Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
Bölgenin geleceği
1292 Okunma, 42 Yorum

 19/08/2012

Ülkemizin tam ortasında yaşadığı bölgenin yeniden nasıl şekilleneceği merak ediliyor. Bu değişim yeni başlamış diyemeyiz. 11 Mart 1991de Zaman gazetesinde yayınlanan bir söyleşimde şunları söylemişim: Irak bölünecektir ara başlığını taşıyan yazı şunlara işaret ediyor: Körfez krizinde ilk olarak dört ülkenin haberdar edildiğini, bunlar aynı ölçüde olmamakla birlikte başta ABD;SSCB, İngiltere ve Türkiye olduğunu söyleyen Kaynak “ ABD yenilgisinden sonra Irak’ı olduğu  gibi bıraktığınız zaman bu yenilgiyi haz-medemeyen halkın bir süre sonra tekrar Batı aleyhtarı bir çizgiye oturması son  derece doğaldır. O halde yapılacak şey Irak’ın bir güç olarak ABD ve SSCB’nin çıkarlarına karşı koyacak bir potansiyele erişmesini engellemektir. Bu da bölmekle mümkündür.Muhtemeldir ki Irak bölünecektir.Bu bölünmenin kriteri bellidir. Öyle olmak zorundadır. Arap olan unsurlarla Arap olmayan, yani Kuzeyde Kürt ve  Türklerin Araplardan ayrı , bir ölçüde bağımsız bir devlet kurmaları muhtemeldir. İran ve Irak hep birbirine karşı kullanılan güçlerdir. Böyle olursa İran tek başına,  Batı aleyhtarı tek güç olarak kalacaktır.”

-1991 de Irak’ın bölüneceğini yazmıştım.

- Sermaye; Ortadoğu ülkelerini 10 milyondan az nüfuslu devletlere bölecek, silahtan tecrit edecek. İsrail’e atom dahil tüm silahları techiz edecek. İsrail’in yönetiminde bir Ortadoğu imparatorluğunu kuracaktır. Planı bu idi. Başaramadı. Şimdi şaşkın.

Irak’ın bölünmesi bu günlerde ortaya çıkan bir olay değildir. Birinci Körfez  Savaşında da .bu tartışılmaktaydı. ABD Irak’ı işgal edince siyasi yapılanmayı mezhep ve soy farkına göre şekillendirdi. Kuzey Irak’taki Kürt federatif yapısı  giderek bağımsız hale geldi.

- Irakta Kürt devleti federatif hale geldi.

- Obama ve Putin ile Sermaye ABD ve Sovyetleri kaybetti. Şimdi kendi derdinde.

Suriye’deki olaylar bu ülkenin de  bölüneceğini gündeme taşıdı. Kuzeyde  bir kürt federatif yapısının oluşması gündeme taşındı. Suriye’deki ayrışma daha çok mezhep farkından kaynaklanıyor. Ancak bunun Suriye’nin bölünmesine yol açacağını sanmıyorum. İç savaş sona erince  Suriye’nin ve Kürtlerin bütünlüğünü koruyacağını, ancak bazı Kürt grupların Kuzey Irak’la bütünleşeceğini sanıyorum.

-Suriye Kürtleri, kuzey Irak’la bütünleşecektir.

- Sermaye siyasi gücünü kaybetti, ekonomik gücünü koruyor. Üçüncü savaşı çıkararak yeniden siyasi güç elde etme peşinde.  Türkiye Suriye’ye müdahale ederse, İsrail de güneyden müdahale eder. İran katılmak zorunda kalır. Çin ve Sovyetler İran’ı destekler, NATO Türkiye’yi destekler üçüncü cihan savaşı başlamış olabilir.

Bölgenin geleceği yalnız bölge halkını ilgilendirmiyor. Büyük güçler bu bölgedeki değişimden daha çok etkilenecektir. Zaten buradaki devletler büyük güçler tarafından kuruldu ve onlar tarafından yönetildi. Görünen yerli yöneticiler orayı kontrol eden büyük güçler adına hareket ettiler. Bu güçler ülke ekonomisini kontrol ediyor ve bundan yaralanarak kendi adlarına hareket eden bir yönetim oluşturuyorlardı. Gerçekte buradaki demokrasilerle tek elden yönetimler arasında fazla bir fark yoktu. Şimdiki görünüm şudur: Büyük güçler enerjiyi kontrol etmek ve böylece dünya üzerinde egemenlik kurmak istemektedirler. Enerjide alternatif enerji kaynaklarına geçiş halen kullanılan enerji kaynaklarından vazgeçmeyi gerektirmiyor. Aksine yeni enerji kaynaklarına yönelme sürecinde eski kaynaklarının rekabetini engellemek için  bunların kontrol edilmesi gerekiyor.

- Ortadoğu’yu Ortadoğulular değil, etkin güçler yönetmiştir.

- Yalnız Ortadoğu’da yirminci yüzyıldaki bütün olaylar sermayenin yazdığı senaryonun oynanmasından ibaret olmuştur. Bugün oyuncular artık senaristi dinlemiyorlar. Faiz parasının yerini emek parası aldığı gün bu iş bitmiş olacaktır.

Buradaki ülkelerdeki değişimleri incelerken iç dinamiklere çok önem vermemek gerekir. Zaten iç dinamikler dış güçlerin kontrolü altındadır. Bu güçler kendi değer yargılarını yerli güçlere taşımak yerine onları kendi değer yargılarıyla kontrol ederler.

-  Ortadoğu’da iç dinamiklerden çok dış güçler hakim.

- İslam âlemi Kuran’a dönmektedir. Adil Düzen’i benimsediği zaman artık iç dinamikler harekete geçmiş olacaktır.

Geleceğin şöyle şekillenebileceğini söyleyebiliriz. Birinci Dünya Savaşından sonra bölgeyi kontrol eden güçler, başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkelerinin kurduğu düzen sona erecek hatta sınırlar bile değişecektir. Bu değişim şeklen olmayabilir ama sınırlar anlamını kaybeder.  Liderlik sadece uygun dış politikalarla sağlanmaz. Başta ekonomi olmak üzere bölge ülkelerinin kontrolü sağlanır ve devletler bir şekil unsuru olarak kalırlar

- Gelecekte bugünkü düzen değişecektir. Devletlerarası sınır anlamını kaybedecektir.

NOT: Yazıda yer alan italik ifadeler Süleyman Karagülle’ye aittir.

 

Yorum:

Geleceğin Düzeni,  Adil Düzen

Gelecekte Adil Düzen gelecek. Yeryüzü kıtalara ayrılacak. Ancak bunlar bağımsız olmayacak. İnsanlığın bir alt kuruluşu olacaktır. İnsanlık bağımsız ulusal devletlere ayrılacak. 30 milyon ile 100 milyon arasında nüfuslara sahip olacaktır. Devletler yüze yakın illere ayrılacak. İç işlerinde bağımsız olacaklardır. Lise öğrenimini kendi il dilleri ile yapacaklardır. İller yüze yakın bucaklara ayrılacak. İlköğrenimini kendi dilleri ile yapacaklardır.

İnsanlık, ülke, il ve bucak meclisleri olacaktır. Kendi kanunlarını kendileri yapacaklardır. Merkezi yasalar taşra yasalarının üstünde olmayacaktır. Taşrada taşra yasaları hakim olacaktır. Yürütme sivil yetkililer tarafından yapılacak. Kendi içtihatları ile yürüteceklerdir. Yasalara aykırı hareketler hakemlerden oluşan tarafsız bağımsız etkin ve saygın denetlenecektir. Hakem kararlarına herkes kendi rızası ile uyar. Uymayanlara ise silahlı güç, yönetim gereğini yapar.

Hakem kararlarına uyanlar, barış içinde olacaktır. Uymayanlarla ise meşru güç birlikte savaşacaktır. İnsanlık iki bloğa ayrılacak. Hakem kararlarına uyanlar ve hakem kararlarına uymayanlar. Ekseriyet sistemi ile kimse suçlandırılamayacak. Mesela Suriye aleyhine hakemlere gidilecek, Esad hakemliği kabul etmezse veya hakemlerin kararlarına uymazsa, uymadığı da hakemlerce tespit edilmek şartı ile isteyen devletler O’nunla savaşırlar ve ülkesini yağmalarlar.

Bugünkü düzen sermayenin karşılıksız faiz parası ile insanlığı sömürmesine dayanmaktadır. Uygarlaşmak için buna gerek vardır. Ömrünü doldurmuştur. Artık karşılıklı para, emek parası çıkacak. Her semt kendi senedini kendisi çıkaracak. Bucakların, illerin, ülkelerin ve insanlığın farklı paraları olacaktır.

Adil Düzen’e göre insanlık anayasasında gelecekle ilgili düzen anlatılmaktadır. Yeryüzü; Güney Amerika, Kuzey Amerika, Afrika, Avrupa, Çin, Hint, Avustralya ve Adalar birer kıta olacaktır. Ortadoğu da ayrı kıta olabilir. Yahut Rusya ile birlikte Ortadoğu, Arabistan ve İran ile Avrupa’ya, Orta Asya ve Sibirya, Çin ve Hint’e bağlanabilir. Bu husus belirtilmiş değildir.

ABD sermayenin hâkimiyetinden kendisini kurtaracaktır. AB, Papa’nın önderliğinde sermayenin sömürüsünden kendisini kurtaracaktır.  Çin devletlere bölünecek ve Çin birliğini oluşturacaktır. Hindistan ve Müslümanlar farklı devletler olacak ve birlik sağlanacaktır. Afrika ve Güney Amerika da birliğe girecektir.

Birleşmiş Milletlerin meclisi olacaktır. Ne var ki burada dünya üniversitelerinin temsilcileri yer alacaktır. Birleşmiş milletlerin yargısı olacaktır. Ama askeri gücü olmayacaktır. Ulusal devletlerin üstünde askeri güç olmayacaktır. Hakem kararlarına uyan devletler insanlığın güvenliğini sağlayacaklardır.

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu
Yorum
Reşat Nuri Erol
31.08.2012
09:30

Ahmet TAKAN

ahmethtakan@gmail.com Çiçek’in AKP’deki misyonu bitti mi? Koray Aydın, 'İktidar için' sloganını belirledi;

'Yönetimde Değişim, Fikirde Öze Dönüş'

MHP’de demokrasi şöleni, yarın saat 13.00’te, Ankara Türk Ocağı caddesinde bulunan Anadolu Gösteri Merkezi’nde, Trabzon Milletvekili Koray Aydın’ın 4 Kasım’da yapılacak kurultayda genel başkanlığa aday olduğunu açıklaması ile büyük bir coşku içinde başlayacak. Koray Aydın ve ekibi yarınki programın tüm detaylarını titizlikle tekrar ve tekrar gözden geçirdi. Tüm Türkiye’den toplantıya büyük bir katılım talebi geldiği için hazırlıklar ona göre yapıldı. Yarınki adaylık açıklaması için Ankara’ya çeşitli illerden 150’den fazla otobüs ve 2 bini aşkın özel araba ile Ülkücülerin gelmesi bekleniyor. Toplantıya çok sayıda delegenin yanı sıra MHP’li il, ilçe başkanları, belediye başkanları, diğer teşkilat yöneticileri ve yan kuruluşların temsilcileri de katılacak. Burada çok dikkat çeken bir husus; Van, Ardahan, Bitlis, Muş, Bingöl, Urfa gibi Doğu ve Güneydoğu illerinden oldukça kalabalık bir katılım olacağı bilgisinin Ankara’ya ulaşması. Adaylık açıklaması ve bundan sonrası için yapılan takım çalışmasına baktığımda Koray Aydın’ın yarınki konuşmasında açıklayacağı ve değineceği bir çok hususun, yalnızca MHP camiasında değil tüm siyasi cenahta bomba etkisi yaratacağı görüşündeyim. Koray Aydın konuşmasında, iktidar vurgusunu öne çıkaracak. MHP’nin temel fikirlerine bağlı kalarak önemli projelerini sıralayacak, yönetim, siyaset tarzı ve tüzük ile ilgili önerilerini anlatacak. Belirlenen bazı sloganlar ise şöyle; “Yönetimde değişim, fikirde öze dönüş”. “Ülküde birlik, Ülkede birlik”. “Milletin partisi siyasetin merkezi”. “Umut var, hareket var, bereket var”. “Gelenekten geliyoruz geleceği seçiyoruz”. “Şimdi hareket zamanı, şimdi iktidar zamanı”. Koray Aydın’a konuşmasının flaşını sordum, “Birlik beraberlik duygusu içinde neler yapacağımı anlatacağım. Gelin, izleyin, görün” dedi. ***

Çiçek’in AKP’deki misyonu bitti mi? TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in “teröre karşı ulusal mutabakat” metni Tayyip Erdoğan’ın gardını bozmaya yetti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’de de bu çıkış sıkıntı yarattı ama şu anda kulak hastalığı(?), (!) gündemde olduğu için hastaneden pek ses gelmiyor.Yalnızca tarafındaki gazeteciler inceden dokunduruyorlar. Tayyip Erdoğan başta olmak üzere üst düzey AKP’lilerin tam kadro saldırdıkları Cemil Çiçek hakkında önce bazı hatırlatma notları sunalım. Cemil Çiçek, Refah Partisi’nin kapatılması ardından kurulan Fazilet Partisi’ne katıldı ve orada da milletvekilliği yaptı. Çiçek, AKP’nin de kurucular kadrosundaydı. O zamanlar, “AKP vitrininde neden çok ANAP kökenli isim olduğunu” sorduğumda Abdullah Gül’ün ağzından çok ilginç değerlendirmeler dinlemiştim. Gül, tek tek isimleri sıralayarak onların özelliklerini ve kendilerinden nasıl istifade edileceğini (bunlar mahrem konuşmalar değil. Zaten ileriki satırlarda da değineceğim hususlar AKP’nin kilit noktalarında konuşuluyordu-aht-) sıralamıştı. Abdullah Gül, Cemil Çiçek için de, “Devleti çok iyi tanıyor. Genelkurmayla ...........’larla arası ve ilişkileri çok iyi.” demişti. Gül, devlette bazı hassas noktalarda ilişkileri milli görüşten gelen kadrolara bırakamayacaklarını belirtip kapatılan partilerindeki örnekleri sıralamıştı. Cemil Çiçek’i kimlerle görüştürdüklerini ve elde edilen “olumlu” sonuçlar hakkında da kısa kısa değerlendirmeleri Gül’ün ağzından dinlemiştim. Yani; AKP ve lider kadroları o zamanlar “köprüyü geçene kadar ayıya dayı” deme anlayışı içinde bazı isimlere ihtiyaç duymuştu. O günlerden bu günlere geçelim.. Her ne kadar “siyasi hayatımda dolmuşa binmem” dese de Cemil Çiçek’in gönlünden Çankaya Köşkü geçtiği konusu uzun süredir Ankara’da konuşuluyor. Bu yeni bir hadise değil. Cemil Çiçek ile Tayyip Erdoğan arasındaki gizli çekişmenin en somut noktası ise yeni anayasa çalışmalarının başlangıcıdır. Tayyip Erdoğan, kendi anayasa metni cebinde olduğu için TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun göstermelik olmasını istedi fakat Cemil Çiçek öyle yapmadı ve işe tüm gövdesi ile yüklendi. Cemil Çiçek ile Pazartesi günü yaptığımız kahvaltılı toplantıda ağzından ilk kez “Komisyon yavaş çalışıyor. Hızlanmamız lazım” sözlerini duyunca hayret ettim. Çünkü basına açık hiç bir toplantıda Meclis Başkanı çalışmalara o güne kadar toz konduracak en ufak bir imada bile bulunmamıştı. Nedeni konusunda ufak bir araştırma yaptım. CHP’li ve MHP’li kaynaklar AKP’li üyelerin işi nasıl ağırdan aldığını anlattı. CHP’liler, “AKP’liler komisyonda uzun konuşup bir şey söylemiyorlar” dedi. Bir MHP’li, “Türklük ve bunun gibi çok tartışmalı konularda bize geliyorlar, ‘çok iyi yapıyorsunuz devam edin arkanızdayız’ diyorlar komisyona gelince sus pus oturuyorlar” dedi. Çiçek, “yavaşlama” uyarısını son toplantılarda çok sık yapmış. Anlayacağınız!.. “Muhtıra” krizi daha çok su kaldıracak.

Reşat Nuri Erol
01.09.2012
08:20

Ali Bulaç Modernliğin ötesi

1998'de İngiliz The Guardian'ın "çağın olağanüstü düşünürü", Amerikan The Wall Street Journual'ın "Siber-uzayın ilk büyük filozofu" ilan ettiği Manuel Castelles, referanslarını İslam'dan alan İslamcı akımların bizi "geçmişe dönük bir projeye çağırmadıklarını, aksine hiper-modern, modernlik-üstü bir dünyaya işaret ettiklerini" söylüyordu. Bu sözleri bir 'durum tespiti' olarak anlamalıyız. İslamcılığın 19. yüzyılda "modern bir durumda ve modernliğe bir cevap olarak" doğduğu yönünde genel bir kabule sahip isek "modernlik, post-modernizm ve hiper-modern durum" söz konusu oldukça İslamcılık da var olacaktır, zira doğası bunu gerektirir. Ve eğer hiper-modern duruma cevap verilecekse bu cevap sadece İslamcılardan gelir. Bunun Müslümanlığın kendine "bir öteki inşa" edip tepkisellik ve karşıtlık şeklinde tanımlaması yanlıştır. Esasında "tepkisellik ve karşıtlık" argümanı da çok anlamlı değildir. Zira tevhid inancını, adaleti ve yüksek ahlakî hayatı tebliğ eden bütün peygamberler şirke, zulme ve ahlakî yozlaşmaya tepki göstermiş, "Hakk"ın tesisi durumunda "batıl"ın ortadan kalkacağını bildirmişlerdir. Modern dünyanın saldırısı sadece eşitsizliklere, adaletsizliklere; kitlesel yoksullaşmaya ve çatışmalara; maddî tabiatın ve canlı hayatın tahribine sebebiyet vermesinden ibaret değildir. Dini izafileştirmek, marjinalleştirmek, bireysel akla ve vicdana indirgemek istiyor. Hakikat'in tekliğine ve tek olana çok ve çoğulcu yollardan gidildiğine; ana akımın sekülerlik değil, ed-Din olduğuna ve bireysel akıl ve vicdanın üstünde evrensel kriter ve hükümlerin bağlayıcılığına inanan Müslümanlar -ki bu inanç yoksa 'iman' da yoktur- modernlikle hesaplaşma içinde olacaktır. Eş'ari'den Gazali'ye, İbn Teymiye'den İbn Arabi'ye Molla Sadra'dan Şah Veliyullah'a ve Said Nursi'ye bütün Müslüman müceddit, ıslahatçı ve ihyacı âlim ve müçtehidin mesleği ve yolu bu olmuştur. Müslümanlar her ne ile suçlanıyorlarsa (fundamentalizm, fanatizm, terör, radikalizm, mutlakiyetçilik, teokrasi, totalitarizm, monarşi, ırkçılık vs.) bunların arkatiplerini Batı tarihinde ve modern Batı'da bulmak mümkün. Bu virüsler bize oralardan geldi. Söz konusu olan Müslümanlardan çok İslam'dır. Baudrillard, Batı'nın kendisiyle mücadele halinde olduğu aktörler değil, İslam'ın kendisi olduğunu söyler. Baudrillard'a göre "Amerika ve Batı bir gerçeği anlamıyor: Esas mesele bir çeşit düşmanlıktan ziyade, kendi benmerkezcilikleri, bencillikleridir. Buna İslamiyet itiraz ettiği için Amerikalılar dünyada İslamiyet'i bloke ve nötralize etmek istiyorlar. Amerikalılar mert kahramanlar gibi savaşmıyorlar, imha ediyorlar ve misyoner gibi çarpışıyorlar. Müslümanlar, bu virtüelleştirilmiş bilinmezlik ve simülasyonlarla dolu hayat tarzının içine çekilmek istemiyorlar. Biz Batı'da bu yüzden Müslümanları hor görebiliyoruz. Ama artık Batı bir kültüre sahip değil. Hakikat'in özlemini duyuyoruz. Bu profesyonelce virtualize edilen dünya ile barışık değiliz." (Der Spigel, 4 Şubat 1991). Müslümanların meydan okuyuşu ve Batı'da yaşamaları kendi kusur ve zaaflarını hatırlamalarına, kendi gerçekleriyle yüzleşmelerine yol açıyor. Batı, İslam'a baktıkça kendi zayıflıklarını hissediyor, bu yüzden bastırmak istiyor. Batı, İslamiyet'i kendine benzetmedikçe, Protestanlaştırıp sekülerleştirmedikçe rahat edemeyeceğini düşünüyor. 1990'da Papa Vatikan'da Kardinaller toplantısında şöyle diyordu: "Bildiğim ve olayların seyrinden keşfedebildiğim kadarıyla Ortadoğu'da İslam'a karşı bir komplo hazırlanmış durumda. İslam'ın Avrupa'ya ulaşmasının engellenmesi amacıyla terörizm ve fanatizm bahanesiyle ABD'nin liderliğindeki komplo 1991'de uygulanmaya konulacak." Bernard Lewis, Huntintong, Fukayama vd.'nin doktrinleri, İslamafobia ve İslam ülkelerinde süren işgaller, sivil katliamlar, etnik ve mezhep kışkırtıcılığı ve yağmaların bilinenden farklı açıklaması var. İslamcıları, kendi dar siyasî ve aktüel gündemleri içinden bakarak eleştirenlerin hiper-modernliğin ötesine geçerken süren derin krizin ve İslam'ın krizden çıkışta sunduğu imkânların yeterince farkında olduklarını sanmıyorum. Not: İslamcılık tartışmasına değerli kalemler katıldı, özellikle Hayrettin Karaman Hoca ve Yasin Aktay tartışmaya hem derinlik hem zenginlik kattılar. Eleştiriler de geldi; Türköne'ye yeri geldikçe atıfta bulundum. Mahçupyan'ın eleştirilerine yazı takvimim içinde cevap vermeye çalışacağım, inşallah. a.bulac@zaman.com.tr a.bulac@zaman.com.tr 01 Eylül 2012, Cumartesi

Sayfa: 5 / 5 (42 Yorum)Prev1234[5]Next


YorumYap

Sayı: 167 | Tarih: 26.8.2012
Mahir Kaynak
Bölgenin geleceği
Geleceğin Düzeni, Adil Düzen
1292 Okunma
42 Yorum
Süleyman Karagülle
Ahmet Hakan
Peygamber’e ‘en büyük devrimci’ demenin tarihi
İslamiyet - Sosyalizm
569 Okunma
1 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Mehmet Barlas
İhtiyacımız akıllı telefonlar değil akıllı insanl
Sanal Nesiller
562 Okunma
Tayibet Erzen
Yusuf Kaplan
Paganlaşma,etnik'barbarlaşma' ve İslamcılık
Abdurrahman Dilipak ve Bahri Zengin(r.ah)nerede?
470 Okunma
3 Yorum
Ali Bülent Dilek
Mehmet Şevket Eygi
Allah'ı Puta Benzeten İslamcı
Görünmeyene İnanamamak
418 Okunma
Emine Hocaoğlu