Hayrettin Karamanın-ADİL DÜZEN DEĞERLENDİRMELERİ VE CEVAPLARIMIZ
Süleyman Karagülle
1199 Okunma
ADİL DÜZENE/14 İLİM ADAMININ/MÜŞTEREK TENKİTRAPORU-1993

 

 

 

 

 

ADİL DÜZEN

HAKKINDA RAPOR

(Tenkidi Bir Yaklaşım)

 

 

Başkan

Prof. Dr. Sabahattin ZAİM

Başkan Yardımcısı

 Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN

Sekreterler

Doç. Dr. Abdülaziz BAYINDIR,

Doç. Dr. Ömer DİNÇER,

…………………………………………

Doç. Dr. Ahmet TABAKOĞLU

Prof. Dr. Fahrettin ATAR

Prof. Dr. Mehmet YAZICI

Doç. Dr. M. Akif AYDIN

Doç. Dr. İrfan GÜNDÜZ

 Doç. Dr. Nazif GÜRDOĞAN

 Yrd. Doç. Dr. Raşit KÜÇÜK

 Dr. Mehmet ERDOĞAN

Dr. Faruk BEŞER-

 Kerim AYTEKİN

 

 

İstanbul, 1993

 

             GİRİŞ                                                                            

A-   MUHTEVA AÇISINDAN ADİL DÜZEN

1-Genel Değerlendirme

a-İnsanlık ve Medeniyet Tarihinde Doğrusal Gelişme

b-Şematik Anlatımlar

2-Alt sistemlerin Değerlendirmesi

a-Siyasi Düzen

b-İlmi Düzen

c-Dini-Ahlaki Düzen

B-UYGULANABİLİRLİĞİ AÇISINDAN ADİL DÜZEN

1-Genel Değerlendirme

a-Amaç Tanımlamada Eksiklik

b-Değişiklik Stratejisinde Yetersizlik

c-Kavramsal Tanımlamalarda Farklılaşma

d-Temel Felsefe ile Uygulama Arasında Çatışma

2-Alt sistemlerin Değerlendirmesi

a-Genel Düzen

b-Siyasi Düzen

c-Ekonomik Düzen

d-İlmi Düzen

e-Dini-Ahlaki Düzen

C-SORULAR VE SORUNLAR

        SONUÇ

 

 

GİRİŞ

Adil Düzen konusunda hazırlanan bu rapor, iki temel bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, kamuoyuna bir toplum sistemi olarak sunulan Adil Düzen, tenkidi bir yaklaşımla genel bir değerlendirmeye tâbi tutulmuştur. Adil Düzen'in muhtevasının İslâm düşüncesi açısından değerlendirilmesi ve siyasi, iktisadi ve hukuki yönleriyle bir toplum sistemi olarak uygulanabilirliği, bu bölümün temel tartışma konusudur.

Birinci bölümdeki değerlendirmeler yapılırken; a) Süleyman Akdemir tarafından yazılan Sosyal Denge I (Devlet Yapısının Tarihi Seyri, İşaret Yayınları, İstanbul, 1990) ve Sosyal Denge Modeli II (Devletin Unsurları ve Kuvvetler Dengesi, İz Yayıncılık, İstanbul, 1991) başlıklı kitapları, b) Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli (Tebliğler ve Tartışmalar, İslâmi İlimler Araştırma Vakfı Yayınları, İstanbul,1988) , c) Refah Partisi tarafından yayınlanan Adil Düzen kitapçıkları ve d) Süleyman Karagülle tarafından kaleme alınan "Faizsiz Banka" kitabı esas alınmıştır.

İkinci bölümde ise, sadece eleştirmenin yeterli olmayacağı düşüncesiyle, Adil Düzen'in günümüz insanının problemlerini çözmede daha etkili kılınması ve daha tutarlı bir toplumsal sistem oluşturulması için uygun görülen ilke ve tekliflere yer verilmiştir. Ancak bu bölümdeki teklifler, yeni bir toplum modeli sunma iddiasından uzak, mevcut toplumsal kaynak ve kabiliyetlerin İslamlaştırılmasında göz önüne alınacak hususlar olarak düşünülmüştür.

Burada, her şeyden önce, Adil Düzen'in özgün bir düşünce olduğu belirtilmelidir. Batı düşüncesinin çok fazla etkisi altında kalmadan, bir

 

düşünce sistemi oluşturmaya, yeni ve alternatif bir hayat tarzı sunmaya cesaret etmiş olması yönüyle bile, takdir edilmeye layıktır. Global bir bakış açısıyla ele alındığı zaman, Adil Düzende batının sunduğu günümüz hayat tarzına bir tepki ve alternatif bir sistem oluşturma düşüncesinden hareket edildiği görülmektedir. Hatta günümüz yaşantısına olan tepkinin (özellikle ekonomik ve siyasi sistemlerde daha belirgin), çalışmada daha ağırlık kazandığını söylemek mümkündür.

Çünkü, batı düşüncesinin dolaylı bir etkisi olarak kabul edilebilecek bir şekilde, mutlaka batıdan farklı bir sistem oluşturma gayretinin ağır bastığı görülmektedir.

İkinci olarak, İslâmın ilke ve değerlerini esas almaya çalışması da Adil Düzen'in hususi bir özelliği olarak vurgulanmalıdır. Bu yönüyle de kabul ve takdir edilmesi gereken bir çalışmadır. Ancak sadece bu özelliğine bakılarak, ortaya konulan Adil Düzen'in İslâmın öngördüğü bir hayat tarzı, yani "İslâmın Çağdaş Toplum Sistemi" veya "Çağdaş İslâmi Hayat Tarzı” olarak algılanması yada nitelendirilmesi de doğru değildir. Çünkü, her ne kadar bazı İslâmi ilke ve değerleri esas  almakta ise de, Adil Düzen çalışmasının beşeri yönü ağır basmakta ve metod olarak daha çok batılı bir yaklaşım tarzı sunmaktadır.

Nihayet, uzun yıllar emek verilerek hazırlanan Adil Düzen, bir Müslümanın sahip olması gereken bilinç ve sorumluluğu fark ettirmesi açısından da anlamlıdır. Müslümanca bir duyarlılıkla birçok insan bir araya gelmiş ve uzun yıllar süren bir çalışma ortaya koymuştur. Bu sebeple, olumlu ve olumsuz yönlerinin birlikte ele alınması, bir taraftan bu çalışmayı daha iyi noktalara götürürken, diğer taraftan yeni çalışmalar için cesaretlendirici ve hatta sorumluluk yükleyici bir sonuç doğuracaktır.

 

A. MUHTEVA AÇISINDAN ADİL DÜZEN

Bu kısımda, Adil Düzen'in muhtevası incelenerek, İslam Düşüncesi açısından, genel bir değerlendirmesi yapılacaktır. Öncelikle, Adil Düzen modelinin, İslâmi olma iddiası gözden geçirilecek ve ayrıntısıyla tartışılmaya çalışılacaktır. Ayrıca İslâm dininin kendisini tanımlamasıyla, Adil Düzen İçindeki İslamı tanımlama ve O'na bakış açısı karşılaştırılacaktır.

1. Genel Değerlendirme

a. İnsanlık ve Medeniyet Tarihinde Doğrusal Gelişme Anlayışı

Adil Düzen çalışması, İnsanlık ve medeniyet tarihine doğrusal bir gelişme anlayışı ile yaklaşmaktadır. Buna göre; insan toplayıcılık (meyvacılık), avcılık, çobanlık ve çifçilik devirlerinden geçerek, ilkel bir topluluktan günümüze kadar bir gelişme çizgisi göstermiştir. Halbuki bu düşünce, pozitivist bir anlayışın tezahürüdür ve İslâmın tarihe ve hayata bakışını yansıtmamaktadır. Çünkü, Kur'an-ı Kerime göre,ilk insan peygamberdir. Allah onu en güzel şekilde yaratmıştır. Ona kendi ruhundan üflemiş ve bütün isimleri öğretmiştir."Allah Adem'e bütün isimleri (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları meleklere gösterip buyurdu, "Eğer sözünüz doğru ise, bunların adlarını bana söyleyin" Melekler dediler ki, "Senin bir eksiğin yoktur. Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur. Çünkü alîm olan da Şensin hakîm olan da." (Bunun üzerine) Allah bu-

 

yurdu, "Ey Adem, varlıkları onlara adlarıyla bildir." Adem meleklere onları adlarıyla bildirince Allah buyurdu ki, "İşte size demedim mi,yerlerin ve göklerin görünmeyenlerini ben bilirim! Sizin açığa vurduklarınızı da ben bilirim, gizli tuttuklarınızı da." (Bakara Suresi 2/31,32,33.)

Sonra Hz. Adem ile Hz. Havva'nın, dünyada hiçbir medeniyetin ulaşamıyacağı Cennette bir süre kaldıkları da Kur'an-ı Kerimin bir çok ayetinde belirtilmektedir.

Bilindiği gibi Mâide Suresi'nde, Hz. Adem'in iki oğlu Hâbil ile Kâbil'in kıssası yer almaktadır: Hâbil hayvancılıkla (koyun yetiştirmekle), Kâbil de çiftçilikle (ekin yetiştirmekle) uğraşmaktaydı. Bunlardan her biri Allah'a yakınlık kazanmak için birer adakta bulunmuşlardı. Hâbil sürüsündeki en iyi koyununu seçmiş, Kâbil de ekinindeki en kötü buğdayı ayırmıştı. Her biri adaklarını Allah için arz ettiler, gökten bir ateş indi, Hâbil'in kurbanını alıp götürdü, fakat Kâbilinkini götürmedi. Kâbil, Allah’ın kendi adağını kabul etmediğini anlayarak

kardeşini kıskandı ve onu öldürmeyi kafasına koydu...

Bu ve benzeri bir çok ayet-i kerimeden pozitivistlerin iddiasının aksine; İnsanlığın ilkel bir şekilde başlamadığı, yine insanların ilk günden itibaren çiftçiliği ve hayvancılığı öğrendiği, ateşden haberdar olduğu ve çevresindeki nesneleri isimlendirdiği anlaşılmaktadır.

Geçmiş devirlerle ilgili yukarıdaki değerlendirmeleri çok net biçimde reddeden başka ayetler de vardır.

"Onlar yer yüzünde dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görsünler. Onlar hem güç, hem de eserler (bırakmak) bakımından bunlardan daha üstün idiler." (Mümin Suresi,40/21)

 

                                                                                             

 

b. Şematik Anlatımlar

İslâmi bir düşünce tarzında, sistemlerin bizzat kendisi veya şematik anlatımlar kadar, niyetler ve ana kurallar da önemlidir. Adil Düzen çalışmasında, özellikle tarihi gelişme çizgisi ve düzenlerin kendi içindeki ilişkiler açıklanırken amaçlar ve ilkelerden çok,değişkenlere

önem verilmiş ve düşünceler şematik anlatımlarla ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ancak bu tür anlatımların yetersiz olduğu belirtilmelidir.

Çünkü, şematik sistem anlatımlarında birçok sun'i benzetmeler yanında, mantık hataları da görülmektedir.

Mesela, insan kabiliyetleri ve bunlarla ilgi kriterler, bu ayırım içinde pek tutarlı görünmemektedir. Adalet ve zulmü, iyi ve kötüyü,faydalı ve zararlıyı ayırmada dört yetenek birlikte işlemektedir. Bunları birbirinden ayırmak sun'idir. Mesela, adalet iyidir ve faydalıdır. Ancak, bunun tesbiti tek başına ünsiyet kabiliyetine bağlı değildir. Adalet ve zulüm; din, düşünce ve tecrübelerle de anlaşılabilir. Ayrıca din, histen; ilim, sadece düşünceden doğmaz. Müsbet ilimde gözlem ve deneyin; dinde ise, vahyin çok önemli bir yeri vardır. Yalnız başına düşünce, belki felsefenin kaynağı olabilir.

Yine mesela, medeniyet tarihi ile ilgili şema ve anlatımda, İslâm medeniyetinin tarihin belirli bir döneminde yer alan güçlü ve adil bir medeniyet olduğu, daha sonra Batı Medeniyeti ile Denge Düzeninin geldiği belirtilmektedir. İslâm'ın bu şekilde gösterilmesi, O'ndan sonra Batı Medeniyetinin ve Denge Düzeninin açıklanması, niyet bu olmasa bile, bir taraftan İslâmın devrini tamamladığını, diğer taraftan Denge Düzeninin İslâm'dan başka bir sistem olduğunu ima etmektedir.

 

 

2. Alt sistemlerin Değerlendirmesi

a. Siyasi Düzen

aa.Yargı Düzeni

Yargının yalnızca hakemliğe bırakılması, hakemliğin her grup için ayrı olan mevzuata göre yapılması, uygulamada içinden çıkılamaz karışıklık , sürünceme ve istikrarsızlıklara yol açacaktır.

Hukuk muhakemesinde hakemlik uygulanabilmektedir. Ancak ceza muhakemesinde yetki, yalnızca mahkemelere aittir.

ab.Siyasi Çoğulculuk

İslâmın diğer inanç mensuplarına din ve vicdan, düşünce ve beyan hürriyeti verdiği, kendi aralarında , daha çok özel hukuka giren ihtilaflarını kendi din ve inançlarına göre çözme imkanı bahşettiği bilinen bir gerçektir. Ancak bu, Batılı manada bir çoğulculuk olarak yorumlanamaz.

İslâm Devletinde hakim topluluk, Müslümanlardır. Toplum ve eğitim düzeni Müslümanların dini hayatlarını koruyup geliştirecek ve başkalarını da kendi rızalarıyla İslama kazandıracak şekilde olacaktır.

İslâm devletinde Müslümanların başka bir hukuk sistemi seçme hakları yoktur.

b. ilmi Düzen

Aynı şekilde ilmin tarih boyunca gelişmesi ile ilgili olarak ileri sürülen görenek dönemi, tedris dönemi, tartışma dönemi, deney dönemi ve sistematik dönem şeklindeki ayırımlar da yukarıdaki açıklamalar ışığında doğru kabul edilemez.

 

c. Dini-Ahlaki Düzen

ca.   Din Anlayışı ve İslâma Bakış Açısı

Adil Düzen teorisindeki din anlayışı ve bakış açısı hakkında bir  fikir vermesi için alınan aşağıdaki ifadelerin, İslâm'ın din anlayışı ile bağdaştırılması mümkün değildir."Dinler, çağın ilmi sonuçlarını öğrenip, dini anlayışlarını ona göre düzenlemiş değildir. Halen varlıklarını ilk düzenlemelere göre sürdürmektedirler. Bunun sonucu olarak gelişen ilimlerle din arasında bir çatışma başlamıştır.""Diğer taraftan İslâmiyette dini düzen ile hukuk düzeni birbirinden tamamen ayrılmıştır. ""Dinin topluluk içindeki temel işlevi denetleme olacaktır.""Kitap, kendisinden hüküm çıkarılan ve hakkı üstün tutan bütün metinler ve dar manada Kur'an; Sünnet ise peygamberlerin ve insanlığın hakka dayalı bütün uygulamaları olarak değerlendirilecektir. ""İlim adamlarının ittifakla kabul ettikleri oydaşma/icma’lara bütün dinler ve herkes uyacaktır. "

 

cb.Dinlerin Tasnifi ve İslâmın Yeri

Dinler; yönetici dinler, yönlendirici dinler ve tanzim edici dinler olmak üzere üç genel grupta ele alınmakta ve her biri kendi içinde tasnif edilmektedir. Yönetici dinler, daha çok kavmi bir özellik taşımaktadır. Yönlendirici dinler; ilim, şeriat, iktisad ve ahlâk dini olmak üzere beş grupta tasnif edilmektedir. İslâm ise, tanzim edici bir din olarak tanımlanmıştır. Bu tür tasniflerin herhangi bir mantıki ve ilmi bir dayanağı da gösterilmemektedir.

Gerçekte bu özellikler, birbirinden ayırd edilmeksizin bütün sema-

 

vi dinlerde mevcuttur. Çünkü, bütün peygamberler birbirlerini tamamlamışlardır. Mesela Hz. İsa Tevrat'ı nesh etmemiş, yürürlükten kaldırmamış, üstelik ona atıflarda bulunmuş ve Allah'ın emriyle onu ümmetinin de kitabı yapmıştır. Nitekim, Kuran-ı Kerim'de Nisa Suresi'nin 163. ayetinde şöyle buyurulmaktadır: "Şüphesiz biz sana, tıpkı Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi vahyettik."

İslâm için tanzim edicilik vasfı ve özelliği söz konusu edilmiştir.

İddiaya göre bu özellik Hz. İsa ile başlamıştır. O, Kayser'in hakkını Allah'ın hakkından ayırarak bu tanzimi başlatmış, İslâm da tamamlamıştır. Tanzimden maksat, sosyal düzenlerin birbirinden ayrılması ve birbirine müdahale etmemesidir. Böylelikle düzenler arasında bir denge söz konusu olabilecektir.

Dinler arasında zaman, bölge, kapsam ve emirler açısından bazı farklılıklar olduğu kabul edilmekle beraber, yukarıda belirtildiği gibi bir tasnifin yapılmasını meşru kılacak herhangi bir gerekçe göstermek zordur. Dolayısıyla bu gibi tasnifler, belirli bir düşünceye göre zorlanmış bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

Diğer taraftan, Siyasi Düzen tasnifinde İslâm Medeniyeti bir içtihat düzeni olarak gösterilmektedir. İslâmı, sadece bir içtihat düzeni olarak tanımlamak eksik bir bakış açısıdır. Çünkü İslâmın temeli; kitap, sünnet ve icmadır. İçtihad, karşılaşılan yeni meseleleri, bu üç temel kaynağa dayanarak çözmekten ibarettir. Başka bir ifadeyle, İslâm,esas olarak bir içtihad düzeni değil, Kur'an'a ve Sünnete dayalı bir düzendir. İctihad her devirde ve her toplumda söz konusu olur. Nitekim,günümüzde de yargıtay ictihadları vardır .

 

cc. Faiz ve Faiz Davranışı

Faizin bulunmaması ve yasaklanması, Adil Düzen için tabiidir ve  takdir edilecek bir yönüdür. Ancak, bu düzende faizin tanımı yeniden yapılmakta ve kapsamı genişletilmektedir. Mesela, veresiye satışlar ve vade farkı gibi, dini açıdan faiz sayılmayan gelirler de faiz olarak nitelendirilmektedir. Halbuki veresiye satıştan elde edilen vade farkı, kısmi muhalefete rağmen, İslâm hukukunda bütün mezhepler tarafından caiz görülmüştür.

Diğer taraftan, faizle ilgili düşünceler ortaya konulurken ve faiz yasağı işlenirken, faizin sadece bir sistem sorunu olarak algılandığı görülmektedir. Gerçekten de faiz, kapitalist sistem içinde, merkezi bir mekanizma işlevi görür. Ancak faiz, bir sistem sorunu olduğu kadar,beşeri bir sorundur. Aynı zamanda bir ahlâk sorunudur.

Ayrıca faiz esasına dayalı üretim ve tüketim modelininin hakim olduğu ekonomik bir sistemde, faizsiz bir modele geçisin sorunları hiç tartışılmamıştır. Yine, şahsi tasarrufların nasıl ve ne tür bir kurumsal yapı ile ekonomiye aktarılacağı yeterince açık değildir.

 

 

B. UYGULANABİLİRLİĞİ AÇISINDAN ADİL DÜZEN

Bu kısımda, Adil Düzen modelinin, özellikle siyasi, iktisadi ve  hukuki açıdan uygulanabilirliği ele alınacaktır. Adil Düzenin ortaya attığı ilkelerin uygulanması ve yapılması düşünülen değişikliklerin gerçekleştirilebilmesi konuları tartışılacaktır.

1. Genel Değerlendirme

Toplum hayatının en önemli özelliklerinden biri, sürekliliktir.Birçok sıkıntı, kriz, savaş ve işgallere rağmen hayat bir taraftan devam eder. Herhangi bir toplumun hayat tarzı; gelenekleriyle, hukuki ve kültürel yapısıyla, inanç ve değerleriyle bütündür ve bir başka

toplumdan farklılık gösterebilir.

Toplum hayatı, zaman içerisinde değişiklikler gösterebilir. Bu değişiklikler, kendiliğinden uzun süre içerisinde oluşabileceği gibi,plânlanarak daha kısa süre içerisinde de gerçekleştirilebilir. İster kendiliğinden (evrimsel), isterse plânlanarak (devrimsel) değişiklik olsun, belirli bir süreç içerisinde gerçekleşir. Hiçbir zaman mevcut hayat tarzından, yeni ve başka bir hayat tarzına birden bire geçiş sağlanamaz. Başka bir ifadeyle, toplum hayatı bir yerden kesilerek başka bir yerden başlatılamaz. Bu açıdan, değişim süreci toplum hayatının sürekliliği göz önüne alınarak düzenlenmelidir.

Adil Düzen, genel bir bakış açısıyla, toplumsal bir değişim programı olarak tanımlanabilir. Ancak eğer böyle bir tanım geçerli ise,değişim süreci olarak birçok eksik, yetersiz ve hatta yanlış bir yaklaşım sunduğu belirtilmelidir.

 

a-Amaç Tanımlamada Eksiklik

Adil Düzen ile gerçekleştirilmek istenen insan tipi ve toplum yapısı açık ve net olarak tanımlanmamıştır. Daha çok, belirli konular da geometrik ve mekanik bir açıklama niteliği taşımaktadır.Nasıl bir insan tipi oluşturulacaktır? Oluşturulmak istenen insanın Müslüman bir insan olacağı kesindir. Ancak Müslüman insan sadece öbür dünyaya çalışan bir insan mıdır? Kavramsal olarak öyle olmayacağı açıktır ve herkes, insanın aynı zamanda bu dünyayı da kapsayacağını ifade etmektedir. Ancak böyle bir insanın tanımı henüz açıklıkla ortaya konulamamıştır. İnsan; dini ve ahlaki, iktisadi, sosyal,hukuki ve siyasi, psikolojik yönleriyle bir bütündür. Sadece bir yönüyle yapılacak bir tanımlama yetersiz ve eksik kalır. Kaldı ki,günümüzde müslüman insanın dini yönüyle bile tanımlamasında fikir birliği yoktur.Günümüz müslümanı iktisadi olarak nasıl bir kişiliğe sahiptir?Kapitalist toplumlarda insanlar, kâr peşinde koşarlar. Yatırım yapmanın ve iktisadi büyümenin temel sâiki, kârdır. Eğer Adil Düzen’de insanlar kâr gayesi ile çalışacaklarsa, kapitalist insandan onu ayıracak husus nedir? Azami kâr yerine sınırlı kâr mı esas alınmaktadır? Yoksa,azami kâr, ama sınırlı yatırım mı söz konusudur ?Gerçekten de azami kâr peşinde koşan bir müslüman tipi çizmek çok zordur. Ancak, kârı sınırlayan veya temel saik olarak almayan bir tanımlama yapılabilir mi? Eğer kâr temel motiv olmazsa, Müslümanı üretim yapmaya sevk edecek başka bir kriter bulunabilir mi? Bu sorunların ayrıntısıyla düşünüldüğü görülmemektedir.

 tanımlama yapılmadan bir toplum düzeni oluşturmak imkansızdır. Bu açıdan ortaya konulan Adil Düzen çalışmasının da, açıkça ifade edilmemiş olsa bile, bir insan tipi ve toplum yapısı tanımlaması şüphesiz vardır. Ancak, bu tanımlama;

 

 

-Kendi içinde çelişkiler bulunmaktadır.

 Oluşturulmak istenen insan ve toplum, çalışmayı yapanların kafasında mevcuttur ve farklı insanda farklı bir kapsama sahiptir. Yani, Adil Düzenin ekonomik sistemini ortaya koyan uzmanın kafasındaki insan ve toplum modeli ile, siyasi sistemi ortaya koyan uzmanın kafasındaki insan ve toplum modeli birbirinden farklıdır. Mesela, siyasi sistemde demokratik bir yapıdan ve adem-i merkeziyetçilikten bahsedilirken, ekonomik sistemde otoriter bir yapı ve makro plânlamalardan ve hatta mikro seviyede yapılması gereken fizibilite etüdlerinin merkezde yapılmasından bahsedilmektedir. Daha dikkatli bir şekilde incelenirse, siyasi sistemin kendi içindeki insan modelinin dahi tam olarak açık olmadığı, siyasi yapının da hem merkezi, hem de adem-i merkezi unsurlar içerdiği görülmektedir. Bu farklılıklar, gerçekte Adil Düzen çalışmasında,başlangıçta oluşturulmak istenen insan ve toplum modelinin tanımlanmadığını ve ortak bir consensüs sağlanmadığını ima etmektedir.

Halbuki birden fazla birim veya kurumu bulunan örgüt veya toplumda koordinasyonun sağlanması ve bütünlüğünün temini için en önemli faktör, ortak amaçlardır. Bu ortak amaçlar, (burada oluşturulacak insan ve toplumdur) olmadığı takdirde, kurumlar arasında veya sistemler arasında çatışma ve uyumsuzluk kaçınılmazdır.

b. Değişiklik Stratejisinde Yetersizlik

Bir değişim stratejisi belirlenirken, amaçların tesbitinden sonra,mevcut durum gözden geçirilir ve değiştirilmesi gereken unsurlar  belirlenir. Mevcut yapıda tamamiyle değiştirilecek, kısmen tanzim edilecek ve aynen devam ettirilecek öğeler ve değerler bulunabilir.Adil Düzen çalışmasında, temel bir varsayım olarak, toplum bütün öğeleri ve değerleriyle değiştirilmek istenmektedir. Halbuki bu varsayım doğru kabul edilemez. Çünkü toplum hayatının sürekliliği sebebiyle, pek çok değer, yapısal bir düzenlemeyle yeni bir şekle kavuşturulamaz. Bazı kere mutlak değişiklik gereksiz olabilir.

 

Kavramsal Tanımlamalarda Farklılaşma

Çağdaş pek çok kavram, Adil Düzen'in açıklamasında ve model değişkenlerinin adlandırılmasında kullanılmaktadır. Ancak bu kavramlara, herkesin bildiği ve ortak kabul gören anlamlardan farklı bir anlam yüklenmiş durumdadır. Gerçekte herhangi bir kavrama, yeni bir tanım vermekle, o tanım yeni durumu izah edemez. Ayrıca özgün bir model oluştururken, bütünüyle farklı bir modelin kullandığı kavramların anlamını değiştirerek kullanmanın uygun yaklaşım olacağı da  tartışmalıdır.

Diğer taraftan "Köle düzeni", "Siyonizm", "Emperyalizm", "Sömürü" , "Müstemlekecilik" ve "Komünizm" gibi kavramlar, 1960'lı yıllarda Türkiyedeki daha çok seküler kesimin sürekli olarak tekrarladığı mefhumlardır. Başta "komünizm" olmak üzere, bu kavramlar anlamlarını ve önemlerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. İslâmın ekonomik yapısını anlatmak için eski kavramları kullanmak yerine, sevimli ve İslama özgü yeni kavramlar geliştirmek daha yerinde bir davranış olacaktır. Ayrıca İslâmın önüne bir takım sıfatlar eklemek, O nun alanını sınırlandırmaktadır.

 

 

ca.Demokrasi

Bu kavramların en başında demokrasi kavramı gelmektedir.

Demokrasinin bugün kabul görmüş bir anlamı vardır. Adil Düzen çalışmasında ise, demokrasi kavramına farklı bir anlam yüklenmekte ve bu anlam, genel kabul gören anlamın dışına taşmaktadır. Bu durum,yanlış anlamalara sebep olabilecek bir yaklaşımdır.

cb.Vakıf

Vakıf çok özel anlama sahip bir kurumdur. Hayır hizmetlerinin şimdi ve gelecekte görülebilmesi için belirli bir iktisadi varlığın tahsis edilmesiyle oluşan ve kâr amacı gütmeyen bir kurumdur. Tamamiyle kâr amaçlı ve iktisadi faaliyetlerde bulunan ve üstelik yarı resmi nitelikteki bir kamu kurumunu, vakıf olarak adlandırmak doğru olmaz. Bu tür bir kuruma yeni bir isim bulmak daha doğru olacaktır.

d. Temel Felsefe ile Uygulama Arasında Çatışma

İktisadi, ilmi, siyasi düzende ve adalet sisteminde bağımsız karar verme ve serbestlik esastır denilirken, gerçekte devlet her şeye müdahale ediyor ve yönlendiriyor. Başka bir ifadeyle temel felsefe olarak ilim, adalet ve siyaset özerk kurumlar olarak tanımlanmakta,ancak uygulamada devlet son derece merkezi bir anlayışla alt sistemlere hakim rolü oynamaktadır.Buna benzer birçok çelişki ve çatışmalardan söz etmek mümkündür. Ancak burada bunların her biri, teker teker ele alınmak yerine, sırası geldikçe vurgulanacaktır.

2. Alt sistemlerin Değerlendirmesi

a-Genel Düzen

Adil Düzen açıklamalarına göre, evrimsel bir gelişme çizgisi içinde gelinen noktada dört sosyal kurum bulunmaktadır; Din, siyaset, iktisat ve ilim. Tarihi seyr içerisinde, bu kurumların birbirlerine müdahalesi söz konusu olagelmiştir. Öngörülen düzen ise, bu sosyal kurumların yan yana yer alacağı bir denge sistemidir. Kuvvetlerin ayrılığı ilkesi yerine, kuvvetlerin dengesi ilkesi benimsenmekte ve devlet, yan yana yer alan bu dört sosyal düzenden meydana gelmektedir. Devlet başkanı ise, bu dört düzen arasında koordinasyonu sağlayacak ve hakem rolü oynayacaktır.

b-Siyasi Düzen

Önceki bölümde de belirtildiği gibi, Siyasi Düzen anlatılırken;hukuk düzeni, demokrasi ve içtihat düzeni ayrımları ve bu ayrımların belirli bir dönem ve medeniyetlere münhasır kılınması, tartışılabilecek bir konudur. Mesela, İslâmın İdeolojik Düzenler tasnifi içinde yer alması ve daha sonraki dönemlerde Batı Düzeni ile Denge Düzeninin gelmesi, İslâmın evrenselliği açısından kabul edilemez bir izah tarzıdır. Diğer taraftan, Demokrasi ve İçtihat Düzenleri aynı zamanda birer hukuk düzeni olarak da tanımlanabilir.

Ayrıca, ortaya atılan tekliflerin hiçbirinin mantıki veya dini gerekçeleri bulunmamaktadır. Ondalık sisteme göre bölünen ülke, şehir

\

 

veya köy nüfusları; dayanışma ortaklıklarında görülen odalar, sendikalar, partiler ve mezhepler; ve benzeri birçok uygulamanın gerekçesi yoktur. Diğer taraftan, sistem içindeki birçok ayrıntıda, çelişkiler yer almaktadır. Mesela, avukatlık sistemi adalette hak aramanın bir esası olarak tanımlanırken; Adaletin Tesisi kısmında, avukatlık ve savcılık hizmetlerinin hakimliğe dönüşeceğinden bahsedilmektedir. Bu tür açıklama yetersizlikleri yanında, uygulamada problem oluşturabilecek bir çok husus bulunmaktadır:

ba. Siyasi Teşkilatlanmada Sınırlamalar

Toplum içinde siyasi taşra teşkilatlarının sınıflandırılmasında sayıya dayalı bazı sınırlamalar yapılmaktadır. İl, İlçe, nahiye ve köy nufusları kesin rakamlarla tanımlanmakta ve belirli büyüklükler esas ölçü olarak düşünülmektedir.

Diğer taraftan şehir ve devlet için bazı optimal büyüklükler esas alınmaktadır. Halbuki bu tür tanımlamalar, uygulamada pratik sonuçlar vermeyeceği gibi, mevcut yapılanmaya uygun olmadığı için de masraflı olacaktır.

Teşkilat yapısı içindeki taşra birimlerinin sırasıyla bir merkezi ve bir adem-i merkezi yapıda tanzimiyle ilgili açıklama, konunun anlaşılmasını önlemektedir. Başka bir ifadeyle bir toplum yapısı merkezi veya adem-i merkezi olarak düzenlenebilir. Hem merkezi, hem de ademi merkezi olarak düzenlenemez.

bb. Karar Verme Sürecindeki Zorluklar

Kararların istişari esasla alınması yanında ittifakla alınması şartı,oldukça yanlış sonuçlar doğurabilecek bir ilkedir. Karar grubundaki muhalif üyelerin, grubtan ayrılmaları ve yerlerine yenilerinin seçilmesi, hem kararların gecikmesine sebep olurken, hem de kararların

 

niteliğini bozacak bir durumdur. Ayrıca ittifak şartının mantığını anlamak da oldukça zordur.

bc.Yetkinin Başlama Noktasının Sorunları

Yetkinin başlangıç noktası halk olarak gözükmektedir. Yetkinin halktan başlaması İslâm Dininin öngördüğü bir yaklaşımdır. Çünkü,Devlet başkanı yetkisini Allah'tan değil, Allah’ın koyduğu genel esaslar doğrultusunda yönetmek şartıyla halktan alır. Bu yüzdendir ki,

İslâm Devletinde, Devlet Başkanı Allah’ın hükmü ile hükmetmediği zaman, halkın, o’nu görevden almak için başkaldırma hakkı vardır.

Adil Düzen çalışmasında da yetki aşağıdan yukarıya devredilmektedir.

Ancak bunun uygulanışı ile ilgili açıklamalar ve öngörülen yöntem yetersizdir. Ayrıca bu sistem günümüzdeki belirli dönemlerde oy kullanarak seçme yönteminin mahzurlarını ortadan kaldıracak bir yapıya da sahip değildir. Çünkü, günümüzde de benzer bir yöntem uygulanmakta ve ehil olan değil, halkı etkileyebilen seçilmektedir.

bd.Yargının Konumu

Yargının siyasi düzen içine dahil edilmesi, uygun bir yapılanma  olmayabilir. Yargının sadece hakemliğe bırakılması, hakemliğin her grup için ayrı olan mevzuata göre yapılması, uygulamada içinden çıkılmaz karışıklık, sürünceme ve istikrarsızlıklara yol açabilir.

be.Tezkiye ve Teminat Grupları

Tezkiye eden, teminat veren, dayanışma yapan grup ve toplulukların oluşması ve işleyişi, çok sayıda belli ahlak ve ehliyet standardına ulaşmış elemanın yetişmesine bağlıdır. Adil Düzen kurulmadan bu elemanların yetişmesi, bu elemanlar yetişmeden de Adil Düzen’inin kurulması mümkün görünmemektedir.

 

 

c. Ekonomik Düzen

Anlaşıldığı kadarıyla ekonomik sistemde üretim mekanizması şu şeklide çalışmaktadır : Müteşebbisler hangi faaliyet konusunda olursa olsun, üretimi kendisi gerçekleştirmekte, ancak satışı yapmamaktadır.Satış, resmi nitelikteki, vakıf olarak örgütlenmiş kurumlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Müteşebbis mamülünü bu vakıflara getirip teslim etmekte ve karşılığında para değil, senet almaktadır. Daha sonra ihtiyaç hissettiği zaman, yine vakıflara giderek senetleri, o günkü rayiç fiyattan paraya çevirmektedir.

ca. İşletme Fonksiyonları

Burada her şeyden önce, satış ve pazarlama işleriyle yoğunlaşan ticaretin, sağlıklı bir ekonominin lokomotifi olduğu hatırlatılmalıdır.

Ticaretin sağlıklı bir şekilde yürütülmediği ekonomiler, zayıf kalmaya mahkumdur. Çünkü, ticaret vasıtasıyla, yani malların satışı yoluyla elde edilecek paralar tekrar üretime dönüştürülebilir. Dolayısıyla, ticarete getirilecek, zoraki sınırlamalar ve yapısal düzenlemeler, ekonomiyi çıkmaza sokabilir.

Günümüz işletmelerinin beş önemli fonksiyonu bulunmaktadır.

Bunlar, üretim, pazarlama, finansman, personel ve araştırma-geliştirmedir. Serbest piyasa ekonomisinde bu fonksiyonların hepsi müteşebbis tarafından rekabet esasına göre yürütülür. Dolayısıyla verimlilik ve kârlılık en önemli motive edici faktör olarak işlev görür.

Sosyalist sistemde ise, bu fonksiyonlar devlet tarafından yerine getirilmekte idi.

Adil Düzende anlaşıldığı kadarıyla, üretim fonksiyonu müteşebbis; pazarlama fonksiyonu ise, devlet tarafından gerçekleştirilmekte-

dir. Bu durum, başlangıçta devletle özel sektörü koordineli bir şekilde çalıştırmayı esas almış gibi görünmektedir. Halbuki, pazarlama fonksiyonunun devlet tarafından icra edilmesi, ekonomiyi devletin kontrol etmesi ve hatta tahakküm etmesi anlamını taşır. Çünkü, işletmelerde pazarlama ve satış, lokomotif fonksiyondur. Günümüzde tek pazarlama firmasıyla çalışan işletmeler, mahkum işletmeler olarak tanımlanmaktadır. Resmi nitelikte olduğu zaman, pazarlama firmasına monopol olması yanında devlet kurumu olması avantajı da eklenince, devlet üreticileri kolayca baskı altına alabilecektir.

Burada özellikle pazarlamanın devlet tarafından yürütülmesi, gerçekte üretim ve finansmanın da devletin eline geçmesi demektir. Çünkü, ekonomik yapı içerisinde bir işletmenin ürettiği, bir diğer işletmenin girdisi durumundadır. Bu ise, bütün işletmelerin kendi girdilerini devletten almaları ve yine kendi çıktılarını devlete vermeleri demektir. Fiyatı da devlet arz ve talebi esas alarak kendisi belirlediğine göre, bütün işletme fonksiyonları yine devletin dolaylı ve dolaysız olarak kontrol etmesi sonucunu doğuracaktır.

Sonuç olarak, mevcut ekonomik sistemde devlet vergi oranlarıyla oynayarak ve para basarak gücünü artırırken, AD'de sahip olduğu mamüllerin fiyatlarının belirleyicisi olarak, belki de daha güçlü bir fırsat yakalamış olmaktadır. Ayrıca devletin kendisi aldığı 1/5'Iik pay da günümüz vergi oranlarından daha yüksek olmaktadır.

cb. Vergi Düzenlemeleri

Adil Düzende vergi olmadığı defalarca tekrar edilmesine rağmen, üç değişik vergiden bahsetmek mümkündür. Bunlar;

-Her türlü sınai üretimden devletin 1/5 oranında pay alması,

-Tahıl ürünlerinden alınan 1/10 ve hayvanlardan alınan 1/40 pay,

 

                                                                                                    

- Üretime girmemiş servetlerin korunması için alacağı pay.

 

Vergi düzenlemelerindeki en büyük problem ise, devletin kendisine ait payları ayni olarak almasıdır. Devlet bu ayni vergileri, teorik olarak her zaman paraya çevirebilir. Ancak uygulamada bunun her zaman mümkün olamayacağı düşünülmelidir. Böyle bir durumda, devletin elindeki yüzbinlerce koyun, yine yüzbinlerce ton tahıl; sayısız miktardaki motor, otomobil veya benzeri sınai mamül bir taraftan hasarlanma riski ile karşı karşıya kalırken diğer taraftan ağıl, depo ve antrepo gibi önemli masraflara sebep olacaktır.

Diğer taraftan, her türlü sınai mamülün çeşitlendiği, çeşitlendirmenin işletmeler için önemli bir starteji olduğu günümüzde, sayıları katlanarak artan bu mamüllerin hepsinin ayni olarak vergilendirilmesinin imkansızlığı ortadadır.

cc. İktisadi Çıktıların Paylaşılması

İktisadi çıktıların paylaşılmasında önemli haksızlıklar söz konusu olabilir. Üretim çıktıları genel olarak beş paya ayrılmaktadır: Müteşebbis/yönetim, tesis, emek, hammadde, devlet/genel hizmet. Bu yaklaşım tarzı, değişik bir bakış açısıyla şu şeklide açıklanabilir:

-Yöneticiler ayrı bir paylaşma birimi olarak düşünülmektedir,

- Hammadde payı, sabit bir birim olarak tanımlanmaktadır. (Halbuki hammadde her faaliyet kolunda farklı bir oranda maliyet unsurudur. Ayrıca hizmet üreten işletmelerde hiç hammadde bulunmaz),

-Devlet üretilen her sınai birimin 1/5'ini almaktadır. Üretim miktarı esas alındığına göre, bu pay önemli bir vergidir.

 

 

Yukarıdaki açıklamalarla ilgili olarak, günümüz üretim faktörlerinin toplam maliyet içindeki dağılımıyla, AD'nin paylaşım sistemi arasında bir karşılaştırma yapıldığı zaman elde edilen sonuçlar, tablo-1 üzerinde gösterilmiştir. Buna göre;

-Devlet, hiçbir sektörde aldığı pay oranında hizmet götürmek durumunda değildir. Yani, aldığı mamülü hak etmemektedir.

-Hizmet işletmeleri dışında, yöneticiler oldukça önemli bir pay alıyorlar. Bu ise, bir sömürü sebebi olmaktadır.

-İşçiler, kapitalist düzende olduğundan daha fazla bir pay alabilmiş değiller. Ayrıca hizmet işletmelerinde daha çok sömürülüyorlar.

-Sınai işletmeler için ayrılan hammadde payları yetersiz kalmaktadır.

Özetle belirtmek gerekirse, her şeyden önce, sabit oranlı paylaşım sistemi, ekonomik gerçeklere ve sektörel farklılıklara aykırı bir görünüm arz etmektedir. Daha kötüsü, hak ve adalet kavramlarının çokça kullanılmasına rağmen, haksızlığın ve sömürünün bir aracı olmaktadır.

İkinci olarak, bu oranların her faaliyet kolu için ayrı ayrı belirlenmesi durumunda ise, bu yaklaşımın pratik olmayacağı belirtilmelidir. Böyle bir durumda, ayrıntıya yönelik tartışmalar, toplumun gündeminden hiç eksik olmayacaktır. Üstelik bu gibi oranların anayasa maddesi haline getirilmesi durumunda, tam bir açmazla karşı karşıya kalınacaktır.

Üçüncü olarak, bu tür bir uygulamanın muhasebesi ve denetimi oldukça zordur. Tarımda üretim mevsimliktir; ürün üzerinden vergi alınabilir. Bunun tartısı, ölçüsü, muhasebesi ve denetimi mümkündür. Madende üretim sürekli olmasına rağmen yine muhasebeleştirmek ko-

 

laydır. Ancak, işletmelerde gerçekleştirilen üretimin muhasebe ve denetimi imkansız değil ama zordur. Dolayısıyla, ürün üzerinden vergi alınabildiği gibi, kıyaslama yoluyla, işletme çıktıları üzerinden de vergi alınabilir yaklaşımı uygun düşmez.

Ve nihayet, İslâmi ilkeler göz önünde bulundurulduğu belirtilmesine rağmen, bu sistem, İslâmın vergilendirme anlayışıyla pek uyuşmamaktadır.

cd.Hizmet İşletmelerinin Vergilendirilmesi

Hizmet işletmelerinin ve pazarlama firmalarının vergilendirilmesine yönelik olarak, herhangi bir teklife rastlanılmamaktadır. Bu durum muhtemelen unutulmuş olarak değerlendirilmiştir. Ancak sürekli olarak ayni paylaşımlardan söz edilmesi, hizmet işletmelerindeki paylaşımı bir problem olarak ortaya çıkarmaktadır.

ce.Para ve Senetler

Günümüzde altın para sistemi terk edilerek, öz değeri olmayan kağıt para sistemine geçilmiştir. Kağıt para alış-verişi kolaylaştırmaktadır. Ancak hükümetlerin paranın değerini, kolayca değiştirebilmeleride onun önemli bir zayıflığıdır. Hükümetler istediği zaman, istediği kadar kağıt para basabilir, ancak istediği kadar altını pazara süremezler. Bu yüzden, metal paranın değeri her istenildiği zaman değiştirilemez. Bunun için metal paranın savunucuları artsa bile, günümüz uluslararası yoğun bir ticaret ortamının ihtiyacını karşılamada pratik olamayacağı için, uygulamaya geçilmesi güç olarak görülmektedir.

Paranın temel fonksiyonu, alış-verişi kolaylaştırmaktır. Bu sebeple, para ilk çağlardan beri kullanılagelmiştir. Dolayısıyla parasız bir ekonomi düşünülemez.Kötülük veya iyilik kağıt veya madeni para-

 

nın bizzat kendisinden değil, parayı istismar eden insanlardan kaynaklanmaktadır. Bu yüzden, bizim kültürümüzde paranın kendisi değil, kaçınılmaz olarak faizi doğuracağı için paranın ticareti yasaklanmıştır.

Sağlam ekonomi, sağlam para ile; sağlam para ise, sağlam insanlarla sağlanabilir. Sağlam insanlardan oluşmayan toplum ve hükümetlerde, paranın istismarı kaçınılmazdır. Bu açıdan, eğer insanlar adil olmazsa, Adil Düzen'de de enflasyon olacak ve para sistemi metal de olsa istismar edilebilecektir.

Kısaca ifade etmek gerekirse, bugünkü para istismarlarından hareketle, para yerine senet veya metal esaslı para teklifleri, uygulanma imkanları sınırlı enstrümanlar olarak görülmelidir. Araçları sınırlı olan ekonominin kendisi de sınırlı kalır.

cf.İşçi Ücretleri ve Emeklilik

İşçi ücretlerinin de ayni olarak hesaplanması, uygulamada pek çok sorunu ortaya çıkarabilir. En azından işçiler için, kendi paylarını nakte çevirmek oldukça önemli bir sorun olacaktır. Yine bu sistemin sıkıntıları, çok çeşitli mamüller açısından farklı boyutlarda ve miktarlarda sorunların kaynağını teşkil edecektir.

İnsanların diledikleri zaman emekli olmaları, çalışmayı sürekli olarak teşvik etmiş bir dinin hakim olduğu bir düzen için tutarlı bir yaklaşım değildir. Bunun uygulanma şansı da zayıftır. İnsanların tembelliğe meyilli oldukları, çünkü insanın Cennete göre yaratıldığı ve Cennette çalışma bulunmadığı düşüncesi, ilmi ve İslâmi bir bakış açısı taşımamaktadır.

cg.Müteşebbis kârı/Zararı

Müteşebbisin elde ettiği kâr, gerçekte yeni yatırımlar yapma ko-

 

nusunda, yetersiz kalacaktır. Müteşebbis her yeni yatırımında, devletten destek ve yardım almak durumundadır. Ayrıca, üretim miktarının belirli oranlarda ve ayni olarak paylaşılması, işletme yönetimini sık sık nakit problemiyle yüz yüze getirebilir.

Diğer taraftan, işletmenin zarar etmesi durumunda ne olacağı konusu üzerinde hiç durulmamıştır: Her grup, yine kendi payına düşen mamülü almaya devam edecek midir?

cğ. Kredi Sistemi ve Mekanizması

Devletten çeşitli işlemler karşılığı kredi alma mekanizması, hem çok karmaşık ve katı kurallarla çevrilmiş, hem de uygulama imkanı sınırlı bir görünüm arz etmektedir.

- Hakkı müktesep karşılığı kredi: Bir bankaya, 1.000 Tl yatıran bir mudi, 1 yıl sonunda sadece bir 1 ay vade ile 12.000 Tl.sı alabilecektir. 1 yıl vade ile almak istediği zaman, müktesep hak 1.000 Tl. olacaktır. Alınacak yüksek miktardaki krediyle 1 ay gibi kısa bir süre içinde iş yapma zorunluluğu karşısında, uzun vade gerektiren durumlarda bankaya yatırılan miktara eşit bir kredi almak söz konusu olmaktadır. Böyle bir durumda mudi bankaya para yatırarak, yaklaşık miktarda bir kredi almak yerine, kendi parasını kullanabilir. Ancak bu durumda da müteşebbisin sermaye ihtiyacı giderilemeyecektir.

-Rehin karşılığı kredi, gerçekte avans niteliği taşımaktadır. Bu da kredi sayılmaz. Ayrıca, bu tür bir sistemin dini açıdan incelenmesine ihtiyaç vardır: Malı bugün teslim edip bir miktar avans aldıktan sonra, fiyatların yükseldiği bir anda, malı sattım demenin mantıki ve dini bir temeli tartışılmalıdır. Çünkü hiç kimse, malın fiyatı belli olmadan, borç miktarı kesinleşmeden avans vermez ve de fiyatlar yükseldiği zaman malı almayı kabul edemez.

 

-Selem senedi karşılığı satış da bir kredileşme türü değildir. Bir mal satış yöntemidir. Üstelik önemli bir mantık hatası işlenmiş durumdadır: Gecikmeli mal teslim ve peşin satış sistemi, malların fiyatının ucuzlayacağı anlamı taşımaz. Vadeli satış türüne benzediği halde,

bugünkü vadeli satışla karşılaştırması da ayrı bir mantık hatasıdır. Bugünkü vadeli satış sisteminde, mal teslim edilmekte ve parası uzun dönemde tahsil edilmektedir. Selem senedi karşılığı satışta ise, para peşin alınmaktadır ve mal daha sonra teslim edilmektedir. Dolayısıyla sistemde ucuzluk olacağını iddia etmek yanlıştır. Çünkü parayı peşin veren daha çok kâr etme fırsatı karşısında, bu tür bir işleme razı olmaktadır. Ayrıca bugün de peşin satışlarda önemli fiyat indirimleri alınabilmektedir.

Her şeyden önemlisi, enflasyonun olmadığı, paranın kısa dönemde değer kaybetmediği iddia edilen bir ekonomik sistemde, peşin satış karşılığı önemli fiyat düşmelerinin yaşanacağını varsaymak da doğru olmaz.

- Burada son olarak, ortaklığın bir kredi mekanizması olmadığı belirtilmelidir. Çünkü, ortaklığa rağmen yine borç sermayeye ihtiyaç duyulabilir.

ch. Teminatlı Tezkiye Sistemi

Adil düzende teminatlı tezkiye kurumlarından bahsedilmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla, bir işe başlarken, bu maksat için kurulmuş "Ahlak Topluluğun"dan tezkiye alınacaktır. Bu kurum hakkında yeterli bilgi mevcut değildir. Tezkiye alan kimse, dürüst çıkmazsa ve sebeple bir zarar ortaya çıkarsa, bu kurum meydana gelen zararı ödeyecektir. Böyle bir kurumun işleme şansı oldukça zayıf görünmektedir. İlk bakışta, meydana gelen zararın, Teminatlı Tezkiye Kurumu tarafından

 

ödenmesi, o kurumu sorumlu davranmaya iteceği söylenebilirse de,bunun işleme şansı dikkate alınmamış görünmektedir. Sonunda böyle bir tazminat söz konusu olunca, kurumu meydana getiren üyeler, bir başka üyeyi niçin tezkiye edeceklerdir? Hangi miktardaki bir kredi için tezkiye söz konusudur? İnsanları müteselsil olarak, birbirinin mecburen kefili yapmak, sistemi bir noktadan sonra kilitlenmeye itebilir. Diğer taraftan bu sistemin, ilmi-islami bir esası da belirtilmemiştir. Gerçekte, İslâmda bir akile kurumu vardır. Ancak bu kurum hata ile insan öldürme ve yaralama hallerinde, hem zarara uğrayanın mağdur olmasını önlemeyi ve hem de kasıt olmaksızın bir zarara sebep olana yardım etmeyi, hedef alan sosyal bir yardımlaşma kurumudur. Yine de bu kurum, azami miktarı belli olan bir tazminat için söz konusudur.

Bunun dışında nakdi yardım ve tekeffül, kefalet kurumu aracılığıyla olmaktadır. Bu ise, tamamen kefil olan kişi veya kurumun rızasına bağlıdır. Teminatlı Tezkiye Kurumu, görünürde bu iki kurumu birleştirmekte ve insanları mecburen birbirlerinin kefili yapmaktadır. Bir büyük firmanın iflas etmesine, yöneticilerin dürüst olmayan davranışları sebep olmuşsa, Teminatlı Tezkiye Kurumu, milyarlarca liralık tazminatı, niçin ve nasıl karşılamalıdır?

cı. Faiz ve Enflasyon

Adil düzende faiz, haksız vergi, darphane, banka, kambiyo olmayacağı için enflasyonun da sıfır olacağı belirtilmektedir. Enflasyonun tek sebebi bunlardan ibaret olmadığına göre, enflasyonun sıfırlanması nasıl mümkün olacaktır? Üretimle tüketim arasında olumsuz bir fark varsa, hammadde kaynakları yetersizse veya gün geçtikçe daha pahalıya mal oluyorsa fiyat artışlarının nasıl önüne geçilecektir?

 

                                                                 

ck. Üretme ve Tüketme Eşitliği

Temel bir yaklaşım olarak, herkesin gücü yettiği kadar üretmesi ve en çok ürettiği kadar tüketmesi öngörülmekte ve dolayısıyla, başkalarının hakkının yenmeyeceği belirtilmektedir. Bu anlayış, eleştiriye açık bir yapıdadır. Hiç üretmediği halde tüketme durumunda olanlar (yaşlılar, çocuklar, sakatlar, işsizler) ile miras yoluyla servet elde edip harcayanların durumu nasıl nitelendirilecektir?

cl. Fiyatların Standart Olması

Üretilen herhangi bir mamülün fiyatının, ülkenin her yerinde aynı olacağı belirtilmektedir. Geniş bir ülke içinde, farklı arz ve taleplerin oluşabileceği mahalli pazarların oluşacağı kabul edilmemiştir. Yani bütün ülke, tek bir pazardır. Bu durumun bir an için mümkün olabileceği varsayılsa bile, ulaşım, taşıma, güvenlik masraflarının nasıl telafi edileceği meçhuldur. Veya başka bir bakış açısından, mallarda yer ve zaman faydasındaki artış, fiyatlara dahil edilmemiştir.

cm. Devletin Ekonomiye Müdahalesi

Yine İslâm dininde, devletin ekonomiye bu kadar karışması ve kontrol etmesi, tartışılacak bir konudur. Belirlenen bu paylaşım sisteminde ve hatta üretim-devlet ilişkilerinde islami esaslara uygunluk tartışmalıdır.

d. İlmi Düzen

- İlim adamlarının yeterince şahsi, fikri ve mali güvencelerinin bulunmadığı, öğrenimin tedris ve ezberciliğe dayandığı , ihtisaslaşmanın yanlış mecralara sürüklendiği ve ilmi miyopiye sebep olduğu, iyi

 

öğreten ve ilim üreten ile bunları yapmayanların aynı sonucu paylaştığı ve bütün bunların iyi ilim adamının yetişmesini menfi yönde etkilediği doğrudur. Ancak Adil Düzende yer alan bu kadar dağınık bir sistemin hem organizasyon, hem de finansman ve program olarak başarılı olacağı şüphelidir. Sistemin eğitim uzmanlarına açılması, tartışma ve pilot denemelerle olgunlaştırılması gerekli gözükmektedir.

-Tablolaştırılan "tedris, tartışma ve deneme" safhalarının ayırımı vakıaya uymamaktadır. Gerçekte bu aşamalar arasında birliktelikler ve tedahüller vardır.

-Ehliyetlerin verileceği kişilerin sayısında yalnızca ondalık sisteme göre hareket edilmesi fiilî ihtiyaç bakımından tutarlı bir hareket yöntemi ve ölçüt değildir.

-İlmin serbestliğinden ve özerkliğinden söz edilirken onu bir çok bürokratik kayıtlara bağlamak uygun değildir.

-İlmi ehliyetler kısmı da yaş ve bürokrasi kayıtlarına bağlanmış, gelişme seyri önlenmiştir.

e. Dini-Ahlaki Düzen

-Dini-Ahlaki Düzenin Temel Esasları tablosunda genel esaslar belirtilirken, dinin diğer düzenlerle uyumlu olması gerektiği ifade edilmektedir. Yani dine, diğer düzenlerle uyumlu olma görevi verilmektedir. Bu yaklaşım sürekli değişme ve değişmeye uyum düşüncesinin bir sonucudur ve yine müsbet bilimlerin etkisindedir. Gerçekte İslâm dininde, her şey değişse bile, değişmemesi gereken bazı temel inanç ve değerler söz konusudur.

 

 

C. SORULAR VE SORUNLAR

Bu kısımda, belirli bir başlık altında toplanamayan, birçok düzeni yakından ilgilendiren veya Adil Düzen çalışması içinde cevaplandırılmayan sorunlar ele alınmıştır.

1. Sorunlar

a-Vergi Kaçırma

 

Adil düzende vergi kaçakçılığının söz konusu olmayacağı ifade edilmektedir. Herkesin mal varlığını doğru beyan edeceği varsayılarak, bunu temin için, herhangi bir hırsızlık veya gasp durumunda, devletin ancak beyan üzerinden işlem yapması usulu getirilmektedir. Halbuki hiçbir din veya sistem bunu başaramamıştır. İslâm dininin de böyle bir iddiası yoktur. Nitekim, zekat gibi çok önemli bir ibadette bile, zekat kaçırmayı düşünenlere karşı dini-hukuki tedbirler alınmıştır. Diğer taraftan, vergiden kaçırılan malların, her türlü saldırıya açık olması da doğru değildir. Çünkü, bunların mal olma vasfı ortadan kalkmamıştır ki, saldırılara karşı açık hale gelsin.

b-Çalınan Malların Devlet Tarafından Tazmini

Çalınan malların devlet tarafından, sahibinin beyan ettiği miktar üzerinden tazmin edileceği belirtilmektedir. Bunun da İslâmi bir gerekçesi yoktur. Bu tür bir uygulamanın devlete ne kadar bir yük getireceği hesaplanmalıdır. Herhangi bir zarar karşısında, devletin o zararı tazmin etmesi ayrı bir olaydır; vatandaşın bu olay karşısında fakr-u zarurete düşmesi halinde, devletin yardım elini uzatması ayrı bir olaydır.

 

c-Devletin Vergi Kanunu Çıkarmaması

Devletin vergi kanunu çıkaramayacağı belirtilmektedir. Bu İslâmi bir kural değildir. Çünkü zekat, cizye, haraç, öşür gibi Kuran'ı Kerim'de ve Hz. Peygamberin uygulamalarında rastlanan vergilerin dışında, ihtiyaca göre vergi(nevab) koyma hakkı İslâm devletine tanınmıştır. Gerçekte, zekat gelirleri Kuran'ı Kerimde belirtilen yerlerin dışında sarf edilemez. Devletin bunların dışında da harcama yerleri bulunmaktadır. Bu masrafları karşılamak için maslahata uygun olarak, devletin vergi kanunları çıkarmasında herhangi bir engel bulunmamaktadır.

d-Mülkiyet

Adil düzende toprağın, madenlerin, ormanların ve meraların mülkiyetinin devlete ait olacağı vurgulanmaktadır. Bu dört alanda özel mülkiyetin söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır. Hem hukuki, hem dini ve hem de uygulama açısından, bu anlayış önemli problemlere sebep olabilir. Bazı sınırlamalar getirerek, bunların özel mülkiyete konu edilmeleri mümkündür.

 

Ayrıca devletin 1/5 oranında pay sahibi olarak nitelendirildiği ekonomik bir düzenleme içinde, işletmelerin özel bir mülkiyet olmasına sınır getirme anlamı taşıyabilir.

e. Mal Satış Vakıfları

Özellikle vakıf kurumu etrafında şekillenen ve sıkı bir devletçiliğe sebep olabilecek bir satış sistemi söz konusudur. Halbuki, İslâm İktisadı Modeli, prensip itibariyle piyasa ekonomisini esas alır. Fakat kapitalist sistemdeki ekonomik insan tipi yerine, Müslüman insan tipini ikame eder. Devletin fonksiyonu, bir taraftan bu insan tipinin yetişmesi için zemin hazırlamak, diğer taraftan da piyasada rekabet ortamını bozacak engelleri izale etmektir.

Ayrıca Devletçiliği yürütmede odak noktası olan kuruma, vakıf gibi tanımlama da uygun düşmemektedir.

f. Sosyal Güvenlik Kurumları

İslâm dininde sosyal güvenliği sağlayan ana müessese zekattır.

Zekat tahsisi bir vergi olup, verileceği yerler, diğer bir ifadeyle kapsadığı sosyal riskler bellidir. Lonca ve benzeri müesseseler ise tarihi süreç içerisinde, o dönemin bir gereği olarak kurulmuş bulunan ve daha çok sosyal yardımlaşma kurumlarıdır. Ayrıca akile gibi kurumlar da iş kazası ve meslek hastalıklarına karşı kısmi bir sosyal güvenlik amacı taşır. Günümüz şartlarında bunlara uygun zoraki benzerlikler, istenen sonuçları vermeyecektir.

 

 

Bir İslâm toplumunda, öncelikle herkesin kendisine yeterli olması esastır. Kişi için ancak çabası vardır. Kişi yeterli olamaz ve iş bulamazsa, devlet yardımcı olur ve kendi fonundan, ihtiyaç kriteriyle, o kişiye durumuna uygun ödemede bulunur. Bu ise, ihtiyari bir sosyal yardım veya tasadduk değildir. Kişinin hakkıdır ve talep yetkisi doğurur.

a-Üretilen mallar vakıf ambarlarına teslim edildiği zaman, herkesin hisse senedi alacağı ve bunların istenildiği anda paraya çevrilebileceği belirtilmektedir. Herkesin aynı dönem içinde paraya talip olması karşısında, yüklü bir nakit temini mümkün müdür?

b-Hak kavramından çok yerde söz edilmesine rağmen, hiçbir yerde tarifi yapılmamıştır. Hak, Adil Düzene göre nedir?

c-Hakkın doğuş sebepleri arasında, serbest mallardan yararlanma ve ölü arazileri ihya etme ile veraset de sayılmalıdır. Çünkü bu her iki husus da hakkın doğuş sebebidir.

Ayrıca İslâm hukukçularının "daman" tabir ettikleri risk unsuru da (yani herhangi bir şey yok olduğu zaman kim zarar edecekse, onun kazancının da o kişiye ait olması) hakkın doğuş sebebi olarak tartışılabilir.

ç. Üretilen buğdayların zorunlu olarak devletin vakıflarına teslim edilmesi, rekabeti ortadan kaldırmayacak mı? Üreticilerin, özellikle tahıl ürünlerinde, kendi ürünlerini satmadan saklamaları mümkün mü?

d-İhtikarın önüne nasıl geçilecek?

 

 

e-80 koyunu olan bir mal sahibinin, bir yılda 2 adedini devlete vermesi örneğinde, bu nisbetin gerekçesi nedir? Bu durum eğer bir esası ifade ediyorsa, bu zekat oranlarına pek benzememektedir.

f-Hakkı mükteseb karşılığı kredi, menfeat sağlayan borç demek olacağı için faiz sayılmaz mı?

 

 

                           SONUÇ

Adil Düzen, günümüz toplum sistemi ve hayat tarzına tenkidi bir yaklaşım sunmakta ve alternatif bir sistem olma iddiası taşımaktadır.Bugünkü hayat tarzına yönelik eleştirilere ve Hakk'ı üstün tutan felsefeye katılmamak mümkün değildir. Ancak Adil Düzen'in bir toplum sistemi olarak kabul edilmesi oldukça zordur. Bunun sebeplerini dört ana başlık altında değerlendirmek mümkündür:

1-Adil Düzen, İslâmî Bir Bütün Herşeyden önce, din kavramı İslâmın tanımlamasından farklıdır. Bu düzende dinden maksat sadece İslâm dini olmadığı gibi, materyalizm ve ateizm de din olarak algılanmaktadır. Devlet, belirli bir anayasal sistem koymaz, sadece ülkede yaşayan insanların kendilerine uygulanmasını istediği hukuku tescil eder ve uygular. Bu şeriat hukuku olabileceği gibi, başka bir hukuk sistemi de olabilir. Hukuk pluralizmi öngürülmektedir. Sosyal kurumlar arasında farklılaşma esastır. Dolayısıyla dini-ahlaki sistem diğerlerinden ayrılır ve laik bir görünüm arz eder. Devlet başkanının farklılaşan birimler arasında bütünleştirici ve koordine edici bir rolü vardır. Keza, faiz ve benzeri tanımlamalar da İslâmi tanımlamalardan farklılaşmaktadır.

İkinci olarak, İslama pozitif bilimlerin perspektifinden yaklaşmakta, pozitivist bir İslâm anlayışı sunmaktadır. Dinle ilgili meseleler, müsbet bilimlerin sınırları içinde ele alınmakta ve onun sınırlı imkanlarına bırakılmaktadır. Adil Düzen'in insanlara bakışı ve insanlık tarihinin doğrusal bir gelişme gösterdiğini kabul etmesi, bu tür bir anlayışın sonucudur. Başka bir ifadeyle, Adil Düzen, xıx. yüzyıl Batısının doğrusal ilerlemeci-pozitivist zihniyeti çerçevesi içinde oluşturulmuştur. Bu zihniyet, müsbet bilimlerde eğitim gören ilim adamlarında, çoğu kez farkına varılmayan fakat dünya görüşünü biçimlendiren bir özelliğe sahiptir.

Üçüncü olarak, Adil Düzen, İslâm fıkıh ekollerinin dışında, sünneti dahi ihmal eden ve dolayısıyla zorunlu olarak Kuran'ı Kerim'i uzak yorumlamalarla ele alan bir ibahiyye mezhebi görünümü vermektedir.

Nihayet, birçok İslâmi ilkeyi gözönünde bulundurmakla beraber, beşeri bir nitelik taşımaktadır. Bu sebeplerle, İslâmi bir hayat tarzı veya günümüz insanları için İslâmın devlet sistemi olarak sunmak mümkün değildir.

 

 

 

2. Adil Düzen, Uygulanması Oldukça Zor Bir Sistemdir.

Adil Düzenin ticaret anlayışı, para sistemi, devletin ekonomik fonksiyonu, düzenler arasındaki ilişkiler, her bir düzenin kendi içindeki gereksiz ve ayrıntıya yönelik düzenlemeleri, karmaşık ve uygulanamaz bir görünüm arz etmektedir. Toplum hayatının sürekliliği unutularak, mevcut insan, yapı, kurumlar ve sistem içinde tedricen gelişme ve değişmeye imkan vermeyecek kadar sert ve radikal bir yaklaşım sunan Adil Düzen, başarılı olma yolunda da aynı oranda sert ve radikal direnişlerle karşılaşabilir. Nitekim, Adil Düzen teorisyenlerinin İzmir'deki uygulama çalışmalarının başarısızlıkla sonuçlanması, bu düşüncenin önemli bir delilidir. Bu açıdan Adil Düzen çalışmaları, İslâm Düşünce tarihi içinde, teorik ve hatta ütopik bir tanımlamayla yer alacaktır. Dolayısıyla herhangi bir parti tarafından resmen kabul edilen bir program olarak benimsenmesi doğru olmayacaktır.

3. Adil Düzen Kendi İçinde Tutarlı ve Anlaşılır Değildir

Adil Düzen, bir sistem modelinin sahip olması gereken, kendi içinde tutarlılık ilkesine sahip değildir. Önceki bölümlerde belirtildiği gibi, birçok noktada tutarsızlık ve karışıklık içindedir. Gerçekte, modelin pek çok gereksiz ayrıntıya yer vermiş olması; hem bazı önemli öğelerin gözden kaçmasına sebep olmakta, hem de anlaşılmaz bir görünüm vermektedir. Modeli anlatmak üzere ortaya konulan karmaşık tasnifler ve tutarsız bağlantılar, her zaman itiraz edilebilecek bir niteliktedir: Dinlerin yönetici, yönlendirici ve tanzim edici olmak üzere üç grupta tasnif edilmesi; yine dinlerin ilim dini, şeriat dini ve ahlak dini olarak sınıflandırılması; ekonomik sistemin odak noktasında vakıf kurumların yer alması; İslâmi esaslar karşısında pozitif ve doğrusal gelişmeyi benimseyen tanımlamalar; insanları belirli grup ve odalara üye olmaya zorlayan yaklaşım karşısında demokratik yönetim beklentileri;

Her bir sosyal kurum için bağımsızlık ifadelerine karşı merkezi devlet düzenlemeleri; para konusundaki yetersiz açıklamalar ve senet uygulamaları...gibi.

 

4. Adil Düzen, Bilimsel Bir Metodolojiye Sahip Değildir

Adil Düzen, yeni bir toplum sistemi sunarken, birçok metodolojik yanlışlık ve eksiklik de içermektedir. Bunlar kısaca aşağıdaki gibi özetlenebilir:

Her şeyden önce, Adil Düzen, dünyada İslâm toplumu, sanki ilk defa kuruluyor ve İslâm dini ilk defa va'z ediliyormuş gibi, tamamiyle soyut bir model geliştirilmeye çalışmaktadır. On beş asırlık İslâm medeniyetinin ve yakın geçmişimizdeki Osmanlı Devletinin tarihinde, bu konulardaki herhangi bir hüküm veya uygulaması göz önünde bulundurulmamıştır.

İkinci olarak , Adil Düzen çalışmasında, (hem İslâm dünyasında ki, hem de genel olarak) bugüne kadar bu konularda yapılan çalışmalar, yayınlanan eserler, geliştirilen fikirler ve üzerinde anlaşmaya varılan konularla ilgili kaynakların tam olarak incelenmediği anlaşılmaktadır. Türkiye için hazırlanmış olmakla birlikte, bütün İslâm dünyası için uygulanma iddiasındaki bu teorinin; yapılan bütün bu çalışmaları

 

ihmal ederek, bütün dünyadan ayrı ve tek başına yapılmış olması, hem ilmi bir metod olarak, hem de İslâm dünyasını ikna etmek açısından oldukça yetersiz kalacaktır.

Üçüncü olarak, modelin dayandırıldığı bazı fikirler, metin içinde  ayrıntısıyla belirtildiği gibi, bir takım soyut ve spekülatif varsayımlara dayandırılmıştır. Bu fikirler, ne teorik veya uygulamalı, ne şer'i veya seküler, ne de felsefi veya

 ekonometrik hesabidir. Yine bu fikirler ortaya atılırken, herkes tarafından bilinen konularda dahi metod, tutum, bakış ve muhteva hatalarına düşülmektedir. Alt sistemlere ait hususlarda, genel ve makro seviyedeki ilkeleri ortaya koymak yerine, bir modelde yer almaması gereken ayrıntılara  ve spesifik konulara yer verilmektedir. Dolayısıyla modelin bütünlüğü kaybolmuştur.

Son olarak, Adil Düzenin, mevcut Türk milletini ve bugünkü devletin sosyal, ekonomik, hukuki-politik yapısıyla, örf ve adetleriyle,tutum ve değerleriyle mevcut kaynak ve özelliklerini, bütünüyle yok sayan bir yaklaşım sunduğu belirtilmelidir.

Mevcut Türkiye Cumhuriyetini top yekün başka bir yer kaldırarak, aynı yerde sıfırdan başlayan  yepyeni bir toplum kurma yaklaşımının mantıki olduğunu söylemek

pek mümkün değildir.