Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2011 Yazıları
2011 1.Baskı
696 Okunma
ASPxHyperLink

2011 Kasım
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri EROL
resaterol@akevler.org

 

KASIM 2011

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

DEPREM (6): Sistemi, düzeni sağlamlaştırmak

Reşat Nuri EROL

01.11.2011

Kur’an yani Allah diyor ki:

“... Kimisinin üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Kimisini korkunç bir patlama, bir çığlık bastırıverdi. Kimisini yerin dibine geçirdik. Kimisini de suda boğduk. Ama gerçek olan şu ki, bütün bunları Allah onlara zulüm olsun diye yapmadı; bilakis onlar, kendi öz canlarına zulmediyorlardı.” (Ankebût, 29/40)

Onlar kendi öz canlarına nasıl zulmediyor ve bu sonuçları nasıl hazırlıyorlardı?

*

Ali Ünal hadis-i şeriflerden şu zalim düzen sonuçlarını çıkarmış:

1) Şehirlerin büyük olması;

2) Yüksek binalar yapılması ve özellikle çölden ve taşradan gelen insanların yüksek binalar yapmada birbirleriyle yarışması;

3) Zinanın, çalgıcılığın çoğalması ve farklı isimler altında çok alkol alınması, hattâ bunların meşru addedilmesi;

4) Önü alınamaz hastalıkların ortaya çıkması;

5) Bilginin ve bilgisizce şahitliğin artması, fakat ilmin azalması;

6) Devlet veya kamu malının ganimet bilinmesi ve servetin belli ellerde yığılması;

7) Oburluğun ve neticede yağlanıp semirmenin artması;

8) Ölçü ve tartıda hilenin, aldatmanın, emanete riayetsizliğin artması ve güvenin kaybolması;

9) İnsan öldürme, kargaşa ve karışıklık, patlama ve savaşların çok olması;

10) Yere batma ve zelzelelerin çok fazla görülmesi. (Zaman, 31 Ekim 2011)

*

Hakan Kandal (Adil Düzen Çalışanı) arkadaşımız, bu haftaki çalışmasında İSTANBUL DEPREMİ merkezli bir değerlendirme yapmış; mutlaka dikkate alınmalı:

Van Depremi aslında Türkiye’de hiçbir şeyin değişmediği her şeyin daha da kötüye gittiğinin resmidir. 1999 Depremi’nde afişe edilen müteahhidin yerine bu sefer başka bir günah keçisi bulunmuştur. Yarın İstanbul depreminde kimler günah keçisi olacaktır? Her şeyin daha iyiye gittiğini iddia edenlerin iflas ettiği noktadır deprem. Van Depremi’yle medyada ve sosyal medyada deprem sonrası bölgeye gönderilen yardımlar ve deprem hakkında yazılanlar Türk halkının röntgeninin çekilmesine imkân verdi. Türk halkı zor durumda kalan insanlara karşı 1999 depreminin de verdiği hassasiyetle daha bir empatikken, siyasi iradenin ve belediyelerin deprem olgusuna karşı aslında hiçbir şey yapmadıklarının bilincinde olmalarına rağmen, bir o kadar da duyarsız ve vurdumduymaz. 1999 Depremi ülkeye bu anlamda hiçbir şey kazandırmamış. İstanbul depremi cumhuriyetin yıkılmasına bile varabilecek sonuçlara yol açabilir. Van Depremi’nin yol açtığı tartışmalardan sonra bu kanı bir komplo teorisi değil. Irkçı siyasi parti BDP, AB destekli fonlarıyla İstanbul Depremi sonrası ülkenin bölünmesi için daha iyi motive olmuş bir taşeron olur. Krizden zıbaran Yunanistan 1. Dünya Savaşı sonrası olduğu gibi, Türkiye’ye İstanbul Depremi sonrası saldırabilir. Bunlar komplo teorisi değil. İstanbul Depremi yakında gerçekleşirse vay Türkiye’nin haline…” (www.akevler.org sitemizin “dergi” bölümünde benzer değerlendirmeleri her hafta okuyabilirsiniz.)

*

Murat Yülek ise “Binalardan önce sistemi sağlamlaştıralım” başlığı altında, “Adil (Ekonomik) Düzen” ile paralel tesbit ve öneriler yapmış:

Depremi özeleştiri için bir fırsat kabul edelim. Önceki depremlerde olduğu gibi Van’daki depremde de binalarla birlikte özel sektör ve kamu sektörümüzün de bir kez daha yıkıldığını gördük. Önce binaları değil sistemimizi/medeniyetimizi sağlamlaştıralım. Bu köşede daha önce “Cumhuriyet döneminde neden güzel kentler geliştiremedik?” diye sorulmuştu. ‘Güzel’ kelimesi yerine ‘sağlam’ kelimesini de koyabilirsiniz. Amacım cumhuriyeti ya da şu ya da bu hükümeti sorgulamak değil; sistemin/medeniyetin kalitesinin öneminin altını çizmek.../ Çöküntülerin kamu binalarında yoğunlaşması münferit bir hadise değil... Başka hangi sorun mu var? Fonksiyonelliğinden başlayın, mimarilerine kadar çok sayıda sorunu sayabiliriz. Okullarımız dünyanın en çirkin okulları arasında sayılabilir. Hastanelerimiz ve sağlık ocaklarımız da öyle. Toplu konutlarımızın da pek estetik görünüme sahip olduğunu söyleyemeyiz. Kaldırımlar ve şehir içi yollarımızın kalitesini de tartışmaya gerek yok. Daha sağlam kamu binaları ya da daha iyi yollar yapacak mühendislik ve inşaatçılık kapasitesine, daha güzel binalar tasarlayacak mimarlara sahibiz. Mesele bunların gerçekleşmesini sağlayacak sistemin (düzenin) geliştirilmesinde.../ Türkiye’nin inşaat şirketleri, Amerika’daki bankacılar (faizciler) gibi, daha çok ve daha ucuza inşaat yapıp daha yüksek fiyata satmak isteyecek. Kamu otoritesinin görevi de bunu engelleyecek sistemi kurmak ve uygulanmasını sağlamak. Medeniyet böyle bir şey. Deprem arada sırada oluyor ve durumun vahametini bize anlatıyor. Oysa sistemin eksiklikleri, esasında her gün milyonlarca insanımızın hayatına değiyor;…/ Sistemi (düzeni) sağlamlaştırmamız gerekiyor. O zaman daha sağlam binalarımız, daha güçlü bir eğitim sistemimiz, daha iyi hastanelerimiz, daha yaşanabilir kentlerimiz ve çok sayıda olimpiyat madalyamız olacak. Kısacası, unsurlarına değil sistemin bütününe odaklanmamız gerekiyor.

Yani ADİL (EKONOMİK) DÜZENe odaklanmak…

 

 

***

 

 

 

 

PKK sorununun çözümü için yasa önerisi

02.11.2011

Bir hafta yani yedi gün önce, yedi yazı öncesinde (26 Ekim 2011) “PKK, deprem, devlet, düzen…” dedik…

Ardından altı “DEPREM” ana konulu yazı yazdık ve sonuncusunda (1 Kasım 2011) Van Depremi’nden ibretler alarak “Sistemi, düzeni sağlamlaştırmak” yani “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e odaklanmak gerekmektedir dedik…

PKK terörü/sorunu ile başladık, “DEPREM” ile devam ettik; sadece “binaları” değil “düzeni/sistemi” de sağlamlaştırmak gerek dedik…

Evet, sağlamlaştırmak ama nasıl?..

*

Hatırlayalım…

Başbakanı, bakanları dinlediğinizde Türkiye’nin artık cennet gibi bir ülke olduğunu sanırdınız... Tüm sorunlar çözülmüştü… Ülke dünya birincisi olarak kalkınıyordu...

Yine siyasilerimizin öylesi konuşmaların ardından bir-iki gün geçmemişti ki; PKK terörüne bir-iki günde 30 şehit verdik!..

Yine aradan bir-iki hafta geçmemişti ki; Van Depremi oldu, yüzlerce vatandaşımız öldü, evler ve özellikle kamu (devlet) binaları çöplüğe dönüştü!..

Bugünlük bu kadar uyarı ve hatırlatma yeter;

YETSİN ARTIK!..

***

PKK sorunu başta olmak üzere ülkemizdeki nice sorunları çözmek için aşağıda önerdiğimiz “YASA” hiç gecikmeden çıkarılmalı ve derhal uygulanmalıdır:

Madde 1- Türkiye, nüfusu 300 binden az ve 1 milyondan fazla olmamak üzere illere ayrılır. Her ilin meclisi, seçilen başkanı, bakanlar kurulu ve zaptiye teşkilatı olacaktır. İller iç işlerinde bağımsız olacak, kendi kanunlarını kendileri yapacaktır. Vergilerini kendileri toplayacaktır. Kendi dili olacak, orta öğrenimini kendi dili ile yapacaktır. Bu illere dışarıdan gelip yerleşmek oranın yönetimine aittir.

Madde 2- Van, Diyarbakır, Erzurum, Samsun, Bursa, Tekirdağ, İzmir, Adana, Konya, Kayseri, Afyon ve Ankara merkez illeri ve bu illeri birbirine bağlayan devlet kara ve demiryolları, tüm kıyı şeritleri devlete ait olup, buralarda merkezin yasaları ve güvenliği geçerlidir. Üniversite eğitimi devlete aittir. Bu merkezlerde Türk orduları yerleştirilir ve bölgelerin savunmasını yaparlar. Buralardaki işletmelerin vergilerini devlet alır. Taşra halkı bu bölgelere doğrudan kimseden izin almadan gelirler, burada yerleşebilirler, burada iş kurabilirler. Buralar bütün vatandaşların ortak malıdır. Bütün vatandaşlar askerlik yapmak zorundadır. Eğitimlerini devlette tamamlarlar. Eğitim dışı hizmetlerinin yarısını devlette yarısını kendi zaptiyelerinde yaparlar. Merkez illerde başka bölgelerin askerleri hizmet verir.

Madde 3- İç güvenliği sağlamak il yönetimlerine aittir. Sağlayamadıkları takdirde sıkıyönetim ilan eder ve merkez ilden askeri birlik isterler. Yönetimi onlar temsil ederler. Yerel yönetim devreden çekilir. Askeri sistemle güvenlik yerine getirilir. İl başkanının emriyle görevlerini bitirmiş olurlar. Sıkıyönetim ne kadar uzarsa uzasın, sıkıyönetim hizmeti olarak maktu ücret alırlar. Görevi yerine getirmezlerse bu ücret verilmez. Görevi yerine getirip getirmediklerine hakemler karar verir.

Madde 4- İl yargılamalarında yargılama sonuçları kesindir, temyiz edilemez. İller arası veya il ile devlet arası çıkacak nizalar Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde oluşturulan hakemler tarafından çözülür. Yüzde 5 oy karşılığı bir hakem atanır. Taraflar bunlardan birer hakem seçer. Başhakemi de hakemler seçer. Hakemlerin verdikleri karar kesindir. Başka hakemler nezdinde hakem kararlarına itiraz edilebilir. Hakem mahkum edildiği takdirde devlet tazmin eder.

***

PKK sorunu başta olmak üzere, ülkemizdeki pek çok siyasi, sosyal ve ekonomik sorunu sona erdirme ancak çıkarılacak bu veya buna benzer YASA ile mümkün olur...

Ülkemizin sorunları ile ilgili görüş ve çözüm önerilerimizi kimse görmüyor, dikkate alıp da duymuyor, duyup da konuşmuyor, tartışamıyor, gündemine almıyor...

KÖR, SAĞIR VE DİLSİZLERİN sonu kötü, hem de çok kötüdür...

Vesselâm…

 

 

***

 

 

 

 

Zavallı iktidar

Reşat Nuri EROL

03.11.2011

İktidar partisi son seçimlerde yüzde 50 oy alarak iktidara geldi...

On beşten fazla parti seçime girer, buna rağmen siz oyların yarısını alırsanız, elbette kimsenin söyleyeceği sözü kalmaz.

Başka önemli nokta da, yüzde 95’ten fazla mecliste temsilin olmasıdır.

İktidarın meşruiyetine kimse gölge düşüremez.

İktidar partisi önceki seçimlerde de anayasa çoğunluğu ile tek başına iktidar olmuştur.

Sonuç olarak iktidar partisinin bu üçüncü ve büyük ihtimalle tek başına son iktidarının önünde hiçbir engel kalmamıştır.

Ordu mu engel oldu?

Yargı mı engel oldu?

Üniversite mi engel oldu?

Bürokratlar mı engel oldu?

Başkaları mı engel oldu?!.

Engel olan yok!

*

Artık iktidarın hiçbir bahanesi kalmamıştır; bunu şunun için yapamadım, bu önemli meseleyi şu sebepten veya engel(leme)den dolayı çözemedim diyemez...

İşte…

Yukarıda açıkladığımız üzere, seçimi ezici çoğunlukla kazanan parti tek başına “iktidardır” ama “muktedir” değildir, iktidarının üç döneminden beri güya azameti, büyüklüğü, gücü, kudreti vardır ama bir “başörtüsü sorununu” bile çözemiyor!..

Başörtüsü sorununu çözemediği gibi daha nice sorunları da çözemiyor…

O halde…

Bir taraftan böylesine “azamet” varken;

Diğer taraftan zillet getiren bu “acziyet” nedir?

Bu sorunun cevabını verelim...

Bu acziyetin sebebi iktidar partisinin bu yapılanların hiçbirisini kendisinin yapmıyor, yapamıyor olmasıdır...

İktidar orada oturuyor...

Trafik akıyor...

O da akan trafiğe aktığı istikamette bayrak sallıyor...

Trafik bayrağa uymuyor, bayrak trafiğe göre sallanıyor...

***

AK Parti bu azamet, bu büyük güce rağmen neden bu kadar zavallıdır?

Zavallıdır…

Çünkü Millî Görüş gömleğini çıkarmıştır...

Zavallıdır…

Çünkü “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e inanmamış ve karşı olmuştur…

*

Bir gerçeğe artık açıklık getirelim...

Necmettin Erbakan “İslâm düzeni” diyemediği için “Millî Görüş” demiştir.

Herkes bilir ki “Millî Görüş” derken “İslâm/barış düzeni” kastedilmiştir.

Daha sonra gerçek İslâmiyet ve “faizsiz ekonomi” Akevler’de yapılan çalışmalarla “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” olarak ortaya çıkmıştır...

“Millî Görüşü” bırakıyorlar, gömlek çıkarıyorlar…

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e başından beri inanmayıp karşı oluyorlar...

İşte…

AK Parti’nin ana acziyeti ve müzmin zavallılığı buradan gelmektedir.

***

Hakkı, adaleti, adil paylaşımı, “MİLLÎ GÖRÜŞ”ü, “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i bırakarak Avrupa Birliği’ne sığınanların, Batı kapılarında sürünenlerin, “faizci ve sömürücü vahşi kapitalizm düzeni” uygulayıcılarının durumu (isimlerinde sadece söz olarak “adalet” kelimesi olsa bile) bundan başka ne olabilirdi ki?!.  

Diyeceksiniz ki…

AK Parti on senedir tek başına iktidardadır...

Ülkede istikrar sağlanmıştır...

Türkiye’de büyük hamleler yapılmıştır...

Bu iktidar, bu istikrar, bu hamleler Türkiye’nin borcunu 200 milyardan 600 milyara çıkararak sağlanmıştır...

Türkiye 80 senelik KİT’lerini “özelleştirme” kandırmacasıyla 8-9 yılda satarak nefes almıştır...

Türkiye on senedir yeni hiçbir fabrika kurmadan bunları yapmıştır...

İktidar ne yapmıştır? Çift (duble) yollar yapmıştır; müstevliler kolay gelip geçsinler diye...

Daha başka neler yaptığını biraz da siz düşünürseniz, bulursunuz…

İktidardaki zavallılıktan kurtulmak için yapılması gerekenler gelecek yazıda…

 

 

***

 

 

 

 

İktidardaki zavallılıktan kurtulmak için

Reşat Nuri EROL

05.11.2011

Baştan açıkça söyleyelim; güçlüsünüz ama asla başarılı değilsiniz.

Evet, iktidar partisi mensupları, çok güçlüsünüz ama asla başarılı değilsiniz...

Hem kendinizi hem de ülkeyi uçurma götürüyorsunuz...

Siz bizim canımızsınız, ciğerimizsiniz...

Eskiden bizi seviyordunuz, bizi dinliyordunuz; veya dinler gibi görünüyordunuz...

İşte, hiç olmazsa o geçmişteki yılların hatırına, şimdi sizin helâk olmanızı istemiyoruz...

Gelin tevbe edin, istiğfar edin, kendinizi de kurtarın ülkemizi de batmaktan kurtarın...

Bizi ve halkımızı ikna etmek ve dünyaya örnek olmak için deyin ki:

- Tamam, biz “Millî Görüş” gömleğini çıkardık ama yenisini diktirdik, artık daha ileri seviyedeki “Millî Görüş” gömleğini giyeceğiz...

- Biz “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” taraftarı değildik, ona inanmıyorduk, çünkü o gerçek “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” değildi; o kelimeler ve onların etrafında söylenenler sadece sloganlardan ibaretti. Biz yıllardan beri çalıştık, hala çalışıyoruz, şimdi gerçek “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i öğrenmeye başladık, ülkemize ve bütün yeryüzüne Hakkı üstün tutan peygamberlerin düzenini götürmek üzere yola çıktık...

- Biz gerçekten her söze kulak verip o sözlerin en iyilerine uyacağız. İktidar olmak için sadece hakkı ve adaleti ne pahasına olursa olsun savunmayacağız, sadece hakkı ve adaleti getirmek için iktidarda kalacağız...

- İlâhi kitaplar ne emrediyorsa, müsbet ilim ne söylüyorsa onu yapacağız... Kimseden korkumuz yoktur... Allah bize yeter... Hatamız, eksiğimiz, yanlışımız olursa başaramayabiliriz ama kastımız ve imanımız bizi cennete götürür, o da bize yeter...

***

Hatırlatıyoruz…

Soruyoruz…

Ve diyoruz ki:

İstediğiniz yerlere, istediğiniz bütün makamlara ulaştınız… Üç seçimden beri tek başınıza adeta rakipsiz, kimi zaman anayasa çoğunluğu ile iktidar oldunuz...

- Peki, onların yaptıklarından farklı ne yaptınız, halkımızın hangi sorununu çözdünüz?

Mesela…

- Cemil Çiçek kardeşimiz, Mehmet Ali Şahin kardeşimiz; Adalet Bakanlığı yaptınız, “adalet” konusunda, “adalet mekanizması” konusunda ve özellikle “ADİL ANAYASA” konusunda, baki kalan şu kubbede hoş bir seda bırakabildiniz mi, adalet sarayına kayda değer tek bir çivi çakabildiniz mi, bir başarınız var mı? Var; zinayı meşru sayan bir ceza kanunu!

Adınızda “ADALET” kelimesi var ama Adalet Bakanlığı’nda bile bir şey yapmadıysanız; diğer bakanlıklara bakmaya bile gerek yok… Gelin bu gafletten uyanın; tevbe edin, istiğfar edin... Siz cesaretle yola çıkın, bakın Allah size nice nice yollarını açacaktır...

***

YAPILACAK ÇOK BASİT İŞLER VARDIR

- Mülki taksimat “ADİL DÜZEN”e göre düzenlenecek…

- Askeri hizmet “ADİL DÜZEN”e göre düzenlenerek ve en yüksek yerlere kadar çıkarılacak…

- Adalet ve yargı mekanizması yeniden yapılanacak, “HAKEMLİK SİSTEMİ” getirilecek…

- İlmî, iktisadî, ahlâkî ve siyasî “DAYANIŞMA ORTAKLIKLARI” kurulacak...

- Ekonomide “FAİZSİZ emek karşılığı GERÇEK PARA” çıkarılacak...

- VERGİ, ambardaki üretilmiş mal pay belgelerinden alınacak…

- Tüketime değil üretime “FAİZSİZ KREDİLER” verilecek…

- Artan EMEK inşaat sektöründe değerlendirilecek...

Bizden söylemesi, bizden hatırlatması; geri kalanı size aittir...

Kendi evinizi düzenlemeden sokakların sultanı, hele hele kendi ülkenizi nizama kavuşturmadan Araplara ve başkalarına nizamat verip âlemin kralı olmaya kalkışmayın...

Kendi kışınızı sona erdirmeden başkalarına bahar getirmeye kalkışmayın…

Ve’s-selâm…

 

 

***

 

 

 

 

‘KURBAN’ olmamak için

Reşat Nuri EROL

06.11.2011

Namaz nedir?

Oruç nedir?

Zekât nedir?

Hac nedir?

Kelime-i Şehadet nedir?

Zaman zaman bunların ne olduğunu bu köşede yazdım, hatırlattım, değişik yönlerini ve anlamlarını anlatmaya çalıştım; merak edenler geriye doğru gidip o yazılara bakabilirler…

Bugün daha ziyade bu emirler üzerinden sorular sorarak hatırlatmalarda bulunalım…

*

Bugünlerde HAC ve KURBAN günlerindeyiz ya; Hac nedir, Mekke nedir, neresidir, insanlığın nesidir (çünkü Hac Sûresi’nde “Haccün li’n-Nâs” buyuruluyor), Kâbe nedir? Arafat nedir, Mina nedir, Müzdelife nedir, şeytan taşlamak nedir, Tavaf nedir, Safa ile Merve nedir, Sa’y nedir, Zemzem nedir, buralarda İbrahim ve İsmail gibi olmak nedir?!.

Medine nedir, “Medine Sözleşmesi/Anayasası” nedir, “Medine Devleti” nedir?!.

[Bugünlerde “Yeni ANAYASA” yapma sevdasındayız ya; özellikle hatırlayalım…]

*

BAYRAM -hem de iki bayram; Ramazan/Oruç ve Hac/Kurban Bayramı!- nedir?..

KURBAN nedir?!.

DİN nedir?

Bütün bunlar sadece “din, dindarlık, kulluk, takva, ibadet” midir?..

Yoksa…

Aynı zamanda “nizam, tanzim, sistem, düzen, dünya düzeni” midir?..

*

Dinin/düzenin her emrini aynı zamanda “dünya hayatımızın bir alanını düzenleyen, tanzim eden, sistem hâline dönüştüren, o sistemin/düzenin sürekli olarak eğitimini veren, uygulamalı örnekleri olan” ve buna benzer “daha nice hikmetleri olan emirler bütünü” olarak anlamazsak, anlamıyorsak, anlayamıyorsak…

Soruyorum…

Sorarak hatırlatıyorum…

Biz İslâm’ı, İslâmiyet’i, Kur’an’ı, şeriatı/hukuku, dini/düzeni ne kadar anladık?!.

Ne kadar anladık, ne kadar kavradık, ne kadar idrak ettik, ne kadar uyguladık?!.

Hani deriz ya…

Kur’an Mekke ve Medine’de, Arabistan’da ‘NÂZİL OLDU’

Mısır’da en güzel kıraat şekilleriyle  ‘OKUNDU’

İstanbul’da, Türkiye’de en güzel hatlarla ‘YAZILDI’

*

Deprem gibi sarsıcı bir soru ve mahşerdeki imtihan gibi müthiş bir hatırlatma daha…

Dünya hayatımızın düzenleyicisi Kur’an-ı Kerîm -özellikle son asırlarda- dünyanın neresinde “sistem/düzen” olarak ‘ANLAŞILDI’ ve dünyanın neresinde ‘UYGULANDI’?!.

Ve bütün bunların üzerine mukadder bir soru daha…

Kur’an-ı Kerim anlaşılıp uygulanmıyor; İslâm din ve düzen, şeriat ve hukuk, hak ve adalet olarak anlaşılıp uygulanmıyor; İslam’ın bütün emirleri ibadet olmanın yanında hayatımızın her alanını tanzim eden müessesseler olarak algılanıp uygulanmıyorsa… O zaman krizler, işgaller, savaşlar, tecavüzler, sömürüler, tsunamiler, DEPREMLER; daha doğrusu hayatımızın her alanında “SOSYAL TUFAN” olmasın da ne olsun?!.

Ya da…

Dünyaya zulüm hükmediyorsa, insanlar nasıl “zalim düzen”e KURBAN olmasın?!. İnsanlık zulme ve zalimlere, sosyalizm/komünizm ve kapitalizm gibi nice zalim düzenlere “KURBAN” olmamak için derhal “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e neden geçmesin?!.  

***

Zalimlere, zalim düzenlere, zulmeden faizli sömürü sistemlerine “KURBAN” olmamak için…

Sadece kendimizin değil; çocuklarımızın, torunlarımızın ve dünyadaki bütün gelecek nesillerimizin “KURBAN” olmaması için…

Dünyanın ve bütün beşeriyetin içinde yaşamakta olduğu “SOSYAL TUFAN”dan kurtulmak üzere, çağın biricik Nuhun Gemisi mesabesindeki “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i inşa edip bir an önce zulüm, sömürü, kriz ve her türlü dünyevi kötülüklerden kurtulmak için…

Yani; iki cihanda, dünya ve ahirette saadet, selamet ve rahmete ermek üzere, bizim ve bütün beşeriyetin çok yönlü uyanışlarına vesile olması dua ve dileklerimle…

KURBAN BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN…

 

 

***

 

 

 

 

‘Kurban Bayramı’nın ardından…

10.11.2011

Kurban Bayramı’nın özellikle ilk gününde; bir taraftan kurban etleri ile ilgili çalışmaları yaparken, diğer taraftan Baba ve Anne memleketlerim Kosova ve Bosna Sancak’tan birbiri ardı sıra gelen telefonlara cevap vermek, ‘Telefonla Bayramlaşmak’, güya bayramlaşmak, güya hasret gidermek, daha doğrusu ‘hasret ve hüzün’ deryalarına dalmak nasıl bir şeydir?..

Bunu ancak yaşayan bilir, anlatılabilir gibi değildir…

Amcalar ve Halalar, Dayılar ve Teyzeler…

Sadece bir amca hariç, hepsi memleketlerde kalmışsa ve siz 1957’den itibaren 54 yıldır onlardan ayrı tam 108 bayram geçirmişseniz, içinizi yakan hasret ve hüzün ateşi anlatılabilir gibi değildir; sadece yaşanır ve ateş düştüğü yeri yakar da geçer…

Sadece Kosova ve Bosna/Sancak’tan değil, özellikle Avrupa’nın değişik ülkelerinden; Almanya’dan, Hollanda’dan, Norveç’ten, İsviçre’den ve diğerlerinden gelen ‘Kurban Bayramı’ telefonları

Bu seneki bayramda tek değişiklik, ‘Arap Baharı’ sebebiyle memleketlerine dönmek zorunda kalan Arap ülkelerindeki akrabalarımızın bu sefer bizi Arap ülkelerinden aramaması oldu!..

Babam her telefon zili çalışında ülke tahmini yapıyor, ‘şimdi de şu ülkedeki falan akrabamız arıyordur’ diyor, genellikle de tutturuyor, arayanlar azaldıkça tam isabeti gerçekleştiriyordu…

Biz üç aile, komünizm zulmünden kaçarcasına 1957 yılında Türkiye’ye sığınmış, kalan akrabalarımız zulüm ve çile çekmeye devam etmişlerdi…

Komünizm aileleri ve özellikle erkekleri silindir gibi ezip geçtiğinden, sülalelerin yaşlıları olarak bir tek Annem ve Babam kaldı, bayramlarda aranmamızın ana sebebi buydu…

Komünizm bu ülkelerde sona erdi de zulüm bitti mi?..

Hayır!..

Bu sefer de ‘medeni’ olduğu iddia edilen Avrupa’nın orta yerinde, Bosna ve Kosova’da yüz binlere varan soykırım savaş ve katliamları gerçekleşti!!!

***

Geçen yıl Kosova’dan hanımı ile ziyaretimize gelen Cemile Hala’mın oğlu Şükrü’ye, “Kosova’da kaç hane akrabamız var?” diye sormuştum…

Cevap: “Yakın akraba altmış hane, uzak akraba altmış hanemiz var…”

Bosna ve Kosova’daki ‘soykırım’ amaçlı savaş ve katliamlara rağmen, sadece Kosova’da hâlen var olmaya devam eden yüz yirmi hane…

İşte…

Kosova’daki veya Bosna/Sancak’taki bu akrabalarımız bulundukları ülkelerden arıyorlar…

Babam ve Annem önce konuşuyorlar…

Sonra sıra bana geliyordu…

Allah, ilk defa bu bayramda, ‘Kurban Bayramı’ telefon görüşmelerinde, farklı şeyler söyletti…

Bu büyük ayrılık gerçekleşeli aradan yarım asır geçti, dile kolay, tam 54 yıl…

Artık kavuşmamız âhirete kaldı…

Allah hiç olmazsa âhirette bizleri ayırmasın, beraber eylesin

Böyle dedim ve dua ettim, bu sefer böyle dedim;

Diyecek başka ne kaldı ki?!.

***

‘Kurban Bayramı’nın ardından bunları neden yazıyorum?..

Bayram öncesindeki 10-15 gün boyunca, Doğu’daki şehit askerlerimizin ve Van Depremi’nin ardından, bence önemli ve dikkate alınası birkaç yazı yazdım, gerekli hatırlatmalarda bulundum…

Köklü çözüm için kanun teklifi bile yazdım…

O yazılardan etkilenen bir televizyon (TV5) kanalındaki görevlilerin daveti üzerine, canlı yayında da gerekli uyarıları yaptım…

İşte şimdi itiraf ediyorum…

Sekiz aydan beri en küçük oğlum Ahmet Yasir, Doğu’da, Doğu’nun da en doğusunda, Ağrı Doğubayazıt’ta yedek subaylık yapıyordu, vatan borcunu eda ediyordu…

Bir taraftan PKK terörü

Diğer taraftan Van Depremi

Annesiyle birlikte tedirgindik…

Yazdıklarım, uyarılarım, hatırlatmalarım biraz da bu etkiyle yazılmış olabilir…

***

‘Kurban Bayramı’nın ardından bunları yazarken amacım şudur…

Bundan önceki yazımın başlığı neydi: ‘KURBAN’ olmamak için…

Türkiye’nin doğusunda ve batısında, Balkanlar’daki Türkiye’de, memleketlerim Bosna ve Kosova’da…

PKK terörüne ve Batı zalim düzenine, komünizm ve kapitalizme, on binlerce, yüz binlerce ‘KURBAN’ verdik; hâlen vermeye devam ediyoruz…

Bir an önce uyanmaz, Osmanlı Devleti döneminde olduğu gibi güçlenmez ve hep hatırlattığım “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i hem kendimiz hem de bütün beşeriyet için tesis etmezsek, daha nice kurbanlar vermeye devam ederiz…

 

 

***

 

 

 

 

Yeni bir sistem, düzen, medeniyet arayışı

11.11.2011

Sistem, düzen, nizam, medeniyet meselesi…

Çağımız dünyasının en önemli meselesidir.

Dört dörtlük yani “ilmî-dinî-iktisadî-siyasî” sistemin ve nizamın bulunduğu her yerde bir düzen ve uyum vardır.

Bizim, dördü bir arada olarak açıkladığımız unsurların birbirleriyle uyumlu ve dengeli olarak bir araya getirilip bir bütün oluşturulmasıyla kurulmasını önerdiğimiz sistem, bir düşünceye, bir plana, bir projeye, bir senteze göre yapılır.

Bu sentez çalışması için önce iman ve ilim gerekir…

Ondan sonra mükemmel olması için kültür ve sanat gerekir...

*

Malum olduğu üzere, kâinatta işleyen sistemlerin araştırılıp anlaşılır kılınmasıyla ilimler ortaya çıkıyor. Anlaşılan o sistemlerin yani ilmin insan hayatını kolaylaştıracak şekilde kullanılır hâle getirilmesinden de teknik denen yapay sistemler ortaya çıkmakta. Bilimin bulunuş yönü tabiata, uygulanış yönü de teknolojik yapısıyla topluma bakıyor.

Düzenli bir toplum, unsurları arasında uyumlu bağlantıları olan; adil, iyi, doğru ve güzel düşünülüp tasarlanarak yapılmış bir çevrede hayat süren toplumdur.

İnsan denen varlığın ruhunda “düzen” duygusu ve “medeniyet” fikri doğuştan vardır. İnsanların tarih boyunca ortaya koydukları kültür ve medeniyetler birer “düzen” harikalarıdır. İnsan, aileden topluma, toplumdan millete, milletten devlete, devletten medeniyete doğru gelişip büyürken, ulaştığı bütünlüğü ortaya koyduğu kurallar bütünü ile kurar, ömrünü tamamlayıncaya kadar korur ve devam ettirir.

Kanunlar, kurallar, emir ve yasaklar uyumu, düzeni sağlamak için vardır.

Toplumlar bu sayede huzurlu ve mutlu yaşarlar.

Kültürlerin bozuluşu, medeniyetlerin çöküşü bu kuralların yıpranması ve yok olmasıyla meydana gelir.

*

Krizler içinde debelenen veya bizim kısaca “SOSYAL TUFAN” dediğimiz sorunlar deryasında yüzen toplumların hepsinde bir “sistem, düzen, medeniyet kaybı” ve “yeni bir sistem, düzen, medeniyet arayışı” vardır.

Bu arayışın olumlu sonuç vermesi mukadderdir.

İnsanlık günümüzde işte bunu sancısını çekmektedir.

Arayış budur…

Yaşamakta olduğumuz krizler ve sosyal tufanın biricik sebebi de budur…

*

“Krizi doğru teşhis etmek” başlıklı yazısında (Zaman, 10.11.2011), Ali Bulaç, benzer teşhis ve tespitlerde bulunuyor:

“Şimdi vuku bulmakta olan Ortadoğu’dan başlayarak küresel hegemonyanın belli bir tempo tutturarak çözülmeye başlamasıdır...” diyor. Batı’nın tahakküme dayalı kültürel ve sosyo-politik sistemlerinin ve devlet modelinin çözüldüğünü anlatıyor. “18. yüzyıla kadar Çin, Hind ve Osmanlı önder konumdaydı. Bugün de dünyanın ağırlık dengesi Batı’dan Doğu’ya kayma sürecine girmiş bulunuyor. Ancak eksen kayması yaşadığımız bu süreçte Çin ve Hind kendi kadim miraslarını bir kenara bırakıp yeni uyanışın entelektüel/felsefi kaynaklarını önemsemiyorlar. Değerlerin yeniden tanımını yapmak gerekirken, Batı'nın tüketim ürünlerini seri bir biçimde üretiyorlar, Japonları taklit ederek tüketimi demokratize ediyorlar. Maddi gelişmelerini hızlandırıyorlar, fakat maddi bilgi artışına paralel derinlerde yaşanan bilinç kaymasına ve bilgelik/hikmet kaybına aldırış etmiyorlar. Hind de Çin gibi Japonların yoluna girerek Batı’yı tekrar etmek istiyor. Müteal/aşkın olanla ontolojik, epistemolojik ve ahlaki bağ kurmuyor.”

Sonunda meseleyi asıl olması gerekene getiriyor ve İslâm dünyası için bu modelden “basit bir Malezya” çıkar diyor, “bu da hiçbir derdin devası değildir” diye hatırlatıyor.

Bu görüşe katılıyorum.

Ali Bulaç değerlendirmesini şöyle bitiriyor:

“İçine girdiğimiz bu yeni helezonik zamanda her ne olacaksa İslâm dünyasında olacak ve İslâm’ın irfan-hikmet ve entelektüel kaynaklarında aranıp bulunacaktır.”

Evet, tamam, bu da doğru ama asıl mesele bu noktadan sonrası…

*

İşte…

Bu meselenin tespit ve teşhisi konusunda anlaştığımız nadir düşünür ve yazarlardan biri de, yukarıda görüşlerini aktardığım Ali Bulaç’tır.

Böyle düşünen ve görüş beyan eden az veya çok düşünür ve yazarlar bulabilirsiniz.

Ama asıl meseleye yani “tedavi ve çözüm” merhalesine gelindiğinde; biricik çare ve çözüm “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” yani “III. Bin Yıl Medeniyet Projesi” alanında bizi dinleyen, anlayan ve dünyaya anlatan sadece bir kişi çıktı:

Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN

Arayış devam ediyor…

 

 

***

 

 

 

 

Günaydın!

Reşat Nuri EROL

12.11.2011

Avro Bölgesi krizi sadece Yunanistan, Portekiz ve İrlanda’da değil, artık İtalya’da da varlığını göstermekte; son “kurban” bu büyük Avrupa ülkesi olacak gibi görünüyor...

Bu üç ülke küçüklükleri sebebiyle kurtarılabilecek seviyelerde ama Avro Bölgesi’nin üçüncü büyük ekonomisi İtalya ise “kurtarılamayacak kadar büyük” görünüyor!..

İtalya için asıl sorun yıllardır büyümesinin zayıf olması. Son 15 yıla bakıldığında ekonomisi yıllık ortalama yüzde 0,75 oranında büyüyen İtalya için bu büyüme oranı, borçlanma için ödediği faiz oranlarının çok gerisinde kalıyor.

Bu durum İtalya’nın borç yükünün çok daha hızlı büyüyebilmesi riskini taşıyor.

IMF’nin verilerine göre, geçen yıl yüzde 1,3 büyüyen İtalya’nın bu yıl yüzde 0,6 ve 2012 yılında yüzde 0,3 büyüyebileceği tahmin ediliyor.

İtalya hükümeti daha önce 2013 yılında bütçe dengesini sağlamak için 45,5 milyar avroluk tasarruf önlemleri paketi açıklamıştı...

Velhasıl-ı kelam, İtalya’nın önceki gün açıklanan 10 yıllık tahvillerinin faiz oranının yüzde 7’yi geçmesi bu ülkenin Avro Bölgesi krizinin Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’den sonra yeni kurbanın İtalya olacağı endişelerini gündeme getirdi...

İtalya’nın ardından İspanya gelebilir veya gelecek…

Sonra sıraya diğer Avrupa ülkeleri girecek…

İngiltere yani Büyük Britanya bile!..

***

Türkiye son elli yılını ve özellikle de son on yılını, işte bu Avrupa ve Avrupa Birliği (AB) peşinde dolanarak harcadı, heba etti, kaybetti; hâlen de kaybetmeye devam ediyor!..

Bir yazar (Abdurrahman Dilipak) önceki gün (Y.Akit, 10.11.2011) “Avrupa macerası bitti mi?” diye soruyor?..

İnsanın Günaydın!” diyesi geliyor ama ne faydası olacak ki?!.

Peki, sizin AB’ye kuyruk olanları destekleme maceranız ne zaman bitecek?!.

Yazara göre;

“Koca Avrupa Yunanistan’ı bile düştüğü krizden kurtaramıyor/muş. Ya İtalya krize girerse ne olacak/mış?. Bugünkü krizden çıkmak en az 10 yılda mümkünmüş/müş.. Oysa on yıl sonra kapıda bekleyen bir başka kriz için bu günden panik havasına girilmiş/miş.. 10-15 yıl sonra batının sosyal güvenlik sistemi çökecek/miş.. Dün AB’ye bizi almadıkları için kızıyorduk, bugün “iyi ki almamışlar” diye şükrediyoruz/muş...”

Ne günlere kaldık, nelere şükreder olduk!..

Ne diyelim; buna da şükür!..

İnşaallah, “Millî Görüş ve Adil (Ekonomik) Düzen”e yeniden dönüş günlerini de görürüz…

***

Bir başka yazar (İbrahim Öztürk), “Aylardır 'büyük gerçeği' unutturmuş, sadece Yunanistan'ı konuşturuyorlar/mış. Şimdi de aylarca İtalya ile yatıp kalkarız/mış. Oysa çıtayı daha yükseğe taşımamız lazım/mış…” (Zaman, 10.11.2011)

Bir Günaydın!” da bu yazar ve özellikle onun camiası Zaman grubuna…

Yazarın dediklerine yine de kulak verelim:

“2009 küresel krizinin tetiklediği fay hatlarındaki yarılma tam bin yıllık bir kapı araladı. Şimdi model ve geçmiş istatistikleri değil değerleri, felsefeyi, ruhu, mânâyı, idealleri konuşma vakti. Sistem, model, paradigma hepsi bunlara istinat edecek. Ölçeğimizi 1000 yıl olarak alıp geriye gidersek galiba bize İbn-i Haldun yardım edebilir. Mukaddime'de adaletin sarsılması, yönetimin yozlaşması, maddi açıdan savurganlık, rüşvet ve verimsizliğin yayılması, vergi yükünün dayanılmaz hal alması, halkın üretken reflekslerini kaybetmesi, bireyin yabancılaşması ile o medeniyetin çöküşünün derinleşip, yıkılışın mukadder hale geleceğini çok güzel anlatır. Bu yüzden medeniyetler doğar, büyür, geriler. Bazen ölürken, bazen de küllerinden yükselir...”

Peki, bunları diyen/ler, kırk yıllık Millî Görüş Hareketi o yollarda yürüyorken, hareketin lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan “yeni bin yıllık medeniyet” için “Yeni Bir Dünya ve ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” diye haykırıyorken nerelerdeydiler?!.

Halihazırda nerelerdeler?!.

Tövbe etmeyi ve bizimle “diyalogu” düşünüyorlar mı?!.

 

 

***

 

 

 

 

Yeni Bir Dünya ve ADİL DÜZEN

Reşat Nuri EROL

13.11.2011

Kurban Bayramı’nın ardından (ilk yazı) yine klasik ve adeta kanıksanmış sorunlar deryasından oluşan gündemimize döndük!..

Yeni bir sistem, düzen ve medeniyet arayışı (ikinci yazı) ise malumunuz olduğu üzere, bizim çalışmalarımızın ana mihverini oluşturuyor…

İnsanlık sadece “kriz/ler” sebebiyle değil, hayatımızın her alanını tahakkümü altına alan “sosyal tufan” içinde debeleniyorken; biz kırk-elli yıl önce inşa edilmesi gereken çağımız “Nuhun Gemisi”ni inşa etmek amacıyla yola çıktık…

Yolculuk devam ediyor…

İnşa hareketi de devam ediyor…

Maalesef her türlü ilgisizlik/ler de devam ediyor…

Daldıkları derin gaflet deryasından uyanmamakta ısrarcı olan ve “summun-bukmun-umyun” oyununu oynamaya devam edenler, artık yavaş yavaş uyanmaya ve bazı itiraflarda bulunmaya başladılar gibi; onlara da “Günaydın!” (üçüncü ve son yazı) demiş olduk…

*

Dün, bütün günü bayram dönüşü İzmir-İstanbul yolunda geçirdim, yol boyunca günlük gazeteleri inceledim; haberleri, yazılanları, yazarların yorumlarını, derinliği olmayan sathi değerlendirmelerini okudukça üzüldüm…

Hele Van Depremi ardından yaşanan yeni deprem ve gelişmeler gerçekten ürkütücü…

Maalesef bir taraftan “sistem, düzen ve yönetim” diğer taraftan “insanlık ve ahlak” olarak bazı yönlerimizle ölmüşüz de ağlayanımız yok!..

*

Ali Bulaç, “İdrak tutulması” başlıklı yazısında (12.11.2011) meselenin derin sebebine işaretle, “Bir fasit daire içinde hareket, her geçen gün ruhu biraz daha karartıyor, S. Hüseyin Nasr’ın deyimiyle kararan ruh idrak tutulmasına yol açıyor.” diyor. “En doğrusunu Kur’an buyurmuştur: “Allah’ın unutulması.” Allah’ı unutan insanlar bir süre sonra kendi nefislerini, özvarlıklarını da unutur hale gelirler ki, idrak tutulmasının sebebi budur.”

Bu hatırlatmanı hitamında söyledikleri yapılması gerekenler açısından önemli:

“Geldiğimiz yeni beşeri durumda farklı bir varlık tasavvuruna ve hayat tarzına ihtiyacımız var.../ Elbette yeni bir dünya mümkündür. Daha adil, daha özgür ve ahlaki değerlere daha bağlı bir dünya...”

Bu kadar!

*

Mahir Kaynak ise “Yeni Düzen ve ülkemiz” başlıklı yazısında (12.11.2011) önce çok önemli bir soru soruyor: “Soğuk Savaşın bitiminden beri şu soruya cevap arıyorum: Dünyada yeni denge nasıl kurulacak ve bu hangi süreç içinde gerçekleşecek?

Sorulan sorudan daha önemli olan sorunun cevabıdır, onu da yazının sonunda bulabiliyoruz: “Ortadoğu sahip olduğu enerji kaynakları nedeniyle dünya üzerinde geçerli bir paranın toplanma yeridir. Bu sermayenin dolar olarak ifade edileceği anlaşılıyor. Ayrıca bu bölgenin yüksek gelirini lüks harcamalara tahsis etmesinin yolu açılırsa AB’den kopan ülkeler bu bölgeyle ticaret yapabilir. Bizim de içinde olacağımız bir model kuruyorum. Yunanistan ve İtalya merkezi Türkiye olan bir siyasi ve ekonomik birlik içinde olurlar.../ Yunanistan ve İtalya’da parasal konuda ihtisası olan kişilerin yönetimi ele geçirmeleri onların başarısız olacaklarını göstermek içindir. Yani sorunun parasal önlemlerle çözüleceği iddia edilirse bu yolun denendiği ve bir sonuç alınamadığı söylenecektir.”

Tesbit, teşhis, tahlil ve genel değerlendirmeler böyle, şimdilik bu kadar!

*

Evet…

“Şimdilik bu kadar” dememin sebebi var.

Yazımın başında dediğim neydi; yolculuk devam ediyor, inşa hareketi de devam ediyor ama maalesef bu yolculuğa ve inşa hareketine olan çok yönlü ilgisizlik/ler, nankörlük/ler ve daha bilmem neler de neler aynen devam ediyor; “körlük-sağırlık-dilsizlik” de devam ediyor…

“Allah’ın unutulması” yani O’nun nizamının, sisteminin, düzeninin, medeniyetinin unutulması devam ediyor…

Merhum Millî Görüş Hareketi Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, “Yeni Bir Dünya ve ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” diyerek görevini tamamladı, bu isimde bir kitabı bizlere miras olarak bıraktı…

Bu vesileyle, bir kere daha, iki-üç aydan beri haftalık çalışmalarımızda bu kitap üzerinde geniş çalışmalar yapmakta olduğumuzu ilgilenenlere müjdelemiş olalım…

Yeni Bir Dünya ve ADİL (Ekonomik) DÜZEN…

 

 

***

 

 

 

 

Bayram’da üç kurban…

Reşat Nuri EROL

16.11.2011

Kurban Bayramı’nda Somali’ye iki kurban gönderdiğinin malum gerekçelerini sıralarken beyan ettiği ifadeleri yazacak değilim; sadece emekli bir adamın bir aylık maaşının tamamını iki kurban kesilmek üzere Somali’ye gönderdiğini belirtmekle iktifa edeyim…

Oysa kendisi, fakirliğine rağmen, bildim bileli hiçbir Kurban Bayramı’nda sekiz evlatlı evini kurbansız bırakmamıştı...

Bu bağışı yapan adam Babamdı ve Somali’ye iki kurban parası gönderdiğini duyunca, birlikte geçirdiğimiz altmış yılı, zaman zaman yaşadığımız yoklukları, buna rağmen eksiksiz kestiğimiz kurbanları düşünmeye başladım…

Demek ki yoksulun hâlinden yoksul daha iyi anlayabiliyor; anlıyor ve gücü nisbetinde gereğini yapıyor…

Burada detaylarını anlatamayacağım geçmişte yaşadıklarımızın ve düşüncelerimin etkisiyle harekete geçtim…

Bir iki ufak alacağımı tahsil ettim, çocuklarıma, ‘üzerini de siz tamamlayın’ diyerek rica ettim…

Bayramın birinci günü öğleden sonra kurban pazarına yöneldiler, Annem de dayanamadı, o da onlarla birlikte gitti…

Akşam olmadan kurbanımız kesilmiş, ilk lokmalar yenmişti bile…

*

Bayram günlerinde daha başka şeyler de oldu, onların bir kısmını “Kurban Bayramı’nın ardından” başlıklı yazımda (10 Kasım 2011) anlattım…

Anlatmadığım en önemli şey, Bayram sonrası ayrılış anımızda Babamın gözyaşları arasında, içinde ‘Hakkınızı helal edin!’ cümlesi de olan ifadelerini düşündükçe, ne yaptığımızı daha iyi idrak ettim…

Hâlâ düşünüyorum… Ne hakkı?!. Kimin hakkını kime helal edecekmişiz ki?!.

İki artı bir, yani Bayramda toplam üç kurbanın kısa ve öz hikâyesi böyle…

Emekli bir adamın Somali’ye gönderdiği iki kurbanın kısa hikâyesi…

***

Türkiye Somali’ye yardımlarda bulundu ama bu yardımların geçici sayılması gereken kıtlıkla sınırlı olmaması gerektiği apaçık ortada...

Somali denen ülkenin ve Afrika kıtası başta olmak üzere dünyanın diğer yerlerindeki benzer ülkelerin ana sorunlarının çözümü için destek olunması gerektiği de çok iyi biliniyor...

Batılı bir vahşi kapitalist gözüyle bakarsanız, bu ilginin ve her türlü yardımların bir taraftan siyasi, diğer taraftan sömürü amaçlı olduğunu düşünebilirsiniz...

Somali başta olmak üzere, benzer ülkelere gösterilen bu ilginin, zamanla çok yönlü siyasi ve sosyal sonuçlarının da olacağı elbette inkâr edilemez...

*

Müslüman veya en azından insan olarak burada düşünmemiz gereken şudur:

- Bizim asıl amacımız siyasi midir, yoksa insani duygularımız gerçek sebep, siyasi ve çok yönlü sosyal sonuçlar bunun hesaplanmayan ama doğal bir sonucu mudur?..

Düşünelim ve üzerinde biraz duralım bakalım…

Bugünkü Türkiye ne durumda, hangi düşünce ve anlayışların etkisinde?

- Batı merkezli, tamamen vahşi faizli kapitalizm kaynaklı, sadece maddi çıkarlar ve sömürü üzerine inşa edilmiş bir düşünce ile anlayış bir tarafta…

- “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” yani ‘Müslüman değildir’ diyen düşünce, anlayış ve inanç diğer tarafta…

Nitekim, Babam televizyonda her gün Somali ve diğer Afrika ülkelerindeki açlık haberlerini izledikçe, Somali’ye iki kurban göndermeye karar vermiş…

Soruyorum: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” sözünü faizci zalim kapitalizm anlayış ve uygulamalarının içine nasıl yerleştirebilirsiniz?..

Somali’de Batı ile entegre bir iktidar var…

Güçlü İslâmî muhalefet ve onların mücadelesi de var...

İslâmî muhalefetleri bastırmak için “Somali’de açlık var, diğer Afrika ülkelerinde bilmem ne var” diye; Türkiye Batı dünyasına yani faizci ve sömürücü zalim kapitalizm düzenine taşeronluk yapmaya kalkışmasın…

NATO ve benzeri zulüm şemsiyeleri altında Çevik Bir diye birini nasıl ihraç ettiyse, şimdi de benzerlerini ihraç etmeye kalkışmasın; ihraç edecekse “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” ihraç etsin…

Ama Türkiye her şeyden önce kendi topraklarına “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” getirsin…

 

 

***

 

 

 

 

Türkiye neler yapmalı?

17.11.2011

Bir tarafta AB, ABD, IMF, BM, Dünya Bankası, NATO ve diğer kurumlarıyla “vahşi kapitalizm” denilen zalimler…

Diğer tarafta SSCB ve Varşova Paktı ile temsil edilen “katil komünizm” veya “sosyalizm” denilen diğer zalimler…

20’inci yüzyıl -Erbakan Hocamızın tesbit ve teşbihiyle- timsahın iki çenesi mesabesindeki bu zalimlerin “ZALİM DÜZEN” zulmüyle geçti…

Birinci ile İkici Dünya Savaşları boyunca, bunların öncesinde ve sonrasında yaşanan süreçlerde onlarca milyon insan öldürüldü…

20’inci yüzyıl sona ermeden “katil komünizm” yani Sovyetler Birliği sistemi yıkılıp gitti…

Ama 21’inci yüzyılın 11’inci yılında can çekişmekte olan “vahşi kapitalizm” hâlâ ayakta kalabilme çabasında…

Timsahın bir çenesi “katil komünizm” parçalandı ve çöküp gitti…

Timsahın diğer çenesi de gidecek ama “Hak” gelmeden “bâtıl” gitmiyor…

“ADİL (Ekonomik) DÜZEN” gelmeden “ZALİM (kapitalist) DÜZEN” gitmiyor…

“HAK GELDİ BÂTIL ZÂİL OLDU”nun anlam ve hikmeti budur;

“ADİL (Ekonomik) DÜZEN” gelmeden “Zalim Kapitalist Düzen” zâil olmaz, ortadan kalkmaz...

*

“Faizci, tekelci, sömürücü vahşi kapitalim” sistemine karşı olanlar çareyi “din, aile, mülkiyet, ticaret vs düşmanı komünizm” yani “sosyalizm”de aramışlar, insanlığın bir yüzyılı bu arayışla geçmiş…

Komünizm/sosyalizm de sorunları çözmemiş, çözememiş; daha da içinden çıkılmaz çetrefil bir hâle getirmiş…

Kapitalizm krizlerle ve sömürüyle ayakta…

İslâmcı dünya görüşünü yani bir zamanlar ülkemizdeki “Millî Görüş”ü bizimle birlikte savunanlar, bizimle aynı yollarda yürüyenler; ya “yeni bir ekonomi teorisi” oluşturmak ya da oluşturulan “ADİL (Ekonomik) DÜZEN” teorisini benimsemek yerine…

“Faizci vahşi kapitalist” düşünce ve uygulamaları savunmuş, -‘faiz  dünya gerçeğidir’ anlayışını benimseyerek, Millî Görüş gömleği yerine bu gömleği giyerek,- iktidar olur olmaz bunu uygulamaya başlamış, ‘çare ve çözümü’ bu sistemde bulmuşlardır!..

Yani;

Geçmişte kendileri için erişilmez sayılan “faizci kapitalist sistem” düzeyine ve düzenine kavuşur kavuşmaz, bunu yegane çözüm saymışlardır!..

SONUÇ olarak “faizci-tekelci-zalim-sömürücü vs ekonomik ve siyasi sistem” muhafazakarı ve uygulayıcısı kesilmişler; eski inançlarıyla değiştiremedikleri “zalim düzene” teslim olmuşlardır!..

Oysa…

- Bizim inancımızdan, kitabımızdan, kültürümüzden, medeniyetimizden ve diğer değerlerimizden kaynaklanan ve çağımız dünyasında var olan “katil komünizm” veya “vahşi kapitalizm” sistemlerine alternatif olacak bilimsel bir model üretmek mümkündür...

- “ADİL (Ekonomik) DÜZEN” çalışanları, İslâm sistemini çağın gereklerine göre yeniden yorumlamış, tekelsiz ve sömürüsüz (faizsiz ticarete dayalı) ekonomi sistemini ortaya koymuşlar ve Millî Görüş Lideri Erbakan Hoca’nın önderliğinde dünyaya duyurmuşlardır... Sistem sadedir; mübadeleyi tekelsiz sermaye yapar, kredileşmeyi ise devlet faizsiz sistemle sağlar, verdiği hizmetler karşılığında vergisini alır...

- Çağımız dünyasında fiilen ABD, AB, Rusya, Çin ve Hint olmak üzere beş süper güç vardır; Güney Amerika ve Afrika ile İslâm ülkeleri de potansiyel güçlerdir...

- Türkiye bu süper güçlere katılmadan İslâm âlemini, Afrika’yı ve Güney Amerika’yı arkasına alarak dengeyi korumalı; sadece bir veya daha fazla süper gücün dünya hâkimiyeti ve tekel oluşturması önlenmelidir...

- Türkiye kendi sınırları içine hapsolmuş ve sadece kendi çıkarlarını gözeten bir ideolojiye sahip olamaz. Çok kimlikli ve çok kültürlü ama geleceğe yönelik beklentileri uyum içinde olan uluslara önderlik etmelidir. Birlikte olacağımız ülkeler kendilerini güven içinde hissetmeli ve bizi bir sömürgeci olarak görmemelidir. Kültür ve medeniyetimiz buna uygundur ama eskisi (Osmanlı) tekrarlanamaz; çağdaş yeni bir düzen üretmek zorundayız…

- Türkiye, “Hakkı Üstün Tutan Peygamberler Uygarlığı Sistemi” ile “müsbet ilimlerle insanlığı sanayide uygarlaştıran filozoflar uygarlığı sisteminin” SENTEZİ olan ‘yeni bir düzeni’ kendi ülkesinde uygulamalı ve insanlığa ‘örnek’ ve ‘önder’ olmalıdır…

 

 

***

 

 

 

 

Dünya değişti, daha da değişecek…

19.11.2011

Farkında mısınız?

Dünya değişti, değişmeye devam ediyor; daha da değişecek...

İyi-kötü, adil-zalim algısı da değişiyor, daha da değişmeye devam edecek…

Oysa “siz/biz” hep kötüydünüz, hep çağdışıydınız, hep gericiydiniz!..

Neden kötüydünüz, neden gericiydiniz, neden yok sayılıyordunuz?..

Çünkü siz hep muhaliftiniz, hep küresel sistemin dayattığı “kapitalist-komünist” düzene karşı çıkıyordunuz, daima bu “zalim düzenlere” karşı söyleyecek sözünüz vardı, üstelik alternatif olarak sunduğunuz projeniz de vardı...

Çünkü siz İslâm’ı sadece mistisizme çevirmiyordunuz, mistisizmi de düzgün yaşamanın İslâm düzeninden geçtiğini söylüyordunuz...

Çünkü siz boş işlerle değil, insanlarla değil, sistemlerle uğraşıyordunuz...

Çünkü siz Kur’an’ı sadece yüzünden anlamayarak okumuyordunuz; her bir harfin değerini bilerek okuyor ve anlamlandırıyordunuz, üstüne üstlük bir de anlatıyordunuz...

Çünkü siz

***

Evet…

İşte bu “ÇÜNKÜ”lerden dolayı siz “Millî Görüş Hareketi” mensupları, siz “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” çalışanları; siz var ya siz…

Siz kötüsünüz, siz gericisiniz, siz yobazsınız, siz hayalcisiniz, siz ütopyacısınız...

Siz “YENİ BİR DÜNYA” deyip var olan dünya düzeninin tekerine çomak sokuyorsunuz…

***

Ama…

Dünya değişti…

Dünya daha da değişecek…

***

Artık senaryoyu bizim yazmamız gerekiyor...

İyi ile kötüyü biz tanımlamalıyız ve kötülere yapılacak ne varsa biz yapmalıyız…

Zulmün ve “zalim düzen”in karşısında adaleti ve “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i biz tesis etmeliyiz...

Bu kadar görev, fırsat ve imkân varken; artık üzerimize düşen görevleri hakkıyla yerine getirip yapmanın vakti gelmiştir...

Batı neden batıyor, Batı zulüm düzenleri neden yıkılıp çöküyor?..

Sovyetler Birliği’nden (SSCB) sonra…

Avrupa Birliği (AB) neden dağılma sürecine girdi?..

Üzerine güneş batmayan Büyük Britanya (İngiltere) dağıldıktan sonra, şimdi de Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yaşamakta olduğu ve daha da yaşayacağı krizlerle neden dağılma sürecine girdi?..

Geçen yüzyılda yaşanan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın ardından kurulan “dünya düzenleri” neden uzun ömürlü olamıyor?..

Bazı ülkelerdeki sözde renkli devrimler, son olarak bazı sözde baharlar bir anda neden kışa dönüşüveriyor?..

***

Çünkü…

Dünya değişti…

Dünya daha da değişecek…

***

Bugünkü faizci, tekelci, sömürücü, zalim düzen paradan para kazanma ve parayı piyasadan çekme düzenidir.

Halkın satın alma gücünü küçültme ve fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapma düzenidir. Bu faizci zalim düzen halkın satın alma gücünü sürekli olarak zayıflattığından malların satılmasını durdurur. Bu durum işsizliği ve açlığı doğurur...

Maldan yani üretimden kazanma ise millî stokları artırır, yatırımı sağlar.

Böylece tam istihdam sağlanır, tam istihdam refahı ve gerçek kalkınmayı getirir. Dengeli tam istihdam ise artan emeğe inşaatta iş bulmakla sağlanır. Ülkedeki artan emek gücü yatırıma yönlendirilir. Kamu yatırımı yatırımın beşte biri seviyesinde tutulur. Halka satın alma gücü sağlanırsa inşaat halka döner, ama yalnız devlet yatırımı ekonomide tıkanmaya sebep olur...

Devlet yatırımları ve yardımları geri dönmeyeceği için enflasyona sebebiyet verir.

Yatırımlar da halka satılmazsa enflasyon yapar. Yatırımlar hisse senetleri olarak halka dönmelidir. Kur’an bunun çözümünü getirmiş, işletme mülkiyeti ile yararlanma mülkiyetini ayırmıştır. İşletmeler uygun büyüklükte planlama ile düzenlenir. İnşaata katılanlar hisse sahibi olur ve kira paylarından yararlanır. İşletme ehliyetli kimseler tarafından yapılır...

Devlet bu kriterlere uyan işletmeleri oluşturur ama kendisi işletmez, onları özelleştirme yoluyla ‘halka’ devreder.

Devlet ‘işletmeci’ değil ‘kurucu’ olur. İşletmenin miras yoluyla küçülmesini engellemek için bunlar bir anonim şirket olarak yapılandırılır ve kurumlar vergisinden muaf tutulur. Miras yoluyla işletmedeki hisseler devredilir ve bölünme engellenir.

Devlet plan yapar.

Müteahhitler faizsiz kredi alarak inşaat yaparlar. Anonim şirket değil, yararlanma mülkiyeti ile özel mülkiyet. İşleten üründen kira payı verir. Devlet halka faizsiz sipariş kredisini verir, halk bununla cari ihtiyaçlarını karşılar. Lüks mallara kredi verilmemiş olur. Artan emeğe devlet çalışma kredisini verir. Herkese iş temin edilmiş olur…

 

 

***

 

 

 

 

Bu haftaki seminer notlarından

20.11.2011

ANAYASA!

Şeriata dayanmayan, dört delile dayanmayan hiçbir sistem çözüm değildir, sistem değildir. Bu söz, bilhassa bugünkü anayasa çalışmalarında söylenecek yegâne sözdür.../ İlim adamları gerekçelerle bunları anlatmalı ve yazmalıdırlar...”

***

BATI MODELİ BİZE UYGUN DEĞİLDİR

Cumhuriyet Batı modeli içinde kurulmuştur. Oysa Batı modeli iki bakımdan bize uygun değildir.

1) Birincisi, Batı modeli bize yabancıdır. Hakka değil kuvvete dayalı bir uygarlıktır. Oysa bizim uygarlığımız hakka dayalıdır.

2) Batı modeli düzen olarak artık yaşlanmaya başlamıştır. O düzen yenilikler yapamaz. O düzen yeni uygarlık doğuramaz. Yeni uygarlığı ancak iki uygarlığı sentez eden bir kavim doğurabilir. Bunu da bugün yapacak olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye bunu yapmazsa Cumhuriyet yıkılır, yeni cumhuriyet gelir, onlar yapar.”

***

TÜRKİYE’NİN SORUNLARINA ÇÖZÜM

Örnek olarak AK Parti’ye teklifte bulunduk.

1) Asker-sivil ilişkisi ancak ordu komutanlarının doğrudan cumhurbaşkanına bağlanması ve askerlerin sivillerin, sivillerin de askerlerin işlerine karışmaması ilkesiyle;

2) Terör ancak iç güvenliğin il yönetimlerine bırakılması ile;

3) Yargı bağımsızlığını hakemler usulü ile;

4) Basının millileşmesini Basın Kooperatifleri ile;

5) Dokunulmazlığı Yüksek Hakemler Kurulu ile;

6) Dış borçları kredileşme yoluyla;

7) İşsizliği “Çalışana/Emeğe Kredi” ile;

8) Köylerin boşalmasını “Tarım Senetleri” ile;

9) İmardaki yolsuzlukları devletin arsa ve projesi ile ve inşaat iştiraki ile;

10) Enflasyonu maldan kâr ile çözülebilir diyoruz.

Kulak vermiyorlarsa bundan meyus olup ümitsiz olmamalıyız.

Bir gün bu sorunlar çözülecektir.

Bugün birçok kimseler “ADİL DÜZEN”den meyus olmuşlardır.

AK Parti’nin gelmesi ve başarılı olması ile “ADİL DÜZEN”in gereksiz olduğu ortaya çıkmaktadır görüşünde olanlar vardır.

On sene önce “ADİL DÜZEN”in öldüğünü zanneden kardeşlerimiz vardır.

Bu kardeşlerimize sadece şu soruyu sorun:

Sizce rüşvet haram değil midir, vergi kaçırmak ve yalan beyanda bulunmak haram değil midir? Bunları yapmadan bugün yaşanır mı? O halde bunlarsız bir düzene ihtiyaç yok mudur?

“ADİL DÜZEN” on sene evvel öldü ise; demek ki Allah dünyayı zulümle idare edecektir!!!

Evet…

Kur’an diyor ki;

Ne kadar “Adil Düzen” öldü diyorlarsa da sen meyus olma, ümidini kesme, “ADİL DÜZEN” dipdiridir.

***

Yapacağımız (YAPMAMIZ GEREKEN) işler nelerdir?

1) “Bin Dil Üniversitesi”ni kurmalıyız... On daireden oluşan her katta ayrı bir dil konuşan onar aile yerleştirmeliyiz... Bunlar sorunlarını soracaklar... Kur’an’dan istidlâl edilerek sorunlar çözülecektir.

2) Bütün mevzuat fıkhın hükümlerine göre yazılacaktır, mevcut maddeler fıkha göre yazılacaktır. a) Anayasada; b) Borçlar Kanunu; c) Medeni Kanun; d) Ticaret Kanunu; e) Kooperatifler Kanunu; f) İş Kanunu; g) Sosyal Güvenlik Kanunu; h) Hukuk Usulü Muhakeme Kanunu; j) Ceza Usulü Muhakeme Kanunu; i) İdare-i Muhakemeler Kanunu.

3) Bu kanunlar tüm dünya dillerine çevrilecek. “Adil (Ekonomik) Düzen” insanlığa tebliğ edilecek.

4) Üniversitemizden mezun olan kimseler işletmeleri işletecek şekilde yetiştirilecektir. Onlar aynı zamanda on sene içinde kendilerine gerekli olan sermayeyi de burada biriktirmiş olacaklar, gidecekleri memleketlerinde “Adil Düzen İşletmesi”ni kuracaklardır./ İşte böylece tüm insanlığa tebliğ yapmış olacağız. Yani bu âyetin başında söylenen “Kul/söyle” emri yerine getirilecektir. Bunun için ne yapmalıyız? Önce biz çalışmaya başlamalıyız… Ondan sonra da bununla ilgili kooperatif kurmalıyız... Bu kooperatif vakıf kurmalıdır... Kooperatif gelirlerini bu vakfa verecektir… Türkiye’de pek çok vakıf vardır. Bu vakıflar bu faaliyete yönlendirilmelidir.”

***

[Bu haftaki (637. Hafta) “Kur’an ve İlim Seminerleri” çalışmamızın “tefsir” kısmı on sayfadır; bu köşede sadece “bir sayfa” olarak derlediğim bölümü sunuyorum. Tamamına www.akevler.org’da “Seminerler” kısmında ulaşabilirsiniz. Selam, sevgi, saygı ve dua ile…]

 

 

***

 

 

 

 

Senaryoyu biz yazalım, oyunu biz oynayalım…

21.11.2011

Dünya denen bir sahnede oyunumuzu oynuyoruz!

Bu oyunu, bu senaryoyu kim yazdı?

Bu oyunda biz neyiz; oyuncu mu, seyirci mi, yöneten mi, yönetilen mi?!.

Bir başka soru da şöyle:

Senaryo yazanlar mı yoksa sahnede oynayan aktörler mi belirleyici?

Cevap da dikkat çekici:

Genelde oyuncular ön planda gözükür ve kimse bu oyunu yazan biri var mı diye sormaz. Bu senaryolar sadece bazı olaylarla sınırlı değildir...

*

Mesela Suriye, mesela Libya, mesela Mısır ve diğerleri…

Mesela renkli devrimler, mesela Arap Baharı, mesela Amerikan sonbaharı, mesela iflas eden Avrupa ülkeleri İzlanda, Yunanistan (sıradaki İtalya, İspanya, Portekiz, Fransa, …) ve diğerleri…

Mesela işgal edilen Irak ile Afganistan ve sıralarını bekleyen diğerleri…

Mesela çöken SSCB, çökmekte olan AB ve sıralarını bekleyen diğerleri…

Mesela çöken komünizm (veya -bazı itirazlara rağmen- sosyalizm), çökmekte olan kapitalizm ve sıralarını bekleyen diğerleri…

Mesela çökmekte olan bir medeniyet ve yeni yeni oluşmakta olan Yeni Bir Dünya, kurulmakta olan 1000 yıllık yeni bir medeniyetin ilk 100 yılının yaşanan ilk 10 yılı…

***

Türkiye denen ülke dünya sahnesinin ve oynanan oyunun neresinde?..

Türkiye bu sahnede senaryo yazan mı, yoksa yazılan senaryoyu oynayan mı?..

Türkiye yolların kavşak noktasında olduğunun, kıtaları birleştiren ana merkezde konuşlandığının, kültür ve medeniyet köprülerinin beşiği bulunduğunun, yeni 1000 yıllık medeniyeti inşa etmek üzere yetiştirilip görevlendirildiğinin farkında mıdır?!.

Türkiye; dünya sahnesinde bugün var olan ve son birkaç asırdan beri oynanan “Kuvvete Dayalı Zalim Düzen” oyunun yerine…

Senaryosunu yazmak ve oyunun baş aktörü olmak üzere “HAKKA DAYALI ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” oyununu oynamakla görevli olduğunun farkında, ferasetinde, bilgisinde, bilincinde, idrakinde, şuurunda vs. midir?!.

*

Tamam…

Yeni Bir Dünya…

Yeni bir dünya düzeni…

Yeni bir ‘İnsanlık Anayasası’…

Yeni bir ‘Bin Yıllık Hak Medeniyeti”…

Yani…

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” ve “ADİL DÜZEN MEDENİYETİ”…

Ama nasıl?!.

Dediğinizi duyuyorum; duyar gibi oluyorum ve cevabını veriyorum…

*

Suni devletler yazılan senaryoları oynarlar...

Gerçek devletler kendi senaryolarını yazar ve başrolde oynarlar…

“Mesela Suriye” demiştik, yazımızın başında…

Aslında ‘Suriyeliler’ diye bir halk yoktur, ‘Suriye’ diye bir devlet de yoktur...

Geçen yüzyılın başında ‘İngilizler’ denen birileri tarafından yazılan senaryo, cetvelle çizilen sözde sınırlar, adına ‘Suriye’ denen suni ülke ve bugüne uzanan ‘sonuçları’ vardır…

Türkiye şimdi bu yazılan yeni senaryonun ve oynanan yeni oyunun neresinde?!.

***

“ADİL DEVLET VE DÜNYA DÜZENİ” yapılanmasına göre yapılması gerekenleri kısaca hatırlatalım:

İnsanlık yüze yakın ülkelere…

Ülkeler yüze yakın illere…

İller yüze yakın bucaklara…

Bucaklar yüze yakın ocaklara ayrılırlar...

Doğal yapıları buna müsaittir...

*

Ocaklar birlikte yaşarlar…

Bucaklar birlikte çalışırlar…

İller birlikte iç güvenliği sağlarlar...

Ülkeler dış savunmayı yaparlar...

İnsanlık uygarlaşmada birleşir...

*

Bugünkü suni devletçikler bu bölünmelerin acemice olması veya maksatlı yazılan senaryoların uygulanması sonucunda doğmuştur…

Suriye gibi sorunların ana sebebi de budur...

 

 

***

 

 

 

 

Sonunda hep halk galip gelir

Reşat Nuri EROL

22.11.2011

Irak ve Afganistan’ın işgalini bu ülkelerin halkı mı istiyordu?..

Yoksa…

Bazı ülkelerdeki renkli devrimleri bu ülkelerin halkı mı gerçekleştirdi?..

Yoksa…

Tunus, Mısır, Libya ile başlayıp Suriye gibi diğer bazı Arap ülkelerinde farklı şekillere bürünen ve “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreç, bu ülkelerdeki halkın “demokrasi ve özgürlük talebi ve buna karşı koyan diktatörler arasındaki mücadele” sayılıyor. Yani belirleyici olanın “halk” olduğu kabul ediliyor. Peki, bu ülkelerdeki halklar, yüz yıl öncesinden itibaren Osmanlı Devleti’nden kendi istekleriyle mi ayrıldılar?..

Yoksa…

*

Bizim bu konudaki hükmümüz şöyle:

Suni müdahaleleri halk zamanla kendi iç yapısında değiştirerek “yeni sonuç” ortaya çıkarır...

Araplar -Mısır örneğinde görüldüğü üzere- yeniden direnmeye geçti…

Suriye’de neler olacağını hep beraber göreceğiz…

Bu suni ve dışarıda planlanıp uygulanan senaryolar açısından bakıldığında şu sonuca varılıyor: Bireysel tercihler üst üste yığılıp toplumsal talebi gerçekleştiriyor, biriken talepler halkı harekete geçiriyor ve bu ülkelerin, bunların toplamı da dünyanın geleceğini belirliyor... Yani kişiler ya da halk istiyor, toplumsal talep doğuyor, dünya da buna göre şekilleniyor...

*

Biz bu konuda da farklı düşünüyoruz:

Hâkim güç bir şey yapar, “halk” ona uyar gibi görünür ama içten içe direnir; fırsat kollar, sonra “yeniliklerle” yeniden ortaya çıkar, “Sosyal Evrim” böyle olur.

Bugün gelişmeler böyle oluyorken, geçmişteki durum daha başkaydı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hangi Avrupa ülkesinin liberal, hangisinin komünist olacağına ABD ve SSCB karar vermiş, Türkiye de kendisine takdir edilen yerini almıştı...

Bize göre ise;

İkinci Dünya Savaşı sonrasında tekel sermaye dünyayı ikiye böldü, soğuk savaş dönemini başlattı, dünyayı timsahın iki çenesi mesabesindeki “kapitalist” ve “komünist” bloklara böldü, yutmak için hazırlıklar yaptı ama yutamadı...

***

Dünyadaki “siyaset çarkı” yukarıda özetlendiği gibi dönüyorken, “ekonomi çarkı” da benzer bir durumdadır. İflas eden ülkeler, batan şirketler ve bankalar, bunları kurtarmak için yapılanlar, ülkelerini güya yöneten partilerin, liderlerin ve yöneticilerin durumları…

Yani…

Siyasi alanda olduğu gibi ekonomik alanda da güya liberal düşüncenin öngördüğü süreç yaşanmakta, ekonomi de kendi tabii akışı içinde akıp gitmektedir...

Oysa…

Epey zamandan beri tekel sömürü sermayesi ‘karşılıksız doları’ uluslararası ‘para’ olarak kabul ettirmiş; yakın zamanda siyasi hakimiyetini kaybetmeye başladığı halde ‘dolar’ halen insanlığın tek parasıdır; ekonomi imparatoru -özel- ABD Merkez Bankası’dır.

Madem ABD’den ve onun Merkez Bankası’ndan söz ettik, konuya biraz daha açıklık getirelim: ABD dünyadaki ekonomik sorunun ne olduğunu biliyor ve bunu çözmek için bir proje mi uyguluyor, yoksa her sabah borsadaki ve kurlardaki hareketlere bakıp günlük davranışlar mı sergiliyor?

ABD Başkanı Obama önüne konan seçeneklerden birini seçip uyguluyor mu, hangisinin iyi olduğunu anlayacak kapasitesi var mı?

Yani halkın seçtiği kişi her şeyi bilir mi, yoksa bu kararı veren güç başka ve o sadece uygulayıcı mı?

Dünyadaki “para sistemi” böyle mi devam edecek, yoksa “yeni bir para sistemi/düzeni” mi olacak?

Duruma bakılırsa, dünyadaki ekonomi planlamasını tekel sömürü sermayesi yapıyor, hükümranlığını sürdürüyor ama krizleri ve sorunları da bir türlü çözemiyor...

***

Özetlersek:

Kendini yegâne hükümran gibi gören sermaye veya kendilerini güçlü gören ülkeler geleceği planlayıp bunun gerçekleşmesine çalışır; yani olayları ve gelişmeleri güçlü olanlar planlayabilir, bu arada kendilerince ikili oynayarak denge de kurabilirler...

SONUÇ olarak olaylar ve gelişmeler tekel sömürü sermayesinin planından ibarettir, tek süper güç vardır; tekel sermaye! Sahnede görünen diğer güçler onun sadece maşasıdır.  

Ne var ki bir de ‘halkın direnişi, halkın gücü’ vardır ve sonunda hep o galip gelir.

 

 

***

 

 

 

 

Geleceğin parası ve para düzeni

23.11.2011

Bu yazım, bundan önceki birkaç yazımın devamı gibi okunursa, daha iyi anlaşılır.

Dünyanın ve ülkemizin siyasi sorunları vardır:

Yönetim sorunu, ordu sorunu, yargı sorunu, medya sorunu...

Dünyada ve ülkemizde ekonomik sorunlar vardır:

İşsizlik sorunu, borçlar sorunu, enflasyon sorunu, köylerin boşalması sorunu...

Ekonomi sorununun kaynağı “faize endeksli çıkarılan karşılıksız para”dır.

Sosyal sorunlar da “tekel sermaye sömürü ekonomisinin dayatmasından doğan sorunlar”dır.

Çare ve çözüm, “karşılığı olan paranın çıkarılması”dır.

Sermaye tekelinin sorunları yönlendirmesine son verilmelidir.

Bugünkü para Merkez Bankası’nın faizle verdiği kredilerden oluşur. Banka tahvil satın alır, bono senedi kırar, yatırımlara kredi açar, devlete borç verir; karşılığında ‘faiz’ alır.

Faizi tahsil etmesi için yeni para çıkarır. Böylece piyasada dolaşan para Merkez Bankalarının ‘faiz’ alabilmesi için açtığı yeni kredilerden ibarettir.

Para tanımlanmamıştır, karşılığı yoktur.

***

‘Teşhis-sorun’ böyleyse;

ADİL (Ekonomik) DÜZEN’e göre ‘tedavi-çözüm’ nedir?

1) İstanbul’da ‘İnsanlık Kredileşme Kooperatifi’ kurulacaktır. Kuyumcular buna ortak olacaktır. Kuyumcular dükkânlarında bulundurdukları kadar ‘Altın Bono’ verecekler, karşılığında devlet onlara kamuya ait toprakları ve taşınmazları işleten pay senetlerini verecektir. Devlet bu bonolarla dolar satın alıp borçlarını ödeyecektir. Bu bono senetleriyle kuyumculara gidenler karşılığında eksiksiz olarak altın alabilecekler, isteyenlere de altın verip senet alacaklardır. Bu kooperatif bir Döviz Bankası kuracaktır. Bu bankanın merkezi İstanbul’da olacak, ama tüm dünyanın ilçelerinde şubeleri olacaktır. İstanbul’daki Kredileşme Kooperatifi bu bankalara kendi adına kuyumcuların verdiği bono senetlerini ciro edecektir. Hangi kuyumcu borçlu olursa olsun ve hangi banka ciro etmiş olursa olsun bu bonolar dünyanın bütün kuyumcularında altınla değiştirilebilecektir. Bankalarda kredileşme ilkesi içinde Altın Hesabı açılacaktır. Banka Altın Bonosu’nu alıp verecektir. Bankalar arası işlemler tamamen bedava olacak, hatta internet üzerinden doğrudan yapılacaktır. Bankalar, dövizleri rehin olarak koyanlara faizsiz olarak Altın Bonosu’nu verecektir. Böylece piyasaya gerektiği kadar Altın Bonosu çıkar, yeterli para girer.

2) Her ülkede ‘Çalışma Kooperatifi’ kurulacak, özel mülkiyette olmayan topraklar buna sermaye olarak verilecektir. Kooperatif komisyonculara kamuya ait taşınmazları satma yetkisini verecektir. Elde ettikleri TL’yi altın bonosuna çevireceklerdir. Komisyoncular, taşınmazları ‘İmar Bonosu’ ile alıp satacaklardır. İmar Bonosu ülke parası ile borsada alınıp satılacaktır. İmar Bonosu ile yatırım yapan müteahhitlere çalıştırdıkları işçi sayısına göre ‘faizsiz kredi’ verecektir. İmar Bonosu arz edilen taşınmazlara karşı çıkmış olacaktır. Altın bonosu ile alınıp satılacağı için ülke taşınmazları dünya taşınmazları ile dengede olacaktır.

3) Her ilde bir ‘Hizmet Kooperatifi’ kurulacaktır. Hizmet Kooperatifi bir ‘Mal Senedi’ çıkaracak ve inşaat malzemesi alıp satacak mağazalara kredi olarak verecektir. İnşaat malzemesi bu para ile alınacak ve bu para ile satılacak. Ayrıca borsada bu para altın parasıyla veya ülke parası ile konvertibl olacaktır.

4) Her bucakta bir ‘İşletme Kooperatifi’ kurulacak. Halka ‘Sipariş Senetleri’ verecek. Halk bu senetlerle bucak tüccarlarına sipariş verecek, bucak tüccarları da il tüccarlarına sipariş verecek, il tüccarları ülke tüccarlarına sipariş verecek, ülke tüccarları insanlık tüccarlarına sipariş verecektir. İnsanlık tüccarları ülke tüccarlarına, onlar da il, onlar da bucak tüccarlarına sipariş vereceklerdir. Bucak halkı ürettiklerini bucak senetleri ile satacak, ihtiyaçlarını da bucak senetleri ile alacaktır. Bu da ‘Bucak Parası’ olacaktır.

***

Demek ki gelecekte her bucağın, her ilin, her ülkenin yerel paraları olacaktır.

Bu arada insanlık ‘Altın Parası’ da çıkarılacak, bu para kuyumculardaki altın ile bankalardaki diğer paralara karşılık çıkmış olacaktır.

Geleceğin parası ve para düzeni böyle olacaktır.

 

 

***

 

 

 

 

Denge, yaşananlar ve iki tespit

25.11.2011

Bir kere daha hatırlayalım ve hatırlatalım…

“ADİL DÜZEN” denge ve istikrar düzenidir.

“ADİL DÜZEN”de, bu düzendeki devlet yönetiminde:

-DİN, ne yapılacağına karar verir.

-İLİM, yapılacakların nasıl yapılacağını belirler.

-EKONOMİ, kimin yapacağını kararlaştırır.

-SİYASET ise ürünlerin kime ait olacağını belirler.

“ADİL DEVLET DÜZENİ”nde herkesin görevi ayrıdır.

Hepsi demokrasiye dayanmalı ama ayrı ayrı dengede olmalıdırlar.

Hiç kimse diğerinin görevine müdahale etmemelidir.

Peki…

Türkiye’de durum nasıldır?..

Geçen nice yıllar bu “denge ve demokrasi” açısından nasıl yaşanmıştır?..

***

Osmanlı Devleti’nin sona ermesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulması ve ardından “sivil siyaset” ile “askeri vesayet” arasında geçtiği söylenen yıllar…

Askeri vesayetçiler sivillerin basiretsizliğinin ülkeyi bir yerlere sürüklediğini söylerken, sivil siyasetçiler askerlerin hukuk dışı müdahalelerini anlatırlar…

Bu söylemlerle geçen yıllar…

Oysa; sivil siyasetçileri de askeri vesayetçileri de tekel sömürü sermayesi yönlendirdi, ortalama on yılda bir yapılan müdahalelerle Türkiye geri bırakıldı...

Mesela, Mahir Kaynak’ın 27 Mayıs değerlendirmesine bakalım: 27 Mayıs darbesini herkes DP’nin yanlışlıklarıyla açıklarken, ben bunun uluslararası bir boyutu olduğunu ve Avrupa’daki bazı güçlerin Türkiye üzerinde oluşmakta olan ABD etkisini yok etmek amacıyla düzenlediğini düşündüm ve darbeden sonra sola açık bir anayasa yapılmasına ve solculuğun ABD aleyhtarlığı olarak algılanmasına şahit olduk. AP’nin sivil siyaset olarak iktidara gelişini herkes demokrasinin zaferi sayarken, ben ABD’nin karşı hamlesi olarak yorumladım.

Oysa her ikisini yani Avrupa ve ABD’yi tekel sermaye kullandı, darbeleri tezgâhladı.

12 Mart’ta iki güç, darbecilerle karşı koyanlar, çatışmanın her iki taraf için de yanlış olduğunu görüp anlaştılar ve ortak bir yönetim oluşturdular. Yani çatışmanın her iki tarafında olanlar uzlaştılar, siviller ve askerler hazırlanan darbeyi müdahaleye çevirdiler, böylece müdahalenin ülkemiz açısında daha hafif geçiştirilmesini sağladılar.

12 Eylül Türkiye’nin kalkınmasını ve gelişmesini önlemek için yapıldı...

27 Mayıs da aynı sebeplerle yapılmış, Başbakan Menderes ve iki bakan asılmıştı...

12 Eylül sonrasında parti kurup iktidar olan Turgut Özal, geçmişteki Millî Görüşçü kimliği ile askerleri, ithalatçı ve ülkeyi dünyaya açan kimliği ile de tekel sermayeyi memnun etti ama ülkeye yararlı şeyler yaptığı görülünce Adnan Menderes gibi onu da önce öldürmek istediler; sonra yine eceliyle olduğu söylenerek hâlâ şüpheli olan bir şekilde o da öldü!..

28 Şubat müdahalesi veya post-modern darbesi ise Refah Partisi’nin, Millî Görüş’ün, “Adil (Ekonomik) Düzen”in yani Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en başarılı hükümeti ve onun başbakanı -54. Hükümet Başbakanı- Necmettin Erbakan’ın önünü kesmek için yapıldı… Bu engelleme Merhum Erbakan’ın vefatına kadar sürdürüldü…

***

Bu hafta yazılan iki yazıdaki iki ilginç tespit dikkatimi çekti; size de ilginç gelebilir.

Adnan Berk Okan, “gazeteciler.com”da, Uğur Dündar’ın Star’dan kovulması ile ilgili ‘uzun’ bir yazı yazmış; bizi ilgilendiren ‘kısacık’ kısmı şöyle:

“(Uğur Dündar’ın) Çiller Hanım ve Erbakan Hoca (merhum) döneminde RefahYol'a muhalefet ettiği doğrudur… Doğrudur ama… Demokratların değil, askeri darbe heveslilerinin safında el bağladığı için oluşmuş bir muhalefettir bu… Yani... Muhalefeti “Hükümete” karşı yapmıştır... İktidarda olanlara karşı değil... Çünkü RefahYol sadece hükümet olabilmiştir... İktidar ise her zaman olduğu gibi; Medya Karteli , İstanbul Sermayesi ve Ordu'nun tekelinde olmuştur...”

Çok ‘uzun’ başka bir yazıdan ‘kısacık’ bir alıntı daha:

“Necmettin Erbakan’ın, Fethullah Gülen ve cemaatinden hiçbir zaman destek almadığı ve bundan hep yakındığı bilinir... / Refah Partisi’nin aksine AKP’yi başından beri desteklediği ise sır değil Cemaat’in...”

(Konu: Gülen Cemaati ve AKP…, Reha Muhtar, Vatan, 22.11.2011)

 

 

***

 

 

 

 

Dünyadaki sancı, kriz, gelişme ve değişimin sebebi

26.11.2011

Allah’ın bir takdiri vardır, her şey O’nun takdiri ile olmaktadır, hiç kimse bu takdiri değiştiremez. Herkes isteyerek veya istemeyerek kadere hizmet eder.

İlâhi takdir şöyledir.

Medeniyetler doğarlar, yaşarlar, yaşlanırlar ve ölürler.

Medeniyetlerin nominal ömürleri biner yıldır.

Her bin yılda bir yeni medeniyet doğar.

Peygamberlerin doğu medeniyetleri insanlığa daha ileri hukuk ve yönetim getirirler, “Adil Düzen” kurarlar, insanlık bu dönemde refah ve saadet içinde yaşar.

Hakka, adalete, mükemmel hukuk ve yönetim düzenine dayanan, doğuda oluşan bu medeniyet beşinci asrında zirvede olur ve yaşlanmaya başlar.

Buna karşılık batıda kuvvete dayalı uygarlık doğar. Bu uygarlık doğunun adil uygarlığından yararlanarak sanayide ve teknolojide uygarlığı ileriye götürür.

Hakka dayalı yeni medeniyet, işte bu batı uygarlığı zirvede iken oluşmaya başlar.

Nitekim çağımızda olmakta olan da budur.

***

Yukarıda kısaca anlattığımız bu uygarlıkların başlangıç noktaları Hz İsa’nın doğduğu yıldır. Bunun için onun doğumu mucizedir. İnsanlık tarihi “Milattan Önce” ve “Milattan Sonra” şeklinde anılmakta ve yazılmaktadır.

Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve I. İslâm medeniyetleri sona ermiştir...

Günümüzde, III. milenyumun başında, II. İslâm medeniyeti doğmaktadır...

Batının Mısır, Yunan, Roma uygarlıklarının devamı olan Batı uygarlığı zirvededir...

Günümüzde, III. milenyumun başında, Batı uygarlığı çökmeye başlamıştır...

Yeni uygarlık iki uygarlığın sentezinden oluşur. Bu sentezi de önce bir kavim yapar. Sonra oluşan bu “yeni medeniyet” bütün dünyaya yayılır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve bu devlet bünyesinde yaşayanlar, bu sentezi yapmak ve yeni medeniyeti kurmakla görevlendirilmişlerdir.

Bizim görüşümüze göre insanlık tarihi böyle ayarlanmıştır. Allah’a inananlar buna “Allah” derler, Allah’a inanmayanlar bu oluşuma “tarih” derler.

Her ne denirse densin…

Türkiye’deki Millî Görüş Hareketi budur;

“Adil (Ekonomik) Düzen” budur;

“ADİL DÜZEN” bir “medeniyet projesi”dir…

***

İşte…

Türkiye’deki ve dünyadaki olaylar buna göre yorumlanmalı, buna göre açıklanmalıdır:

1- Batı, kapitalizmi getirerek 10 bin yıllık tarım ekonomisine son vermiştir...

2- Batı, sosyalizmi/komünizmi getirerek 10 bin yıllık tarım hukukuna son vermiştir...

3- Tekel sermaye dünyadaki bâtıl inançları yok etmiş, tarihî yapıyı sarsmış, imparatorlukları yıkmış, hanedanlıkları ortadan kaldırmış, toprak ağalığına son vermiş, tanrılaştırılmış nice putlar ve şirk unsuru şeyler tarihe gömülmüştür...

4- Bir arazide tarım yapacaksanız, önce orası taşlardan, kayalardan, çalılıklardan, ağaçlardan köklerine varıncaya kadar temizlenir, ondan sonra orada dikim yapılır. İşte, tekel sermaye dünyayı temizlemiş ve dikim yapılacak hâle getirmiştir. Ne var ki temizlik hareketi onu zengin etmiştir. Şimdi temizlenecek şey kalmayınca da iflas etmektedir.

İşte… İnsanlığın şimdiki iniltisi budur... Ardı arkası kesilmeyen krizler budur…

Yeni dünya, “Adil Düzen Dünyası” olacaktır…

Yeni dünya medeniyeti “İslâm Medeniyeti” olacaktır...

Türkiye bu yeni medeniyetin oluşumunda öncülük edecektir...

Yeni dünya düzeni ve yeni medeniyet; hicret demokrasisine, müspet ilmin hakemliğinde dinler arası dengeye, emek karşılığı çıkarılan paraya dayanan halk ekonomisine ve teminatlı ehliyete dayanan müspet ilme dayanacaktır.

Dünyadaki bütün sancılar, krizler, gelişmeler ve değişim böyle değerlendirilmelidir.

 

 

***

 

 

 

 

AKP bu Batı, bu ‘zalim dünya düzeni’ peşinde!

Reşat Nuri EROL

27.11.2011

Dünyada var olan “Zalim Düzen” doğusundan da batısından da çatır çatır çöküyor...

Malum, hep hatırlatıyoruz, sistemin/düzenin “komünizm” tarafı çöküp gitti…

Dünyada hükümran olan “zalim düzen”in diğer tarafı olan “kapitalizm” ise direniyor, çökmemek için çırpınıyor, ayakta kalabilmek için çabalıyor…

Ama “kuvvet, faiz, fitne, sömürü, zulüm, savaş, kan…” başta olmak üzere her türlü olumsuzluklarla, İstiklâl şairimizin yüz yıllık teşbihiyle “medeniyet denen tek dişi kalmış canavar” haliyle, bütün bunlarla, her türlü “ekonomik krizlerle” ve benzeri daha nice zaafları ile “kapitalizm” daha ne kadar dayanabilir?..

Veya dünya, insanlık, ülkelerdeki halklar var olan topyekün “SOSYAL TUFAN”a daha ne kadar tahammül edebilir ki?!.

Dünya, insanlık, halklar ve “zalim düzen” veya “Sosyal Tufan”!!!

***

Dünyanın doğusunda ve batısında dedik, söze öyle başladık…

Doğuda olanlara bakalım…

Suriye’den Mısır’a, Yemen’den Libya’ya ve diğer yerlere bakar mısınız, neler oluyor neler… Türkiye de bilinçsiz bir şekilde Suriye bataklığına sürükleniyor…

Mısır’da halk “zalim düzen”e karşı direnmeye devam ediyor…

Yemen’de Ali Abdullah Salih nihayet pes etti ama bundan sonra ne olacak?..

Libya halkı zulmün, zalimliğin, zalim düzenin, devletsizliğin, düzensizliğin, kaosun, ihanetin, kargaşanın ve sömürünün ne olduğunu asıl bundan sonra daha iyi görecek…

Kapı komşumuz Suriye’ye gelince; özellikle Türkiye ve İran’ın bölgede en büyük imtihanı yaşayacağı sorun “Suriye Sorunu” olacak…

Batı -elbette İsrail ile birlikte- bu bataklıkta üç ülkeyi yani Türkiye, İran, Suriye’yi birlikte batırmak ve bir taşla üç kuşu, üç ülkeyi birden vurmak istemekte…

Vurulacak dördüncü kuş da diğer bölge ülkeleri olacak…

Bütün bu gelişmeler olurken, Körfez İşbirliği Konseyi, Arap Birliği ve İKÖ (İslâm Konferansı Örgütü, yeni adıyla İslâm İşbirliği Teşkilatı) ne yapıyor; sadece seyrediyor!..

Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da yaşadığım seksenli yıllarda, Konsey’in etkisizliğini ifade etmek için ‘Düveli Halîc Fî Küreti’l-Kadem Fakat! / Sadece futbolda Körfez Ülkeleri İşbirliği!’ şeklinde istihza edilirdi…

Aradan otuz yıl geçti, değişen bir şey yok veya olumsuz anlamda değişim daha da çok; Konsey üyesi ülke(cik)ler tamamen ABD sömürgesi oldu…

Arap Birliği’nin Arap halkları nezdinde geçmişte olduğu gibi günümüzde de herhangi bir meşruiyeti yok, prestij ve itibarı da; zaten bugüne kadar çözdüğü bir sorun da yok…

İKÖ veya yeni adıyla İİT’a (İslâm İşbirliği Teşkilatı) gelinirse; son yıllarda başında “Genel Sekreter” olarak Türkiye’den biri, 5 Ocak 2005’den beri Ekmeleddin İhsanoğlu bulunsa, güya 57 İslâm ülkesini temsil ediyor gibi görünse ve 1969’dan beri resmen var olsa bile; Müslümanların yararına olacak fonksiyondan yoksun sadece protokol bir kuruluş gibi!..

***

Batıda olanlara gelince…

En yakınımızdaki Yunanistan, ardından İtalya’da olanlara bakar mısınız?..

Yunanistan başbakanı Papandreu ile İtalyan meslektaşı Berlusconi seçimle yani “demokrasi” ile iş başına geldikleri iktidarlarını bırakıp gittiler!..

Evet…

Güya “DEMOKRASİ” ile yönetilen bu iki ülkede seçimle iş başına gelen başbakanlar gittiler; yerlerine “krizlerin en büyük müsebbibi olan faizci bankacı bürokratlar veya teknokratlar” yani “sömürü sermayesinin sadık temsilcileri” geldiler!.. Avrupa ve demokrasi!!! Yunanistan ve İtalya’da durumlar böyle de, diğer AB ülkelerinde durum çok mu iyi?..

İzlanda’dan sonra sırada Portekiz, İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya bile var!..

Kapitalizmin kalbi Okyanus ötesindeki ABD’nin ise kendi derdine dermanı yok!..

Batı’nın perişanlığını anlatacak daha pek çok şey var ama bugünlük yerim bu kadar.

Türkiye’deki kırk yıllık “Millî Görüş” ve “ADİL (Ekonomik) DÜZEN” çalışmalarına “kör-sağır-dilsiz” olan AK Parti iktidarı; yukarıda kısaca özetlediğim işte bu Batı, bu AB, bu ABD ve çökmekte olan işte bu “zalim dünya düzeni” peşinde!!!

 

 

***

 

 

 

 

İmanda ilim, amelde içtihat

Reşat Nuri EROL

28.11.2011

Okumadan anlaşılıp yazılamıyor, karşılıklı konuşmadan da anlaşılıp anlatılamıyor, yaşanmadan tecrübe kazanılamıyor, ilmî çalışma yapılmadan da ilim elde edilemiyor…

Hepsinden daha önemlisi şu:

Bir devlet, bir düzen, bir sistem, bir medeniyet yetersizleşip ihtiyaçları karşılayamaz, sorunları çözemez, hattâ devletin, düzenin, sistemin bizzat kendisi sorunların ana kaynağı hâline gelmeden yenisi ve alternatifi düşünülemiyor…

Düşünülmeyince veya düşünülemeyince de gereği yapılmıyor; yapılamıyor...

Bu alanda yapılan çalışmalar ise ya gereksiz görülüyor veya tam bir akıl tutulmasıyla karşılanıyor…

*

“Kör-sağır-dilsiz” davrananlar ise adeta bir felaketin habercisi trafik levhaları gibiler!

Ne diyelim; sünnetullah böyle, sosyal kanunlar böyle, dünya hayatı işte böyle bir şey!

Demek ki “SOSYAL TUFAN” mutlaka yaşanacak, helâk olması gerekenler helâk olacak, o çağın Nuhun Gemisi her ne ise sadece ona binenler felaha erip kurtulacak...

Bize göre bu çağın Nuhun Gemisi “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”dir.

Bu gemiyi mutlaka inşa etmek zorundayız.

Bu gemiyi inşa eden topluluk kurtulacak, diğerleri sosyal tufanda yok olup gideceklerdir; aynen tarihte tekerrür ettiği gibi.

Ne dersiniz…

İnsanlık tarihi ibret almayan kavimlerin tekerrür tarihinden ibaret değil mi?

***

İster Türkiye’ye, ister dünyadaki süper güç, gelişmiş, az gelişmiş veya geri kalmış herhangi bir ülkeye bakın, fark etmez.

Sömürenler sömürüyor, sömürülenler sömürülüyor ama sonuç olarak bir köy kadar küçülen çağımız dünyasında hepsi aynı köyde yaşıyor, hepsi aynı batmakta olan gemide seyahat ediyor, hepsi aynı çağdaş sorunları yaşıyor...

Ülke ekonomileri bütçe açıkları ve dış borçlarla ayakta tutuluyor...

Ani iflaslar, ani krizler, ani çöküşler her gün ve her an kapıda...

Dünya düzeni ise zaten tam bir “Sosyal Tufanlar” deryası...

Bu dünya düzeni, bu zalim düzen ve bu zalim düzendeki rejimler, devletler, ülkeler, yönetimler, hükümetler ve halklar bu halleriyle daha ne kadar ayakta kalabilirler ki?!.

Nitekim kalamıyorlar…

Dünyanın doğusunda da batısında da düzenler, devletler, hükümetler yıkılıyor…

Yerlerine gelenler de dertlere deva olamıyor…

Dünya kısır bir döngüde, insanlık fasit bir dairede dönüp duruyor…

Ama bu gidişat daha ne kadar devam edebilir ki?!.

İşte…

Dünyadaki gelişmelerin ve varılan noktanın kısaca özeti böyle.

Ama bunun daha fazla böyle devam etmesi mümkün mü?!.

Biz neyi hatırlatıyor ve ne diyoruz:

Bu böyle gitmez!

***

Yeni bir sosyal yapı, yeni bir sistem, yeni bir düzen bir ihtiyaçtan doğar.

Eskisi ömrünü tamamlar, çekip gider.

Yeni yapı, yeni sistem, yeni düzen, hattâ yeni medeniyet gelir.

Feodalite, hanedanlıklar, imparatorluklar ve diğer yapılar sermaye tarafından tasfiye edilmiştir.

Sermaye görevini tamamladı, şimdi sıra sermayenin kendisinin tasfiyesine gelmiştir.

Bunu yeni demokratik feodalizm veya “hicret demokrasisi sistemi” yapacaktır.

Bu da “yerinden yönetim” sistemidir...

Ülkeler illere ayrılacak bağımsız olacaklar…

İller bucaklara ayrılacak ve bağımsız olacaklar...

Gerçek “yerinden yönetim sistemi” budur.

*

Yazımızın en başında, “ilmî çalışma yapılmadan ilim elde edilemiyor” dedik.

İslâmiyet’te ispatlanamayan şeyler ilim olmaz ve imanın konusu da olmaz.

Dünya ilim yapmayan cahillerle dolu!

Bu durumda hayat yalnız var olan ilme yani ilimsizliğe dayanamaz.

İlmini tam olarak yapıp kesin ispatını yapamadıklarınızı da içtihatla tahminde bulunursunuz.

Onun kesin doğruluğunu iddia edemezsiniz ama onunla amel etmekle mükellefsiniz.

İmanda ilim, amelde içtihat.

 

 

***

 

 

 

 

Yine ‘PARA’ meselesi: Haberiniz olsun!

Reşat Nuri EROL

29.11.2011

Müspet ilim matematiğe dayalı ilimdir.

Varsayımları ortaya koyarsınız, formülleri üretirsiniz, sorunları çözer ve olacakları baştan hesaplarsınız.

Sonuç hesap ettiklerinize uyuyorsa, ölçüler tutuyorsa, o zaman varsayımlarınız doğrudur denebilir.

Sonuç hesap ettiklerinize uymuyorsa, ölçüler tutmuyorsa, o zaman da matematikte bir hata yapıp yapmadığınızı kontrol ettikten sonra varsayımınızı değiştirirsiniz.

Müspet ilim işte böyle doğar, böyle oluşur ve böyle gelişir.

Batıda henüz ekonominin müspet ilmi doğmamıştır.

Bunun sebebi bilgisayar var olmadan önce ekonomik değerler ölçülemiyordu.

Ekonomideki varsayımlar “altın ve gümüş paralara” dayanıyordu.

Oysa çağımızda “karşılıksız para” piyasada dolaşmaya başladı, yeni bir durum oluştu.

İşte bu sebepten dolayı henüz ekonominin müspet ilmi doğmamıştır.

***

Bir örnek verelim.

Ekonomide fiyat paranın mala bölümüdür. Çeşitli paralar vardır; altın, döviz, nakit senedi, veresiye vs. Bunların hepsi satın alma gücüdür ve bunlar paradır. Üretilen sanayi ve tarım malları dışında ruhsat verilen arsalar, karşılıksız senetler ve faiz alacakları de mal muamelesi görmektedir. Bu kadar örnek ne demek istediğimizi anlatmak için yeterli olmayabilir. Öyleyse anlatmaya devam edelim…

Bu değerlerin bir kısmı zamanla değişmektedir. Mesela “altın” hem “para”dır hem “mal”dır, “bono senedi” hem “para”dır hem “mal”dır. Karma ekonomilerde bunların ne zaman para olduğu, ne zaman mal olduğu bilinmediği için fiyat formülü işlemez.

Burada ekonomi kanunu değişmiyor. Bizim para ile malı ayıramayışımız bizi hatalara götürüyor. Buradaki sorun “mal” ile “para” meselesinin netleştirilmesi meselesidir.

***

“ADİL EKONOMİK DÜZEN” yeni keşfedilen ekonomi kanunlarına dayanır. “ADİL EKONOMİK DÜZEN” bunun kanunlarını oluşturmuş ve bu sorunu çözmüştür.

Nasıl çözmüştür?

Anlatalım…

“ADİL EKONOMİK DÜZEN” sorunun çözümü için öncelikle “Mal Senetleri” çıkarılmakta…

Üretilen mallar karşılığında “Mal Senetleri” çıkarılmakta…

Mallar senetlerle değiştirilmekte...

Paralar mal yerine geçmekte...

Bono senedi ise ortadan kalkmakta...

Altın karşılığı olarak da “Altın Senedi” çıkarılmakta...

Altın parayı devletler değil kuyumcular çıkarmakta…

Ülke paraları da toprağa dayanmakta...

Devlet toprak karşılığı “Toprak Parası” çıkarmakta ve çalışanlara yani emek sahiplerine kredi olarak vermekte…

Meraklısına Hatırlatma Notu: Geçen hafta Çarşamba günü (23.11.2011) yazdığım “Geleceğin parası ve para düzeni” yazımda ve konu ile ilgili diğer yazılarımda “çağımızdaki para meselesi ve çözümü” ile ilgili olarak gerekli detaylar yazılmıştır.

***

Türkiye ve dünya “yeni ekonomi kanunları” bulan ilim adamı aramakta...

“Adil Ekonomik Düzen Çalışanları” bunu başarmışlardır...

Ama Türkiye’yi 9-10 yıldan beri güya yönetmekte olanlar dahil olmak üzere herkes, kulağını tıkayıp gözlerini kapatmış şekilde ‘görmedik-duymadık’ oyunu oynuyor!..

Siz ilgilenmemeye ve oyununuzu oynamaya devam edin bakalım!..

Ama şunu iyi bilin ki; siz böyle ilgilenmemeye devam ederseniz, yarın tekel sömürü sermayesi “ADİL EKONOMİK DÜZEN”i bozup ona kendince sahip çıkabilir, istismar edip sizi aynen şimdiki gibi sömürmeye devam edebilir...

Böyle giderse olacağı budur!..

Biz böylelikle “hatırlatma” görevimizi yerine getirmiş olalım:

Haberiniz olsun!..

 

 

***

 

 

 

 

Çalışanlar, çalışmayanlar, destekleyenler ve üretenler

30.11.2011

Ele aldığım konuları farklı şekilde anlattığım yani “Adil Ekonomik Düzen” kavram ve kriterlerine göre anlattığımın farkındasınız.

Belki biraz sıkıcı gelebilir ama başka çaremiz yok, arada sırada bunu yapmak zorundayız; anlattıklarımızın daha iyi anlaşılması için zaman zaman “Adil Ekonomik Düzen Dersleri” yapmak zorundayız.

Bugün de öyle yapalım.

*

Önce insan ve aile üzerinde duralım:

1) İnsan, birlikte çalışıp ayrı ayrı tüketen varlıktır.

2) İnsanlar aile içinde doğar, büyür, yaşar ve ölürler.

3) Aile içinde yaşayanların bir kısmı çalışır, hepsi birden yaşarlar.

4) Ekonomide aile çalışanları üreten yerdir.

*

Çalışmayanlar ve özellikleri:

1) Ailede geçinen anne-baba, karı-koca ve çocuklardır.

2) Aileleri olmayanlar da ailelere katılırlar.

3) Çalışmadığı halde katılanlar kendi paylarını da yanında bulundukları aileye katarlar.

4) Çalışmayanlar da dört gruptur. Bunlar çalışmadan yeryüzündeki kira paylarını alırlar.

*

Çalışmayanları, çalışmak istemeyenler:

Çalışmayanlar “çalışma kredisi” almazlar. Çalışmayanların aldıkları pay önce dörde ayrılır, sonra kendi aralarında kurallar içinde bölüşürler.

a) Yetimler babaları ölen kimselerdir. Yeryüzü kira paylarını alırlar ve aileleri içinde yaşarlar. Anneleri olmayan başka ailelere katılırlar. Doğuştan sakat olanlar da yetimler arasındadırlar.

b) Çalışmaya gücü yetmeyen yaşlılar ile sonradan hasta olanlar, çalışma kredisini almazlar ve yeryüzü kirasından paylarını alırlar.

c) İş bulamadıkları için iş yapmayanlar, işyerine gelirler ve para ile satılmayan işleri yaparlar ve yeryüzü kira payından pay alırlar. Bunlar da çalışma kredisini almazlar.

d) İş buldukları halde çalışmak istemeyen, evde oturan kimselere de yeryüzü kira payı verilir. Bunlar da çalışma kredisini almazlar. Çalışma işyerine de gelmezler.

*

Çalışanlar: Çalışanlar iki gruba ayrılırlar. Bunlar üretim yaparlar. Yeryüzü kira payını verdikten sonra kalanı kendileri alır, ailelerine götürüp harcarlar.

Çalışanlar da “üretenler” ve “destekleyenler” olmak üzere ikiye ayrılırlar.

*

Önce “destekleyenler” üzerinde duralım:

Bunlar üretim için gerekli işleri yaparlar. Ne var ki bunlarla üretim olmaz. Bunlar üretimin şartlarını yerine getirirler. Bunlar yaptıkları işlere göre değil, sorumluluklarına göre pay alırlar.

Destekleyenler dört çeşittir:

a) Kamu Görevi: Bunlar genel güvenliği sağlarlar, silahlı güç oluştururlar. Kamu yetkilerini kullanırlar. Halk bunların kararlarına uymak zorundadır. Uymayanlar zorla uydurulurlar.

b) Genel Hizmet: Bunlar ortak işlerdir. Bu hizmetler işletmelere ve kişilere yapılır. Burada hizmet verenler hizmet alanların emrindedir. Son söz hizmet alanındır.

c) Bakım. Tesis ve makinelerin ayarlanması, tamiri, bakımı ve yenilenmesi bunlar tarafından yapılır. Tesis veya makinelerin yaptığı üretimden pay alırlar.

d) Özel Hizmet: Berberlik gibi üretim dışı insanlara verilen hizmetlerdir.

*

Şimdi de asıl “üretenler” üzerinde duralım:

Bunlar yani “üretenler” verdikleri emek kadar ürün alan kimselerdir. Üretimin illeti yani genel anlamda sebebidirler. Bunlar paylarını emekleri ile orantılı alırlar.

Bunlar da dört gruptur:

a) Tarım İşletmelerinde Çalışanlar: Burada ana araç topraktır. Üretimin ayağına gidilir. Hizmet verilir, canlı kendisi üretir. Ürün verilen emekle orantılı değildir. Her tarlanın üretim şekli farklıdır. Küçük işletmelerle işletilebilir. Bunlar halka verilen sipariş kredileriyle aldıkları siparişleri yaparlar. Fiyatlar siparişteki pazarlamalarla belirlenir. “Buğday Parası” kullanılır Bucaklarda organize edilir.

b) Sanayi İşletmelerinde Çalışanlar: Burada ana araç tesislerdir. İmalathanedir. Üretim merkezde yapılır, kolay üretilir. Ürün verilen emekle orantılıdır. Orta işletmelerle işletilir. Stoklardaki ambarlara verilen mal kredisi ile işletir, Stoklara göre fiyatlandırılır. “Demir Parası” kullanılır. İllerde organize edilir.

c) İnşaat İşletmelerinde Çalışanlar: Artık emek değerlendirilir. Ücret ve fiyatlar sabittir. İmar yaparlar. İmar, bir kimsenin bir saatte yapabildiği üretimi artırmak için yapılanlardır. Çalışma kredisiyle düzenlenir. Ülkenin “Toprak Parası” ile düzenlenir.

d) Ticari İşletmelerde Çalışırlar: Halkın ihtiyaçlarını tespit ederler, işletmelerin yapacakları işleri belirlerler. Bunu fiyat ve ücret mekanizması ile sağlarlar. Bucak, il, ülke ve insanlık tüccarları vardır. Bucakta üretilenler alınır ve tüketilenler satılır. İlde ürünlerin vasıfları tespit edilerek etiketlenir. Bölgede mallar tasnif edilerek diğer bölgelere sevk edilir. Bölgelerde toptan, ilçelerde perakende mağazaları vardır. Semtlerde bakkal vardır. İnsanlıkta elektronik marketler bulunur.

 

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2011 Yazıları
1-2011 Ocak
728 Okunma
2-2011 Şubat
661 Okunma
3-2011 Mart
665 Okunma
4-2011 Nisan
693 Okunma
5-2011 Mayıs
665 Okunma
6-2011 Haziran
695 Okunma
7-2011 Temmuz
654 Okunma
8-2011 Ağustos
658 Okunma
9-2011 Eylül
648 Okunma
10-2011 Ekim
679 Okunma
11-2011 Kasım
696 Okunma
12-2011 Aralık
661 Okunma