Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2011 Yazıları
2011 1.Baskı
666 Okunma
ASPxHyperLink

2011 Mart
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri EROL
resaterol@akevler.org

 

MART 2011

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

ERBAKAN…

Reşat Nuri EROL

05.03.2011

[Bu yazı 27 Şubat vefat günü yazıldı; daha niceleri ömür boyu yazılacak inşaallah…]

Dün 27 Şubat…

Ve bugün 28 Şubat;

O’nsuz ilk gün!..

“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn…”

“Birkaç kelime, kavram ve bir âyet” başlıklı dünkü yazım (27.02.2011) şu kelimelerle başlıyordu:

İslâm…

İslâm düzeni…

İslâm “devlet düzeni” ve MÜSLÜMANLAR…

İslâm âlemi, mevcut “zalim düzenler” (“izm”ler) ve İNSANLIK…

Ve şöyle bitiyordu:

ERBAKAN…

Millî Görüş Hareketi…

Adil (Ekonomik) Düzen Projesi…

D-8, D-20, D-60, D-160 ve Yeni Bir Dünya…

Ve “Yeni Bir Dünya Düzeni”; “ADİL DÜZEN MEDENİYETİ”…

Bu birkaç kelime pek çok şeyi veya her şeyi özetliyor.

Erbakan…

Millî Görüş…

Millî Görüş Hareketi…

ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN…

Ve…

Yeni Bir Dünya… Yeni Dünya Düzeni... ADİL DÜZEN MEDENİYETİ…

Hikmet-i İlâhi, dün böyle bir özet yapma duygusuyla doluydum…

Son zamanlarda, son günlerde, son 24 saat, dün gece ve yazıyı yazdığım bu sabah; bildiklerimden çok duygularımla, “hislerimle” hareket ediyordum; “hiss-i kable’l-vuku” fehvasınca, hislerimle hareket ediyordum; dünkü ve bugünkü bu yazıyı da o hislerle dolu olarak yazıyordum…

Nitekim bugün de yazmakta olduğum başka bir yazıda, son gelişmeleri değerlendirip yorumladıktan sonra, tam da “ERBAKAN HOCAMIZ”IN ömrü boyunca bize öğrettiği değerlendirme ve hedefleriyle tamamlıyordum ki…

“ERBAKAN” HOCAMIZIN VEFAT HABERİ GELDİ!!!

Kırk kusur yıllık mücadele ve mücahede hayatımızın ilmî, dinî, iktisadî, siyasî ve sosyal yönleri başta olmak üzere, her alanda HOCAmız, rehberimiz, önderimiz, çalışma arkadaşımız, Millî Görüş Liderimiz ve Saadet Partisi Genel Başkanımız ERBAKAN…

“Mısır(1): Doğu, Batı, ERBAKAN ve GELECEK…”

Bu başlık Mısır, Tunus, Libya merkezli gelişmelerle ilgili yazılarımın (16 Şubat 2011) birincisinin başlığıydı.

Emperyalizme, Siyonizme, sömürü sermayesine karşı Kuzey Afrika ve diğer Arap ülkelerinde başlayan halk hareketlerinin ilk başlatıcısı “Millî Görüş Hareketi Lider ERBAKAN”dır.

Mezkûr yazımda dediğim şuydu:

İLK KIVILCIMI ERBAKAN ÇAKMIŞTIR…

Dünyada sömürü sermayesine karşı ilk cephe alan Necmeddin ERBAKAN’dır...

İlk mumu ERBAKAN yakmış, ilk kıvılcımı o çakmıştır...

Bundan sonra bize düşen O’nun izinden yürümek; O’nun gösterdiği, öğrettiği, bize hocalık yaptığı hoca/âlim Erbakan’ın yolunda daha çok çalışmak, çalışmak, son nefesimize kadar “cihad” etmek; aynen O’nun gibi…

“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn…”

Dün 27 Şubat…

Bugün 28 Şubat;

O’nsuz, Erbakan’sız ilk gün!..

Hayat ve cihat devam ediyor; kıyamete kadar devam edecek…

Bundan sonra bize düşen daha çok çalışmak…

“Yeni Bir Dünya Düzeni”, “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” ve “ADİL DÜZEN MEDENİYETİ” için; “ERBAKAN VE ADİL DÜZEN MEDENİYETİ”…

 

 

***

 

 

 

 

ÂLİM ERBAKAN HOCA/mız…

Reşat Nuri EROL

06.03.2011

“O” mücahede ve mücadele hayatına 1948 yılında üniversiteden mezun olur olmaz “bir ilim adamı, bir âlim, bir hoca” olarak başladı.

2011 yılına kadar tam 63 yıl boyunca birkaç nesle her şeyden önce pek çok alanda HOCALIK yaptı.

“O”na bundan dolayı “ERBAKAN HOCA” dendi.

“ERBAKAN HOCA” 1960’lı yılların ortalarında İzmir’e geldi, Atatürk Kapalı Spor Salonu’nda büyük bir kalabalığa “İLİM VE İSLAM” konferansını verdi…

Çocuk veya ilk gençlik çağındaki bir genç olarak oradaydım, O’nu dinledim…

Anlatılanları henüz tam olarak anlayacak ve kavrayacak çağda değildim ama o gün “O”nu dinledim ve talebesi oldum!..

“O gün “O”nu dinledim ve talebesi oldum” diyorum;

Çünkü 1970’li yılların başından itibaren birlikte çalışmaya başladığımız ilk günden son zamanlardaki, son bir-iki yıl, son birkaç aydaki çalışmalarımıza, son görüşmemize kadar, benim için “O” her şeyden önce “Âlim ERBAKAN Hoca” oldu; “Üstadım Süleyman Karagülle Hocam” ile birlikte.

İkisiyle de aynı anda ve yirmili yaşlarımın başında yoğun bir şekilde çalışmaya başlamıştım: MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan, MSP İzmir İl Başkanı Süleyman Karagülle ve MSP İzmir Gençlik Kolları Başkanı bendeniz…

Başlangıç o başlangıç; kırk yıl durmadan çalıştık, çalıştık; yine çalıştık…

Önceki yazımda da yazdım:

Bundan sonra bize düşen daha çok çalışmak;

Malımızla ve canımızla cihad etmek, aynen “O”nun gibi…

Hayatı, hayatın gerçeklerini, ilmî çalışmaların nasıl yapılacağını, siyaseti, ekonomiyi, Türkiye’nin meselelerini ve çözümlerini, daha başka şeyleri bu iki âlimden öğreniyordum…

Sadece klasik parti faaliyetleri yapmıyorduk. Aynı zamanda günlük ve haftalık ilmî çalışmalar ve seminerler (o yıllarda “Millî Görüş Açısından Anayasa Seminerleri”) yapıyor, seminer notları ve makaleler yazıyorduk.

Erbakan Hocamız’ın konferans ve konuşmalarını çözümleyerek yayınlanacak hâle getiriyor, yazı dizisi veya kitap olarak yayınlıyorduk.

“İzmir Millî Görüş ve Adil Düzen Çalışanları” olarak bir taraftan o dönemde gerçekten de Türkiye’de tek olan 15 günlük “TEK YOL” dergisinde Erbakan Hocamızın çalışmalarını değerlendirirken, diğer taraftan da O’na talebelik yapıyorduk.

O yıllarda Millî Gazete’nin ikinci sayfasında bir de “Tek Yol” köşemiz vardı, makalelerimizi orada da değerlendiriyorduk.

Âlim Erbakan Hocamız ile ilk “kitap” çalışmamız “ORTAK PAZAR” kitabı oldu; “TEŞHİS”, “TEDAVİ”, “ADİL DÜZEN”, “ADİL EKONOMİK DÜZEN” kitaplarından sonra, son çalışmamız geçen yıl ESAM tarafından yayınlanan “YENİ BİR DÜNYA VE ADİL DÜZEN” kitabı oldu.

Elbette diğer bütün çalışma ve kitaplarla birlikte…

Özellikle bu son kitabı ESAM’dan tedarik edip okumanızı tavsiye ederim…

Daha önceki yazılarımda da hatırlattım ama bu sefer vurgu yapmam ve altını çizmem gerekiyordu; nitekim öyle yapıyorum:

“O” her şeyden önce bizim “ÂLİM ERBAKAN HOCAMIZ”dı; kıyamete kadar “O”nun bu yönünden yararlanacaklar için de öyle olmaya devam edecektir...

Kırk kusur yıllık mücadele ve mücahede hayatımızın ilmî, dinî, iktisadî, siyasî ve sosyal yönleri başta olmak üzere, her alanda HOCAMIZ, rehberimiz, önderimiz, çalışma arkadaşımız, Millî Görüş Hareketi Liderimiz, Millî Görüş Partileri (Millî Nizam, Millî Selâmet, Refah, Fazilet, Saadet) Genel Başkanımız ve son olarak da Saadet Partisi Genel Başkanımız ERBAKAN…

“Âlim ERBAKAN Hoca” olarak “O” herkesten önce halkımıza, Müslümanlara (Türkiye’deki ve bütün dünyadaki Müslümanlara), doğu ve batıdaki bütün insanlığa…

Ayrıca ülkemizdeki siyasilere, bürokratlara, iş adamlarına, üniversite çalışanlarına ve özellikle de askerlerimize ilmî, dinî, iktisadî, siyasî ve sosyal yönleriyle pek çok dersler verdi…

Âlimlerin etkileri ölümlerinden sonra da devam ettiğinden bundan sonra da “O”ndan yararlanmasını bilen ve isteyen herkese dersler vermeye devam edecektir…

Vefatından sonra “O”nun pek çok yönü yazılıyor, yazılmaya devam edecek…

Dikkat ediyorum, her nedense “O”nun bu yönünü yazan ve anlatan pek yok!

Oysa “O”nun asıl kalıcı olan ve yüzlerce, hattâ binlerce yıl etkili olacak yönü budur:

ÂLİM ERBAKAN HOCA...

 

 

***

 

 

 

 

Âlim Erbakan Üniversite ve Kitaplığı

Reşat Nuri EROL

07.03.2011

Âlim Erbakan Hocamız, -önceki yazımda hatırlattığım üzere,- üniversiteden mezun olduğu 1948 yılında başladığı 63 yıllık mücadele ve mücahede hayatında, ‘63 kitap yazmıştır’ desem, inanır mısınız?

İnanmayacağınızı biliyorum; çünkü Erbakan Hocamızın bu yönü hiç bilinmiyor ama bundan sonra bilinecek, inşaallah...

63 rakamını sembolik olarak yazıyorum; aslında yaptığı konuşmalar, verdiği konferanslar, aldığı notlar, başkalarının tuttuğu notlar ve daha başka çalışmaları değerlendirildiğinde, daha nice 63 kitaplar çıkacaktır.

Yüzlerce kitap, binlerce çalışma ve daha başka değerlendirmeler; enstitüler, akademiler, araştırma merkezleri ve üniversiteler, “uygulamalı” üniversiteler…

Artık bunun organizasyon ve çalışmalarını her kim/ler yapacaksa; bendeniz, yapılması gereken bu çalışmaların bir numaralı hizmetkârıyım.

Aslında birkaç yıl önce Kemalettin Erbakan büyüğümüzün önderliğinde “beş kişilik çalışma heyeti” olarak, böyle bir çalışma başlatmıştık; haftada iki gün bir araya geliyor ve çalışıyorduk...

Hedefimiz; Erbakan Hocamızın her türlü çalışmalarını değerlendirerek “Erbakan Kitaplığı”, “Erbakan Külliyatı”, “Millî Görüş Külliyatı”, “Adil Düzen Külliyatı” oluşturmaktı.

Mesela, o beş kişiden biri olan çalışma arkadaşımız Ali Haydar Haksal “Erbakan’ın Meclis Konuşmaları”nı kitaplaştırmaya başlamıştı…

Bazı maddi ve manevi sebeplerle çalışmamız yarım kaldı.

Yetkililere, ilgililere ve bu konudaki kurumsal çalışmalara teklifim şudur;

O çalışmaları yeniden başlatalım ve kaldığımız yerden devam edelim…

Aslında biz kendi çapımızda, kırk yıl önce İzmir’deki çalışmalarımızla oluşturmaya başladığımız “Erbakan Kitaplığı” çalışmalarımızı, son yıllardaki çalışmalarla birlikte, son aylara kadar sürdürdük. (Erbakan Hocamızın ilk birkaç kitabı İzmir’de hazırlanıp basılmıştır.)

ESAM’ın en son -ESAM Genel Sekreteri Prof. Dr. Arif Ersoy’un özel gayretleriyle- yayımladığı bence çok değerli “YENİ BİR DÜNYA VE ADİL DÜZEN” kitabı, bu son çalışmaların eseridir.

Üstadım ve Hocam Süleyman Karagülle’nin önerisiyle, iki yıl kadar önce, Erbakan Hocamıza bin sayfalık “ADİL DÜZEN” kitabını birlikte yazma önerisini götürdüğümde; Erbakan Hocamızın “Aaah, bir vakit bulabilsek!” deyişini ömrümün sonuna kadar unutamayacağım...

Unutmayacak ve o alandaki eksik bir şeyler kaldıysa, kalan ömrümde onları tamamlamayı ve tamamlananları gelecek nesillere aktarmayı en önemli vazife ve misyon olarak benimseyeceğim; ilgililerin ve ilgilenenlerin bilgisi olsun…

Âlim Erbakan Hocamız, yapılması gereken çalışmaların, yazılması veya derlenmesi gereken yeni kitapların farkındaydı…

Aynen ilk yıllarda Ankara veya Altınoluk’ta saatlerce, bazen günlerce yaptığımız “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN ÇALIŞMALARI” gibi..

Seksen yaşını geçtikten sonra bile, telefon açar, “Reşat, çalışmamız lazım, Süleyman Beyi (Karagülle) al da gel, çalışalım!..” der; Ankara’ya gider, o hasta hâliyle bile bir celsede en az 5-6 saat çalışırdık…

Bunları özellikle gençlere ve gelecek nesillere örnek alınması, istifade edilmesi ve benzeri çalışmaların yapılması dua ve dileklerimle yazıyorum; inşaallah örnek alınır…

“Erbakan Araştırmaları Enstitüsü/ Akademisi/ Merkezi…”

ESAM (Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi) bu misyonu başlatmalıdır.

Erbakan ve Millî Görüş Üniversiteleri; “uygulamalı” üniversite ve fakülteler…

Erbakan ve Adil (Ekonomik) Düzen “uygulamalı” üniversite ve fakülteleri…

Buralarda oluşturulacak “Erbakan Kitaplığı”, “Erbakan Külliyatı”, “Millî Görüş Külliyatı”, “ADİL DÜZEN KÜLLİYATI” ve bunlara istinaden kurulacak her türlü ilim ve amel, teori ve pratik, sanayi ve sosyal, yeni bir dünya ve yeni bir medeniyet yönü ağır basan siteler, şehirler, bölgeler ve bütün dünyaya örnek/model yepyeni bir ülke…

Erbakan Hocamızın ülküsü de bu değil miydi?..

Nazif Gürdoğan, Hocamızın yetiştiği dergahı “Görünmeyen Üniversite” olarak kitaplaştırmıştı; biz “O”nun izinde “O”nun çalışmalarını “Görünen Üniversite”ye dönüştürelim; inşaallah...

Hocam!

Senin gösterdiğin yolda yürüyoruz; hedefe varacağız inşaallah…

Kırk yıl önce demiştin… Zafer inananlarındır… Ve zafer yakındır…

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan gönüllerde;

28 Şubatçılar nerelerde?!.

Reşat Nuri EROL

08.03.2011

1897… 1997… 2011…

Ayrıca 1854… 1954…

Gün gelecek, tarih yeniden yazılacak, bu yıllar daha bir anlamlı anlatılacak ve Erbakan’ın tarihi nasıl değiştirdiği ortaya çıkacaktır.

28 Şubat tarihinden fazla uzaklaşmadan, elbette Erbakan’la irtibatlı olarak farklı bir 28 Şubat değerlendirmesi yapmam gerekiyor.

 

28 ŞUBAT neden oldu?

1. Önce biraz geriye gidelim ve meseleyi baştan ele alalım. 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde yapılan I. Yahudi Kongresi’nde kararlar alınıyor; Osmanlı İmparatorluğu, Rus Çarlığı yıkılıyor, Avusturya İmparatorluğu parçalanıyor ve Avrupa devletleri içine katılıyor. Rusya’da “Sovyetler Birliği” yani “komünizm rejimi” kuruluyor ve “kapitalizm”e karşı denge oluşturuluyor. Osmanlı İmparatorluğu parçalanıyor ve dinsiz veya diktatör devletler oluşturuluyor. Türkiye de bu gruptandır, proje olarak dinsiz bir Türkiye oluşturulacaktır. Türkiye’ye biçilen rol şudur: İmparatorluk yıkılacak, yerine dinsiz bir Türkiye devleti kurulacak, Hıristiyanlar Türkiye’den tehcir edilecek; böylece ileride kurulduğunda buraların İsrail imparatorluğu tarafından işgali kolaylaşacak, Hıristiyanlar Türkiye’nin işgaline karşı çıkmayacak. O plana/projeye göre Türkiye 1997’de yani 1897’den 100 sene sonra yıkılacak, II. Sevr uygulanacak, İsrail imparatorluğu kurulacaktı! İşte, 28 ŞUBAT (1997) tam da Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkma uygulamasına geçme denemesidir ama başarılamamıştır.

2. 1854 yılında başlayan ilk borçlanmadan itibaren koca Osmanlı Devleti nasıl yıkıldıysa, 1954 yılında Osmanlı’dan devraldığı son Osmanlı borç taksidini ödeyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti; yine o dönemdeki DP iktidarı (1950-1960) tarafından yeniden borç batağına sürükleniyordu! 1950’lerden beri Türkiye borçlandırılıyor, ekonomisi batırılıyor, darbelerle (1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat 1997) geri bırakılıyordu. 54. Erbakan Hükümeti işbaşına gelince bu çöküşe ‘DUR’ denmeye başlandı. 28 ŞUBAT’ın asıl sebebi işte bu başarılı gelişmedir. Onlar bunu hep yapmaktadırlar. Menderes’i Türkiye’yi kalkındırdı diye astılar; Demirel’i defalarca indirdiler; Özal’ı kurşunladılar, yetmedi zehirlediler! 28 ŞUBAT ile Türkiye’deki ekonomik gelişmeyi ve kalkınmayı durdurdular. Türkiye ondan sonraki beş sene zarfında ekonomik ve sosyal yönden kan ağlamıştır. AKP, sekiz seneden beri hâlâ o yaraları tedavi edip ülkemizi 54. Erbakan Hükümeti dönemine ulaştıramamış, aksine bazı alanlarda daha da gerilere götürmüş ve maalesef ülkemizi borçlandırmaya devam etmiştir. Demek ki, 28 ŞUBAT asgari olarak Türkiye’yi on sene geri bırakmıştır.

3. 28 ŞUBAT’ın önemli bir de dış sebebi vardır. Sömürü sermayesi dünyadaki bütün güçleri oluşturur, sonra kontrolü altına alır. Kendi dışında bir sosyal oluş gerçekleşmişse, önce onu kontrolü altına almaya çalışır; alamazsa yıkar. Mesela, Erbakan D-8’leri kurdu. Amerika D-8’lerin kurulmasını Avrupa Birliği’ne karşı bir güç oluşturulması amacıyla istiyordu. Bunu kendisi kuramadığı için başlangıçta kurulmasına göz yumdu. Sonra baktı ki Erbakan D-8’leri onlara yar etmeyecek, onu uzaklaştırmanın yolunu aradı ve 28 ŞUBAT’ı gerçekleştirdi.

4. 28 ŞUBAT’ın önemli bir sebebi daha vardır. Tansu Çiller, ‘ADİL (EKONOMİK) DÜZENi bırakmanız şartıyla koalisyon yaparım!’ demiş; daha sonra da ‘ADİL (EKONOMİK) DÜZENi ben engelledim, ben vazgeçirdim!’ diyerek gazetelerde manşet olan beyanatlar vermiştir. İç ve dış istihbarat örgütlerinin de özel baskıları olmuştur. “ADİL EKONOMİK DÜZEN” oluşturulup “faizsiz” olarak ülkenin sorunları çözüleceğine, “faizli zalim düzen”de sorunların üstesinden gelinmeye çalışılmış ve çok değil, 28 Şubat 1997’den sadece dört yıl sonra meşhur “21 Şubat Krizi” patlamıştır.

Bugünkü Millî Gazete’de (06.03.2011) hem birinci sayfada, hem de yedinci sayfada, hemen benim köşe yazımın kenarında geniş bir haber var; başlığı şöyle:

28 Şubat’ın (sadece) “FAİZ” faturası 330 MİLYAR LİRA!

Hak ve halk adına soruyoruz…

-O sözde başarılarıyla övünen Tansu Çiller şimdi nerelerde?!.

-Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz, Çevik Bir ve diğerleri nerelerde?!.

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan Kitaplığı-2

Reşat Nuri EROL

09.03.2011

Erbakan Hocamızın önemli ve farklı yönleriyle ilgili olarak yazdıklarıma, çeşitli şekillerde takdir ve teşekkürlerini iletenlere, buradan topluca teşekkür ederim. Hepimizin gayesi O’nu daha iyi anlayıp kavramak, mücadele ve mücahede hayatında neler yaptığını iyi anlamak; hepsinden daha önemlisi bu bilgileri yaşayanlara ve gelecek nesillere aktarmak.

Neden?

Elbette “O” önderden, “O” Millî Görüş Liderinden örnek almak, “O”nun gösterdiği yolda yürümeye devam etmek ve en sonunda hedefe varmak için; inşaallah…

“KİTAP” veya “ERBAKAN KİTAPLIĞI” bunun için önemli bir araç ve vesiledir.

***

M. Mustafa Uzun, bir araştırma yapmış ve “Erbakan 60’ın üzerinde kitap yazdı” sonucuna varmış. Erbakan Hoca’nın Türkçe veya yabancı dilde yazdığı kitaplar kadar, yaptığı çeviri kitaplar da oldukça fazla. “Erbakan Kitaplığı”ndan bahsediyorsak, bunu;

1) Türkçe yazdığı kitaplar,

2) Yabancı dilde yazdığı kitaplar,

3) Türkçeye çevirdiği kitaplar olmak üzere üç bölüme ayırabiliriz.

4) Buna bir de birbirinden değerli konferanslarının metinlerinden oluşturulan kitapları da eklediğimiz zaman, tahminimizin çok ötesinde bir “Erbakan Kitaplığı” ile karşı karşıya kalırız.

Ayrıca kendisi için yazılan pek çok kitaplar var.

Erbakan Hoca özellikle ilk dönemlerde hem kendi ihtisas alanı ile alakalı yeni kitaplar yazarken, hem de çeşitli alanlarda birçok kitabı Türkçeye kazandırmıştır.

“Mukaddesatçı Türk’e Beyanname” gibi gerçekten ilgi çekici kitaplarının yanı sıra, teknik alanda da birçok eseri bulunan Erbakan Hoca, toplamda altmış kadar esere kendi imzasını atmıştır.

1957 yılında yazdığı, tez konusu olan “Diesel Motorlarında Tutuşma Gecikmesi Hakkında Yeni Araştırmalar” kitabı, Erbakan Hoca’nın Teknik Üniversite Matbaası’nda bastırdığı ilk kitaptır.

Yine bu yıl içerisinde birçok çeviri kitabına da imzasını atmıştır. 1959 yılında “Motorlarda Tutuşma” isimli yeni kitabını Yenilik Basımevi basmış.

1962-64 yıllarında mesleği ile ilgili Türkçe ve Almanca yazdığı kitaplara bakıldığında, bu dönemlerin Erbakan Hoca için hayli verimli geçtiği görülür.

1964 yılında “Isı Yayılımı” kitabı yayımlanmış.

***

 

“İLİM VE İSLÂM” KİTAPLARI…

Mücadele ve mücahede hayatının ilk yıllarında genelde teknik alanda eserler veren Erbakan, 1969 yılından itibaren sosyal ve siyasi meselelere yönelmiş, “Mukaddesatçı Türk’e Beyanname” kitabını o yıl çıkartmıştır.

Bu arada konferanslar vererek Türkiye’yi dolaşmaya başlayan Erbakan Hoca, 1970 yılında Konya’da “Müsbet İlim ve İslâm” adı ile kapsamlı bir kitap çıkartır.

Aynı yıl yayımlanan MNP İzmir Gençlik Teşkilatı’nın “İslâm ve İlim” isimli kitabını da mutlaka belirtmek gerekmekte. Bu kitap ilerleyen yıllarda farklı yayınevleri tarafından onlarca defa basılmıştır.

1971 yılında farklı konferansları derlenmiş ve ayrı ayrı kitaplar halinde yayınlanmıştır. Bunlar; “Mecliste Ortak Pazar”, “Türkiye ve Ortak Pazar” ve “Erbakan 1. Kongre’de” kitaplarıdır. Bu kitaplar İstanbul Fatih ve İzmir İstiklâl matbaalarında basılmıştır.

***

 

“MİLLÎ GÖRÜŞ TEMEL GÖRÜŞ”

Erbakan Hoca, 1973 yılında hazırladığı “Millî Görüş ve Anayasa Değişikliği” kitabı ile “Meclis’te Millî Görüş Açısından Üçüncü Beş Yıllık Planın Tenkidi” kitapları farklı iki yayınevi tarafından bastırılmıştır.

Erbakan Hoca yine 1973 yılı içerisinde Maxime Rodinson’un “Muhammed’in İzinde” adlı kitabını Türkçe’ye çevirip Özdemir Basımevi’ne bastırtmıştır.

1974 yılında Erbakan Hoca’nın vermiş olduğu çok önemli konferanslar derlenmiş ve kitaplaştırılmıştır: “Doğu’da Batı’da ve İslâm’da Kadın”, “Sanayi Davamız” ve “İslâm ve İlim” isimleri ile yayınlanan bu konferanslar, Fetih Yayınevi tarafından bastırılmıştır.

1975 yılında Abdullah Lelik ile beraber hazırladığı “Millî Görüş Temel Görüş” kitabının hemen akabinde bu defa Dergah Yayınları’ndan “Millî Görüş” adı ile de bir kitap yayınlatmıştır.

(Devamı Var)

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan Kitaplığı-3

Reşat Nuri EROL

10.03.2011

Dört gün önce yazdıklarımda hatırlattığım üzere; Türkiye’de ve İslâm ülkelerinde “Erbakan Araştırmaları” yapacak enstitüler, akademiler, merkezler açılmalı…

Bilahare bunlar uygulamalı” üniversite ve fakülteler seviyesine yükseltilmeli; “Millî Görüş” üniversiteleri, “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” üniversiteleri, “D-8 Sanayileşme, Kalkınma ve İşbirliği” üniversiteleri…

Buralarda oluşturulacak “Erbakan Kitaplığı”, “Erbakan Araştırmaları Külliyatı”, “Millî Görüş Külliyatı”, “Adil Düzen Külliyatı” ve bunlara istinaden kurulacak her türlü ilim ve amel, teori ve pratik, sanayi ve sosyal, “Yeni Bir Dünya ve Yeni Bir Medeniyet yönü ağır basan siteler, şehirler, bölgeler ve dünyayaörnek/model” bir ülke/Türkiye…

Erbakan Hocamızın ülküsü de bu değil miydi?..

Erbakan Hoca/mız, yaptıkları ve bıraktıkları ile bunun yolunu bize gösterdi…

Bundan sonra bize düşen sadece o yolda ve “O”nun izinde yürümek; inşaallah…

***

 

TÜRKİYE’NİN SANAYİLEŞMESİ SEVDASI VE ÇÖZÜMLER…

Erbakan Hoca/mızın yazdıkları, yaptıkları ve bize miras olarak bıraktıkları üzerinde durmaya devam ediyoruz; 1976 yılına gelmiştik. 1970’li yıllarda Başbakan Yardımcısı olan Erbakan Hoca, bir taraftan Meclis’te yaptığı konuşmalarla kalıcı olan görüşlerini ortaya koyuyor, diğer taraftan bunları kitaplaştırıp yayımlatıyordu.

Neydi o kitaplar?

“Materyalizm ve Maneviyatçılık”, “Türkiye’nin Sanayileşmesi”, “Erbakan diyor ki”, “Ağır Sanayi” ve “Başbakanlık Bütçesi Üzerindeki Tenkitlere Cevaplar”...

1979 yılında “4. Beş Yıllık Plan” hakkında Meclis’te yaptığı konuşması da kitaplaştırılan Erbakan Hoca; 1980 darbesi ve cezaevi yıllarında uzun bir süre yeni eser yazamamıştır.

1991 yılında “Körfez Krizi, Emperyalizm ve Petrol” ile “Türkiye’nin Meseleleri ve Çözümleri” adlı kitaplarını Rehber ve Semih Ofset yayınevlerine yayımlattı.

Daha sonra bu kitapların birçok yayınevi tarafından farklı baskıları yapılmıştır.

“Erbakan Hoca’nın Basın Toplantıları” da bu yıllarda birçok defa basılmıştır.

Bu arada Kenan Evren’e cevaben “Kenan Evren’in Anılarındaki Yanılgılar” adıyla bir kitabı da yazmış ve yayınlatmıştır.

“Ekonomik Durumumuz” gibi kapsamlı kitaplar ve onlarca konferanstan derlenmiş kitapları da yayınlanmıştır.

1993 yılında “Refah Partisi 4. Büyük Kongresi Açılış Konuşması” kitaplaştırılmış ve büyük ilgi görmüştür.

***

 

“YENİ BİR DÜNYA VE ADİL DÜZEN”…

Refah Partisi’nin kurulması ve o dönemde başlattığı “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN ÇALIŞMALARI” sayesinde Millî Görüş Hareketi yepyeni bir hamle yapmış, ikinci şahlanışını gerçekleştirmiş, RP birinci parti olmuş, 54. Başbakan Erbakan Hükümeti cumhuriyet tarihimizin en başarılı hükümeti olmuştur…

Bu dönemde Erbakan Hocamızın önderliğinde yapılan “ADİL DÜZEN ÇALIŞMALARI” esnasında önce “TEŞHİS” sonra “TEDAVİ” kitapları ortaya çıktı; zamanla bunlar “ADİL DÜZEN” ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN” çalışmalarına, konferanslarına ve kitaplarına dönüştü.

Bu kitaplar Arapça, İngilizce, Rusça başta olmak üzere önemli dünya dillerine tercüme edilip basıldı.

Son olarak bu çalışmalar geçtiğimiz yıl (2010) ESAM tarafından “YENİ BİR DÜNYA VE ADİL DÜZEN” kitabı olarak yayımlandı.

***

 

“TÜRKİYE’NİN KURTULUŞ YOLU”,

“MİLLÎ ÇÖZÜM VE 40 PROJE”…

28 Şubat’ın hemen sonrasında Erbakan Hoca’nın yazdığı “Refah Partisi Savunması” kitabı yayınlanmıştır.

2002 yılında bu defa “Türkiye ve Ekonomi” ismiyle yeni bir kitap daha çıkartmıştır.

Bu arada Bilkent Sakarya Salonu’nda veya ATV’de yapmış olduğu “Türkiye’nin Kurtuluş Yolu” gibi birçok konuşması da 2002-2005 yılları arasında çeşitli yayınevleri tarafından yayınlanmıştır.

Tabi “Millî Çözüm ve 40 Proje” gibi kitapları da atlamamak gerekiyor.

Bundan sonra yapılması gereken, “Erbakan Araştırmaları ve Uygulamaları” ile Erbakan Hocamızın mirasına ve misyonuna sahip çıkmak olmalıdır.

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan’dan önce…

Erbakan’dan sonra…

Reşat Nuri EROL

11.03.2011

Tam iki yıl önce (10-11 Mart 2009), bu köşede iki yazı yazdım:

“Erbakan’dan önce…”

“Erbakan’dan sonra…”

Tevafuken iki yıl önce yazdıklarımı özetle hatırlayalım...

 

ERBAKAN’DAN ÖNCE

Erbakan’dan önce neler olduğuna kısaca bakalım…

Sevr ilan edilmiş… Osmanlı İmparatorluğu parçalanmış...

1920’den itibaren Cumhuriyet kurulmaya başlanmış, Lozan ile Türkiye istiklâlini kazanmış... Cumhuriyet hükümetleri Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığını elde etmesi için atılımlar yapmış...

1. İlk iş olarak Türkiye’yi dış borçlardan kurtarmak gerekiyordu. Lozan’da Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı borçlar belirlenmiş, taksitlere bağlanmıştır. Hükümetler bu borçları muntazaman ödemiş, 1954’de en son borç taksiti ödenmiş, böylece Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığı için önemli bir adım atılmıştır.

2. Türkiye’nin ikinci ekonomik esareti sanayi alanındaydı, tüm sanayi tesisleri yabancıların elindeydi; şehirlerin su ve elektrik tesisleri ile demiryolları da dış sermayenindi. Hükümet yabancı sermayeye dayanan tesisleri millileştirdi ve ekonomik bağımsızlığa giden ikinci adımını da attı.

3. Türkiye’nin bağımsızlaşması için modern ekonomik tesislere gerek vardı. Bunun için İktisadi Devlet Teşekkülleri yani KİT’ler kurulup sanayi ve teknoloji transferi ve eğitimi gerçekleştirmiştir.

4. Cumhuriyet hükümetleri mübadele ile Müslüman nüfusu çoğaltma siyasetini gütmüş, Müslüman halkın ülkeye göçünü kabul etmiş ve Türkiye’yi yeterli seviyede ekonomik nüfusa ulaşmasını sağlamıştır. (Nitekim ben/biz de o tehcir politikalarına istinaden 1957’de üç aile Kosova ve Bosna’dan Türkiye’ye hicret ettik.)

1950’den itibaren iktidar olan DP Türkiye’nin ekonomik ve idari siyasetini tamamen değiştirmiştir:

1. Devlet borçlanarak altyapı yatırımları yapmış, böylece günümüzde ülkemizi çökertecek seviyeye ulaşmış olan bir borç yüküne sokmaya başlamıştır.

2. Devlet ülkeyi yabancı sermayeye açmış, onların Türkiye’de yatırım yapmalarına imkân vermiştir; ancak onlar Türkiye’yi yıkmayı düşündükleri için yabancı sermaye sadece “borç” olarak gelmiş, ülkeyi kalkındıracak yatırımlara girişilmemiştir.

3. Ülkeyi sanayileştirmeye başlayan KİT’ler zarar ediyor diye satılmaya başlanmış, ‘özelleştirme’ adı altında bu furya AKP hükümetleri döneminde de devam etmiştir.

4. 1950’den sonraki Cumhuriyet hükümetleri, doğum kontrolü ve ülkeye gelen göçü durdurma siyasetiyle birlikte, ayrıca dışarıya işçi gönderme uygulamalarıyla Türkiye nüfusunu durdurma çabası içine girmişlerdir...

Erbakan işte böyle bir Türkiye’de faaliyetlere başlamıştır…

 

ERBAKAN’DAN SONRA

1948 yılında başladığı 63 yıllık mücadele ve mücahede hayatında; İTÜ’de profesör, Gümüş Motor kurucusu, Odalar Birliği genel sekreteri ve başkanı, “Millî Görüş Lideri” ve beş parti (MNP, MSP, RP, FP, SP) Genel Başkanı, “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” projesinin mimarı olarak, Prof. Dr. Necmettin Erbakan gelmiş ve;

“O” geldiği andan itibaren Türkiye siyasetinde, ekonomisinde ve halkımızın makûs talihinde -hattâ insanlığın geleceğinde- yeni bir tarih ve yeni bir dönem yaşanmaya başlanmıştır…

 

ERBAKAN TÜRKİYE’DE NELER YAPMIŞTIR?

1. Gümüş Motor’u kurmuş, sömürü sermayesi dışında dünyadaki ilk motor üretimini yapmış, Türkiye’de çok ortaklı halk işletmelerinin kurulmasına örnek-öncü olmuştur. Bu ilk öncülük sayesinde, O’nun başlattığı sanayileşme hareketi/hamlesi gerçekleşmiş, ülkemizin her yerinde fabrikalar ve sanayi siteleri kurulmuştur.

2. Millî Görüş Hareketi sayesinde, Türkiye’deki anlaşmalı/muvazaalı iki parti sisteminden (DP-CHP), “çok partili gerçek demokrasi sistemi”ne geçilmiştir.

3. Erbakan Türkiye’deki sanayileşmeyi İstanbul’dan Anadolu’ya taşımış, “halk ekonomisi ve sanayileşmesi” Türkiye’nin her tarafına yayılmış, ülkemiz fabrikalarla donatılmıştır.

4. “Önce Ahlâk ve Maneviyat” parolasıyla yola çıkmış, anayasaya bile Din Kültürü ve Ahlâk Dersleri konulmuştur. İslâm Konferansı Örgütü’ne (İKÖ) üye ve İSEDAK Başkanı olmanın ardından, D-8 Projesi sayesinde en büyük İslâm ülkeleri ile çok yönlü işbirliğine gitme adımları atılmıştır...

5. “O”nun isim babası ve mimarı olduğu “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” çalışmalarımız ise uygulandıkçadaha iyi anlaşılacaktır; inşaallah…

 

 

***

 

 

 

 

Osmanlı gitti “adalet” bitti

Reşat Nuri EROL

12.03.2011

Gelişmeleri, genel durumu bir yönüyle ve tek cümleyle “aş, iş, haysiyet, hürriyet, demokrasi ve en önemlisi adalet, adalet, ADALET” talepleri diye özetlemek mümkün.

Geçen yüzyılın başına yani Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki en kötü zamanlarda bile bölgede yine de “aş, iş, haysiyet, hürriyet ve adalet” vardı.

Osmanlı gitti, bunlar bitti.

Birinci Cihan Savaşı sonrasında yani Osmanlı hükümranlığı ve adaleti dönemlerinin nihayetinde, Batı dünyasının her türlü emperyalist emellerine dayalı olarak çok yönlü sömürü ve yapay devletlerden oluşan dikta yönetimler dönemi başladı...

İkinci Dünya Savaşı sonunda İsrail musibeti de bölgeye hançer gibi yerleştirildikten sonra dikta rejimlerine farklı bir çehre kazandırıldı ve tam bir yüzyıl böyle geçti…

Yüz yıldır çekirge bir sıçradı, iki sıçradı; üçüncü defa yine sıçrama sevdasında…

BOP diyor… GOP diyor… GOKAP diyor ve Kuzey Afrika’yı da katıyor/du/lar…

Şimdi de YOP (Yeni Ortadoğu Projesi) diyor/muş/lar!..

Onlar ‘gak, guk, GOP, YOP’ diyor -ve konuyla ilgili son yazımda özetlediğim üzere- mekr/tuzak/plan/proje yapıyorlar ama; onlara karşı da yazımın başında belirttiğim üzere, “aş, iş, haysiyet, hürriyet, demokrasi ve en önemlisi ADALET” talepleriyle halkın şahsında “Allah”ın mekr/tuzak/plan/projesi var ve “O” proje yapanların hayırlısıdır.

***

Çekirgenin sıçramalarında söz ediyordum.

Çekirgenin ikinci sıçramasından sonraki son dönemi ve sonraki gelişmeleri Prof. Deniz Ülke Arıboğan şöyle özetliyor: “1980’li yıllar temel olarak Türkiye’nin kapitalist pazara eklemlenme süreciydi. 2000’lerdeki son hamleyle süreç tamamlandı. 1990’lı yıllar ise küresel kapitalist yayılmanın yeni bir darboğazı daha aşmasını, sosyalist ülkelerin büyük pazara dâhil olmasını sağladı.”

Söz eski sosyalist ülkelerden yani sosyalizm veya komünizmden yeniden kapitalizme evrilen Soğuk Savaş döneminin o muazzam bölgesinden açılmışken, Gorbaçov’u ve onun son gelişmelerle ilgili değerlendirmesini hatırlamamak olmaz!

SSCB’nin son lideri Mihail Gorbaçov, Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da yaşanan son gelişmeleri Sovyetler Birliği’nin çöküşünde yaşanan gelişmelerle kıyasladı.

Moskova’da bir basın toplantısında konuşan Gorbaçov, 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin ilk çok partili seçimlerine yol açan süreci hatırlattı, “Bu değişiklikler gerekliydi, aynı şey şimdi de Ortadoğu’da oluyor” dedi.

***

“Mısır dersleri” başlıklı yazısında (13.02.2011) Hüsnü Mahalli durumu beş maddede özetlemiş. Maddelerin sadece giriş bölümlerinde ifade edilenler meseleyi anlayıp kavramamız için yeterli ipuçları veriyor. Öyleyse, gelin bu dersleri özetleyelim.

1- Bu devrim yüzde milyon yerli malı devrim ve hiçbir şekilde Soros, CIA ve benzeri dış güçlerin etki ya da yönlendirilmesiyle olmamıştır. Bu devrimin en önemli nedeni onurdur...

2- Bilinen tarihin tümünde hiçbir halk 18 günde Mübarek gibi bir diktatörü barışçıl bir devrimle devirememiştir. Bu nedenle bir zamanlar ‘Araplar bir işe yaramaz’ saplantı ve kompleksiyle palavra atanlar şimdi kendilerinden utanmalı ve önce Tunus sonra da Mısır halkından resmen özür dilemeli ve gidip onların onurlu ellerinden öpmelidirler... Sırada başka halklar da olacak.

3- Böylesi bir halk devrimi karşısında en az şimdilik yenildiğini düşünen ABD, İsrail ve yandaşları Mısır’ı asla rahat bırakmayacaklardır. ABD; Mısır’ın geleceği ile ilgili olarak mutlaka birçok senaryo hazırlamıştır...

4- ABD ve genel olarak Batı, Mısır devrimiyle ilgili olarak tarihsel bir testle karşı karşıyadır. 50 yıldır AB kapılarını Türklere açmayan Batı, başta Mısır olmak üzere bu coğrafyadaki hiçbir halk için gerçek anlamda demokrasi istemeyecektir...

5- Devrim kazasız-belasız tüm hedeflerini gerçekleştirip Mısır’da gerçek anlamda bir demokrasi yerleşirse tüm bölge değişme doğru gidecek ya da sürüklenecektir... İşte bu nedenle Türkiye, çok farklı ve kendine özgü karakterleri olan Mısır, Tunus ve diğer bölge ülkeleri tarafından yakından izlenmektedir. Yani model olan yalnızca AK Parti değil her şeyiyle TÜM TÜRKİYE’dir.

 

 

***

 

 

 

 

Satacak neyimiz kaldı, neyimiz kalacak?!.

Reşat Nuri EROL

14.03.2011

TUİK (Türkiye İstatistik Kurumu), TÜFE, ÜFE rakamlarına ve bu rakamlara istinaden yorum yapan medyadaki veya üniversitelerimizdeki ekonomi ordinaryüslerine bakılırsa işler yolunda!

Bölgemizin en zengin ülkesiymişiz!

Dolar milyarderi zenginlerimizin sayısı her yıl daha da artıyor; geçen yıla göre bu yıl da artmış!

Her nedense kişilerin eline geçmezse de kişi başı milli gelirimiz hep artıyormuş!

Sizi şu son iki cümlemi tekrar “okumaya” ve ardından derin derin “düşünmeye” davet ediyorum; belki o zaman kurulan ülkesel ve de küresel soygun tezgahını ve ülkemizdeki yansımalarını görürsünüz!

Hani yıllık cari açığımız 50 milyar, faize de her yıl 50 milyar TL veya dolar gidiyor ya; o “meşhur” rakamlardan veya ülke bütçesinden geriye ne kalıyor?!.

Bizim “faizli zalim düzen” ile ilgili pek çok açıklamamız var; bunlardan biri ve benim de en çok sevdiğim şöyle:

Faizli zalim düzende bir “taraf” kazanıyorken bir “taraf” mutlaka kaybeder.

Ülkemizde kazanan ve kaybeden tarafları çok iyi biliyorsunuz.

Soru ve “acil” çözüm bekleyen “sorun” şu:

Acaba siz -şimdilik- hangi taraftasınız, yarın hangi tarafta olacaksınız; ya da yakın gelecekte “çocuklarınıza” ve “torunlarınıza” böyle bir ülkeyi, böyle bir dünyayı miras olarak bırakmayı “düşünüyor” musunuz?!.

***

Hani o “kutsal” rakamlar var ya, bakalım ülkemizi ve dünyayı ne hâle getirmişler?

-Son 8 yılda 1,5 milyon esnafımız kepenk kapatmış.

-Faizli kredi borçlarıyla iflaslar, icralar, intiharlar…

-Dünyamızda 2 milyar insan 2 dolarla geçiniyor.

-Dünya nüfusunun yüzde 50’si yoksul, fakir, perişan.

-Dünyada her yıl 6 milyon çocuk açlıktan ölüyor; açlıktan!

-Dünyamızda 1 milyardan fazla insan açlık sınırında.

-Ülkemizde 4 milyon insan asgari ücretle çalışıyor.

-Ülkemizde çalışabilen yaştaki nüfus 30 milyon, bu nüfusun yarısı yani 15 milyonu işsiz. İşsizlik ülkemizin dört ana sorunundan biri ve her an sosyal patlamalara gebe...

-Ülkemizdeki gelir dağılımı AB’ye dâhil 25 ülke içinde en kötü olanı. Şöyle ki; %20’lik üst kesim gelirden %50 pay alırken, %20’lik alt kesim gelirin sadece %5’ini almakta!

-Ülkemizde 13 milyon insan açlık sınırında olup, Sayın Başbakan Tayyip beyin yaptığı çay-simit hesabının bile altındadır ki; işte bu adaletsiz zalim taksimat sebebiyle son yıllarda hırsızlık arttı, gasp arttı, kap-kaç arttı, yolsuzluk ve rüşvet arttı, intiharlar arttı, cinayetler ve cinnetler arttı, fuhuş arttı, uyuşturucu kullanımı arttı; daha pek çok şey arttı da arttı ve daha da artmaya devam edecek... Böyle olunca da yine Sayın Başbakan’ın övünçle açılışlarını yaptığı en büyük, çok büyük, ultra büyük, dünyanın en büyük “Adalet Sarayları” ve bilmem ne tipi, bilmem kaç yıldızlı lüks oteller seviyesindeki yeni yeni cezaevleri yapılmasına rağmen suçluları koyacak yer bulunamamakta… Hakimlerimiz, savcılarımız, her türlü yargı bürokratlarımız bir türlü “adalet” dağıtamamakta, hapishanelerimiz boş kalmamakta, dönem dönem genel aflar düşünülmekte ve yapılmakta!.. Peki, sonra?!.

-Faizli zalim ekonomik düzen kredi kartı borçları 45 milyarı geçmiş, bu yüzden 2 milyon kişi hakkında takibata başlanmış; iflaslar, icralar, intiharlar, dağılan ailelere vs…

-2008 yılında karşılıksız çek sayısı 900 bin iken, 2009’da 1.5 milyona ulaşmış...

-Son 3 yılda 70 milyar kar eden ve 60 milyar liraya satılan, ülkemizin can damarı, onuru, gururu ve kar eden stratejik tesisleri olan Erdemir, Telekom, Tedaş, Petkim, Tüpraş, Seka, Taksan, Sümerbank tesisleri, Etibank tesisleri, TEKEL ve Şeker fabrikalarını sattığımız yetmiyormuş gibi; son dönemlerde köprülerimiz, yollarımız, akarsularımız, hava alanlarımız, barajlarımız, limanlarımız, tren garlarımız da satılmaktadır veya satılacakmış; birkaç yıl daha bu gelişmelere sabredersek, bakalım geriye SATACAK NEYİMİZ KALACAK?!.

Satacak neyimiz kaldı, satılacak neyimiz kalacak; NEYİMİZ?!.

 

 

***

 

 

 

 

Faizci zalim sömürü düzeni devam ediyor…

Reşat Nuri EROL

15.03.2011

Değişen bir şey yok; “faizci zalim soygun ve sömürü düzeni” aynen devam ediyor… TUİK (Türkiye İstatistik Kurumu) rakamları dahil, rakamlar vermeye ve o rakamlar üzerinden minik yorumlar yapmaya devam ediyoruz; fahiş ‘faizciler’ kazanıyor, ‘halk’ kaybediyor…

-Son 8 yılda yürütülen ülkemizdeki “faizli ve faizci ekonomi politikaları” yüzünden, son 25 yılda en fazla işyeri kapanan yıl 2008 yılı olmuş olup, toptan ve perakende satışı yapan 11 271 işyeri açılırken, aynı kategoride 16 bin işyeri kapanmıştır.

-2002 yılında “iç-dış faizli borçlarımızın toplamı” 239 milyar dolar (1997’de 110 milyar dolar) iken, 2010 yılı sonunda 820 milyar dolara yükselmiş olup, kişi başına düşen borç miktarımız 4000 TL’den 17 500 TL’ye yükselmiştir.

-Düşük kur “YÜKSEK FAİZ” uygulamasıyla yerli üretim yok olurken, ithalat cazip hâle getirilmiş, cari açığın her yıl daha da artmasına sebep olunmuş ve 2011 yılı bütçesinde öngörülen cari açık 72 milyar olarak rekor kırmıştır.

-Erbakan’ın uyguladığı “Denk Bütçe”den özellikle kaçınılarak, uluslararası “FAHİŞ FAİZCİ” kredi kuruluşlarına mesaj anlamı taşıyan “açık veren bütçe” tercih edilmiş, söz konusu kredi kuruluşlarının müşteri potansiyelinin korunması sağlanmış ve Maliye Bakanı’nın ifadesiyle, cari açık ve işsizliğe çare bulunamadığı açıkça itiraf edilmiştir.

-Ülkemizde hâlen, 2001 yılında uygulamaya konulan ve belirgin özelliği ithalat, tüketim ve faizci rant olan Fischer-Derviş Modeli (kamu ve özel bankaların görev zararları hazineden karşılanacak; kamu bankalarının personel sayısı ile şube sayıları azaltılarak; özel bankalar kârlarını sermayelerine ekleyerek vergi vermeyebilecek; bankaların birleşmesi sağlanarak faizci küresel sermeyenin bankaları satın almasının veya ortak olmasının yolu açılacak; yabancı sermayenin Türkiye’ye girişini hızlandıracak yasal düzenlemeler yapılacak; kamu, cari, yatırım ve transfer harcamalarında tasarrufa gidilecek; maaş ve ücret artışları, fazla mesai, harcırah, ikramiye ve prim ödemelerinde, tarımsal desteklerde tasarrufa gidilecek; vergiler ve vergi denetimleri artırılacak, vergi tabana yaygınlaştırılacak, uluslararası kuruluşlardan mâli destek alınacak; bankalar kanunu, ihale kanunu, Merkez Bankası kanunu, kamulaştırma kanunu, bütçe kanunu, borçlanma kanunu, Telekom kanunu, şeker, tütün, doğalgaz kanunu yeniden hazırlanacak...) uygulanıyor olup, bu durum bizzat Sayın Kemal Derviş’in Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı AKP’ye teşekkür konuşması ile netleşmiştir. Burada adı geçen önlemlerin gerekçesi de K. Derviş tarafından şöyle ifade ediliyor: Toplumun yaşam kalitesinin yükseltilmesi, gelir dağılımındaki dengesizliklerin düzeltilmesi, yoksullukla mücadele ve bölgesel gelişmişlik farkının azaltılması!?!?

-Alın teriyle çalışan esnafımız ile yerli sanayicimiz her yıl daha fazla fakirleşirken, yarısından çoğu yabancı işadamlarının eline geçmiş olan FAHİŞ FAİZCİ BANKALARIN son 3-5 yıllık kâr artış oranları %300-400 civarında seyrediyor. Para satmaktan başka hiçbir şey yapmayan bu FAİZCİ bankaların sadece 2010 yılı kârları 21 milyar dolardır. Bu kârla maliyeti 75 000 TL olan 280 000 adet konut yapılabilmekte olup, bu da 140 000 nüfuslu 7 tane ‘şehir’ demektir. Halkımız kaybediyor, faizciler kazanıyor…

-Hükümet sık sık millî gelirin arttığından bahsederken, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) raporu Sn Başbakan’ı yalanlamaktadır. Bu rapora göre kişi başına düşen millî gelirimiz 2013 yılında 180 ülke arasında 141’nci sırada olacak ve Azerbaycan, Bulgaristan, Gürcistan Rusya, Kazakistan, Moldova, Ukrayna, Romanya ve daha pek çok küçük ülke Türkiye’yi geçecektir.

-Ülkemizdeki “ÜÇKÂĞIT EKONOMİSİ”nin temel dayanakları olan “DÖVİZ, FAİZ VE BORSA”dan elde edilen kârlar artarak devam ederken, ülkemizdeki bazı gerçekçi Ticaret Odası araştırma raporları, son 8 yılda Türk ailesinin gelirinin 2 misli, borcunun ise 7 misli arttığını göstermektedir.

Bitmedi; “faizci zalim soygun ve sömürü düzeni” rakamlarının devamı var…

 

 

***

 

 

 

 

AKP’den faizcilere var, halka yok!

Reşat Nuri EROL

16.03.2011

-2009, 2010 ve 2011 yıllarına ait BÜTÇE açığı 52+39+34=125 milyar; CARİ açık 52+38+72=162 milyar; FAİZ ödemeleri 55+48+48=151 milyar olup, burada 2011 yılı bütçesine konulan FAİZ miktarının bir önceki yıldan az olmaması, Sayın Başbakan’ın ‘borcumuz çok azaldı’ veya ‘borç almıyoruz’ anlamındaki sözlerini açık biçimde nakzetmektedir. Borcumuz azalıyorsa FAİZİ neden azalmıyor?! Üç yıllık tutarı 151 milyar olan FAİZ ödemeleri ile maliyeti 75 000 lira olan 2000000 (iki milyon) adet konut yapılabilmektedir. Bu da 140 000 nüfuslu 50 adet “şehir” demektir. Bir başka deyişle, saatte 6 milyon TL FAİZ ödeniyor demektir. 1500 kişinin çalıştığı Tokat Sigara Fabrikası 20.000.000 (yirmi milyon) TL’ye satıldığına göre, bu para sadece 3,5 saatlik FAİZ parasıdır.

-Hükümetin başvurduğu bir başka “üçkâğıt ekonomisi” uygulaması da şu şekilde yürütülmektedir: Hükümet kendisi dış borç yapmayıp hem hava atmak, hem de yandaşlarına faiz rantı sağlamak maksadıyla olsa gerek, özel sektörün BORÇ almasını teşvik ediyor ve bu maksatla ABD ve AB ülkelerine 100 milyar dolar teminat veriyor! Böylece özel sektör % 2 ile aldığı borç parayı ülkemize dolar olarak girişini yapıp TL’ye çevirerek hükümete % 17 ile borç veriyor!? Bu yolla son üç yılda özel sektörün “FAİZ”den elde ettiği rant 60 milyar dolardır! Aynı şeyi yabancı sermayede de yapmakta, hem devlete verdiği borçtan doğan FAİZ farkından, hem de borsadan kazandıklarıyla toplam 54 milyar dolar elde etmişlerdir! Her iki durumda da elde edilen kârlardan “vergi” dahi vermedikleri gibi; halkımızın daha da fakirleşmesine yol açan tüketim ve ithalatı hızlandıran, sabit kur, yüksek FAİZ uygulamasının başarıyla sürdürülmesine de katkıda bulunmuşlardır. Özetlersek, hükümet iç ve dış fahiş FAİZCİ sermayedarlara toplam 114 milyar dolar rant sunmuştur! Bu FAİZCİ sermayedarlar da ellerindeki kredi kuruluşları, banka, TV, gazete ve diğer kurum ve kuruluşlarıyla mevcut durumu çarpıtıp, insanımızı yanıltıp, AKP’ye vefa borçlarını da ödemek maksadıyla, hep bir ağızdan methiyeler düzmekteler. İşte bunun için HALKIMIZ, “Maden bu ülkede ekonomi iyiye gidiyor da neden ben her yıl biraz daha fakirleşiyorum?” diye feryat edip duruyor. Şunu bir kere daha ifade edelim ki; bu korkunç “üçkâğıt oyununu” “MİLLÎ GÖRÜŞ” ve “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”den başkası bozamaz… Yerli ve yabancı FAİZCİ zalim sömürü sermayedarlarının, yukarda izah ettiğimiz FAİZ farkı ve borsadan elde ettikleri toplam rant 114 milyar dolar (175 milyar TL) olup, bu paranın ne korkunç bir miktar olduğunu ifade edebilmek için şu hususu belirtelim: Bu parayla yaklaşık 100 adet boğaz köprüsü veya 38 adet Tokat vilayeti yeniden yapılabilmektedir.

-2003-2009 yılları arasındaki 7 yılda sömürücü FAİZ ve FAİZCİLERE (rantiyeye) ödenen 532 milyardır. 2009 yılında FAİZE yapılan ödeme miktarı 88 milyar iken; sosyal yardımlar ile tarım ve hayvancılığa ödenen ise sadece 5’er milyardır!!!???  

-ATO raporlarına göre; sıcak paranın Türkiye’de 1 yılda kazandığı FAİZİ Japonya’da 190 yılda, ABD’de 79 yılda, Fransa’da 81 yılda, Almanya’da ise 91 yılda kazanabilmekte olup, 2002’de gelen 1000 dolarlık bir sıcak FAZİ parası 2010 yılında 8000 dolar olmuştur! Ülkemize son 8 yılda giren sıcak paranın 100 milyar doları geçtiği, sadece 2010 yılında 30 milyar doları bulduğu düşünülürse, ÜLKEMİZİN/HALKIMIZIN ÖDEDİĞİ “FAİZ” MİKTARININ NE KADAR KORKUNÇ BOYUTLARDA OLDUĞU ANLAŞILIR.

-2011 bütçesinde yatırımlar/HALK için ise sadece 21 milyar TL ödenek ayrılmış! AKP’nin sık sık övündüğü Sosyal Güvenlik Kurumu, duble yollar ve tüm yatırımlar/halk için ayrılan para bu olduğuna göre; FAİZCİLERE ödenen paraların boyutunu düşünün…

-Yukarıdaki tablonun fark edilmemesi veya fark edilip de dillendirilmemesi için adeta “sus payı” kabilinden AKP’ce yapılan “çocuk yardımı, sakat yardımı, odun-kömür yardımı, yemek yardımları”nın toplamının “komik rakamlar” olduğu düşünüldüğünde; halkımızın ve varlığımızın ne kadar ucuza pazarlandığı daha iyi anlaşılacaktır.

Bitmedi; “tarım ve hayvancılıktaki faizci zalim soygun düzeni” gelecek yazıda…

 

 

***

 

 

 

 

AKP’den faizcilere var, köylüye yok!

Reşat Nuri EROL

17.03.2011

Yukarıdaki başlık aslında şöyle olmalıydı:

“AKP’den faizcilere var, köylüye yok; çöken tarım ve hayvancılığa yok!”

Uzunluğu sebebiyle kısa kesildi!

Faizci zalim sömürü/soygun düzeni tablosu:

1997’de 5 krş olan gübre 2010’da 120 krş; 7 krş olan buğday 50 krş; 10 krş olan motorin 340 krş; 2,5 krş olan yem 70 krş; 5 krş olan süt 60 krş; 1,3 krş olan şeker pancarı 90 krş olmuştur. Ayrıca asgari ücret 31 TL iken 600 TL, mutfak tüpü de 1,5 TL iken 60 TL olmuştur.

Bu tabloya göre:

-1997’de 10 kilo buğdayla, 14 kilo gübre veya 7 litre motorin alınabiliyorken; 2011’de 4 kilo gübre, 1,5 litre motorin alınabilmektedir. Sonuç: Fakirleşme % 500!

-1997’de 1 kilo sütle 2 kilo yem alınabiliyorken; 2010’da 1 kilo bile alınamamaktadır. Sonuç: Fakirleşme % 100!

-1997’de 10 kilo şeker pancarıyla 2,5 kilo gübre ve 1 litre motorin alınabiliyorken; 2010’da 1 kilo gübre ve ¼ motorin bile alınamıyor. Sonuç: Fakirleşme % 400!

-1997’de asgari ücretle 22 adet mutfak tüpü alınabiliyorken; 2010’da 10 adet alınıyor. Sonuç: Fakirleşme % 125!

Bu tablo, önceki yazımda yazdığım sadece genel olarak halkın değil, tarımda ve hayvancılıkta çalışanların da ne durumda olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Çok küçük ama her yıl sayısı giderek artan “faizci ve soyguncu mutlu bir azınlık” hiç terlemeden milyon/milyar dolarlar kazanıp “dolar milyoneri/milyarderi” olurken; bu “faizci ve sömürücü zalim köle düzeni”nde büyük halk kitleleri fakirleşip iflas ve intiharlar sebebiyle ahlak yani ahlaksızlık, geçim, mal ve can derdine düşmüştür.

İşte bunun için Erbakan Hocamız bu faizci sömürü sistemine/düzenine “KÖLE DÜZENİ” demiştir.

İşte bunun için köyler boşalmakta; tarım ülkesi Türkiye’mizde buğday, mısır, şeker pancarı, tütün vs üretimi terk edilmektedir. Eskiden göçler kırsal kesimden aynı ilin ilçelerine çocukları okutmak için yapılırdı. Şimdilerde karın tokluğuna iş bulmak için uzak yakın büyük illere göç edildiği içindir ki 500 bin Sivaslı, 400 bin Tokatlı 660 bin Sinoplu İstanbul’dadır!

İşte unun için daha 8-10 yıl önce tarım ve hayvancılıkta kendi kendine yeten dünyadaki 5-6 ülkeden biri olmamıza rağmen; şimdilerde şekeri de, tütünü de, mısırı da, buğdayı da, sütü de, hattâ kurbanlıklarımızı da ithal eder olduk!!!

İşte bunun için ülkemizin en büyük et entegre tesislerinden olan Banvit bile canlı hayvan ithal etmek mecburiyetinde kalmıştır!

Zira hayvan sayımız hızla düşmektedir. 15 yıl önce 3 kişiye 1 büyük baş hayvan düşerken, şimdilerde 8 kişiye 1 büyük baş hayvan düşmektedir.

Küçükbaş hayvan sayımızda da aynı felaket yaşanmakta, orada da sayı kişi başına 1 iken, 2 kişiye 1 tane düşer olmuştur.

Bu tablonun ortaya çıkmasındaki en önemli sebeplerden biri Süt Endüstrisi Kurumlarını, Et Balık Kurumlarını, Tarım Kredi Kooperatiflerini yok pahasına satmak olmuştur!

Atalarımız bu durumu izah ederken;

“Biri yer biri bakar, KIYAMET ondan kopar” demişler…

Bu köşede hep hatırlattığım üzere, zaten “SOSYAL TUFAN” içindeyiz;

Şimdi “KIYAMET” de yakın!

Daha önceki birkaç makalemde yazdım, tekrar hatırlatıyorum:

Dünyanın gündemini meşgul eden Mısır, Tunus, Libya, diğer Ortadoğu ülkeleri ve insanlıktaki hareketliliğin altında da bu “faizci ve sömürücü zalim köle düzeni” uygulamaları yatmaktadır.

Erbakan Hocamız görevini yaptı ve gitti!

Erbakan Hocamızın mirasçıları olarak Millî Görüşçülerin yani gömlek çıkarmayanların görevi; “faizci ve sömürücü zalim köle düzeni”nin yegane ve tek alternatifi olan “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i ülkemize ve dünyaya hükümran kılmaktır.

Gömlek çıkaranlara ve “ADİL (EKONOMİK DÜZEN”e inanmayanlara bir hatırlatma daha: Tevbe kapısı son nefesinize kadar her an açık!..

***

Teşekkür: Millî Görüş partileri Tokat İl Başkanı ve Belediye Başkanı kardeşim Nizamettin Aydın! Kırk yıl önce MSP döneminde gençlik kollarında İzmir’de çalışıyorduk… Kırk yıl sonra derlediğin çalışmayla son dört yazının yazılmasına vesile oldun; teşekkürler…

 

 

***

 

 

 

 

‘Ya Rabbi, bu adaletsizliğin hesabını sor!’

Reşat Nuri EROL

18.03.2011

Dört gündür yazdığım dört yazıda reel rakamlar ve reel sonuçlar verdim.

Sadece başlıklar bile ülkemizdeki ekonomik durumu özetliyor ve çok şey anlatıyor: Satacak neyimiz kaldı, neyimiz kalacak?!.

Faizci zalim sömürü düzeni devam ediyor…

AKP’den FAİZCİLERE var, halka yok, köylüye yok; yani çöken tarım ve hayvancılığa yok!..

Özellikle dördüncü gün yazdıklarımı bir mektup aynen teyit ediyor.

Mektup şöyle:

“Ankara’da okuyan bir üniversite öğrencisiyim. Geçen hafta memleketim Yozgat’a, dedemlerin yanına, köyüme gittim. Gördüm ki durum gerçekten içler acısı.

Mart ayı gelmiş tarlaya gübre atılacak, gübrenin tonu 900 liraya çıkmış. 2 ton gübre 3 sene önce toplam 800 lira iken bu yıl 1800 lira. Bahar gelmiş, tarlanın sürülmesi gerek, 100 dönüm için 700 liralık mazot lâzım. Diyelim kırdık-sardık bu meblağı karşıladık. 10 ay bekleyeceksiniz, ürün alınacak; elbette Allah bir âfet vermemiş ise. Köylü ürününü 5 yıl önceki fiyata ancak satabiliyor; kilo başına 30 ilâ 50 kuruş. Masrafı karşılamıyor. Son beş yıl içinde memura zam verildi, zengin daha da zenginleşiyor; gıda fiyatları neredeyse 5 yıl önceki seviyelerde ama esas emek sahibi çiftçi kışın aç geziyor. Geçen hafta bunlara şahit oldum ve ne acıdır ki hükümet yine de zenginlerden oy alamıyor. Fakir ahali ise hâlâ o saf düşüncesiyle desteğini esirgemiyor. Cebinde para olmasa, aç gezse de hâlâ desteğini sürdürüyor. Dediği şey şu, ‘Başka lider yok; ne yapalım!’ Fakir, hâlâ fakir... Şimdi ben Ankara’ya gidince zengini, Yozgat’a gidip emeğinin karşılığını alamayan köylüleri görünce Rabbime ancak namazlarda içimi dökebiliyorum. Eğer gelir dağılımında bir adaletsizlik varsa ‘Ya Rabbi, Tayyip Erdoğan’a bunun hesabını sor’ diye haykırıyorum. Elimden ancak bu geliyor. Çöken tarım politikalarını gazetemiz olarak elimizi vicdanımıza koyarak değerlendirmenizi istiyorum, hatta yalvarıyorum. Şunu da gördüm ki her hükümet zenginin yanında, daima onların kârıyla övünüyor ama durum şu; 7 oyumuz var yine de Erdoğan’a vereceğiz ama bizi yine hayal kırıklığına uğratırsa haram ederiz o 7 oyu...”

Yozgat’ı iyi bilirim, Kosova ve Bosna’dan Türkiye’ye hicret ettiğimizde, ilk yerleştiğimiz şehir, orada yakın akrabalarımız var; durum maalesef aynen anlatıldığı gibi.

Mektuptan daha ilginç olan şu: Bu mektup AKP politikalarını destekleyen dünkü (16.03.2011) Zaman gazetesinde, A. Turan Alkan’ın köşesinde yayımlandı. Yazar, ‘Mektup böyle’ dedikten sonra minik bir yorum yapıyor: “Bu mektubu neredeyse on yılı bulan iktidar süresine rağmen hükümeti desteklemeye kararlı kitlenin hâlet-i ruhiyesini aksettirdiğine inandığım için yayınlıyorum. Ben okudum, inşallah ilgililer de okurlar.”

Evet, okurlar; nitekim on yıldır yazılarımı okuyorlar ama bir şey yap(a)mıyorlar!

Onlar yap(a)mıyorlar ama umulur ki “seçmen” bu sefer uyanıp gereğini yapar…

Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, başlangıçta AKP’nin dört kurucusundan biri ve kurulan ilk hükümette ekonomiden sorumlu olan bakan olarak, iktidar partisini ve yaptıklarını en iyi bilip tanıyanların başında geliyor. Geçen günkü yorumunda durumu şöyle özetliyor: “Cumhuriyet tarihinden bu yana hiç bir hükümet bu kadar başarısız olmamıştır ve bunların tek nedeni Erdoğan hükümetidir. Her siyasi iktidar bir seçimden diğer seçimlere geçen sürenin hesabını verir. Erdoğan hükümeti 2007 seçimlerinden sonra büyüme olarak en başarısız hükmettir. Bu iktidara şunu sorma hakkımız vardır; ne yaptın da bu kadar kötü hâle geldik deme hakkımız vardır. Konumu Türkiye ile benzer olan uzak Asya vb ülkelere hepsinin ekonomi rakamları Türkiye’den fazladır. Cumhuriyet tarihinin en büyük işsizlik rakamlarına sahibiz. Köylü çiftçi hiç bu kadar perişan olmamıştır. Bu 60. Erdoğan hükümetinin beceriksizliğidir. Cari açık cumhuriyet tarihinin en yüksek düzeyine ulaşmıştır. Dünyanın en pahalı eti, en pahalı mazotu, benzini Türkiye’de böyle bir yönetim olmaz ülke böyle idare edilmez bunlarının hesabını iktidar vermek zorundadır.”

‘Mektup’ ve ‘beyanat’tan anlaşıldığı üzere, durum böyle ama bu böyle gitmez!

 

 

***

 

 

 

 

Merkez Bankası faizci bankaları tefeci yaptı

Reşat Nuri EROL

19.03.2011

Beş gündür ne diyordum?

“Faizci zalim sömürü düzeni devam ediyor…

AKP’den FAİZCİLERE var, halka yok, köylüye yok!”

Yani ekonomisi çöken esnafa, işçiye, emekliye; tarım ve hayvancılığa yok!..

Sekiz yılda ‘ÖZELLEŞTİRME’ adı altında birilerine peşkeş çekilerek seksen yıllık birikimlerimiz de satıldı; bundan sonra “Satacak neyimiz kaldı, neyimiz kalacak?!.”

Son yazılarımın tamamında “FAİZ” vurgusu var, faizin de pek çok tanımı var; bunlardan biri de şöyle: Faiz uygulaması “Allah” yani O’nun yeryüzündeki halifesi “halk” ile savaşmak gibidir.

Hak/halk ile savaşan faizciler ve onlara bu “sömürücü soygun düzeni” uygulamalarını sağlayan hükümetlerle bakalım nereye kadar?!.

AKP hükümetlerinin sonu hiçbir şeyden olmasa bile “FAİZ zulmünden” olacak…

***

Bundan sonra yazacaklarım, “dört yıldan beri Meclis’te milletvekili” olup, “TEFECİLİK seviyesindeki FAİZ zulmünün” kısmen hafifletilmesi için “kanun teklifleri veren” ama bu teklifleri “FAİZCİ AKP’lilerin oylarıyla daima reddedilen” birinin son yazdıkları hakkında olacak. Esfender Korkmaz aynı zamanda bir gazetede köşe yazarı, Meclis’te yaşadıklarını zaman zaman yazıyor. Son yazılarından (17.03.2011) birinin başlığı şöyle: “MERKEZ BANKASI BANKALARI TEFECİ YAPTI”.

Milletvekili Esfender Korkmaz yazısının sonunda şöyle diyor: “Bu sorunları 4 yıl boyunca Meclis’te gündeme getirdim, kredi kartları borçlarının yeniden yapılandırılması kanun teklifi verdim... Ancak bankaların kredi kartlarını sömürü düzeni olarak kullanmasını önlemek için getirdiğim FAİZ teklifim AKP oyları ile reddedildi. Bu faiz teklifimde kredi kartlarından alınacak faizlere mevduat faizi artı yüzde 50 sınırı getirilmesini önermiştim. Yani bankalar yine kâr edecekti, ancak bu defa yüzde 400 değil, yüzde 50 kâr edecekti.”

Milletvekili Korkmaz, faiz zulmünün hiç olmazsa hafifletilmesi için verdiği ve faizci AKP’lilerce reddedilen kanun tekliflerinin sebeplerini anlatmış. Bundan sonra yazacaklarım o yazılanlardan derlenmiştir. “FAİZCİ zalim-sömürü-soygun-köle düzeni”nin sona ermesi ve yerine “FAİZSİZ ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”in gelmesi dua ve dileklerimle...

***

Kredi kartları toplumda sıkıntı yaratıyor, kamu vicdanını rahatsız ediyor.

Bu konuyu çok yazdım, çok konuştum...

“Kredi kartı FAİZİ tefeci faizinden yüksektir” dedim. “Bankalar tüketiciyi istismar ediyor” dedim...

Banka ve kredi kartları yasası, “kredi kartlarında azami FAİZ oranını Merkez Bankası belirler” diyor.

Yani bankalar bugün kredi kartlarından dünyanın en yüksek faizini alıyorsa, buna izin veren Merkez Bankası’dır. Bankalar, Merkez Bankası’nın belirlediği faiz oranının üstünde faiz uygulaması yapamıyor.

Merkez Bankası zaman zaman kredi kartları faizinde göstermelik olarak bir veya iki puan düşürüyor, ancak yine de kredi kartı faizleri can yakacak seviyede kalıyor.

Kredi kartlarında iki faiz uygulanıyor. Birisi “akdi faiz”dir. İkincisi “gecikme faizi”dir...

Hâlen Merkez Bankası’nın kredi kartlarında tespit ettiği azami faiz oranı akdi faiz olarak aylık yüzde 2.26 ve yıllık faiz yüzde 27.12’dir.

Gecikme faizi de aylık olarak yüzde 2.76 ve yıllık faiz olarak da yüzde 33,12’dir. 21 faizci bankanın tamamı kredi kartlarına uyguladıkları faizi Merkez Bankası’nın tespit ettiği en yüksek orandan ilan ediyorlar...

Eğer rekabet varsa neden tamamı en yüksek FAİZ alıyor?

Aynı Merkez Bankası, mevduata verilecek azami faizi de belirliyor.

Bankalara, “mevduata en fazla yüzde 8 ve yüzde 9 faiz vereceksin” diyen Merkez Bankası, aynı bankalara kredi kartlarından yüzde 33 faiz alma imkanı veriyor!

Piyasada tefeci faizi, en yüksek mevduat faizinin iki katıdır; şu sıralarda yüzde 20 ile yüzde 25 arasında değişiyor.

Buna karşılık bankaların kredi kartlarından aldıkları yüzde 33’tür ve bu FAİZ, tefeci faizinden yüksektir!!!

Bankalar yüzde 8 yüzde 9’la mevduat topluyor, tüketiciye yüzde 27 ve yüzde 33’le satıyor, yani aldıkları parayı “yüzde 400”e varan kârla satıyorlar!!!

Fakir halk üstünden spekülatif kazanç sağlamak “anayasal suç”tur.

 

 

***

 

 

 

 

Sosyal tufandan sonrası kıyamet

Reşat Nuri EROL

20.03.2011

Sondan bir önceki yazım, Orta Anadolu (Yozgat) dolaylarında yaşayan köylümüzün acınası durumunu anlatan bir ‘mektup’ ile o durumun müsebbibi iktidarın yapısını tahlil eden, iktidar partisinin ilk dört kurucusundan biri olan Abdüllatif Şener’in minik bir ‘beyanat’ından ibaretti ve şu cümleyle bitiyordu:

Durum böyle ama bu böyle gitmez!

Evet, ‘durum böyle’ ve bugünlere kadar halkımızın büyük fedakarlıkları, özverisi, sabrı sayesinde geldik ama böyle daha ne kadar bedel verip sabredebiliriz ki?!.

Konu ile ilgili yazılarımın ikincisinin başlığında dediğim üzere, “Faizci zalim sömürü düzeni devam ediyor”ken, halkımız, ülkemiz, dünya ve bütün insanlık çok yönlü “ekonomik ve sosyal tufan” seviyesindeki zulümlere ve “zalim düzene” daha ne kadar dayanabilir ki?!.

Kapitalizm, komünizm, sosyalizm, karma ekonomi gibi “hak ve adalete” değil “kuvvet ve zulme” dayalı sistemlerin/düzenlerin dünyayı ne hâle getirdiği apaçık ortada…

Dünyamız çok yönlü dinî, ilmî, iktisadî ve siyasî sarsıntılarla, krizlerle, depremlerle, tsunamilerle yani bizim iki kelimelik isimlendirmemizle ifade ettiğimiz üzere, aslında herkesi uyarıcı olması gereken “SOSYAL TUFANLARLA” boğuşuyor…

Uyanması gereken istisnasız herkes uyanmazsa, bundan bir adım ötesi ne ki?

“KIYAMET” yani her şeyin sonu değil mi?!.

***

“Kapitalizm” başta olmak üzere, “kuvvet ve zulme” dayalı her türlü “-izm”ler, insanlığı dünyevî ve uhrevî felaketlere doğru sürüklüyor.

Kapitalizm ne diyor, neleri emrediyor?

1- İsraf haramdır demeden ve üretmeden tüketeceksin!

2- Faizle, taksitle, ipotekle veya karşılıksız borçlanacaksın!

3- Tutumlu olmayacaksın, tersine ihtiyaçlarını artıracaksın!

4- Kapitalizme alternatif çare, çözüm ve sistem üretmeyeceksin!

5- “Gerçek demokrat” değil, sahtesi yani “demokratur” olacaksın!

6- İslâm’ım emrettiği şekilde cemaatleşmeyeceksin, bireyselleşeceksin!

7- Zamanını, malını, gücünü, gençliğini lüzumsuz boş işlere harcayacaksın!

8- Globalleşmeyi, küreselleşmeyi, modernleşmeyi, çağdaşlaşmayı savunacaksın!

9- Sermayenin, sömürünün, faizci bankaların yani kapitalizmin kölesi olacaksın!

10- Hepsinden daha önemlisi; yukarıdaki dokuz maddede kapitalizmin emirlerini uygularken “düşünmeyeceksin” ve âhirete yani hesap vereceğine inanmayacaksın!

***

Günlük okumalarımda bazı sitelerdeki en çok okunan yazarlara listesine şöyle bir bakar, konusu ilgimi çeken yazarları okurum.

Geçen gün Behiç Kılıç’ın yazısındaki ilk cümleler dikkat çekiciydi: “Türkiye’mizin, bunca kifayetsiz muhteris tarafından alabildiğine yıpratılmasına karşın.. Sodom-Gomore’ye taş çıkartan dejenerasyonuna, paraya tapan Allahsızların su başlarını tutmalarına rağmen.. Ayakta kalmasının sırrı da içinde helal süt emmiş vatan evlatlarının gizli kahramanlar olarak mevcudiyeti sayesindedir.. Haris, ahlaksız, kalleş, çıkara dayalı insan ilişkilerinin siyasetten ticarete kol gezdiği bir egemen yapıda, en ahlaksız, en şirazesinden çıkmışın en itibarlı zengin olabildiği bir münfesih yapıda bilgileri, becerileri, insanlığa katkıları ve kocaman yürekleri ile gerçekten cesur kahraman ve çağdaş Türk insanları, Allah’ın bu sevgili kulları ülkemizin çimentosunun sağlaması olarak milletimizin teminatlarıdır…”

Evet, hâlâ iyi, dürüst, gayretli, çalışkan ve daha önemlisi “MİLLÎ GÖRÜŞ” diye bir davası, “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” diye bir sevdası olan insanlarımız var…

Yani gömlek çıkarmayan ve imanı devam edenler var da…

O sayede yıkılmadık, dimdik ayaktayız…

Başta da dediğim gibi…

Bu böyle gitmez, “sosyal tufan”dan sonrası “KIYAMET”!

Sosyal tufan ve tsunamileri sona erdirmek için tek çare;

“ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”dir.

 

 

***

 

 

 

 

Ekmek, fırın, belediye ve ‘model’ olmak-1

Reşat Nuri EROL

21.03.2011

Bir “belediye”nin temel görevlerinden biri de, halka “ucuz, sağlıklı, güvence içinde ‘EKMEK’ ve diğer gıdaları” temin etmek veya bunların temin edileceği şartları hazırlamaktır. Belediyeler gıda, giyim, barınma/ev, ulaşım, haberleşme, eğitim, sağlık ve sair hizmetlerin en iyisini sağlamada vatandaşa hizmet veremiyorlarsa, o zaman niye varlar ki?!.

Bizim “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”e göre yerel yönetimler, yerinden yönetim yani “bucak yönetimi” ve ona bağlı olarak il ve ülke yönetimi çalışmalarımız incelenirse, “mesele” daha iyi anlaşılacaktır.

Yaşı veya ruhu genç olanlar; bu çalışmalar için daha ne bekliyorsunuz?!.

Bu girizgâhtan sonra, biz yine “ekmek” meselemize dönelim.

Yukarıda anlattığım üzere, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere, bunun bilincinde olan belediyelerce “Halk Ekmek Fabrikaları” ekmekleri çıkarılmaktadır.

Belediyenin böyle ekmekle ilgilenmesi doğru ise de bu şekilde işletme/ler olması çok yanlıştır. Deveye ‘sırtın eğri’ demişler. O da ‘nerem doğru ki’ demiş.

Belediyelerin hangi yaptığı iş doğru ki o işi doğru olsun.

Ancak, bu zihniyetle ve bu “zalim düzen”de belediyelerimiz de bundan başkasını yapamazlar. Siyasetimizin, devletimizin, hükümetlerimizin, belediyelerimizin, velhasıl “yerel yönetimler” de dâhil her şeyimizin düzelmesi için “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” şarttır; tek çözüm modeli, “zalim düzen”in tek alternatif modeli “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”dir.

***

İstanbul’dan örnek verelim.

İstanbul’da kırk belediye var.

Adil Düzen Çalışanları olarak kendilerine başvuruyoruz ve onlara diyoruz ki; halkımıza “sağlıklı, ucuz ve güvenceli ekmek” temin etmek istiyoruz.

Siz bizi destekleyin.

Bedavadan yani karşılıksız bir şey istemiyoruz.

Bu hizmeti gerçekleştirmek için halk olarak örgütleniyoruz, bir kooperatif kuruyoruz; belediyemize de, ‘kooperatifimize ortak olun, bize her mahallede bir fırın açacak yeri ortak olarak koyun’ diyoruz; sonunda ekmek başına ne istiyorsanız onu ‘kira’ olarak alın.

İstanbul dememe bakmayın, her nerde yaşıyorsanız, siz de bunu şehrinizde düşünün.

Belediyenin, -bugüne kadar halkımıza hep yaptığı üzere,- bu teşebbüse engel çıkarmak bir yana; çalışmalarıyla, katkılarıyla, hizmetleriyle “bu ‘halk’ yani ‘kooperatif’ teşebbüsüne” 5 bin metrekarelik bir alan/arsa/arazi oluşturuyoruz.

Arazi kamudan veya özel mülkten tedarik ediliyor.

Bu beş bin metrenin en alt bodrum katını garaj/otopark/sığınak yapacağız, ikinci katını depo olarak kullanacağız, en üst bodruma da bir mahalleye yetecek kadar fırın alanları ve fırıncılar yerleştireceğiz. Bu fırıncıların sayısı yeteri kadar olacaktır.

Bu 5 bin metrekarenin en üstü “yeşil alan” yani “park” olacaktır, sadece bin metrekaresinde inşaat yapacağız. Zemin katta bürolar olacaktır. Ondan sonra gelen on katta daireler olacaktır. Her katta on iki daire/ev olacak, iki dairesi de çok amaçlı ortak kullanım yani sosyal amaçlı (kütüphane, mescit, misafirhane, revir vs.) olacaktır. En üst çatı katı ise tüm yüz dairenin sosyal alanı olacak ve çatı da yeşil alan yapılacaktır.

Sonuç:

5 bin metrekarenin tamamı “yeşil alan” oldu; belediyelere, belediyecilere, halkımıza, ailelere, emeklilere, yaşlılara ve önemlisi çocuklarımıza müjdeler olsun!

***

Daha başka önemli teknik detaylar var ama burada onları yazmayacağım.

Bu yüz dairelik apartman bir “site”dir, yani Anadolu’daki bir “köy” kadardır.

Fırınımızın yeteri kadar çalışanı vardır.

Fırın çalışanları, belli büyüklükteki mahalleye “sağlıklı, ucuz ve güvenceli ekmek” pişireceklerdir.

Fırınlar ekmekleri ağırlıklarına göre standart olarak çıkaracaklardır. 25, 50, 100, 200, 400, 800 ve 1600 gramlık ekmekler çıkarabilirler.

Ekmeklerinin vasfına, malzemesine, kalitesine yani nasıl ekmek çıkaracaklarına kendileri karar verirler ve semt yönetimine yani kooperatife bildirirler.

Kooperatifin “güvenceli kontrolörleri” vardır, çıkan ekmeklerin fırınların kendi talimatlarına uyup uymadığını kontrol ederler.

Fırıncılar fiyatları kendileri koyarlar, kooperatif yönetimi sadece taahhüt ettikleri ekmeği sunup sunmadıklarını denetler.

Dağıtım kooperatifçe yapılır.

(Devamı var)

 

 

***

 

 

 

 

Ekmek, fırın, belediye ve ‘model’ olmak-2

Reşat Nuri EROL

22.03.2011

Halk olarak organize olduk... Kooperatifimizi kurduk... Belediyemiz engel, estek, köstek vs olmadı; aksine baştan itibaren bizi destekledi, sadece hizmet verdi ve oluşumumuza, organizasyonumuza, örgütlenmemize, birlikteliğimize ortak oldu…

Sitemizi kurduk, yüz dairelik apartmanımızı inşa ettik…

Üstüne üstlük, bir de beş bin metrekarelik yeşil alan sahibi olduk…

Her şey ne kadar da güzel gitti, gidiyor; sadece hayali bile cihana değmez mi?!.

Bu arada binamızın altına “sağlıklı, ucuz ve güvenceli ekmek fırınımızı” da kurduk.

Önceki yazımda anlattığım üzere ekmeğimizin üretimini de gerçekleştirdik.

Geriye ne kaldı?

Ekmeğimizi halkımıza dağıtmak, halka ulaştırmak…

Dağıtım için bakkalların bulunduğu yerde bir ortak bulunur, kendi aracıyla belirlenen saatte alıp ekmeği bakkala getirir.

Her gün saat 6’da, 12’de ve 18’de ekmek dağıtım noktasına gelir.

Dağıtım ücreti kooperatifçe verilir.

Mahallenin her yerinde ekmeğin fiyatı aynı olur.

Taze ekmekler daha pahalı satılır.

Bayat ekmekler de satılır ama daha ucuz satılır.

Bayat ekmekleri kooperatif alır, bayat ekmeklerin satıldığı senetlerle satılır.

Bakkallar sadece satarlar. Sermayeleri kendilerine ait olmadığı gibi satılmayan ekmeklerden de sorumlu değildirler. Bakkallara çok az fark verilir.

Taşıma yani nakliye farkını kooperatif bütün ekmeklere yükler.

Bu sayede semtler arasında fiyat farkı oluşturulmaz.

Sağlıklı, ucuz ve güvenceli ekmeklerimiz her yerde aynı fiyatla satılır, fiyat istikrarı sağlanır.

***

Kendi oluşturduğumuz kooperatifimiz yüz dairelik apartmanı ortakların sermayesi ile yapar. Apartmanda oturanlar oturdukları dairenin kirasını fırınımızda ve diğer iş yerlerimizde çalışarak öderler. Kira ekmek başına konan bir zam olacaktır.

Ev kirasını bile sabit kira olarak ödemeyeceklerdir.

Kooperatif başka bir şey daha yapacak;

Bakkallara “sipariş çekleri/senetleri” verecektir.

Bakkallar bununla istedikleri fırına her gün teslim edilmek üzere ekmek siparişi verecektir.

Fırınlar bu çekleri tüccarlara vererek yıllık un ihtiyaçlarını sipariş vereceklerdir.

Tüccarlar bu çekle un fabrikalarına sipariş verecektir.

Un fabrikaları bu çeklerle çiftçiye buğdayı sipariş verecektir.

Çiftçilerimiz hafta hafta kullanarak bu çeklerle tarım ve üretim ihtiyaçları olan girdilerini alacaktır.

Çekler/senetler her hafta ekmek teslim edildikten sonra ödenecektir.

Çekler bir yıla yaygın olduğu halde sadece bir haftalık imiş gibi olacaktır.

Çünkü malı teslim edince bir hafta içinde çek ödenmiş olacak veya çek ödenince bir hafta içinde mal teslim edilecektir.

Kooperatifin burada yaptığı sadece “faizsiz kredileşmeyi” sağlamaktan ibarettir.

Mahalle halkı ise “denetimli, sağlıklı, ucuz ve güvenceli ekmek” elde edeceklerdir.

Üretim planlanacak, ne kadar buğday gerekiyorsa o kadar buğday, ne kadar ekmek gerekiyorsa o kadar ekmek üretilecek; ekmek israfı ve günahı önlenecektir.

Günü gelince isteyen çeki ödemez, ekmeğini de almaz.

İflas ve cebri icra yoktur.

***

Şimdi sadede ve sonuca gelelim:

Her okuyucu bu işin “müteşebbisi” olabilir.

Bu teşebbüsün gerçekleştirilmesi için “belediye”nin beş dönümlük yer tahsisinden başka hiçbir hizmeti olmayacaktır.

Sonrasında bizim bu konudaki proje danışmanlarımızla işbirliği yapılması yeterlidir.

Tekrar en baştaki İstanbul örneğimize (veya Anadolu’muzdaki herhangi bir şehrimize) dönelim.

İstanbul’da kırk belediye var.

10’ar mahalleden düşünsek, 400 fırına ihtiyacımız vardır. Yani 400 adet yüz dairelik fırın ve fırıncılar sitesi oluşacaktır. Bunları fırıncılar yapacaktır.

Bu yapılanma ülkemize ve dünyaya “örnek/model” olacaktır.

Hani bazı ülkelere “model” olmaktan söz ediyorduk ya;

İşte böyle “model” olunur!

Bir belediye, bir cemaat, bir topluluk, bir teşkilat, bir medya kuruluşu vs bizimle işbirliği yaparsa; onlara bu proje ve kooperatifleşme konusunda danışmanlık yapabiliriz...

 

 

***

 

 

 

 

Âti, Âkif ve İslâm âlemi

Reşat Nuri EROL

26.03.2011

Yaşlı dünyamızda mâzisi olmayanın âtisi/geleceği de olmaz.

Bütün insanlar ve çağımız dünyasında özellikle Müslümanlar için mâzi, tarih, tarih şuuru ve âti/gelecek idraki önemli.

Dünyamızda cereyan etmekte olan pek çok dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal gelişmeye bakıldığında, âti/gelecek idraki önemli olduğu kadar da elzem/gerekli.

Hele âtiyi karanlık görüp azmi, çalışmayı, gayreti, gerekenleri yapmayı bırakmak; olacak şey değil…

“Âti” şiiri, Mehmet Âkif Ersoy’un güzel bir şiiridir.

Meramımı daha iyi ifade edebilmek amacıyla istiklâl ve istikbal şairimizin “Âti” şiirindeki mısraları ile başlıyorum:

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...

Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.

Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.

İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:

Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana... Eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.

Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?

Esbâbı elinden atarak ye’se yapıştın!  

Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan

Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.

Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!

Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!

Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;

Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

İslâm âlemi mâzide büyük devletler, imparatorluklar ve medeniyetler kurarak buraya geldi; Emeviler, Abbasiler, Karahanlılar, Gazneliler, İlhanlılar, Selçuklular, Osmanlılar.

Bugünkü İslâm ülkeleri sonra Avrupa’nın sömürgeleri hâline geldiler.

Daha sonra daha acı günler yaşandı, sömürü sermayesi dinsiz diktatörleri Müslümanların başlarına musallat etti, tarihin en acı dönemi yaşandı...

Sömürü sermayesi şimdi de diktatörleri uzaklaştırıp daha büyük bir fitne ve fesat için harekete geçti...

Ancak, daha önce de yazıp hatırlattığım üzere; onların mekri/planı/projesi yani “BOP”u varsa; elbette Allah’ın da projesi vardır.

“O” proje yapanların hayırlısı olduğundan, sonunda onların fitneleri, fesatları, projeleri, eski veya yeni “BOP”ları hep bize yaramaktadır.

Zamanla biz onların fitne ve projeleri sayesinde daha ileri ve güçlü ülke oluyoruz.

Nitekim İran ve Türkiye bunun en açık örneğidir.

Genelde İslâm âlemi ve özellikle bu iki ülke, yakın âtide/gelecekte önemli görevler yükleneceklerdir.

Sonuç olarak düşmanların fitne ve fesatları rahmete dönüşecek, Allah onların şerlerini hayra dönüştürecektir.

Genel olarak İslâm âleminde ve özel olarak Libya başta olmak üzere Kuzey Afrika ile Ortadoğu’daki diğer ülkelerdeki gelişmeleri böyle değerlendirmek gerekir.

Bize düşen, istiklâl ve istikbal/“âti” şairimizin dediklerini yapmaktır…

Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.

Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...

Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.

Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!

Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!

‘İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!’ deme, yılma.

Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.

***

Gelecek yazı,

“Yeni Haçlı Seferleri ve Türkiye-İran’ın görevleri” üzerine olacaktır.

 

 

***

 

 

 

 

Yeni Haçlı Seferleri ve Türkiye-İran’ın görevleri

Reşat Nuri EROL

27.03.2011

Afganistan ile Irak işgalleri ve Libya’ya saldırı:

Yeni Haçlı Seferleri...

ABD/Bush ne demişti:

“Haçlı Seferi!”

Fransa/Sarkozy’nin İçişleri Bakanı Libya saldırısı için ne dedi:

“Haçlı Seferi!”

Rusya Lideri Putin bile, “Bu (Libya saldırısı) Ortaçağ dönemindeki Haçlı savaşlarına benziyor.” dedikten sonra…

Bugünkü ‘Zalim ve Vahşi Batı Düzeni’ni tanımlamak için uzun söze ne hacet!

Bu durumda, devlet deneyimleri olan Türkiye ve İran’a büyük görevler düşmekte...

1- Zalim ve Vahşi Batı Düzeni, yani sömürü sermayesi şimdi Müslümanlar arasında mezhep kavgaları fitnesi çıkarmak istemekte... Başsız kalan halkların bölünmesi kolaydır. Bu fitneyi Türkiye ve İran önleyebilir. Mâzideki tarihi birikim değerlendirilir, sıkı dostluk yapılır ve mezhepler uzlaşmasına gidilirse, mezhep kavgaları fitne ve fesadı engellenebilir.

2- İran ve Türkiye, içinde bulundukları bu dikta rejimlerinden kurtulmaları için İslâm âlemindeki ülkelere destek vermeli, yol göstermelidir. İran ve Türkiye ile D-8 ülkeleri, İslâm âlemine “hâkim” olmak yerine, onlara “hadim” olmayı hedef yapacaklardır.

3- Türkiye ve İran’ın yapacağı bir diğer iş ise; mübadelede gidecekleri yeri kalmayan kimseleri ülkelerine mülteci olarak kabul etmeleri, onların eskisine yakın hayat seviyesinde yaşamalarını sağlamalarıdır. Bu sadece onlara iyilik değildir, bu aynı zamanda o ülkelere iyiliktir. Böylece yeni döneme, yeni düzene geçişi daha kolay sağlarlar.

4- İran ve Türkiye’nin yapacağı diğer iş; tüm dünyanın ilim adamlarını toplayıp o ülkelerde yapılması gereken yeni düzeni (Yeni Bir Dünya Düzeni) tesis etmeleri için proje hazırlamaktır. Bu arada “Adil (Ekonomik) Düzen Çalışanları”nı da unutmamaları gerekir. Bunlar dünyada bu işleri en üst seviyede kendilerinin bildiklerini iddia ediyorlar...

5- Mısır gibi önemli ve büyük ülkelerde “yeni demokratik düzen” oluşuncaya, “yeni anayasa” yapılıncaya kadar ordunun yönetimde kalması desteklenmelidir. Türkiye’nin bu hususta önemli deneyimleri vardır. Türkiye’de yapılan yanlış, hazırlatılan anayasalarda Müslüman âlimlere yer verilmemesidir; bu sebeple yapılan anayasalar daima eksik olmuştur. Anayasayı askerler değil âlimler hazırlamalıdır. Bu âlimler yalnız bir ülkenin âlimleri olmamalı, tüm insanlığın âlimleri olmalıdır.

6- Avrupa Birliği bir Hıristiyanlık birliğidir. Bu durum insanlık için kötü değildir, dinin hâkim olduğu düzen daima nurla dolar. Avrupa’nın insanlığa zulmettiği asırlar dinden uzaklaşma ve ayrılma asırlarıdır. Sömürü sermayesi dindarlığı çok kötü göstermekte, “karanlık çağ” demektedir! Oysa Müslümanların hükümran olduğu o çağ, insanlık için “ilim, huzur, barış ve adalet çağı”dır. Bugünkü uygarlık o uygarlığa dayanmıyor mu? İran ve Türkiye, “İslâm/barış birliği”ni oluşturmalıdır. İnsanlığın muhtaç olduğu barışı, silmi, yeni medeniyeti dinler ve dindar insanlar getirecek ve muhafaza edeceklerdir.

7) Yeni düzene geçmekte olan devletler, geçiş dönemlerinde yönetimlerinde birçok yönden sıkıntılar geçireceklerdir. Krizlerin ve ekonomik sıkıntıların ortadan kalkması için tüm İslâm ülkeleri gümrükleri ve vizeleri geçici de olsa kaldırmalıdır. Bu sayede mallar ve emekler serbestçe hareket edecek, böylece o ülkeler sefaletten kurtulmuş olacaktır.

8) Şimdiye kadar insanlığı fitne ve ifsatlarıyla kana bulayan sermaye artık tevbe etmeli, bu huyundan vazgeçmelidir. Onlara gerçekler anlatılmalı, bu gidişatın kendileri için de iyi olmadığı hatırlatılmalı, dünya pazarlarında da onlara yer verileceği ifade edilmelidir.

9) Putin ve Obama dünya için bir şanstır. Türkiye aracı olmalı, ABD ve Rusya’nın da bu geçişte Türkiye’nin yanında yer almaları sağlanmalıdır. Böylece Türkiye, İran, Mısır ve diğer Ortadoğu İslâm ülkeleri, “huzurlu ve adil bir dünya düzeni”nin kurulmasında, adalet ve tarafsızlıkları ile tüm dünyanın barışında “denge unsuru” olacaklardır.

10) Türkiye, Avrupa (AB) ile olan gümrük (Gümrük Birliği) anlaşmalarını durdurmalı, Türkiye, İran ve D-8 ülkeleri gümrükleri sıfırlamalı; sonra bunlar dünyadaki bütün ülkelerle gümrükleri sıfırlamalıdırlar. İslâm/barış ülkeleri bundan yararlanacaktır.

 

 

***

 

 

 

 

Faizci zalim sömürü/soygun düzeni  

Reşat Nuri EROL

28.03.2011

Mart ayının tam ortasından (15 Mart) itibaren beş gün süreyle ne dedim?

“Faizci zalim sömürü düzeni devam ediyor…

AKP’den FAİZCİLERE var, halka yok, köylüye yok!”

Yani ekonomisi çöken esnafa, işçiye, emekliye, tarım ve hayvancılığa yok!..

Altıncı gün yani altıncı yazımın başlığında (20.03.2011) ne dedim?

“AKP ve Merkez Bankası, faizci bankaları tefeci yaptı” dedim;

“FAİZ” uygulamalarının Hak/halk ile savaşmak olduğunuz hatırlattım ve girizgahı şu hüküm cümlesiyle noktaladım:

AKP hükümetlerinin sonu hiçbir şeyden olmasa bile,

“FAİZ zulmünden” olacak…

Yılda 50 milyar dolar, haftada bir milyar dolar FAİZ ödemesine hangi devlet, hangi hükümet, hangi halk dayanabilir ki?!.

Faizle ilgili son yazımda dedim ki: Faizci zalim sömürü/soygun düzeninde, FAİZCİ bankalar halkımızdan mevduat olarak topladıkları paraları halka “FAİZLİ KREDİLERLE” satarak yüzde 400 kâr ediyor!!!

Halkın parasını yine halka yüzde 400 kârla/faizle satmak!!!

Fahiş faiz zulmü, sömürüsü ve soygunu işte böyle bir şey!!!

Sonucu ise iflaslar, icralar, intiharlar vs…

Her yıl artan dolar milyarderleri…

Ve giderek fakirleşen halk…

Faizli zalim sömürü/soygun düzeni!

Faizli zalim soygun düzeninin tanımlarından biri de neydi?

“Faizli zalim düzen, bir taraf kaybediyorken, diğer tarafın kaybetmesi düzenidir.”

Kazananlar kim/ler?

Adalet(!) ve Kalkınma Partisi iktidarında sayıları her yıl artan dolar milyarderleri.

Kaybeden kim/ler?

Topyekün halkımız…

Artan iç ve dış borçlarımız bir yana, sekiz yılda ‘ÖZELLEŞTİRME’ adı altında birilerine peşkeş çekilerek seksen yıllık birikimlerimiz de satıldı; bundan sonra “Satacak neyimiz kaldı, neyimiz kalacak?!.” demiştim, bu başlıkla yazdığım yazımda (14.03.2011).

Bütçe açıkları, cari açıklar, günlük/haftalık/aylık/yıllık fahiş faiz ödemeleri, seksen yıllık varlıklarımız satılarak ödeniyordu; bundan sonra neyimiz satılacak, neyimiz?!.

***

AKP hükümetleri döneminde, Merkez Bankası bu soygun karşısında ne yapıyor?

Faizci bankalara, “mevduata en fazla yüzde 8 ve yüzde 9 faiz vereceksin” diyen Merkez Bankası, aynı bankalara kredi kartlarından yüzde 33 faiz alma imkanı veriyor!

“AKP ve Merkez Bankası, faizci bankaları tefeci yaptı” yazımda, tefeci faizini de aşan faizci bankaların soygunu şöyle özetleniyordu:

Piyasada tefeci faizi, en yüksek mevduat faizinin iki katıdır; şu sıralarda yüzde 20 ile yüzde 25 arasında değişiyor.

Buna karşılık bankaların kredi kartlarından aldıkları FAİZ yüzde 33’tür ve bu FAİZ, tefeci faizinden yüksektir!!!

Bankalar yüzde 8 yüzde 9’la mevduat topluyor, tüketiciye yüzde 27 ve yüzde 33’le satıyor, yani aldıkları parayı “yüzde 400”e varan kârla satıyorlar!!!

Ve hüküm cümlesi:

Fakir halk üstünden spekülatif kazanç sağlamak “anayasal suç”tur.

***

Bu yazımın yazılmasına, bugünkü (25.03.2011) şu haber vesile oldu:

KREDİ KARTLARI AZAMİ FAİZ ORANINDA İNDİRİM!

Merkez Bankası önceki gün bankacılık sisteminde zorunlu karşılık oranlarını yükseltmesinin ardından, dün de kredi kartı işlemlerinde uygulanacak azami faiz oranlarını düşürdü!

Söz konusu değişiklik, Resmi Gazete’nin dünkü sayısında yayımlandı.

Değişikliğe göre, aylık azami akdi faiz oranı Türk Lirası için yüzde 2,12 (daha önce yüzde 2,26), ABD Doları için yüzde 1,70 (daha önce yüzde 2,02) ve avro için yüzde 1,64 (daha önce yüzde 1,90) olarak düzenlendi; aylık azami gecikme faizi oranı ise Türk Lirası için yüzde 2,62 (daha önce yüzde 2,76), ABD Doları için yüzde 2,20 (daha önce yüzde 2,52) ve avro için yüzde 2,14 (daha önce yüzde 2,40) olarak belirlendi...

Tebliğ, 1 Nisan 2011 tarihinden itibaren yürürlüğe girecek...

Demek ki yazmak gerekiyormuş…

Demek ki istenince faizler düşürülebiliyormuş…

Faizlerin tamamen kaldırıldığı “ADİL DÜZEN” günlerini de görürüz, inşaallah…

 

 

***

 

 

 

 

“O” yani Erbakan ve çalışmak, çalışmak…

Reşat Nuri EROL

29.03.2011

27 Şubat.. 28 Şubat.. 1 Mart 2011…

Ve günler sonrasında bugün 27-28-29 Mart…

“O”nsuz geçen günlerin ardından yine “O”nu yazmak…

“O”nsuz geçen saatler, günler, haftalar ve her geçen gün daha da artan hüzün…

“O”nun yokluğuna alışmak zor hem de çok zor ama imkansız değil; kırk yıldan beri ve son yıllarda sağlığının elverdiği oranda yaptığımız “çalışmalar” tek teselli kaynağımız…

“O’nunla çalışmaya” öylesine alışmış, öylesine kendimizi adamışız ki; artık rüyalarımızda bile “O ve çalışmak” var…

“O”nun vefatının 14’üncü günü, sabaha karşı gördüğüm rüyamda, kalabalık bir toplantıda “O”nunla birlikteyiz…

Bir ara toplantıya ara veriliyor, “O” hemen fırsatı değerlendirmeyi düşünüyor, “Reşat, çalışmamız lazım!..” diyor; derhal müsait bir çalışma köşesi, masa ve koltuklar hazırlamaya başlıyorum; çalışma köşesini hazırlarken, birlikte çalıştığım genç arkadaşlar da toplantımıza iştirak etseler diye düşünüyorum…

“O”nu rüyamda görüyorum ama gördüğüm nihayet bir rüya işte; uyanıyorum…

“O”nsuz bir sabaha daha uyanıyorum; hüzünleniyorum, düşünüyorum ve…

“O”nunla geçen örnek alınası “kırk yıllık çalışmalarımızı” düşlüyorum…

“O”nun eseri “Millî Görüş ve Adil (Ekonomik) Düzen” çalışmaları…

***

“O” bize Ankara’nın yani “siyasetin” yollarını öğretti; öğretmenlik yaptı, önderlik yaptı, liderlik yaptı, son nefesine kadar partimizin genel başkanlığını yaptı; yaşadıkça bize öğretmesi gereken her şeyi öğretti, yol haritamızı çizdi; sadece Ankara’ya ve Türkiye’ye değil, bütün İslâm âlemine, bütün dünyaya, bütün beşeriyete nasıl gideceğimizi ve neler götüreceğimizi öğretti ve gitti!..

“O” bize sadece “siyasetin” yollarını değil; bir bütün olarak hayatın her türlü alanlarında, yani ilmî, dinî, iktisadî ve sosyal her alanda çalışmayı öğretti; özellikle de İslâmiyet’in sadece “DİN” değil aynı zamanda “DÜZEN” yani “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN” olduğunu öğretti ve kutlu hicretine gitti!..

“O” aramızdan hicret edip gitti ya; şimdi bize düşen “O”nun bize öğrettiği yolda gitmek, “O”nun izinde yürümek; aynen “O”nun gibi malımızla ve canımızla cihad eden birer “MÜ’MİN” olmak; işte, özellikle bu son cümlede özetlenen örnek bir hayat bırakıp gitti!..

“O”nun önderliğindeki tarihî gelişme ilâhi kaderin takdiri ile olmuştur.

Her şey hazırlanmış, son yarım yüzyılda yaşadığımız tarih de kendi kaderi ve Allah’ın takdiri içinde oluşmuştur.

“Biz” millet olarak makus talihimizi değiştirmek üzere mukaddes Millî Görüş yürüyüşümüzü yapmaya karar vermiştik ama bir öndere, bir lidere ihtiyacımız vardı; önder ve lider olarak “O”nu bulduk; “O” bizi, biz de “O”nu bulduk ve takdir-i ilâhi olan bu buluşmanın ardından “O” bize kırk yılı aşan bir zaman diliminde -şahid olduğumuz üzere, kıyamete kadar örnek alınası- önderlik ve liderlik görevini en güzel şekilde yaptı da gitti!..

“O”nu anlatırken meselenin daha iyi anlaşılıp idrak edilmesi için takdir-i İlâhi hatırlatmasını özellikle yaptım.

Elbette “O” yaptı, “biz” yaptık değil; Allah “O”na ve bize yaptırdı, bu şerefli vazifeyi ona verdi, ecr-i azime de o nâil oldu ve gitti!..

“O”nun ardından kalan bizlere düşen, aynen “O”nun gibi “O”nun çizdiği ve bizzat uygulayarak gösterdiği yolda yürümek ve çalışmak; son nefesimize kadar aynen “O”nun yaptığı gibi -bizzat yaşayarak şahit olduğum/uz üzere- çalışmak, çalışmak, ÇALIŞMAK…

***

“O”nun yani Erbakan’ın örnek alınası şahsi özelliklerini şöyle sıralayabiliriz.

a) Erbakan “bilgili” bir kimsedir.

b) Erbakan “çok cesur” bir kimsedir.

c) Erbakan “çok azimli” bir kimsedir.

d) Erbakan “zeki ve çalışkan” bir kimsedir.

e) Erbakan çok imanlı “mü’min” bir kimsedir.

“O”nun daha başka örnek alınası özellikleri ve yaptıkları gelecek yazılarda…

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan ve beklenen “Adil Düzen Medeniyeti”

Reşat Nuri EROL

30.03.2011

Erbakan’ın örnek alınası “şahsi özellikleri”ni sıralarken ne dedik?

Erbakan “çok bilgili”, “çok cesur”, “çok azimli” “çok zeki ve çalışkan” ve “çok imanlı mü’min” bir kimsedir.

Bu özellikler onu övmek için söylenmemiştir.

Erbakan’ın hayatını incelediğimiz zaman bunları bariz şekilde görürüz.

Erbakan’ın ayrıca çok özel başarıları vardır.

1. Erbakan’ın yaptığı işler büyük maddî imkânlarla sağlanmıştır. “O” herhangi bir resmi güç kullanarak bunları yapmamış, sömürü sermayesi de onu desteklememiştir. “O” halka baş vurmuş, halk da sıkıntıda bırakmamıştır, “O” gücünü halktan almıştır.

2. Siyasi mücadelede bu çağda paraya ihtiyaç kadar oya de ihtiyaç vardır. Türkiye’de halk oylarını CHP’ye alternatif olduğu için DP’ye (ve AP’ye) vermiş ve daima onlar iktidar olmuştur. Erbakan işte bu anlayışa rağmen halkın oyunu almıştır. MNP ve MSP çalışmaları döneminde iki sene içinde yüzde 13 oy, 48 milletvekili ve 3 senatörle Meclis’e girmiştir. Başlangıçta halk “O”nu tanımıyordu. “Millî Görüş” ve “Adil (Ekonomik) Düzen” söylemleri ile halkın “O”nu keşfetmesi sayesinde halkının oyunu almış veya halk oyunu vermiştir. Günümüzde Erbakan’ın başlattığı hareketin oyları yüzde 60’ları geçmiştir.

3. Türkiye’deki siyasetçiler genel olarak karşı tarafta olanların beceriksiz, bilgisiz, kötü niyetli olduğunu söyler, “çatışmacı siyaset” anlayışını benimser; “O” ise benimsemiş ve müntesiplerine öğretmiş olduğu “müsbet ve barışçı siyaset” anlayışı ile sadece fikirlerini söyler ve savunurdu, günlük siyaset yapmazdı. “O” öylesine büyük bir idealistti ki; G-8’lerin alternatifi olan D-8’leri kurarken, bu projesinin onun siyasi hayatına mâl olacağını düşünmemiştir. “O” inandığı, iman ettiği ve iyi bildiği şeyleri ilmî zekası ile götürürdü.

4. Erbakan eşsiz sabrıyla herkesi dikkatlice dinler, sonra ona görüşlerini anlatırdı. İnsanlarla tartışmalara girmezdi. Böylece herkese sözünü geçirir hâle gelmiş, muvafık-muhalif olan herkesin sevgisini ve saygısını kazanmıştır. Cumhuriyet tarihimizin en büyük cenaze topluluğu, “O”nun milyonlarca seveni olduğunu ortaya koymuştur; sadece Türkiye’de değil, 63 ülkeden cenazesine gelenlerin de ispat ettiği üzere, bütün dünyada.

***

Erbakan’ın örnek alınası şahsi özellikleri ile güzellikleri ve ve çok özel başarıları bir yana; asıl bilinmesi gereken şey, Allah’ın ilâhi takdiri/kaderiyle çizilmiş gidişatta “O”nun görevli olmasıdır.

Bizim için önemli olan bizi Ankara’ya yani “siyasi iktidara” götürmesiydi ve götürdü; “O” görevini yaptı ve gitti!..

“O” bize sadece “siyasetin ve iktidarın” yollarını değil; -dünkü yazımda da hatırlattığım üzere,- “O” bir bütün olarak hayatın “ilmî, dinî, iktisadî ve sosyal” her alanında yol haritamızı çizip de gitti!..

“O” kırk-elli yıllık bu mübarek yolculukta, çok tehlikeli günleri atlata atlata bizi Ankara’ya, İslâm âlemine ve bütün dünyaya götürmüş ve duyurmuştur.

İşte, 1 Mart 2011 Salı günü “O”nun cenazesinde gösterilen Türkiye ve bütün dünya çapındaki yüksek tezahür ve muhteşem ilgi bunun için önemlidir.

Bu durum ve bu muhteşem sonuç, aynı zamanda “selâmet”e ve “saadet”e erdiğimizin müjdesini de taşımaktadır.

“O”nun önderlindeki kırk senelik mücadele ve mücahedede bize karşı alınmış olan mukavemet bizi sevmedikleri ve benimsemedikleri için değil, bize karşı oldukları için değil; bizim başarısız olacağımızı sandıkları için bize karşı olmak zorunda kalmışlardır.

Bugün ise artık “selâmet”e ve “saadet”e erdiğimizi düşündükleri için bütün taraflar coşmuşlardır.

***

Sonuç olarak…

“O”nun ölümü birçok açıdan “DÖNÜM TARİHİ” olacaktır...

Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenazesi Türkiye’ye demokrasiyi getirdi...

Benzer şekilde muhteşem bir halk ve uluslar arası ilgi ile geçen “Erbakan’ın cenazesi” de Türkiye’ye ve bütün dünyaya “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”i getirecek…

Çok değil, birkaç on yıl sonra da bütün dünyaya beklenen “ADİL DÜZEN MEDENİYETİ”ni getirecek…

 

 

***

 

 

 

 

Erbakan’ın Türkiye’de yaptığı inkılâplar

Reşat Nuri EROL

31.03.2011

Erbakan, Allah’ın kendisine bahşettiği “şahsi özellikleri” ve “özel başarıları” ile neler yaptığını önceki yazılarımda anlattım.

Erbakan, Allah’ın kendisine ve beşeriyete lutfu olan bu özellikleri ve başarıları sayesinde, önce Türkiye’yi, sonra bütün dünyayı değiştirmiştir.

Takdir-i İlâhi ile değiştirmiştir.

Değiştiren Allah’tır.

Erbakan, makûs talihini değiştirmeye karar veren milletimize, “Millî Görüş Hareketi” ve “Adil (Ekonomik) Düzen Medeniyet Projesi” ile önderlik, liderlik, başkanlık (genel başkanlık) ve başbakanlık; bütün bunlar için de biz öğrencilerine ve bütün dünyaya öğretmenlik, öğreticilik, örneklik, ilim adamlığı yapmıştır.

Çift yönlü bu tesbitleri çok rahatlıkla yapıyorum, çünkü bunların her ikisini de kırk yıldan beri, yani tâ başından beri “O”nunla bizzat yaşayanlardan biriyim; elhamdülillah…

1 Mart 2011 günü elli yıllık faaliyetlerin noktalanması günüdür…

Ama aynı zamanda yeni bir oluşumun, yeni bir hamlenin…

Ve yeni bir medeniyetin başlangıcı olacaktır, inşaallah...

Evet…

Erbakan döneminde Türkiye’de ve dünyada neler oldu, neler değişti…

Ve bu değişimlerin devamı olarak bundan sonra neler olacak, neler değişecek…

Bundan sonra yazacaklarımızda onlara bakalım, onlar üzerinde duralım.

***

Erbakan Türkiye’de dört büyük inkılâp yapmıştır.

  1. Erbakan, “Gümüş Motor (Pancar Motor) Halk Ortaklığı Fabrikası” çalışmasından itibaren; daha sonra Odalar Birliği Genel Sekreterliği ile Başkanlığı ve bilahare katıldığı Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerindeki çalışmalarıyla Türk halkına sanayiyi ve sanayileşmeyi öğretmiştir. Adnan Menderes devlet girişimi olarak sanayileşmeyi başlatmış, Necmettin Erbakan ise Türk halkına girişimciliği, çok ortaklı halk teşebbüslerini ve sanayileşmeyi öğretmiştir. Ülkemizdeki Anadolu holdingleri ve sanayi siteleri ile gerçekleşen kalkınmalar böyle oluştu.
  2. Erbakan kurduğu Millî Görüş Partileri ile (Millî Nizam, Millî Selâmet, Refah, Fazilet, Saadet) ve yaptığı siyasi faaliyetlerle Türk halkına siyaseti öğretmiştir. Bugün ülkemizde eğer 60 partiden fazla parti varsa, bunlar Erbakan sayesinde vardır; “O” sadece Millî Görüşçülere değil, bütün halkımıza örnek önderlik yapmıştır.
  3. Erbakan ülkemizdeki sanayiyi İstanbul’dan Anadolu’ya taşımıştır. Daha önceleri devlet girişimi şeklinde de olsa bir gelişme olmamış, Anadolu sanayileşme bakımından geri kalmıştı. Erbakan “Her ilde fabrika kuracağız” dediği için Ecevit hükümeti bozmuştur ama bugün fabrikası olmayan değil il, ilçe bile yoktur.
  4. Erbakan, genel çalışmaları ve özellikle D-8 projesi ile Türkiye’yi yeniden İslâm âleminin merkezi hâline getirdi. Türkiye Erbakan sayesinde İslâm âleminin odağı olmuştur. Türk halkı aşağılık duygusundan Erbakan sayesinde kurtulmuştur. Dikkat; Türk ordusundaki Erbakan sevgisi ve saygısı işte oradan gelmektedir.

***

Erbakan sayesinde elli sene içinde Türkiye ilmî, dinî, iktisadî, siyasî ve sosyal olmak üzere her bakımdan değişmiştir.

Erbakan ekonomide, siyasette, sanayileşmede ve milliyetçilikte büyük inkılâplar yapılmıştır; bütün bunlar özellikle Erbakan’ın çalışmaları sayesinde gerçekleşmiştir.

Erbakan’ın cenaze merasimindeki muhteşem kalabalıktan anlaşıldığı üzere, bütün bu yaptıklarını milletimiz kabul etmiş ve benimsemiştir.

Erbakan Türkiye’yi değiştirdiği gibi dünyayı da değiştirmiştir.

*

“Erbakan’ın dünyada yaptığı inkılâplar” gelecek yazıda…

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2011 Yazıları
1-2011 Ocak
728 Okunma
2-2011 Şubat
662 Okunma
3-2011 Mart
666 Okunma
4-2011 Nisan
693 Okunma
5-2011 Mayıs
667 Okunma
6-2011 Haziran
699 Okunma
7-2011 Temmuz
655 Okunma
8-2011 Ağustos
659 Okunma
9-2011 Eylül
648 Okunma
10-2011 Ekim
680 Okunma
11-2011 Kasım
697 Okunma
12-2011 Aralık
661 Okunma