösterecektir. Muttaki demek, hak ne ise onu arayan kimsedir. Baştan hak budur deyip ona kanıt arayanlar Kur’an’ı tevil ediyorlar demektir.

Demek ki kalblerinde zeyğ olanlar icmalarla sabit olanları ve topluluğun düzenini bozmak için müteşabihe uyarlar. Bir de kendi yaptıklarına göre veya görüşlerine göre kendilerine delil ararlar.

İlimde rusuhu olanlar ise Allah’ın muradı ne ise onu ararlar, bulduklarına göre amel ederler. Âdetlere Kur’an’ı uydurmak, felsefeye Kur’an’ı uydurmak, hurafelere Kur’an’ı uydurmak, müsbet ilimli faraziyelere Kur’an’ı uydurmak yerine; örfü Kur’an’a göre düzenlemek, felsefeyi Kur’an’a göre düzenlemek, tasavvufu Kur’an’a göre düzenlemek, müsbet ilmin varsayımlarını Kur’an’a göre belirlemek. İşte ilimde rusuh budur.

Allah’a hamd etmeliyiz ki böyle yapanlar kâfir veya münafık sayılmamıştır.

وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ (Va MAv YaGLaMu TAEVIyLaHUv EilLAv elLAHu)

“Onun tevilini Allah’tan başkası bilemez.”

Allah tevilini ilhamla veya vahiy ile bildirir. Dolayısıyla eğer biz Kur’an’ı fitne yapmak üzere icmaa aykırı olarak yorumlamıyorsak, biz Kur’an’ı yaptıklarımızı doğru göstermek için yorumlamıyorsak, o zaman eğer Kur’an’dan bir şey anlamışsak o Allah’ın bize öğrettiğidir. O’nun tevilidir. İçtihat ve icmalar O’nun tevili olarak kabul edilir. Biz hata yapsak da hatayı o bize yaptırdığı için yine O’nun tevili sayılır. Bundan dolayıdır ki müçtehit hata yapsa da yine sevabını alır.

Buradaki “Allah” kelimesi topluluk ile de yorumlanırsa müteşabihlerin tevili ancak icma ile bilinir anlamı çıkar. Yani icma ancak icma ile nesh edilir demek olur.

Tevil demek, evvele döndürme anlamındadır. Buradaki evvel yani ilk ise ya Allah’ın murad ettiği ilktir. Hakka tevildir. O da müteşabihleri muhkemlere göre yorumlamadır. Yani Kur’an’ı icmaların sınırları içinde tanımadır. Rasihler böyle tevil ederler. Yahut kişilerin kendi evvelleri vardır. Yani peşin hükümlere göre tevilleri vardır. İkisi de tevildir. İcmalara uyan hakka tevildir. İcmaları bozan fitneye tevildir.    

و الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ (Va ElRAvSiPUvNa FIy el GıLMı) “İlimde rusuhu olanlar ise böyle yapmazlar.”

Burada “Va emma el-rasıhuna” yani kalblerinde zayğ olmayanlar ise demektir. Rusuhu zeyğe karşı kullanmıştır. İnsanlar yaratılırken mütereddit olarak yaratılmışlardır. Bir türlü kendilerine güvenemezler. Daima kendilerinin hata edeceklerinden korkarlar. Bunlar başkalarına bakarak hareket ederler. Kalblerinde zeyğ olanlar bunlar olur. Bunlar birçok zamanlarda iktidar olurlar. Ancak kendilerine güvenemedikleri için başkalarına danışarak veya onların sözlerine bakarak yönetirler. Böylece iki iktidar oluşur; biri görünürdeki iktidardır, diğeri ise görünmez iktidardır. Buna derin devlet de denmektedir. Bu Türkiye’de ya ordu olmaktadır, yahut dış sermayeyi temsil edenler olmaktadır. Oysa ilimde rusuhu olanlar, kendilerinden ve bilgilerinden emindirler. Başkaları inkâr da etse, tasdik de etse, kendi içtihatlarına güvenleri var, ona göre amel ederler.

Acaba insan eğitimle rusuh melekesini kazanabilir mi?

Bizim kanaatimize göre, Kur’an insana rusuh melekesini kazandırır. Değişik tefsirleri ve mealleri okuyan kimseler zamanla kendileri karar verme melekesini kazanırlar ve o melekelerine göre hareket ettikleri takdirde rasih olabilirler. “Va Ellezine Rasihu” denmemiş de “Rasihler” kelimesini kullanmıştır. Burada rasihler cemaattir, ama rusuhları farklıdır demektir. Bu da rusuh melekesinin farklı olduğu demektir. Yani kimi matematikte rasihtir, kimi hukukta rasihtir, kimi ekonomide rasihtir demektir. Herkes bir ilimde ihtisas yapacak ama bunlar Kur’an’da birleşecekler ve Kur’an etrafında işbirliği ve işbölümü yapacaklardır. Kur’an’ı öyle yorumlayacaklardır. Kur’an devlet görevlilerini de bu sığa ile tanımlayıp “Amiline aleyha” demektedir.

يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ (YaQUvLUvNa AmenNAv Bihiy) “Ona iman ettik derler.”

Buradaki o yine Kitap’tır. Âyetler değildir. Âyetler olsaydı “Âmenna Biha” olurdu. Kitap bir bütündür.

Burada önemli bir husus ortaya çıkmaktadır. Mezhepler içtihat yaparlar. Bir kimse farklı mezheplere uyabilir mi? Mezhepleri birleştirerek yeni mezhep yapabilir. İçtihat sonunda yeni kitap ortaya çıkar. Ama oradan buradan toplananlarla kimse amel etme hakkına sahip değildir. Herkes kendi kitabına göre amel etmekle mükelleftir.

Burada “Bi’l-Kitabi” denmemiş, “Bihi” denmiştir. Yani zamirle ifade etmiştir. Çünkü değişik yönleri olsa da kitap birdir ve o bir olan kitaba iman etme sözkonusudur.

كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا (KulLun MiN GıNDı RabBıNAv) “Hepsi Rabb’imizdendir.”

Buradaki “hepsi” Kur’an’ın hepsi demektir. Kitapların hepsi manâsını da verebilirdik. Ancak “Huve ellezi enzele’l-kitabe” dendiği için bir kitap sözkonusudur. O halde muhkem ve müteşabih özellikler yalnız Kur’an’a ait olup diğer kitaplar için sözkonusu değildir. Diğer kitapları peygamberler açıklıyordu. Zaman geçince yeni peygamber gelir o açıklama yapardı. İcma ve içtihat yoktu. İcma ve içtihat Kur’an’la gelmiştir. Dolayısıyla muhkem ve müteşabihler Kur’an’da vardır.

Bununla beraber hâlâ Tevrat’ı ve İncil’i bırakmadıklarına göre ve yeni peygamberler de gelmediğine göre onlar için de ancak bu muhkem ve müteşabih sistemi uygulanabilir. Şöyle ki, tahrif edildiklerinden dolayı içinde yanlışlar vardır. Ama ayıklamamız mümkün değildir. Yapacağımız şey metinleri müsbet ilmin verilerine göre yorumlayarak manâlarını bozulmuşlardan kurtarmak olacaktır. Onların metnine de dokunulmuş olmaz. “Allah’ın oğlu” yerine “Allah’ın rahmet ettiği kimseler” şeklinde anlayabiliriz. İneği değil, ineği yaratanı tanrı olarak kabul edebiliriz. Allah’ın oğlu değil, kralları onun halifesi olarak yorumlatabiliriz. Böylece bütün dinler lafzen değil ama manen hak dine gelmiş olurlar.

Gelecekte böyle olacaktır. Bütün dinler dinlerini Kur’an’ın öğretisi içinde muhkem ve müteşabih olarak ayıracaklar ve müsbet ilimlerin denetiminde insanlığa yararlı dinler haline geleceklerdir.   

وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّا أُوْلُوا الْأَلْبَابِ (Va MAv YaüÜakKaRu EilLAv EuLU eLBAVBı)

“Lublu olanlardan başkası tezekkür edemez.”

Lub” beyindeki girinti ve çıkıntılar demektir. İnsan zekâsı lublardaki elektrikî devrelerle anlamaktadır. “Kalb” kelimesi hem beyin hem de yürek anlamındadır. Oysa kalpte yani yürekte lub yoktur. Böylece Kur’an bugünkü ilimlere göre de ortaya çıkan düşünme merkezlerini bildirmektedir. Tezekkür etmek demek, kendi kendine anlamaya çalışmak demektir. Zikretmek ise anlatmak ve anlamak anlamlarındadır. İçtihat yapmak için içtihat melekesini çalıştırmış olmak gerekir. Bu da belli eğitimden sonra insanlarda oluşmaya başlamaktadır. Önce bilgiler edinirsin, sonra bilgilerle içtihatlar yaparsın, sonra içtihatlara göre uygulama yaparsın; beklenen sonuçlar gelirse kendinden emin olursun, bilginden emin olursun. O zaman da cesaretle kararlar almaya başlarsın. İşte bu tezekkürdür. Rasih olanların tezekkürüdür. Lub sahibi olanların tezekkürüdür.

Elbab sahibi olmayanların tevil yapamayacağını ifade etmektedir. Bir taraftan rusuh, diğer taraftan lub sahibi olma şeklinde ifade edilmiştir. Bunlardan biri insanın sağlam düşünme melekesine sahip olmasıdır, diğeri ise peşin hükümlü ve tarafgir olmamasıdır. Adil Düzencilerde ilk arayacağımız hususlar bunlardır. İçtihadımıza göre bir parti tarafı olacağız. Onu savunacağız. Onlar üzerinde tartışma yapacağız, ama hiçbir zaman tartışmayı şahıslar üzerinde yapmayacağız. Diğer taraftan hak tecelli edince de hemen kabul edeceğiz. Bu hususta dikkatli olmamız gerekir. Doğruya doğru, eğriye eğri. Kim olursa, biri doğru bir düşünceyi savunuyorsa onu destekleyeceğiz. Biri doğru bir iş yapıyorsa onu destekleyeceğiz. Yanlış yapıyorsa uyaracağız, yanlış söylüyorsa tartışacağız. Türk milleti asker bir millet olduğu için bunu bir türlü beceremiyor. Ama Adil Düzenci olabilmenin başka yolu yoktur. Aksi halde rasih olamazsınız, lub sahibi olamazsınız, yeni uygarlık getiremezsiniz.

Bu sözler mu’teriz cümle olarak Allah’ın da olabilir. Rasih olanlar da söylemiş olabilir. Böylece kendilerinin rusuh sahibi ve lub sahibi olmaları gerektiğini hatırlamış, buna göre tevil yapma yetkisini bulmuş olurlar. Kendilerinde bu melekeyi göremeyenler taraf olma durumunda iseler onlar içtihat yapmayacak, müçtehitlerinin mezheplerine tâbi olacaklar demektir.

Bu sözler Allah’ın sözleri ise aynı ihtar bize de yapılmaktadır.

Demek ki ne yapacağız? Kendimize bir mertebe biçeceğiz. Lub sahibi olmuş isek içtihadımızı yapacağız. Yoksa müçtehidimizi içtihadımızla tayin edip ona soracak ve ondan aldığımız fetvalarla amel edeceğiz demektir.

Biz yine Kur’an âyetlerine dayanarak ilimde altı mertebe tesbit ediyoruz:

  1. Ümmiler: Söyleneni anlayabilen ve başkasının nezaretinde çalışabilen kimselerdir. Bunlar 7 yaşını dolduran kimselerdir. Ondan küçük olanların ilmî ehliyetleri yoktur.
  2. Sailler: Bilmediğini sorabilen kimselerdir. Bunlar kendi başlarına iş yapabilirler. Yeniden işe başlayamazlar. 10 yaşını dolduran kimseler bu ehliyettedirler.
  3. Amiller: Kendileri kitap okuyup anlayamazlar ama şifahi bilgilere sahip olurlar. İzin verilen işlerde kendi başlarına işlere başlayabilir ve iş yaparlar. Bunlar 15 yaşını doldurmuş olan kimselerden olabilir.
  4. Ehl-i Zikr: Kendilerine bir müçtehit seçerler ve onun kitaplarını okuyup anlayabilirler. Bunlar proje yapamazlar ama projeleri uygulatabilirler. Çalışanlara bunlar izin verirler. Bunlar değişik mezheplere göre uygulama yaptıramazlar.
  5. Fakihler: Bunlar değişik müçtehitlerin kitaplarını okuyabilir, karşılaştırıp tercihlerine göre kendilerine bir mezhep oluşturabilirler. Bunlar proje yaparlar. Ancak proje yapma usulünü koyamazlar. O hususta ancak tercihlerde bulunabilirler.
  6. Rasihler: Bunlar bağımsız olarak içtihat yaparlar. Bu mertebeye yükselenleri ancak icmalar sınırlar. O da içtihatta değil de amelde.

Şimdi şu soru sorulabilir: Peki, bu mertebeleri kimler tevcih edecektir?

Yukarıdaki hususlar müçtehitler tarafından ortaya konmuştur. Ancak bu rütbelerin tevcihi hakkında bir kural getirmemişlerdir. Biz ise “Allah emaneti ehline vermenizi emreder.” âyeti ile bu yetkinin halka verilmiş olduğunu öğreniyoruz. O halde yeter sayıdaki insanın onu alim kabul etmesiyle o kimse alim olmuş olur. Ehl-i zikri bucakta belirliyoruz. Bucak 1000 haneden oluşur. Beşte üçü 7 yaşından büyük kabul edilebilir. 5000 kişinin beşte üçü 3000 kişidir. Ortalama 300 kişi bir ehl-i zikri atamalıdır. Asgarisi yarısıdır. Bir bucakta 150 kişinin alim kabul ettiği kimse “ehl-i zikr” olmuş olur. Bizim burada yaptığımız, emaneti ehline veriniz emrinin yerine getirilmesi için oluşturduğumuz mekanizmadır. Bu mekanizma da hep Kur’an’ın âyetlerine dayanmaktadır. İl için ise 10 ehl-i zikrin fakih kabul ettiği kimseye “fakih”, ülkede 10 fakihin rasih kabul ettiği kimseye “rasih” diyoruz. Bu sadece atama değildir. Aynı zamanda onların içtihatları ile amel etme demektir. Başarıya o yolla gitme demektir. Sail ehliyeti, ehl-i zikrin imtihanları ile karye halkının üçte birine verilir. Amil ehliyeti, il fakihlerinin imtihanı ile belde halkının onda birine verilir. Çünkü bunların il içinde çalışma yetkileri vardır.

İşte “İnsanlık Anayasası” Kur’an’ın emirlerini yerine getirme mekanizmasıdır.

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا (RabBaNAv Lav TuZIyĞ QluvBaNAv) “Rabb’imiz kalblerimizi zayığ etme.”  

İlimde rusuhu olanlar “Rabb’imize, O’na iman ettik, hepsi Rabb’imizdendir.” derler. Bu demelerinin içine şunu da katarlar. “Rabb’imiz, kalbimizi bize hidayet ettikten sonra zayığ etme. Kalblerinde zayığ olanların durumuna düşürme.” diye dua ederler.

Dua yalnız ağızla söylemek midir, kalble istemek midir? Kalbin fiilleri insanın iradesinde değildir. Ağızla söyleyip ona göre amel etmeye başladınız mı yavaş yavaş kalbinize de girmeye başlar. Ağzınızla söylemezseniz ve ona göre amel etmezseniz yavaş yavaş kalbinizden de çıkar. Dolayısıyla aslolan Allah’ın bize emrettiklerini söylemek ve yapmaktır. Ondan ötesi bizim irademizde değildir.

“Adil Düzen”e göre amel etmeyenler “Adil Düzen”i söyleyemezler. “Adil Düzen”i söyleyemeyenler “Adil Düzen”e iman edemezler. İnsanlar önce söyleyecekler, sonra yapacaklar, iman sonra kalblerine girecektir. Kur’an’ın öğrettiği duaları namazlarda zaman zaman tekrar edeceklerdir. En büyük dua “Fatiha”dır, her namazda okuyoruz. “Amenerrasulü” âyeti de büyük duadır ve içtihatla ilgilidir. Burada geçen bu âyet de büyük duadır. İçtihatla ilgilidir. İmandan sonra insanların kalbleri zaiğ olmaktadır. “Adil Düzen”e inandıktan sonra şimdi bunları bırakanlar kalbleri zaiğ olanlardır. Dua etmelidirler. Bu âyeti sık sık okumalıdırlar. “Allah’ım, kalbimizi başka tarafa kaydırma.” diye dua etmelidirler. Hepimiz sık sık bu duayı okumalıyız. Çünkü insan dünyalık görünce içtihadı ve icmaı unutup geçici hevesleri ve hisleri ile koşmaya başlamaktadır.

بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا (BaGDa EiÜ HaDaYTa NAv) “Bize hidayet ettikten sonra kalblerimizi zayığ etme.”

Bu âyet bize yine göstermektedir ki zayğ kâfirlere gelen hastalık değildir. Çünkü onlar hidayete gelmemişlerdir. Münafıklar da mü’min olmamışlardır. Oysa hidayet iman edenlere gelir. Bakara’da “Ellezine amenu” denmektedir. “Bu muttakilere hidayettir” denmektedir. Halbuki zayğ iman edenlere gelmektedir. Bu Allah’ın bir imtihanıdır. Bir bakarsınız ki şüpheler gelmeye başlar. Tembellikler gelmeye başlar. İçinizden bu işi bırakmak gelir. İşte o zaman bu âyeti okuyacak ve Allah’a iltica edeceksiniz. Allah o zaman sizi korur, zeyğ sizden gider. Yahut da irtidat eder ve kâfir olursunuz. Bize Allah lütfetmiş de hidayete ermişizdir. Kendi hayatımı düşünüyorum; sadece Allah’ın lütfü ve imkânları ile bugün hidayette bulunuyorum. Bir olay beni şimdi küfür diyarında bırakabilirdi. Bu dua benim en çok sevdiğim dualardan biridir.

وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً (Va HaB LaNAv Min LaDuNKA RaXMat) “Ledunundan bize rahmeti hibe et.”

“Bize merhamet et.”denmemiş de, “Bize rahmeti hibe et.” denmiş. “Rahmeti hibe et.” denmemiş de, “Ledununden rahmet et.” denmiştir. Allah insanla iki şekilde ilişki kurar. Biri çevre ile, kanunları ile, mahlukları ile, resulleri ile ilişki kurar. Bir de aracısız doğrudan insana ilham eder. Bu safha kalbî işlerde olur. Kalbin zayığ olması kalbî bir ilgidir. Olaylar bunu kolay kolay düzeltemez. Bunu sadece Allah’ın doğrudan ilhamı düzeltebilir. Bu beyne bizzat Allah’ın doğrudan müdahalesi gerekmektedir. Beyin zayığ olduğu için kendi kendisini tedavi etme de söz konusu değildir. Onun için diyor ki; “Rabb’im, sen bana rahmeti hibe et. Benden bir şey isteme. Doğrudan sen koru, karşılıksız koru. Sonra artık aracıları bırak da benimle doğrudan ilgilen.”

إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ (EinNAKa EaNTa el VahHABu) “Vahhab olan sensin.”

Senden başka vehhab yok. Kimse karşılıksız bir şey veremez. Benim ise verecek bir karşılığım yoktur. Kalbin zeyğine karşı koyamıyorum. Senin doğrudan ilgilenmen gerekiyor.

Bu âyet ile insan Allah ile yakın ilişki kuruyor. Sanki özel kabul içinde ona isteklerimizi anlatıyoruz. Böylece O’nun huzuruna adeta aracısız, perdesiz girmiş oluyoruz. Dertlerimiz ve sıkıntılarımız bitiyor. O’na teslim olarak huzur içinde oluyoruz. “Rabb’imiz, bize hidayet ettikten sonra kalblerimizi zayığ etme. Bize ledununden rahmetini hibe et. Vehhab olan sensin.” / “Yetiştiricimiz, bizi yola koyduktan sonra içimizi kaydırma. Kendi yanından bize esenliği bağışla. Bağışlayacak olan sensin.”

رَبَّنَا إِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ (RabBaNAv EinNaKa CavMGu elNAvSı) “Rabb’imiz, sen nâsı cem edeceksin.”

İlimde rusuhu olanlar Kitab’ın tamamına iman ederler, hepsinin Allah’tan olduğunu kabul ederler. Onlardan muhkem olanlara uyarlar. Müteşabihler üzerinde ise düşünürler. Rab’lerinden kalblerinin zayığ olmamasını ve rahmetini hibe etmesini isterler. Bu dualarına şunu ilave ederler. Sen insanları cem edeceksin. Dünyada insanlar arasında adalet gerçekleşmiyor. İmtihan dünyası olduğu için insanlar haksızlıklara uğruyor. Ahirette ise zerre ağırlığınca bir şey yitirilmeden hepsi teker teker hesaba girmiş olacaktır. Herkese hakkı verilecek, kimseye zulüm edilmeyecektir. Bu hakların paylaşılması için bütün insanların birlikte mahşerde toplanmaları gerekir. Çünkü ilişkiler iç içe geçmiştir. İşte ilimde rusuhu olanlalar, elbab sahibi olanlar bugüne inanırlar ve bugüne göre içtihatlarını yaparlar. Ahirete inanmayan insanların doğru içtihat yapmaları hayal olur.

Bana zulüm olunacak ama ben sabredeceğim. Niçin? Cennete gitmek için. Niçin? Cehenneme gitmemek için. Bu mümkün ama ben eğer ahirete inanmıyorsam o zaman neden sabredecekmişim? İçtihatlarımı neden hakkaniyete göre yapacakmışım?

İnançsız demokraside ekseriyet sistemi vardır. Onun üstünde bir güç ve hakkaniyet anlayışı yoktur. O zaman çoğunluk işine geldiği zaman azınlığı öldürme hakkına sahip oluyor. Onu durduran hangi engel vardır? İşte o engel Allah inancıdır, ahiret inancıdır. Ekseriyetin ekalliyeti ezme hakkı yoktur. Çünkü Allah yeryüzünü insanlar için yaratmıştır. Herkesin hakkı başkasının hakkı ile sınırlanmıştır. Bu da tarafların seçeceği hakemlerden oluşan yargı tarafından belirlenir. Ona uyanlar Müslim, uymayanlar kâfirdirler.

لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فِيهِ (Lı YaVMıN LAv RaYBa FIyHı)

“Rabb’imiz, içinde rayb bulunmayan yevm için insanları cem edecek sensin.”

“Fi Yavmin” denmeyip “Li Yavmin” denmiştir. Çünkü bu dünyaya geliş sebebi o güne hazırlık yapmak içindir. Asıl olan o gündür. Nasıl insan anne karnında yaratılıp yetiştirilir, sonra dünyaya getirilirse, insanlar da bu dünyada var edilir ve yetiştirilir, ahiret gününde toplanırlar. Orada imtihanı verenler cennete giderler, imtihanı kazanamayanlar cehenneme gidip yeniden çalışmaya başlarlar. İşte bunun için “Fi” denmedi de “Li” dendi.

Yevm” burada hem nekire olarak gerilmiş, hem bir yevm denmiştir. “Yevm” demek dönem demektir. Yemm, Nil gibi kabarıp inen büyük suların adıdır. Devrî olması sebebiyle mevsimler ona benzetilerek “yevm” denmiştir. Sonra 24 saatin adı olmuştur. Çağların da adı olmuştur. O gün toplanılacak, herkes hesabını verecek, cennet veya cehenneme gidilecek. Cennet ve cehennemde de evrim devam edecektir. Cehennemde cehennemden çıkmak için insanlar çalışacaklardır. Cennette ise derecelerini yükseltmek için çalışacaklardır. Cennette günah işleme yoktur ama sevap işleyip derece yükseltme vardır. Bu sevap daha çok ilmî faaliyette olacaktır.

“Yevm” kelimesinin nekire olmasından anlıyoruz ki, kıyamet gününe benzer başka günler de olacaktır. Uzun yıllar sonra insanlar yine hesaplarını vereceklerdir. Cehennemdekiler cehennemden çıkacaklar, cennettekiler de derecelerini yükselteceklerdir. Bu sonuca buradaki “yevm”in nekire olmasından varıyoruz. İçinde rayb olmayan bir yevm olarak tavsif edilmiştir.

İlimde rusuhu olanlar ahireti birçok yönüyle ispat edebilirler:

  1. Önce dünyada hiçbir şey yeniden varolmaz ve yok olmaz, hep değişir kuralı vardır. Ruh da bir şeydir, o halde öldükten sonra elbette ruh da yok olmayacaktır. Nitekim bugün dört ve beş boyutlu uzayların varlığı kesinlikle kabul edilmiştir. Geçmiş olanlar yok olmuyor, gelecek olanlar da var olmuyor. Sadece biz ruhumuzla seyahat etmekteyiz.Ölüm, görünen üç boyutlu arabadan inme demektir. Yoksa yok olma demek değildir. Bu da bize ahiretin varlığını gösterir.
  2. Kâinat’ta evrim vardır. Ölüm daha iyisinin doğması içindir. Kâinat da ölüme gidiyor. Fanidir. O halde bundan daha iyi bir hayat bekliyoruz demektir. Yoksa ölüm olmazdı, Kâinat çöküşe gitmezdi. Madem ki Kâinat’ta evrim vardır, evrim de yok olmaz. Kâinat’ın bir görünüp sonra yok olmasını düşünme, sebepsiz oluşu kabul etmek demektir. Bu ise rusuh sahipleri için, lubbu olanlar için imkânsızdır.
  3. Kâinat bir bilinçli varlık tarafından gayeleri olan düzen içinde var edilmiştir. Gelişigüzel yığın değildir ki var olsun, yok olsun. Bu Kâinat’ı var edip düzenleyenin elbette bir gayesi ve hedefi olmalıdır. Yoksa bu kadar güçlü ve bilen bir varlık boşu boşuna uğraşmış olur. İnsan gibi bilinçli varlıkları da sırf eziyet etsin diye yaratmış olur. İlk insandan bugüne kadar insanlar hep öldükten sonra dirileceklerine veya var kalacaklarına hep inandılar. Komünistler de inandılar ki mezarları var, heykelleri var.
  4. Ahiretin en büyük kanıtı Kur’an’dır. Allah sözü olduğu ilmen sabit olan Kur’an bize ahiret hayatı hakkında açık bilgi vermektedir. Bakara Sûresi’nin başında “Kitap’ta reyb yoktur.” dendi. Burada da “Ahiret günü için de reyb yoktur.” deniyor. Bunu ilimde rusuhu olan elbab sahipleri muhkem ve müteşabih âyetler üzerinde çalışırken tesbit etmektedirler. İşte aklî ve naklî delillerle bilmekteyiz ki ahiret gününe kuşku yoktur. Ancak buna inanan Kur’an’ı tevil edebilir. Ahirete inanmayan kimseler Kur’an’ı tevil edemezler.

إِنَّ اللَّهَ لَا يُخْلِفُ الْمِيعَادَ (EinNA elLAHa LAv YuPLiFu elMIyGADa) “Allah miadından hulfetmez.”

Buradaki “İnne” çünkü anlamındadır. “Sen toplayacaksın, çünkü sen Allah’sın ve Allah da vadinden hulfetmez.” Rabb’imizin Allah olduğu da böylece belirtilmiş olmaktadır. Verdiği sözden dönmemesi Allah’ın bir sıfatıdır. Allah niye söz versin de sonra onu yapmasın? Yapmayacağı şeyi niye vaat etsin? Bazı kimseler; Allah insanları korkutmak için böyle cennet ve cehennemi vaat ediyor, yoksa böyle bir şey yoktur diyorlar. Yani Allah insanları korkutacak başka bir güce sahip değil de yalanlarla mı insanları korkutuyor? Kâinat’ı en ince noktaları ile hesap içinde var eden Allah, insana yalan söylemeden mi getiremiyor? Allah va’dinden hulf etmez. İnsanlara yapmayacağı şeyleri ahdetmez demektir bu.

İşte ilimde rusuhu olan lub sahipleri böyle kimselerdir. Böyle diyen ve böyle inanan kimselerdir. Bunlar içtihat yapmaya, Kur’an’ı tevil etmeye yetkilidirler. Usul kitaplarının sonlarında müçtehitlerin vasıfları tarif edilir. Bu vasıflar burada belirtilmiş bulunmaktadır. Orada şunu bilecek, bunu bilecek demektedirler. Oysa Allah alimler bilir demiyor, ilimde rusuhu olanlar bilir diyor.

Rusuh, yıkandığı zaman çıkmayan boyanın adıdır. Rasihler demek, varsayımları vardır, usulleri vardır. O usule göre ilimde faaliyet gösterirler demektir. İlimde usul ile hareket edenler demek olur. O halde müçtehit olmak için bütün ilimleri bilmek değil, Usûl-ü Fıkhı bilmek gerekmektedir. Biz bu âyetleri size tefsir ederken usulden örnek veriyoruz. Gayemiz size usûlü öğretmektir, yoksa tefsir öğretmek değildir. Bu tefsirleri dinledikten sonra siz fıkıh usûlünü daha kolay anlayıp öğreneceksiniz. Sonra siz kendiniz için yorum yapacaksınız. İstediğimiz sizin rasih olmanızdır.

Bu teşabüh âyeti İslâmiyet’in bel kemiğidir. Omurgasıdır. Bu âyetlerin bize öğrettiği metotla hareket ettiğimizde Kur’an’da müsbet ilme aykırı hiçbir şey kalmaz. Çünkü eğer o müsbet ilme aykırı ise müteşabihtir, ya onu terk ederiz yahut müsbet ilme göre tevil ederiz. Böylece kimse bize Kur’an’da müsbet ilme aykırı bir hüküm bulamaz. Bizim tartışmamız müsbet ilmin kesin sonuçları üzerinde değildir. Bizim tartışmamız müsbet ilmin gerçek sonuçları olup olmadığı üzerindedir. Eskiden Kâinat’ın yaratılmadığını iddia ettiler, sonunda Kur’an haklı çıktı. Eskiden Hz. Adem ve Havva’yı inkâr ettiler, sonunda genetik ilminin gelişmesi ile Kur’an haklı çıktı. Ama müsbet ilmin kesin sonuçlarına Kur’an uymaktadır. Kimse dünyanın düz olduğunu söylemiyor. Kimse dünya dönmüyor demiyor. Kimse Güneş’in dünyadan büyük olduğunu inkâr etmiyor. Demek ki biz müsbet ilmin kesin sonuçlarına uyarız. Müsbet ilme yakıştırılan faraziyeleri ise Kur’an’a aykırı ise reddederiz.

Öyleyse şu sonuca varırız:

Her kitap müsbet ilme uygun olarak tevil edilebilir. Böylece o kitabın müsbet ilimle bir çatışması kalmaz. Bazı kitaplar daha çok tevile ihtiyaç gösterir, bazı kitaplar daha az tevile ihtiyaç gösterir. Kur’an’ın üstünlüğü, en az tevile ihtiyaç göstermesidir. Gelecekte insanlık bu metodu kabul edecektir. Dinler ve ideolojiler bu metot sayesinde ilmîleşerek varlıklarını sürdüreceklerdir. Kur’an bu metot sayesinde insanlığı mistik düşünceden müsbet düşünceye doğru götürmüş olacaktır.

 

 

 


ÂLİ İMRAN SURESİ TEFSİRİ(3.sure)
1-ALİİMRAN 1-9/ 220İLA274 SEMNER-02.08.2003İLA17.10.2004 ARASI
1122 Okunma
2-ALİİMRAN 10-15
1157 Okunma
3-ALİİMRAN 16-22
1073 Okunma
4-ALİİMRAN 23-29
1763 Okunma
5-ALİİMRAN 30-37
1867 Okunma
6-ALİİMRAN 38-46
1344 Okunma
7-ALİİMRAN 47-54
1093 Okunma
8-ALİİMRAN 55-63
1062 Okunma
9-ALİİMRAN 64-71
1005 Okunma
10-ALİİMRAN 72-77
1017 Okunma
11-ALİİMRAN 78-83
1096 Okunma
12-ALİİMRAN 84-91
1189 Okunma
13-ALİİMRAN 92-100
1630 Okunma
14-ALİİMRAN 101-112
1296 Okunma
15-ALİİMRAN 113-118
1576 Okunma
16-ALİİMRAN 119-125
1116 Okunma
17-ALİMRAN 126-133
1141 Okunma
18-ALİİMRAN 134-141
1567 Okunma
19-ALİİMRAN 142-148
1645 Okunma
20-ALİİMRAN 149-155
1063 Okunma
21-ALİİMRAN 156-163
1119 Okunma
22-ALİİMRAN 164-168
1859 Okunma
23-ALİİMRAN 169-174
1524 Okunma
24-ALİİMRAN 175-180
1362 Okunma
25-ALİİMRAN 181-186
1317 Okunma
26-ALİİMRAN 187-194
1838 Okunma
27-ALİİMRAN 195-200
1214 Okunma