Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Ahmet Hakan - Hürriyet Lütfi Hocaoğlu
Peygamber’e ‘en büyük devrimci’ demenin tarihi
567 Okunma, 1 Yorum

21.08.2012

-  Mısır’da sosyalizm cereyanının etkisi altında kalan İslamcılar demişti bu sözü... 1960’lar...

-  “İslam ve sosyalizm” konulu kitaplar çıktı sonra piyasaya... O kitapların da mottosu idi “Hz. Muhammed en büyük devrimcidir” sözü...

-  Ali Şeriati’yi unutmayalım. Bütün hayatı boyunca bu tanımlamanın sözcülüğünü üstlendi Şeriati...

-  İran İslam Devrimi’ni yapanlar sadece Hz. Muhammed’i değil, bütün peygamberleri devrimci olarak kabul ettiler. Tezlerinin temelinde şu vardı: Peygamberler geldiler, düzeni yıktılar ve yeni bir düzen kurdular.

-  80 sonrası Türkiye’deki radikal İslamcı akım da “Peygamber ve devrimcilik” konusunda literatür oluşturmuştur. “Mekke kurulu düzenini kökünden sarsan devrimci Peygamber” gibi cümleleri çokça işitmişliğim ve okumuşluğum vardır.

-  Bu arada radikal İslamcılarla aynı dalga boyunda olmaktan çekinmeyen bazı solcu ideologlar da bu teze sarıldılar. Ama seslerini pek duyuramadılar.

-  Bugünlerde “devrim ve peygamber” konusu, sadece “sol İslam” tezine açık duran dar bir kesim tarafından dile getiriliyor.

-  İşte böyle bir ortamda geldi Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Hz. Muhammed en büyük devrimcidir” cümlesi...

Yazının tamamı için http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21267313.asp

 

Yorum:

İslamiyet - Sosyalizm

Bir hastalığı yayıldıkça yayılıyor salgın gibi: Kuran’a istediğini söyletmek. “Kuran ne diyor, Allah bizden ne istiyor, ne yapmamızı emrediyor” değil de “kafamdaki düşünceyi Kuran’a nasıl söyletirim” hastalığı.

Bu konuda yeterince mahir insan var diye düşünürken son günlerde birden bire İslamiyet=Sosyalizm iddiası ortaya çıktı. Neredeyse komünizm olacak İslamiyet. Neredeyse dikta rejimine eşitlenecek İslamiyet. İsteyen kapitalizme de eşitlemede hiç bir zorluk çekmeyecek.

Alırsın ayetleri, başını kırparsın, sonunu kırparsın, sonunda dersin ki “İslamiyet namaza yaklaşmamayı emrediyor.”

Alırsın ayetleri, başını kırparsın, sonunu kırparsın, oradaki kelimelere ucube anlamlar yüklersin, elde ettiğin hükmün başka ayetlerle çelişkisini görmezden gelirsin, sonunda dersin ki “İslamiyet şarabı haram etmiyor, namazda yerlerde sürünme diye bir şey yok, faiz de haram değil, İslamiyet’te tam bir cinsel özgürlük var, oruçta aç kalma da nerden çıktı.”

Alırsın ayetleri, başını kırparsın, sonunu kırparsın, oradaki kelimelere ucube anlamlar yüklersin, elde ettiğin hükmün başka ayetlerle çelişkisini görmezden gelirsin, sonunda dersin ki “İslamiyet=Sosyalizm”

Bu salgın hastalık giderek yayılmaktadır. Bakın çevrenize, bakın televizyon kanallarına, bakın internetteki tartışmalara, göreceksiniz bilgiden yoksun, tutarsız, her tarafında çelişki yumakları dolu olan fikirleri. Oysa Allah ne diyor:

لِمَ تُحَاجُّونَ فِيمَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ

Sizde onun ilmi olmadığı şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? (Ali İmran 66)

İşte sorun burada. Az bir bilgi edinen zannediyor ki ben bu konuda hükme varacak seviyede âlimi-l ulemâyım. Tamam, varsın istediği hükme, yok burada bir sorun. Ama kendisi dışında gelmiş geçmiş herkesin yanlış yaptığını iddia edince işler karışıyor. Bunun da gerekçesi hazır. Eğer başkalarının söyledikleri doğru olsaydı İslamiyet yerde sürünmezdi.

Kapitalizm kötüymüş. Bununda tek alternatifi varmış efendim, o da sosyalizmmiş. Bundan sonra oluyor İslamiyet sosyalizmin kendisi.

Sadece biraz okusalar, sadece Peygamberin hayatını okusalar bile İslamiyet’in ne sosyalizm ne de kapitalizm olduğunu görecekler. Ama o zaman yeni bir sistem tanımlamaları gerekir. Onu tanımlayamayacakları için işin kolayı kendilerini hastalığın pençesine bırakmak oluyor. Kimi İslamiyet’i sosyalizm yapıyor, kimi de batının ahlaksız, faizci, zinacı düzenidir, diyor.

Oysa sorun İslamiyet’in kendisinde değildir. Sorun kendilerine Müslüman ülke diyenlerin Kuran’la ve sünnetle hiç bir alakası olmayan ve insanlara örnek olarak sermaye tarafından hazırlanan ve yönettirilen düzenlerinin şeriat diye yutturulmasıdır.

Allah isteyene/istediğine hidayet eder. Allah’ın hidayet etiği de doğruları ve yanlışları ayırt eder, Allah’ın istediği düzeni anlar ve bilir. Batıl düzenlerle işi olmaz. Allah’ın şaşırttığı ise çırpınır da durur Kuran’ı nasıl tahrif ederim diye.

 

Lütfi Hocaoğlu

Yorumcu
Yorum
Reşat Nuri Erol
26.08.2012
09:45

Mustafa Armağan Osmanlı'nın en zayıf halkası

Leibniz, filozofluğunu bir kenara bırakmış, Mısır'ın, kara ve denizlerde imparatorluk olmak isteyenler için en mükemmel ülke olduğunu yazabiliyordu... Mısır, Osmanlı'nın en zayıf halkasıydı. Oradan saldırdılar. Bugün en zayıf halkamızın neresi olduğunu söylememe gerek var mı? Bir "gençlik taşkınlığı" mı, yoksa Doğu'yu Hıristiyanlaştırmayı ve "barbar" dediği Osmanlılardan kurtarmayı amaçlayan dinî bir takıntı mı? Alman filozofu Leibniz'in henüz 24 yaşındayken kaleme aldığı Mısır'ı işgali projesinden söz ediyorum. Metafizik âlemdeki soyut meseleleri çözmek için ter döken bir filozofun kârı mıdır bir Kral'a bir başka ülkenin toprağını işgal tasarısı sunmak? Ama sunuldu. Hem de en acımasız cinsinden. 14. Louis'ye sunulan projelerden birinin kapağında Fransızların Çanakkale'yi ve onu koruyan bıyıklı Türkleri esir alışları resmedilmiş. (Küçük resim: 1. Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716).) Batılı diplomatları, gezginleri, din adamlarını, bilginleri, askerleri anladık da filozoflara ne oluyor? Onların derdi neydi Osmanlı ile? Hazırlanacak güçlü bir donanmayla Çanakkale Boğazı'nı geçerek İstanbul'u bombalamaktan tutun da İstanbul'u açlıktan teslim olmak zorunda bırakmaya kadar onlarca proje 14. Louis yönetimindeki Fransa'nın parıltılı salonlarında o masadan bu masaya uçuşuyordu: "Türkler için kötü akıbetin her türlüsü öngörülmüştür: En müsamahalılar onları toplu halde Hıristiyanlığa geçirmeye hazırlanırken, başkaları çöllere sürülmelerini yahut dünyanın dört bir yanına dağıtılmalarını önermekte, nihayet kalpleri en az yumuşak olanlar da yeryüzünde ne kadar Türk varsa hepsinin kılıçtan geçirilerek ortadan kaldırılmasını uygun görmektedir." (Faruk Bilici, "XIV. Louis ve İstanbul'u Fetih Tasarısı", TTK: 2004, s. 3-4.) Kalbur üstü zevatın Osmanlı'nın paylaşımına dair projeleri bekliyordu karanlık çekmecelerde. En şaşırtıcı olanı, hiç kuşkusuz filozof Leibniz'in "Mısır'ı İşgal Planı"ydı. "Çocuğu elde etmek için annesini yakalamak." 17. yüzyılda Osmanlı Devleti'ni ele geçirmek isteyen Avrupalıların kafasındaki sinsice formül buydu. Ancak buradaki "anne", Osmanlı değil, onu besleyen Mısır'dı. "Çocuk" dedikleri de, Mısır'ın verimli topraklarıyla beslediği Osmanlı Devleti'ydi. Demek ki hedef belliydi: Osmanlı Devleti'ni çökertmek için "annesi"ni kaçırmalı ve "çocuk"un teslim olması sağlanmalıydı. Bunun için kitaplar ve raporlar yazıldı, planlar ve teklifler kuyruğa girdi. Bakın, felsefe tarihine "monadlar teorisi"yle geçmiş bulunan Leibniz, filozofluğunu bir kenara bırakmış, Mısır'ın, kara ve denizlerde imparatorluk olmak isteyenler için en mükemmel ülke olduğunu yazabiliyor ve soruyordu: "Eskiden bilimlerin annesi, tabiatın en zengin ibadethanesi, bugün Muhammediliğin [İslam'ın] sinsilik yuvası olan bu kutsal toprağı, bu Doğu'nun ambarını, Avrupa ve Hindistan'ın bu deposunu Hıristiyanlık neden kaybetti?" Oysa filozof yanılıyordu. Mısır gerek Osmanlı, gerekse bölge açısından eski önem ve ağırlığını kaybetmişti. Ticaret eksenleri Atlas ve Hint okyanuslarına kaymıştı. Onu yanıltanlar, Mısır'daki Osmanlı kuvvetlerinin sayısını olduğundan küçük, gelirlerini de yüksek gösteren seyyah kılığındaki istihbarat elemanlarıydı. Tam 4 yıl boyunca düşünüp taşınmıştı filozof. Osmanlı'nın "annesi" nasıl kaçırılırdı? Gençliğinin gür enerjisini bu takıntıya harcamıştı. Nicedir birbirine düşmüş olan Avrupalıların önüne yönelecekleri cazip bir hedef koymak istiyordu: Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayıp yıkmak. Mısır fethedilir edilmez Osmanlı çökmeye başlayacaktı. Bu çıplak gerçeği neden görmek istemiyorlardı? Bu arada genç filozofun Kutsal Alman İmparatorluğu'nun en güçlü din adamı Jean-Philippe de Schoenborn'un danışmanlığını yaptığını ekleyelim. (Felsefe tarihlerimiz, güya "evrensel" filozof diye tanıtılan Leibniz'in katı bir Hıristiyan olduğu ve din adamlarına danışmanlık yaptığı konusunda nedense suskun kalır.) Alman bir din adamının danışmanı olduğu halde neden Fransa Kralı'na teklifte bulunmaktaydı peki? Çünkü Fransa'nın Osmanlı ile ilişkileri öteden beri iyiydi. Bu durum Avrupa'da rahatsızlık doğurmaktaydı; Osmanlı ile Fransa'nın aralarının açılması gerekliydi. Fransa'nın bu aptalca dostluğu yüzünden Avrupa'da birlik bir türlü sağlanamamaktaydı. Onu sağlamanın yolu da, Osmanlı'yı dostunun eliyle vurmaktan geçecekti. Mısır, Fransa Krallığı tarafından ele geçirilince yeryüzüne barış hakim olacak, hatta filozofun Osmanlılara benzettiği "kurtlar ve vahşi hayvanlardan" başka savaşacak kimse kalmayacaktır! Leibniz Osmanlı insanını vahşi hayvan yerine koyar ve bundan en ufak bir hicab da duymaz. ("Aptal" ve "kafasız" dediğini de biliyoruz.) Ocak 1672'den itibaren rapor üstüne rapor gönderir Kral cenaplarına. İşgal için 30 bin asker yeterlidir. Ani bir baskın halinde İstanbul'dan yardım gönderilene kadar Fransızlar işi rahatça bitirecektir. Kalelerin hal ve durumlarını teker teker anlatacak kadar ayrıntıya iner. Gizlice çıkarma yapılacak, kıyılar derhal işgal edilecek, Anadolu ile Suriye'nin bağlantısı koparılacak, böylece İstanbul'dan yardım gelse dahi faydası olmayacaktı. "Belki de Allah halkını artık ziyaret edecektir!" diyor ve ekliyordu: "Şimdi biz istersek, saat geldi çattı." Saat geldi, çattı, öyle mi? İşgal projesine şüphesiz Osmanlı bünyesinde yaşayan Hıristiyanlar da katkıda bulunacaklardı. Hatta (burası çok güncel) özgürlüklerine kavuşma ümidindeki Kürtler ve Araplar da ayaklanmaya hazır olacaklardı (Kürt isyanının 1670'lerdeki bu tezahürü ne ifade ediyor?). İstanbul, Kahire ve İzmir Hıristiyanları Batı'dan gelecek "Kurtarıcı şeflerini" sevgiyle karşılamaya hazırlardı nasıl olsa. Ian Almond'un dediği gibi Leibniz'in hümanizmi Belgrad ve Cebelitarık'ın ötesine geçmiyordu. Oralarda insan yaşamıyordu çünkü! Osmanlı'yı Mısır'dan vurma projesini Kral uygulamaya geçirmedi gerçi ama ondan tam 125 yıl sonra Napolyon bu projeyi okumuş ve ertesi yıl da denize açılmıştı. Nil nehri ve piramitlerin büyüsü, en önemlisi de dünyanın hakimi olma tutkusu onu bir mıknatıs gibi çekiyordu. Gerçi bu tehlikeli girişimden İngilizler hoşlanmamış ve Nelson'un gemileri Ebukır'da Napolyon'a gereken dersi vermişlerdi ama bir asır sonra aynı işgal projesini kendileri üstlenecek ve 1882'de (Leibniz'in mektubundan tam 210 yıl sonra) Osmanlı'nın annesi kabul ettikleri bu verimli toprakları kendileri işgal edeceklerdi. Mısır, Osmanlı'nın en zayıf halkasıydı. Oradan saldırdılar. Bugün en zayıf halkamızın neresi olduğunu söylememe gerek var mı? m.armagan@zaman.com.tr http://twitter.com/mustafarmagan 26 Ağustos 2012, Pazar



YorumYap

Sayı: 167 | Tarih: 26.8.2012
Mahir Kaynak
Bölgenin geleceği
Geleceğin Düzeni, Adil Düzen
1283 Okunma
42 Yorum
Süleyman Karagülle
Ahmet Hakan
Peygamber’e ‘en büyük devrimci’ demenin tarihi
İslamiyet - Sosyalizm
567 Okunma
1 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Mehmet Barlas
İhtiyacımız akıllı telefonlar değil akıllı insanl
Sanal Nesiller
555 Okunma
Tayibet Erzen
Yusuf Kaplan
Paganlaşma,etnik'barbarlaşma' ve İslamcılık
Abdurrahman Dilipak ve Bahri Zengin(r.ah)nerede?
468 Okunma
3 Yorum
Ali Bülent Dilek
Mehmet Şevket Eygi
Allah'ı Puta Benzeten İslamcı
Görünmeyene İnanamamak
411 Okunma
Emine Hocaoğlu